7.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Şubat 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 6

O k u m a k

     “ ‘The best learning with the teaching.’ (En iyi öğrenme, öğretmek iledir).

     “OKUMAKtır, okutmaktır, anlamaktır, anlatmaktır, anlamlandırmaktır, öğrenmektir, öğretmektir, yazmaktır, çizmektir, üretmektir, ezberlemektir, tekrar etmektir, yeniliklere yelken açmaktır, hiçbir zararı olmadan beyni güçlendirmenin en kolay yoludur.

     “Beyin zorlanmazsa büzülür, küçülür..Alzheimer hastalığına duçar olur (tutulur).

     “Beynin konforunu bozmak gerekir. Problem çözen beyin gençleşir. Reçetesiz ve hekime ihtiyaç duymadan en pratik ve ucuz yol, bu yoldur.

     “Sadece OKUMAK bile insan için çok muazzam bir hadisedir. Tabii ki, YAZMAK da.

     “Devamlı OKUMAK ve öğrenmek ne muhteşem bir haslettir.

     “ ‘İsyanı çok olanın, nisyanı da çok olur!’ ve ‘İsyan, nisyana sebeptir.’

     “ Kâğıdın hâfızası, her şeyden güçlüdür. Rönesans’a eserleriyle damgasını vuran seksen yedi yaşındaki Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475 – 1564): İtalyan Rönesans dönemi ressam, heykeltıraş, mimar ve şairidir. Sözü ‘Ancora imparol!’ (Hâlâ öğreniyorum!) …(şiarımız) olmalıdır. Kedinin farenin peşinde koştuğu gibi, ömür boyu bilginin peşinde koşmalıyız! ‘Tekrar’, ‘Tövbe’ ve ‘Şükür.’ Rûhun cesede, kalbin nefse, aklın mideye hâkim olması lâzım gelir.

     “Kitap OKUMAK ne büyük bir ayrıcalık ve huzur kaynağıdır. Düşünsene, kitap okumakla âlimlerle, müelliflerle, yazarlarla, filozoflarla, edebiyatçılarla ve şairlerle dost, arkadaş oluyorsunuz. Ne muhteşem bir ayrıcalık!

     “Ben işin kolayını ve zararsızını tavsiye ediyorum. Beynimizi ne kadar zorlarsak o kadar iyi olur. Alzheimer denen uyduruk hastalıktan kurtulmanın yolu çok OKUMAK, çok düşünmek, çok ezberlemek, çok hayâl etmek..çok aktif olmak, az uyumak, boş konuşmamak, az yemek, az TV seyretmek, az dinlenmek…

     “İlim ve bilim, insanı geceleri uyandıran, tatmin ve motive eden bir sihir, bir heyecan kaynağıdır. İlim ve bilim soru sormak, şüphe, kuşku, merak, OKUMAKtan, bulmaktan, bilmekten, yazmaktan, bildirmekten ve öğretmekten keyif almakla başlar.

     “Sürdürülmesi ise gelenek, teşvik, hakkaniyet, adâlet, liyakate bağlı hayat tarzının desteklenmesi ve bilimsel özgürlükle mümkündür.” (İsmail Hakkı Aydın)

x

     Okuyup yazan öyle değerli insanlara sahibiz ki, yazdıkları beni heyecana getirerek, aşağıdaki samimi mısraları yazmama sebep oldu:

     Şaşkınım şaşkın!

     Haddimi aşkınım aşkın!

     Öyle insanlarımız var ki,

     Dahası da yolda.

     Gurur ve itibarımızı artırıyor.

     Değerimize değer katıyor.

     Parlak geleceğimize,

     Ümit üstüne ümit oluyor.

     Çünkü boş değil Türkiye!

     Niye farkında değiliz niye?

     Bekle dünya,

     Bekle bizi;

     İnsanlığa yenilikler getirecek;

     Bu millet, dizi dizi!

     Takip edecekler izimizi.

     Bir başka tanıyacaklar bizi.

Zor Zamanların Karıncası Olmak

Zordur, kritik zamanlarda elindeki gücü yerli yerinde kullanabilmek. Silah, askerin; strateji, siyasetçinin; gazete, medyanın; kalem, kanaat önderlerinin enstrümanıdır. Sabır ve güven de halkın ihtiyacı olan en değerli araçtır. Bu araçları akıllıca kullanan ülkeler mamur, kullanamayan ülkeler de başkalarına payanda veya paryası olmaya mahkûmdurlar.

Zor zamanlardan geçiyoruz, hiç huzurlu zamanımız olmadı ki, diyebilirsiniz. İçeride ve ülkemizin yeni jeopolitiği için dışarıda siyaset yapanların samimi gayretlerine şahidim, hayranım. Yönetilenler olarak bize düşen, bu samimiyete inanmak, destek vermek olmalı.

Sosyal medya, çağımızın önemli mecrası. Savaşlar bu mecrada başlatılıyor, bitiriliyor. İsterseniz bir barış zeminine isterseniz bir arenaya çevirebilirsiniz bu mecrayı.

Türk siyasetinin bir cephesinin değişik mevzilerinde agresif siyaseti kılcallarına kadar yudumlayan bir arkadaşımız Suriye Devlet Başkanı El Şara’nın babası Hüseyin El Şara’ya ait olduğunu iddia ettiği bir paylaşımda bulunmuş: “Ben Arap milliyetçisiyim. Adana, Mardin, Urfa Arap toprağıdır.” demiş Ahmet El Şara’nın babası. Aynı zamanda emekli öğretmen olan bu arkadaşımız: “Ne kadar it kopuk varsa bizim coğrafyamıza göz dikmiş. Türkleri tanıyacak kadar tarih bilgisinden yoksun ot kafalılar. Alırsınız ü… irini.” cümleleriyle de yorum ilave etmiş.

