21.6 C
Kocaeli
Pazar, Nisan 26, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Düşün Damlaları  (3)

     Yûnus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm. Yûnus diye göründüm.” dediği gibi, Hz. Allah’ın isim ve sıfatları da taşa, toprağa, dal ve budağa, canlı cansız her varlığa bürünerek; Kâinat ve Tabiat diye teşekkül, tekevvün ve tecessüm ettirilip, maddî ve bedensel kılıflara sokularak; fizik âlemi olarak karşımıza çıkartılmış. Kâinat büyük bir insan, insan ise küçük bir kâinat. Çünkü insan büyüse büyüse kâinat şeklini, kâinat da küçülse küçülse insan şeklini alacağı; zihinler için, uzak bir ihtimal değil. Evet, insan küçük bir kâinat, kâinat ise büyük bir insan. Ancak kendini tanıyan insan, kâinatı tanıyabilir. Çünkü kâinatta olan maddî mânevî herşey, insanda mevcut. Bunun içindir ki, “Ey insan! Kendini tanı! Yoksa patlatırlar enseni!” sözü boşuna denmemiş. Yine “Ne ararsan; kendinde ara, kendinde bul!” sözü lâf olsun diye söylenmemiş. 

     İnsan beden ve rûhtan ibaret. Bedeniyle maddî dünyayı yani evreni, rûhuyla mânevî ve gaybî / herkes tarafından bilinmeyen ve görülmeyen mânâ âlemlerini temsîl eder. Daha doğrusu insan rûhu; İlâhî ve ulvî / yüksek mânâların; insanda temerküz ederek, onu merkez edinip, onda tezahür edip görünmesinden başka bir şey değil. Nitekim Halîfe-yi rûy-i zemindir. Yani yeryüzünün mümessili, onu Allah katında temsil eden seçkin ve azîz bir kuldur.

     Evet, Hz. Ali’nin mealen dediği gibi, “Ey insan kendini küçük görme! Sende âlemler tayyedilmiş / dürülmüştür. Tüm âlem sende temsil edilme mutluluk ve bahtiyarlığına ermiştir.”

     Evet, kâinat bir sadef, insan ise o sadefin içindeki inci hükmündedir. Aynı zamanda kâinat bir kelime, insan ise, o kelimenin asıl, tek ve yekta, biricik mânâ ve anlamıdır.

     Kelimeden asıl maksat, mânâ olduğu gibi, kâinatın yaratılmasından da yegâne maksat insandır.

     Çünkü, “Levlake levlake lema halaktü’l-eflake.” / “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın; felekleri yaratmazdım.” sözüyle Hz. Muhammed’e hitap ediliyorsa da, her insan; O’nun şahsında kendisinin de, bu seslenişe muhatap olduğuna hükmedebilir.

     Ağaç meyvesi için dikilir. Dünya ağacı da, meyvesi olan insan için yaratılmıştır.

     Tabii insan da, âyette: “Cin ve insi ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zâriyat: 56) diye geçtiği gibi, Allah’a kulluk yapması için yaratılmıştır. Zira:

     “Allah Teâlâ insanı yarattı ve onu kâinata câmi (onu içinde bulunduran) bir nüsha, on sekiz bin âlemi içine alan âlem kitabına bir fihriste kıldı ve onun cevherinde isimlerden bir ismin tecelli ettiği her bir âlem için bir nümune bıraktı..Böylece insan, rûhuyla ve cismiyle gayp ve şehâdet âlemlerinin bir hülâsası hâline gelir, o âlemlerde tecelli eden, onda (insanda) tecelli eder.

     “Hamd ile insan Allah’ın kemâl sıfatlarının bir mazharı olur. ‘Ben gizli bir hazîne idim. Beni tanımaları için mahlûkatı yarattım.’ Kudsî hadisinin beyanında Muhyiddin İbni Arabî’nin şu ifadesi bunu teyit eder. ‘Mahlûkatı, onlarda cemâlimi müşâhede etmek (görmek) için yarattım.’ ” (Doç. Dr. Şadi Eren)

     Ey insan! Meğer sen neymişsin be?

x

     Müzik dinlemek ve bundan zevk almak için, müzisyen ve bestekâr olmak gerekmez.

     Kitap okumak için, ille de yazar olmak şart değil.

     Güzel bir resim tablosunu seyretmek için, ressam olmak mı lâzım?

     Maç seyretmek için, oyuncu olmak mı icap eder?  

x

     Kur’an’ın asıl maksatları, dört aslî unsurdur:

     Tevhîd: Allah’tan başka İlâh olmadığına inanmak.

     Nübüvvet: Allah’ın emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. Bunun içindir ki, beşerde Nübüvvet zarurîdir.

     Haşir: Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları.

     Adalet ve İbadet: Adalet: Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek. Lâyık olduğu muameleyi yapmak.

     İbadet: Allah’ın emirlerini yerine getirmek. Nehiy / yasaklarından kaçınmak.

Çakışmayan Müfredatlar


Akıl ve nakil. İslam düşüncesi yazılıp çizilirken bu ikiliye sık sık temas edilir. Akıl mı nakil mi?

Akıl terimini anlam bakımından açıklamaya gerek yok herhâlde. Nakil ise bir yerden alıp başka bir yere götürmektir ya. Bu bağlamda temel kaynaklardan alıp şu anda tartışılan bir mesele için kullanmak anlamındadır. Birincide insan düşüncesinin ikincide dinin getirdiklerinin, problemi çözmede öncelik kazanacağı düşünülür.

Mesela denir ki: “Eşariye nakli, Mutezile aklı önceler. Çoğu itikat mektepleri nakle ağırlık verirken İmam Mâtürîdî akla ağırlık verir.” Bu deyişlerin arkasında da genellikle akla imkân tanımanın iyi bir şey olduğu düşüncesi vardır.

“Önceler” diyorum çünkü akıl da nakil de sınırları sıkı sıkıya çizilmiş, biri bittiğinde öbürünün başladığı alanlar değil. Gerçi nakil, Tanrı’nın ve Peygamber’in sözünden başlar ama bazen büyük insanların eserleri ve nakledilen sözleri de nakil hazinesine dâhil edilir. Kur’an’dan başka hadisi de yanılmaz kaynak kabul edenlere, Ehl-i Hadis denirken daha da genişletilerek, “Eseriye” adını da alabilir.

