10.5 C
Kocaeli
Perşembe, Ocak 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Denetimsiz Güç, Cezasızlık ve Ahlaki Çözülme

AKP kadrolarına en yakın gazeteci/ televizyonculardan biri olan Mehmet Akif Ersoy üzerinden başlatılan soruşturma çok dikkat çekti. Aslında bu vaka bir tane değildi.

Bu örnek, dindar aile ortamlarında ve eğitim kurumlarında yetişmiş, iktidara yaslanmanın sağladığı imkânlarla şöhrete, paraya ve dokunulmazlığa kavuşmuş kişilerde ahlaki bozulmanın sistemik bir hal aldığını gösteriyor.

Levent Gültekin “Şatafatlı Mağlubiyet: İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabında anlatmıştı. Abdurrahman Dilipak, içeriden biri olarak özeleştiri niteliğinde, İslamcı kesimde gösteriş, şatafat düşkünlüğüne; İslami ritüellerin, kavramların nasıl içlerinin boşaltılıp bayağılaştığına dair yazdıklarını da okumuştuk.

Dilipak “masa, kasa, nisa” olarak tanımladığı makam, zenginlik ve kadın alanında nefsleri sınanan (imtihan edilen) İslamcılar içinde sınavı geçen pek az kimse olduğunu söylüyordu.

Ancak biz yine de sosyete umreleri, tahtlı- sandallı düğünler, after umre partileri, İslami baby showerlar, alkolsüz şampanyalar, 40 günlük bebeğe mevlitte tek taş pırlanta takmak gibi görgüsüzlükleri, İslamcı papatyalar olmaya hevesli, dar bir kesimin özentisi zannediyorduk.

Daha sonra gördük ki bunlar ve daha beteri yozlaşma AKP’ye yaslanan zümrelerde oldukça yaygın hale gelmiş. İhale kapmak için ihrama bürünüp umreye giden ama dönüşte free shop’ta viski alırken yakalananlar… Kokain çeken, fuhuş yapan bürokratlar, TV spikeri kızlar…

İmam Hatip kökenli, İlahiyat mezunu, kimi tarikat ehli, kimi İran tipi İslamcılar; alnı secdeye değen, Hac ve umre seyahatleri yapanlar içinde de büyük günahlar yaygınlaşmış: Rüşvet, iltimas, kamu malını, kul hakkını yeme gibi günahların yanında uyuşturucu kullanan, grup seks yapan, kadınları kullanarak iş bitiren tipler çoğalmış.

Dilipak, “Başörtüsü aksesuara dönüştü. Haram para cüzdanda durduğu gibi durmuyor” diyor.

Eskiden günah diye kadın elini sıkmayanlar, emrinde çalışan kadınları cariye sayıp istediğiyle kucaklaşıp, bunların içinden seçtikleriyle ilişkiye girer olmuşlar. (Sabahattin Önkibar’ın İhlas Holding kurucusu Enver Ören hakkında anlattıkları içinde daha ilginç olanları da var.)

Casinolarda rulet masasında kumar oynarken yakalanan muhafazakar bakan çocuğunu gördüğümüzde bireysel bir günah saydık. AKP genel merkezinde çalışan, lüks otomobili içinde kokain çekenler de bizi ürpertmedi. Bu ahlaki çözülmenin sebebini ve sonuçlarını düşünmedik.

Şeffaf bir hukuk devleti ve liyakat sisteminden uzaklaşma ile bağını göremedik.

************************************

Ahlaki Çöküş Yapısal Bir Meseledir

Toplumlarda ahlaki çözülme çoğu zaman “kişisel zaaflar” üzerinden açıklanır. Oysa insan davranışı, içinde bulunduğu sistemin ödül–ceza dengesiyle yakından ilişkilidir.

İktidar gücünü kullanarak makamlara gelen, kısa sürede şöhret kazanan ya da zenginleşen kesimlerde gözlenen ahlaki bozulmayı bu çerçevede okumak gerekir.

Sorun, tek tek insanların “iyi” ya da “kötü” olması değil; denetimsiz güçle temas eden bireyin nasıl dönüştüğüdür.

Uzun süreli iktidar, çevresinde “bizden olanlar” için doğal bir koruma alanı oluşturur. Bu sosyal korumacılık, zamanla denetimi zayıflatır. Denetim zayıfladığında ise ahlak, içsel bir sınır olmaktan çıkar; sonuçlarına bakılarak ölçülen bir davranışa dönüşür.

****

Bu dönüşümü anlamak için sosyal psikolojide sıkça aktarılan bir deney öğreticidir.

İsrail’de bir kreşte, çocuklarını almaya geç kalan ebeveynler olmaktadır. Ebeveynler geciktiklerinde mahcup olurlar ve görevlilerden özür dilerler. Ancak kreş yönetimi sorunu kökten çözmek ister.  Geç gelenlere küçük bir para cezası uygular.

Beklenenin aksine, geç kalmalar artar. Çünkü ebeveynler artık yaptıkları davranışı ahlaki bir sorumluluk ihlali olarak değil, bedeli ödenmiş bir hizmet olarak görmeye başlar.

Daha çarpıcı olan ise ceza kaldırıldığında eski davranışın geri gelmemesidir. Mahcubiyet ve özür dilemek kalkmıştır. Çünkü ahlaki norm bir kez kırılmıştır. Ahlak, fiyatlandırılmış ve yerine hesap gelmiştir.

Toplumda da benzer bir süreç yaşanır. Yolsuzluk, kayırmacılık ya da güç istismarı ciddi yaptırımlarla karşılaşmazsa, yanlış davranış “ayıp” olmaktan çıkar. “Riskli ama denenebilir bir seçenek” haline gelir. Risk azsa, ceza küçükse ya da uygulanmıyorsa ahlaki sınır silinir.

Bu durumda kişi bir süre sonra yaptığı davranışın yanlış olup olmadığını değil, “başına bir şey gelip gelmeyeceğini” düşünmeye başlar.

Uzun süreli iktidarların en büyük zaaflarından biri, kendi kadroları ve sempatizanları etrafında görünmez bir sosyal koruma alanı oluşturmalarıdır. “Bizden” olanlar hata yapsa da görmezden gelinir, yanlış yapsa da mazur görülür.

Bu yüzden iktidar yandaşlarında ahlakın, iç denetim unsuru olmaktan çıkması tesadüf değildir. Risk hesabı yapıp, riski göze alınabilir ahlaksızlıkları yapmakta sakınca görmediklerini söyleyebiliriz.

************************************

FARE DENEYİ VE UZUN SÜRELİ İKTİDARLAR

1960’larda Amerikalı bilim insanı John Calhoun, çok sarsıcı bir deney yaptı. Bu deneyde farelere sınırsız yiyecek, güvenlik, cezasızlık ve konfor sağlanır. Açlık yoktur, tehdit yoktur, ceza yoktur, mücadele yoktur. Yani bir anlamda fareler iktidar nimetleriyle donatılmış bir cennettedir.

Deneyde başlangıçta her şey yolunda göründü. Ancak zamanla sosyal roller bozuldu. Sorumluluk duygusu zayıfladı. Anne fareler yavrularını terk etti. Erkekler sorumluluk almadı. Anlamsız şiddet ve sapmalar arttı.

Ve deneyin sonunda ortaya şu grup çıktı: “Güzel fareler.” Temizlerdi. Sağlıklıydılar. Kavga etmiyorlardı. Ama hiçbir şey üretmiyorlardı. Yavru yapmıyorlar, toplum kurmuyorlardı.

Uzun süre sınırsız güç ve imkânlara sahip olmak, denetlenmeyen konfor, sorumsuzluk ve ahlaki çürüme yaratıyordu. Toplum, dış bir tehdit olmaksızın kendi içinden çöküyordu.

Fare cennetinde nasıl “güzel ama sorumsuz” bireyler ortaya çıktıysa, bizde de “dindar ama ahlaksız,” “Güçlü ama vicdansız”, “temiz yüzlü ama çürümüş” tipler çoğaldı.

Gücü kullanan ama sınır tanımayan, imkânlardan yararlanan ama sorumluluk taşımayan, gösterişi değer, konforu hak sanan bir yapı ortaya çıktı.

Bu durum bireylerin niyetlerinden bağımsız olarak sistemin doğal sonucudur.

Deney bize, şartlar iyileşse bile, “güzel farelerin” karakter ve davranışlarının değişmeyeceğini ve nesillerinin sona ereceğini gösteriyor.

Yani bir dava veya ideoloji, kendileri için yarattığı konforun ürettiği sorumsuzluk ve ahlaki çöküntü içinde boğulacak.