Bir tepki oluştu içimde. Baktım, yorum yapanlar da tepki göstermişler paylaşım dolayısıyla. Bu söz, ne kadar doğru, nerede ve ne zaman söylenmiş? Şayet söylendiyse söyleyenin özgül ağırlığı ne? Bilgi kirliliğinin oldukça yüksek olduğu bir zaman ve zeminde böyle bir sözü paylaşmak ve bunun doğruluğuna inanmak fayda-zarar açısından baktığımızda ne kadar faydalı? Kim, kimin oyununa geliyor veya maşası oluyor da bunun farkına varmıyor? Vatanseverlik hassasiyeti böyle mi olmalıdır? Kaş yapayım derken göz çıkarmak, olacak şeyi olmaz hale getirmek, usul bilmezliğin neticesi değil midir?

Rabb’imizin, Hucurat suresi 6. ayetindeki “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” buyruğunu, yine Bakara, suresi 191. ayetteki “Fitne, öldürmekten beterdir.” uyarısını hatırladım.

Tarihi sorumluluğumuz bulunan topraklarda, her zamankinden daha fazla huzura, sükuna, birlik ve dirliğe ihtiyaç var. Birliğimizi bozacak, her türlü fitneden kaçınmak, yapanlara engel olmak, inanmış her insanın, geçmişine ve geleceğine karşı borcudur.

Siyonist güçler, atalarının sapkın direktiflerini hayata geçirmek uğruna, kendilerine destek olmayan veya engel olan her ülke ve düşünceye karşı amansız savaş içindeler. Silah, dezenformasyon, iftira, kirli ittifak, provokatörlük, şantaj, tehdit, haydutluk, ajanlık gibi akla gelen veya gelmeyen bütün kirli yol ve yöntemleri, en aşağılık biçimiyle kullanıyor. Ne Adalet Divanı ne Birleşmiş Milletler, bu yanlış gidişata söz geçirebiliyor. Dünya, eşkıyanın hükümferma olduğu gezegenin adı.

 Sapla samanın karıştığı, karanlıkların aydınlanma sancısı çektiği bulanık zamanlarda ağızdan çıkan her sözün, kalemimizin yazdığı her kelimenin, karar haline getirdiğimiz her hükmün domino etkisiyle bumerang gibi bir gün bize döneceğini bilmek durumundayız. Hiçbir siyasi anlayış, dogmatik kaygı, ideolojik öğreti yapacağımız hataları temize çıkaramaz. Tarih, bize zamanı, mekânı, olayları, olguları doğru okuma, yorumlama, buna göre karar verip hareket etme görevi vermiştir. Bilinçten azade bir tarih bilgisi, bizi sadece malumatfuruş yapar. Gerisi angarya!   De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer suresi 9. ayet)

Dünya bir yangın yeri. Yangında yanan belli, yakan belli. Firavun rolündeki Siyonist ahlak ve işbirlikçileri, İbrahim rolündeki mazlumları, Müslümanları yakıyor. Rivayete göre bir de karınca ve kertenkele var. Kertenkele ateşi harlıyor, alevi büyütüyor; karınca ateşi söndürmek için ağzında su taşıyor. Kertenkele ne ateşi büyütebilir, karınca ne ateşi söndürebilir. Her ikisinin de durduğu yer önemli, tuttuğu taraf önemli. Zalimden yana mısın, mazlumdan yana mısın?

İbrahim misali atılacağımız ateşe tahammül edip sınavı geçeceğimizden emin değilim. Firavunlaşmak, iki dünyayı da kaybetmektir. Duygusal nedenlerle kertenkele durumuna düşme tehlikesi göz ardı edilmemeli. Kertenkele rolünü bilerek, bilmeyerek veya duyarsızlık nedeniyle oynayanları görmüyor değiliz.

İbrahim’in ateşine su damlası taşıyan karıncaya selam olsun!

Kandıra Kazım Dinç Devlet Hastanemiz

“Kandıra’ya girerken sağ tarafta hastane, Yârimin mektubunu geciktirme postane”

Kandıra’nın ilk sağlık hizmeti, ilçenin girişindeki iki katlı ahşap bir binada 1943 de açılmış olan sağlık pavyonu ile başlamıştır.

10 yataklı bir yer olup İsmail Hakkı Bey isimli bir hekimin çalışmalarından Türkyolu gazetesinde övgü ile bahsedilir. Burasının 30 dönüme yakın alanı vardır. 1952’de yapılan yeni binası ve lojmanı ile ülkemizdeki 29 sağlık merkezinden biridir. Bu sağlık merkezi günlük poliklinik hizmetleri yanında o tarihlerin önemli sağlık sorunlarından olan verem, sıtma, trahom gibi hastalıklarla mücadelede halkımıza hizmet vermiştir.

Bahçesinde bulunan ağaçları, havuz ve çiçekleri ile buraya gelen hastalara ferahlık verirken, kasabanın girişine ayrı bir güzellik katarak türkülere (girişteki iki mısra o türküden alınmıştır) ilham olmuştur.

Burası 1961 tarihine kadar sanatoryum şeklinde bilinir olup genel cerrahi uzmanı olan Halil İbrahim Erden’in başhekim olarak görevlendirilmesi ile Kandıra Devlet Hastanesi adını almıştır.

Daha sonra Dr. Nejat Yıldırım (Dahiliye uzmanı) ve Diş Hekimi Sebat Kaya kadroya dahil olmuş ve bu isimler burada uzun süre sağlık hizmeti vermişlerdir.

Erdem Ve Yıldırım’dan Sonra Yavuz Öztorun

Dr. H. İbrahim Erdem 1973’de emekli olup Karamürsel’e yerleşmiştir. Yaka cebine bazen kırmızı, bazen de beyaz mendil takması ve yazdığı reçeteleri takip etme özelliğiyle hatırlanan Nejat Yıldırım, 1973-74 yıllarında başhekimlik de yapmış olup vefatına kadar Kandıra’da yaşamıştır.