Yazılmışsa gerçektir

Bu hâl yalnız İslamiyet’e ait değil. Matbaa öncesinde kitaba ulaşmak zordur. Kitaplar çok pahalıdır. 15. Asırda Oxford Üniversitesi kütüphanesindeki kitapların her birinin bir malikâne değerinde olduğunu okuyoruz. Kitap kıymetli. Okur yazar çok az. Bu durumda bir şey yazılmışsa sırf o yüzden, yazıldığı için zor çözülüyor, zor anlaşılıyor diye neredeyse sihirli bir değer kazanıyor. Batı’da da Doğu’da da. Onun için Eseriye! Onun için birçok eser, kendinden önce yazılanları aynen tekrarlıyor veya onları yorumluyor. Almancada o zamanlardan kalma, aslında İncil’den gelen bir ifade var: Es steht gescrieben. “Öyle yazılmış”. İngilizcede de… Alın yazısı gibi kavramların kökeni de bu olmalı, yazının değeri ve okuyanın, hele yazanın azlığı.

Akıl mı nakil mi? Galiba sorunun böyle sorulması pek doğru değil. Şüphesiz her ikisine de ihtiyaç var. Akıl işlendikçe felsefeyi doğuruyor. Nakil dinin taşıyıcı sütunu. Felsefe felsefedir, din de din. Ya o ya öteki diye yaklaşmak anlamsız.

Bilgi nerede bulunur?

Asıl mesele, bilgiyi nasıl elde edeceğimiz. Aşkın bilgiyi, gizli bilgiyi, derin bilgiyi kastetmiyorum. Basbayağı dünyevi, süfli bilgiyi. Hani günlük ekmeğimizi edinmek için kullanacağımız bilgiyi. Atomlardan mikroplardan canlılara, toplumlara, yer yüzüne, gök yüzüne ait bilgiyi. Neyle? Ne akılla ne nakille. Bilgiye ulaşmanın üçüncü bir yolu var. Onu aslında yeni keşfettik. Ancak birkaç asır oldu, olmadı. Adına “bilim” diyoruz.

Felsefe, din ve bilim. Bunları birbirine karıştırmasak, birinden diğerini çıkarmaya (istihraç etmeye, istidlale) kalkışmasak. Birini, diğerini desteklemek için veya yermek için kullanmaya çalışmasak…

Tekrar olacak ama bir bilim adamının, Stephen Jay Gould’un bilim ve din ilişkisi için yaptığı tespit en sağlıklısı: NOMA. NOMA, İngilizce “Non Overlapping Magisteria” kelimelerinden türetilmiş bir kısaltma. Wikipedia’daki İngilizce maddeden tercüme edince şu çıkıyor: “Non-overlapping magisteria (NOMA), paleontolog Stephen Jay Gould tarafından savunulan, bilim ve dinin farklı araştırma alanlarını, gerçekleri ve değerleri temsil ettiği, her birinin “meşru bir magisterium veya öğretme yetkisi alanına” sahip olduğu ve iletişim “ağları” arasında fark bulunduğu ve iki alanın çakışmadığı görüşüdür.”

Uzun ve karmaşık geldiyse… “Din ve bilim, farklı müfredatlara sahiptir; farklı ve çakışmayan uzmanlıklardır.” diyebiliriz.

Bilim, felsefe, din

Ben bu ikiliye bir üçüncü müfredatı, aklı ve onun işlenmiş hâli felsefeyi de eklemek isterim. Bakınız, din yorumcuları ve felsefe bilimin alanına girmeye kalkınca ne oluyor:

“Dünyanın durduğu ve sükûn halinde bulunduğu ve onun hareketinin, ancak ona arız olan deprem ve benzeri olaylarla olduğu hususlarında birleşmişlerdir. Bu, Dehriyye’den, arzın sürekli olarak yukarıdan aşağıya doğru düştüğünü iddia edenlerin görüşlerine zıttır. Eğer durum böyle olsaydı ellerimizden fırlattığımız bir taşın, ebediyen arza düşmemesi gerekirdi; çünkü hafif olan, düşüş sırasında kendinden daha ağır olana aaw0 .” (Ebu Mansûr Abdulkaahir el-Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: s. 228; https://bit.ly/ElFark )

Neymiş? Dünya ne kendi etrafında ne de güneşin etrafında dönüyor. Ağır cisim de hafifinden hızlı düşüyor. Nereden biliyorsun? Aristo öyle dedi. Bu hususlarda “birleşenler” kim? Ehli Sünnet, müfessir ve muhaddisler. Yani nakil yorumcuları. Eğer dünya kendi etrafında veya güneş etrafında dönüyor derseniz kurtulan fırkadan (fırkai Naciye’den) olma şansınızı kaybedersiniz; kurtuluşunuz yoktur.

Yeni Anayasa Gizli

İktidarın sık sık anayasaları tutuyor. Onlar anayasada ne gibi değişiklikler yapmak istediklerini biliyor. Aslında başka bilenler de biliyor ama ezik halk bilmiyor. Üst kademelerin zihniyetine göre- çok demokratiktir onların zihniyeti- halkın böyle şeyleri bilmesine de gerek merek yoktur. Hele yeni anayasanın ortalıkta tartışılması yalnız gereksiz değil, muhataralıdır da. Halkın tartışmaması gereken şeyler vardır; tartışacağı şeyler de vardır ki bunlar berber dükkânlarına münhasırdır… Büyüklerimizin tartışacağı şeyler vardır, bunlar da özel mekânların duvarları arasında kalmak zorundadır. Hikmeti hükûmet, derin devlet bunu gerektirir.

Gel gör ki bu berber dükkânı ahalisinin kanaatleri ve oyları olmadan anayasa değiştirilemiyor. Belki ilk değişiklikte bu gerekliliğin etrafından dolaşmanın bir yolunu da yeni ve sivil anayasamıza koyarız.

Siz darbe anayasası mı istiyorsunuz?

Şimdi açmaz şu: Büyüklerimizin anayasa değişiklik ihtiyacı, her seferinde çok şiddetle tezahür ediyor. Mesela geçen iki seferde de öyle olmuştu. Fakat değişiklik gerekçesini seçmene açıklamaktan çekiniyorlar. “Anayasayı değiştirelim, öyle bir anayasa olsun ki ben her şeye kadir olayım ve kimse bana soru soramasın.” Hayır! Hiç böyle söylenir mi? Onun yerine mesela “Anayasayı değiştirelim, darbecileri yargılayabilelim.” deriz. Tabii asıl istediklerimizi de teklife koyarız ama onlardan pek bahsetmeyiz, hatta hiç bahsetmeyiz. Öyle bir hava estiririz ki ahali anayasayı sırf darbecileri yargılamak için değiştirmek istediğimizi zanneder. Sonra sorarız, “Siz darbecilerin yargılanmasını istemiyor musunuz?”.

