3.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 44

İnsanlar Bizi Kazıklar

1 Aralık 2025’te bir anket açıklandı. Pew Araştırma Şirketinin güven anketi. (https://bit.ly/pew-guven )  Yaklaşık on beş gün sonra bizim basınımızda da yer aldı. Öyle anlaşılıyor ki kamuoyunda pek ilgi uyandırmadı. Güven araştırmasıydı. Ekonomiye güven, yönetime güven falan değil. On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen anket. Çok da basit bir anket. Tek soru şöyle:

Aşağıdakilerden hangisini doğru buluyorsunuz?

  1. İnsanlara genellikle güvenilir.
  2. İnsan ilişkilerinde dikkatin fazlası olmaz.

Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen, en yüksek “güvenirim” cevabını veren 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda ( %79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69). Çevresine en az güvenen 5 ülke de azalan sırayla Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu… “İnsanlara güvenirim” diyenlerin en az (%14), “İnsan ilişkilerinde çok dikkat gerekir.” diyenlerin en çok (%84) olduğu ülke de Türkiye!

Güven yoksa refah da yok

Bu konuyu ilk kez yazmıyorum. Alt Akıl- Aptallar ve Diktatörler kitabımın önemli bir bölümü buna aitti. (Panama Yayınları, sayfa 132 ve devamı, 2017.) ‘Güven’i siyaset ve ekonomi bilimi açısından ilk ele alanlardan biri Francis Fukuyama’ydı. Bu konudaki kitabının adı, Güven/Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2005). Fakat bunun sahada araştırmasını yapan ve güvenin zenginlik dâhil birçok unsurdan daha önemli olduğunu ilk gösteren galiba Robert D. Putnam’dır (Making Democracy Work- Civic Traditions in Mo­dern Italy, Princeton U. Press, 1993).

Daha birçok yazar, sosyolog ve ekonomist var. Bu yazıyı bir akademik tez hâline getirecek kadar atıf verebileceğim çalışma var bu konuda. Ana fikir şu: Bir ülkenin zenginliği insan sermayesine dayanır, dayanır da insan sermayesi potansiyeldir. Yani zenginliği yaratabilme kapasitesini gösterir fakat durağandır. Onu harekete geçiren unsura toplum sermayesi deniyor. Toplum sermayesi, insanların bir araya gelip değer yaratma yeteneği. Birlikte çalışma kabiliyeti. Araştırmalar gösteriyor ki toplum sermayesinin en anlamlı ölçüsü insanların birbirine güveni. İnsanlar birbirine güveniyorsa toplum sermayesi var. Toplum sermayesi varsa refah var, kalkınma var. Güven yoksa tek başına insan sermayesi, yani bilgi ve beceri sahibi fertler, ancak yurt dışına beyin ve beceri gücü ihracına yarıyor. Yetiştirdiğiniz gençler size değil onlara yarıyor; eğitime yatırımınız da sizin değil onların aktifinde yer alıyor.

Demokrasi de yok

İşte bu yüzden, ülkeler arası güven sıralamasında sonuncu gelmemizin bizi kara kara düşündürmesi lazım. Fakat değil dert etmek farkında bile değiliz. O kadar farkında değiliz ki böyle bir ölçü olduğunu bile bilmiyoruz. Yalnız ekonomi değil demokrasi için de güven şart.

Harari’den dinleyin isterseniz (https://bit.ly/harari-demokrasi ). Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır diyor. Muhalefetin kendisini öldürme, yok etme niyetinde olduğunu düşünen siyaset adamlarıyla ne demokrasisi?

Birçok konuda uluslararası veri toplayan merkezlerden biri, İngiltere’deki kâr gayesi gütmeyen kuruluş, Verilerle Dünyamız (Our World in Data). Güven bölümüne bakmaya değer:  https://ourworldindata.org/trust Orada güvenle birçok başka konu arasındaki ilişki veriliyor. Mesela güvende alt sıralarda yer alan ülkeler gelir dağılımında da pek iyi değil. Gini indeksi ile güven ters orantılı. Bu tablolardan “İnsanlar beni istismara çalışır. (People take advantage of me)” şıkkına katılıyorum diyenler arasında da %78,4 ile en üstteyiz.

Alçak dallardaki meyveler

Hep kötü, hep kötü hükümlerle bitirmek istemiyorum. Mesela “İnsanlara genellikle güvenilir.” hükmünde 1988’den 2022’ye doğru %4,5’ten %10’lara yükselmişiz. Hâlâ en altlardayız ama artık en dipteki üç ülke arasında değiliz.