Dr. Yavuz Öztorun 1974’de başhekim olarak gelmiştir. Kendisi Kastamonulu olup dedesi M.Akif Ersoy’un sınıf arkadaşı olan bir veterinerdir. Ankara Numune’den genel cerrahi uzmanı olup Mardin Devlet Hastanesi’ne atanıp orada çalışırken; o tarihlerin önemli bir siyasetçisi ve Kandıra’nın evladı olan Turan Güneş’in ilgisi ile genel cerrah ve başhekim olarak buraya gelmiştir. 1987’ye kadar başhekimlik yapmış ve bir cerrah olarak pek çok insanı ameliyat ederek sağlığına kavuşturmuştur. Daha çok apandisit ameliyatları ile bilinmekle birlikte mide, fıtık, safra kesesi gibi ameliyatlar yaparak bölge insanının sağlık ihtiyacına cevap vermeye çalışmıştır. Döneminde ek binalar yapılarak yatak kapasitesi artırılmış olup ailesi ile birlikte hastane bahçesindeki lojmanda kaldıkları için 7/24 şeklinde çalışmış olan bir isimdir.

1987 yılında Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim olarak gelmiş ve 1992’ye kadar da burada şehrimizin sağlık hizmetlerinin iyileşmesi için çalışmıştır. Emekli olduktan sonra vefat ettiği 2002 tarihine kadar, her branştan hekimin muayenehanesinin ve benim de Kocaeli Laboratuvarımın bulunduğu Alemdar Caddesi Soydan İşhanında hekimliğine devam etmiştir.

Çok Başhekim Değişti

Yavuz Öztorun’dan sonra çok fazla başhekim gelip gitmiştir. Bunlar Dr. Zeki Kara(Ürolog 88-89), Dr. Muzaffer Güner (Dâhiliye 89-91), Dr. Selahattin Karaca (Genel Cerrah 91-93), Dr. Kaya Horasanlı (Ürolog 93-96), Dr. Tolga C. Şahiner (KBB 96-97), Dr. Ali Gözalan (Kadın Doğum 97-98), Dr. İsmail Yılmaz (Kadın Doğum 98-2000)dır. Dr. İsmail Yılmaz daha sonra Kocaeli Devlet’te kadın doğum uzmanı olarak çalışmış olup, halen Körfez ilçemizdeki Özel Marmara Hastanesinde hekimliğine devam etmektedir.

Kazım Dinç’in Sağlık Bakanlığı Dönemi

DSP-ANAP-MHP hükümetinin Sağlık Bakanı olan MHP’den Dr. Osman Durmuş zamanında hastanenin ismi Kandıra Kazım Dinç Hastanesi olarak adlandırılmıştır. Kazım Dinç Kandıralı bir eczacı olup, DYP’de siyaset yapmış ve milletvekili seçilmiştir. 1993-94 yıllarında Tansu Çiller hükümetinin Sağlık Bakanıdır. Döneminde Kandıra başta olmak üzere Kocaeli’mizin sağlık hizmetlerinde kadro ve teknolojik imkânlar bakımından yeni imkânlara kavuşulmuştur. Kandıra hastanemiz 4. dereceden 2.dereceye çıkarılarak hekim kadrosu

güçlendirilmiştir. Bu sayede, 99 depremi sonrası İzmit merkez ve Sakarya’daki devlet hastane binalarımız hasarlı olup Kandıra Hastanesi sağlam kaldığı için, deprem sonrası doğum dahil birçok cerrahi vakalara burada müdahale edilmiştir. Bu dönemdeki başhekim Dr. Mehmet Karanfil’dir. Kendisi 1998 yılında akrabaları İzmit’te olduğu için şehrimize kendi isteği ile tayin yaptırmış; Dr. İsmail Yılmaz’ın başhekimliği bırakıp Kocaeli Devlet’e gelmesi sonrası 2000 yılında başhekim olmuştur. Genel cerrahi uzmanı olan Mehmet Karanfil 2006’da Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim yardımcısı olarak gelmiş, halen Şehir Hastanemizde hekimlik hizmetine devam etmektedir.

Adil Kurban Dönemindeki İyileştirmeler

Daha sonra Dr. İrfan Aykaç (Dâhiliye 2006), Dr. Uğur Bingöl(Genel Cerrah 2007-2008) isimli hekimler gelip ayrılmıştır.

2008-2014 yıllarının başhekimi aile hekimi uzmanı Adil Kurban’dır. Döneminde sağlık hizmeti imkânlarında önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Endoskopi, ultrason, EEG-EMG gibi teknik yenilikler bunlardandır. Bu çalışmalar sonucu hastanenin gelirleri artmış, burası kamu hastaneler birliğince örnek kurum gösterilmiştir. Kandıra merkezindeki hastane onun zamanında,2014’de yeni yapılan binaya taşınmıştır. Dr. Adil Kurban daha sonra İzmit merkezinde aile hekimi olarak çalışmıştır. Halen hekimlerin hak ve hukuklarını takip ve iyileştirme amaçlı çalışmalar yapan, 2019’da kurulmuş olan Hekim Sen adlı STK’nın başkanlığını yapmaktadır.

Yoğun Bakım Ve Palyatif Açılıyor

Yeni binadaki 2. başhekim Dr. Ahmet Bilal Genç (Dâhiliye 2014-2015), 3’üncüsü halen şehir hastanemizde başhekim yardımcısı olan Dr. Coşkun Güler (Beyin Cerrahi uzmanı 2015-2016) dir. 2016-2017’deki başhekim Dr. Şeref Kasımoğlu’dur. Kendisi 1998’den beri şehrimizde çalışan bir hekim olup 2004’den beri çeşitli kademelerde yöneticilik yapmış, halen Sağlık Hizmetleri Başkanıdır. Başhekimliği döneminde muhtelif çalışmaları yanında 6 yataklı yoğun bakım ve palyatif bakım bölümleri hizmete sokulmuştur.