Bu hâller gelip gelip gidiyor. Periyodik olarak tekrarlanıyor. Bakınız 14 yıl önce, ta 22 Ağustos 2011’de “Yeni Anayasa İsteyen Parmak Kaldırsın” başlıklı bir yazı yazmışım.  Şimdi baktım, 2022 yılında bir karar yazımda da aynı ankettenkarar yazımda da aynı anketten bahsetmişim. Ne yapayım, yeni anayasa iştiyakı hiç bitmiyor ki. Yanlış anlaşılmasın, seçmende değil, iktidarda hiç bitmiyor. O seçime giderken de yeni anayasa AKP’nin seçim vaatleri arasında önemli bir yer tutuyordu. “Halkımız artık darbe anayasasından kurtulmalı.”, “Toplum kesimlerinde yeni anayasa ihtiyacı kuvvetle dillendiriliyor.”, “Halkımıza sivil bir anayasa vaadimiz/ borcumuz var.”  Bu arada başka vaatler de yapıldı. Sonra seçim oldu. Seçimden sonra AKP kendi seçmeni arasında bir anket yaptı ve şu soruyu sordu: Ak Parti’nin seçim vaatleri arasında hangisi sizi en çok etkiledi. Bu vaatlerden hangisi bize oy vermenizi sağladı?

Oylanan 10 vaat vardı. “Kısa ve öz, demokratik ve çoğulcu yeni anayasa yapılacak.” En az oy alan vaatti.  45 puanla onuncu ve sonuncu gelmişti. Bir numarada “Milli Tank üretimi başlıyor. İlk Türk muharebe tankı ‘Altay’ için hazırlıklar son aşamaya geldi (232 puan)”, “Dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına gireceğiz. (208 puan)”, vs. vardı. Son baktığımda Ak Parti sitesinde bu anketi bulamadım. Kaldırılmış.

Oturup susun demokratik demokratik

Yerine getirilmeyen, hatta yerine getirmenin yanına bile yaklaşılmayan vaatlerden bahsetmek değil maksadım. Bunlara alışmamamız lazımdı ama alıştık. Aldatılmak hoşumuza gidiyor biraz galiba. “Oh ne güzel yine aldatıldık!” mı diyoruz ne. Bu sefer vurgulamak istediğim başka bir şey. Bu başka bir şey, her anayasa serenadında, her anayasa methiyesinde olmuş. Anayasanın neresinin nasıl değiştirileceği katiyen açıklanmıyor. Açıklanan gerekçeler gayet yuvarlak ve sık sık anlamsız laflar: Darbe anayasasına son! Zahir darbe anayasası olduğundan uymuyorlardı bugüne kadar. Vesayet gölgesi olmayan bir anayasa. Sivil anayasa. Demokratik anayasa… Daha ne kadar klişe, ne kadar “buzz word” denilen pırıltılı, cazip fakat anlamsız kelime varsa art arda sıralanıyor.

Peki ne? Ne demek ne? Madde falan mı istiyorsunuz? Ne yapacaksınız maddeleri! Maddeler teferruat.

Herkesin, DEM’in ve PKK’nın bile “benim” diyeceği bir anayasa. Vesayetten, 1924’ten ve Lozan’dan kurtulacağız.

Peki, neden açıklamıyoruz? Çünkü DEM’in “benim” diyeceği anayasayı açıklarsak kıyamet kopar. Bir daha oy moy alamayız… Devlet meseleleridir bunlar. Halk anlamaz.

Her şey açık açık konuşulmaz. Ne yani anayasayı da mı halk arasında tartışacağız. Demokratik dedik ya! Susun, demokratik demokratik oturun!

Ey Türkler!

*Cuma gününün hayrına bir hatırlatmadır!

Ey Türkler! Vatanınıza ve devletinize sahip çıkınız!

Çünkü, Ey Türkler; vatanınız ve devletiniz elinizden çıkma çizgisinde; ağır-ağır, usul-usul, yavaş-yavaş, ceste-ceste!

Ey Türkler! Ben vicdanım; vazifem ve vazifem olduğu kadar da tek imkânım, ikaz ve ihtar etmektir; bunun için de durmadan, bıkıp usanmadan sizin vicdanlarınız üzerinizde baskı yapmak mecburiyetindeyim ve bu vazife bilinciyle haykırıyorum:

Ey Türkler! Sizler ki, Asya’nın çocuklarısınız; Asya’nın, yani bütün büyük dinlerin ana rahmi, hikmetin kaynağı ve ahlakın menba’ı, Güneş’in doğduğu bu azametli kıt’anın en muhteşem çocukları! Sizler ki Asya’dan kopup Küçük-Asya’ya geldiniz, burada bütün tarihin tanıdığı en muhteşem imparatorluğu kurdunuz ve burada kendi tarihinizin de zirvesine çıktınız; geniş ve kudretli kanatlarınızın altında dinleri, dilleri, ırkları, renkleri sulh ile idare ettiniz, sonra küçüldünüz ve tekrar Küçük-Asya’nıza ric’at ettiniz; Edirne ile Ardahan arasına, bu gayritabii hudutlara sıkıştınız.

Ey Türkler! Ya İkinci Endülüs, ya da İkinci Ergenekon olma çizgisindesiniz.

Ey Türkler! Anadolu, Küçük-Asya, dikkatli olmazsanız sizi boğacak bir tuzağa, İkinci Endülüs’e dönüşmek üzeredir.

Çünkü Ey Türkler, milletlerin yükseldiği yerden düştüğünü unutmayınız! Sizler ki Asya’nın bağrından kopup gelerek tarihinizin zirvesine burada çıktınız, amma, burada düşmek üzeresiniz; burada “efendi” oldunuz, amma, burada “kul” olmak üzeresiniz.

Ey Türkler! Tarih’te bir kazananlar vardır ve bir de kaybedenler ve dahi, tarih, kaybedenleri değil kazananları baş tacı yapar. İmdi sizler, kaybedenleri oynuyorsunuz; ikbal yıldızınız sönmek üzere.