Ölçümlerde en kötü puanları alanların iyileşmesi, ortalardakilere göre genellikle daha kolay ve hızlıdır. Bunları iyileştirmek, alçak dallardaki meyveleri toplamaya benzer

Onun için Türkiye, insanlar arası ve tabii onunla birlikte insanlarla kurumlar arasındaki ve kurumların birbirine güveni iyileştirebilirse sonuçlar epey yüz güldürücü olacaktır. Engel ne? Birçok engel var ama en büyüğü eksiğimizin farkında olmamamız. . Nitekim çok fakir ülkelerin kalkınma hızları da yüksek olur. Öyle ya 4’ten 5’e çıkarsanız %25 büyüdünüz demektir. 40’tan 41’e ise sadece %2,5 iyileşmişsinizdir.

Şimdi biri kalkıp şöyle söyler: Bu Pew, Dünya Değerler Taraması bize kazık atmaya çalışmasın! Geçende bir okuyucu yorumunda ve ona verilen cevapta dikkatimi çekti:

− Anket şirketleri yalan söyler mi?

− Hepsi yalan söyler.

Bu da güven anketini ispatlıyor, değil mi!

Maduro, Bahçeli ve İç Cepheyi Güçlendirmek

Önceki yazımı şu cümle ile bitirmiştim: Venezuela, “İÇ KALEYİ” kaybettiği için kolayca işgal edildi. İç kalemizi tahkim etmek için, teröristbaşı ile müzakere çare değildir.  Çare yoksulluğu yenmiş, adalete güvenen, kurumları sağlam ve birbiriyle barışık, kaynaşmış bir Türk milleti haline gelmektir.

Bu cümleyi yazmamın sebebi, iktidar kanadından birilerinin “İç Cepheyi Güçlendirmek” deyince hemen “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen politikayı savunma aracı yapacağını sezmiş olmamdı.

Aslında “PKK ve Öcalan’la Müzakere Süreci” denilmesi gereken sürecin, iç kaleyi tahkim etmeye ve iç cepheyi güçlendirmeye yaramadığı hatta tam tersi etki yarattığı ortada.

Çünkü eskilerin deyimiyle “kem alât ile kemalât olmazdı.” Yani kötü aletlerle iyi veya mükemmel sonuç elde edilemezdi.

50 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu mahkumla ve terör örgütünün halen faal elebaşıları ile yürütülecek bir süreçten hayır da çıkmaz, sonuç da çıkmaz. Zaten bunların kendi özgür iradeleri yoktur, sahiplerinin iradesine tabi birer aparattırlar.

****

Buna rağmen sürecin başlatıcısı ve lokomotifi durumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Maduro’nun ABD özel kuvvetlerince ülkesinden kaçırılması ve ABD’de yargılamaya başlaması olayını iç politika açısından fırsata çevirmeye kalkıştı.

Bahçeli şöyle konuştu: “Venezuela örneği, bize aynı zamanda iç cephenin hayatiyeti ve müessiriyeti hakkında ibretlik ipuçları da vermiştir.

Şimdi anlaşıldı mı, iç cephemizi tahkim etmedeki samimi gayret ve gayemiz.

Şimdi anlaşıldı mı, Terörsüz Türkiye hedefindeki ısrar ve irademiz. Şimdi anlaşıldı mı, milli birlik, kardeşlik ve dayanışma azmimizi savunmadaki tavizsiz karar ve kararlılığımız…”

Öncelikle Bahçeli’nin bu cümlelerinde, Türkiye’nin de Venezuela’daki gibi bir operasyona maruz kalma riskinin var olduğu kabul edilmektedir.

Peki, bu endişeyi hangi ülkeler duyuyor? “ABD bizim de ülkemize böyle şeyler yapabilir” endişesine kapılan ülkeler arasında demokrasisi, ekonomisi güçlü, kurumların ve kuralların işlediği ülkelerin vatandaşları neden yok?

Biz hangi yönlerden Venezuela’ya benziyoruz ki, Bahçeli dahil bir kesim bu tür endişelere kapılıyor?

*************************************

Venezuela’da İç Cephe Nasıl Zayıflatıldı?

ABD şehirlerinde yaşayan Venezuelalılar kendi devlet başkanlarını yatağından alıp ABD’ye kaçıran Trump’a teşekkür toplantıları, kutlama gösterileri yaptılar.

