12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Nisan 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 65

Yaşamatik

Anılar şeridi yansıyor ufka

Bir sinemaskop gibi pencereden

Ve yavru kuş yüreği kadar yufka

Bir inilti düşüyor hançereden

 Sonra oluyor musallâda meyyit

Teneşirden süt damlıyor belki de

Zırhını ve miğferini giy de git

Dost da, düşman da o uzak ülkede

 Ve selâm olsun arıya ağıda

Gel çimçiçek ey polen gözlü katil

Su havliyle yazmışım bu kâğıda

Mezarın şen olsun dostum Azrail

  7 Kasım 1995– Bahçecik Seymen

Önümüz Seçim Şimdi Sırası mı?

Ortak nokta şu: Bunların her biri ölüme kadar götüren hayat tehditleri. Ama bir ortak noktaları daha var. Tabancadan çıkan kurşun veya uçurumdan aşağı atlamak da hayatı sona erdirecek tehditler. Yukarıda saydıklarımın ikinci ortak noktası ve kurşunla uçurumdan farkı, öldürücü etkilerinin hemen değil, vadesi belirsiz bir gelecekte ortaya çıkacağı. Hem yüzde yüz de değil. Depremde bütün bir şehir yıkılsa da siz kurtulabilirsiniz. Aşısız olduğunuz hâlde salgın sizi öldürmeyebilir.

Toplum seviyesinde düşündüğümüzde felaket habercisi oldukları kesin. Neydi mahşerin dört atlısı: Salgın, doğma felaketler, kıtlık ve savaş. Aşı karşıtlığıyla salgın, doğma felaketlerle deprem eşleşiyor. (Sel sal ekini sevmediğimden “doğal” yerine Azerbaycan ağzından “doğma”yı tercih ediyorum.) Çağımızda kıtlık yerine onun tersi obezite gelmiş. Belki Türkiye için kötü beslenmeye yol açan fakirliği de koyabiliriz. Savaş eskiye göre daha seyrek fakat daha öldürücü bir mahşer atlısı.

Kim bilir ne zaman

Öldürücü fakat hemen değil… İşte biz en çok böyle gecikmeli felaketlere karşı savunmasızız. Bir belediye veya hükümet toplantısı düşünüyorum. Gündem tespit ediliyor. Şu tip konuşmalar muhtemelen birçok yerde ve sık sık tekrarlanmıştır:

-Depreme karşı önlemler.

-Yahu git Allah aşkına. Önümüz seçim.

Bizim de önümüz hep seçimdir, bazen aylar bazen yıllar içinde ve deprem bir türlü gündeme giremez. Hem insanları gülümsetecek, ceplerini dolduracak işler yapmak varken onların canını sıkacak kararlar almak akıl kârı mı? Depreme karşı önlem demek birilerini fena hâlde rahatsız etmek, evlerinden çıkarmak, evlerini yıkmak demek. Bize destek olan müteahhitlere ek yükümlülükler getirmek, bu yükümlülükleri yerine getiriyorlar mı diye onların işlerine burnumuzu sokmak demek.

Dedem günde on paket içerdi

Sigara da sizi kesin öldürür. Eğer akciğer veya mesane kanseri olacak kadar yaşarsanız. KOAH ve dolaşım sistemi hastalıkları daha da önce gelebilir ama kolay iş değil sigarayı bırakmak. Gençlere, “Bak ben bıraktım, 25 yıldır içmiyorum.” diyorum. Cevap hazır: “Kaç yaşında bıraktınız?” “55”. Ben de 55’e gelince bırakırım.”

Başka savunmalar da var: Dedem hayatı boyunca kibrit kullanmadan birini söndürüp birini yaktı, 95 yaşında öldü. Eh falanca yerinden kıpırdamayacak kadar şişmandı 100 yıl yaşadı. Büyük dedem depremde ilk yıkılacak bir binada yaşadı ve hayatını tamamladı. Ben hiç aşı olmadım, turp gibiyim.

Ne yapacaksınız? İstatistik dersi mi vereceksiniz? Hele “Aşı Türkleri çiplemek—veya sömürmek—için düzenlenmiş bir komplodur.” gibi saçma sapan “bilim insanları” ortada nutuk atar, televizyonlar onları paylaşamazken. Zaten Covid’i de aşıyı da Bill Gates çıkardı. Bunu herkes bilir.

Saçmalıkları bir tarafa bırakalım. Gayet aklı başında insanları, depreme karşı önlem almak gerektiğini, sigarayı bırakmak gerektiğini, ailesine de kendine de gereken aşıları yaptırmak gerektiğini bilen insanları ele alalım. Bütün bunları bilen fakat “daha öncelikli”, “acil” işlerden dolayı bir türlü bunlara eli varmayan insanları.

Covey ve Eisenhower

Geçen pazarki yazımda Stephen Covey’in çok satan Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı kitabından bahsetmiştim. Galiba ilk bahsedişim de değil. İşte o kitapta Covey, yapılacak işleri acillik ve önem diye iki boyutta sınıflandırır: Acil, acil olmayan; önemli, önemsiz. Covey, yönetim bilimcilerin bayıldıkları bir iş yapıyor ve bu iki boyutu 2 X 2 bir matris hâlinde gösteriyor. Artık alışkanlık oldu, ben de bu matrisi şekil olarak bu yazıya ekliyorum.

