10.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Ekim 7, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 46

Masum Değiliz Hiçbirimiz

            Son yıllarda toplumumuzun her kesiminde, kurumlarımız dâhil olmak üzere büyük bir sosyal çürüme ve çöküş yaşanıyor. Sanki bu çürümeye adeta bile bile razı olmuş, tel tel dökülür haldeyiz.

             Hiç kimse kusura bakmasın bu noktaya gelişimizin en önemli sebeplerinden biri, “Dindar Nesil Yetiştireceğiz” söylemiyle önümüze konan sistemin ahlâkı göz ardı etmesidir.

            Televizyonlarda sabah akşam izlenen vurdulu kırdılı dizi filmler, kadın programları, saatlerce süren gelin–kaynana tartışmaları… Toplum olarak sanki her saat, her dakika işlenen suç mahallinin içinde yaşıyoruz.

            İmam Hatip Okulları ve din eğitimi müfredatının artmasıyla gençler dini bilgi yönünden daha donanımlı yetişiyor olabilir. Ancak unutulan bir şey var: ahlâk…

 Kaç kur’an kursunda toplu taciz olaylarına rast gelmedik ki…

            Ve ne yazık ki o öğrenci yurtlarında taciz olayları olduğunda yetkililerin ağızlarından çıkanlara bakar mısınız? “Bir kereden bir şey olmaz” veya “Bunlar tecavüzcü değil, bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Bunlar tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” sözleriyle bu yapılan ahlâksızlıkları taçlandırıldığını gördük.

            Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim!” Sözü, sporcuların yalnızca fiziksel olarak güçlü ve hızlı olmalarının yeterli olamayacağını; aynı zamanda akıllarını kullanmaları zeki ve çevik olmaları, bedensel beceri ve en önemlisi ahlaklı, dürüst, karakterli bireyler olmaları gerektiğini vurgulamıştır.

            Acaba sporcularımız bahis oynarken, arkadaşları ile oyun oynarken akıllarına Atamızın bahsettiği bu güzel hasletler geliyor mudur?

            Spor, sağlık ahlâk ve erdemle anılması gereken bir alan iken, bugün şike ve bahis gibi kirli kavramlarla birlikte anılıyor olması bünyesinde ne kadar çirkinlikler barındırdığının farkında mıyız?

  • Her gün karşı karşıya kaldığımız ekranların masum görünen kirli yüzleri,
  • Futbol kulübü başkanlarının uyuşturucu skandalları,
  • Hakem ve futbolcu isimlerinin bahis çeteleriyle anılır olması,
  • Kendilerini imtiyazlı sınıf algısıyla bu suçlardan muaf tutulmaları ve aynı suçları işlemeğe devam etmeleri.

            Bütün bunlar, toplumun ahlâkî değerlerini ne kadar aşındırdığını ve bundan ne kadar uzaklaşıldığını göstermektedir.

            Yaşanan olaylarda dikkat çeken bir başka husus, adaletin eşit uygulanmamasıdır. Kulüp başkanları ve hakemler hakkında ciddi iddialar ortaya atılırken, çoğu zaman yalnızca alt kademedeki kişiler cezalandırılmakta olduğu gözlerden kaçmamaktadır.

            Fransız yazar ve düşünürü Honoré de Balzac’ın şu sözü, bu durumu en iyi şekilde özetler durumdadır: “Kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıflar ağa takılır, güçlüler ağı deler geçer.”

            Toplumumuzda yaşanan çürümenin temelinde ahlâkın unutulmuş olması yatmaktadır. Din eğitimi, spor kültürü, medya ve hukuk sistemi; hepsi ahlâkî değerlerle yeniden inşa edilmedikçe bu çöküş devam edecektir.

            Gerçek kurtuluş, Türk Milleti yeniden kendine dönmeli, ahlâkı yeniden hayatın merkezine almalıdır. Çünkü yapacağımız her işi ahlâkî ölçüler içerisinde yaşarsak, ancak o zaman yeniden insanlığımızı kazanabiliriz.

Meraklı Zamanların Tam Ortasındayız

Azerbaycan’da “ilginç” yerine “meraklı” diyorlar. Ben de ‘meraklı’yı öyle kullandım. Bir Çin bedduasını hatırlatarak gireyim: “Meraklı zamanlarda yaşayasın!” Çin felsefesi karamsar. Bu dilek bana beddua değil, dua gibi geliyor.

Geçtiğimiz pazar günü Karar’da şöyle bir haber vardı: “Danimarka’da mektup dönemi kapanıyor, 400 yıllık posta geleneği sona eriyor.” 30 Aralık’ta posta idaresi artık mektup kabul etmeyecekmiş kabul etmeyecekmiş. Danimarka’nın kırmızı renkli posta kutularını hatıra diye satışa çıkarmışlar, kapışılmış. Sahi bizim posta kutularını da artık pek görmüyorum. Onların yerine PTT AVM kamyonetleri var. PTT kargo hizmeti de muhakkak mektubu geçmiştir. İyi ki resmî tebligatlar hâlâ mektupla yapılıyor. Üzerlerine de damga pulu yapıştırılıyor!

Daha az kâğıt

Bu, kâğıt mektubun ölümü. Mektup başlı başına bir edebî türdü. Artık yok. Katil belli: E-posta ve diğer çevrimiçi haberleşme imkânları. Mektup kelimesinin bütün çağrışımları gerek romantik gerek değil, Garcia’ya mektup götüren adam dâhil yok artık. Garcia’ya e-posta gönderen adam da olmaz hani.

Epey oldu, kâğıt gazetenin de sonunun kehanetini okumuştum. En son ortadan kalkacağı ülkeler Türkiye ve Rusya’ydı. Yanlış hatırlamıyorsam tahminî bitiş tarihi 2030’du. Dünya çapında birkaç büyük gazete de “sadece internet” deyip baskıyı bıraktı. En çarpıcı örnek, dünyanın ilk gazetesi denilen Lloyd’s List. 1734’te yayımlanmaya başlayan List, 2013’te basılan 60.850’nci sayısından sonra, sadece internet üzerinden yayımlanıyor.

Bir buçuk yıl kadar önce, bu sütunda, birkaç yapay zekânın tercüme becerisini ölçmek için onlara Yahya Kemal’in nesirlerinden örnekler vermiştim. Epey başarılıydılar. Zaten biliyorsunuz artık birçok tercüme yapay zekâya yaptırılıyor. İnsan kontrolü de var. Fakat iş yükü ona-bir gibi bir oranda azalıyor, kısalıyor. Bu her on mütercim-tercümandan dokuzunun işsiz kalması mı demek?