Demek ki Venezuela’da Maduro iç cepheyi çok zayıflatmıştı. Neler yapmıştı da böyle olmuştu?

Maduro dünyanın en zengin petrol rezervlerine ve çok zengin altın, lityum ve NTE’ne sahip ülkesinin halkını derin yoksulluk içinde yaşattı. Yolsuzluklarla yakın çevresini zengin etti. Hukuka güveni yerle bir edip, riskli muhaliflerini demokrasiye komplo kurmakla suçlayarak tutuklattı, yasakladı, sandığa sokmadı. Hileli seçimlere rağmen, kaybettiği seçimleri bile kazanmış göstererek “seçimle gitmez” kaygısı yarattı.

İşte Venezuela’da iç cephe böyle zayıflatılmıştı.

Kendilerine hayat hakkı tanınmayan muhalifler artık dış güç müdahalesini sevinçle karşılar hale gelmişti.

Türkiye elbette Venezuela değildir; ancak iç cephenin nasıl zayıflatıldığını gösteren bu ibretlik örnekten ders çıkarmamız gerekir.

Buna karşılık bir kısım Amerikan vatandaşları, Trump’ın Maduro’yu kaçırmasını ve Venezuela’nın doğal kaynaklarına çökmesini “haydutluk, hukuk tanımazlık” olarak tanımlamakta, kınayıp protesto etmekteler.

ABD vatandaşları, muhalif politikacılar, medya Başkan’ın milli güvenlik politikalarını ve operasyonlarını rahatça protesto edebiliyor. Bunlar “suç, ihanet ve milli güvenlik sorunu” diye yasaklanmıyor. Yapanlar gözaltına alınma, tutuklanma ve mahkûm olma gibi sonuçlarla karşılaşmıyor. İktidarın yaptıklarını yanlış bulanlar bu kadar hayati bir dış politika konusunda bile kendi ülkesini eleştirebiliyorlar.

ABD Başkanı Trump’ın, dünya düzenini hukuk çerçevesinden çıkarıp gücü önceleyen tavrı kabul edilemez. Ama vatandaşlarına bu serbestliği sağladığı için ABD’nin İÇ CEPHESİ sağlam.

**********************************

Şimdi Anlaşıldı mı?

Buradan Devlet Bahçeli gibi bir ders çıkaracak olursak, Bahçeli’nin üslubuyla şöyle diyebiliriz:  

Şimdi anlaşıldı mı, iç cephemizi tahkim etmedeki samimi gayret ve gayemiz?

Şimdi anlaşıldı mı, ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ahlak, liyakat ve dürüstlük esaslı bir yönetim ısrarımız?

Şimdi anlaşıldı mı, ülkede yoksulluk ve yolsuzlukların beka sorunu olduğunu hatırlatmamız; imkân bulan gençlerimizin yurtdışına kaçma çabasına dikkat çekmemiz?

Şimdi anlaşıldı mı, Cumhuriyetin ve temel değerlerini korumada tavizsizliğimiz, bütün vatandaşlarımızı ortak ülkü etrafında birleşmiş eşit yurttaşlar olarak görmemizin önemi?

Şimdi anlaşıldı mı, “İktidar, muhalefeti ‘düşman’ değil, devletin bekası için ‘paydaş’ olarak görsün” deyişimiz. “Kutuplaştırıcı dili terk edin, ‘İÇ CEPHEYİ’ adalet ve demokrasi ile güçlendirin” çağrımız?

İnsan, Ne de Muhtaç!

     İnsan, en güzel kıvamda yaratılmış. Ona, kapsamlı bir kabiliyet verilmiş. En aşağı vaziyetlere düşebilir! En yüksek derecelere çıkabilir. Yerden göğe, zerrreden güneşe kadar yükselebilir. Velhasıl en aşağı yerlere düşebilecek bir imtihan ve deneme meydanında bulmuş kendini.

     İnsan, nihayetsiz düşüş ve yükselişlere giden, iki yolun başlangıcına bırakılmış.

     Bir Kudret Mucizesi, bir Yaratılış Gayesi. Üstelik, şaşırtıcı san’atlarla bezenerek dünyaya gönderilmiş. Müspet – menfî yükseliş ve düşüşlere lâyık imkânlar içinde; âdeta, bir sır küpü olarak yaratılmış.