Ey Türkler! Keza tarih, merhametsizdir; yere düşenlerin üstüne basarak ilerler. İmdi sizler, yere düşmek üzeresiniz. Yere düşmeyiniz! Aksi takdirde, tarih, ağır gövdesiyle sizi de ezer geçer ve çöplüğüne atar.

Ey Türkler! Gökleri ve yeri yaratan ve onları direksiz ayakta tutan Rabbim, ki amenna ve saddakna, her şeye gücü yeter, amma, kendisini değiştirmeyenleri kendisi değiştirmez; ol sebebe binaen kendinizi değiştiriniz, değiştiriniz de elinizi kolunuzu bağlayarak boş yere dua etmeyiniz; burası duanın hükmünün batıl olduğu noktadır.

Ey Türkler! Ve dahi yine O, Halık-ı Zü’lcelal, devirleri insanlar arasında döndürür, bazan birini yükseltir, bazan da diğerini; liyakatini kaybeden, uyuşan kavimleri yere indirir, genç ve dinamik olanları tepeye çıkarır.

Onun için, vicdanınız olarak haykırıyorum:

Ey Türkler! Liyakatinizi kaybetmek ve uyuşmak üzeresiniz. Sakın ha!

Ey Türkler! “Bu da geçer” demeyiniz! Sakın ha!

Aksi takdirde, elbet de geçer; lakin unutmayınız ki, “geçer amma deler de geçer” ve ölüyü diriye, geceyi gündüze dönüştüren Rabbim, efendileri kula, kulları da efendiye dönüştürür; sizi indirir ve hatta yere çakar, çakar da dün yönettiklerinizi başınıza geçirir.

Ey Türkler! Milletler yükseldiği yerden düşer; amma, düştüğü yerden de yükselir.

Ey Türkler! Sizlerde yükselecek güç var; sizde her şey var. Yeter ki gerçek ile sahteyi, gerçek aydın ile propagandistleri ve lobicileri, gerçek lider ile fareli köyün kavalcılarını ayırt edebilecek bir bilinç ve ferasete kavuşunuz; gücünüzü keşfediniz ve iradenizi harekete geçiriniz.

Ey Türkler! Bu bir manifestodur. Sizi, kanayan vicdanınız olarak, hiç rahat bırakmayacağım.

Durmuş Hocaoğlu (1948-2010)

“Rahmetli Durmuş Hocaoğlu bu yazıyı 2005’te yani 19 yıl önce kaleme almış… O tarihlerde okumuştum diye hatırlıyorum…  Türkler için yaşam durmuş sanki mutlak ve kaçılmaz akibeti bekler bir haldeyiz ne yazık ki! Sanki uyanmak için bir musibet bekliyoruz…”

Şaşılacak Bir San’at Eseri

     İnsan en güzel surette yaratıldığı, ona gayet geniş bir kabiliyet verildiği için, Cehennemin en alt tabakasından tâ Cennetin en yüksek mertebelerine, yerden tâ arşa, zerreden tâ güneşe kadar dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere, aşağı çukurlara girebilir ve düşebilir bir imtihan / sınav meydanına atılmış; nihayetsiz düşüş ve yükselişe giden iki yol önünde açılmış; bir kudret mucizesi,  bir yaratılış neticesi ve şaşılacak bir san’at eseri olarak bu dünyaya gönderilmiştir.

Allah İbadete Muhtaç Değil

     Cenab-ı Hakk, kulun ibadetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat kul, ibadete muhtaç! Çünkü mânen hastadır. İbadet ise, kulun mânevî yaralarına bir tiryak / bir ilaç hükmündedir.

Va’dinden Dönmek

     Hiç mümkün müdür ki: Mutlak Alîm / sonsuz ilim, Kadîr-i Mutlak / sonsuz kudret sahibi olan, şu san’atlı varlıkların Sâni’i / sanatla Yaratanı; bütün peygamberlerin haber verdikleri ve bütün evliyâ / velîlerin fikir birliği ile tekrar tekrar şehadet edip şâhit oldukları mükafat / ödül ve ceza vereceği hakkındaki sözlerini; yerine getirmeyip, hâşâ, acz ve cehlini göstersin?

     Halbuki mükâfât vereceği ve cezalandıracağı hakkındaki emirler, kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif ve kendisi için, pek kolaydır. Geçmiş baharın hesabsız varlıklarını, gelecek baharda kısmen aynen, kısmen benzeriyle iadesi; yeniden yaratması kadar kolaydır. Verdiği vaat ve sözün gerçekleştirilmesi ise, hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem tüm kâinatı terbiye edişindeki saltanatına pek çok lâzımdır. Va’dinden / verdiği sözden dönmek ise, hem iktidarının izzetine zıttır, hem herşeyi kuşatan ilmine aykırıdır.

ŞEYTANLARIN YARATILMASI

     Şeytanların kâinatta icat cihetinde hiçbir müdahale ve karışmaları olmadığı, hem Cenab-ı Hakk rahmet, inayet ve yardımıyla, Ehl-i Hakk’a tarafdar olduğu hâlde, şeytan tarafdarlarının çok defa Ehl-i Hakk’a galebe etmesi / üstün gelmesinin hikmeti nedir ve Ehl-i Hakk, her vakit şeytanların şerrinden Allah’a sığınmasının sırrı nedir? diye sorulacak olursa, deriz ki: Hikmet ve sırrı şudur ki: Çoğunlukla dalâlet / sapık yol ve şer / kötülük, menfîdir, tahrib ve yıkımdır. Yokluktan ibarettir, bozmaktır. Ekseriyetle hidâyet ve hayır müsbettir, varlığa dâirdir, imârdır, tâmirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı bir adam, bir günde tahrib eder ve yıkabilir.

     İşte bu sırdandır ki, dalâlet / yanlış yol ehli ve kötülük sâhipleri; hakîkaten zayıf bir kuvvetle, pek kuvetli Ehl-i Hakk’a bazen gâlip oluyor. Fakat Ehl-i Hakk’ın öyle sağlam bir kalesi var ki, ona sığındıkları zaman, o müthiş düşmanlar, onlara yanaşamazlar ve bir halt edemezler. Eğer muvakkat / geçici bir zarar verseler bile; güzel âkıbet / güzel sonuç, şüphesiz takva sahipleri / Allah’tan korkup doğruluktan ayrılmayanlarındır sırrıyla, ebedî bir sevap ve bir menfaatle o zarar telâfi edilip giderilir. O sağlam kale ise, iki cihan güneşi olan Hz. Muhammed’in yoludur.

