5.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Şubat 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Yaş Aldıkça Gençleşmek

Orta yaşlarda iseniz önümüzdeki yıllar hastalıklarla, biyolojik yetersizliklerle uğraşacağım bir dönem olacak endişesi içinde olmayın. Artık “Türkiye daha yaşlı bir ülke haline geliyor” diye karamsar olmanız da gerekmeyecek. Varsın doğum oranları düşsün, yaşlı nüfus oranı büyüsün.

Çünkü önümüzdeki 15-20 yıl içinde hücrelerin gençleştirilmesi mümkün olacak. Böylece yaşlılıkla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçilebilecek ve 70-80 yaşındaki bir insanın organları 30 yaşındaki gibi çalışacak.

Bu müjdeyi veren ABD’de Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi ve Jackson Laboratuvarı’nda görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz. Sadece yaşlanmanın gecikmeyeceğini, aynı zamanda gençleşmenin başlayacağını söyleyen Unutmaz, “İnsanların çoğu gelecekte yüzyıllarca yaşayacak” diyor.

“Gelecek” olarak verdiği tarih ise çok iyimser. “Önümüzdeki 10-15 yıl çok kritik. Eğer bu sürede sağlığımızı koruyabilirsek, yapay zekâ (YZ) ve biyoteknolojideki devrimler sayesinde ‘Yaşlanmayı Durdurma Hızı’na (Longevity Escape Velocity) ulaşabiliriz” diyor.

Tabii bu 15-20 seneyi bekleyeceğiz ve bu süre sonunda birden iyileşme olacak demek değil. Her yıl biraz daha gelişecek “teknoloji, her geçen yıl ömrümüze bir yıldan fazla süre ekleyecek hıza ulaşacaktır.”

Prof. Unutmaz, yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader değil, çözülmesi gereken biyolojik bir veri sorunu olarak görüyor. Ona göre “insan vücudu inanılmaz derecede karmaşık bir makinedir ve yaşlanma, bu makinedeki hasarların birikmesi ve onarım mekanizmalarının (bağışıklık sisteminin) yavaşlamasıdır.

Eğer biyolojik mekanizmaları tam olarak anlarsak, bu hasarları onarabilir ve yaşlanmayı durdurabilir, hatta geri çevirebiliriz.”

Sürecin bu kadar hızlı gelişmesini sağlayacak en önemli parametre ise yapay zekâ.

Çünkü “insan biyolojisi o kadar karmaşıktır ki (milyarlarca hücre, gen etkileşimleri, proteinler, mikrobiyom), insan zekâsı tek başına bu verileri analiz edip desenleri çözmekte yetersiz kalmaktadır.” İşte bu noktada yapay zekâ devreye girer.

Yapay zekâ, genetik verileri, kan değerlerini ve bağışıklık sistemi haritalarını saniyeler içinde analiz ederek, insanların neden hastalandığını veya yaşlandığını moleküler düzeyde çözebilir.

Böylece ilaç keşfi için gerekli süreler kısalacaktır. Geleneksel yöntemlerle 10-15 yıl süren ilaç geliştirme süreçleri, yapay zekâ simülasyonları ile birkaç yıla, hatta aylara inmektedir.

Prof. Dr. Unutmaz, YZ’nın yaşlanmayı tersine çevirecek molekülleri bulmada kritik rol oynayacağını savunuyor.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’a göre, Biyoloji bir yazılımdır. Yapay zekâ, bağışıklık hücrelerini (T-hücreleri) tıpkı birer “yazılım” gibi yeniden programlayarak, vücudun sadece kanserle değil, yaşlanmanın getirdiği hücresel yıkımla da savaşmasını hedefliyor. Yani vücut, kendi tamir mekanizmasını en üst sürümüne güncelliyor.

Yapay zekâ, biyolojik devrimlere (hücre yenilenmesi, kanser tedavisi vb.) ulaşmamızı ve gençleşmemizi sağlayacak olan “hızlandırıcı motor”dur.

Özetlersek, “100’lük gençler” hedefine, yapay zekâ sayesinde sandığımızdan daha hızlı ulaşabiliriz.

*******************************

Uzun ve Sağlıklı Yaşamanın Bedeli

“100’lük gençler” hedefi bir doktor için çok önemli bir ideal. Ancak bireyler, toplum ve siyasetçiler açısından bu ideal ürkütücü de olabilir. Bu hedefe ulaşıldığında hem kişiler ve hem de toplum açısından alışılmadık ve öngöremeyeceğimiz birtakım sorunların olacağı kuşkusuzdur.

Daha önce yazdığım bir köşe yazısında “ben 100 yaşını geçecek kadar yaşamak istiyor muyum?” diye kendime sormuştum. “Böyle asırlık olmasa da uzun bir ömrü, önce ‘sağlıklı olmak şartıyla’ isteyebilirim” demiştim.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’ın müjdesi gerçekleşirse, biyolojik olarak 30 yaş sağlığında iken yüzyıl (belki de yüzlerce yıl) yaşamak mümkün olacak.

Peki, insanın biyolojik varlığı gençleşirken psikolojik yapısı da paralel şekilde gençleşebilecek mi?

Stephen Covey, “bir insanın, fiziksel hayatını sürdürme isteğinden sonraki en büyük ihtiyacı psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir” diyor.

Biyolojik ve psikolojik yaş uyumsuzluğu olursa, anlaşılmadığınız, takdir edilmediğiniz, sevilmediğiniz bir ortamda yaşamak zorunda kalınmaz mı? Böyle olursa, bir asırdan fazla ömre ulaşmak şans değil, talihsizlik olarak değerlendirilmesi gerekmez mi?