Dün,  Bugün,  Yarın

     1919 – 1920 yılları, Türkiye’nin çok karanlık günleriydi. Birinci Dünya Harbi’ni / Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti’nin toprakları, âdeta kapışılıyor ve yağmalanıyordu! Anadolu, yer yer işgale mâruz kalıyor, işgale uğruyordu!
     Tabii ki, Türk Milleti’ni de, derin hüzünlere gark ediyor! Millet perişan ve çaresizlik girdaplarında debeleniyor, bir kurtuluş ışığı arıyordu.

     Asırlarca, İslâm Âlemi’nin ayakta kalmasını sağlayan, bu Şanlı Türk Milleti, bu kutsal dâvâya beşiklik eden, bu azîz vatan karalar bağlıyordu!

     Fakat bu topraklar sahipsiz değildi. Yüzyıllar boyunca şehitlerin kanlarıyla sulanan, gâzilerin gayretleriyle ayakta duran bu vatanın, Allah indindeki makbûl insanları, bu hazin hâl karşısında;

     İslâm mukadderâtı için, mânen gözetleyici durumunu alan ervâhın / yüksek ruhlu zât-ı şeriflerin; yani geçmiş Sâlih kişilerin, Sahâbelerin, Tâbiîn ve Tabiînlerin Tabiî olan zevâtın / zâtların muhterem;

     Her asrın seçkinleri hükmünde olan büyüklerinin de, dikkatini çekiyor; onları bir kurtuluş çaresi ve arayışı içinde bırakıyordu.

     Evet, İslâm Âlemi bir felâket, musibet ve helâket / yıkılış ve mahvoluş asrının girdabı ortasında sıkışmış kalmış olarak, çırpınıp duruyordu.

     Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyet ve yenilgisinin neye müncer olacağını sorguluyor; gâlip gelmiş / yenmiş olsaydı, nasıl bir durumla karşılaşacaklarının cevaplarını araştıran bir ruh hâli içindeydi.

     İçlerinde bu hâlden haberdar olan, sevip sayılan bir âlimin izah ve açıklamaları, yüzleri güldürmekte ve kalplere su serpmekte gecikmedi:

     “Musibet ve felâketler, sırf şer ve kötülük değildir. Bazen saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar.

     “Asırlarca Îlây-ı Kelimetullah / Allah’ın ismini yüceltmek ve İslâm bağımsızlığının bekası ve devamı için, yeri ve zamanı gelince yapılması gereken cihat ve savaşı yapmış bulunan;

     “Ve bunu kendisine görev bilerek yerine getiren, kendisini İslâm Âlemi’ne fedaya hazır hâle sokan Büyük Türk Milleti’nin şahsında, Hilâfet ve İslâm’ın korunmasına bayraktarlık ettiği ve öncüsü olduğu Osmanlı – İslâm Devleti’nin felâketi;

     “İslâm Âlemi’nin gelecekteki saadet ve mutluluğu ile telâfi edilecek. Bu fecî durum; güzel bir sonuçla giderilecektir.”

     Nitekim, şu yenilgi musibeti; hayatımızın esası ve âbı hayatımız olan İslâm kardeşliğinin inkişafını / gelişmesini ve bir an önce, millî sevinci idrâk etmemizi harikulâde / olağanüstü bir şekilde hızlandırıp çabuklaştırdı.

     Üstelik, biz incinirken, İslâm Âlemi ağlıyordu.

     Avrupa ziyade incitse idi, bağıracaktık! Şayet ölsek, yirmi ölecek üç yüz dirilecektik.

     Harikalar asrındayız. İki – üç sene mevt / ölümden sonra meydanda dirilenler var.

     Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’nde uğradığı mağlubiyet ve yenilgi ile, geçici bir saadet ve mutluluğu kaybetti.

     Fakat, vâdesi geldiğinde, devamlı ve sürekli olacak bir saadeti temin edecek olan, Türk Milleti’nin yapmak zorunda kalacağı Türk İstiklâl Harbi’ne zemin hazırladı.

     Çünkü, pek kıymetsiz, önemsiz ve değişken; ayrıca sınırsız olan hâli; geniş istikbal / gelecek zaman ile değiştiren kazanır.

     Nitekim kazanıldı. İnşaallah bu zafer, ilâ nihaye / Kıyamete kadar devam edecek ve yaşayacaktır.      

Türk Milletine Tuzak mı?

Ülkemizin kurucu kadrosunun başını çeken Başbuğ Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçisi olarak derlediğim ve önemli bulduğum bu yazıyı paylaşıyorum:
Öncelikle belirteyim; Bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızdan arkadaşlarım dostlarım vardır.
ABD taşeronu PKK türevi DEM ve diğer tüm benzeri sivil toplum örgütlerini, bunlara sempati ile bakan tüm sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, siyasi kişilikleri ve kanaatçileri ise Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın yaşam alanlarını parçalayan, onların üretici güçlerinin ve neslinin gelişmesini engelleyen, hatta neslini kıran ‘düşmanları’ olarak görürüm.
Başbuğ Ata’mız Türkiye Cumhuriyetini, kuruluş felsefesindeki “Türk Milleti” paradigması üzerine inşa etmişti. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”. “Türkiye halkı, ırken veya dinen veya harsen birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal heyettir” demekte idi. Yine 1924 Anayasası’nda; “Madde 88. – Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” denmektedir. Büyük Ata’mız 10. Yıl Nutku’na Türk Milleti ifadesiyle başlayıp 12 kere Türk Milleti ifadesini dile getirmekte ve Nutuk, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözleriyle sonlanmaktadır.
Türkiye’miz imparatorlukların yıkılmasından sonra doğan bütün çağdaşı devletler gibi bir ulus devlet olarak doğmuştur. Ulus devletlerde bir tek ulus vardır ve ulus devlet adını genellikle kurulduğu coğrafyada tarihi belirleyen sürükleyen bir halktan alır. Bu halk da Osmanlı’nın, Selçuklu’ların ataları olan Türk halkı idi
Türk Milleti ifadesindeki ‘Türk’ kelimesinin bir ırkı değil Ulus Birliğimizin adını temsil ettiği çok açıktır. Türkiye Cumhuriyeti kimliğimizde etnik köken yazmaz. (azınlıklar hariç). Kimliklerimiz bir belge olarak birbirinin eşidir, aynıdır. Bu tüm yurttaşlarımızın en üst düzeyde eşitliğidir. Daha ötesi olamaz. Bu cümleden hareketle hiç kimseye doğumundan itibaren sağlık hizmetinde, eğitiminde, iş bulmasında, iş kurmasında, vergi ödemesinde, askeri sivil bürokraside, siyasette yükselmesinde, ayırımcılık zaten yapılamaz.
Evet, bu değerler bütünü üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti; Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin, büyük bir zaferle taçlandırdıkları, dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında Cumhuriyet ve Aydınlanma devrimimizin eseridir. Türkiye Cumhuriyeti, Ulus Birliğimizdeki tüm halkların güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği, temelleri aydınlık, güvenli bir kale idi. Ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız çok doğal sosyal-teknik bir tercihle Güneydoğu’da ABD sömürgesi ve BOP projesi ile oluşacak sanayisiz, sadece petrolü olan ve bu nedenle emperyalizm ile kucak kucağa, ilkel kavim demokrasisi ve kurumlarıyla yola çıkacak olan yeni bir macera / Kürt devletinde yaşamayı istemek yerine bin yıllık kardeşlik mazimizle150 yıllık parlamenter deneyimi olan, modern sanayi toplumunun eşiğinden içeri girmiş Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğini güvenli bir kale, bir vatan olarak seçmiş olabilir ve Türk Milletinin bir ferdi olarak yaşamayı pekâlâ isteyebilir. Bu seçime hiçbir kimsenin diyeceği bir şey olamaz. Diyene “sana ne kardeşim” denilebilir pekâlâ. Köy Korucuları, Ulus Birliğimizin güçlü bir örneğidir.
*
Sonuç olarak Türk Milleti bu değerler bütünü üzerine inşa edilen Türkiye’mizde bir Kürt millî sorunu yoktu, olmadı. Çünkü Kürt yoğunluklu coğrafyaya millî ekonomik bir ayrımcılık yapılmıyordu. Eşitsiz ekonomik gelişmeden dolayı Orta Anadolu’da birçok ilimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok ilimizden millî gelirden aldığı pay olarak her zaman daha geri kalıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza millî zulüm de yapılmıyordu. 12 Mart – 12 Eylül işkencehanelerinde “sen Türksün”, “sen Kürtsün” diye ayırım da yapılmıyordu. Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız Cumhuriyetimizin ve bütün bunların farkındaydı. Bu nedenle Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımızın vatandaşlık ve kardeşlik bağı sürekli pekişti. Herhangi bir kalkışma olmadı. Hep birlikte Cumhuriyetimize sahip çıktık.
Ta ki ABD’nin bizim çocuklar dediği, 12 Eylül Faşist generallerinin BOP projesinin milâdı ve uygulaması olarak o zamanlar kurulmakta olan ABD taşeronu PKK ya militan yetiştirmek amacıyla Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımıza uyguladıkları insanlık dışı, vahşi işkencelere kadar. Ve PKK, savaşı başlattı. Kırk bine yakın insanımızı kaybettik, ekonomimiz perişan oldu. Demokratik mücadele geriledi, militarizm güçlendi; en gerici iktidarlara mahkûm olduk ve bu günlere geldik. Ama bu savaş bile tüm yıkıcılığına karşın yurttaşlık kardeşliğimizi bozamadı. Türk ve Kürt etnik kimlikli yurttaşlarımız, Cumhuriyetimizi birlikte korumaya devam ettiler. Çünkü bu savaş güneydoğuda yerel bir savaş olarak kaldı.
*