     Nitekim insan, Kâinat ve Evren’in hemen hemen her şeyine muhtaç! Onlara karşı ilgilenecek şekilde yaratılmış. İhtiyaç ve gereksinimleri, âlemin her tarafına dağılmış. Arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeye istekli olduğu gibi, Yüce Allah’ı görmeye de, arzuludur. Başka bir yerde bulunan bir sevdiğini ziyaret etmek için, o yerin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, berzah ve kabir âlemine göçmüş sevdiği dostlarını da, ziyaret etmek ister.

     Ebedî / sonsuz ayrılıklardan kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak; acayip bir mahşer olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; Mutlak Kudret Sahibi Allah’ın kapısına sığınmaya, özellikle muhtaç.

     İşte bu durumdaki insana; hakîkî Mâbud, asıl Tapılacak olan Zât; herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazînesi yanında, herşeye nâzır, her mekânda hâzır; mekânsız, âcizlikten uzak, kusursuz, eksiksiz; Kudretli, Rahîm ve Hakîm bir Allah olabilir. Çünkü, insanın sonsuz ihtiyaçlarını yerine getirecek; ancak, nihayetsiz bir Kudret ve herşeyi kuşatıcı bir İlim Sâhibi olabilir. Öyle ise, ibadete lâyık ancak O’dur.

     İşte ey insan! Eğer yalnız O’na kul olsan, bütün mahlûklar üstünde bir mevki kazanırsın.

     Eğer kulluktan çekilirsen; âciz mahlûkatın hor ve hakîr gördüğü bir abd olursun!

     Eğer benliğine ve gücüne güvenip, Allah’a tevekkül ve duayı bırakıp, büyüklük taslarsan; o zaman iyilik ve icat bakımından Arı ve Karınca’dan daha aşağı, Örümcek ve Sinek’ten daha zayıf düşersin.

     Şer ve tahrîp bakımından ise, dağdan daha ağır, vebadan daha zararlı olursun!

     Çünkü, insanda iki cihet var: Birisi; vücut, hayır, müspet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, yok etme, şer, inkâr ve tepki cihetidir.

     Birinci cihet bakımından Arı’dan, Serçe’den aşağı. Sinek’ten, Örümcek’ten daha zayıfsın.

     İkinci cihet bakımından ise, Dağ, Yer ve Gökler’den geçer! Onların çekindiği, acz gösterdiği bir yükü kaldırır! Onlardan daha geniş, daha büyük bir alan sahibi olursun!

     Çünkü Sen iyilik ve icat ettiğin zaman, yalnız imkân ve gücün nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede, iyilik ve icat edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrîp etsen; o zaman fenalık, tecavüz ve tahrîbin yaygınlaştıkça yaygınlaşır!

     Meselâ: Küfür / inançsızlık bir fenalık, tahrîp ve yıkımdır! Bir tasdiksizliktir! Fakat o tek seyyie / kötülük; bütün kâinatın hor görülmesini, bütün İlâhî İsimler’in çürütülmesini, tüm insanlığın rezilliğini içerir.

     Çünkü, mevcudatın yüksek bir makamı, önemli bir görevi vardır. Onlar, birer Rabbanî mektup, birer İlâhî ayna ve birer Memurlardır. Küfür / imansızlık ve inaçsızlık ise, onları aynalık, vazifelik ve mânâlı oluştan düşürür! Tesadüfün oyuncağı yapar! Kâinat denen aynada nakış ve tecellîleri görünen İlâhî İsimleri inkâr ettirir!

     Kısaca, o çok emredici Nefis; tahrîp ve şer cihetinde; nihayetsiz cinayetler işliyebilir. İcat ve hayır işlerinde ise, iktidarı pek azdır. Bir evi bir günde yıkar, yüz günde yapamaz!

     Eğer benliği bıraksa, hayrı Allah’tan istese, şer ve tahrîpten ve nefse itimattan vazgeçse; istiğfar ederek tam bir kul olsa, o zaman; ondaki sonsuz şer kabiliyeti, sonsuz hayır kabiliyetine döner.

     İnsan “Ahsen-i takvîm” yani en güzel kıvamda / en güzel şekilde yaratılmış olmanın sırrına erer.

     “Âlâ-yı İlliyyin”e / Cennet’te en yüksek dereceyi alacak bir mevkiye yükselir.