Kocaelili Başhekim Görevde

Kandıra Kazım Dinç Hastanemizin şimdiki başhekimi Dr. Bülent Uysal’dır. Buraya 2017’de Siirt Pervari Hastanesi başhekimliğinden atanarak gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini İzmit’te yapıp, 2012’de hekim olmuştur. Kocaeli’mizin yerlisi olup kendi isteği ile buraya atanmıştır.

Yeni hastane Kandıra’nın Ağva-İstanbul yolu çıkışında, TOKİ binalarının yapıldığı ve eski hindi çiftliğinin olduğu bölgededir.

C grubunda 52 yataklıdır. Halen 16 uzman, 10 pratisyen, 5 diş hekimi ve 350’ye yakın çalışanı ile hizmet vermektedir. Ayda ortalama 25 bin poliklinik yapılmaktadır. 2 ameliyathanesi ile küçük ve orta ameliyatlar yapılabilmektedir. Tomografi dâhil görüntüleme ve rutin tetkikleri yapabilen laboratuvarları ile güvenilir sağlık hizmeti verilmektedir.

70 Yıllık Binanın Yerine Yeni Yapı

Kasaba merkezindeki sağlık merkezi olarak başlayıp sonrada hastaneye dönüşen, güzel havuzlu bahçesi ile hatırlanan ve 70 yıla yakın bölge insanına sağlık hizmeti vermiş olan binaların tamamı yıkılmıştır. Buraya Kandıra Belediyesi için 2019’da temeli atılan bina yapılmış ve bu şekilde hizmet vermek üzere 2022’de açılmıştır.

Sağlıkta olmanız dileklerimle.

İmralı Tutanağı Neden Şimdi Açıklandı?

TBMM’den 3 milletvekilinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait 16 sayfalık tutanak yayınlandı. Görüşme 24 Kasım 2025’te gerçekleşmişti. Tutanağın, iki ay sonra, tam da Suriye’de PKK/SDG’nin tasfiyesi veya Şam rejimi ile entegrasyon sürecinin hızlandığı bir dönemde yayımlaması tesadüf değildir.

Nitekim Prof. Dr. Ümit Özdağ da “İmralı Tutanakların şimdi yayımlanmış olmasının politik bir hedefi var” dedi ama bu hedefi açıklamadı.

Zamanlama yani TBMM tarafından şimdi yayımlanması stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.

****

Peki, bu hamle hangi politik amaçla yapılmış olabilir?

Bu hamle, devletin “psikolojik üstünlüğü” tamamen ele alma ve sahadaki fiili durumu “kurucu önder” dedikleri Öcalan üzerinden meşrulaştırma çabasıdır.

Devlet, örgütün “ideolojik meşruiyetini” kendi liderinin sözleriyle yıkarak bitirmek istemektedir.

Tutanakların yayımlanması ve içeriğindeki “silah bırakma/entegrasyon” vurgusunun, Kandil’in “savaş gerekçelerini” elinden alacağı öngörülmüş olabilir. Böylece PKK üst yönetimi ile tabanı arasında ciddi bir güven krizi yaratmak istendiğini düşünebiliriz.

Türkiye, SDG’yi PKK uzantısı olarak gördüğü için tasfiye sürecini destekliyor; Bahçeli’nin “SDG tamamen feshedilmeli” çağrısı bu yaklaşımı yansıtıyor.

Tutanağın yayımlanması muhtemelen Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecine yansıtmayı hedefliyor.

Devlet, Öcalan’ın SDG üzerindeki var olduğunu düşündüğü etkisini kullanarak tasfiyeyi hızlandırmayı, sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgesel nüfuzunu artırmayı amaçlıyor.

Bu yorumlarım “Türk Devlet aklına” güvenen birçok kişinin iyi niyetli değerlendirmelerini yansıtıyor.

Ben kurumlar iyi çalıştırıldığında binlerce yıllık devlet tecrübesi ve devlet aklının etkili olduğunu, ancak kurumların zayıfladığı dönemlerde “beka sorunu” olan konularda bile yanlış işler yapıldığını düşünenlerdenim.

Bu sebeple objektif verilerden hareketle analiz yapmaya devam edelim.

***********************************

PKK ve Öcalan’ın Gerçek Talepleri

Öcalan’ın tutanaklardaki açıklamaları devletin/ iktidarın istediği sonucu verecek netlikte ve nitelikte değildir.

Daha önceki “İmralı Tutanakları” (özellikle 23 Şubat 2013 tarihli BDP heyeti görüşmesi) olarak yansıyan metinlerde, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin mevcut üniter yapısını, ulus-devlet modelini ve anayasal vatandaşlık tanımını dönüştürmeye yönelik, federasyon veya özerklik kapısını aralayabilecek ifadeler kullanılmıştı.

Türkiye’nin idari ve siyasi yapısını değiştirmeye yönelik talepleri arasında şöyle maddeler vardı:

 Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk” tanımının değiştirilmesini talep ederek, vatandaşlığın etnik bir kimlik saydığı TÜRK’ten arındırılmasını önermekte idi. Bu, üniter devletin “Türk Milleti” esasını reddeden bir tavırdı.

Mevcut merkeziyetçi yapının terk edilip, yetkilerin yerel parlamentolara/meclislere devredilmesini savunmakta idi. Bu model, federasyona geçişin ilk basamağıdır.

“Kürtlerin kendi öz savunma güçleri olmalı. Bu, yerel güvenliği sağlayan, yasal statüsü olan bir yapı olmalı” diyordu.

“Misak-ı Milli’yi güncelleyerek ele almalıyız. Türkler ve Kürtler, suni sınırlarla ayrılmamalı. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak ile Türkiye’nin ilişkileri, stratejik bir birlikteliğe dönüşmeli. Sınırlar anlamsızlaşmalı” diyordu.