Yapay zekâ olgunlaşıyor

Şiir için Osman Nevres Bey’in meşhur şarkısından şu iki mısrayı vermiştim;

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Başarı burada bitmişti. Denediğim hiçbir yapay zekâ ikinci mısradaki “eller”i organlıktan çıkarıp yabancılar, başka insanlar diye çevirememişti. Bir buçuk yıl sonra tekrar denedim. Sonuç epey farklıydı.

Grok, iki ayrı çeviri yapmış. Birinde, “Başkaları ellerine gül yağı sürer, bülbül öfkesinden patlasa da.” demiş; kelime kelime tercüme dediği diğerinde, “İnsanlar ellerini gül yağıyla mesh eder, isterse bülbül patlasın.” İkisinde de “eller”in iki anlamı da var. Tek kelimeyle tevriyeyi yakalamak mümkün değildir. O sadece Türkçede yapılabilir.

Copilot üzerinden GPT 5.1, “Başkaları kendilerini senin gül yağınla mesh eder, bülbül kalbini kırarken”, buyurmuş. El- başkası farkını fark etmiş.

Bir buçuk yılda hiç de kötü bir ilerleme değil. Yapay Zekâ cephesindeki en önemli gelişme, gelişmenin kendisi.

Sanrı da zekâ artışı var

Bu denemeyi yaparken Grok bana hayal görmenin, sanrının pek açık bir örneğini de verdi. Günümüz yapay zekâları hoş sohbet ya çeviriyi vermeden birkaç laf edeyim demiş herhâlde ve buyurdu ki “İşte bu meşhur Fuzûlî beyitinin en doğal ve şiirsel İngilizce çevirisi…” Osman Nevres Bey, Fuzuli’yle karıştırılmaktan gocunmazdı herhâlde.

Halüsinasyon nereye kadar diye merak ettim ve şimdi Grok’a tekrar sordum. Aramızda geçen sohbeti aynen veriyorum:

Ben:

Şu mısralar hangi şairindir? “Senden bilirim yok bana bir faide ey gül/ Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Grok: 

“Bu mısralar Nevres-i Cedîd (veya Nevres-i Kadîm, tam adı Osman Nevres) adlı 18.-19. yüzyıl divan şairine aittir.

“Şiir, klasik Türk mûsikisinde Hüseyni makamında Tanbûrî Ali Efendi tarafından bestelenmiş ünlü bir şarkıdır ve nakaratı tam olarak verdiğiniz mısralardır: “Senden bilirim yok bana bir faide ey gül Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

“Şiirin son kıtasında mahlası “Nevres” geçer, bu da sahipliğini doğrular. Klasik gül-bülbül alegorisiyle sevgilinin (gül) nankörlüğünü ve âşığın (bülbül) çilesini anlatan içli bir gazeldir.”

Eh, hiç fena değil. Fuzuli gitmiş, Osman Nevres Bey gelmiş. Bu sefer de parantez içi sanrı ama olacak o kadar.

Sonuç: Yapay Zekâ cephesinde her gün yeni bir şey var. Olgun teknolojilerde gelişmeler yıllara yayılır. Yapay Zekâda; aylar, hatta haftalar içinde oluyor.

Yapay zekâlar artık Web’de arama yapıyor. Eskiden bildikleri, piyasaya sürülmeden önceki eğitimiyle sınırlıydı ve sabitti.

Mehmet Akif Ersoy (1873-27 Aralık 1936)

Mehmet Akif, Aralık 1873’te (Hicri Şevval/1290/) İstanbul’da doğmuştur. Babası Tahir Efendi, annesi Emine Şerife Hanımdır. Tahir Efendi, Arnavutluk’un Kosova vilayetinin İpek kasabasına bağlı Şuşişa (Foşiçe)  köyünden küçük yaşta İstanbul’a gelerek eğitim görmüş ve Fatih Medresesi müderrisliğine kadar yükselmiş bir âlimdir.  Annesi Emine Şerife Hanım Buhara’dan Anadolu’ya gelerek Tokat’a yerleşen Türklerdendir. Babası Akif’e ebced hesabıyla hicri doğum yılına denk düşen “Ragıyf” adını vermişse de aileden sadece babası bu isimle çağırmaya devam etmiş, diğer aile üyeleri ve çevresi bu adı söylemekte zorlandıklarından “Râkif”, “Raif” ve zaman içerisinde de Akif demiştir. İlköğrenimine 1878 yılında dört yaşında iken Emir Buhârî mahalle mektebinde başlamış, iki yıl burada eğitim görmüş ardından Fatih’te Muvakkithâne’nin yanındaki ibtidâi mektebine yazılmıştır. Bu dönemde babasından Arapça dersleri almaya başlayan Mehmet Akif, daha sonra sırasıyla Fatih Merkez Rüşdiyesi, Mülkiye Mektebi’nin üç yıllık idadi kısmı ve Mülkiye Mektebi’nin yüksek (âlî) kısmına devam etmiştir. 1888’de Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmına başladığı yıl babasının gırtlak vereminden vefatı ve Fatih Sarıgüzel’deki evlerinin yanması üzerine memuriyete bir an önce başlayabilmek için 1889 yılında yeni açılan Mülkiye Baytar Mektebi’ne yazılmıştır. 1893 yılında dört yıllık bu okulu birincilikle bitirmiş, Ziraat Nezâreti Umur-ı Baytariyye ve Islâh-ı Hayvânât umum müfettiş muavini olarak göreve başlamıştır. Memuriyet hayatında görev yeri İstanbul olmakla birlikte Anadolu ve Rumeli’de, Arnavutluk’ta ve Arabistan’da dolaşarak köylü ile yakın olma fırsatını bulmuştur.

Görevi sürecinde İstanbul’da bulunduğu zamanlarda 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi’nde Kitâbet-i Resmiye, 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’nde Türkçe ve kompozisyon dersleri ile 1908’de Darülfünun’da edebiyat dersleri vermeye başlamıştır. Ayrıca Dârüledeb adlı özel bir okulda fahri olarak hocalık yapmıştır. 11 Mayıs 1913 tarihine kadar 20 yıl bu vazifede kalmışsa da kendisinin çok kıymet verdiği Umur-ı Baytariyye Müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere azline tahammül edememiş ve en son görevi olan Umur-ı Baytariyye Müdür Muavinliği’nden istifasını vermiştir. 1913 yılının sonunda hükümetle fikir ayrılığına düştüğünden Darülfünun’daki görevinden de ayrılmıştır. İslamcılık akımının en büyük savunucularından olan Mehmet Akif, eserlerinin büyük kısmını Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergisinde yayımlamıştır. 1908 yılında Ebu’l-Ula Zeynel Abidin ve Eşref Edip tarafından yayımlanmaya başlanan Sırat-ı Müstakim, 1912 yılında Sebilürreşad adını almış, Eşref Edip ile birlikte başmuharrir olarak Mehmet Akif dergiyi çıkarmaya devam etmiştir. Balkan Savaşları sırasında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin tenvir ve irşad faaliyetlerine katılan Mehmet Akif,  I. Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilmiş, orada İtilaf Devletleri adına savaşırken, Almanlara esir düşmüş Müslüman askerlerin kamplarını ziyaret etmiştir. “Berlin Hatıraları” şiirini bu sırada yazmıştır. Almanya’dan döndükten sonra Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Necid’e gönderilmiştir. Buradan dönüşte Medine’ye uğrayarak Hz. Peygamber’in ravzasını ziyaret etmiş, bu seyahati “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirini yazmasına ilham kaynağı olmuştur. 1918 yılı Temmuz ayında Mekke emirinin daveti üzerine Lübnan’a gitmiştir. Ağustos ayında Şeyhülislamlık dairesine bağlı Dar’ül Hikmet’il-İslamiye adlı ilmi ve siyasi kuruluşun başkâtipliğine atanmış, Ocak 1920’de ise aslî üyesi olmuştur.