Ayrıca ortalama ömür böylesine hızlı bir şekilde yükselirse dünya nüfusu anormal artacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını ele geçirmek için devletlerin mücadeleleri daha da sertleşecektir. Bilimin uzun yaşama sırrını keşfeden dallarını, bazıları dünya nüfusunun optimum seviyeden yukarı çıkmaması için silah olarak kullanabilir.

A. Nihad Asya’nın ahiret hayatı için yazdığı mısraları hatırlayalım:

“Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz, / Yolcu yakacağını kendi götürür!’ / Anladım ki Cennet’e giden de burdan / Gülünü zambağını kendi götürür.”

Aslında sadece ahiret hayatı için değil, yaşamakta olduğumuz dünya hayatında da Cehennemin odunu da, Cennetin gülü zambağı da insanların elinde.

Kaç yıl yaşarsak yaşayalım, dünyamızı Cennete çevirenlerden olup, Cehenneme odun taşıyanlara karşı mücadele etmeden yaşamanın bir anlamı yok. Çünkü bizi mutlu eden sadece ömrün uzunluğu değil enidir.

“Kendimize, sevdiklerimize, topluma ve dünyaya faydalı, bereketli bir ömür yaşayabilirsek, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başarabilirsek, “ömrümüze en katmış oluruz.”

Hem fiziken ve ruhen sağlıklı ve hem de boyu ve eni çok olan, “kendimizi değerli hissettiren insanlarla” birlikte olduğumuz mutlu bir ömür diliyorum.

Bütün Elem Dalâlette

     Mağdûb / gazaba uğrayanların ve dâllîn / hak yoldan sapanların nasıl karanlık bir yolda olduklarına bir göz atacak olursak, neler görürüz neler: İnsan, önceleri en büyük bir mezar ve ölüler şehri hükmünde olan yokluk karanlıklarında idi! Ezelî kudret sahibi Allah, kendi kudret eliyle insanı, yokluk / karanlıklar ülkesinden çıkardı. Varlık hâline getirerek, onu gerçek lezzetlerin bulunmadığı, zahiren korku çölünü andıran dünya’ya gönderdi!

     Münkir / inkâr eden insan; gözünü açıp etrafına, merhamet istercesine bakınca; belâ, musibet, acı ve elem denen düşmanların hücumlarıyla karşılaşmış sanır kendini! Korkup çekinir! Etrafındaki her şeyden, hatta dağdan taştan yardım umar olur! Onların kalpleri katı ve çok acımasız olduklarını anlar! Ümitsizce yardım istercesine başını göklere çevirir. Onların da kendine karşı tehdit eder bir tavır almış durumda olduklarını sanır! Herbiri sanki çok sür’atli birer bomba gibidirler! Hızla geçip giderler. Allah’dan birbirlerine dokunmuyorlar.

     Eğer biri kazara yolunu şaşıracak olsa, görünen âlemin ödü patlar! Tesadüfe bağlı olacaklardan ise, hayır gelmez. O cihetten de bir fayda ummayınca, üzülerek hayretler içinde kalır! Sinesine sığınır. Bir de nefsime başvurayım der. Fakat nefsinden yükselen binlerce yoksulluk, fakirlik gibi, ihtiyaçların feryat ve figanlarını duyar. Tesellî ve yatıştırma beklerken, daha derin korkulara giriftar olur!

     Bu sefer, iyiyi kötüden ayırma kabiliyetinde olan vicdana sığınmak ister. Fakat onda da bir kurtuluş yolu bulamaz! Çünkü, binlerle emel, arzu, istek ve duyguları kâinatın her tarafına uzanmıştır. Onlara el uzatacak hiçbir kimse ve yer kalmaz! İnsanın, gelecekle ilgili bütün emel ve arzuları yokluk âlemi içinde sıkışmış vaziyettedir! Bir tarafı, başlangıcı olmayan Ezel’e, bir tarafı, sonu olmayan Ebed’e uzanıp gidiyor! Öyle genişlikleri vardır ki; eğer dünyayı yutsa, o vicdan tok olmaz.    

     İşte bu acı yolda nereye başvursa, onda bir belâ bulur! Zira mağdûb / gazap edilenler ve dallîn / dalâlet yolunda gidenlerin yolları hep böyledir! Tesdüf / rastlantı ve dalâlet / sapıklık ile, o yola bakan inkârcı insan; o bakışı, bizzat kendisi edinir! Bu duruma düşer! Böylece: Başlangıç’ı, Sonuç’u, Sâni / San’atla Yaratan’ı ve Haşri / ölümden sonraki dirilmeyi, geçici olarak unutur!

     Bu durum ise, Cehennem’den daha beter, daha kötü, daha yakıcıdır! Ruhu eziyor! Zira başvurduklarından öyle bir hâl alır! Çünkü o hâl; korku ve dehşetten, acz ile ürpermeden, sıkıntı ve huzursuzluktan, kendini yabancı ve yalnızlıktan kaynaklanan korkudan, yetim ve kimsesiz sanıştan, yeis ve ümitsizlikten meydana gelen yakıcı vicdandan ileri gelir!

     Şimdi her yöne mukabil bir cepheyi alır, def’ine çalışır.

x

     Önce: Kudret, güç ve kuvvetine müracaat eder. Görür ki;

     Âcizelik / güçsüz ve kudretsiz oluşu kendisiyle birlikte.

     İkincisi: Bedenine olan ihtiyaçların susmasına yönelir.

     Ne yazık ki, durmadan bağırıp çağırırlar!

     Üçüncüsü: Medet ve yardım istercesine, bir kurtarıcı için bağırır, çağırır!

     Fakat, ne kimse işitir sesini, ne cevap verir kimse!

     Biz zannediyoruz ki, herbirşey bize düşman,

     Herbirşey bizden garîb.

     Hiçbirşey kalbimize bir teselli vermiyor!