Acil ve önemli işleri, eliniz bağlı, önceleyip yapacaksınız. Asıl çekişme, “acil ve önemsiz” işlerle “acil değil fakat önemli” işler arasında. Covey’in asıl tavsiyesi, 2’ci çeyrekteki işleri, onlar 1’e gelmeden yapıp bitirmeniz. Bu disipline sahip değilseniz, acil ve önemsiz işler, yani 3 çeyrekteki işler bütün zamanınızı alır ve önemli işlere bir türlü vaktiniz kalmaz. Deprem milyonların canını alıncaya veya size akciğer kanseri teşhisi konuncaya kadar bu telaşınız sürüp gider.

Bu matrisin pek benzerine Eisenhower matrisi de deniyor. Eishenhower’inki eylem tavsiyeleriyle geliyor. Çeyreklere göre: 1: Yap. 2: Planla ve takvime yerleştir. 3: Delege et. 4: Listeden çıkar.

Ama bak hâlâ deprem olmadı ve büyük dedeniz sigara içe içe 90’ını devirmişti. Hem önümüz seçim.

İktidar veya Muhalefet “Yeni Anayasa” Deyince Hemen Bunlar Aklıma Geliyor!

Dayatma Anayasasına “Hayır”

Türkiye’de halka dayatılan konulardan biri de “Yeni Anayasa”… Diğerleri de bununla beraber barış, özgürlük, demokrasi, çözüm, devlet başkanlığı ve iki partili sistem gibi tartışmaya açılan hususlar!

Kimse çıkıp da, niye “Yeni Anayasa”ya neden ihtiyacımız var diye sormuyor. Ya da kiminle barış yapacağız, kimin özgürlüğü yokta özgürlük bahşedeceğiz, kimlerle çözümü bulacağız, niye iki partili bir yapıda devlet başkanlığı modelini tercih edeceğiz diye düşünmüyoruz.

Bunu sorgulayanların da yarım ağızla sorguladığı öylesine belli ki, hiç biri hafızamızda kalmıyor ve aklımızda yer etmiyor.

Türk topraklarında 1800’lü yılların başından beri yapılan anayasal denemeler veya anayasalar, 1924 Anayasası hariç hepsi dış dayatmalarla yazılan hukuksal metinlerdir.

Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Kanuni Esasi, İkinci Meşrutiyet, 1961 ve 1982 Anayasaları hep dış müdahaleler sonucu yapılmıştır. Şimdi yapılmak istenen “Yeni Anayasa”da dış dayatmalar sonucu gündemdedir ve başarılı olurlarsa Türkiye bölünecek hatta parçalanacaktır.

Nereden bu sonuca varıyorsun diyenler, 1800’lü yılların başında itibaren Türk Milletinin başına neler gelmiştir ve bunların anayasal metinler olarak kabul edilebilecek hukuki düzenlemelerle ilgisi nedir, bir incelesinler!

Örneğin ilk anayasamız olan Kanuni Esasi’nin kabulü ile birlikte eş zamanlı olarak İstanbul’da yabancı devletlerin yaptığı toplantı sonucunda, Balkanlarda bulunan iki bölgemiz bağımsızlığını, iki bölgemiz de özerkliğini ilan etmiştir.

Bunlara ek olarak hiç düşünmez miyiz ki; İngiltere’nin gözlemciliğinde varılan Oslo ve sonrasında Dolmabahçe Mutabakatları, “Yeni Anayasa” ile hukukileştirilmek istenmiştir. (Şimdi buna “Terörsüz Türkiye” aldatmacasını da ekleyebilirsiniz.)

Türkiye’de yapılan askeri darbeler ve verilen muhtıralar hep dışarıdan yapılan istekler üzerine gerçekleştirilmiştir. Hatta Adnan Menderes’in asılması yolu ile toplumun arasına fitne yerleştirilmesi, hep bu dış mihrakların eseridir.

2007 yılından sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı yürütülen Ergenokon, Balyoz, Casusluk ve benzeri davalarla temayüz eden saldırılar karşısında ordunun çaresizliği hepimizin malumudur. 27 Mayıs ve 12 Eylül’ün şartları daha mı ağırdı ki, ihtilal yaptılar? “Yeni Anayasa”nın ve “Yeni Türkiye”nin en büyük savunucusu AKP’nin iktidar da kalışını sağlamlaştıran 27 Nisan e-muhtırasının gerekçesi ve yöntemi hala bir muammadır.

1961 ve 1982 Anayasaları; her ne kadar dış destekli askeri darbelerin ürünü de olsa, bu topraklar üzerinde her zaman balans yapmayı başarmış olan vatan ve milliyet severlerin gayreti ile milli hususlar da içermektedir. Anayasal metin içinde yer alan bu milli hususlar şimdi “Yeni Anayasa”cıların baş hedefidir.

Yürürlükte bulunan 1982 Anayasası’nın nerede ise tamamı değişmiştir. Onun için bu anayasaya artık bir darbe anayasası demek büyük zorluklar içerir. Ancak içinde Türk Milletinin ve devletinin varlığı ile ilgili öyle maddeler vardır ki; bunlar iç ve dış düşmanları ziyadesi ile rahatsız etmektedir.