I. Dünya Savaşı’nın bitiminde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından İzmir’in işgal edilmesi ve manda söylemleri üzerine Millî Mücadele’ye katılmaya karar vermiş ve 1920 yılının Ocak ayı sonunda Hasan Basri (Çantay) Bey’in daveti üzerine Balıkesir’e gelmiştir. 23 Ocak 1920’de Zağanos Paşa Camiinde halkı düşmana karşı mücadelede birlik olmaya çağırmıştır. Balıkesir hutbesi İzmir’e Doğru gazetesinde ve Sebilürreşad’da yayımlanmıştır. Balıkesir’den İstanbul’a dönüşünde hükümetin ve İtilaf Devletlerinin baskısı artmıştır. Bu dönemde Sebilürreşad idarehanesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İstanbul’daki bağlantı noktalarından biridir. Ankara’nın gönderdiği haber ve talimatlar kurye aracılığıyla dergi idarehanesine getirilerek buradan İstanbul’daki Millî Mücadelecilere ulaştırılmaktadır.

16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali sonrası Mehmet Akif İstanbul’da durmak yerine Ankara’ya giderek çalışmak ve milli kuvvetlere destek olmak istemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın da daveti üzerine oğlu Emin’i yanına alarak Ali Şükrü Bey ile birlikte 10 Nisan 1920’de yola çıkmış, zorlu bir yolculuktan sonra 24 Nisan 1920’de Ankara’ya gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bahçesinde Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşmışlar, Paşa onları beklediğini, tam zamanında geldiklerini, görüşmek için uygun vakitte onları ziyaret edeceğini söylemiştir. Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişi büyük sevinçle karşılanmış, Hâkimiyet-i Milliye ve Açıksöz gazetelerinde bu habere yer verilmiştir. Sebilürreşad dergisi Ankara’da çıkarılmaya başlanmıştır. Ankara’ya gelişinden kısa bir süre sonra Burdur milletvekilliğinden istifa eden Miralay İsmail Hakkı Bey’in yerine Mustafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda aday gösterilen Mehmet Akif, 5 Haziran 1920 tarihinde milletvekili olarak seçilmiştir. Aynı zamanda Biga’dan da milletvekili seçilen Akif, sadece bir yerden milletvekili olabileceği için Burdur milletvekilliğinde karar kılmıştır.

Millî Mücadelenin manevî önderi olan Mehmet Akif, Kuva-yı Milliye Hareketinin başarılı olması için verdiği vaazlarla halkın birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmesinde etkin rol oynamıştır. Hacı Bayram Camii’nde verdiği vaaz sonrası 3 Mayıs 1920’de Dar’ül Hikmet’il-İslamiye’deki görevine son verilmiştir. Anadolu’nun farklı yerlerinde çıkan iç isyanların bastırılması için halkı bilgilendirmek, Millî Mücadeleye karşı yöneltilen olumsuz propagandayı boşa çıkartmak için teşkil edilen Encümen-i İrşat ve Heyet-i Nasiha’da görev almış, bu amaçla pek çok yere giderek, halka hitaben konuşmalar yapmıştır. Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Afyon, Antalya, Konya ve Kastamonu’da yaptığı konuşmalarda Milli Mücadelenin önemini anlatmış, halkı bu mücadele etrafında birleşmeye çağırmıştır. Bunlar arasında Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde verdiği hutbe Sebilürreşad dergisinde yayımlanmış, cephelere, il idarelerine ve müftülüklere gönderilmiştir. Mehmet Akif Sebülürreşad’ın üç sayısını Kastamonu’da çıkarmıştır.

1920 yılı Eylül ayında Erkân-ı Harbiyye Riyaseti’nin talebi üzerine Maarif Vekâleti millî marşın yazılması için harekete geçerek ödüllü bir yarışma düzenlemiştir. Mehmet Akif ödül verilmesi nedeniyle yarışmaya katılmamışsa da yakın arkadaşı Karesi Milletvekili Hasan Basri’nin gayreti ve ödülün de bir hayır kurumuna bağışlanması koşulu ile İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna olmuştur. Tacettin Dergâhında yazdığı İstiklal Marşı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda milli marş olarak kabul edilmiştir.

Mehmet Akif, Millî Mücadelenin kazanılması ve I. Meclis’in feshedilmesi üzerine Mayıs 1923’te İstanbul’a dönmüştür. Sebilürreşad dergisini Eşref Edip ile birlikte İstanbul’da yayımlamaya devam etmişse de 1925 yılında Sebilürreşad kapatılmıştır. 1923 yılından 1925 yılına kadar son Osmanlı Sadrazamlarından Sait Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitmiş, kışları orada geçirmiştir. Ekim 1926 yılından Haziran 1936 yılına değin olan dönemde Mısır’da yaşamış, Türkiye’ye hiç gelmemiştir. Mısır’da “el-Câmiatü’l Mısriyye Üniversitesi”nde Türk edebiyatı derslerine girmiştir. Mısır’a gitmeden 1925 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından alınan karar doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kur’an mealini yazması için görevlendirilmiştir. Meal üzerinde uzun yıllar çalışıp tamamlamışsa da yayımlatmamıştır. Mısır’da maddî imkânsızlıklar yanında ailevî sıkıntılar nedeniyle zor günler geçiren Mehmet Akif, 1935 yılında karaciğer hastalığının seyrinin kötüleşmesi nedeniyle 17 Haziran 1936’da İstanbul’a dönmüştür.  Tedavi görmesine rağmen durumu kötüleşmiş ve 27 Aralık 1936’da İstanbul Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’nda hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.

