Ruhlarımızı AKORD Edelim
Zaman, avuçlarımızdan kayıp giden hırçın bir nehir gibi… Bir yılı daha geride bıraktık. Takvim yaprakları tükenirken, bizler de sanki biraz daha tükendik bu sene.
Ekonomik sıkıntılar, adalet arayışları, beka endişesi yaratan süreçler, bitmeyen tartışmalar, sertleşen dil, toplumu geren gündemler… Günlük hayatımızın arka planında sürekli bir gürültü hâli var.
Kabul edelim, 2025 bizi hayli hırpaladı. Sadece bedenimizi değil, en çok da ruhumuzu yordu.
Gündelik hayat, bir koşuşturma ve kaygılar zinciri hâline gelince; insan, ruhunu beslemeyi unutabiliyor.” Oysa bizi biz yapan, ayakta tutan şey biyolojik varlığımızdan öte, manevi direncimizdir.
Âdettendir, yeni yıl için hedefler konur. Genellikle daha çok kazanmak, daha iyi bir kariyer veya daha lüks tüketim üzerine kurgulanır bu hedefler.
Ben ise bu yazıyı böylesi hedeflerin bir muhasebesi için değil; biraz sakinleşmek, biraz içe dönmek, biraz da ruhumuzu hatırlamak için kaleme alıyorum. Çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, ruhuyla da yaşar. Ve ruh ihmal edilmeye gelmez.
Peyami Safa’nın sözünü unutmayalım: “Bütün hastalıkların sebebi psikolojiktir, mikrobik olanların bile.”
Yılın ilk günleri bir durup nefes almaya vesile olmalı diye düşünüyorum.
Gelin bu yıl dışarıdaki gürültüyü kapının dışında bırakalım. Bunun için önce bakış açımızı yenileyelim.
****************************************
Hayatımızı Huzura Göre Düzenleyelim
Müzik ile hemhal olanlar bilir; enstrüman ne kadar kıymetli olursa olsun, zamanla, ısı değişimiyle yahut çok çalınmaktan ötürü akordu bozulur. İnsan ruhu da böyledir. Hayatın o sert darbeleri, maruz kaldığımız kötü haberler, nefret dili, nezaketsiz tavırlar bizim “iç akordumuzu” bozar. Rahatsız edici sesler çıkarırız.
İşte yeni yılın ilk günleri, o bozuk akordu tamir etmek için bir fırsat olsun.
Akordunu tamir için, ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı var. Müzik, sanat, kitaplar, dost sohbetleri, seyahatler… Bunlar birer lüks değil; insanı insan yapan temel ihtiyaçlardır, açamadığımız pencerenin hemen dışında kalmış ferah birer vaha gibidirler.
Bir şarkı bazen bir cümleden daha çok şey anlatır. Nitelikli bir müzik eseri dinlemek, insanın içindeki düğümleri çözer. Bir melodi, kelimelerle anlatamadığımız duygulara tercüman olur. Bu yüzden müzik yalnızca kulağa değil; kalbe de hitap eder. Bizi biz yapan duyguları diri tutar.
Müzik, sadece hoş bir seda değil, bir nizam, bir ahenk dersidir. Hayatın kaosuna karşı, ruhun disiplinidir. Bir denge ve itidal aracıdır.
Kitaplar da öyledir. Bir kitabın sayfaları arasında dolaşırken, yalnız olmadığımızı fark ederiz. Başka zamanlarda, başka hayatlarda, başka zihinlerde de aynı soruların sorulduğunu görürüz. Okumak, insanın kendi içine yaptığı sessiz bir yolculuktur.
Ve seyahat… Yeni bir şehir, yeni bir sokak, tanımadığımız yüzler… Seyahat yalnızca yer değiştirmek değildir. Aynı pencereden bakmaktan yorulan zihnin, başka manzaralarla buluşmasıdır. İnsan başka coğrafyaları gördükçe hem dünyanın büyüklüğünü hem de kendi küçüklüğünü fark eder. Bu da insanı daha mütevazı, daha anlayışlı ve daha olgun kılar.
Şimdi size soruyorum: En son ne zaman ruhunuzun sesini dinlediniz?
En son ne zaman, hiçbir politik tartışmaya girmeden, sadece “güzel” olandan bahsettiniz? Bir nihavent şarkının hüznünde ne zaman yıkandınız veya bir türkünün ilettiği duyguda ne zaman kayboldunuz?
Eğer cevabınız “çok uzun zaman oldu” ise ruhunuz gıdasız kalmış demektir.
İbn-i Sina’nın asırlar ötesinden fısıldadığı o şifayı hatırlayın: “En iyi tedavi, sevilen insanlarla bir araya gelmek ve güzel musiki dinlemektir.”
****************************************
Gürültüye Karşı “Es” Vermek
Müzikte “es” (susma) işaretleri, notalar kadar önemlidir. Susulması gereken yerde susmazsanız, melodinin ahengi bozulur. Hayatımızda da “es” vermeyi unuttuk. Sürekli konuşuyoruz, sürekli olumsuz bilgi ve duygu aktarımlarına maruz kalıyoruz, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz.
Kızılderililerin bilgece tanımlarıyla; hayatı çok hızlı algılıyoruz, “ruhlarımız geride kalıyor.”
2026’ya girerken kendinize verebileceğiniz en büyük hediye, hayatın gürültüsüne bir “es” vermektir.
Bu yıl, haber bültenlerinin kasvetli havasından sıyrılıp, bir dost meclisinin sıcaklığına sığınmaya gayret edin. Hangi türü seviyorsanız müzik dinleyin, şarkı, türkü veya arya söyleyin.
Belki ekonomik şartlar, o çok arzuladığımız uzak diyarlara seyahat etmemize imkân vermeyebilir. Ama unutmayalım; en büyük seyahat, insanın kendi içine, kendi gönül coğrafyasına yaptığı yolculuktur. Ve bu yolculuk bedavadır, vize istemez.
Bir dostun tebessümünde, bir çocuğun kahkahasında, demlenmiş bir çayın kokusunda veya radyoda denk geldiğiniz eski bir şarkıda o “huzur ülkesini” bulabilirsiniz. Yeter ki bakmasını, duymasını ve hissetmesini bilelim.
****************************************
Yeni Yıldan Beklentimiz: Huzur
Benim yeni yıldan beklentim sadece ekonomik zenginleşme, döviz kurlarının düşmesi ve siyasetin yumuşaması gibi şeylerden ibaret değil. Asıl temennim; kaybettiğimiz zarafeti, inceliği ve iç huzurumuzu yeniden bulmamızdır.
2026 yılı; cüzdanımızın da gönlümüzün de zenginleştiği; kulağımızın kin, nefret ve düşmanlık üreten sözler değil güzel nağmeler duyduğu; ayağımızın taşa değil dost eşiğine değdiği bir yıl olsun.
Yeni yıl, mucizeler ve umut vaat etmiyor. Ama küçük iyilikler, küçük molalar, küçük sevinçler bizim elimizdedir. Değiştiremeyeceğimiz şeylere sabır ve dayanma gücü dilerken, yapabileceğimiz iyilikler ve güzellikleri yapabilme gücü diliyorum.