İki Büyük Hareket

     Hz. Âdem zamânından beri, insanlıkta iki büyük hareket; birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, dünya ve âhiret saâdetine mazhar olan peygamberler, sâlihler ve mü’minlerin doğru yollarıdır. Bunlar kâinattaki, kâinatın hakîkî güzelliğine ve intizam ve mükemmelliğine uygun olarak istikamette hareket ettiklerinden; hem kâinat sâhibinin lütuflarına, hem iki cihânın saâdetine mazhar olup, insanı melekler derecelerine, belki daha yukarısına yükseltmeye vesîle olarak, dünyâda îman hakîkatleriyle mânevî bir Cennet, âhirette ise yine bir saâdet kazanmışlar ve kazandırmışlar.

     İkinci cereyân; istikameti bırakıp, aşırı gitmek veya geri durarak; aklı bir azâba vesîle ve elemler toplayıcı bir âlete çevirdiklerinden; insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahî gazâbı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalâletleri cihetinde, akıl alâkadarlığıyla; kâinatı umûmî bir hüzün ve mâtem yeri ve ayrılıp giden canlılar için bir mezbaha ve bir kesim yeri ve gâyet çirkin ve karışık görür, rûhu ve vicdânı dünyâda mânevî bir Cehennem’de olur. Âhirete ise dâimî bir azap çekmeğe kendini müstehak eder.

Türk Milliyetçiliği Kavramı

Türk milliyetçiliği fikri bu milletin kurtuluş reçetesidir. Ancak bu reçetenin kurtuluşumuza ilaç olması için uluslar arası ilişkilerde fiili milliyetçilik gereklidir. Şuan Türk milletinin ve gençlerimizin maddi ve manevi hayatını geliştirecek olan ihtiyaç; Türk milliyetçiliği fikrinin toplumsal hayatımızda ilim ve irfanımızda hâkim unsur olmasına bağlıdır.
Etnik kimliğimizle birlikte mensubiyet şuuruyla ait olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ‘’Türk Milleti’’ortak paydasında ‘’milli kimliğimizi’’ ödünsüz korumalıyız.

*
Gagavuz Türk’ü, Hıristiyan’dır.
Yunanistan’daki Karaman Türk’ü de, Hıristiyan’dır…
Karaim ya da Hazar Türk’ü, Yahudi’dir.
Altaylar, Tengrici’dir…
Saha-Yakut Türkleri Şaman‘dır…
Uygur Türk‘ünün kimi Budist’tir…
Azerbaycan Türk’ü ya da İran’ın Azeri Türk’ü Şii‘dir…
Anadolu Türkmen‘i Alevi’dir…..“Türk milliyetçisi” denilince aklımıza sadece Müslüman Sünni gelmesi yanlış bir yaklaşımdır.
Türk milliyetçisi ‘’Yesevi Kültürünü’’ Bektaşı Kültürünü’’Mevlana’yı esas alır
*
Dünyada ilk “Türk Derneği”, Macaristan-Budapeşte’de 1908 yılında açıldı.
Üniversitelerde ilk Türkoloji kürsüsü 1870 yılında Budapeşte’de kuruldu…
Macarların diğer adı Hun Türkleridir.
Turan fikrinin nereden doğduğu kavranmalıdır..
*
Bilge yazarlardan
..Gabor Vona‘yı .. Attila Jozsef’i; Yusuf Akçura’yı, Sultan Galiyev’i
Turar Rıskulov‘u ya da Ethem Nejat’ı bilmemiz gerekir
*
.
Tarihindeki Türk milliyetçi hareketlerin sömürgeciliğe, neoliberalizme/ vahşi kapatilizme karşı çıkmış olduklarını görüyoruz.
*
Bir Türk efsanesi;
Cengiz Aytmatov’ Kırgız Türk’üdür…
Türk birliğinin yılmaz savunucusu. Dünya edebiyatına armağan ettiğimiz Lenin ödüllü usta bir kalem…1980 yılında yazdığı bir romanı var:
“Gün Olur Asra Bedel”.Türk milliyetçisinin Okunması gereken bir roman..
Kişinin, öz köküne yabancılaşmasını anlatır. Bunu Türk “Mankurt Efsanesi”ne dayandırır.
Şöyle…
Juan-Juan adlı barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirmiş !…
Bir insanı “mankut” yapmak istediklerinde bak ne yaparlar:
Tutsak kişinin saçları iyice kazınır,
Kafasına devenin boyun derisi gerdirilerek geçirilir, Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır,
Yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde sıcak güneş altında dört beş gün aç susuz bırakılır,
Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve bir mengene gibi kafayı sıkıştırır,
Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar yeniden uzamaya başlar,
Fakat deri kafaya o kadar yapışır ki, zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasına devam edemez,
Bu nedenle saçlar kafanın dışı yönünde değil, içine doğru uzamaya başlar,
Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip, beyne doğru ilerlemesiyle tutsak kişi büyük acılar çeker,
Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölür,
Sağ kalan tutsak ise zamanla kendine gelir; yiyip içerek gücünü toparlar.
Ama o artık bir insan değildir; ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olmuştur.
Artık hafızası yoktur…
Kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmez hale gelir.
Artık düşünemez İnsan olduğunun farkında değildir. Ağzı vardır, dili yoktur. Kaçmayı dahi düşünmeyen, hiçbir tehlike arz etmeyen bir köledir sadece. Bilinci, benliği olmadığı için, sadece efendisine boyun eğen bir köle…
Evet
Mankurt, için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmektir…
Akıl yoksunluğunu ifade eden “mankurtlaşma” artık bir kavram olarak kullanılmaktadır…
Anadolu’da “mankafa” derler !…
Kimbilir Belki de Cengiz Aytmatov “Bozkurtları” uyarmak istemektedir…
*
Gerçek bir Türk milliyetçisi yaşanmış adiliklerden;
Türk Bayrağı’nın yakılmasını, göklerden/direklerden indirilmesini protesto eder;

Atatürk heykellerinin parçalanmasını protesto eder

Bu ülkenin parsel parsel özelleştirme adı altında satılmasını protesto eder;