1898 yılında Tophane-i Âmire Veznedarı Emin Bey’in kızı İsmet Hanımla evlenen Mehmet Akif’in, Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir olmak üzere altı çocuğu olmuştur. Çocuklarından İbrahim Naim bir buçuk yaşında iken hayatını kaybetmiştir. Çok iyi derecede Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Mehmet Akif yirmi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek hafız olmuştur. Musikiye merakı olduğu gibi sporla da ilgilenmiştir. Uzun mesafeleri yorulmadan yürüyen Mehmet Akif, gençlik döneminde güreş yapmıştır. İyi bir yüzücü olmasının yanında ata bindiği, gülle attığı ve kürek çektiği de bilinmektedir.

Millî Şairimiz Mehmet Akif’in şiirlerini topladığı Safahat adlı yedi kitaptan oluşan eseri (Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım, Gölgeler) dışında tefsirleri, vaaz ve hutbeleri, makaleleri, tercümeleri, mektupları bulunmaktadır./ Sevilay Özer

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=55e3637a761144c6a19154b021ed619157f8fab7bb537b7f6be3964e3861165aJmltdHM9MTc2Njc5MzYwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=mehmet+akif+ersoy+hayat%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly9hdGF0dXJrYW5zaWtsb3BlZGlzaS5nb3YudHIvZGV0YXkvMjczL01laG1ldC1Ba2lmLUVyc295LSgxODczLTE5MzYp

Düşün Damlaları  (23)

     “Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki, düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.”

x

     Ümitli olmak  lâzım. Çünkü, istikbal / gelecekteki inkılâp / devrim ve değişim içinde, en yüksek gür ses İslâmın sesi olacaktır!    

x

     Maalesef, biz kendi başına hareket eden bir ülke değiliz! Başkasının isteğine göre hareket ediyoruz! Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz! O uyutarak fikir aşılayıp, öğüt veriyor! Yazık! Yazıklar olsun ki, bizler; başkaları tarafından aşılanan fikirleri yerine getiriyoruz!

     x

     “Din adına meydana çıkmak lâzım!” diyenler var. Böylelerini, ancak İslâmiyet aşkı harekete geçirmeli. O kişi, dinden gelen yüce duygularla coşup taşmalı. Din uğruna fedakârlıkta bulunma isteği, onda ağır basmalı. Dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışmak arzusu her şeyin üstünde olmalı. Eğer harekete geçiren ve tercih ettiren siyasetçilik veya taraf tutuculuk ise, bu adımı atmak tehlikelidir. Birinci anlayışta olan hata da etse, belki affedilip bağışlanabilir. İkincisi isabet de etse, mes’ûl ve sorumludur. Nitekim, kim fasık / günahkâr ve kendisiyle aynı siyaseti güden birini; dindar muhalifine tercih etse; onu bu görüşe iten husus siyasetçiliktir. Kim de, herkesin kutsal değeri olan dini; kendi yolunda gidenlere daha has ve lâyık gösterirse; büyük bir çoğunlukta, dine aleyhtarlık meyli uyandıracağından; bu yaptığı tarafdarlık ve taraf tutmaktır.

     x

     “Güneş ışık ve ısısını eşit şekilde verir. Ancak insanlar, kuşlar, çiçekler, denizler, yıldızlar kendi kabiliyetleri oranında ihtiyaçları kadarını alırlar. Bütün kitapların anası olan bu Kur’anı yüz insan okusa, yüzü de ayrı şeyler hissederler. Yüz ayrı çiçeğin Güneş’ten ayrı ayrı renk aldığı gibi…Güneş’in ziyası birdir. Fakat evlerin içine vurduğu zaman yüz şekil alır. Ortadan duvarları kaldırınız, nur bir olur.” (Celaleddin-i Rumî)

     x

     “Dünya altın peşinde koşuyor. Sen kendin altın madenisin ama kendinden haberin yok!..

     Mekke’deki Kâbe, Azer oğlu Halil’in yaptığı bir binadır. Gerçek Kâbe olan insan kalbi ise, Allah’ın binası ve nazargâhıdır.” (Celaleddin-i Rumi)

    x

     Muhabbet, kâinatın yaratılmasının bir sebebidir. Kâinatın / evrenin içindekilerini birbirine bağlar. Kâinatın nuru ve hayatıdır. İnsan, kâinatın en kapsamlı bir meyvesidir. Bunun içindir ki, kâinatı kaplayacak bir muhabbet / sevgi; o meyvenin çekirdeği olan kalbine konmuştur. Böyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, ancak sonsuz bir kemâl ve mükemmellik sahibi olabilir. Nitekim,   korku ve sevgiye âlet olacak iki cihaz, insanın fıtratına / yaratılışına konmuştur. O sevgi ve korku ise, ya Halk’a veya Yaratan’a yönelik olacak. Oysa, Halk’tan korku, acı bir belâdır. Halk’a sevgi dahi, belâlı bir musibettir. Çünkü insan öylelerden korkar ki, ona merhamet etmez veya onun merhamet isteğini kabul etmez. Bu durumda korku, acı bir belâdır. Sevgi ise, sevilen şey, ya insanı tanımaz; gençlik ve mal gibi çekip gider! Ya da sevgisinden dolayı, insanı hor görür. Üstelik mecazî aşklarda yüzde doksandokuzu, sevgilisinden şikâyet eder. Çünkü: Allah’ın aynası olan kalbin içi ile, dünyevî mahbubları pek çok sevmek; o mahbubların nazarında ağırdır, reddeder. Zira fıtrat / yaratılış; fıtrî ve lâyık olmıyan şeyi reddeder, atar.                                                                                                                                               

     Madem öyledir. Bu havf ve muhabbet, öyle birisine yöneltilmeli ki, insanın havfı / korkusu lezzetli bir zillet olsun. Muhabbet, zilletsiz bir saadet olsun. Evet, Allah’tan korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku, bir kamçıdır. İlâhî rahmetin kucağına atar.

     Tıpkı bir annenin önce çocuğunu korkutup, sonra göğsüne basması gibi. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü annesinin şefkatli sinesinde bulur kendini. Hâlbuki bütün anaların şefkati İlahî rahmetin yanında ancak bir zerre kadardır.