Diyalektik olarak ulus devletler, bir üst birlik olarak federasyonlardan sonraki bir aşamadır. Dolayısı ile federasyon konağına geri dönüş, tarihin diyalektiğine ters bir geriye dönüştür. Kürt etnik milliyetçilerinin, “eşit yurttaşlık” ve anayasada ulusun diğer etnik bileşenlerinin kurucu unsur olarak belirtilmesi talebi, Ulus Devletlerin; etnik kimlik, mekân, zaman öznesinden bağımsız olarak tarihin biçimlendirdiği nesnel yapısına ters, absürt, uyduruk bir taleptir ve bunun gerçekleşmesi ihtimali Ulus Birliğimizi geriye doğru, nerede sonlanacağı bilinemeyecek olan bir parçalanmaya doğru sürükleyecektir. Ulus Birliğimiz sağlam olarak güçlü bir şekilde kurulmuş ve güçlü bir şekilde bu günlere gelmiş bulunuyoruz Tersi durum Anayasal yurttaşlık kardeşliği sonlanmış, ötekileşme başlamış olacağı için iç savaş çıkacak, Anadolu paramparça olacak ve Sevr’e geri dönülecektir. Zaten istenen de budur.
Bu nedenle “eşit yurttaşlık talebi” “ne var canım bunda, eşitlik işte, ne güzel” diye bilinçsizce karşılanacak ve hafife alınacak bir konu değildir. Dolayısı ile her Atatürk Cumhuriyetçisi, bu tehlikeli talebi hiç de hoş karşılamadan, hiç de boş geçmeden, her mecliste reddedip yerin dibine sokmalıdır.

Türk Ulus birliğinin adı Türk’tür ve bu ad Türklere anasının ak sütü gibi helaldir. Çünkü bu topraklarda tarihi belirleyici ve sürükleyici halk, kavim Türkler olmuştur. Bakınız, İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde ne diyor. Kaynak Yayınları sayfa 22: “Türkler, savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam’ın kurtarıcısı olmuşlardır.”
*
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere” (Diyalektik Yay.) adlı eseinde Fransız tarihçi Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de yakın tanık tarihçisi Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:
Sayfa 51-52; “Daha ilk karşılaşmalarında Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından Türklerinkiyle kıyaslanabilecek hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim ettiler. Hele Türkler, Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman hasımlarına karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu. Franklar, hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi yönlerinden Türkler de kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün hak olarak bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı.”
Bu anlamda Kürt milliyetçileri ve yandaşlarının ileri sürdüğü gibi “Kurtuluş Savaşımızı Türkler ve Kürtler birlikte başarmıştır” tezi yanlıştır. Emperyalizmin tehdidi karşısında bir kısım Kürt nüfusu, diğer halklar gibi müstakbel Ulus devlet kalesi içinde kalmak istemiş ve bir nefer olarak savaşmış olabilir. Ama bu birlikte yapmış olmaya yetmez. Kurtuluş Savaşımızı başarıya götüren güç, Orta Asya’dan başlayıp bu günlere kadar Türklerin biriktirdiği Askeri-Teknik Üretici güçtür. Dünyada sayılı meydan savaşlarının bir kaçı bu topraklarda verilmiş olup ders olarak Harp Akademilerinde okutuluyordur sanırım.


  • Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular; birlikte imparatorluklar kurdular.
    Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
    ‘’Kürt sorunundan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanettir; ne azgın bir SERV özlemidir!

Okursanız Siz de Bir Şeyler Söyleyebilirsiniz

Ekrem Demirli, lise son sınıfta öğrencim oldu. Bugün gibi hatırlıyorum; her ders mutlaka kalkar, dersin konusuyla ilgili farklı şeyler söylerdi. Söz almadığı bir ders olmazdı. O, şimdi bir öğretim üyesi. Akademisyen kimliğini katıldığım kongrede profesör unvanıyla konuşmacı olduğunda öğrendim. Ekrem Hoca, sınıfta, sosyal medyada, salonlarda dersler veriyor, öğrenci yetiştiriyor, aforizmalar üretiyor, çok kişinin dillendiremediği soyut konuları rahatça tahlil edebiliyor.

Boynuzun aştığı kulak olma övüncü bana yeter. Dünün Ekrem’i, bugünlerin Profesör Ekrem Hoca’sı, önüme düşen bir videoda, aforizma değerinde şunları söylemiş: “Sevilmek sınav, sevmek ahlaktır. Ben kendime neyi tavsiye etmek isterim, çocuklarıma neyi öğretmek isterim? ‘Hayatla ilişkini sevgi, saygı, itibar üzerinden kur. Varlıkla ilişkini bunun üzerinden kur. Sevilmek diye bir şey bekleme, Sevilme beklediğinde bütün çaban yatırıma döner. Cömert ol, sevileyim diye. Yazı yazıyorum sevileyim diye. Bütün faaliyetinin amacı sevgi elde etme. Bu bir felakettir, bu bir cehennemdir; hiçbir zaman karşılık bulamazsınız. Hepimiz unutulacağız. Tanrının insanları nankör olarak yaratması, özgürleşmemiz bakımından çok güzel bir şeydir, bir lütuftur. Herkes birbirine minnet duysaydı herkes birbirine bağımlı olsaydı çok kötü bir dünya olurdu.’”

Ekrem Hoca’nın bulunduğu bağlamdan baktığımızda her sözüne imza atılabilir. Bir de madalyonun tersinden düşünmek lazım. Sevilmek sınavdır; ama aynı zamanda haktır. Sevmek ahlaktır; aynı zamanda ihtiyaçtır. Sevilmek, yatırımdır; aynı zamanda özgüvendir, enerjidir, motivasyondur. Sevmek, ahlakla birlikte hem varlık bilinci hem eşya ve kişiye karşı sorumluluk, Yaratan’a karşı kulluktur.

Beklentiye dayalı sevgiye yatırım denebilir; ancak iltifatın, marifet sahibinin hakkı olduğunu da teslim etmek gerekir. Bunlar birbirini yıkayan iki el gibidir. Sevilme duygusu ranta dönüşürse kirletilmiş olur. Samimiyet ve masumiyetini kaybeden her duygu zaten değersizdir.   

Halisane duygularla yapılan her cömertlik, her iyilik, söylenen her söz, yazılan her yazı, verilen her öğüt, gösterilen her yol sevgiden kaynaklanır, doğal olarak işin öznesi üzerinde sevilme duygusu oluşturur. Bu döngü, belki de evrenin dengesidir. Bu, ahbap çavuş ilişkisinden farklıdır. Bu döngüyle beşeriyetin kendi içinde ve diğer varlıklarla ilişkisi ahenklidir. Ahenk bozulursa bunalım doğar. Bir yerde bunalım varsa orada ahenksizliğin var olduğunu düşünebiliriz.

Ünlü bir düşünür, “Hiç hayal kırıklığına uğramadım; çünkü insanlardan bir şey beklemedim.” der. Beklenti, insanı esir eder, gerçekleşmediğinde küskünlük oluşur; beklentisiz verme, ihya eder, coşkunluk verir, vicdanı rahatlatır. Allah’ın insanoğlunu nankör yaratılması, insanoğlunun imtihanı gereğidir. Nankörlük, bir bakıma özgürlüktür; ama aynı zamanda vefasızlıktır, kınanan haldir. Bu, senin madalyonun hangi yönüne baktığınla ilgili. Nankörlük, kişiyi bağımlılıktan kurtarabilir; ama değerbilmez de yapar. Vefasızlık, nankörlükle izah edilir. Bir adım sonrası, ihanettir, hainliktir.