Türk kimliğinin-kavramının Anayasa’dan çıkarılmak istenmesini protesto eder
Devlet nişanından, devlet kurumlarından Türkiye Cumhuriyeti ibaresi kaldırılmasını protesto eder;
Andımızın kaldırılmasını protesto ede

23 Nisan gibi, 19 Mayıs gibi milli bayramlarının kaldırılmasını protesto eder;
*Kuzey Irak’ta Türkmenlerin katledilmesini protesto eder

Süleyman Şah Türbesi’nin kaçılmasını protesto eder;
Ülkenin parçalanma projelerini protesto eder:

Ve biline ki;
Bu millet, tapusuna uzanan elleri yüzyıl önce nasıl kırdıysa, gelecek günlerde de aynı kararlılıkla karşısındadır!
Bu topraklar sahipsiz değildir.
Bu sancak bu bayrak yere düşmez.
Bu millet diz çökmez!
*
Laik Cumhuriyetin İslam Cumhuriyetine, milletin ümmete dönüştürülme varsayımlarının Türk milliyetçisi ülkücü hareketin gözünden kaçmamalı; Atatürkçülüğün neresinde olduğunu sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.
*
YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ, LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ!
YAŞASIN YÜCE TÜRK MİLLETİ!
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Hac Paradoksu

Amacım, muzırlık yapmak değil, dinde reform hiç değil. Bu işler beni aşar, haddimi bilirim.

Rahatsız olduğum bir konuyu da söylemek durumundayım. Konu, cıs yanarsın kabilinden.

Şu hac meselesi.

Nedir, demeyin. Hac ibadetinin ne olduğunu, nasıl yapıldığını bilmiyor değilim. 1991’de ben de bu ibadet için Suudi Arabistan’da bulundum.

Yazıma konu olan hac ibadetinde gelinen son noktayla ilgili rahatsızlığımı biraz sonra paylaşacağım, siz zihni çalışma da diyebilirsiniz buna. Önce hac’ın ibadet olarak emredilmesinin sebepleri üzerinde duralım:

Hac, hem bedeni hem nefsi hem mali bir ibadettir. Gidip gelecek kadar paraya sahip olan her Müslüman ömründe en az bir kez bu ibadeti yapmak zorundadır? Niye?

Hac, tevhit (Allah’ın birliği) inancını haykırır ve pekiştirir. Hac bir mekteptir; sevgiyi, hoş görüyü, fedakarlığı, dostluğu, tevazuyu öğretir, tesis eder talebelerine. Yolculuk ve ibadet sırasında pek çok sıkıntıya tahammül eden Müslüman, nefsini terbiye eder, sabrını test eder, güçlendirir. Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in Allah’a teslimiyetini, Hz. Muhammet’in duruşunu ve siyasetini yerinde öğrenir, kendisi için istikamet belirler, giydiği ihram ile ölüme iyice yaklaşır, böylece dünyevileşme kirinden kendini arındırır ve takvasını yükseltir.

Hac, bireyselin ötesinde sosyal ibadettir. Dili, rengi, ırkı, statüsü, geleneği, kültürü farklı insanlar aynı kıbleye yönelir, Kâbe etrafında dönerek her zaman ve mekânda bir ve beraber olmanın sözleşmesini yaparlar. Hac, aynı zamanda ortak sıkıntıların ve çözüm yollarının konuşulduğu istişare dönemidir. Birer zenginlik olan kültür farklılıkları üzerinde yeni medeniyet inşa etmenin yolları aranır, anlaşılan ortak dille projeler geliştirilir. İstenen odur ki hac’a giden bir Müslüman, orada yaşadığı manevi atmosferi ve öğrendiği değerleri, döndüğünde toplumuna yansıtsın, vatandaşı olduğu toplumun ahlaki olarak yükselmesine ve sosyal olarak daha bilinçli bir hale gelmesine katkıda bulunsun.

Sonuç olarak hac; aslında bir eğitim, bir arınma, bir teslimiyet ve bir ümmet bilincini tazeleme yolculuğudur. Bu çok yönlü faydalarından dolayı hac, güç yetiren her Müslüman’a farzdır. Hac, sosyal eşitliği, kardeşliği, dayanışmayı, barışı ve kültürel paylaşım işlevini yerine getirdiği sürece önemli bir ibadettir, bunun için de hem bireysel hem toplumsal iyileşme ve bilinçlenme mevsimidir. Hac; çalıştaydır, Müslümanların yıllık kongresidir. Her ibadette olduğu gibi, Hac, Allah tarafından farz kılınsa da buna ihtiyacı olanlar, İslam’ın müntesibi Müslümanlardır.

2024 yılında Hac ibadetine, dünyanın dört bir yanından toplam 1.883.164 Müslüman katılmış. Hacıların 184.130’u Suudi Arabistan vatandaşı, geri kalan 1.699.034 kişi ise diğer 150 ülkeden gelen yabancı hacılardan oluşuyormuş. Türkiye’den ise 2024’te kontenjan kapsamında 83.430 hacı adayı kutsal topraklara giderek ibadetlerini yerine getirmiş.

Suudi Arabistan’a her yıl hac ve umreden yaklaşık 12 milyar dolar para girmekteymiş.  2025 yılında Suudi Arabistan ile Amerika Birleşik Devletleri arasında toplam değeri 600 milyar doları aşan kapsamlı bir anlaşma paketi imzalanmış. Bu anlaşmanın 142 milyar doları savunma sanayiinde kullanılacakmış.

            Dünyanın en yoksul insanları İslam ülkelerinde. Haksızlığa, zulme uğrayanlar, hep Müslümanlar. Filistin’de, terör devleti İsrail’in zulmüne bir buçuk yıldır direnen ve yüz bine yakın insanını kaybedenler de Müslüman, bu zulme sessiz kalanlar da Müslüman.

            Hac, oruç ve namaz gibi zorunlu bir ibadet. İbadetin amacı Allah’a kulluk ve insanda olgunlaşma. İnsanda davranış değişikliği oluşturmayan, onu iyiye, güzele terfi ettirmeyen bir ibadet Allah katında makbul, insan nazarında da muteber değildir, gösterişten ibarettir.