“Yeni Anayasa” ile G.Fuller’in dediği gibi “Yeni Türkiye” hedeflenmektedir. Nedir bu “Yeni Türkiye”? Tabiri caizse Sevr şartlarına dönmektir. (PKK’nın başı bölücü çocuk katilinin ve PKK’nın açıklamalarından da bu anlaşılmaktadır.) Yani hain Öcalan özgürlüğüne kavuşacak, pkk legalleşerek halkın arasına katılacak, Türk topraklarını da içine alan bir Kürdistan kurulacak, Türkiye ne idüğü belirsiz etnikçilere “ortak vatan” haline getirilecek, ana dilde eğitim zırvası ile yeni bir döneme geçilecek, pkk’nın dediği gibi doğu ve güneydoğumuz onlara bırakılacak kalan kısımda bir ortak yönetim kurulacak ve bunları kolaylaştırmak için devlet başkanlığı ve iki partili bir sisteme geçilecek!

Tabii halk bunların hiç birini doğru dürüst bilmiyor. Ne tarih ne de anayasa bilgisine sahip. Halka bunları anlatması gereken eğitimciler, din adamları, kanaat önderleri ya bilgisiz ya da ihanete ortak olmuş durumdalar. Yani yeni bir gaflet, dalalet ve ihanet vaziyeti… Bir vatan “Yeni Anayasa” dayatması ile elimizden gidiyor ve biz bu konuda bir mukavemet oluşturamıyoruz, ne acı! (Hala oluşturamayacak mıyız acaba?)

Gelin Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının kanla bedelini ödeyerek kurduğu bu cumhuriyeti “Yeni Anayasa” safsatası ile heba etmeyelim. Hatırlayın analar ağlamasın diye yalancılarca önümüze getirilen “Çözü(lme)m Süreci”nin nelere mal olduğunu; Şırnak, Cizre, Sur, Nusaybin, Dargeçit, Silopi gibi yerleşim yerlerimizde verdiğimiz 794’ün üzerindeki şehitle görüyoruz…

Kim ne derse desin ben bu “Yeni Anayasa”ya hayır diyorum. (Dün hayır demiştim bugün de hayır diyorum!) Türklükle ilgili maddeler değiştirilmeyecekse böyle anayasa yapımına hiç bir gerek yoktur. Islah edersiniz olur, biter… Gelin bu aldatmaya karşı hep beraber mukavemet oluşturalım… Yoksa bu topraklarda geleceğimiz olmaz!

Özcan PEHLİVANOĞLU

Yıllar önce yazılmış bir yazı… Konu temcid pilavı gibi yine önümüzde duruyor! Biz uyumuyoruz sizde uyumayın!

Kıbrıs’ta Geçip Giden Yıllar…

      Zaman durmadan geçip gidiyor. Yıllar geçip giderken yaşamın gerçeklerini de sürüklüyor. Ardında kalan zamana bakıyorsun neler yaşanmış, neler geride kalmış diye! Öylesine büyük bir değişim ki bu! Görünen gerçekler karşısında insan şaşırıp bakakalıyor.

   Bunlar bir adada yaşanıyor! Adı da Kıbrıs…

   Ama ada deyip de geçmeyin sakın! Konumu itibariyle dünyanın en büyük devletlerinin gözü kulağı burada…

  51 yıl önce savaşın sıcak yüzü ile kavrulan bu önemli adanın kuzeyi öylesine değişmiş, öylesine gelişmiş ki, yarım asır öncesini bilenler, o yokluk yıllarını görenler; bugünlerin değişimini gördükçe bir masal ülkesinde yaşadıklarını sanıyorlar adeta…

 Öyle ya! Şimdi adada iki devlet var.

 Birisi Türklere, diğeri Rumlara ait…

 Her şeyden önce bu değişim bile bir mucize.

Hiçbir zaman olmaz, olamaz denilen olmuş. Kıbrıs Türk Halkı özgürlüğüne kavuşup egemen bir devlet kurmuş. Adına da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti demişler.

   Rumlar 1878 den beri adanın tamamını Yunanistan’a bağlamanın peşindeyken bunun hiçbir zaman olmayacağını söyleyen Türkiye’nin sözünü dinlememişler, 1974’teki harekâtı ile karşılaşıp adanın güneyinde kalıvermişler.

  Her ne kadar adanın iki devletli yapısını kabul etmeyen, dünyayı kendilerinin yönettiğini sanan BM ile AB denen iki teşkilat bu gelişmeye hayır dese de; geçip giden yıllar Kıbrıs adasının her yanına bu gerçeği yazmış, yazmaya da devam ediyor…

   Adada yaşanan bu büyük değişimi bir türlü kabullenemeyen Rum tarafı uluslararası platformda türlü oyunların, türlü tuzakların peşinde olsa da, yaptığı her hamle yaşanan bu gerçek karşısında etkisiz, sonuçsuz kalmaya devam ediyor.