Gürültünün biraz dışına çıkabilirsek; hayatın hâlâ yaşanmaya değer yanları olduğunu hatırlayabiliriz.
Gürültüyü değil, müziği açalım istiyorum.
Yeni yıl daha çok şarkı duyduğumuz, daha az bağırdığımız…
Daha çok anladığımız, daha az kırdığımız…
Daha çok insan kaldığımız bir yıl olsun.
Yaratıcı ve Yaratılanlar
Kâinat / Evren, “Lâ İlâhe İllallah.” gerçeğine büyük bir delil.
Gayb / görünmeyen ve Şehadet / görünenlerin lisanı / diliyle
Allah’ı tespih edip anmaktalar.
Allah’ın vahdetini / birliğini dillendirmektedirler.
Bütün zerre, atom ve hücrecikler, tüm erkân ve uzuvlar;
Allah’ı beraberce zikreden / anan birer dil hükmünde, çeşit çeşit.
Allah’ı tespih / zikr edici / anıcı sesler, mertebe mertebe.
Aynı gerçeğe, Allah’ın vahdetine / birliğine parmak basmaktalar.
Sanki kâinat, büyük bir insan gibi topluca;
Yani bütün cüzleri, tüm zerreleri ve bülend / yüksek sesleriyle
Vahdet hakikatini terennüm etmektedir.
Üstelik, âlem ve bütün rûh sahipleri; zikir halkası içinde,
Nûr’un doğuş yeri olan Kur’ân’ı bir ağızdan okuyorlar.
Şanı yüce Furkan / Kur’ân âyetleri;
O tevhide / Allah’ın bir oluş gerçeğine;
Sâdık bir lisan, âdeta konuşan birer delil.
İmanın parlak ışıkları olarak, bu hakikati haykırıyorlar.
Eğer kulağı, Kur’ân’ın sinesine yapıştırsak;
Derinden derine açıkça semavî / göksel bir sesle
Dile getirilen bu gerçek duyulur.
İşte o “Lâ İlahe İllallah.” sesi, gayet yücedir.
Son derece ciddî, hakikî, pek samimî,
Hem de hiç yabancı olmayan,
Üstelik gayet ikna edici bürhan ve delille
Tekrar edilen bir hakikat.
Şu nurlu / parlak bürhan ve delilin birçok cihetleri var.
Üstünde i’caz / mucize oluş sikkesi / damgası;
Çiçek gibi kendini göstermekte.
İçindeki parlayan hidayet nûrunu aksettirmekte.
Altında, dokunmuş, ince mantık ve delil.
Sağında aklı konuşturan
Ve her taraftan “Lâ İlâhe İllallah.” altın sözü karşısında
“Sadakte.” / “Doğru söyledin.” diyen zihinler;
Tevhidi tasdik ederler.
Kuzeyinde vicdanı şahit gösterir.
Önünde hüsün ve hayır.
Hedefindeki saadet; bu vahdet hakikatinin anahtarı;
Yukarıdan beri belirttiğimiz gibi, “Lâ İlâhe İllallah.”
Evet, vahdetin dayanağı semavî / göksel;
Sırf, Rabbanî olan vahiydir.
İşte bu cihetler, ziyalı olup,
Burçlarında “Lâ İlâhe İllallah.” tecelli ederek, kendini gösterir.
Hırsız vesvese, sabahın şüpheli vehmi;
Ne haddi var ki, o dinsiz girebilsin, bu parlak kasr’a.
O şanı büyük Kur’ân ki, tevhid bahri / tevhid denizidir.
Misal için buna, bir damla, birtek İhlâs sûresi yeter.
Kısa birtek remzi, şirkin işaretlerinden
Bütün şirk çeşitlerini reddeder.
Yapay Zekâ ile Ismarlama Kitap
İnsan, icat edip kullandığı aletlerle insan. Hatta insanı “alet kullanan” diye de tarif edebiliriz. Etmişler de. Homo Habilis, becerikli insan demek, becerisi de aletten geliyor herhâlde.
Aletlere kızmanın âlemi yok. Gerçi kızanlar var, mesela ABD’de yaşayan bir kısım Amiş. Otomobil kullanmıyorlar, işlerini at arabası ile görüyorlar. Telefon yerine yüz yüze konuşmayı tercih ediyorlar. Bizim Amişlik etmek gibi bir lüksümüz yok. Teknolojinin getirdiği nimetlerle bir an önce tanışıp onları kullanmaya çalışmalıyız. Bu kullanış sırasında insanlara ve çevreye zarar vermemek kaydıyla tabii.
Geçen bir yazımda anlattığım gibi, bazı meslektaşlarım Yapay Zekâ (YZ) ile mücadele etmeye çalışırken ben tam tersine, öğrencilerime YZ’den yararlanmanın yollarını öğretmeye çalışıyorum. Gerçi onlar mı ben mi YZ’yi daha iyi biliyoruz, tartışılır… Tutumum hesap makinesi maceramıza dayanıyor. Cep hesap makineleri ilk çıktığında sınavlara makineyle girilmesin diye elimizden geleni yaptık. Şimdi o yasaklar büyük çapta gevşedi. Hatta komik geliyor. Gerçi makine cinsleri hâlâ kısıtlı.
Kimler işinden olacak?
Geçen yazılarımdan birinde NotebookLM’den bahsetmiştim. 80 dilde girdi kabul edip istediğiniz dilde özet veren program. Bununla üniversitelerin master ve doktora programlarının süresinden rahat bir yıl indirebiliriz! Geçenlerde bir arkadaşıma, ilgilendiği bir kitabın NotebookLM özetini gönderip nasıl bulduğunu sordum. “Fazla yüzeysel”, dedi. Sonra hatanın bende olduğunu keşfettim. Programda bir seçenek var: Hızlı/ Derin. Ben “Hızlı”da çalıştırmışım. Derin’i açınca özetler ayrıntılandı ve gerçekten derinleşti.
Daha önce, artık tercümelerin büyük çapta YZ tercümanlarıyla yapıldığını yazmışım. Kitap yayımlanınca “çeviren” kısmına da YZ’nin adına benzer bir şeyler yazılıyor: “D. L.” falan gibi.
Derken geçen gün bir kitabın künye sayfasına bakıyordum. Ne göreyim: “Kapak tasarımı: Midjourney” Bu, birkaç grafikçi YZ’den biri!
Yapay Zekâ grafikçilerin, çeviricilerin, hatta programcıların işlerini ellerinden alıp onları sokağa mı bırakacak? Evet, derhal önlem alınsın diyenler var. Hayır, teknoloji işleri kolaylaştırdı ama yeni iş kolları yaratacak diyenler de var. Şimdilik birilerinin işsiz kalması daha yakın gibi. Henüz ufukta o yeni iş kolları belirginleşmedi. Şöyle hesap ediniz: YZ, işleri kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor. Bir kişi bir kitabı bir ayda çevirirken şimdi iki-üç gün yetiyor. YZ’nin paragraf paragraf elinden tutup çeviriyi yaptırdığınızı düşünün. “Yok o kelimeyi değil de şu kelimeyi kullan…” Zaten kendisi de soruyor. Diyelim bir ay, düzeltme falan dâhil, üç güne düştü. 30 gün yerine 3 gün. Bire-on emek tasarrufu. Fakat bu aynı zamanda piyasanın artık eskinin onda biri kadar mütercim ile işini görebileceğini göstermiyor mu? Her on çeviriciden dokuzu işsiz kalacak!