            Kabe’nin karşısında uygun mekân bulmuş, namaz vaktini beklemek için oturuyordum. Yanımdakine laf attım. Mısırlı olduğunu anladım. Önce gözlerimizle sonra sözlerimizle birbirimize bir şeyler anlatmaya çalıştık. Sohbetimiz bir türlü ilerleyemedi. İngilizce konuşmaya başladım, baktım o benden daha iyi konuşuyor İngilizceyi. Bana “Ne kadar acınacak haldeyiz, değil mi?” dedi. İkimizin de içi acımıştı. Hüzünlü gözler, çaresiz bakışla namaza kalktık. Ortak istikametimiz Kabe’ye yöneldik. Elde kalan, şimdilik bu.

            Hac’ın, olması gereken bireysel faydalarından hangisi veya kaçı üzerimizde, sosyal faydalarından ne kadarı toplumda gözlenebiliyor? Müslümanlar arasında kardeşlik, hoşgörü, dayanışma, yardımlaşma var mı? Kaç Müslüman, hac için gittiği Arabistan’da harcadığı paraların, riyakar Amerika’ya, katil İsrail’e gittiğinin, kendisine silah olarak döndüğünün farkında? Hac, Müslümanlarda uyanışa, dayanışmaya, yeni projeler oluşturmaya, zalimlere karşı tavır geliştirmeye yol açmayacaksa ibadet olarak ne kadar anlamlıdır, gereklidir? Hac, sizce bireysel ve sosyal işlevini yerine getiriyor mudur?

            Mazeret halinde namaz cem edilebiliyor, oruç ertelenebiliyor. Bunların her birinin ruhsatı var. İslam ülkelerinde gafil ve korkak Müslüman idarecilerin yönetimde bulunduğu, Siyonist ideoloji bütün dünyaya kafa tuttuğu sürece hac ibadetinin şartlarının oluşmadığını düşünmekteyim. Açlıktan, hastalıktan ölen çocuklar, zulme uğrayan anneler, evlatlarını bombalardan koruyamayan babalar, inanıyorum ki, konforundan vazgeçmeyerek umreye ve hac’a giden Müslümanlardan şikâyetçidirler, onlardan hak iddia edeceklerdir.

            Evde yangın varken konforun hesabı yapılmaz. Ev, yanıyor. Mazlumun feryatları evreni sarmış vaziyette. Yeni bir hal çaresi bulmak gerekiyor. Temel değerlerdeki çürümüşlük, kokuşmuşluk tedavi edilemeyecek kadar ilerlemiş. Birileri çıkıp “Kral Çıplak” demeli, “Durun, gafil kalabalıklar, burası çıkmaz sokak.” demeli. Ya devlet başa ya kuzgun leşe, demeli.

            Benimkisi bir zihni çalışma, kimseyi mutlu etmek veya üzmek değil. “Hiç akletmez misiniz?” uyarısı burası için de geçerli.

Dilaver Cebeci’yi anma Duyurusu

DİLAVER CEBECÏ’Yİ ANMA MESAJI

1943 Yılında, Gümüşhane’nin Kelkit ilçesi Dayısı Köyünde doğan ve 28 Mayıs 2008 tarihinde Istanbul’da vefat eden, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyesi ve İlim – İstişare Kurulu’nda görev yapan, Türk edebiyatına ” Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi ” mizah tipini kazandıran, şiirlerinde milli değerleri işleyen ve Türk Tarihinin her dönemine atıflar yapan, eserleriyle edebiyat dünyasında kendinden bahsedilen, şiirleri, hikayeleri ve mizah tarzındaki yazıları; Devlet, Türk Yurdu, Yeni Düşünce, Ortadoğu, Türk Edebiyatı, Hergün isimli dergi ve gazetelerde yayınlanan,
Baremen, Divan Şiirinde Kadın, Tanzimat ve Türk Ailesi, Devranname, Seyranname, Mavi Türkü, Türkiyem Şiiri, Sitare isimli eserlerin yazarı, hayatı boyunca Türk Kültürü üzerinde araştırma ve incelemeler yapan, İktisat Tarihi ve Sosyoloji konularında makaleler yazan, Türkiyem Şiiriyle gönüllerde taht kuran, Ömer Seyfettin Hikaye Yarışmasında mansiyon ödülü kazanan, Aydın Lisesi ve İstanbul Üsküdar Kız Lisesinde öğretmenlik, Marmara Üniversitesinde öğretim üyeliği görevlerini yürüten, hizmetleriyle derin izler bırakarak Milliyetçi Fikrin Ölmez ve Abide Şahsiyetleri arasında yerini alan, şair, yazar ve akademisyen Yrd. Doç. Dr. Dilaver Cebeci’yi vefatının 17. Yılında saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Ruhu şad, mekanı Cennet olsun.

Aydınlar Ocağı
Genel Başkanı
Prof. Dr. Mustafa E. Erkal

Muhteşem  Ulûhiyet

     Semânın süslü tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahîfelerinde Allah’ı ta’rîf eden mektupları yazmasına bir nûr hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri gibi, gök kubbede ay’ı, zamanın en büyük saatine bir akrep yapmak, farklı çok hilâller sûretinde her geceye sanki ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, gezdiği yerlerde mükemmel bir ölçüyle, ince hesapla hareket ettirmek, gök kubbede parlayan, gülümseyen yıldızlarla göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rububiyetin / Allah’ın kâinattaki hâkimiyetinin göstergeleridir. Şuur sahiplerine, onu bildiren muhteşem bir ulûhiyetin / herşeyi kendine ibadet ettiren Allah’ın işaretleridir. Fikir sahiplerini iman, inanç ve tevhîde / Allah’ın bir ve tek olduğu gerçeğini bilmeye davet eder / çağırır.

Göz  Kör  Olursa

     Gözün nûru, îman nûruyla ışıklanır ve kuvvetlenirse, bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen / süslü bir cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinat safhalarında nakışlı gül ve çiçek gibi delil ve burhanlardan alacağı ibret, fikir, düşünme, ünsiyet ve alışkanlıklardan yararlanarak; vicdanda o tatlı, imanlı balları yapar. Eğer o göz küfür / inançsızlık zulmet ve karanlığıyla kör olursa, dünya genişliğiyle beraber, bir hapishane şekline girer. Kâinatın / evrenin tüm hakikat ve gerçekleri nazarında gizlenir. Kâinat ondan yabancılaşır. Kalbi hüzün ve kederler ile dolar.