Başbuğ Atatürk’ü Kavramak

Bal Mahmut hatıralarında anlatıyor;
Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan, ‘’Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, paşam.’’
Atatürk şu cevabı verdi: ‘’Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatı âliniz kadar biliyorum. Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur.
Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler. İsterse istediği bir başka ismi yazar. Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim.
*
Maalesef Gazi Paşamızın üzerinde durduğu bir gerçeğin kendisidir;
Milli bir derin devlet olmayınca milli kimliği belirsiz ümmetçilik adı altında siyasal İslamcıların Türk insanına açtıkları savaş:
Bunların ülkemizdeki ilk icraatları reddiye ile başladı:
Var olan üretilen ve bina edilen ne kadar değer varsa reddettiler.
İlk reddiyeleri doğrudan Devlete ve Cumhuriyete
Ve Milletin Özüne ‘Türk’e dairdi:
“Bu Devlet kâfir devlettir”, “Vergide verilmez, askere de gidilmez.”
“Bu Cumhuriyeti kuranlar kâfirdir,” “Zaten ‘Türk’ diye bir millet yoktur.
” “Biz Müslümanlar için bunların kadınları cariye; erkekleri köle mesabesindedir,
Acı bir gerçektir ki, ülküsüne sahip olamayan, amacından sapmış/ saptırılmış, kendini tanımayan, tarihini yanlış yazan ve tarihini okumayan bozuk zihniyetlerle toplumda peydahlanmış ve ülkeyi parçalamaya yönelik bir algı operasyonunun yapıldığını biliyoruz ve yaşıyoruz…
*
En cahilinden aydınına kadar her yurttaşımızın ders alacağı bir Papazı tanıyalım; Adı MİHAİL ÇAKIR (1861-1938)
GAGAVUZ (Gökoğuz) Trükleri’nin soy bilinci için ömrünü adamış bir Türk milliyetçisi; eğitimci, yazar, kültür adamı, şair, tarihçi, din adamı…
34 kitabın ve “Gagavuzların Tarihi ve Etnografik Özellikleri” adlı kitabın yazarı.
Gökoğuzların Türkçeyi kaybettiğinde Türklüğünü kaybedeceğinin bilincindedir.
Bunun için köy köy gezerek çocuklara, gençlere Türkçeyi öğretir.
Bu çalışmaları 40 yıl aralıksız sürdürür.
Her köye yetişemeyeceğini anlayınca 1931’de Bükreş Büyükelçimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver’den yardım ister.
1931 yılında Bükreş’e elçi olarak tayin edilen Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mihail Çakır’ı tanımış ve önemli bir Türk milliyetçisi olduğunu Atatürk’e haber vermiştir.
Mihail Çakır’ın bu yardım isteği Atatürk tarafından karşılıksız bırakılmaz.
Bölgeye Türkçe öğretimi için hemen 30 öğretmen gönderilir,
300 Gökoğuz genci üniversite öğretimi için Türkiye’ye getirilir..
VE Atatürk de hizmetlerinden dolayı Mihail Çakır’a bir diploma ve nişan göndermiştir.
Bu “Türklüğe Üstün Hizmet Nişanı” dır.
Atatürk’ün, Mihail Çakır’ı tanıması Hamdullah Suphi kanalıyla oldu…
13 yıllık Bükreş büyükelçiliği döneminde Hamdullah Suphi
Türkçe eğitim veren 26 okul açılmasını sağlar.
Türkiye’den getirdiği kitapları bu okullarda okutur.
Başarılı Gagavuz çocukların Türkiye’de öğrenim görmesini sağlar.
Yaşar Nabi Nayır da 1936’da Balkanlar’a yaptığı gezide Kişinev’de Mihail Çakır’ın evinde misafir olmuş ve “Balkanlar ve Türklük” (Ankara 1936) adlı eserinde ondan övgüyle bahsetmiştir.
Mihail Çakır, eserleri ve düşünceleri ile Gagavuzlara millî bir kimlik kazandırmış, onlara nereden geldiklerini ve bundan sonra varlıklarını nasıl sürdüreceklerini öğretmiştir. Eserlerinin çoğunun dinî olmasının en başta gelen sebebi, din ve ibadet dilini Türkçeleştirerek Rum ve Bulgar kilise mücadelelerinin Gagavuzlar üzerindeki asimile politikalarını etkisiz hâle getirmektir.
*
Türkiye’de Müslüman görünümlü Arapçı yobazlar Türk düşmanlığı yaparken, kurulduğu günden bu yana Cumhuriyet düşmanlığı yaparken, Atatürk düşmanlığı yaparken Gagauzya’da bir Hristiyan Papaz can çekişen Türklüğü yeniden ayağa kaldırmış olduğunu görüyoruz.

Eğitim Sistemimizin İki Eksiği: Eğitim ve Sistem

Geçtiğimiz günlerde Nokta TV ekranlarında, “Geniş Açı” programında, eğitimci ve sendikacı Adem Ellialtıoğlu ile eğitimin ve öğretmenlerin sorunlarını konuştuk.

Program boyunca konuştuğumuz veriler, sahadan gelen acı tecrübeler ve istatistikler beni yıllar önce rahmetli Nurettin Topçu’nun o meşhur ve can yakıcı tespitine geri götürdü:

“Türkiye’de eğitim sisteminin iki büyük eksiği vardır: Biri eğitim, diğeri sistem.”

Bugün okullarımız geçmişe nazaran çok daha konforlu, binalarımız büyük, sınıflarımızdaki teknolojik imkânlar daha fazla. Ancak, “Eğitim ve Öğretim” kurumlarımızda, öğretimi yarım yamalak yaparken, eğitimden tamamen vazgeçtiğimiz bir dönemden geçiyoruz.

****

Meselelere ölçülebilir verilerle bakmayı tercih ederim. Bu yüzden, ülkelerin gelecekteki fotoğrafını bugünden çeken PISA testlerini önemserim. Öğrencilerimizi dünyadaki akranlarıyla kıyaslayan bu testlerde, sadece matematikte ve fen bilgisinde değil, kendi dilinde okuduğunu anlama, yorumlama, formüle etme ve akıl yürütme becerisi açısından çok gerilerdeyiz. Daha da vahimi, gençlerimizin çoğu mecazı, ironiyi ve soyut kavramları kavrayamıyor.

Üstelik bu tablo MEB’in ‘yerli PISA’ modeli sayılabilecek ABİDE araştırmasının da gösterdiği bir gerçek.

Böyle olunca sevgi, saygı, güzellik, iyilik, doğruluk, dürüstlük, ahlak, kutsal değerler gibi kavramları içselleştiremiyorlar.

Kendi dilindeki incelikleri, derinliği ve manayı kavrayamadıkları için, sadece akademik başarısızlık değil, toplumsal bir “iletişimsizlik” ve “kabalaşma” yaşıyoruz.

Okuduğunu çözümleyemeyenler, dinlediğini de doğru yorumlayamıyor. Bu durum medeni bir fikir alışverişinin veya tartışmanın yerini bir kör dövüşüne bırakmasına neden oluyor.

Kelime dağarcığı zayıf ve ifade yeteneği kısıtlı nesiller, kendilerini kelimelerle anlatamadıkça hırçınlaşıyor. Nezaketin ve zarafetin yerini, kaba kuvvet ve yüksek ses alıyor.

Bu ruh hali toplumsal barışımızı ve güven duygumuzu kemiriyor.

Dolayısıyla sadece Türkçe veya Matematik netleri ile değil; aslında birbirimize duyduğumuz saygı, iletişim ve bir arada yaşama kültürümüzün seviyesi ile medeni dünyadan geride kalıyoruz.