Çevirir, tasarlar, peki yazmaz mı?
Bilgisayar programlamada da öyle. Bir programcı şimdi eskinin yarısı kadar zamanda programını yazıp hatadan ayıklayabiliyorsa mevcut programcıların yarısına artık ihtiyaç yok demektir. Kendim ettim, kendim buldum dünyası…
Derken, bakın başıma ne geldi. Bugünlerde, daha doğrusu son birkaç yılda önce sosyobiyoloji, şimdi ise evrim psikolojisi denilen yeni sahayla ilgileniyorum. Fakat yayın sayısı o kadar fazla ki… Acaba kaçırdıklarım var mı diye meraklanıp arama motoruna, “2024 ve 2025’te evrim psikolojisinde ne gibi gelişmeler oldu?” diye sordum. Birçok cevaptan başka bir de reklam çıktı: TailoredRead AI. Adresi de https://tailoredread.com/ Türkçesi, Ismarlama Okuma YZ. Belki “Ismarlama Kitap” diye çevrilmeli. Sloganı da: On kitap yerine bir kitap okuyun. Siz konuyu veriyorsunuz. Tam nelere odaklanmak istiyorsun diye soruyor. Mesela bana, “Evrim mekanizması da olsun mu?”, “Nöroloji cephesini de ister misin?” falan diye sordu. Birinciye hayır, ikinciye evet dedim. Menü daha zengindi, bir kısmını seçtim, bir kısmını seçmedim ve bana nur topu gibi 350 sayfalık bir kitap verdi. “Özet mi olsun, detaylı mı?” diye de sormuştu. Ben detaylı istedim. 15 dolar gibi bir fiyat söyledi. Ödedim ve kitap geldi. Tabii geldi dediysem pdf olarak internetten indirdim. İlk 90 sayfayı okudum. Bilgiler gayet iyi seçilmiş ve iyi bir İngilizce ile yazılmış.
E-posta ile, “İngilizce dışında dillere de genişletecek misiniz?”, diye sordum. İki gün içinde cevap geldi. “Şimdilik sadece İngilizce. Talebe göre başka dillere de genişletebiliriz…” Bu da dünyanın sonu değil; başka YZ’ye Türkçeye çevirtiriz.
Şu ana kadar 4548 kitap yapıp satmışlar. Ortalama 15 dolardan satsalar ki gerçek ortalama biraz daha düşüktür 65 000 dolar ediyor. Anlaşılan pek küçük bir firma. Bakalım gelecekleri ne olacak. Ama bence bilgi cephesinde büyük bir adım, şüphesiz.
İkidir Chris Hayes’in Sirens’ Call, Sirenler’in Çağrısı kitabını anlatacağım diye oturuyorum. Nasip olmuyor. Ekonomi biliminin kavramlarıyla konu şöyle: Bilgi bol, dikkat sınırlı. Dikkat, dünyanın en çok talep edilen kaynağı hâline geldi. Bir dahaki sefere.
At’a Et, İt’e Ot Verirseniz
At’a et, it’e ot verseniz ne olur? İkisi de aç kalır. Öyle işler yapıyoruz ki yaptığımız iş, havanda su dövmek oluyor.
Konu şu: Ko-Mek’in kursundayım. Filografi sanatına merak sardım aktif emeklilik dönemimde. Sınıfa iki bayan, bir erkek, üç narkotik polis girdi. Bizi, uyuşturucu konusunda bilgilendireceklermiş. Tuhafıma gitti, çevreme baktım, herkes yaşını başını almış, uyuşturucudan uzak kimseler. Saygısızlık etmedik, dinledik. Kimyasal ve biyolojik uyuşturucu türlerini, sayısal verileri öğrendik. Kendimize vazife çıkardık, gençlerimiz adına üzüldük. Soru sorma faslına geldi sıra. Söz aldım: “Teşekkür ediyorum, hiç bilmediğim uyuşturucu adlarını şimdi duydum, sizlerin de hangi görevi üstlendiğinizi anlamış oldum. Ancak burada uyuşturucuya bağımlı kimse yok. Ancak sigara da bir bağımlılıksa -ki öyledir ve sınıfta özellikle kadınlar arasında sigara içenlerin sayısı fazla- bizi bu konuda bilgilendirmeniz, etkilemeniz daha doğru olmaz mıydı?” dedim. Görseller eşliğinde bize ders veren erkek polis, haklı olduğumu, kendisinin de bir sigara bağımlısı olduğunu söyleyince işin bence ciddiyeti kalmadı; çekilen zahmet, harcanan zaman kıymetini kaybetti. Ayağa kalktım, polis memuruna sigarayı bıraktırabilmek için ajitasyon yaptım; ancak başaramadım. O, hala bir bağımlı. Ele verir talkını, kendi yutar salkımı. İsraf haramdır, diyen müsrifin inandırıcılığı kadar…
Yunus Emre, “Bu dünyada bir nesneye / Yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi” der. Ben de yaptığı işte samimi olmayıp söz ve eylemleriyle çelişkiye düşenlere ve zamanını bilinçsizce kullanıp ömrünü israf edenlere hep acımışımdır; içim yanmış, özüm göynümüştür.
Yalancı birinin doğruluktan, hırsız veya ahlak düşkünü kişinin erdemden bahsetmesi; hiçbir değere, kutsala inanmayanların insani değerler konusunda konferans vermesi ne kadar inandırıcı ve etkili olabilir? Orman kanunlarına inanan birine savcılık veya hâkimlik payesi verdiniz, onu adalet bakanı yaptınız; mesleği tarım ve orman olan birini eğitimden sorumlu bakan veya uzman yaptınız, bu kişiler ne kadar başarılı olabilir, inandırıcı olabilir? Sağlık hizmeti sunan bir hekimin sigara içmemesi, çocuk haklarından bahseden bir kadının çocuklarına karşı anlayışlı olması beklenir. Babalar ve yöneticiler adil, asker cesur, siyasetçi dürüst olmalıdır. Bunun tersi, samimiyetsizliktir, bireyleri birbirine güvenmeyen toplumun inşasına harç koymaktır.
Ekmek, acıkana; su susayana verilirse değerlidir. Sağlıklı bir bedene ilaç vermenin ne faydası olabilir? Zayıf birinin beslenmeye, şişmanın beslenme rejimine ihtiyacı vardır. Cuma namazı için camide toplanan insanlara ahlakın öneminden, faizin haramlığından, zinanın günahından, uyuşturucunun verdiği zarardan bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur. Cuma namazı için gelen kişilerin zaten sözü edilen konularla ilgisi olamaz. Namaz kılan inançlı birinin, prensip olarak, uyuşturucudan, zinadan, faizden, ahlaksız ilişkilerden uzak olduğu düşünülür ve böyle olmalıdır. Genellikle camiyle, namazla ilişkisi olmayan kişiler için ele alınacak konuların cuma hutbesinde ele alınması zaman ve mekân israfıdır. Adres yanlıştır. Ahlak ahlaksıza, zinanın kötülüğü zaniye, fuhşun günahı fahişeye, uyuşturucunun insana verdiği zarar bağımlısına anlatılmalıdır. Yanlış muhataba yazılan, yanlış adrese gönderilen her mektup ziyan olmuş emektir, ümittir. Yapılan iş, dostlar alışverişte görsündür.