   Özellikle KKTC’de yaşanan gelişmelerden, değişimlerden hoşlanmayan, rahatsız olan çevreler de var! Hele ki bazı köşe kalemşorları neler, neler yazıyor; yaşanan bu değişim devam edecek olursa,  onların çözüm dedikleri federatif yapıdan iyice uzaklaştıkları için Rum dostlarıyla birlikte aynı çatı altında yaşayamayacaklarının huzursuzluğu içinde taraflar arasında bir anlaşma olmayacak gürültüsünü koparıyorlar. Ama zaman bu yaban kazlarının çıkardıkları gürültüye aldırış etmeden akıp gidiyor…

  KKTC deki değişim de hızla devam ediyor.

  Özellikle turizm ve inşaat alanında yaşanan gelişmeler çok sevindirici. Geçtiğimiz hafta İstanbul’da gösterilen ‘’Ada Kıbrıs’’ turizm tanıtım projesi çok ilgi çekti. Adanın kuzeyindeki zengin turizm potansiyelinin sadece deniz ve güneşten ibaret olmadığını anlatan bu proje sayesinde KKTC’ye gelecek olan turist sayısında büyük bir artış olacak.

  2024 yılında KKTC’ye gelen turist sayısı 1,8 milyon, turizm geliri ise 1 milyar dolar olmuş. Böylesine güzel bir adanın böylesine az turizm geliri olması kabullenilemez. Kaldı ki, bugün 30 bin yatak kapasiteli beş yıldızlı tatil köyleri, otelleri ile mükemmel bir hizmet veren adanın kuzeyine ülkemizden gitmemiş daha milyonlarca insanımız var.

   İddia ediyorum, KKTC’de hem konaklama, hem gastronomi, hem tarih, hem doğa, hem de adalı insanların sıcaklığı Ege adalarında yaşananlardan daha üstün. Her şeyden önemlisi burada harcanan her lira KKTC’nin gelişmesine yatırım oluyor. Pekiyi, Yunan adaları dedikleri Ege adalarında yaptığımız harcamalarımız nereye gidiyor? Ya silah olup Trakya sınırımızda karşımıza çıkıyor, ya da uluslararası ilişkilerimizin Yunanistan tarafından engellenmesi için harcanıyor…

    KKTC’deki Ercan havalimanının yenilenmesi ile birlikte her türlü uçağın inişine elverişli hale getirilmesi de büyük bir gelişme. Önümüzdeki turizm sezonunda hem THY’nin ulaşımında, hem de özellikle İngiltere’de yaşayan KKTC vatandaşlarımızın talebiyle hava ile ulaşımda sürpriz gelişmeler yaşanabilir. Bu konuyla ilgili temaslar sona yaklaşmaktadır.

    Yeni hava limanının inşası ile birlikte 2025 in ilk iki ayında KKTC’ye bir milyona yakın yolcu, 6000 civarında uçak iniş yapmıştır. Bu yeterli midir? Tabii ki değildir. Ama bu gelişme oldukça ümit verici olup, bu yıl adanın kuzeyinde büyük bir turizm patlaması yaşanacağı gözle görünen bir gerçektir.

  Her yıl olduğu gibi adada yine bir kuraklık yaşandı, çiftçiler oldukça mağdur oldu. Ancak şu gerçeğin de atlanmaması gerekir:

  Türkiye’den gelen yılda 75 milyon metreküp suyun hem içme, hem de sulama alanlarına verdiği destek adada yaşanan kuraklığı bir nebze de olsa önlemektedir. Bunun yanı sıra Meserya ve Güzelyurt ovalarına açılan sulama kanalları ile birinci etap tamamlanmış 2 bin hektarlık alan suya kavuşmuştur. Türkiye’nin KKTC’nin her yanına su ulaştırma gayreti ile başlattığı çalışmalar hız kesmeden devam etmektedir. Güney Rum kesimi de aynı susuzlukla boğuşmakta çözüm için Arap ülkelerinden deniz suyunu kullanabilme teknolojisini satın alma peşinde koşmaktadırlar. Ya Türkiye’den KKTC’ye gelen can suyu olmasaydı o zaman ne olacaktı? Bunu da düşünmek gerek sanırım.

   Şimdi bir de Kıbrıs müzakereleri sürecine değinelim! Geçip giden yıllar içinde çözüm adına bir adım dahi atılamamış görüşmeler süreci…

   Türkler her defasında iyi niyetle masaya oturmuş, Rumlar hep daha fazlasını vereceksin diye dayatmış, tam oldu anlaşıyorlar derken; Rum tarafı nasıl olsa adanın tüm dünyaca tanınan tarafı benim, adanın yöneteni ben olmazsam olmaz diyerek masayı terk etmişler. Böylece tam 57 yıl geçmiş sonuç yok…

  Gerçeklerin resmigeçit yaptığı bir masal sanki…

  Ancak her ne olursa olsun! Kim ne derse desin! İster masal, ister hikâye, ister hayal desinler…

Geçip giden yıllar hep Kıbrıs Türk’ünden yanadır. 50 yıl öncesi Türklerin ada yaşamı ile günümüzdeki yaşamı çok farklıdır. Gelişmeler, değişimler hep Kıbrıs Türk Halkından yanadır.