****************************************

Güven Toplumu Ve Doğan Cüceloğlu’nun Utancı

Rahmetli Doğan Cüceloğlu bir anısında yaşadığı şaşkınlığı anlatır: Amerika’da doktora yaparken girdiği sınavda, hoca soruları dağıttıktan sonra “cevapları yazanlar falan numaralı odama kağıtları getirebilirler” deyip sınıftan çıkıp gider. Bir Amerikalı arkadaşına şaşkınlık içinde “Hoca bizi yalnız bırakıp neden gitti?” diye sorduğunda aldığı cevap tokat gibidir: “Doğan, utanmalısın. Sen doktora öğrencisisin, sana güvenmeyip başına nöbetçi mi dikecekti?”

Biz ise kopya çekmeyi “beceri”, torpili “iş bitiricilik”, liyakatsizliği “kurnazlık” sayan bir sistem inşa ettik. Sınav güvenliği için öğrencilerin üstünü didik didik arıyoruz. Sınav salonlarında yeterince gözetmen bulunduruyoruz. Ama o sınavlardan geçenlerin meslek sahibi olduklarında ahlaklarına ve bilgilerine kefil olamıyoruz.

Birbirine güvenmeyen, doktoru, mühendisi, yargıcı, ustası, teknisyeni, imamı, güvenlik görevlisinin ahlakına ve bilgisine şüpheyle bakan bir toplumun kalkınması mümkün müdür?

Prof. Dr. İskender Öksüz’ün dediği gibi; PISA’daki düşük seviyeler, geçici bir mağlubiyet değil, insan sermayesindeki geri döndürülemez bir çöküşün ifadesidir. Çünkü kurumlardaki ve insan sermayesindeki çöküşün dönüşü yoktur.

****************************************

Beyaz Zambaklar Ülkesinden Ders Çıkarabiliriz

Finlandiya 19. Yüzyıl sonlarında çok geri ve fakir bir ülke idi. Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı bu bataklık ülkenin öğretmenler ve aydınlar öncülüğünde nasıl kalkındığının ve dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri oluşunun destansı hikayesidir.  

Orada öğretmenler sadece sınıfta ders anlatan bir memur değildir. Halkın içine karışan, köylüye temizliği, ahlakı, çalışmayı öğreten birer “toplum önderi”dir. Öğretmen çocuğun karakterini, ahlakını ve sorumluluk bilincini inşa eden mimardır. Öğretmen, köyün en saygın insanıdır, sözünün karşılığı vardır, Devletin halkla temas eden yüzüdür.

Kitapta anlatılan eğitim, ezberci ve hayattan kopuk değildir, sadece diploma için yapılmaz. Ama disiplinsiz de değildir, başıboş özgürlük anlayışı yoktur.

Finlandiya’da eğitimin amacı sorgulayan, üreten, sorumluluk alan, toplumuna bağlı bireyler yetiştirmektir. Devlet eğitimi günlük siyasetin dışına çıkarmış ve bir milli dava olarak görmüştür.

****

Atatürk döneminde bu kitabın zorunlu ders kitabı yapılması, Köy Enstitüleri modeli ve yurtdışına eğitime gönderilen seçilmiş öğrencilere yüklenen misyon “Beyaz Zambaklar Ülkesinden” ilham alındığını gösteriyor.

Biz ise önce Köy Enstitülerini kapattık. 1980 darbesinden sonra Eğitim Enstitülerini ve Yüksek Öğretmen Okullarını, 2014’te Öğretmen Liselerini kapattık. Öğretmen yetiştiren kalelerimizi yıktık.

PISA Direktörü A. Schleicher haklıdır; “Öğretmeniniz ne kadar iyiyse, eğitim sisteminiz de o kadar iyidir. Bunun için hükümet, öğretmenliği finansal ve entelektüel açıdan çekici kılmalıdır.”

Almanya’da bir anaokulu öğretmeni mühendisle, doktorla eşdeğer itibar görürken, biz ise öğretmeni geçim derdine düşürdük. Öğretmen odalarını evden getirilen yemeklerin konduğu sefer taslarıyla doldurduk.

****************************************

Kıvılcımdan Alevlere

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki vizyon ufuk açıcıdır. Atatürk, 1923’te Avrupa’ya öğrenci gönderirken onlara şöyle seslenmişti: “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz!”

O kıvılcımlar (Sadi Irmaklar, Cahit Arflar, Ekrem Akurgallar) döndüler ve bu ülkenin üniversitelerini, sanayisini, bilimini, modern sanatlarını inşa eden alevler oldular.

Bugün ise PISA testlerinde en yüksek puanlar olan 5 ve 6 puanı alabilen öğrencilerimizin oranı yaklaşık %5 iken, G. Kore’de bu seviyedeki öğrencilerin oranı %22.

Biz %5’lik “kaymak tabakayı”, yani potansiyel alevlerimizi yurt dışına kaybediyoruz. Onlar gidiyor ve bir daha dönmüyorlar. Kendi aydınını, zeki çocuğunu elinde tutamayan, onları liyakatsiz mülakatlarda eleyip küstüren bir sistemin sonu nasıl olabilir, siz karar verin.

Eğitim bir “devlet ve beka” meselesidir. Binaları yenilemek yetmez, içindeki ruhu yenilemek zorundayız. Bize, test çözen robotlar değil; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ve bunları yetiştirecek öğretmenler lazım. Bize bilgisi ve ahlakı sağlam meslek erbapları lazım.

Ve hepsinden öte bize, “sistemi” olan bir “eğitim” lazım. Her gelen Milli Eğitim Bakanı ile sil baştan yapılan bir “eğitimsiz öğretim” anlayışı değil.

Sevgi Üzerine

Sevgi onarır, korur, geliştirir, sevgisizlik ise yıpratır, yok eder.

Sevgi, insanı bir şeye, diğer insanlara, zorlama olmadan, “çünkü” ve “eğer” gibi “çıkarcı koşullara” bağlanmadan, özgürce, “her şeye rağmen” düşüncesi ile bağlayan, en temiz, samimi, beklentisiz ve sınırsız duygu, birlikteliğidir.

Sevgi bulunduğu yere canlılık ve yaşam verir. Sevgi, sahiplenme değil, sevgi dolu gözlerle bakmak, dokunmak, güzel sözler söylemek, öncelik vermek, onu düşünmek,  paylaşma ve eksiklikleri tamamlama duygusudur.

Sevgi buyrukla olmaz. Onda; çıkar, korku, yalan, küçülme, saygısızlık yoktur. Geniş bir hoşgörü, tutarlı ve bilinçli bir düşüncenin üstüne kurulmuş baskın ve yoğun bir özveri vardır.

Anlayış, yüceltme, koruma, savunma, vardır. Saygı ve acıyı, sıkıntıyı, üzüntüyü, erdemi, sevinci, mutluluğu paylaşma vardır. Yeterince sevebilmek ve sevildiğimize inanmak bizi güçlü kılar, mutlu eder. O yüzden sevgide yalan, aldatma,  menfaat, kin, hakir görme, rencide etme, incitme vb. duygular olamaz.