İsteksiz yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş, demiş atalarımız. Terzi için kumaşın kalitesi, çiftçi için toprağın verimlilik derecesi önemlidir. Kalitesiz kumaştan iyi elbise çıkarmak, verimsiz topraktan emeğini karşılayacak ürün elde etmek mümkün değildir. Malzeme, yapılacak işe, elde edilmek istenen ürüne uygun olmalıdır. Ahbap çavuş ilişkisiyle işleri yürütmek, adam sen de anlayışıyla görev üstlenmek, yapıyormuş gibi görünüp hakkıyla yapmamak, karakterimiz olmuş. Kaçak güreşmek, kolaycılığa kaçmak, köşe dönmecilik, uyanıklık; akıllılık sayılmış, bu nitelikteki insanlar övülür hale gelmiş. Böyle bir toplum bir adım ileriye gidemez, en fazla yerinde sayar.
Yüce Rabb’imiz “Önemli işlerden birini tamamlayınca, ardından başka bir işe yönel ki böylece bütün vakitlerini önemli işlerle değerlendirmiş olasın.” buyurur İnşirah suresi 7. ayette. Kişi sürekli bir işle meşgul olmalıdır. Bu iş, önemli bir iş olmalıdır. İşin önemi, insanlara sağladığı fayda, kişiye kazandırdığı takvayla orantılıdır. Eldeki iş bitirilince durulmamalı, yeni bir işe yönelinmelidir. Boşluk israftır. Boşluğu şeytan doldurur, denir. Boşa geçirilen her dakika, emanet olarak üstlendiğimiz zamandan yapılan hırsızlıktır, emanetin suistimalidir, emanete ihanettir.
Hz. Muhammet’in şu hadisi bizim için ölçü olsun: “Hiçbir kul, kıyamet gününde ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”
Iğdır – Doğubayazıt ve Nahçivan Gezi Notları
Bu yazımda sizlerle Iğdır–Doğubayazıt ve Nahçıvan gezimiz sırasında edindiğim gözlem ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.
Bölge, I. Dünya Savaşı ve sonrasında oldukça çalkantılı bir dönem yaşamıştır. Bu süreçte, Osmanlı vatandaşı bazı Ermenilerin Rus ordusu ile birlikte hareket ederek çetecilik faaliyetlerine girişmeleri, bölgede yaşayan Müslüman Türk ve Kürt halk için ciddi güvenlik sorunlarına yol açmıştır. Ankara Hükûmeti’nin Kazım Karabekir Paşa’yı tam yetkili Doğu Orduları Komutanı olarak görevlendirmesiyle yapılan askerî harekâtlar sonucunda, 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Antlaşması ile bugünkü sınırlarımız kesinleşmiş ve bölgede sükûnet sağlanmıştır. Bu gelişme, doğudaki bazı askerî birliklerin batıya kaydırılarak Yunan işgaline karşı verilen Millî Mücadele’nin kazanılmasına da önemli katkı sunmuştur.
Bölgeyi yakından gördüğünüzde, bu coğrafyanın tarih boyunca neden pek çok devlet için vazgeçilmez olduğunu kolayca anlıyorsunuz. Doğu–batı ve kuzey–güney bağlantı yollarını kontrol eden stratejik konumu, bölgeye ayrı bir önem kazandırmaktadır. Bu kapsamda Kars ilimizden sonra Iğdır ve çevresini gezmeye başlıyoruz.
Kars’tan Iğdır’a yaklaşık 140 kilometrelik, oldukça düzgün bir karayolu ile ulaşılıyor. Bölgenin yoğun kar yağışı alması nedeniyle yol çizgilerinin sarı renkte olduğu ve yol kenarlarında kar tipilerine karşı yapılan koruganların dikkat çektiği görülüyor. Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı, “arkası dağ önü bağ” benzetmesiyle anılan Digor ilçesinden geçerek Tuzluca’ya ulaşıyoruz. Eski adı Kulp olan bu ilçedeki tuz mağaralarını gezdikten sonra Iğdır’daki otelimize yerleşiyoruz.
Iğdır kelimesinin yiğitlik ve bahadırlık gibi anlamlar taşıdığı, adını Oğuz Kağan’ın torunu Iğdır Bey’den aldığı rivayet edilir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Ertuğrul Bey’in de 400 çadırlık oymağıyla burada konakladıktan sonra Söğüt’e geçtiği bilinir. Bölge, 1064 yılında Alp Arslan’ın oğlu Melikşah döneminde Selçuklu hâkimiyetine girmiştir. Aras, Kür ve Çoruh gibi Türkçe nehir adları, bu toprakların çok eski dönemlerden beri Türk yurdu olduğunun önemli göstergeleridir.
Iğdır, 1991 yılında Kars’tan ayrılarak 76 plaka numarasıyla Türkiye’nin en doğudaki illerinden biri olmuştur. Ermenistan, Azerbaycan (Nahçıvan) ve İran ile sınırı bulunan ilimiz; ılıman iklimi ve verimli ovası sayesinde pamuk ve narenciye üretimiyle tanınmaktadır. Manavların önünde gördüğümüz mandalina yığınları bunun açık bir göstergesiydi. Otelimizin karşısında yer alan, yeni yapılmış büyük Ulu Cami dikkatimizi çekti. Bu caminin yapımında, şu anki Kocaeli Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu’nun önemli katkılarının olduğunu öğrenmek bizler için ayrıca anlamlıydı.
Iğdır’ın meşhur Bozbaş yemeğini tattıktan ve Ulu Cami’de namazımızı kıldıktan sonra Nahçıvan’a gitmek üzere yola çıktık.
Nahçıvan sınır kapısı, Iğdır’a yaklaşık 85 kilometre mesafede, Dilucu mevkiinde yer almaktadır. Bu bölgenin Türkiye sınırlarına dâhil edilmesi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün önemli bir örneğidir. 1933 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye ziyareti sırasında, bölgedeki akrabalık ilişkileri gerekçe gösterilerek bu toprakların istenmesi gündeme gelmiş; Atatürk’ün “hediye değil, bedel karşılığı olmalı” yaklaşımı sonucunda yaklaşık 15 kilometrelik bir sınır hattı elde edilmiştir.
Nahçıvan; 8 şehirden oluşan, yaklaşık 500 bin nüfuslu, yönetim merkezi 80 bin nüfuslu Nahçıvan şehri olan özerk bir cumhuriyettir. 1924’te Sovyetler Birliği’ne bağlıyken, 1990’da bağımsızlığını ilan etmiş; 1991’de ise Azerbaycan’a bağlı özerk cumhuriyet statüsünü kazanmıştır. Nahçıvan şehri, geniş yolları, az katlı binaları ve son derece temiz görünümüyle bizleri hayran bıraktı. Yere çöp atmanın (sigara izmariti dâhil) 300 manat (yaklaşık 7.500 TL) cezası olduğunu öğrenince, bu temizliğin sebebi daha iyi anlaşılıyordu. Şehrin güneyinde, İran ile ortak yapılan Aras Nehri üzerindeki baraj gölü de bölgeye ayrı bir zenginlik katmaktadır.