     Hiç emniyet bahşetmiyor! Gerçek zevki vermez!

     Dördüncüsü: Biz ulvî / yüce yıldızlara baktıkça,

     Onlar nazara verir / dikkate sunar; bir korku ile dehşeti,

     Hem vicdandan kaynaklananın bir korku geliyor!

     Akılsız, kuruntu verici!

x

     Böylece, inkârdaki karanlık yolu gördük.

     Sıra: Sırat-ı Müstakim / Doğru Yol’u göstermekte:

Televizyon ve Çizgi Filmlerin Çocuk Üzerindeki Etkileri

Çizgi filmler, çocukları hem eğlendirir, hem öğretir, hem de hayal dünyalarını besler. Ancak bu olumlu etkiler her çizgi film için geçerli değildir. Gerek TV’lerde, gerekse de internette bulunan bazı çizgi film kanalları ve videolar, çocukların gelişimini son derece olumsuz etkileyecek zararlı içeriklerle doludur.

Elbette çocukların makul ölçülerde ve uygun bir zamanda teknoloji ile buluşması ve onu tanıması gereklidir. Günümüz dünyasında teknoloji, çocuklara oynama, keşfetme ve öğrenme için çok fazla seçenek sunuyor.

 Yapılan araştırmalar gösteriyor ki ekranı çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değildir. Önemli olan, çocukları büsbütün ekranlara terk etmeden, gerek TV’de gerekse internette nelerle meşgul olduklarını takip ederek, yönlendirici ve sorumlu ebeveynler olabilmektir.

Çünkü ekranlarda biyolojik, psikolojik, psikososyal ve kültürel açılardan çocukları ve gençleri etkileyen çok fazla risk var. “Bağımlılık, şiddet eğilimi, bencillik, narsisizm, amaçsızlık, sosyal hayattan kopukluk” vb. gibi.

Özellikle sosyal paylaşım ağları ile yaygınlaşan çeşitli oyunlar ve akımlar çocukların ve gençlerin önce psikolojilerini sonra da hayatlarını karartmaktadır.

Çizgi filmlerde yer alan, “fiziksel, sözel, psikolojik ve ekonomik şiddet” unsurları çocukların bilişsel ve psikolojik gelişimini olumsuz etkilemektedir. Çocuklar, karakterler ile özdeşleşiyor, taklit ediyor, izlediklerini gerçek hayatta deneyebiliyorlar.

Günümüzün en büyük sorunları arasında yer alan “şiddet”, çeşitli mesajlarla çizgi filmlerde çocuklara iletiliyor, şiddet normalleştiriliyor. Çizgi filmlerde bulunan karakterler, olaylar ve konular çocukları derinden etkiliyor.

 Buna, dünyada yüzden fazla kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan “Mavi Balina” oyununu örnek verebiliriz. Mavi Balina oyunu yıllar içinde Türkiye dâhil pek çok ülkede gündeme geldi.

Çizgi filmlerde şiddet sahneleri eğlence unsuru olarak sunulmakta, şiddet uygulayan karakterler sempatik ve komik gösterilmektedir.

Modern hayatın getirdiği hız ve tempolu günlük hayatın içinde, çocuklarına ayıracakları zamanı bulamayan ebeveynler, çocuklarını tablete, bilgisayara, akıllı telefonlara teslim etmektedir.

Zararlı kanallar, para kazanabilmek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar. Renkli içerikler, anaokulu şarkıları, oyuncak açma, sürpriz yumurta açma, animasyon ve ünlü çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş yetişkinlerin de bulunduğu, rengârenk, masum ve eğlenceli görüntüler ile başlayan bu videoları baştan sona izlediğimizde hiç de masum olmadıklarını ve pek çok zararlı içerikleri barındırdıklarını görebiliriz.

“Medya ve Çocuk Bağlamında Çizgi Filmlerde Yer Alan Şiddet İçeriklerinin Analizi” adlı bir çalışmada, Türkiye’de yayın yapan çocuk kanallarından “TRT Çocuk, Minika Çocuk, Minika Go ve Cartoon Network” de yayınlanan yerli ve yabancı çizgi filmler incelenmiştir.

3-15 yaş grubuna hitap eden toplam yirmi dört çizgi filmin ele alındığı çalışmada, içeriklerin yüzde 83,3’ünde şiddet olduğu görülmüştür. Ele alınan çizgi filmlerdeki şiddet öğeleri ise: “çirkin, tembel, beceriksiz, şaşkın” gibi kelime kullanımları; “tehdit içeren ve bağırarak  yapılan konuşmalar” tespit edilmiştir.

“Örümcek Adam, Prenses Elsa, Joker, Hulk, Peppa Pig, Frozen, Minions, Thomas ve Arkadaşları” gibi benzeri çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş insanların çektiği parodiler normal bir şekilde başlıyor.

 İlerleyen dakikalarda videolarda çeşitli çirkin görüntüler, kaçırılma, şiddet, işkence, hamilelik, kürtaj, cinsellik, böceklerle korkutma” vb. zararlı öğeler ortaya çıkıyor. Çocuklar için asla uygun olmayan video başlıklarıyla; “korku, şiddet ve çirkin tuvalet mizahları” işlenmektedir.

Yapılan araştırmalar bu videoların, işkence ve şiddet öğeleri içeren, cinsellik ve çocuk istismarı barındıran, pedofili izleyicilerine hitap eden, ürpertici, rahatsız edici, korkunç, travmaya neden olan, garip ve tuhaf içerikler barındırdığını göstermektedir.