Türk Kadını ve Atatürk

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:
*
‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlɑrın üstüne çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım’’ diyecekti

Ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını dünyanın birçok ülkesinden önce Türk kadınına tanıdı.
3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Çünkü kadın kurtuluş savaşlarında yararlılık gösteren Nene Hatunlardı; onurlanmalıydı;
Laik Cumhuriyetin getirdiği kazanımlarla Türk kadını günümüzde Doktor, mühendis, iş kadını, öğretmen, akademisyen, siyasetçi, işçi, memur, çiftçi, pilot, gazeteci, sanatçı ve askerdir

*

Biliyorum ki bir toplumda kadın yüceltilirse o toplum güçlenir; Biliyorum ki güçlü aydın Türk ailesinin omurgasını o aydın güçlü kadın ana oluşturur.
*
Biliyorum ki bir toplumun kalkınmasında çağdaşlığa giden yolunda çağdaş formül; ‘’ Ben babamdan/ anamdan ileriyim ancak çocuğumdan geriyim’’ilkesi zinde kalıyor ise o toplum çağdaşlaşır medenileşir.
*
Bu formülün çalışmasında da etken olan ana olduğunu bilelim. O halde güçlü toplumlarda en rantabl/ verimli yatırımlardan başlıcası ailenin omurgasını oluşturan kadını maneviyatıyla gelenekleriyle töreleriyle çağdaş ilmiyle donatmak olacaktır.
*
İslamiyet’in geldiği çağda kadın, Türklerin dışında yeryüzündeki hemen hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahlûk diye kabul ediliyor; hiçbir zaman ona hayat hakkı tanınmıyordu. Eski Türk Toplumunda kadın evin namusunun koruyucusudur. Kazak atasözü ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır”….
*
Aziz NESİN’İN veciz tanımıyla Türk Kadını:
Bir kadına ne verirseniz verin, Onu daha da büyük hale getirir.
Ona sperm verirseniz, size bir çocuk verir;
Ona bir ev verirseniz, size bir yuva verir;
Ona sebze verirseniz, size yemek verir;
Ona bir gülücük verirseniz, size kalbini verir;
Ona bir şarkı söylerseniz, size konser verir.
Kendisine verileni çarpıp çoğaltarak geri verir;
Bu yüzden Ona çamur atarsanız, karşılığında bir batakta boğulmanıza hazır olun
*
Yaşanan bir gerçektir ki;
Herkes bir kadının karnından gelirde çok azı bir kadının kalbinde ölür.
*
Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.
Ve ülkenin yönetiminde aydın bilge faziletli Türk kadınına fırsat verilmesinde öncelik tanınmasında bugünü değerlendirerek, yalpaladığımızı görerek yarınlarımız için asli görevimiz olmalıdır.

Yazık Olmak/Etmek

“Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti bizim Niyazi.” deyimini duyarız, ne anlama geldiğini de biliriz belki; ancak hikâyesini bilenimiz pek azdır:

Resneli Niyazi; Balkanlarda hürriyet meşalesini yakan veya isyan hareketlerini başlatan ilk kişidir. Osmanlı’da hürriyetin ilan edilmesinde öncü rol oynamış İttihatçı bir kahramandır. Balkan dağlarında bir kurtarıcı olarak önüne çıkan geyiği de en az kendisi kadar hatta kendisinden çok daha meşhurdur. Zira halkın büyük bir çoğunluğu, ne olduğunu bilmedikleri hürriyetin geyik tarafından ilan edildiğini düşünür. Bu yüzden uzun süre İstanbul’da geyik muhabbeti yapılır. “Geyik muhabbeti” deyimi de bize onun geyiğinden yadigârdır. Resneli Niyazi; kahramanlığı ve geyiği ile birlikte romanlara, öykülere ve şiirlere konu olmuştur. Ama ne yazık ki istibdada son vererek hürriyeti ilan ettiren Resneli Niyazi’nin sonu, kendisi gibi kahramanca olmamış; o, İttihat ve Terakkî’nin muhafızlık edip korumalık yapmakla görevlendirdiği kişi tarafından vurulmuştur. Öldürülme sebebinin karanlıkta kalmış ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması “Ne şehit oldu ne de gazi; pisi pisine gitti Niyazi!” deyiminin kaynağı olmuştur

Niyazi’ye yazık mı olmuştur, yoksa Niyazi kendisine yazık mı etmiştir? Kahraman olmak ve ihanete uğramak, buna rağmen şehit veya gazi olamamak. Olaya hangi gözlükle baktığımız, nasıl bir inanç ve düşünceyle yaklaştığımız önemli.