Kale, müze ve geniş bahçesiyle dikkat çeken Haydar Mescidi önünde mola verdik. Gül kokulu bahçesi, zarif mimarisi, toplantı salonları, abdesthane ve tuvaletleriyle son derece bakımlı olan bu mekân hepimizin takdirini kazandı. Hemen bitişiğinde, Hz. Nuh’a ait olduğuna inanılan anıt mezarı, kale ve müzeyi gezdikten sonra yerel mutfağın bilinen lezzetlerinden Lüle kebabını yiyerek Iğdır’a döndük.
Ertesi gün Doğubayazıt’a hareket ettik. Ağrı iline bağlı olan Doğubayazıt, Iğdır’ın yaklaşık 60 kilometre güneyinde, tarihî önemi büyük bir yerleşim yeridir. Türkiye’nin İran’a açılan Gürbulak Sınır Kapısı burada bulunmaktadır. Doğu Anadolu’daki Osmanlı döneminden kalma en önemli eserlerden biri olan İshak Paşa Sarayı da Doğubayazıt’tadır. Eski Beyazıt’ın bulunduğu yamaçlarda, kartal yuvasını andıran bir konumda yer alan bu saray, Avrupa’daki şatoları hatırlatmaktadır. Yapımına 1685 yılında başlanmış, 1784 yılında, tam 99 yılda tamamlanmıştır.
Taş işçiliği, duvar içlerindeki merkezi ısıtma kanalları, harem bölümü ve camisiyle bölgeye damgasını vuran bu eser, mutlaka görülmesi gereken bir saraydır. Muhteşem giriş kapısı, süt ve suyun ayrı aktığı söylenen iki musluklu salon çeşmesi ve pencere üstlerindeki nefis süslemeler insanı hayran bırakır. Sarayda yer alan kitabelerden birinde şu ifadeler yer almaktadır:
“Gökyüzünde güneş ile ayın ışıkları parladıkça Allah bu devletle bu ocağı ebedî eylesin.
Dünya durdukça buranın nimeti bol olsun.
Bu çeşmenin suyu cennetteki Kevser gibi olsun.”
Bölgenin önemli âlimlerinden Ahmed-i Hânî (1651–1707), Halep, Şam ve Buhara gibi ilim merkezlerinde eğitim görmüş; İshak Paşa Sarayı’nın temel atma töreninde dua etmiş ve bir süre kâtiplik yapmıştır. Kürtçe kaleme aldığı Mem û Zîn adlı eseri, yaklaşık 3.000 beyitten oluşan manzum bir eserdir. Bu eser, Fuzûlî’nin Leyla ve Mecnun’una benzer nitelikte bir yapıttır. Sevgi, sabır, hoşgörü ve ilmin önemini vurgular. Türbesi ve bitişiğindeki cami 1991 yılında yeniden yapılmış olup, bölge halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Halk arasında “Baba” olarak anılan Ahmed-i Hânî’nin girişte yer alan şu nasihati oldukça anlamlıdır:
“Evlatlarımdan ümidim odur ki boş işlerle uğraşmasınlar. Ders ve ödevlerine çalışsınlar.
Bizleri unutmasınlar.
Güzellik ve iyilikler yapsınlar, dualarında bizleri ansınlar.”
Dualarımızı edip namazımızı kıldıktan sonra, tepedeki çay evinde sarayı, dergâhı, aşağıdaki ovayı ve Ağrı Dağı’nı seyrederek kahvelerimizi içtik. Ardından Doğubayazıt çarşısına inip hediyelik eşyalarımızı aldık ve Iğdır’a dönüş yoluna çıktık.
Dönüş yolumuz, 5.165 metre yüksekliğiyle dağcıların önemli adreslerinden biri olan Ağrı Dağı’nın eteklerinden geçmektedir. Zirvesi yılın 365 günü buzullarla kaplı olan bu dağ, mitolojik anlatımlarda Nuh Tufanı sonrası geminin indiği yer olarak da bilinir.
Iğdır’a döndüğümüzde, bölgeye özgü çağ kebabını da tattıktan sonra, şehir merkezine yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki havalimanına geçtik. 2017 yılında Şehit Bülent Aydın Havalimanı adını alan bu tesis, 2015’te Genelkurmay Başkanlığı’nda şehit olan Iğdırlı subay Bülent Aydın’ın anısını yaşatmaktadır. Bu bilgilere, bekleme salonundaki panolardan ulaştık.
Bilgilendirici ve ufuk açıcı bir seyahat daha yapmanın mutluluğuyla şehrimize döndük. Bu gezide bize rehberlik ve başkanlık yapan Öztekin Kaşukci’ye, uyum içinde yolculuk yaptığımız arkadaşlarımıza ve aracımızı kullanan Zeki Aytekin’e teşekkür ederim.
Nobody Management [1]
Herşeyle bir olursan var olursun herşeyde
Kendini unutman için bulmalısın
Dikkat, rûhun duâsı mı Malebranş[2]
Gözyaşı bir tövbe çeşidi belki
Veyâhut tinin seslenişi
Güzelliğin farkındalığı acı
Varlıksa hem aşkınlık hemi içkinlik
‘Özgürlük dostluktur’ buyurdu Byung[3]
Ve irâdenin tezâhürü hayat
Rûhun yansıması(ysa) doğa
Ki şiir bir tahakküm
Aşk mahkûmu şaşkın hekim
“Leyĺâ öldü dediler
Mecnun sâdece gülümsedi
Ben böyle severken mi” [4]
Ey deha, ey dikey limit
Ey kendinden kurtulup
Esrik bir esin kaynağına dönüşen esenlik elçisi
Ve sen hiçkes
Eysizlik kimesnesi
FARKINCAN
[1] KİMSE (Hiçkimse) YÖNETİMİ
[2] Nicholas Malebranche: 17.yy Fransız filôzofu ve teolog; “Dinin krizi bir dikkat krizidir” der.
[3] Byung-Chul Han ve TEFEKKÜR YAŞAMI’nın süregelen etkilerinin yeni manzumelerle II. bir şiire dönüşmüş hâli..
[4] Reşat Nuri GÜNTEKİN – Leyla ile Mecnun (Hikâyeler)
4 Şubat 2025 – Başiskele Bahçecik
Pahalıya Mal Olan Siyasi Tercihler
Ağustos 2023 tarihinde yazdığım köşe yazısında Ahmet Davutoğlu’nun, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair anlattıklarını aktarmıştım:
O dönemde Türkiye’nin AB’ye girme hedefi vardı. “Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, istatistikleriniz şeffaf olacak, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’ Aslında bunlar bizim değerlerimiz idi.
Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmişti. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.
22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Cumhurbaşkanımıza da bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.
Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının yenilenmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”
Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.
Ahmet Davutoğlu, devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:
“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak. Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler. Parti içinde darbe yapıldı, siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı. Türkiye’nin kaderini etkilediler.”
Peki, bu operasyonun Türkiye’ye maliyeti ne oldu?