“Şiddet, öldürme, uçma, yanlış değer yargıları oluşturma, dini, kültürel inanç ve değerlerin aşağılanması” vb. çok zararlı öğeler barındıran oyunlar ve çizgi filmler çocukların yalnızca pedagojik gelişimlerini olumsuz etkilemekle kalmıyor, onları biyolojik olarak hasta da edebiliyor. Dahası, var olan hastalıkları tetikliyor ve hatta onları ölüme kadar götürebiliyor.

Mersin’de izlediği Pokemon çizgi filminin etkisinde kalan 4 yaşındaki bir çocuk, 7. kattaki evlerinin penceresinden atlamıştı. “Neden böyle bir şey yaptın” diyen gazetecilere: “Ben Pokemon’um ve Pokemon gibi uçtum”demişti.

Bir başka çocuk “Örümcek Adam” filminden etkilenerek, evinin tavanına bağladığı iple uçmak isterken, ipin boynuna dolaşması üzerine yaşamını yitirmişti.

Çizgi filmlerin, dijital oyunların, TV’lerin ve reklamların etkisi sandığımızdan daha da büyüktür.

Ekranların bir başka etkisi, Fotosensitif Epilepsi hastası olan çocuklar üzerinde gerçekleşiyor. Fotosensitif Epilepsi, aşırı ışığa duyarlılık gösteren vücudun tepkime verip nöbet geçirmesi durumudur.

Fotosensitif  hastalar yanıp sönen ışıklara duyarlıdır. Video oyunları, çizgi filmlerdeki efektler ve televizyon, en sık bildirilen uyarıcı ışık kaynaklarıdır. Birçok oyun konsolunun açılış sayfasında da bu rahatsızlığı taşıyan kişilere yönelik uyarılar yapılmaktadır.

Oyunlardaki ve çizgi filmlerdeki görsel efektlerin çocukları olumsuz etkilediği 1997 yılında Japonya’da Pokemon isimli çizgi filmi izledikten sonra çok sayıda çocuk hastanelerin acil servislerine başvurmuştu.

 Çizgi filmde yanıp sönen kırmızı ve mavi renkteki efektler, yoğun ve ani renk değişimleri ve parlamalarından olumsuz etkilenen 700’e yakın çocuk hastanelik olmuştu. Hastaneye kaldırılan çocukların “Fotosensitif Epilepsi” hastası olduğu ve hastalıklarının tetiklendiği ortaya çıkmıştı.

Çocukları korkutan, aldatan, şiddete yönelten, yanlış değer yargıları oluşturan, masumiyetlerini hedef alarak onların ruhsal, fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerini bozan içeriklerin asla çocuklara izletilmemesi gerekmektedir.

Sevgiyle kalın…

Nezle mi, Grip mi, Yoksa Anjin iyim?*

Nezle, grip ve anjin; boğaz ağrısı, ateş ve öksürük gibi ortak şikâyetlere yol açabilen hastalıklardır. Bu nedenle bu hastalıkların teşhisi, takibi ve tedavisinde bilinmesi ve uyulması gereken bazı önemli hususlar bulunmaktadır. Basit gibi görünen bu hastalıklar, doğru teşhis ve uygun tedavi ile ciddi bir sağlık sorununa yol açmadan atlatılabilir. Ancak gerekli dikkat gösterilmezse, bulaşıcılıklarıyla çevreyi etkileyebilir; komplikasyonlarıyla da sağlığımızı ve yaşam konforumuzu bozabilirler.

Nezle, virüslerin neden olduğu, boğaz ağrısının hafif seyrettiği, ateşin genellikle 38 derecenin üzerine çıkmadığı ve öksürüğün fazla olmadığı bir hastalıktır. En belirgin özelliklerinden biri burun akıntısının bulunmasıdır. Adenovirüsler, insan koronavirüsleri, rinovirüsler ve influenza virüsleri; halk arasında soğuk algınlığı olarak bilinen nezlenin başlıca etkenleridir. Kuluçka süresi 24–72 saat olup hastalık genellikle 3–7 gün içinde iyileşir. Sinüzit, bronşit veya orta kulak iltihabı gibi bir komplikasyon gelişmediği sürece, koruyucu önlemler dışında özel bir tedavi gerektirmez.

Grip de bir virüs hastalığıdır. Etkenler arasında influenza virüsleri, koronavirüsler, rino ve adenovirüsler yer alır. Ayrıca hayvanlarda bulunan ve mutasyon geçirerek insanlarda hastalık yapabilme özelliği kazanan virüsler de grip etkeni olabilir. Son COVID-19 salgını bunun en bilinen örneğidir. Kuş gribi ve domuz gribi (H1N1) de bu gruba dâhildir. Gripte baş ve boğaz ağrısı daha belirgindir; ateş genellikle 38 derecenin üzerine çıkar. Yaygın kas ağrıları, belirgin halsizlik ve öksürük tabloya eşlik eder. Burun akıntısı genellikle görülmez. Etkenin alınmasından 1–2 gün sonra ani ateş yükselmesiyle şikâyetler başlar. Halsizliğin çok belirgin olması nedeniyle grip halk arasında “paçavra hastalığı” olarak da adlandırılır. Ateş genellikle ikinci gün düşer, üçüncü ve dördüncü günlerde tekrar yükselir; komplikasyon gelişmezse daha sonra normale döner.

Grip mevsimlerle ilişkili bir hastalıktır ve özellikle ısı değişimlerinin sık olduğu sonbahar ve ilkbahar aylarında daha sık görülür. Irk ve cinsiyet ayrımı yoktur. Çocuklar ve gençler daha duyarlıdır. Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlar, şeker hastaları, bağışıklık sistemi zayıf olanlar, kemoterapi görenler ve ileri yaştaki bireyler risk grubundadır. Bu kişilerde özellikle akciğer enfeksiyonları gelişerek hayati tehlike oluşturabilir. Grip, solunum yoluyla ve yakın temasla bulaşır ve salgınlara yol açabilir. Hastalık; sınırlı bölgelerde sürekli görülen endemi, geniş bölgeleri etkileyen ve 3–4 yılda bir ortaya çıkan pandemi, daha seyrek olarak da 10–12 yılda bir tüm dünyayı tehdit eden epidemi şeklinde seyredebilir. Aralık 2019’da başlayıp yaklaşık üç yıl süren COVID-19 salgını, pandemi örneğidir.