“Varlığımı sana borçluyum, sen olmasaydın ben bir hiçtim.” gibi cümleler minnettarlığın abartılmış ifadeleridir. Kişiyi şirke kadar götürür. Kaderimizle var olduk, aklımızla yaşıyoruz. Minnet, kişide bağımlılık oluşturmamalıdır, şükür noktasında kalmalıdır. Bağımlılıkta akıl devre dışıdır. Sınav akıllı insanlar için vardır, deliler sınavdan muaftır. “Minnet veya şükran, bir insanın aldığı yardımdan dolayı duyduğu hoşnutluk duygusu” diye açıklanır. Minnet, teşekkür etme, iyiliğe iyilikle karşılık verme şeklinde gerçekleşmelidir. Bedel ödeten minnet, kirli ticarettir. Minnet duyguları, bir başka insana yönelik olabileceği gibi bir tanrıya yönelik de olabilir. Şükran duyguları beslemek, bütün dinlerin önemli parçasıdır. Minnettarlığın abartıldığında dünya hayatının kötü olacağı var sayılsa da akıl dairesinde ve ölçülü şekilde yaşandığında kişiler arasındaki dostluğu, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı artıracağı, barış ve huzura katkı sağlayacağı inkâr edilemez. Bizi hayırda yarışanlardan olmaya teşvik eden emir ve bunu eylemleştiren duygu, minnetten azade değildir.

Her hakikat, bir başka hakikatin çocuğu ve alternatifidir. Prof. Ekrem Demirli’nin, sevgili Ekrem’in, büyük bir ustalıkla nakşettiği madalyonun arka yüzünün de var olduğunu hatırlatmak, “orta yol”da olmanın, objektifliğin gereği.

“Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” (Fikirlerin çarpışmasından hakikat güneşi doğar.) veciz dizesiyle Namık Kemal’i hatırlamak da kadirşinaslığın, yatırım amacı taşımayan yazımızın son cümlesi olsun.

Dünyaya Nizâmât Verenler

Kime kızıyorum… Dünyayı kendi akıllarına ve illa kendi çıkarlarına göre tanzim etmeye çalışanlara.

Bir devirde son zamanların zıpçıktı deyimiyle “reel sosyalizm” vardı. Şimdi Sovyetler Birliği demek apolitik herhâlde ki “reel sosyalizm” deniyor. Bu tabirin bir yararı da “bilimsel sosyalizm” çöktü demeden çöküşü kabul ve ilan etmeye imkân tanıması. Bilimseli hiç çöker mi! O sapasağlam duruyor. Çöken reeliydi, yani yanlış uygulaması. Eh, bunu biz daha açık söyleriz: “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur.” 

Reel sosyalizmin trajik sonundan sonra bir ağıt, bir kuğu şarkısı olarak post modernizm doğdu. Söylenmeyen gerekçesi, “Madem benim güzelim ideolojim göçtü, o hâlde batsın bu dünya! O hâlde hiçbir fikir, hiçbir ideoloji doğru olamaz, yaşayamaz.” Yalnız artık ideoloji değil de “büyük anlatı- anlatıyı kebir- grand narrative” diyeceğiz. Yeni terminoloji böyle.

İşte o son büyük anlatı, çökmeden önce dünyayı kendi çıkar ve aklına göre tanzim etmeye kalkmıştı. Dünya devrimi yapacaktı. Sonra baktı ki pabuç pahalı. Hiç olmazsa Yalta’da dünyaya nizâmât veren başkalarıyla yeryüzünü paylaşmaya razı oldu. Adına “tek ülkede sosyalizm” dediler ama çöküşe kadar birçok ülkenin, bir blokun hâkimiydiler.

O sırada Batı’da

Gelelim öbür bloğa. Türkiye onları ta 1919’da tanımıştı. Haritalar çizip “İşte böyle olacak.” diye elimize veriyorlardı. O haritayı yırttık yırtmaya da bize verdikleri haritadan başkaları da vardı. Sykes ve Picot’unki, onu ayrıntılandıran Gertrude Bell’inki. Onlar uygulandı ve o haritalardan bu yana bölgemiz huzur görmedi. Fakat kendilerini dünyaya nizâmât vermekle yükümlü görenlerin bu ihtirasları da dinmedi.

20. asrın başında haritacılar İngiliz ve Fransızlardı. O sırada Amerika, “aşikâr kader- manifest destiny”sinin peşinde Kuzey Amerika kıtasını insan altı diye tasnif ettikleri yerlilerinden temizlemekle meşguldü.

İkinci Dünya Harbi’nden sonra aşikâr kaderlerinin Orta Doğu’yu da tanzim etmek olduğuna karar verdiler. Hatta Orta Doğu’dan da genişine, Büyük Orta Doğu veya Genişletilmiş Orta Doğu’yu da tanzim edeceklerdi.

Sykes ve Picot ölmedi

Bugüne gelelim. Sayın Büyükelçi Tom Barracak’ın verdiği haberler ve değerlendirmeleri bu tarihî akışın içine ne güzel oturuyor. Hatırlayınız. Önce “Orta Doğu için Osmanlı usulü millet sisteminin en uygun olduğunu” duyduk. Tam bunu mu demek istedi bilmiyorum. Çünkü Osmanlı’nın millet sistemi, millet kelimesinin bugünkü anlamını değil, bir dini grubun mensupları anlamını taşır. Bir dinin de değil, mezhebin. Hristiyan milleti yoktur. Katolik Milleti, Ortodoks Milleti falan vardır. Her millet de kendi kanunlarıyla ve kendi hukuk sistemiyle yönetilir. Bu kurtulana kadar kıvrandığımız kapitülasyon zincirinin de esasıdır.

Sonra ekselanslarından bir değerlendirme daha geldi. İsrail bölgede ulus devlet istemiyor, ulus devletleri kendi çıkarlarına aykırı görüyormuş. Eh ne tesadüf, bizim siyasi İslamcılar da aynı fikirde. Sonra “kurucu önder” Öcalan da ulus devleti sevmediğini beyan etti. Üç etti…

Sonra dörtledik. Sayın Barrack da bölgenin zenginliklerinin hepimizi zengin edeceğini ama ulus devletlerin buna engel olduğunu bildirdi.

Fakat Barrack, Öcalan’la her konuda anlaşmıyor. Ademi merkeziyetçilik hiçbir yerde başarılı olmadı dedi. Nasıl bir nizâmât veriliyor bize. Ulus devlet olmayacak. Ama bir merkez de olacak. Federasyon galiba fakat şu geçitte federasyon demek politik açıdan doğru olmaz.

Avrupa’ya nizamat?

Sonra Hazar’dan Karadeniz’e, Basra Körfezi’nden Akdeniz’e bölgenin bütün zenginlikleri şarıl şarıl akacak. Peki, nereye akacak?

Bunlar doğrudur, yanlıştır bir tarafa. Kim kimin devlet şeklini belirliyor! Sayın Barrack bu değerlendirmeleri mesela Batı Avrupa için yapabilir mi? Kavga çıkmadan? Batı Avrupa’nın siyasi yapısı ekselansları için uygun mudur? Veya Kuzey Amerika için? Veya Doğu ve Güneydoğu Asya için… Dünyayı nasıl alırdınız? Yanında bir şey içmek ister miydiniz? Derken…

Derken Euronews’ta bir haberle karşılaştım. Meğer ABD, AB’nin de nasıl yönetileceğine karışmış. Haber’den iki paragraf şöyle:

“Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupa’yı ‘medeniyetin silinmemesi’ için yön değiştirmeye çağıran ABD strateji belgesine tepki göstererek, her türlü ‘siyasi müdahale’ girişimini reddettiklerini bildirdi.

“Costa, pazartesi günü Paris’te düzenlenen bir konferansta yaptığı konuşmada, Washington’ın Avrupalı vatandaşlar adına hangi politikaların doğru olduğuna ya da kime oy vermeleri gerektiğine karar verme hakkı olmadığını söyledi. Bu açıklama, Trump yönetimine yönelik görevdeki bir AB yetkilisinden gelen şimdiye kadarki en sert çıkış olarak dikkat çekti.”

Nedense aklımdan Ziya Paşa geçip duruyor: Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât/ Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.

Kars – Ani – Harakani ve Ahıska (15.12.2025)

Sonbaharın Renkleriyle Bir Serhat Gezisi**

Kışın masalsı güzelliğiyle tanıdığım Kars’ı bu kez sonbaharın dinginliği içinde görmek nasip oldu. 2023 kışındaki ziyaretimde kaleme aldığım yazının ardından, bu defa sonbaharda edindiğim izlenimleri paylaşarak gezip görmenin açtığı ufkun kıymetini aktarmak istiyorum.