****************************************
Siyasi Ahlak Paketi Uygulansaydı
Şimdi düşünelim, yaklaşık on sene önce siyasi ahlak yasası çıkarılmış olsa, İmar Kanunu ve Kamu İhale Kanunu bu görüş açısıyla yenilenmiş olsaydı neler olurdu? Uygulamada da taviz verilmeseydi, bugünkü sosyal bataklığın ne kadarı kurutulmuş olurdu?
Siyasetçi, sermaye ve suç örgütleri üçgeninde gerçekleşen suçlar bu kadar yaygınlaşmış olabilir miydi?
Siyasetin finansmanı meselesi, demokrasisi gelişmiş ülkelerdeki gibi şeffaf ve ahlaki bir zemine oturmuş olsaydı bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?
Devletin yasa dışı faaliyetler ve suç örgütleri yüzünden kaybettiği milyarlarca dolar olduğu anlaşılıyor.
İstatistiklerimiz ve devletin verileri sağlam olsaydı kara paranın ve kayıt dışı ekonominin boyutunu doğru ölçebiliyor olacaktık.
Yasadışı servetler engellenseydi ve kaynaklar bir avuç ahlaksıza değil, “fakir fukaranın garip gurabanın” derin yoksulluğunu gidermek için harcansaydı. İyi olmaz mıydı?
Bu yasalar çıkarılmadığı ve uygulanmadığı için, bataklığı kurutmadan, suç zincirinin en ucundaki, ünlü veya ünsüz ama sıradan suçlular üzerinden yapılan operasyonlarla meşgul ediliyoruz.
Uyuşturucu, fuhuş, kumar, bahis, şike, kaçakçılık, kara para, rüşvet, ihaleye fesat vd suçları çete olarak işledikleri iddiasıyla operasyonlar yapılıyor. Her gün bu iddialarla yargıya sevk edilenler ve bunların baronlarının, patronlarının bu kadar pervasızca ülke kaynaklarını sömürmesine neden izin verildi? Hem de milletin ahlakını bozarak, sağlığını ve hatta hayatını riske attıkları bilinmesine rağmen.
Keşke sadece muhalefet partileri belediyelerine değil, iktidarın kontrolündeki devlet kurumları, belediyeler ve şirketlerde de yolsuzluk operasyonları yapılsaydı… Biz de tam bir “Temiz Eller” operasyonu diyebilsek ve umutlanabilseydik.
****************************************
Siyasi Tercihlerin Maliyet Analizi
Devleti yönetenler zaman zaman öngörülerinde yanılabilir, hatalı kararlar alabilir. Yapılan tercihler hatalı ise kısa ve uzun vadede ülke için çok ağır maliyetlere yol açar.
Hataların en az seviyeye indirilebilmesi için devletin kurumlarının ürettiği ortak akla başvurulması gerekir.
Son dönemlerde, Türkiye’nin en temel kurumları etkisiz ve karar alma süreçlerinde yetkisiz. Bu yüzden stratejik konularda Cumhurbaşkanı ve Saraydaki küçük bir ekibin aldığı kararlarda ideolojik, günlük ve tepkisel tercihler yapılabiliyor.
Türkiye’nin Suriye iç savaşına müdahil olması çok sayıda şehit vermemize, milyarlarca dolar masrafa ve milyonlarca Suriyelinin ülkemize girmesine yol açtı.
Türk F-16’ları Rus uçağını düşürdükten sonra Putin’in gönlünü almak için özür mektubu yazıldı. Bazı anlaşmalar yapıldı.
Erdoğan’ın, Mısır devlet başkanı Sisi’ye ölçüsüz tepkisi sonucu, Mısır İsrail ve Yunanistan ile Türkiye aleyhine antlaşmalar yaptı. Mavi Vatan dediğimiz Doğu Akdeniz’de iddialarımız sınırlandı.
BAE Emiri ve Suudi Prensine karşı sert tepkilerimiz ve suçlamalarımız dış politika ve ekonomide hareket alanımızı daraltınca, bunların gönlünü almak için U dönüşü yaptık. Milli gururumuz yerle bir oldu.
ABD yönetimi tarafından F-35 projesinden çıkarılmamız sonrası Rusya’dan S-400 almamız, ilk bakışta ABD’ye karşı bir milli duruşun işareti gibiydi. Şimdi F-16’ları modernize edebilmek, KAAN uçağımıza motor alabilmek ve mümkünse F-35 almak için S-400’ü Rusya’ya geri verme çabası içindeyiz. Bu sonucu öngöremediğimiz için savunma sanayiimizin belli zafiyetlerini gören İsrail- Yunanistan ve GKRY Türkiye’ye meydan okuma cüretini gösteriyorlar.
Birileri, Libya’da müttefikimiz olan Trablus yönetiminin Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanının da bulunduğu uçağı Ankara semalarında düşmesini sağlayarak, Türkiye’ye mesaj veriyor.
Örnekler çoğaltılabilir.
Ancak her konuda, ilk defasında ve her defasında en doğru kararı alacak mekanizmaları kurmamanın maliyetlerinin çok ağır olduğunu unutmayalım.
Düşün Damlaları (24)
Prof. Dr. Gazi Özdemir’in tespitlerinden bâzıları:
Celâleddin -i Rumî rûh’un yolculuğunu (Seyr-i süluk / sefer) Güneş’in yolculuğuna benzetir ve şöyle der: “Güneş’le Ay’a batmadan ne ziyan gelir? Sana batma görünür ama o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmaktır.”
x
Kur’an’ı nasıl Allah’ın mesajlarını taşıdığı için, önemsiyor ve dokunulmaz diye değer verip özen gösteriyorsak, benzer bir şekilde insan başta olmak üzere, diğer tüm canlıları da Allah’ın enerjisini taşımaları ve yarattıkları olarak değerli görmeli ve dokunulmaz özenliliğini esirgememeliyiz.
x
Sufilerden Sadi: “İnsanlar, giysinin altındaki kişinin ne türden birisi olduğunu nasıl bilsinler? Mektûbun içinde ne olduğunu, ancak o mektûbu yazan veya açıp okuyan bilir.”
x
Celâleddin-i Rumî, çalışmaktan bir ibad / kulluk etme zevki tadamayanlara acımıştır.
x
Hz. Muhammed, ilim ve iman için şunu söylemiştir: “İman için ne güzel vezirdir ilim. İlim için ne güzel vezirdir, yumuşak huyluluk. Yumuşak huyluluk için ne güzel vezirdir, şefkatlilik ve şefkatlilik için ne güzel vezirdir sabır.”
x
Kur’ân, düşünceler ve mesajlar içermekte, yani cevizin içidir ve yenilecek kısmıdır. Elle tuttuğumuz kâğıt hâli ise kabuğudur. Dolayısıyla biz insanların cevizi kırmamız ve içine ulaşmamız, usûlüne göre içi çıkarmamız, nasıl yeneceği konusunda akıl yürütmemiz ve yutup vücûdumuza gıda olarak almamız gerekmektedir. Cevizi sâdece kabuklu hâli ile alıp saklamamızın bize herhangi bir yararı olamayacaktır.
Yine Kur’ân’ın okunup anlaşılmak ve üzerinde düşünülmek üzere indirilen temel bir ders kitabı olduğunu Mehmet Akif Ersoy şu kıt’ası ile de çok güzel vurgulamıştır:
“İnmemiştir hele Kur’ân şunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okumak, ne de fal bakmak için.”