Hastalığın seyri; salgının şiddetine, hastanın yaşı ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hafif vakalarda ölüm oranı %0,1 iken pandemilerde bu oran %10–15’e kadar çıkabilir. Bu nedenle grip; teşhisi, takibi, tedavisi ve bulaşmayı önleyici tedbirler açısından dikkatle ele alınmalıdır. Tanıda; kan sayımı, beyaz küre dağılımı, CRP düzeyi ve burun/boğaz sürüntüsünden yapılan virüs tipi tayini önemlidir. Günümüzde gelişmiş laboratuvar imkânları sayesinde sürüntü örneğinden bazı viral etkenler (Flu-A, Flu-B, RSV, adenovirüs, COVID-19 gibi) yaklaşık bir saat içinde tespit edilebilmektedir.

Grip tedavisi genellikle semptomatiktir. Yeterli istirahat, bol sıvı alımı ve uygun beslenme önerilir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak parasetamol grubu ilaçlar tercih edilir. Antiviral ilaçlar, ilk 2–3 gün içinde başlanmak şartıyla riskli hastalarda kullanılabilir; iyileşmeyi hızlandırır ve komplikasyon riskini azaltır. Antibiyotiklerin grip tedavisinde yeri yoktur; yalnızca bakteriyel bir enfeksiyon

geliştiğinde kullanılmalıdır. Ateş 4–5 gün içinde düşmezse mutlaka hekim kontrolüne başvurulmalıdır.

Korunma büyük önem taşır. Toplu yaşam alanlarının temizliği ve havalandırılması, ortak kullanılan alan ve eşyaların azaltılması ve temiz tutulması, kişisel hijyene dikkat edilmesi bulaşmayı azaltır.

Hastaların maske, mesafe ve temizlik şartlarına uyması hastalığın yayılmasını azaltacaktır.Bu virüsler güneş ısısına dayanıklı değildir; 56 derecede birkaç dakika içinde inaktive olurlar. Sabunlu suda ise 30 saniye içinde aktiviteleri önemli ölçüde azalır. Özellikle risk grubundaki kişilerin, her yıl yenilenen grip aşısı ile aşılanmaları koruyucu bir önlemdir.

Anjin, bademciklerin bakteriler tarafından enfekte edilmesiyle oluşur. Ateş ve boğaz ağrısı bu hastalıkta da görülür. Anjinde etkenin doğru teşhisi önemlidir; kan tetkiklerinin yanı sıra boğaz kültüründen yararlanılır. Geçmişte difteri (kuş palazı) korkulan bir boğaz enfeksiyonuydu. Ömer Seyfettin’in Kaşaği hikâyesindeki kahramanlardan birinin difteriye yakalanarak hayatını kaybetmesi buna edebi bir örnektir. Günümüzde ise antibiyotikler sayesinde bu enfeksiyonlar korkulur olmaktan çıkmıştır. Anjinde özellikle beta streptokok enfeksiyonları; eklem romatizması ile kalp ve böbrek sorunlarına yol açabileceğinden büyük önem taşır. Bu nedenle doğru teşhis ve uygun tedavi şarttır. Uygun antibiyotiğin yeterli doz ve sürede kullanılması, hem iyileşmeyi sağlar hem de komplikasyonları önler. Ağrı ve ateş için aspirin de kullanılabilir.

Her hastalıkta olduğu gibi, bu sağlık sorunlarına da korku ve endişeyle yaklaşmak yerine; genel sağlık kurallarına uymak, bağışıklık sistemini güçlü tutan bir yaşam tarzı benimsemek önceliğimiz olmalıdır. Hastalık durumunda ise zamanında hekime başvurulmalı; hekimin koyduğu tanıya göre verilen tedavi eksiksiz uygulanmalı ve kontroller ihmal edilmemelidir. Sağlıklı yaşamın bu şekilde sürdürülebileceği unutulmamalıdır.

Salgınsız ve sağlıklı günler dileğiyle.

*Paçavra hastalığının bu günlerde sık görülmesi nedeniyle, daha önceki bir yazımın güncellenmiş hâlidir.

Ziya Gökalp Bugüne Ne Söyler?

Türk fikir hayatının büyük düşünürü Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği Ziya Gökalp’in (1876 Diyarbakır-1924 İstanbul) Türk Ocaklılara Armağan olarak 1923 yılında yazdığı “Türkçülüğün Esasları” Dr. Salim Çonoğlu’nun hazırladığı haliyle Türk okuru ile yeniden buluştu. Dr. Çonoğlu genç kuşaklar tarafından anlaşılması belki zor-şüpheli olan bazı kelimelerin bugünkü anlamlarını da vermektedir. Böylece Ziya Gökalp’in eserleri berrak bir Türkçe ile yeni baştan derin okumalar yapmak isteyenlere zengin bir kapı açmıştır. Büyük Türk sosyoloğu hatta filozofu diyebileceğimiz Gökalp, Yahya Kemal’in ifadesi ile beyni hayatı boyu uranyum gibi çalışmıştır. Maalesef Türkiye’de Gökalp bazı sığ kalemler tarafından Türk Milletinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Fakat güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi o da her geçen gün fikir hayatımıza her sabah doğan güneş gibi zihinleri aydınlatmaya devam etmektedir. Dönemi için hayli ileri görüşlere sahip bu insanın sadece “Hukukî Türkçülük” yazısı bile bizlere çok şey anlatmaktadır: 