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan 07.30’da kalkıp 10.15 civarında Kars Harakani Havalimanı’na indik. Gezimizi Kars’ta doğup büyümüş, halen Kocaeli’mizde yaşayan ve şehrimize önemli hizmetleri olmuş Öztekin Kaşukci’nin başkanlığı ve rehberliğinde gerçekleştireceğiz. Önceden ayarlanmış minibüsümüzle (9 kişi olduğumuz için) şehir merkezindeki Büyük Kale Oteli’ne yerleştik.

Vali Ziya Polat Ziyareti

Önceden alınmış randevu ile Vali Ziya Polat’ı ziyaret ettik. Ruslardan kalma, 1921 Kars Antlaşması’nın imzalandığı tarihi binada bizi kabul etti ve çaylarımızı burada içtik. Vali, çalışkanlığı ve yaptıkları ile halk tarafından sevilen bir yönetici. Sohbet esnasında hediyemiz olan pişmaniye vesilesiyle Büyükşehir Belediyemizin kırsal tarım çalışmaları kapsamında üretilen aromatik bitki ve Ormanya ürünlerimiz hakkında bilgi alıp notlar da aldı.

Kars’ın Tarihi ve 93 Harbi

Kars, 93 Harbi olarak bilinen 1877–78 Osmanlı–Rus Savaşı ile Rusların eline geçmiş, yaklaşık 40 yıl onların yönetiminde kaldıktan sonra 1918’de yeniden Türk yurdu olmuştur. O dönemde yapılan yollar ve bazalt taş binalar şehre ayrı bir mimari kimlik kazandırır.

1918’de Rusların çekilmesinden sonra Ermenistan ve Gürcistan ile yaşanan muharebeler sebebiyle bölgede karışıklıklar yaşanmıştır. 1918’de Kars Ulu Camii’nde 285 Karslının yakılarak öldürülmesi bu acı olaylardan biridir. Restore edilen cami, duvarlarındaki yağ izleri sebebiyle “Yanık Yağlı Cami” olarak da bilinir.

1920’de Kazım Karabekir Paşa’nın Ankara Meclisi tarafından Doğu Orduları Komutanı olarak görevlendirilmesi sonrası yapılan muharebeler neticesinde Ermeniler püskürtülmüş; önce Gümrü, ardından Kars Antlaşmaları ile doğu sınırlarımız bugünkü kesin hâlini almıştır. Bu antlaşmalar, Millî Mücadelemizin uluslararası tanınırlığı ve yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin dirilişi açısından büyük önem taşır.

Kars’ın Bereketi: Süt, Kaz ve Bal

Kars’ın yüksek rakımlı düzlüklerindeki zengin doğal bitki örtüsü, hayvancılığı ve buna bağlı ürünleri besler. Süt ürünleri, kaz yetiştiriciliği ve bal üretimi başta olmak üzere yaklaşık 300’e yakın mağazada bu ürünler satışa sunulur. Gelen misafirlere sundukları hizmet ile ciddi ekonomik katkı sağlarlar.

Biz de peynir, bal ve bazı doğal ürünlerden aldık. Ek ücret almadan ürünlerin kargo ile adresimize kadar gönderilmesi ayrı bir güzellikti. Ardından Peynir Müzesi’ni ziyaret ettik; bu müze, alandaki bilgi ve kültürel mirası görmek bakımından oldukça ilginç ve değerlidir.

Harakani Hazretleri Ziyareti

Harakani Hazretleri, İslâm ordusunun Bizans ile 1033’te yaptığı savaşta yaralanarak şehit olmuştur. Türkistan’ın Harakan yerleşiminden müridleri ile gelmişlerdir. Tasavvuftaki “Altın Halka” zincirinin, Hz. Ebû Bekir ile başlayan silsilesinde, Bâyezid-i Bistâmî’den sonraki halkadır. İlk dergâh Sultan Alparslan tarafından yapılmıştır. Bu halkanın 15. ismi ise Şah-ı Nakşibend’dir.

Sadelik ve gösterişten uzak bir yaşamı öğütleyen Harakani, kişinin geçimini iş ve meslek sahibi olarak sağlaması gerektiğini vurgular. Dünya hırsına kapılmış âlim ile cahil softanın fitneye sebep olabileceği yönündeki uyarısı da oldukça anlamlıdır.

Evliya Camii’nde namazımızı kılarak ziyaretimizi tamamladık.

Kaz Evi’nde Akşam

Kale manzaralı bu mekânda yöresel lezzet olan kaz eti ve diğer ikramları tattık. Yemek esnasında önce akordeon eşliğinde bölgenin hareketli folklor gösterilerini izledik. En sonunda “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” sözleri eşliğindeki oyunları ayrı bir güzellik kattı.

Ardından Bilal Ensari ve Ensar Şahbazoğlu isimli âşıklar sazları ile maniler söyleyerek sahne aldılar. Her birimizin isim ve mesleklerini sorup doğaçlama maniler söylemeleri yemeğimize renk kattı.

Benim için söyledikleri:

“Kaybolmaz şöhretin şanın, damarlarında kaynar kanın,

Bu hayatın tercümanı, İbrahim Hoca hoş geldiniz.”

Genç üyemiz Zeki Aytekin için:

“Gökyüzünde aya bakın, berrak akan çaya bakın,

Pehlivandaki boya bakın, Zeki Beyler hoş geldiniz.”

Abdullah Köktürk için:

“Yenilmez namerdin aşı, bitmez imiş hayali düşü,

İzmit’imizin ağır taşı, serhat Kars’a hoş geldiniz.”

Zeki Aytekin’in sazı eşliğinde Abdullah Köktürk’ün türküleri de ortama ayrı bir renk kattı.

Ani Harabeleri

Kars’ta görülmesi gereken en mühim yerlerden biri de Ani Harabeleri’dir. Şehrin merkezine 40 km mesafede, sınırımızdadır. 1000’li yıllarda yaklaşık 100 bin nüfusuyla önemli bir ticaret merkeziydi. 1064’te Alparslan tarafından fethedilmiş ve “Şehristan” adı verilmiştir. Yönetimi üstlenen komutan Emir Mengücek, Anadolu’daki ilk camiyi burada yaptırmıştır.

Kale, cami ve kiliselerin restorasyonları ile antik şehrin yolların yapımı hâlen devam etmektedir.

Çıldır – Ahıska Rotası

Çıldır üzerinden Ahıska’ya geçiyoruz. Gürcistan’ın Türkgözü Sınır Kapısı Kars’a 180 km, Ahıska ise sınıra 15 km mesafededir. Bu bölge 1578’de Osmanlı topraklarına katılmış, 1828’de Ruslara bırakılana kadar Çıldır Vilayeti’ne bağlı olarak yönetilmiştir. 1944 Stalin sürgününe kadar Türklerin yoğun yaşadığı bir bölgedir.

Çıldır Gölü kenarında çay molası verip Posof Nehri güzergâhındaki doğal zenginlikleri seyrederek sınıra ulaştık. 14 Kasım sürgün tarihi olduğu için geçişimiz bir miktar şüphe ile karşılanıp yaklaşık 1 saat bekletildik; sonrasında izin alabildik.

Bizi bekleyen araçla Ahıska’ya geçtik. Şehri turlayıp tarihi kaleyi gördükten sonra geri döndük.

Dönüşte Posof’un meşhur kırmızı elmalarını alamadık ama bölgenin eski belediye başkanı ve Öztekin Bey’in dostu olan Cahit Ulgar’ın alabalık çiftliğinde hoş sohbetli bir yemek sonrası Kars’a döndük. Çıldır Gölü’nü geçerken gölün kışın 1 metreyi bulan buz tabakası üzerinde kızakla gezme ve buradan tutulan balık ikramı hatıralarını yad ettik.

Akşam Kars Kalesi’nde çay ve kahve eşliğinde sohbet edip şehrin gece manzarasını da görerek otelimize döndük.

Iğdır, Doğubayazıt ve Nahçıvan tespitlerimle devam edecek.

Atsız: Zaman, Mekân ve Ruh

Edebiyat yalnız akılla yapılmıyor. Akla duygu da eklemek gerekiyor. Belki zor olan bu duygu bileşeni… Duygu yerine “ruh” da diyebilirsiniz. Galiba aynı manaya geliyor. Edebiyata ruhun katkısını bazen mistiklerin trans hâline benzetebilirsiniz. Hani dervişlerin mekân ve zaman değiştirmesi vardır ya… Bilhassa romancılar aynen öyle yapar. Bulundukları mekân ve zamandan başka mekânlara, başka zamanlara… En karmaşığı sanatçının, zaman ve mekân değiştirmesi yetmezmiş gibi bir de başka bir insanın içine hulul etmesidir. Üç oldu… Ben bu hâllere tayyi-mekân, tayyi-zaman ve tayyi insan diyorum.