Burada Mehmet Akif Ersoy, Kur’ân’ın ölüler için değil, diriler için ve onların mesajları anlaması, düşünmesi ve buna göre yaşamasına vurgu yapmıştır.
x
Atatürk’e göre…“ İslâm dîni Arabistan ve Orta-Doğu sınırları içine hapsedilen bir Arap dîni değildir. Kur’ân da Evrenlerin ve insanların Rab’binden tüm insanlığa sunulmuş bir mesajdır. Allah’ın bilgisini kapsayan bu mesajı insanlığa duyuran Hz. Muhammed’dir. Bu duyuru, belirli bir ırk ve coğrafyayla sınırlı değildir. Bu duyuruyu kapsayan Kur’ân, Dünya’nın sonuna kadar sürebilecek bir zaman dilimine, çok farklı iklimlere, apayrı alışkanlık ve kültürlerin olduğu geniş bir coğrafyada yaşayan insanların olduğu geniş bir coğrafyada yaşayan insanların tümüne hitap edebilecek esneklikte bir kitaptır. Hz. Muhammed öncesinde Allah, kullarının gerekli olgunlaşma noktasına ulaşmasına kadar, onlarla içlerinden bazıları aracılığı (elçi olan peygamberler) ile ilgilenmeyi Allah oluşu gereği saymıştır. Fakat Peygamberimiz aracılığıyla en son dinî ve medenî gerçekleri verdikten sonra, artık insanlıkla aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın anlayış, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi sâyesinde, her kulun doğrudan doğruya Tanrısal mesajı anlayabilme kabiliyetine eriştiğini kabûl buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır.”
x
Atatürk bir sohbetinde (şöyle demiştir): “Bir dînin tabii olabilmesi için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dînimiz bunlara tamamen uygundur.”
Yeni Yıl 2026’ya Girerken
Yeni bir yıla Merhaba derken mensubu olduğum Toprak Hattı Grubu olarak, birkaç can alıcı noktaya milletimizin dikkatini çekmek istiyoruz:
Bilindiği gibi Bölgemizde olup bitenler, projenin sadece bir parçasıdır; bütünü doğru teşhis etmemiz gerekmektedir: Saddam’a karşı Körfez Harekâtı başlatıldığı günlerde önümüze bir harita koymuşlardı; önce Irak’ta, ardından Suriye’de, peşinden –şartlara göre- İran ve Türkiye’de kurulacak birer devlet, nihai olarak Birleşik Kürt Devleti’ni gösteren bir harita. Irak’taki devlet kurulmuş, ABD ve İsrail sınır komşumuz olmuşlardır.
Bugüne geldiğimizde; içerde biz, PKK’nın silâh bırakması ve kendini feshetmesi… Gibi senaryolarla oyalanırken Suriye’deki devlet kurulmuş durumdadır. Bölge, resmî olarak Suriye Demokratik Konseyi (SDK) adıyla ilân edilmiş, ABD’nin eğitip donattığı Suriye Demokratik Güçleri (Aslında PKK) gözetiminde fiilî olarak hayata geçmiştir. 16.Mart. 2016’da ise Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu ilân edilmiştir. SDG/PKK nın Suriye devlet güçlerine katılacağı yalanı ise özellikle Türk kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir, şu sıralar Suriye devlet güçlerine karşı savaş vermektedirler. Savaş; katılmaya karşı çıktıklarından değil, bütün yapılanmalarıyla (80.000 kadar mevcutlarıyla) bölgede kalma ısrarlarındandır. ABD, o gücü zaten bunun için hazırlamamış mıydı?
Biz Türkiye olarak, İsrail’in iki yaman düşmanı Saddam ile Esat’ı ‘zalim’ diyerek yok ettik ve İsrail-ABD ikilisini sınırımıza yerleştirdik. Ne acıdır ki zalimler 10 binleri katlediyordu, yeni komşular ise bir çırpıda milyonları yok ettiler.
Hiçbir terör örgütü yenilmeden silah bırakmaz, kendini feshetmez. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Eğer bıraktıysa istediğini almış demektir. Zaten PKK da bırakmış değildir; 11. Temmuz’da Süleymaniye’deki silah yakma töreni ise, kamuoyunu hazırlamak için kurgulanmış bir mizansenden ibarettir. Zaten silah bırakıp kendini feshettiğini ilan ettikten dört ay sonra Türkiye’den çekildiklerini duyurdular ki, bu da varlıklarını sürdürdüklerinin alay yollu ispatı olmuştur. PKK, eskiden olduğundan çok daha güçlü olarak yoluna devam etmektedir. Sessizliği, süreci kolaylaştırmak içindir. Kuzey Irak’taki kamplar ve Kuzey Suriye Özerk Yönetimi bünyesindeki SDG/PKK tam tekmil yerindedir.
Örgütün kendisini şartsız feshedeceği haberlerinin doğru olmadığı da yaşanarak görülmüştür. O yöndeki açıklamalar, milletimizin kinini yumuşatmaya yönelik kalmış; pazarlıklar, hem Kandil’de hem İmralı’da hem de –en tehlikelisi- milletin Meclisi’nde kıyasıya sürdürülmektedir. Partiler arası görüşmeler, mecliste kurulan ‘kardeşlik’(!) komisyonu, İmralı’yla görüşmek için atılan siyasî taklalar… Hepsi, pazarlıkların tüm ateşiyle devam ettiğinin göstergesidir. Zaten terörün temsilcisi parti mensupları her platformda pazarlık konularını çekinmeden kusuyorlar: İçi tuzaklarla dolu -sözüm ona- demokratikleşmeye yönelik yasal düzenlemeler, vatandaşlık tanımının çıkartılıp her vatandaşın Türk değil ‘vatandaş’ olarak adlandırılması, Kürtçenin resmî dil olup devlet dilinde ve eğitimde ikinci dil olarak kullanılması, Kürtçe eğitimin resmî tedrisata konulması; Kürtlerin, devletin ikinci kurucu unsuru olarak Anayasa’da yer alması, bebek katilinin cezaevinden çıkarılıp siyaset yapmasının önünün açılması, dağdaki teröristlerin de cezalarının ve adlî takiplerinin sonlandırılıp onların da siyaset yapma haklarına kavuşturulması… gibi şartlar, öne çıkan önemli başlıklardan birkaçıdır.
Dikkatleri çekmek isteriz ki; teröristler af istemiyorlar, “Suç işlemedik ki af dilenelim.” diyorlar. Öcalan da umut hakkının –ilkesel olarak- kendisinden talep beklenmeksizin devlet tarafından düzenlenmesini istiyor, yani o da af manasına gelecek hiçbir girişimde bulunmadan salıverilmek istiyor. Bırakınız talepleri ilkelerinden bile ödün vermemektedirler, isteklerini meşru birer hak olarak dayatıyorlar.