Büyük  ve  Küllî  Netîce

     Kâinattaki şer, zarar, belâ ve şeytanların ve zararlı şeylerin halk ve icatları, yani yaratılmaları şer / kötü ve çirkin değildir. Çünkü çok mühim / önemli sonuçlar için yaratılmışlardır. Meselâ: Meleklere şeytanlar musallat olmadıkları / onları rahatsız etmedikleri için, terakkî / ilerleme ve yükselmeleri yoktur. Makamları sâbittir. Değişmez. Bunun gibi hayvanların da, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbit, nâkıs ve eksiktir. İnsanlık âleminde ise, terakkî / ilerleme mertebeleri, yükselme ve alçalma seviyeleri nihayetsiz ve sınırsızdır. Nemrut ve Fir’avunlardan tut, ta enbiya / nebilere ve evliya / velilere kadar, gâyet uzun bir terakkî / ilerleme ve yükseliş seviyeleri var.

     İşte kömür gibi olan alçak rûhları, elmas gibi olan yüksek rûhlardan seçip ayırmak için, şeytanların yaratılması gerekli görülmüştür. Nitekim, imtihan / sınav sırrı ve peygamberlerin gönderilmesi ile bir imtihan, bir tecrübe, bir cihat ve bir müsabaka / bir yarış meydanları açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasa idi, insanlık mâdenindeki elmas ve kömür hükmünde olan kabiliyetler; bir ve beraber olacak, aynı kalacaktı.

     Demek şeytanlar ve şerlerin yaratılması; büyük ve küllî / kapsamlı neticelere baktığı için, icatları / yaratılmaları şer / kötü değil, çirkin hiç değil.

İlâhî  Rahmeti  Gör

     Zâhirde / görünüşteki sebepler eliyle gelen nimetleri, o sebepler hesabına almamak gerekir. Eğer o sebep irade sahibi değilse, meselâ hayvan ve ağaç gibi, doğrudan doğruya o nimeti Cenab-ı Hakk hesabına verir. Madem o, hâl diliyle “Bismillâh” der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak “Bismillâh” de, al. Eğer o sebep ihtiyar / irade sahibi ise, o “Bismillah” demeli, sonra ondan al. Yoksa alma! Çünkü, “Üzerine Allah’ın ismi anılmamış olan (besmele ile kesilmemiş hayvan)lardan yemeyin!” âyetinin açık mânâsından başka, işaretle anlattığı bir mânâsı da şudur ki: “Hakikî nimet verici olan Allah’ı hatıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz.” demektir.

     O hâlde hem veren “Bismillâh” demeli hem alan “Bismillah” demeli. Eğer veren “Bismillâh” demiyorsa, fakat sen de almaya muhtaç isen sen “Bismillâh” de; verenin başının üstünde İlâhî rahmetin elini gör. Şükür ile öp. Ondan al. 

Hayata Dair Gerçekler

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır…” Tolstoy,

Tolstoy, “Anna Karenina” adlı eserine bu sözle giriş yapmıştır. Anna Karenina’nın konusu kısaca şudur: Evliliğinde mesut olmamış genç bir kadın olan Anna Karenina, genç bir bekârla tanışır ve ona âşık olur. Aşkın en saf hali olduğuna inandığı hayatı tatmak için her şeyi riske atar ve neticede hayatı altüst olur.

Büyük Rus yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy (Leo Tolstoy), 9 Eylül 1828’de Moskova’nın güneyindeki Tula vilayetinin Yasnaya Polyana kasabasında doğdu. 20 Kasım 1910’da Astapovo’da yaşama gözlerini yumdu.

Dickens, Pascal, Platon gibi klasikleri okudu. 1851’de Rus ordusunda Kırım Savaşı’nda topçu teğmeni olarak görev yaptı. 1855 Kasımında Turgenyev‘le tanıştı. Tolstoy,  Rousseau gibi düşünüyor: “Doğa iyidir, toplum kötüdür” diyordu.

Savaş ve Barış, Tolstoy’un adını çok yüceltti. Yayınevlerinin çekici önerileri ona Anna Karenina‘yı yazdırdı (1877).

Türk edebiyatının Tolstoy’la tanışması on dokuzuncu yüzyılın sonundadır. Tolstoy’un edebiyata getirdiği iç gerçek, Peyami Safa’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a birçok romancımızı etkilemesidir.

“Amaçsız sanat olmaz, sanatın başlıca amacı da insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine yardım etmektir. Bu ilişkilerin düzelmesine kesinlikle yardım etmeyen bir şey varsa o da savaştır. Sonucu rastlantıya dayandığı için savaş insanlık dışı, insan yaradılışına aykırı bir şeydir.” der.

Çağının en büyük romancısı olan Tolstoy, J.J. Rousseau gibi, insanların ahlakını bozan sanata düşmandı. Zorbalığa ve büyük mülkiyete karşıydı.

Rusya’nın ve belki de dünyanın en büyük yazarlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy’un hayata ışık tutan ilginç tespitleri vardır. Her bir tespitle, farklı bir gerçeği fısıldayan bu tespitler, hayatı ve insanları tanımada adeta rehber niteliğindedir.

-Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

-Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

-Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.

-Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.

-İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.

-Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.

-Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.

-Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.

-Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.

-Bir insanı bulunduğu mevkiiyle değil, göz koyduğu mevkiiyle ölçmek gerekir.

-Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir.

-En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.

-Mutluluğu ihtiraslarda değil kendi yüreğinizde arayın. Mutluluğun kaynağı dışımızda değil içimizdedir.

-Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır.

-İyilik yap hatırlanmaz. Yanlış yap unutulmaz. Sen kimsenin ‘yapamaz’ dediğini yap, çünkü söylemeseler de akıllarından çıkmaz.

-Yalan söyleyenleri sonuna kadar dinlerim. Çünkü; olmak istedikleri ama olamadıkları insanları anlatırlar.

-İnsanlar çok değişti, dikkat etmek lazım. Biriyle el sıkıştıktan sonra beşi de yerinde mi diye parmaklarını saymak zorundasın.

-İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

-Gerek yokken yanındalar, ihtiyacın olduğunda uzakta. Unutma ki, kimi hayatına girdiğinde hayatını aydınlatır, kimisi çıktığında.

-İnsanlar nasıl konuşulması gerektiğinin dersini alırlar; ama en büyük ilim, nasıl ve ne zaman susulması gerektiğini bilmektir.

-Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

Uzun söze ne hacet. İşte hayatın ve insanlığın özeti.

Sevgiyle kalın…