Bu yazı Atsız hakkında. Okuyanlar hemen Ruh Adam’dan bahsettiğimi anlayacaktır. Doğru. Ruh Adam’da günümüzün Yüzbaşı Selim Pusat’ı, aslında Tanrıkut Mete’nin sevdiğini oklama emrini yerine getirmediği için ızdırap çekmektedir. Mete’nin yüzbaşısı ve onun bugüne geldiğinde Güntülü’ye tayy eden sevdiği; bu Uygur masalını 20. asırda devam ettirirler.

Edebiyat fakültesinden Bozkurtlar

Biliyor musunuz? Aslında milliyetçilik de budur. Milletimin geçmişini, ana-babalarımızı, onların ana babalarını ve onların… Tanrıkut Mete’ye kadar hepsini hemen burada hissetmektir. Çocuklarımızı, torunlarımızı, onların çocuk ve torunlarını da… Milletinin varlığını, geçmiş ve geleceği ile hisseden, bugünün ezelden ebede akan millet nehrinin sadece bir parçası olduğunu hisseden insan, şüphe yok ki ölümsüzlüğü tatmıştır.

Atsız bunu sadece Ruh Adam’da yapmıyor. O devamlı mekânlar, zamanlar, ruhlar arası yolculuktadır. Bakınız Bozkurtların Ölümü’nün elimdeki nüshası nasıl başlıyor. Elimdeki nüshası dedim. İlk gençliğimden hatırladığım bu parça sanki bazı baskılarda eserden çıkarılmıştı. Bozkurtlar’ı yazan genç Edebiyat Fakültesi öğrencisi yazdıklarını okumayı teklif eder:

“Bu teklif oradakilerin hepsine birden hoş geldi. Halkayı biraz daha daraltarak bu düşünceye iştirak ettiklerini gösterdiler. Aydede bile iyi işitebilmek için biraz daha alçalmıştı. O sırada sanki birdenbire her şey değişti: Öğrenciler pansiyonu olan evin yerinde şimdi 1300 yıllık bir Türk çadırı vardı. İnce yapılı kız gürbüz, sağlam, çekik gözlü bir bozkır kızı olmuştu. Erkeklerin saçları uzayarak omuzlarına dökülmüş, başlarında birer börk peyda olmuştu. Ceketleri kaftan, iskarpinleri çizme hâline gelmişti. Edebiyatçının elindeki klâsik eser şimdi bir kopuz, fencinin dolma kalemi bel kemerine asılı bir bıçaktı. Hepsi çimenlere bağdaş kurmuşlar, kılıç yaralarıyla çentilmiş sert yüzlerine başka bir anlam veren ala ve yeşil gözleriyle Tonyukuk’a bakıyorlardı. Müstakbel romancı da belindeki kılıçla heybetli bir er olmuştu. Hiç nazlanmadı ve ağır bir sesle şöylece anlatmağa başladı.”

Atsız olmasaydı onlar unutulurdu

Zaman, mekân ve insan içindeki gidiş gelişler Atsız’da sık görülür. Bir edebiyat oyunu mu? Hayır. Atsız zaten bu gidiş gelişlerin insanıdır. Göktürkler Çinlilere esir düşünce, esirler arasında götürülen Yüzbaşı Sançar kahkaha atmaya başlar. Onu güldüren manzara, koskoca pehlivan Yamtar’ı, “keçi kadar Çinli’nin” esir alıp çeke çeke götürmesidir. Sançar’ın gülme krizlerini arkadaşları bilir. Tedavisi, onu bir ata bindirip atı deli gibi koşturmaktır ama o şartlarda bu mümkün değildir. Çinliler, susturamadıkları Sançar’ı ok, kılıç, kargı, ne bulurlarsa onunla yere serip kanlar içinde bırakırlar. Kafile yoluna devam eder. Romandan aktarıyorum, mekân, zaman ve ruh değiştirmelerine bir bakın:

“Bozkıra gece inmişti. Gökte parlak bir ay, havada serin bir rüzgâr vardı. Yüzbaşı Sançar’ın oklarla delik deşik, kılıç ve kargılarla paramparça olmuş gövdesi toprak ananın göğsünde yatıyordu. Yattığı yer kıpkızıl olmuştu. Güneye dönük olan yüzü hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümseyen yüzde Çinlilerle alay eden, kendi kötü talihlerini yeren, Kara Kağan’a kızan bir anlam vardı. Bu kahkahaların çınladığı yerden çok uzak bir yerde, kahkahaların göğe yükseldiği zamandan çok zaman sonra, bir yazıcı, Gök Türklerin torunlarına bildirinceye kadar bu kahkahalar, bu şanlı alay ve şanlı ölüm unutulup gidecekti.”

Atsız Tanrı Dağı’nda

Atsız edebiyatçıdır. Benim zevkim ve ölçülerimle zirvede bir romancıdır. Fakat edebiyat Atsız’ın sadece bir yönüdür. Atsız aynı zamanda bir hareket adamıdır, bir mücadele adamıdır, bir fikir önderidir. Çevresinde hangi fırtına eserse essin daima doğru yönü gösteren bir pusuladır. Bir kişi yoktur ki Atsız’ın ömrünün herhangi bir döneminde, “Şimdi böyle söylüyor ama ya yarın?” diye sormayı aklından geçirsin. Günümüz siyasetçileriyle en çarpıcı farkı herhâlde budur.

Son yer, mekân ve ruh değiştirmesini 1975’in 11 Aralık günü yaptı. O gidişi de başka bir Türkçü sanatçı, rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Atsız Tanrı Dağı’nda şiiriyle anlattı. Şu iki beyit, ikisine de nasıl yakışır:

O gün Tanrıdağı’nda tan ağardı çağda, 

Dediler Oğuz Han’ın otağına giren var. 

Ve Tanrı-Kut Mete’nin huzurunda Atsız’ı 

Kür Şad’la Kül Tigin’le diz vururken gören var. 

Yazarlar ve Anıları

İstanbul’un eskiden birkaç tane olan Marmara, Küllük, Çınaraltı gibi kültür mahvili artık her semtte bir hayli. Konferanslar, sempozyumlar, toplantılar, anma törenleri de öyle. Hizmeti geçmiş maruf bir insanımızın hakka yürümesi de ihmal edilmiyor. Hele İstanbul’a önemli bir zat gelmişse meraklıları ve sempatizanları onun etrafını hemen çepeçevre sarıyorlar. Siyasetin cazip hali her şeyi etkilediği gibi buralarda da hissediliyor. Öyle ki eğer onların yanında olursanız katkı bile alabiliyorsunuz. Bizimki öyle değil. Özgürlükçü, cumhuriyetçi ve üreten, çözüm arayan bir birliktelik. Üsküdar Kemah Cafe’de başlayan Pazartesi Sohbetlerimizi sonra Abbara Kafe’ye taşıdık. Artık Üsküdar Üniversitesi Bağlarbaşı kampüsünde devam ediyor. Belli bir yaş grubundaki aydınlarımız birbirini görebiliyor, dertleşebiliyor, gelişmeleri birlikte değerlendirebiliyorlar. Gösterişsiz ve nümayişsiz sohbetler bunlar. Daha da önemlisi bağımsız ve bağlantısız muhabbetler. Konuğumuz olursa seviniyor ve kendisini dinliyor, sorular soruyor, cevaplar alıyoruz.  Eğer yoksa karşılıklı birbirimizi bilgilendiriyoruz. İkramlar geliyor, bazı dostlarımız çayın yanına çıtır simitlerle selam verip oturuyorlar. Okuduğumuz kitapları, emperyalizmin coğrafyamızı nasıl ser serpe kuşattığını, hafta içinde katıldığımız kültürel etkinlikleri anlatıyoruz. Ülkemizde, coğrafyamızda, dünyadaki gelişmeler de öyle! Ne oluyor, neler olacak? Biz bu gelişmelerin neresindeyiz? Bu haftaki sohbetimiz bazılarımıza göre gereksiz, bir kısmımıza göre de lazım veya moda olan “magazin” idi.

Fevziye Hanım Çayı, Akif’in Dostluğu

Aydınlarımızın konuşulmayanları konuştuğu sohbette kim kitap, gazete ve dergi okuyor, kim sinemaya, tiyatroya, konsere, maçlara, toplantılara ve etkinliklere gidiyor, melodi, müzik, şarkı, türküyle aramız nasıl, seyahat yapabiliyor muyuz, ailelerimiz ve çoluk çocukla yeteri kadar ilgilenebiliyor muyuz, işimiz gücümüz birikimimiz için yeterli mi, hobimiz var mı, hatıralarınızı yazıyor ve bir sonraki nesle aktarıyor muyuz, kimler, arkadaşlarının yaşadığı yeri biliyor gibi sorulara cevap aradık geçtiğimiz haftalarda.