Millet olarak kesinlikle iyimser olma şansımız da yoktur; İspanya’da, İngiltere’de, Kanada’da olduğu gibi bazı haklar verilerek özerk bir bölge kurulabileceği saflığına düşemeyiz. Unutulmamalıdır ki; o ülkeler, sorunu çözmüş değildirler; her bölge, bağımsızlık referandumuyla halktan yetkiyi almış, ilan etmek için uygun zaman ve zemini kollamaktadır. Daha da önemlisi: Onlardaki ayrılıkçıları destekleyen hiçbir devlet yoktur. Avrupa’da –Macaristan hariç- bizdeki Kürt hareketini –silah yardımı dâhil- desteklemeyen bir ülke bulamazsınız. Aynı amaçla kurulmuş STK’ların sayısı ise yüzlerle ifade edilmektedir. Bunun anlamı şudur: Siz, aldanıp özerk bölgeyi kurduğunuzda kesinlikle onu bu halinde bırakmaz, bütün dünya başınıza kalkarak bağımsızlığa kadar taşırlar. ‘Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesi özerkliğini koruyor, bizde de olabilir.’ saflığına da düşmeyelim; şimdilik öyledir ama Irak, Suriye, Türkiye ve İran dört ayağı tamamlanınca bağımsızlığın dayatılacağını akıldan çıkarmayalım.
PKK ve meclisteki uzantıları hiçbir surette Kürtleri temsil etmemektedir. Zaten öncülük yapanların büyük çoğunluğu Kürt bile değil, Ermeni‘dirler. Kürtler, hem sosyolojik hem de köken itibariyle Türk ve dolayısıyla kardeşlerimizdirler, herkes gibi eşit haklara sahiptirler. Kimlik, kültür farkı vs. gibi ileri sürülen faktörler esasen yoktur ve bahanedir; şayet öyle olsaydı karşılıklı evlilikler olmazdı, mabetlerimiz ve kabristanlarımız ayrı olurdu, komşuluk dahi yapamazdık. Bu aldatmaca söylemlere kesinlikle itibar edilmemelidir. Bölücü terör örgütü ve siyasi temsilcilerinin asıl amacı, Türkiye’de İsrail’in üçüncü uydu devletini kurmaktır. Onun içindir ki, Kürt kardeşlerimiz de bu oyuna gelmemelidir. Çok iyi düşünmelidirler: Kurulacak bu devlet, kime yarayacaktır? Ne Kürt’e ne de Türk’e yaramayacağı ortada olduğuna göre İsrail ve Amerika’ya yarayacağı bellidir.
Ey Yüce Türk milleti! Sen büyüksün! Sen Kudretlisin! Sen vatana sahip çıkmayı iman bildin! Tarih boyunca, canını verdin ama bir karış toprağını vermedin! Devletini, milletini korumasını bildin! Bak, şimdi, ikisi de elinden kaymak üzeredir; milletin de vatanın da bölünmeyle karşı karşıyadır.
O halde,
Artık ayağa kalk! Demokratik imkânları sonuna kadar kullanarak çelik iradeni ortaya koy! Koy ki, kararmış ufuklarda şafak sökmeye başlasın!
NE MUTYLU TÜRK’ÜM DİYENE!
*
Evet, yeni yıla girerken ülkemiz adına insanımız adına önemli gördüğüm diğer bir sosyal konuya değinmek istiyorum:
Ekonomik endişe ve menfaatlerin ön plana çıkmasıyla manevi ve ahlaki değerlerin aşınmaya yüz tutması sosyal bir problemdir. Sonucu olarak da çıkar çatışmalarının yaşandığı bir dünyada, insanlığın huzurlu ve mutlu geleceği için; ahlaki bir dayanışma, barış ve hoşgörü kavramlarının içinin ideolojik ve politik olarak değil, tamamen evrensel insani değerler açısından doldurulması ve hayata geçirilmesi insanlığın hararetle beklediği bir üst yapıdır.
Bir milletin kendi öz vatanında ne kadar özgüvende olduğunu saptayan parametrelerden başlıca biri de o milleti oluşturan bireylerin ölüm şekillerine, tanımlamalarına bakmaktır.
Acı bir gerçektir ki, Türk milletini hedef alan, vatana karşı ihaneti içeren kahpece bir hayali gerçekleştirmek niyetiyle terör adı altında işlenen cinayetlerde yitirilen canlar, sönen ocaklar, kadına yönelik cinayetlerde yitirilen canlar ve diğerleri vatandaşta özgüven bırakır mı?
Milli birlik, kimlik ve beraberlik anlayışını, yorumunu Laik cumhuriyetin ‘’Kurucu İradesinin’’ koyduğu ilke ve devrimlerde görmeliyiz.
*
İnsan hayatında muhasebeler önemlidir. Bir başka ifadeyle, hayatı kontrol altına alabilmek için hesaplaşma ve yüzleşme şarttır. Aksi takdirde geleceğe umutla bakmak hayalden ibaret olur. Bu devletler için de geçerlidir. Hesapsız-kitapsız-düşüncesiz atılan her adım, bedel ödetir. Geleceğe yönelik çözümlemeler, öngörüler, alınacak kararlar sağlıklı ilke ve yöntemlerle yapılmaz da, aceleci ve çıkarcı bir anlayışla yola çıkılırsa, kötü sonuçlar hiç sürpriz olmaz.
Aslında yeni yıl gibi ifadeler, bizler tarafından düzenlenmiş zaman biçimleri; oysa zaman yekpare. Yenilik, güzellik birden bire ortaya çıkmıyor. Kimse mucize beklemesin.
Bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkarken, bazı şeyler yavaş yavaş ortaya çıkar. Özne insandır, zaman insana tanıklık eder.
Zaman, insanın yapıp etmelerini açığa çıkarır. Zaman, kendisini doğru okumayanları eritir.
Zamana yemin eden Allah, iyi-doğru-güzel eylemeyi, sabırla hakkı ve adaleti ayağa kaldırmayı emreder. Çirkinlikleri, kötülükleri, haksızlıkları değiştirecek, dönüştürecek insanın kendisidir. Zira insan düzelirse dünya düzelir.
Her olumsuzluğa rağmen, geleceğe umutla bakmak insan olmanın gereği, Türkiye’nin birikimi, içinde bulunduğumuz problemleri çözecek güçte.
Seksen milyonu aşmış Türk Milleti sıfatıyla sahip çıkalım cennet vatanımıza. Sahip çıkalım Laik Cumhuriyetimize. Sahip çıkalım demokrasimize…
Elbette yeniliklere açık olalım, elbette daha güzeli, daha iyiyi arayalım… Ancak bulanmadan, donmadan akalım geleceğe.
Milli birlik ve güven duygusuna yaşayarak ihtiyaç duyduğumuz bu zaman diliminde birlik inancının, vahdaniyet âleminden sağanak sağanak vicdanlara akıp insan ruhunda coşkun duygulara dönüşmesini ve bu duyguların fert ve toplum hayatında merhamet, adalet, insaf, hakkaniyet gibi üstün değerler şeklinde karşılık bulması başlıca dileğimizdir.
Fitne ve ihtilaftan uzak kalarak, kardeşlik, bütünlük, sevgi, huzur ve samimiyet zemininde mensubu olduğumuz Türk Milleti’nin, siz mümtaz değerlerimizin yeni yılını kutlar sağlıklı günler esenlikler dileğiyle;
Bu toprakları bize vatan yapan Ebedi Başbuğumuz Mustafa Kemal Atatürk, aziz şehitlerimiz, gazilerimiz, kutlu ruhlarınız şad olsun. Büyük Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ebediyete kadar var olsun.