“Hukukî Türkçülüğün gayesi, Türkiye’de asri (çağdaş) bir hukuk vücuda getirmektir. Bu asrın milletleri arasına geçebilmek için, en esaslı şart; millî hukukun bütün şubelerini teokrasi ve klerikalizm bakiyelerinden (arta kalanlarından) büsbütün kurtarmaktır. Teokrasi, kanunların, Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri addolunan (sayılan) halifeler ve sultanlar tarafından yapılması demektir. Klerikalizm ise esasen Allah tarafından vaz’ edildiği (konulduğu) iddia olunan an’anelerin (geleneklerin) la-yetegayyer (değişmez) kanunlar addolunarak Allah’ın tercümanları itibar olunan ruhaniler tarafından tefsir edilmesidir (yorumlanmasıdır).

Kurûn-ı Vustai (Ortaçağ) devletlerin bu iki alamet-i mümeyyizesinden (ayırıcı özelliklerinden) tamamıyla kurtulmuş olan devletlere asri devlet namı verilir. Asri devletlerde, evvela gerek kanun yapmak ve gerek memleketi idare etmek, salahiyetleri (yetkileri) doğrudan doğruya millete aittir. Milletin bu salahiyetini tahdit (sınırlayacak) ve takyit edecek (kısıtlayacak) hiçbir makam, hiçbir an’ane ve hiçbir hak yoktur”[1].

“Saniyen (ikinci olarak), milletin bütün fertleri tamamıyla birbirine müsavidir (eşittir). Hususi imtiyazlara malik (sahip) hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut olamaz. Bu şartları haiz olan devletlere demokrasi namı da verilir ki, halk hükümeti demektir.

Hukuki Türkçülüğün birinci gayesi, asri (çağdaş) bir devlet vücuda getirmek olduğu gibi, ikinci gayesi de, mesleki velayetleri (otoriteleri), velayeti ammenin (kamu otoritesinin) müdahalesinden kurtararak, mütehassısların (uzmanların) salahiyetine (yetkisine) müstenit (dayanan) meslek muhtariyetleri (kendi kendine hareket edebilme serbestliği) tesis etmektir. Bu esasa müstenit bir kanun-ı medeni (medeni kanun) ile ticaret, sanayi, ziraat kanunları, Darülfünün, baro, tabipler cemiyeti, muallimler cemiyeti, mühendisler cemiyeti, ilh (vb) … gibi mesleki teşkilatların mesleki muhtariyetlerin dair kanunlar yapmak da bu gayenin icabâtındadır (gereklerindendir) .

Hukuki Türkçülüğün üçüncü gayesi de bir asri aile vücuda getirmektir. Asri devletteki müsavat umdesi (eşitlik ilkesi), erkekle kadının nikâhta, talakta (boşanmada), mirasta, mesleki ve siyasi haklarda müsavi olmasını da istilzam eder (gerektirir). O halde, yeni aile kanunu ile intihabat (seçimler) kanunu bu esasa istinaden (dayanarak) yapılmalıdır.

Hulasa (kısaca), bütün kanunlarımızda, hürriyete, müsavata (eşitliğe) ve adalete münafi (aykırı) ne kadar kaideler ve teokrasi ile klerkalizme ait ne kadar izler varsa, hepsine nihayet vermek (son vermek) lazımdır”[2].

Görüldüğü üzere hukuk felsefesinin özetini yaptığı yazısında bugüne ve yarınlara ipuçları vermektedir. Türk aydını onun eserlerini tarihin tozlu sayfalarında müzelik değil tam tersine Yunus Emre’nin “her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” mısraları ekseninde okumalıdır. Düşünürümüzün hakkını teslim ederek insaflı şekilde eleştirisini de (bu derin felsefi karşılaştırmalar yapabilen okuyucu için söz konusu olabilir) yaparak anlamaya çalışmak Türk Milleti için büyük önem arz etmektedir.

Çünkü Ziya Gökalp gibi fikir ve hareket insanları her millette kolay kolay yetişmemektedir. O 48 yıllık ömründe Türk Milletine güçlü, örnek bir şahsiyet, yüzlerce makale, onlarca eser ve yüce bir Turan Ülküsü bırakmıştır. Onun yaktığı ateş elden ele sonsuza kadar Türk gençleri tarafından taşınacaktır.

Kaynak: Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025.


[1] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025., s. 193.

[2] Ziya Gökalp, a. g. e., s. 194.

Vefat ve Teşekkür

            Vefakâr ve fedakar eşimin çektiği ve bir türlü iyileşemediği hastalığı dolayısıyla Allah’ın Rahmetine kavuştuğunu duyup insani ve İslami göreve koşan, bizleri yalnız bırakmayan, “Her canlı ölümü tadacaktır” şuuru içinde ölümü karşılayan, yurt içinden ve dışından gelen veya arayan, bizimle telefon zinciri kuran vefakar dostlarımıza, araç tahsis eden Fatih Belediye Başkanı Sayın Mehmet Ergün Turan’a teşekkürü bir borç biliriz. Şahsım ve aile mensupları adına herkese teşekkür ederiz. Allah hepsinden razı olsun. Allah onları sağlıklı ve hayırlı bir ömürden ayırmasın. Acılarla karşı karşıya bırakmasın.

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

Hayat ve Varlık

     Varlığın değeri, canlılık denen hayat iledir.

     Belki vücud ve varlığın, gerçekliği hayat iledir.

     Hayat, varlığın nûrudur. Kavrama yeteneği olan şuur;

     Hayatın ziya ve ışığıdır. Hayat, her şeyin başı ve esasıdır.