Suriye ve Irak Kürtleri ile Türkiye Kürtlerinin siyasi/hukuki birleşmesini öngören bu model Lozan’ın fiilen aşılması anlamına geliyordu.

Bu talep, Türkiye’nin önce büyütülerek, arkasından küçültülmesini öngören ABD planının aynısıydı. Türkiye’nin 26 şehri ve bölgede Türkiye’ye iliştirilmiş Kürdistan özerk bölgeleri savaşmadan Türkiye’den koparılabilecekti.

****

24 Kasım 2025’te yapılan görüşmenin tutanağında, 2013 tutanağındaki radikal taleplerin tamamı bu açıklıkta ve sertlikte yer almıyor.

“Devlet”in süzgecinden geçmiş, kamuoyunun (özellikle milliyetçi hassasiyetlerin) sindirebileceği bir kıvama getirilmiş bir metindir. Ses kaydının aynen metne dönüştürülmüş hali değildir, düzenlenmeye (redaksiyona) tabi tutulmuştur.

Milliyetçi kesime yedirmek için, “Ninem Türkmen”, “Siyasete Ülkü Ocaklarında başladım”, “Türkiye artık benim devletim” gibi soslarla lezzetlendirilmiştir.

“Öz savunma gücü, Anayasa’dan Türklük kavramının çıkarılması, Kürdistan’a statü” gibi konular daha teknik ve masum görünen bir dille anlatılmıştır. “AF” talebi tutanakta “konuya özgü bir kanun”, “umut hakkı” ve “siyaset kanallarının açılması” şeklinde ambalajlanmıştır.

Suriye/SDG modelinde olduğu gibi; Öcalan, silahlı gücün ve ayrılıkçı yapının “imkânsız” olduğunu gördüğünden, “Sisteme entegre olarak içeriden dönüştürme” stratejisine geçmiştir.

Bu, taleplerden vazgeçmek değil, kaleyi içten fethetme planıdır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi, Öcalan’la müzakere ederek değil; sınırlarını, hukukunu ve üniter yapısını koruyarak kazanılır.

**********************************

İhtiyatlı İyimserlik ve Muhtemel Riskler

ABD’nin SDG/PKK’dan desteğini çekmesi, örgütün tasfiyesi ve Suriye devletine bireysel entegrasyonu aşamasına gelinmesine ihtiyatlı bir iyimserlikle bakıyorum.

Kısa vadede sınırlarımızda bir PKK devletinin kurulması ihtimali kalkmıştır. Bu elbette Türkiye için iyidir.

Şu an itibarıyla SDG dedikleri yapı, Arap aşiretler ayrıldığından, YPG olarak iki bölgede muhafaza ediliyor ve Suriye yönetimine de ortak ediliyor.

Önümüzdeki süreçte PKK/YPG’nin bu iki bölgeden de çıkarılması, bu alanda da Suriye devletinin (Ahmed El Şara’nın) otoritesinin sağlanması gerekiyor.

****

Ancak şunu unutmayalım: Şara Türkiye’nin adamı değil. ABD tarafından eğitilmiş ve ABD/İsrail iş birliği ile Suriye devlet başkanı yapılmış bir eski terörist.

Suriye’de yaşanan bunca dramın kazananları sadece ABD ve İsrail oldu. Bunlar Suriye’yi kendi toprakları gibi kullanabiliyor. Bu iki devlet, mevcut kazanımlarını koruyacak, geliştirecek ve (İran ile savaş gibi durumlarda) kendilerine maksimum faydayı sağlayacak olanın -SDG/PKK değil- Şara ve yeni Şam rejimi olduğuna karar verdi.

Türkiye’nin, ABD Başkanı Trump ve ABD’nin desteklediği taraf olan Şara ile iyi ilişkileri, SDG’nin tasfiyesine olumlu etki yaptı. Muhtemelen Türkiye ABD’nin Şara’yı tercih etmesinde etkili de olmuştur. (Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın “bu başarıda” etkili olduğu söyleniyor.)

Şu an için kazançlı çıkmamızın temel sebebi bu.

Ama unutulmasın ki; Trump da Şara da güvenilir devlet başkanları değildir.

İleride Trump’ın (ABD’nin) Şara ve yönetimini Türkiye aleyhine kullanmayacaklarının garantisi yoktur. Ancak, Türkiye’nin kurup donattığı Suriye Milli Ordusu ve Türkmen komutanların yeni Suriye ordusuna monte edilmiş olması bu tür riskleri azaltıyor.

Test Eğitim Değildir

Geçen yazımda orta öğretimizin düştüğü hâle “testkolizm” demiştim. Öğrenmenin, yeni bilgi ve daha önemlisi yeni beceri kazanmanın zevki terk ediliyor. Farklı görüşlerin tartılması, kendi görüşünü geliştirme, analiz ve daha önemlisi sentez… Bunlar uzak bir mazinin sis içinde kaybolmuş yapıları gibi. Bugün asıl amaç, çoktan seçmelide sınıftaki veya Türkiye’deki yaşıtlarından daha çok doğru cevap işaretlemek oluyor.

Test ve amaç

O yazıma gelen yorumlardan ikisi Bayburtlu mahlasıyla yazan bir okuyucumdan. Kendisi de bir eğitimci ve üslubundan belli ki kendini mesleğine adamış değerli bir meslektaşım. Aynen alıyorum; gönderdiği sırayla:

“İskender hocam, öğrencileri sınavlara hazırlayan bir öğretmen olarak; Türkiye şartlarında uygulanabilecek en adil, rasyonel sistem mevcut sınav sistemidir. Bu sistem sayesinde Bayburt, Van, Edirne’nin köylü çocukları eşit ve adil bir şekilde Kabataş’ı, Boğaziçi’ni kazanabiliyor. Ve gerek lise, gerek üniversite sınav soruları, Bloom’un yaklaşımı esas alınarak ve hepsini kapsayacak şekilde hazırlanıyor. Bu konuda Almanya’dan, Amerika’dan bile iyi olduğumuzu düşünüyorum.