Şöyle ki; Kültür Tarihçisi Dursun Gürlek çok aykırı bir örnek oldu! Çünkü kitapçılara ve sahaflara gidiyor, buna özel bir zaman ayırıyor, kitap alıyor veya sipariş verebiliyor, okumak olmazsa olmazı, her gün benim gibi bir gazete alıyor, konuk olarak programlara katılıyor.

Söz konusu toplantıda hemen yanımda oturuyordu Dursun Gürlek, bu ara Fevziye Abdullah Tansel hatıralarını okuyormuş, benden de bahsedildiğini söyledi. Doğru, Ankara Kızılay’da sürekli evine ziyarete giderdim Fevziye Hanımın, sohbetler eder, bize Türkçemiz için yaptığı mücadeleyi anlatırdı. Anlatırken de o yaşına aldırmadan bitki çayları ikram ederdi. Bizim servimize de kesinlikle müsaade etmezdi. Çünkü biz ona göre konuktuk. Fevziye Hanım Mehmet Akif ve Namık Kemal ile alakalı çalışmalarda hala referans olarak gösterilen iki kitabın da yazarıydı.

Dursun Gürlek’in bir yaşadığı olayı da tamı tamına bizi anlatıyor. Vapurda gazete okurken, karşısındaki zat “Sizin akıllı telefonunuz, internetiniz yok mu? Ne diye gazeteye boşuna para veriyorsun?” demez mi? Ah benim köse sakalık, kime ne anlatacağız? Çok zor algılar ve günler. Dursun Gürlek verdiği bir başka örnek bugünkü durumumuzu ortaya koyuyor. Mehmet Akif Ersoy’un(1883-1936) Sarıgüzel’deki evi yandığında, kıymetlisi ve arkadaşı Ömer Ferit Kam’a(1864-1944) yakın olsun diye onun evine yakın Beylerbeyi’nden ev kiralıyor. Yanan dostluk ateşine bakın? Var mı dünya da eşi? Olursa böyle olmalı arkadaşlık veya dostluk.

Işık, Erksan, Tahir ve Mustafa Kutlu

Sanatçı, hattat ve Öğretmen İsmail Yazıcı arkadaşımız da Mehmet Ali Sarı’nın “Beyoğlu’nda Bir Hafız” adlı anı kitabını okuyormuş, ancak daha çok ev işleriyle meşgul oluyormuş. Belli bir yaş grubu arkadaşlarımızın çok oy yemek yaptığını, sofra tanzim ettiğini de bilmiyor değilim. İyi bir şey.

“Cağaloğlu’nda Bir Yayıncı Portresi” adıyla hatıralarını yayınlayan Ebubekir Erdem’in bu ara Mustafa Kutlu ve Emin Işık’ın kitapları başucunda. Ufuk göstererek ayağı yere basan bir akademisyen Emin Işık’a rahmet, öykülerinde bizim de yer aldığımız, arayıp da kendimizi bulduğumuz Hikayeci Mustafa Kutlu’ya da sağlık dilerim. Önemli günlerde Romancı Kemal Tahir ve Yapımcı Metin Erksan’ı da ziyaret ettiklerini hatırlattı Ebubekir Erdem. Şimdi acaba kaç aydınımızın, bir tane sinemacı, yapımcı, rejisör dostu var mıdır? Veya tersten okuyalım, sinemacılarımızın kaç tane yazar ve aydınlar ile zaman zaman bir araya gelerek muhabbet eder, ortak gittikleri bir mekân bulunuyor mu?

Emekli Albay Mehmet Şadi Polat her kültür hareketinin içinde, özellikle Türk Sanat Müziği konserlerini yakın takibe almış. Atatürk Kültür Merkezi’nin içimizdeki en yakın takipçisi.

Tarihçi Can Alp Güvenç, yazmak kadar konuşmayı da seviyor, yorumları öne çıkarmış, Balkanları anlatan romanı bitti, yayına hazır bekliyor, sıra anılarını yazmakta. Kaleme alması da gerek zaten. Müziği seviyor ama gidemiyor, çünkü evde hasta ailesine ihtimam göstermesi gerekiyor. Öyle oldu. Sonra da nurlarda uyusun kıymetli eşi hakka yürüdü.

Okumak veya Dinlemeyi Bilmek

Bir kitap okumak ve bitirmek birkaç kitap okumaktan daha zor galiba belli bir yaş grubu için. Fatih Döneminin ünlü kanaat önderi, mutasavvıf, sertürbedar ve mürşidi kâmil Ahmed Amiş Efendi ise tam tersini düşünüyor “Bir kitap en az üç defa okunmalı!” Gazeteci Recep Aslan okumamakta ısrarlı, yorumlamakta ve ileriyi göstermekte ise iddialı. Diğer Gazeteci arkadaşımız Atila Şahiner de bir zamanlar okumazsa zamanın hiç geçmediğini anlatırken, eskiye özlem duyuyor. Biraz da bizim yaş gurubu ve geleneksel kültürümüzde dinlemek hep önde ve öncelikli. Bu da bir başka güzellik olsa gerek; Dinlemeyi bilmek.

Yurtdışı eğitimi ve tecrübesi fazla Mimar Mehmet Tuna Somay müzikle alakalı zaman dilimini özellikle ayırıyor, ayrıca mesleği dışında bir sivil toplum kuruluşu olan TMKV yönetiminde.

Makina Mühendisi Adnan Babuna de yurtdışı birikimli bir çalışan. Şimdi de İspanyolca kurslara gidiyor ve daha fazla yabancı dil öğrenmeye çalışıyor.

İki aydınımız Mehmet Cemal Öztürk ve Haldun Sönmezer’in ortak özelliği seyahatleri çok sevmeleri ve aileleriyle birlikte bol bol gezmeleri. Fırsatları ve imkanları değerlendirmeleri öndeler.

Kamil Uğurlu ve Hocası Hançerlioğlu

Şair sanatçı üst bürokrat, eski TOKİ kurucu başkanı ve Karaman eski Belediye Başkanı bu görüşe sahip çıkıyor. Seyahatlerle şehrin ruhunu yakalamak ancak mümkün olabiliyor. Yeni insanlar ve mekanlar tanınıyor. Emeklilik yaşlılık ve yorgunluk olmamalı, bir meşguliyet ile normal hayat devam etmeli. Kamil Uğurlu eşi ile birlikte ortak çalışmalar yapıyor, uzmanlarına danışarak, şehrin kültürünü, sanatını, yaşantısı, örfünü, ufkunu ortaya çıkarmak için iğneyle kuyu kazıyor ve şehrengizler hazırlıyor. Dokuzuncu şehrengiz çalışması Kıbrıs olacak. Güzel Sanatlar Akademisindeki hocası Orhan Hançerlioğlu’ndan(1916-1991) sitayişle bahs ediyor Kamil Uğurlu. Demek vefalı öğrenciler hala var. Orhan Hançerlioğlu komple bir sanatçı-öğretmen onun “Kedi” hikayesini hala anımsarım. Genç kız sevgilisiyle buluşacak. Bir türlü beklenen saat gelmiyor, vakit geçmek bilmiyor. Üstelik salonda bir de kedi miyav miyav sessizliği bozuyor, sinirlendiriyor. Artık genç kız dayanamıyor miyavlamalara kediyi tutup fırpalayıp atacak, tam o sırada zil çalıyor ve erkek arkadaşı geliyor. Salonda ilk gördüğü şey de kedi “Ay ne kadar güzel bir kedi” diyor. Genç kız başıyla tasdik ediyor “Evet güzel bir kedi” Kucağına alıp seviyor kediyi. İnsan böyle bir şey işte.

Dr. Kamil Uğurlu, Hanry Davit Thoreau’un (1817-1862) yazdığı Valden Gölü romanını okumuş ve tavsiye ediyor. GOG yazarı bir italyan Giovanni Papini (İş Yayınları Mütercim Fikret Adil) de öyle. Yakalayabilirsem bu eserleri okuyacağım.

Belli bir yaş grubunun başta göz, diş, baş sorunları oluyor. Okumak için sorunlar mazeret olmaz ama sağlık ne kadar müsaade ederse. Genişlemek için derinleşmek gerekiyor.