 Sorun dedelerinize, sorun ninelerinize onlar anlatsınlar size Hamitköy çadırlarında geçen hayatları, bir gece yarısı ansızın alıp götürülen katledilen yiğitleri, yakılıp yıkılan köyleri, susuzluktan, sütsüzlükten ölüp giden bebeleri, sırf Türk oldukları için topluca katledilen binlerce masum insanlarımızı…

  Şimdilerde KKTC’de her sabah güneş bir başka güzel doğuyor. Beşparmak dağları Torosları özgürce selamlarken. Geçip giden yılların ardından Kıbrıs Türk Halkı her geçen yıl daha da güçleniyor, adım, adım tanınmaya doğru yol alıyor.

Mustafa Kemal Paşa Samsun’a Çıktıktan Sadece 20 Gün Sonra İstanbul’a Geri Çağrılmıştır!

Padişah Vahdettin tarafından Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya Vatan’ı kurtarsın diye gönderildi diyenlere en net cevap başlıktaki ifadedir. Hükümet Türk direnişçilerinden İngilizlerin rahatsız olması üzerine İttihatçı olmayan Mustafa Kemal Paşa’yı göndermeye mecbur kalmıştı. Fakat istedikleri istikamette hareket etmeyen Paşa’yı Samsun’a çıktıktan 20 gün sonra evet sadece 20 gün sonra İstanbul’a geri çağırdılar! Üstelik Padişah ve hükümet onu göndermese bile Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçiş planlarını hazırlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın idam kararı çıkana kadar süreç tarihleri aşağıdadır.

Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı vatanı kurtarsın diye Anadolu’ya gönderdiği iddiası şu tarihlerle uyuşuyor mu?

Mustafa Kemal Paşa’nın

Görevlendirilme tarihi: 30 Nisan 1919

Samsun’a çıkış: 19 Mayıs 1919

İstanbul’a geri çağrılması: 08 Haziran 1919

Valiliklere onun görevinden azledildiğine dair telgrafların çekilmesi: 23 Haziran 1919

İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal Paşa’nın görevine resmen son vermesi: 8-9 Temmuz 1919 gecesi

Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşları hakkında gıyabi idam kararını onaylaması: 24 Mayıs 1920

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya Geçişi

Eğer Hükümet’in görevlendirmesi olmasa Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçiş planı hazırdı: “Uygun bir zaman ve fırsatta İstanbul’dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içlerine gitmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek.”  “Mustafa Kemal Paşa bu kararını önce yaveri Cevat Abbas Bey’le görüştü, sonra da güvendiği silah arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy’a, İsmet İnönü’ye ve Rauf Orbay’a açıkladı. Yeni bahçeli Şükrü Bey’le de konuştu. Sonunda Gebze-Kocaeli üzerinden Anadolu’ya gizli geçiş planı hazırlandı. Ancak daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderilmesi gündeme gelince bu plandan vazgeçildi. Eğer saray hükümeti onu resmi bir görevle Anadolu’ya göndermemiş olsa, o kendi planıyla Anadolu’ya geçecekti”

Padişah ve hükümet Mustafa Kemal Paşayı 30 Nisan 1919’da 9. Ordu müfettişi olarak Anadolu’ya göndermeye karar verdi.

6 Mayıs’ta imzalanmış hükümetçe imzalanmış yönetmeliğe göre, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilme nedeni: Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleriyle, Erzincan ve Canik müstakil livalarında Türk Halkındaki silahlar toplattırılıp uygun yerlerde muhafaza altına alınacak, bazı yerlerde mevcut olup da ordu ile ilişkiler kurduğu ve gizlice ordu tarafından himaye edildiği iddia edilen bölgesel kuruluşların kapatılması sağlanacaktı.

Mustafa Kemal Paşa ise bunun tam tersini yapacaktı:

19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, 28 Mayıs 1919’da Havza Genelgesini yayınlamıştı. Her yerde millî heyecan ve gösterilerin yapılmasını istemesi, yapılan miting ve gösterilerin millî heyecanlara neden olmasıdır. Bu durum baştan beri Mustafa Kemal Paşa’ya kuşku ile bakan İngilizlerin endişe ve şüphelerini daha da artırmıştı.