“Rusya bile üniversite sınavlarını merkezî olarak ve çoktan seçmeli olarak yapmaya başladı. Bunu Rusya vatandaşı Dağıstanlı bir arkadaşım telefonda bana anlatıyordu. Bozmak istemedim; diyecektim ki bu sistem bizde 1970’lerden beri uygulanıyor ve muhtemelen Rusya bunu bizden aldı. Yani diyeceğim o ki hocam, her şeyimiz kötü değil. Sadece elimizde ki altın beyinli çocuklarımızı koruyalım bize yeter. Saygılar.”

Yazdıklarında yerden göğe haklı. Ancak ben de haklıyım. Nasıl olur? Şöyle olur: Eğitimin maksadı en iyi sınav sistemini bulup öğrencileri bu sisteme göre ölçmek, bu sisteme göre sıraya dizmek değildir. Sınava ihtiyaç duyduğumuzda, gayet tabii en iyi sistemi kullanacağız. Fakat eğitimin maksadı, millî, insanî, ahlaki değerlere sahip ve çağın bilgisiyle donanmış vatandaşlar yetiştirmektir. Değerleri “bu doğru, bu yanlış” diye sıralamak değil, onları kendi değerleri yapmak ve kendi düşüncesine, kendi terazisine göre tartıp kendi doğrusunu bulan kişilik sahibi fertler yapmaktır.

Kutular ve değerler

Daha karmaşık konuları bir tarafa bırakayım. Kutu doldurmakla mesela yazı yazmasını, hani bir zamanların “kompozisyon” becerisini öğretemezsiniz. Okur-yazarız ya… Maalesef bugünün üniversite mezunu okuyabiliyor ama yazabiliyor da demek çok zor. Hatırlayın, tahtaya “öğrenci” kelimesini yazamayan çok yüksek devlet adamlarımız vardı.

Kutu doldurtarak ahenk, armoni, vezin, ritim öğretemezsiniz. Belki “Aşağıdaki şiirin vezni nedir?” diye sorup üçü yanlış biri doğru dört cevap yazabilirsiniz ki doğru cevabı veren gerçekten vezni duydu mu yoksa hece mi saydı, emin olamazsınız.

Kutu ancak ve sadece somutu ölçer. Soyutu kutuya koyamazsınız.

Dünyada her şey ya doğru yahut yanlış değildir. Doğrunun hatalı kısımları, yanlışın içinde doğru parçalar gizlidir. Yetişmiş insan bunları analiz edebilen, sonra kendi kanaat ve değerlerini de kullanarak yeni sentezlere, yeni çözümlere varabilen insandır.

2022’nin Eylül’ünden 2023 başında kadar artarda yazılarla bu konuyu işlemişim. Bunlarda temelde iki kaynak var. Biri, Harvard Üniversitesi müteveffa eğitim bilimi profesörü William G. Perry’nin üniversite öğrencisinin gelişme aşamalarını anlatan analizi. Ya doğru ya yanlış en alt basamak. Buradan “O da doğru öbürü de” diye özetlenebilecek görecelilik-relativizm aşamasına geçiliyor. O da yetersiz. Perry’ye göre varılması gereken seviye, bütün olup biteni inceledikten sonra kendi doğrusunu sıkıca tutma ve savunma. Fakat o sıkıca tuttuğu doğruyu da her an eleştirebilme.

Hâkimiyete, ustalığa karşı “Kaç net?”

İkinci kaynak Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) yüksek öğrenim araştırmasını özetleyen kitapçık. Temeli orta öğretimde yaptıkları bir araştırmaya dayanıyor ve iki sonuç her kademe için müşterek:

Öğrencilerin bir iç motivasyonu, yani başarmaya, öğrenmeye, usta olmaya duydukları iştiyak, bunlardan aldıkları zevk var. Bir de dış motivasyon: Bunu öğrenmezsen kalırsın. Bunu öğrenmezsen sonun kötü… Birinci teşvikle edinilen bilgi ve becerinin kalitesi de kalıcılığı da ikinciye göre çok üstün.

Bir konuya hâkim olup ustalaşmayı amaçlayan öğrenciyle o konuda arkadaşlarını geçmeyi amaçlayan öğrenci arasında da yukarıdaki gibi bir fark var. Ustalaşma motivasyonu yarışı kazanma motivasyonundan daha kaliteli ve kalıcı kazanımlara sebep oluyor. Yarış motivasyonuyla hareket edenlerde kopya eğilimi daha yüksek.

Yazılı sınavlar, kompozisyon ödevleri, grup tartışmaları, münazaralar, sunumlar, sözlü sınavlar… Doğrudur, milyonlarca öğrenciyi sıralamanız gerektiğinde kutu karalamak en iyi metot olabilir. Sınavın bir merkezden hazırlanıp uygulanması da daha âdil sonuçlara götürür. Fakat amaç o kutuları doğru karalamaktan ibaret hâle gelirse eğitim biter.

Bu bitişin sembolleri, dersten kaçıp sınava hazırlık dershanesine giden gençlerdir; gençleri dershaneye yollayıp okula devam ediyormuş gibi kayıt tutan liselerdir. Milyarlık sınava hazırlık sektörüdür.

Satılık Olmak da Zor Zanaat Arkadaş!

Başbuğ Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesinde kazanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı
Bu Büyük Zaferi küçümseyen seçilmiş Belediye Başkanını hatırlarsanız;
Muhterem 30 Ağustos Zafer Bayramını ‘’Ormancılık Günü’’ile bir tutmuş; 30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ yorumunu yapmasına tepkiler artınca ‘’ yanlış anlaşıldım’’ pişkinliğini göstermişti.