 Seven, koşulsuz, olduğu gibi kabul eder. İyi ve zor anında sevdiği kişinin yanındadır. Tüm benliğini ona adamıştır. O yüzden sevilmek isteyen önce sevmesini bilmelidir. Gerçek sevgi, hüzünlü kalpler için eşsiz tedavidir. Acıları tatlı eder, her derdin ilacıdır. Sevgide israf olmaz, fazlası zarar vermez, verdikçe çoğalır, maliyeti yok, temini çok kolaydır.

Sevgi evrensel olup, bütün dinlerde ve bütün kültürlerde vardır. Başkalarının haklarına saygı duyma, adalet, hoşgörü, özveri, paylaşma, dayanışma duyguları sevgi ile gelişir. Sevgi dolu paylaşımları yaşayan bireylerde, mutluluk hormonları artmaktadır. O yüzden, beden ve ruh sağlığının oluşumunda oldukça etkilidir.

Sevgi insanı; “doğaya, insanlara ve tüm canlılara karşı, iyi, güzel, dürüst, hoşgörülü, erdemli, sevecen, çıkarsız, özverili, yardımsever, adil, cömert, saydam, yürekli, merhametli, şefkatli,  vb.” olur.

Kötü huylardan arınmıştır. İnsan olmanın, insanca yaşamanın yolunu bilir ve uygular.

Sev­gi, insanı yeniler, bencillikten kurtarır, işbirliği yapmasını sağlar ve zenginleştirir. İnsa­nın diğer insanları sevebilmesi için önce kendini sevmesi, başkalarına saygı duyabilmesi için kendine saygısı olması gerekir.

Sevgi, kişinin kendisini aşması, doğaya, çevreye, tüm canlılara karşı duyarlı ve sorumlu olması demektir.  Sevgi kapalı kapıları açan anahtar, yaşamın anlamı ve mutluluğun şifresidir. Dünyamızın yaşanılır hâle gelmesi sevgi sayesinde mümkün olabilecektir.

İnsanın suya, havaya, ışığa, yemeye, içmeye ihtiyacı olduğu gibi, sevgiye de bu denli, belki de daha fazla ihtiyacı vardır. İnsanın dünyadaki yaşam gayesinin temeli sevgidir.

İnsanı, kötü duygulardan bedensel ve ruhsal hastalıklardan kurtaracak olan sevgidir. Sevgi, yaşamın yapıcı, onarıcı ve sürükleyici gizil gücü, lokomotifi, mutluluğun şifresidir.

Sevgi, her kapıyı açan sihirli anahtar, engelleri aşan aydınlık bir yoldur. Onun sayesinde taş yürekler yumuşamakta, gönüllerden gözlere merhamet damlacıkları süzülmekte, asık yüzlerde tebessümler gül açmaktadır.

Sevgi, gönülden gönüle akan, tatlı ve berrak bir ırmaktır. Sevgi, kini, öfkeyi, gaddarlığı acımasızlığı kalplerden silen en tesirli ilaç, barışın, huzurun,  mutluluğun yegâne nedenidir.

Sevgi, insanda güzellik duygusunu pekiştirir. Sevgi ile dolu olan insan,  güzel eserleri görme ve niçin güzel olduğunu anlama çabasına girer. Çünkü sevgi, bireye estetik bir güzellik olgusu vermektedir.

Güzellik duygusuyla donanan, kişiliğinin güzelliklerini üretebilir. Bu süreç onda duygu alanının incelmesine, duyarlılık ve görüş kazanmasına, çirkin ve kötüyü ayırt etmesine neden olur.

 Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır.  Gönüllerin her gün yeniden çiçek açması, kalpteki sevgi tohumlarının filizlenmesinden ötürüdür. Sevgiyi paylaşanlar, üreterek yaşama anlam verenler, bilginin ışığını yakalayanlardır. Bilgi, yürekleri; iyiye, güzele, doğruya götüren bir ırmaktır. Sevmekten hoşlananlar, paylaşmanın doyulmaz hazzını mutluluğa dönüştürür.

Sevgi, bütün renklerin yürekte ahenkle harmanlandığı, mutluluk yağmurlarının gözlerden süzüldüğü bir atmosferin inanılmaz gökkuşağıdır. Sevginin olduğu yerde saygı vardır. Saygı, korkmak ve çekinmek değildir. İnsanı koşulsuz kabul etme, var olan insanlık değerini yansıtmadır.

Sevgi, insan ruhunun üretebildiği en gönül okşayıcı duygudur. Sevgi, övgü ve takdir, bireye değerli olduğu duygusunu verir; değerli olduğunu hisseden birey de çevresine değer verir.

Ekolojik dengenin korunmasında, doğa-insan ilişkilerinin sağlıklı yürümesinde sevgiye ihtiyaç vardır. Sevgisizliğin ihmal ettiği doğa ve canlılar, gezegenimizde ıstırap çekmektedir. Evrensel bir duygu olan sevgiyi, evrensel ilişkilerde, evrensel boyutta hâkim kılmadığımız sürece; savaşlar, katliamlar, sömürü, huzursuzluk ve gözyaşı bitmeyecektir.

 Bu ise ancak sevgiyle yapılan eğitim sayesinde, sevgi insanları yetiştirmekle mümkün olacaktır. Zihni bilgiyle, yüreği sevgiyle dolu, bireyler çoğaldıkça dünyamız da, daha yaşanır sevgi gezegeni olacaktır

Sevgi bir anlamda insan olma, insanlaşma sürecinin de temel yapı taşıdır. Sevgi, insanı egosundan, nefsinden sıyıran en etkili güçtür. Sevilen insan kendine değer verir, saygı duyar. Seven insanın ise paylaşma duyguları gelişir. Bu yüzden sevgi; en çok çocukların tebessümüne, masumiyetine, saflığına, duruluğuna, tertemiz duygularına yakışır. Çocuklar için sevgi; su, hava, gıda gibi elzemdir.

Yoksunluğu en çok çocuklara zarar verir. Gonca kalplerinin açılması, gülümsemelerinin solmaması için sevgiyle yoğrulmalıdırlar. Çünkü çocuklar geleceğimizin huzuru, insanlığın umududur. Her sistemde olduğu gibi çağdaş eğitim sisteminde de sevgi, en vazgeçilmez unsurdur. Sevginin olmadığı ya da eksik olduğu yerlerde nihaî hedeflere hiçbir zaman ulaşılamaz.