Bunun üzerine 6 Haziran 1919’da General Milne imzasıyla Harbiye Nezaretine verilen notada “Mustafa Kemal Paşa ile maiyeti erkânının vilâyetlerde isbat-ı vücut etmelerinin arzu olunmadığını” belirterek Mustafa Kemal Paşa ile beraberindekilerin derhal İstanbul’a dönmelerinin sağlanması istenmiştir. Bu doğrultuda, dönemin Harbiye Nazırı Şakir Paşa, 08 Haziran 1919 tarihinde, 9. Ordu Müfettişliğine “Maiyeti âlilerindeki istimbotlardan biri ile buraya teşrifiniz rica olunur” diyerek telgraf çekmiştir. Mustafa Kemal Paşa, zaman kazanmak adına kömür ve benzinlerinin olmadığını, bunların tedarik edilmesini rica ettiğini ve niçin geri çağrıldığının sebebini öğrenmek istemiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a geri dön çağrısına uymaması ve Amasya Genelgesini yayınlaması üzerine, Dâhiliye Nezareti 23 Haziran 1919 günü Diyarbakır, Ankara, Erzurum, Sivas, Trabzon, Van, Kastamonu, Bitlis, Elazığ vilayetleriyle Erzincan ve Canik Mutasarrıflıklarına (valiliklerine) şu telgrafı çekmiştir. “Mustafa Kemal Paşa, büyük bir asker olmakla beraber, zamanın siyasetini kavrayamadığı için bütün gayret ve çabalarına rağmen memuriyetinde başarılı olamamıştır. Karesi ve Aydın havalisinde Müslüman halkı kurdurduğu cemiyetler yüzünden zor durumda bırakmaktadır. Çektiği telgraflarla da hatalarını artırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın görevinden azledildiği bildirilip kendisi ile irtibat kurulmaması istenmiştir.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Erzurum’da Kongre hazırlıklarını yaparken, Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırmıştır. 8 Haziran 1919’dan 8 Temmuz 1919’a kadar süren karşılıklı telgrafla oyalama taktiği sona ermiştir. İstanbul Hükümeti 8-9 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa’nın görevine resmen son vermiştir. Aynı dakikada Mustafa Kemal Paşa askerlik görevinden istifa ettiğini bildirmiştir. Mustafa Kemal Paşa askerlikten istifası ile ilgili olarak:  “Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak ve Yunan ve Ermeni emeline kurban etmemek için açılan millî mücadele uğrunda milletimle beraber serbest surette çalışmaya resmi sıfatım ve askeri görevlerim artık mani olmaya başladı. Bu mukaddes amaç için milletle beraber sonuna kadar çalışmaya bütün kutsal değerlerim adına söz vermiş olduğum, pek aşığı olduğum askerliğe bu gün veda ve istifa ettim. Bundan sonra memleketim için her türlü fedakârlıkla çalışmak üzere sine-i millete bir fert olarak hizmet edeceğimi vatanın her köşesine bildiririm” demiştir. Ankara’da Millî Meclis kurulur kurulmaz da Vahdettin Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşları hakkında gıyabi idam kararını 24 Mayıs 1920 tarihli iradesi ile onaylamıştır.

Kaynaklar:

Neslihan Altuncuoğlu& Abdullah Erdoğan, Arşiv Belgeleri Işığında Mustafa Kemal Paşa’nın Askerlikten İstifa Süreci,  Arşiv Belgeleri Işığında Mustafa Kemal Paşa’nın Askerlikten İstifa Süreci1 Journal of Universal History Studies (JUHIS), 2(1), 2019.

Sinan Meydan, Hafıza, Yakın Tarihin Kitabı, İnkılap Yayınları, İstanbul 2019.

Yeryüzü Halîfesi

     Acaba hiç kabil / mümkün müdür ki, insan hilâfet ve emânetle (yeryüzünün halîfesi olmak ve semâvât / gökler, arz / yer ve dağların korktukları bir emâneti yüklenmekle) mükerrem olsun / şereflensin; âlemlerin Rabbi olan Allah’ın bütün icrâatlarına şâhit olarak, sebepler âleminde İlahî vahdâniyetin / Allah’ın birliğinin dellâllığını îlan etmekle, ekser mevcûdâtın / çoğu varlıkların tesbîh ve ibâdetlerine müdahâle edip kumandanlık ve müşâhitlik derecesine çıksın da, sonra kabre gidip rahatla yatsın ve uyandırılmasın? Küçük büyük her amel ve yaptıklarından sual edilmesin, sorguya çekilmesin? Mahşer / Haşir meydanına gidip, Mahkeme-i Kübrâ’yı / Büyük Mahkeme’yi görmesin, o Mahkeme’ye çıkarılmasın? Hayır ve asla!

Herşey  Bulunur,  Herkes  Göremez

     Bir kavle / bir görüşe göre, Kitâb-ı Mübîn / İlahî emirleri içinde bulunduran Ana Kitap; Kur’ândan ibârettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, âyet beyan ediyor. Evet herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Çünkü çeşitli derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri / asıl ve menbaları, bazen icmâl ve özleri, bazen düstur ve prensipleri, bazen alâmetleri; ya sarâhaten / açıkça, ya işareten, ya remzen / daha zayıf bir işaretle, ya ibhâmen / kapalı bırakarak, ya ihtâr / hatırlatma tarzında bulunurlar.

Zevâle  Mahkûm, Güzel  Olamaz

     Güzel değil batmakla gâib ve kayıp olan bir mahbûb / sevgili! Çünkü zevâle / ayrılığa mahkûm olan, hakîkî güzel olamaz. Öylesine sözde güzel olan sevgili; aşk-ı ebedî / ölümsüz bir aşk için yaratılan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu, fakat kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı, yani Samed olan Allah’ın aynası sayılan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli. Bir matlûb / talep edilen şey ki, batmakla kaybolmaya mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmez. Emellere kaynak olamaz. Arkasından gam ve kederle teessüf edilip üzülmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb onu çok sevsin ve ona bağlansın kalsın. Maksat olan bir şey ki, fenada / yoklukta mahvoluyor; o maksat istenmez. Çünkü insan, madem ki fânidir, fâni olanı istememeli. Sözde mabûd / ibadet edilen ki, zevalde defnedilip gömülüyor! O çağırılmamalı! O’na iltica edilip sığınılmamalı! Çünkü insan son derece muhtaç ve âcizdir. Öyle ise, kendisi gibi âciz olan; insanın pek büyük dertlerine deva bulamaz. Ebedî yaralarına, asla merhem olamaz.