     Hayat her şeyi, her bir hayat sâhibine mâl eder.

     Bir şeyi, bütün şeylere mâlik hükmüne geçirir.

     Hayât ile canlı bir varlık diyebilir ki:

     “Şu bütün şeyler malımdır. Dünya, evimdir.

     Kâinat / tüm evren Mâlik ve Sâhib’im tarafından verilmiş bir mülk ve varlığımdır.”  

     Nasıl ki ışık, cisimlerin görülmesine sebeptir. Renklerin var olma nedenidir.                                                                                                                                                             

     Öyle de, yaşam belirtisi olan hayât da, yaratılmış mevcudâtın, yani kâinatın keşfedeni,

     Gizli sır ve mânâlarını ortaya çıkaranı, durum ve niteliklerin gerçekleşmesinin sebebidir.

     Hem, küçük bir parçayı; bütün ve bütüne ait hükmüne getirir.

     Hem de, bütüne ait şeyleri, bir parçaya sığıştırmaya sebeptir.

     Sınırsız şeyleri, ortak edip birleştirir.

     Bir vahdet ve birlik rûhuna vesîle kılar. Varlıktaki bütün mükemmelliklerin sebebi olur.

     Hattâ, hayât; çokluk tabakalarında, Allah’ın birliğinin tecellîleridir.

     Bunların her biri, Allah’ın ehadiyet ve birliğini gösterir. Kısaca Allah’ın birliğine aynalık eder.

     Hayatsız, yani ruhsuz ve cansız bir cisim, büyük bir dağ bile olsa, yetim, garip ve yalnızdır.

     İlgi ve alâkası yalnız bulunduğu yer ve ona karışan şeyler iledir.

     Başka ne varsa, o dağa göre yok sayılır. Çünkü, ne hayatı var ki, hayat ile ilgili olsun.

     Ne şuuru / bilinç ve anlayışı var ki onu alâkadar etsin.

     Küçücük bir cisme, meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla;

     Öyle bir yakınlık kurar ki, tüm evrenle, özellikle yeryüzü çiçekleri ve bitkileri ile,

     Öyle bir alış veriş yapar ki, diyebilir: “Yeryüzü benim bahçemdir.” 

     Canlılardaki bilinen iç ve dış duyu organlarından başka, hissedilmeyen;

     Sâika / sevkedici ve şâika / şevke getirici hisleriyle beraber,

     O arı, dünyanın çeşitli türleriyle dost olur. Onlarda tasarrufta bulunur!

     Hayat, en küçük canlıda böyle etkisini gösterirse, hayat;

     İnsanda en yüksek mertebe ve dereceye çıktıkça, öyle bir açılım kazanır ve nurlanır ki,

     Hayatın ışığı olan şuur / bilinç ve akıl ile, insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi,

     O hayat sahibi, kendi aklı ile yüce, ruhî ve maddî âlemlerde gezer.

     Yani o şuurlu canlı, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi,

     O şuur sahibinin ruh aynasına misafir olup, temessül ederek görünür bir hâl alır.

     Hayat, Allah’ın en parlak birlik delili, en büyük nimet kaynağı,

     En hoş ve güzel merhametinin her şeyde görünmesidir.

     En gizli, ince, derin ve sanatlı temiz nakşıdır.

     Çünkü, hayat çeşitlerinin en aşağısında bulunan bitkilerin hayâtı

     Ve bitki hayatlarının en birincisi olan çekirdekteki hayat düğümünün;

     Uyanıp açılarak gelişmesi, o derece açık bir şekilde olduğu hâlde,

     Hz. Âdem’den beri yapılan, ilmî tespitler nazarında gizli kalmıştır.   

     Hakikati / aslı; hakîkî olarak / hakkıyla, insanın aklı ile keşfedilmemiştir!

     Hem hayat, o kadar temizdir ki,

     İki yönü, yâni mülk / dış yüzü ve melekûtiyet / iç yüzü temiz, pâk ve şeffaf / saydamdır.  

     Kudret eli, sebepler perdesini koymayarak, doğrudan doğruya temas ediyor.

     Fakat diğer şeylerdeki ufak ve değersiz işlere

     Ve kudretin izzet ve şerefine uygun düşmeyen temiz olmayan görünüşteki hâllere

     Menşe ve kaynak olmak için, görünüşteki sebepleri perde etmiştir.

Kazıklanma Korkusu

Prof. Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesi’ndeki 4 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında, belki de en temel toplumsal sorunumuzu değerlendirmiş.

Pew Araştırma Şirketinin güven anketinde (https://bit.ly/pew-guven) Dünyanın dört bir yanında insanların birbirlerine en çok güvendiği ve en az güvendiği ülkeler araştırılmış.

Buna göre çevresine, vatandaşlarına, insanlara en az güvenen toplumun, bir başka deyişle, Toplumsal Güvenin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıkmış.

On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen ankette şu iki seçenekten birini seçmesi isteniyor.

  1. İnsanlara genellikle güvenilir.
  2.  İnsanlara genellikle güvenilemez, insan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekir.

Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda (%79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69).

Çevresine en az güvenen yani “İnsanlar Bizi Kazıklar” korkusunda olan 5 ülke Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu Türkiye (%14)…

Türkiye, “İnsanlara güvenirim” diyenlerin yani toplumsal güvenin en az olduğu (%14), “İnsanlara güvenilmez, insan ilişkilerinde çok dikkat gerekir” diyenlerin oranının en yüksek olduğu (%84) ülke.  

Bu rakamlar ürkütücü. Toplumsal güvensizlik alanında şampiyon olmak çok berbat bir durumdur. Çünkü çok yüksek maliyetli bir toplumsal hastalıktır.