Çocuklar, sevgiye büyük ihtiyaç duymakta, bundan yoksun kaldığı zaman ise gelişmesi ve olgunlaşması etkilenmektedir. Sevgi, sözcüklerle ya da isteklerinin tümünün yerine gelmesiyle karşılanmaz. Sevmek, çocukla bütünleşmek, onunla beraber olmak ve birey olarak onun gerçeklerini anlamaya çalışmaktır.

Çocuğun fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı yetişebilmesi, mutlu olması için çevresinden ve anne ve babasından yeterince sevgi ve ilgi görmüş olması gerekir.

Bireysel mutsuzluğumuzdan eğitim-öğretimdeki aksaklıklara, toplumsal kargaşadan dünyada yaşanmakta olan ekonomik krizlere kadar bütün insanlık sorunlarının kaynağında sevgisizlik bulunmaktadır.

 Başarılı ve mutlu olmak istiyorsak, dünya barışını korumak ve insanların, insan gibi yaşamını istiyorsak sevgiyi, her eylemimizin temeline almak ve bunu doya doya yaşamak zorundayız.

Sevgiyle kalın…

Menemen – Kubilay Olayı

23 Aralık 1930 günü Menemen Hükümet Meydanının bir köşesindeki mescidin kapısında beş on kişilik bir grup toplandı. Sabah namazı kılan cemaat arasına girerek kışkırtmalara başladılar. Bunların başında kendisine mehdi (Peygamber) dedirten Şeyh Mehmet adında bir yobaz vardı. Mesciddeki yeşil bir sancağı alıp namazdaki halkla beraber dışarı çıktılar. Hükümet Meydanında zikretmeye, dönüp durmaya başladılar, Menemen uykudan yeni yeni uyanıyordu ve fısıldaşmalar başlamıştı: “Yüz bin kişi kasabayı sarmış,.. Bugünden sonra yeniden fes giyilecek… Eski yazıya dönülecek… Kadınlar yeniden örtünecek…“

Olayın haberi ve bu fısıltılar Menemen’de bulunan Alay Karargâhına kadar gidince Alay Komutan Yardımcısı Yarbay Nihat Bey kışlada yatmakta olan takım komutanı Kubilay’ı 26 erle olay yerine yolladı. Kubilay koşar adımla Hükümet Meydanına geldi.

Meydanda küçük bir kalabalık, ortalarında Mehdi (!) olduğu halde yeşil bayrak çevresinde haykırışlarına devam ediyorlardı. Kubilay, yanındaki birliği bir kenarda bıraktı, herhalde kan dökmeden bu uygunsuzluğa son vermek amacıyla, kalabalığı yarıp tek başına ortaya atıldı. Bayrağın başındaki sakallı şeyhi yakalayıp:

“Ne yapıyorsunuz? Hükümete isyan mı edeceksiniz? Haydi derhal dağılın…” dedi.

Ancak Mehdi (!) kendinden geçmişti. Uydurduğu yetmiş – yüz bin kişi masalına kendi de inanmıştı, bir hamlede genç subayın karşısına çıktı yakasına yapıştı ve sarsmaya başladı. Kubilay şaşırmış ve yere düşmüştü. Bu sırada Şeyh Mehmet tabancasını çekti ve yerden henüz kalkmamış olan Kubilay’a ateş etti. Kurşun Kubilay’ı göğsünden yaralamıştı. Birkaç saniye içindeki bu olay ortalıkta büyük bir şaşkınlık yarattı.

Kubilay yerinden kalktı, kan kaybettiği halde kalabalık arasından sıyrılarak Hükümet Dairesinin avlusuna girdi. Ancak kapı kapalıydı. Kan dökmemek için askerlerini meydana sokmayıp, beklemeye bıraktığı yere doğru yöneldi. Fakat dayanamadı ve yığıldı.

Meydandaki grup Kubilay’ın yere yıkıldığını görünce üzerine saldırdılar. İçlerinden biri heybesinden bir bağ bıçağı çıkarttı ve herkesin gözü önünde ve soğukkanlılıkla Kubilay’ın başını vücudundan ayırdı.

Sonra Kubilay’ın kesik başı meydana getirildi ve kanları aka aka yeşil sancağın direğine geçirildi. Yobazlar şimdi de Kubilay’ın kanlı başının çevresinde tekbir getiriyorlardı.

Her şey birkaç dakikanın içinde olmuştu. Kubilay’ın birliği, yetişen bekçiler olay yerine varıncaya kadar iş işten geçmişti. Kışladan yetiştirilen yeni birlikler de gelip katillere ateş edilmeye başlayınca herkes çil yavrusu gibi dağılmıştı. Bu arada, Mehdilik iddiasındaki Derviş Mehmet de mescidin duvarı arkasına sinmişti. Yerini keşfeden bir bekçiye tabancasını çevirdi ve ateş etti: Bekçi Hasan kanlı olayın ikinci şehidi oldu… Sonra da Bekçi Fevki…

Sonunda askerî birlikler katillere ateş açtılar. Derviş Mehmet ve iki arkadaşı bu çarpışmada öldüler, ötekiler yakalandı.

Menemen irtica ayaklanmasının failleri Derviş Mehmet ve şürekâsı adaletin pençesinde Olay bastırılmıştı.

Ama o sırada bir yurt gezisinde bulunan Gazi için olay basit bir cinayet olamazdı. Bu, devrimlere bir karşı geliş, Türk milletinin büyük hamlesini durdurmak isteyenler için bir baş kaldırıştı. Atatürk haberi aldığı sırada yanında bulunanların ifadesine göre son derece öfkelenmişti. Üstelik devrimlere karşı olan bu baş kaldırmada gerekli tepkiyi göstermediği için bütün Menemen’i ve Menemenlileri suçlu bulmuştu.

Cumhuriyet tarihimizin incelenmesinde kesin delillerle ispatlanmamıştır ama, Atatürk’ün derhal İçişleri Bakanlığına telgrafla “ Menemeni yakınız!…” emrini verdiği söylenmiştir.

Şehit Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın Şapkası, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi

Hükümet Ankara’da derhal harekete geçti. Geniş bir bölgede sıkıyönetim ilân edildi. Kovuşturmaya başlandı. Kısa zamanda anlaşıldı ki olay Nakşibendî hareketinin bir halkasıydı ve herşey tarikat şeyhlerinden Şeyh Esat ve Şeyh Halit tarafından tertiplenmiştir. Sıkıyönetim sahasında tutuklananların sayısı iki bine kadar yükseldi.

Menemen Olayı – Divanı Harp Kararnamesi

Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın başkanlığında kurulan Sıkı Yönetim Mahkemesi suçlulardan 28’inin asılmasına, 46’sının çeşitli hapis cezalarına çarptırılmasına karar verdi.

https://turkcetarih.com/cumhuriyet-tarihi/ataturk-donemi/menemen-olayi-divani-harp-kararnamesi/embed/#?secret=GqcIQD5ZbP#?secret=QLxGoWTBZn