İlâhî  Maksatların  Fermanı

     Hiç imkânı var mı ki, bu kâinatın Sânii / Sanatla Yaratanı, yüz bin diller ile mahlûkâtını / yarattıklarını birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin de; kendisi konuşmasın. Hâşâ! Hem hiç akıl kabul eder mi ki, kâinattaki İlâhî maksatlarını bir ferman ile bildirmesin! Muamma ve sırrını açacak ve “Mahlûkât nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? Ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip, bir süre durup gidiyorlar?” diye üç dehşetli umumî suale / herkesi ilgilendiren sorulara hakîkî cevap verecek Kur’ân gibi bir kitabı göndermesin. Hâşâ, bu asla olacak şey değil.

Şeylerin  Allah’tan  Bağları  Kesilirse   

     Tohum olacak bir habbe / tanedeki veya bir çekirdekteki garîb, acîb, muntazam / düzgün vaziyete / duruma bakınız ki; o habbe, o tohum olacak cismin; bütün parçaları ile münasebetdar / alâkalı olduğu gibi, nev’iyle yani aynı cinsten olanlarla da ve bütün mevcûdât / varlıklar ile de münasebetleri vardır. Onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazîfe ve görevleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin; Kadîr-i Mutlak / sonsuz kudret sahibi olan Allah’tan nisbeti / bağı kesilip kendi nefsine isnâd edilir / dayandırılırsa, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeyi kuşatıcı bir ilmin bulunduğuna inanmak lâzım gelir.

Kocaeli Aydınlar Ocağı Bildirisidir!

PKK’nın 12 Mayıs 2025’te açıkladığı bildirisinde yer alan Devletimizin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşmasını tartışmaya açan, Sevr Antlaşması şartlarını dayatan, Türkiye’nin soykırım ve tehcir yaptığını iddia eden ifadeler kabul edilemez, susarak geçiştirilemez. Uluslararası hukuk ve siyaset alanında Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratabileceği için, “devletimizin, PKK Bildirisindeki ‘silah bırakma’ haricindeki tüm ifadeleri reddettiği” resmen ve derhal açıklanmalıdır.

Vatandaşlık tanımı ile ilgili T.C. Anayasasının 66. Maddesindeki ayrımcılığı ve etnik taassubu reddeden, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bütünüyle kucaklayan mevcut düzenlemenin aynen muhafaza edilmesi gerekir.

Türk sıfatı ve kimliği 1923’te Cumhuriyetle veya 1982 Anayasasıyla ortaya çıkmış bir milli kimlik değildir. Türk, sadece Türkçe konuşan değil, Türk kültürünü yaşayan ve paylaşandır.

Gündeme sokulmaya çalışılan “Anayasal vatandaşlık”, “çokkültürlülük” ve “Türkiyelilik” kavramları milli devlet olarak örgütlenmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin kökten değiştirilmesi çabasıdır.

Devlet, Türkçeden başka bir dilde eğitim ve öğretim yapamaz. Türkçeden başka bir dil, Türk vatandaşlarına anadil olarak öğretilemez. Türkçe eğitim ve öğretim, milli egemenlik kapsamında düşünülmelidir. Resmi dil milli birliği oluşturan en önemli unsurdur.

Anayasada 2. Resmi dil ve anadilde eğitime imkan sağlayacak hiçbir hükme kesinlikle yer verilmemelidir.

Bu kırmızıçizgilerimizi çiğneme çabası içinde olanları asla affetmeyeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Tarihi Vekâlet Savaşları ve PKK’nın Kongre Sonuç bildirisi

                Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk vatanı ve milletini kurtarmak için 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmasıyla, 02 – 6 Mart 1919 tarihleri arasında Moskova’da; Vladimir Lenin, Georgiy Çiçerin, Grigori Zinoviyev, Nikolay Buharin, Vatslav Vorovski, Valerian Osinski gibi Sovyet yöneticilerinin gerçekleştirdikleri 1 Komintern Kongresi hemen hemen aynı zaman dilimine rast geliyor.

                Moskova’da alınan Komintern kararlarının sonuç bildirisinde Doğu Halklarına hitaben, onları uyarıcı önemli ifadeler kullanılıyor. Bu ifadelerden en fazla göze çarpan madde; o zaman diliminin sömürgeci ve emperyalist ülkesi İngiltere’nin sömürgesi altına aldığı ülkelerin gençlerini başka ülkelerle yaptığı savaşlarda kullanmasına dikkat çekiliyor. Yani kendi vatandaşının bir damla kanı akıtılmadan, yoksul ve fakir İngiliz sömürgesi altında bulunan ülkeleri iliklerine kadar sömürüyor hem de çocuklarını kendi askeriymiş gibi kullanılıyor.

                Az çok tarih okuyanlarımız bilir. İngilizlerin 1. Dünya savaşı yıllarında Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşturulan kolordu askerlerini ANZAK askerleri adı altında Çanakkale’de, Sina Çölünde, Filistin’de Osmanlıya karşı savaştırdıklarını görüyoruz. Yine İngiltere adına aynı ANZAK askerlerini Arabistan’da, Pakistan, Hindistan ve Afganistan’da vekâleten savaştırdılar.