  • Hatırladığımız söylem ve davranışlardan bazıları;
    Mevcut iktidarın, Irak’a demokrasi götüren(!) Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olup da, camilerde toplu tecavüze uğrayan Müslüman kadınların “bizi öldürün” feryatlarına kulaklarını tıkadığını;
    Amerikalılar, Irak’ta görev yapan askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde ve İktidara “nota” çağrılarıyla alakalı “ne notası, müzik notası mı” diye dalga geçtiğini.
    *
    Başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin dört bir yanında “vatan” saydığımız, üstelik de stratejik değerdeki topraklarımız yabancılara satılmasının önü açılarak düşündürücü olduğunu;
    *
    Habur’da, PKK’lı teröristlerin ellerini kollarını sallayarak ülkeye girebilmesi için çadır mahkemesi kurulmasını;.
    *
    Oslo’da PKK’yla müzakere yapıldığını;
    İmralı’daki caniye övgüler düzüldüğünü;
    PKK açılımı yapılmasının övgülerini;
    *
    “Ilımlı İslam” adı altında dinimizle ilgili deformasyona yönelik çalışmayı;.
    Türk Ordusunun ‘’asrın iftirası’’na uğradığını;
    Genel Kurmay eski Başkanı İlker başbuğ’un hiç yere tutuklandığını;
    Kozmik Oda’ya girildiğini… Hatırlayalım.
    *
    İktidarın siciline kaydolacak bu söylem ve eylemlerin, Türk vatandaşları üzerinde hak etmedikleri karalamalarla ayrıştırma yapılarak, algı operasyonlarıyla siyaseten beslenmelerini, cumhuriyetin ürettiklerini pazarlamanın iktidar aleyhine Türk seçmeninde yerini bulacaktır şüphesiz.
    Son örnek, bahsettiğim belediye başkanının ‘’30 ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ifadesi; Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun başını oluşturan Başbuğ Atatürk’ ü küçümsemektir; manidardır şüphesiz

  • Önce Yunan ordusuna karşı kazanılan Büyük zaferin kazanıldığı yer Dumlupınar’ a gidelim ve ziyaret eden herkesin 8 yaşındaki şehit yavrularımızın mezar taşlarını gördükten sonra gözyaşlarını tutamadıkları şehitlikteki bir anıtın önünde durup, üzerindeki kitabeyi okuyalım:
    ‘’Bu anıt, oğlu Mehmet 8 yaşında iken, 1912 yılında, Balkan Savaşı’na katılıp Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya Savaşları’nda cepheden cepheye 11 yıl koşarak çarpışan, Doğu Cephesi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, 19 yaşındaki Alay Sancaktarı oğlu ile karşılaştıktan sonra, 31 Ağustos günü şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş’un muhteşem destanıdır.
    Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de, 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.
    Yüce kahramanları rahmetle minnetle ve şükranla anıyoruz…’’
    *
    Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:
    …Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri
    Çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
    Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

  • Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım;
    ‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

  • Milletin topyekûn direnmesiyle, 30 Ağustos’ta, herkesin bayramı olan o muhteşem zafer kazanılmasa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulamaz, O zavallı Belediye Başkanı’nın adı da ilgili panolara yazılmazdı.

Suriye’de PKK’nın Devlet Kurma Hayali Bitti

27 Kasım-8 Aralık 2024’te Hey’et-i Tahrîrü’ş-Şâm öncülüğünde askerî koalisyonun 12 gün süren taarruzu ile 61 yıllık Baas rejimi çökmüştü. Şimdi de Fırat’ın doğusunda beslenen, büyütülen, donatılan PKK (YPG) güçleri çok hızlı bir şekilde denklemden çıkarıldı.

Suriye PKK’sı (YPG) ABD’nin Suriye içi dengeleri değiştirmek için ve IŞİD güçlerine karşı kullandığı bir aparattı. Yanına Arap aşiretler monte edilerek SDG adı verilen bir devletçik haline getirilmişti.

SDG Suriye’nin su ve petrol kaynaklarının büyük çoğunluğunu yönetiyordu. Fırat’ın doğusundaki hâkim olduğu bu bölgede 13 sene içinde kazandığı bütün meşruiyeti, toprakları, maddi kaynakları ve özerk bölge/ federe devlet hayallerini birkaç günde kaybetti.

PKK kanadı (Kandil’den, DEM’e kadar) ABD tarafından satışa getirildiği düşüncesiyle öfke içindeler.

SDG/PKK Türkiye içindeki ayrılıkçı Kürtler için başarılı bir model olarak görülüyordu. 80-100 bin kişilik eğitilmiş ve binlerce tır dolusu silahla donatılmış bir orduya sahip kılınmıştı. Hatta SDG, Akdeniz’e açılacak bir koridora da sahip olacaklarına inandırılmış olmalıydı ki, bölgede Deniz Harp Okulu açmaya çalışıyordu.

Görüldü ki bir devlet kurmak hayaliniz varsa, bunu kendi insan kaynağınız ve gücünüzle yapmaya çalışmanız lazım. Bir emperyal devletin himayesine sığınarak böyle hayallere kapılanlar, bu hami devletin önceliği değiştiğinde kolayca satılabilirler.

SDG güçlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Arap aşiretler PKK/YPG ile kurdukları SDG ortaklığından ayrıldılar. Yeni Suriye devlet başkanı Şara (Colani) tarafına geçtiler. ABD’nin verdiği silahlar ne oldu bilinmiyor. Ama bu askeri teçhizatı YPG, ABD’nin istemediği bir şekilde kullanamaz.

Yani ABD’nin himayesinde iken kendini kaplan görenlerin aslında bir “kâğıttan kaplan” olduğu anlaşıldı.

Tom Barrack “SDG’nin sahadaki temel IŞİD karşıtı güç olma rolü büyük ölçüde amacını tamamladı. Suriye’de Kürtler için bugün en büyük fırsat, Şara liderliğindeki yeni hükümettir” diyerek, SDG/YPG’nin son kullanma tarihinin dolduğunu açıkladı.