“Bin Can ile Sevdim Seni”

Ben her gün bir, bazen iki gazete alıyorum. Her hafta bir konsere aboneyim. Türk Sanat Müziği farklı bir şey bizim nesil için. Ama her türlü müziği seviyorum. Kitapsız günlerim geçmiyor. Televizyon haberleri önceliğim. Dizim çok az veya yok gibi. Seyahatler imkânım olursa eşimle hiç durmaz koşarım. Ah sağlığımız yeter ki müsaade etsin. Sık sık ve bazen birkaç ay gibi Girne’de çocuklarımı ziyaret ediyor ve kalıyorum. Gemiyle son Baltık ve Batı Akdeniz ülkelerinin tadı hala damağımda. Tanıdığım her insanı ve mekânı yazılarıma taşıyorum. İnsanları, tabiatı, kitabı, yazıyı aşk ile seviyorum. Bu ara “Bin can ile sevdim seni” şarkısını mırıldanıyorum nereden kaldıysa aklımda. Davet edildiğim yurtiçi ve dışı toplantılara katılıyorum. Kitap çalışmalarım sürüyor “Haydi Koşsana Angry”, anı romanlarım Tut Elimi Killize ve Öp Beni Asitane dizisinin üçüncü kitabı olacak.

Kur’an’da Anlatılan Zalim İktidar Örneği

Yapımcı ve sunuculuğunu yaptığım Geniş Açı adlı TV programında son bölümün konu başlığı  “GÜÇ VE İKTİDAR SAVAŞLARINDA DİN UNSURU” idi. Konuğum Hukukçu, İlahiyatçı, Yazar Tevfik Karabulut kendisini bu konularda inceleme yapmaya sevk eden şeyin Firavun- Haman- Karun- Belam dörtlüsünün ilişkilerine dair Kur’an-ı Kerim’de anlatılanlar olduğunu söyledi.

Bu ayetler zalim iktidarla, iktidarı ayakta tutan güçleri değerlendiriyor. Konu siyaset sosyolojisi ve ilahiyat disiplinlerinin kesişim noktasında durmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssalar sadece tarihi süreçte gelip geçmiş kavimlerin hikayeleri değildir. Firavun, Haman, Karun ve Belam; şahıslardan öte, her çağda ve her coğrafyada ortaya çıkabilecek zihniyetlerin ve yönetim biçimlerinin sembolleridir. Her dönemde adları değişse de bu isimlerin temsil ettiği güçler hep var oldu.

****

Firavun, Mutlak Siyasal Gücü/Egoyu, hukuku askıya alan, gücü merkezileştiren iradeyi temsil ediyor.

Haman, Bürokrasi/Yargı/Ordu/Derin Yapıyı yani zulmün teknik ve askeri altyapısını kuran, “emre itaat eden” teknokrat ve güvenlikçi yapı.

Karun, yandaş sermayeyi temsil ediyor. Başlangıçta Hz. Musa’nın kavminden (yani halktan biri) iken, zenginleşince sınıf değiştiren, servetiyle şımaran ve gücün finansörü haline gelen figür.

Belam, İktidara dini meşruiyet sağlayan ulema/dini kurumlar/cemaat ve tarikatları temsil eden bir alim. Dünyalık menfaat karşılığında Firavun’un yanında duran, zulme “fetva” uyduran, “din tüccarı” sınıfın örneğidir.

Bu dörtlüden biri eksikse, Firavun’un iktidarı uzun süre ayakta kalamaz.

****

Bu yazının amacı, kimseyi doğrudan bu sıfatlarla yaftalamak ya da suçlamak değildir. Amacım, vahyin bildirdiği ölçütlerle, bugünün siyaset, ticaret, bürokrasi ve din ilişkilerini değerlendirmek için düşünmeye sevk etmektir. Hatta gerekirse bir özeleştiri yapılmasına vesile olmaktır.

Bir Müslüman için en büyük erdem, “Acaba bende veya desteklediğim yapıda bu özelliklerden bir iz var mı?” diye sormaktır.

Kur’an, gücün denetlenmediği, hukukun askıya alındığı her yerde bir “Firavunlaşma” (tiranlaşma) riski olduğuna işaret eder. Buna rağmen İslam tarihinde Kur’an’ın bu çıplak uyarısına rağmen zalim iktidarlar hep olageldi.

Tarihte “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…” diyenler de oldu ama zulmü alkışlayanların çoğu zaman sesi daha çok çıktı.

****************************

Güç ve İktidar Ahlakı Test Eder

1877’de Lord Acton “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” demişti. İktidarların elindeki güçleri sınırlama, denetleme ve dengeleme fikri bu görüşten doğdu.

Aslında iktidar, ahlaklı insanları otomatik olarak ahlaksız yapmaz. Ama ahlakı sürekli olarak test eder.

Uzun süre iktidarda kalan yapılarda şu tabloyla sıkça karşılaşırız: Güce erişen bir kesim, zamanla hesap vermez/ hesap sorulamaz hâle gelir.

Hesap vermezlik, dokunulmazlık hissi üretir. Dokunulmazlık, görev ve yetkilerin suistimalini doğurur. Suistimaller, hata ve günahlar “devlet aklı”, “bir bildiği vardır”, “O hatalardan münezzehtir” anlayışı ile önce gerekçelendirilir, sonra normalleşir.

Bu süreçte, rüşvet “hizmetin devamı”, ihale ilişkileri “davanın finansmanı”, lüks hayat “nimetle imtihan”, ahlaki savrulmalar “özel hayat” olarak açıklanır.

Uyuşturucu, cinsel sapkınlık, güç ilişkileri üzerinden kurulan kirli ağlar, hukuka aykırı yargılamalar, kaynağı belirsiz servetler… Bunlar dahi iktidara zarar vermez. Çünkü zamanın Karun, Haman ve Belamları “bizden olanlar yaptı” diye devreye girer.

******************************

Harun Gibi Başlayıp Karun’a Dönüşenler

Harun figürü önemlidir. Harun başlangıçta kötü değildir. Ama dirençsizdir, dönüştürülebilir.

Siyasette yola “Müslüman demokrat” kimliğiyle çıkıp, zamanla güç zehirlenmesi yaşayanlara dair hepimizin aklına geliveren isimler vardır. Mesela Numan Kurtulmuş, HAS Parti döneminde “Harun gibi geldiler, Karun oldular. Biz onlar gibi Firavunlaşmayacağız” diyerek çok hayati bir tehlikeye parmak basmıştı.

Fakat “söylemi ile eylemi” arasındaki uçurum düşündürücü ve ibret vericidir.

Bu söz ve bu eylem, bugün kendisi de dahil olmak üzere, tüm yöneticiler için bir “vicdan terazisi” olmalıdır.

Karunlaşma her zaman büyük servetle olmaz. Bazen makamla, bazen statüyle, çoğu zaman da tehlikelere karşı korunmakla olur.

O gün bu tespiti yapan kişinin, bugün o eleştirdiği yapının tam merkezinde yer alması Karunlaşmayı kabul etmesi değil midir?

****

Beni ilgilendiren kişiler değil, “Harunlar neden Karunlaşır?” sorusuna cevap arıyorum.

“Dava” için yola çıkanlar, “devletin imkanlarını” şahsi ikballerine basamak yapmaya başladığında tehlike baş gösteriyor. Harun gibi gelenler, bir süre sonra, Karun’un veya Firavun’un sofrasında otururken görünmeye başlıyorlar.

Gücün ahlakı dönüştürme potansiyeli yüksektir; asıl marifet, makam yükseldikçe adaleti yani Harun kalabilmeyi muhafaza etmektir.

******************************

Halkın Hiç mi Kusuru Yok?

Firavun’un zulmettiği halkın Allah’ın elçisi Hz. Musa’ya söyledikleri söz çok ürperticidir: “Sen haklısın ey Musa! Ama bizim karnımızı Firavun doyuruyor.”

Böyle söylemelerinin muhtemel sebebi şu: Köle de olsalar insanlar kurulu düzenlerinin bozulmasını istemezler. Musa’nın vaadi belirsizdir ve insanları ürkütmüştür. Neticede eldeki kadarından da olmak vardır. Aç olarak özgür olmaktansa yarı tok olarak köle kalmayı tercih etmiş olabilirler.

Ama bu yolla zulmün sonu getirilebilir mi?

Bu anlayış zulme ve kötü yönetime rıza üreten geniş bir toplumsal zemin oluşturur.

“Rızkı veren Allah’tır.”  Ama rızkı iktidarın verdiğine inanan bir toplum hak talep edemez. Haksızlığı görür ama ses çıkarmaz. Ahlaki çürümeyi fark eder ama “bize dokunmuyor” diye umursamaz. Ve farkında olmadan Firavun düzeninin en sağlam dayanağı hâline gelir.

“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.”

Görüldüğü gibi Kur’an iktidar sahiplerinin “Firavunlaşma” tehlikesine karşı ders çıkarılması, halkın da rızık endişesiyle haksızlığa boyun eğmemesi için uyarıyor.  

Bize düşen Kur’an’ın mesajını hatırlatmak, Hz. Musa’nın duruşunu, Hz. Peygamber’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” uyarısını bugüne taşımaktır.