                İşte Sovyet yöneticilerinin 1. Kominter’de Doğu Milletlerine hitaben yayınladıkları bildirinin ana teması, Emperyalist İngiltere’nin vekâlet savaşına karşı mazlum milletleri uyarmak için alınmış kararlardan en önemlisidir. Hoş daha sonra Sovyetlerin kendisi de doğuda Türk devletleri, batıda; Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Polonya gibi devletleri kanlı bir şekilde işgal etmiştir ama işgal ettiği ülkeleri 70 sene anca yönetebilmiş ve sonunda rüşvet ve ahlaksızlık neticesinde iyice yozlaşmış ve sonra da çökmüştür.

                İngiltere, ANZAK askerleriyle Çanakkale’ye çıkıp Türk askerinden dersini aldıktan sonra halâ aklını başına almamış olacak ki, aynı vekâlet savaşı yöntemiyle Yunan askerlerinin iştahlarını kabartarak Kurtuluş savaşı öncesi Anadolu’yu işgal planına çalışmışlar ancak ne Çanakkale’de ne de Anadolu’da Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını yenmeğe muvaffak olamamışlardır.

                Vekâlet savaşları devam ediyor. ABD ve SSCB, Soğuk Savaş döneminde doğrudan birbirleriyle savaşmak yerine Kore’de vekâlet savaşı yürüttüler. Çin ve SSCB, Kuzey Kore’ye askeri destek sağlarken, ABD, henüz NATO üyesi bile olmayan Türkiye’den de aldığı askerlerle Güney Kore’ye müdahale etti.

SSCB, Afganistan’ı kontrol altına almak ve yeraltı, yerüstü zenginliklerini sömürmek için işgal etti, ancak ABD destekli cihatçılar SSCB’ye direniş gösterdi. ABD, cihatçılara silah ve finansal destek sağlayarak SSCB’nin ağır kayıplar yaşamasına neden oldu.

ABD Emperyalizmi

                İngiltere’nin 19. Ve 20. Asırda uyguladığı sömürge zihniyetini bugün ABD 21. Asırda daha zalim, daha vahşi bir şekilde gerçekleştirmektedir. Yazar Mustafa Yıldırım ABD’nin uyguladığı emperyalizm taktiklerini: “Sivil Örümceğin Ağında” kitabıyla geniş bir şekilde okuyucunun gözleri önüne sunmuştur.  (21 Adım’da bir ülke demokratikleştiriliyor diye nasıl bölünür, sömürgeleştirilir?) https://ahmetsaltik.net/arsiv/2014/06/SIVIL_ORUMCEGIN_AGINDA_kitap_ozeti.pdf    

                                ABD Osmanlı döneminde Türklere karşı hep Ermeni terörünü kullanmış ve uluslararası toplantılarda Osmanlıya karşı Ermenileri savunmuştur. LOZAN Barış Anlaşmasını(Türkiye’nin Tapu Senedi) ABD Senatosu kabul etmemiştir. Bugün ise NATO müttefikimiz olmasına rağmen her zaman Türkiye’nin aleyhinde kararlar almış, 40 yıldan daha fazla bir zamandır başımızın belası olan PKK terör örgütünü Türkiye, Irak ve Suriye de aleyhimize vekâlet savaşçısı olarak kullanmaktadır.

                Suriye’de yaşanan iç savaşta mevcut Esat rejimine karşı Özgür Suriye Ordusunu desteklemiş, Kuzey Suriye’de yuvalanan PKK’nın bir kolu olan YPG ve PYD’ye İŞİT terör örgütüyle mücadele ediyorlar bahanesiyle bu teröristlere 30 bin TIR dolusu silah yardımı yapmış, PEŞMERGE askerlerini eyitip donatmıştır.

                Türkiye’de birinci çözüm sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması neticesinde, Cumhur İttifakınca şimdi de Barış ve Kardeşlik alt başlığı altında yeni bir projeye başlanmıştır. Evet bu bir Projedir hem de Ortadoğu’da ABD ve İsrail tarafından geliştirilen bir proje. Barış ancak savaş sonrası iki devlet arasında gerçekleşen bir projedir, PKK muhatap alınıp barış planı uygulanır mı?

                PKK kendisini fesih ettikten sonra yayınladığı Kongre Sonuç Bildirisinde:

 “PKK 12. Kongresi, pratikleşme süreci Önder APO tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” denildi. Yani 50 bin kişinin katili Abdullah Öcalan namı değer Bebek Katili önder olarak kongre yönetiyor ve Sayın Bahçeli de bu faaliyetlerinden dolayı Bebek Katiline teşekkür ediyor. Tam bir Bekri Mustafa fıkrası.

“Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı…PKK katı Kürt inkârının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi. “

                Bu sözlere benzer bir sürü Türk milletini rencide eden, soykırım yapmakla suçlayan saçmalıkların alt alta sıralanıp sonuç bildirisi olarak takdim edilmesinden ancak: celladına âşık olanlar memnun kalırlar ve Cumhur ittifakı yöneticileri de bugün tam olarak bunu yapıyor.