Yani ABD ayrılıkçı Kürtleri kullandığı kirli bir mendil gibi çöpe atıverdi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi’nin azarlaması karşısında, SDG’nin başı Mazlum Abdi kendilerine dayatılan 14 maddelik anlaşmayı imzaladı. “13 senelik kazanımlarını” bir çırpıda geri veren, bir zamanlar ABD Başkanı tarafından “General Abdi” diye övülen terör örgütü liderinin karizması yerle bir oldu.

************************************

Hayaller Paris, Gerçekler Somali

Eş Şara (yeni Şam yönetimi) ve Mazlum Abdi arasında şekillenen süreç, “Özerklik Projesi”nin fiilen iflası demek. Türkiye artık Suriye sınırında kendisine düşman bir terör devleti kurulması riskinden uzaklaştı.

14 maddelik anlaşmada yer alan maddelere bakınız. SDG/PKK’nın talepleri ile elde ettikleri arasında bir uçurum olduğu görülecektir:

  • SDG/PKK Askeri Özerklik yani 100.000 kişilik gücün 3 Kolordu şeklinde, kendi komuta zinciriyle orduya eklemlenmesini istiyordu.

Anlaşmaya göre, SDG feshediliyor. Askerler güvenlik taramasından geçip bireysel olarak Suriye ordusuna (Savunma ve İçişleri Bakanlığı) katılıyor.

  • SDG/PKK ekonomik kaynakların kendisinde kalmasını, petrol ve doğalgaz gelirlerinin kendi kontrolünde veya pazarlık kozu olmasını talep ediyordu.

Ancak anlaşmaya göre, tüm petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları kayıtsız şartsız Şam yönetimine devrediliyor.

  • SDG/PKK Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi“nin anayasal olarak tanınmasını yani Federasyon istiyordu.

Anlaşmaya göre, Sivil kurumlar devlete bağlanıyor. Sadece Haseke ve Kobani gibi yerlerde yerel polis gücü ve bazı valilik atamalarında (onaya tabi) öneri hakkı veriliyor.

  • Hepsinden önemlisi SDG/PKK ABD’nin kendilerine destek ve korumasını devam ettirmesini istiyordu.

Tom Barrack, “Rejim değişti, artık meşru muhatap Şam’dır. SDG’nin IŞİD misyonu bitmiştir” diyerek desteği kesti. ABD bütün Suriye’yi temsil edecek olan Şam yönetimi (Şara) ile çalışmayı tercih etti.

Bu maddeler SDG/PKK’nın13 yıllık kazanımlarının (özerklik iddiası, Belçika’dan bile büyük bir arazide sürdürülen egemenliğin) 48 saatte çöktüğünü gösteriyor.

Özetlersek; ABD, Suriye’de “stratejik bir tercih değişimi” yapmıştır. İran’ı bölgeden atmak için ayrılıkçı Kürtleri (SDG/PKK) feda edip, Sünni Arap çoğunluğa dayanan Eş Şara yönetimini “yeni müttefik” olarak seçmiştir.

Türkiye için kısa vadede “Özerk PKK Devleti” tehdidi bertaraf edilmiştir; bu büyük bir stratejik kazanımdır. Ancak orta ve uzun vadede, Suriye ordusu içine gizlenmiş PKK unsurlarının (TSK içindeki FETÖ yapılanması gibi) Türkiye’ye karşı çalışacakları ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

************************************

Kandil ve Türkiye Ayağında Muhtemel Gelişmeler

Kandil’deki PKK elebaşı Murat Karayılan “saldırılar sadece Rojava’ya değil tüm Kürdistan’a yöneliktir” dedi. Sıranın Irak Kürdistan’ına geleceğini savundu. Gelişmeleri yerel ve uluslararası güçlerin ortak komplosu ve Kürtlere karşı soykırım” olarak nitelendirdi.

“Bu tutum başta ABD olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa ve koalisyon devletleri için kara bir lekedir, Koalisyondan yardım istendi ancak hiçbir cevap verilmedi” diye yakındı.

Bu sözler PKK ve yandaşlarında yaşanan moral çöküntüsünü gösteriyor.

Aslında bu endişelerinde haklılar. Çünkü Suriye’de yaşananlar Irak Kürt bölgeleri ve Kandil’de yansımasını bulacaktır.

Aynı zamanda PKK’nın mahkûm lideri Öcalan ile yürütülen “süreç” de Suriye PKK’sı SDG’nin tasfiyesinden etkilenecektir.

Öncelikle PKK/DEM talepleri daha ayağı yere basan mertebelere inecektir.

Devlet, Türkiye’nin üniter yapısını değiştirecek talepleri dikkate almayacaktır. Yani sürecin DEM/PKK’nın hedeflediği bir sonuca varması daha da güçleşmiştir.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi için DEM’den vaz geçebileceği bir ortam doğdu.

Erdoğan Suriye’deki gelişmeleri bir başarı hikayesi olarak kullanıp DEM ittifakını bozabilir. Hatta PKK ilişkileri olanları hapse attırarak, milliyetçi seçmenleri yanına alma çabası içine girebilir.

Olacakları önceden öngörebilmek için, biraz daha zamana ihtiyacımız var. Ve olayları yakından izlemeye devam etmemiz gerekiyor.

Vefat ve Başsağlığı

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın değerli eşi Nazan Erkal hanımefendi Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı Cennet olsun. Başta değerli hocamız, Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa E. Erkal olmak üzere; çocuklarına, yakınlarına, sevenlerine ve Aydınlar Ocağı Camiasına sabır ve başsağlığı dileriz.
Cenazesi, 22 Ocak 2026 Perşembe günü, Öğle Namazını müteakiben Fatih Camii’nden kaldırılarak Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedilecektir.

Taziye için
Mustafa E. Erkal: 0535 2208866
Zekeriya E. Erkal:
0532 6742258
Afşin Erkal: 0532 7209433

Kocaeli Aydınlar Ocağı