Öncelikle, ülkemin insanlarının yüzde 84’ünün “İnsanlar fırsatını bulursa beni istismar eder (kazıklar)” diye düşünerek, sürekli bir “tetikte olma” haliyle yaşadığını gösterir. Bu ruh hali hem sağlığımızı hem sosyal ilişkilerimizi ve hem de ekonomimizi bozar.

Toplumsal güven aslında sadece insanlar arası ilişkiler bakımından değil, İnsanlar ve kurumlar (özel ve devlet kurumları) ile kurumlar arası ilişkiler açısından da ölçülürse Türkiye’de benzer sonuçlar çıkacağını sanıyorum. Çünkü Türkiye’de devlet vatandaşlarına, vatandaşlar devletine, kurumlar vatandaşlara ve vatandaşlar kurumlara güvenmemektedir.

Bu durumu anketsiz, kendi gözlemlerimizle, çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu yüzden Pew Araştırma Şirketinin anket sonuçlarına hiç şaşırmadım.

************************************

Toplumsal Güvenin Tesisi İçin

Toplumsal güvensizlik, “işlem maliyetlerini” artırır. Herkesin herkesi kontrol etmeye çalıştığı, senetlerin, kefillerin, noterlerin havada uçuştuğu bir sistem yavaştır ve pahalıdır. Güvensizliğin ihtiyaç haline getirdiği ilave işlemler ve zaman kaybının doğrudan ticaret hacmine ve refaha etkisi olduğu açıktır.

Bu yüzden grafikte görüldüğü gibi sosyal güvenin yüksek olduğu toplumlarda refah da yüksektir. (Sosyal güven, daha varlıklı ülkelerde daha yüksek, orta ve düşük gelirli ülkelerde ise daha düşüktür.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkeler (İsveç, Hollanda, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya) incelendiğinde, güvenin sadece ahlaki bir erdem değil, inşa edilmiş bir sistem ürünü olduğu görülür.

Bu ülkelerde uygulanan bazı temel politikalar dikkat çekicidir.

Mesela İsveç’te “Kamuya Açıklık İlkesi” anayasal bir haktır. Vatandaşlar, başbakanın harcamalarından belediye meclisi kararlarına kadar her belgeye erişebilir. Gizlilik istisnadır, şeffaflık kuraldır. (Türkiye’de şeffaflık istisna, gizlilik esastır.)

Devlete güvenin en temel belirleyicisi yargı bağımsızlığı ve hızıdır. Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde “sözleşme hukuku” tıkır tıkır işler. “Biri beni kazıklarsa devlet hakkımı hemen teslim eder” inancı, insanları ticarette ve ilişkilerde cesur kılar. (Türkiye’de yargı bağımsızlığına inanç çok düşük, yargılama çok yavaştır.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde atama ve görevlendirmelerde liyakat esastır. Kamu görevlerine atamalarda şeffaf sınav sistemleri uygulanır. Sınav birincilerinin mülakatta sorulan saçma sorularla elenmesi gibi haksızlıklar söz konusu olamaz. (Türkiye’de atama ve görevlendirmelerin çoğunda sadakat ve yakınlık esastır.)

“Tanıdıkla iş çözme” (kayırmacılık) oranı düştükçe, sisteme ve dolayısıyla birbirine güven artar.

Toplumsal güveni artırmak için ilk olarak iktidar ve yönetim erki kendini kurallarla bağlı hissetmelidir. Güven için her şeyden önce ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK gereklidir. Yasaların ve ekonomik kararların birilerine çıkar sağlamak için ve sık sık değişmesi öngörülemezlik yaratır. Politik ve ekonomik kararların belirsizliği ile yatırımcı güveni ters orantılıdır.

İhaleler, kamu harcamaları ve atamaların şüpheye yer bırakmayacak şeffaflıkta yapılması ve kamuoyu ile paylaşılması gerekir.

“Yapanın yanına kâr kalıyor” algısı, güveni kemiren en büyük virüstür. Suçun bedelinin net ve hızlı ödettirilmesi şarttır. Cezasızlık algısı yıkılmak zorundadır.

****

Sadece iktidarın düzgün olması toplumsal güveni yükseltmeye yetmez. Kurumlara (Özel Sektör ve STK) düşen görevlerin de yerine getirilmesi gerekir.

Müşteri ve çalışanlarla ilişkiler açısından sadece kâra değil, verilen söze odaklanmak gerekir. Çalışanı, tedarikçiyi, tüketiciyi kandırmaya çalışan, yetenek yerine torpili ödüllendiren kalitesiz kurumlar, adalet duygusunu aşındırır.

Kurumlarda DENETLENEBİLİRLİK güven yıkıcı eylemleri azaltır. Kurumların bağımsız denetçilere kapılarını tam açması, “saklayacak bir şeyim yok” mesajı vermesi uzun vadede itibar ve gelir kazandırır.

****

Hepimiz ve bütün kurumlar içinden çıktıkları toplumun özelliklerini taşır. Güvensiz toplumu inşa eden bireylerdir. Bireyler “benim kazanmam için onun kaybetmesi (kazıklanması) lazım” düşüncesini terk etmeli. “Kazan-Kazan” kültürünü benimseyerek hep beraber kazanabileceğimizi öğrenmeliyiz.

Bireyler olarak DÜRÜSTLÜK MALİYETİNİ göze alabiliyor muyuz? Kısa vadeli küçük kârlar için (kaldırıma işyerinin uzantısını yapmak, vergi kaçırmak, sıraya kaynak yapmak vb.) toplumsal yarara aykırı işlerin uzun vadede kendisine de zarar vereceğinin bilincinde miyiz?

Güvensizliği besleyen yolsuzluk veya haksızlıklara, “çalıyor ama çalışıyor” veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeden karşı çıkma irademiz var mı?