Yazık; hata, günah anlamlarına gelen; hayıflanma, kınama, üzülme, pişmanlık gibi duygularımızı dillendirmede kullandığımız eski bir kelime. “Yazık oldu, yazık etti” fiillerini sık kullanırız. “Yazık ol-” bileşik fiili, kendiliğinden olan, irademiz ve gücümüz dışında gerçekleşen üzüntülü olaylar için kullanılır. “Yazık et-” bileşik fiilinde ise bir kılış, bir durum söz konusudur. Bu eylemin gerçekleşmesi irademiz, sorumluluğumuz, gücümüz dâhilindedir. İstem dışı ve istemli gerçekleşen eylemler diyebiliriz her birine. Kişiyle ilgili kötü bir sonucu kişi kendi hazırlamışsa kişi kendine yazık etmiştir. Kötü sonuç, kişinin gücü dışındaki etkenler tarafından gerçekleştirilmişse biz o kişiye “yazık oldu” deriz. Birinde “masumiyet”, diğerinde “suçlama” söz konusudur. Ona hep kahraman gözüyle bakanlar için Niyazi’ye yazık olmuştur, hain gözüyle bakanlar için ise Niyazi kendine yazık etmiştir.

“Yazık” ifadesini; acımayı, istenmezliği, beğenilmezliği anlatan pek çok durum için kullanabiliriz. 1999 Marmara Depremi’nde yıkılan beş katlı binasının önüne gelen avukatın söylediği “Kırk beş yıllık emeğim, kırk beş dakikada heba oldu.” cümlesi, yazık olan emeğin ifadesidir. Bir babanın veya annenin, varlığını adayarak yetiştirdiği göz nuru çocukları tarafından vefasızlığa uğraması ümitlere yazık olmasıdır. Bir iş adamının, sırdaş kabul ettiği yöneticisi tarafından kuyusunun kazılması sonucu müflis olması, bir sanatçının, büyük ümitlerle ve satış beklentisiyle açtığı sergisinin bir nedenle hiç ilgi görmemesi birer yazık olma durumudur. Herkesin kendisiyle ilgili yüksek beklenti içinde bulunduğu kişinin, beklenenin çok altında bir profildeki kişiyle evlenmesi yine bir yazık olma durumudur.

Kapsama alanındaki eşyaya, kişiye, yetkiye, hatta kendisine; haksızlık, saygısızlık yapan, değersizlik gösteren, kötü davranan kişi, “yazık etmiş” olur. Kişi, vatanına, bedenine, itibarına, mesleğine, nesline yazık edebilir. Her yazık etmede, kişiye ait sorumluluk vardır, günah vardır, vebal vardır. Yılların emeğiyle değer üretip popülerlik kazanan birinin, ahlaki olmayan bir davranışta veya söylemde bulunduğu için itibarını kaybetmesi kendisine yazık etmesidir. Bir evladın babadan kalan mirası, mirasyedi tiplemesiyle berhava etmesi, mirasın yazık edilmesidir. Yetenekli veya zeki bir çocuğun, yeteneğinin veya zekâsının kıymetlendirilememesi çocuğun yazık edilmesidir, ziyan edilmesidir. Yazık etme vebali, çocuğun vesayetini üstlenenlere aittir.

Bir deyimin oluşmasına neden olan Resneli Niyazi, halkın nazarında kendine yazık etmiş görünüyor. Bu kadar mücadeleye rağmen, dini ve milli ayrıcalık olan şehitlik ve gazilik niteliklerinden mahrum olarak ölmek, kendine yazık etmektir. Şehit veya gazi olabilseydi, kahraman isim olarak tarihteki yerini alacaktı.

Ömür, geçip gidiyor. Kendimize yazık etmemeliyiz. Kendisine yazık eden, başkalarına da yazık eder. Başkalarına değer vermek, öncelikle kendine değer vermekten geçer. Hayat, bize lütfedilen en değerli hediyedir, onunla barışık yaşamalıyız. Bir hadiste “Her konuda ifrat ve tefritten sakının. Zira helaklerden sakınmanın en iyi yolu, itidalli olmak ve orta yolu tutmaktır.” tavsiyesinde bulunur Peygamber’imiz. Nisa suresi 29. Ayette “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; ancak karşılıklı rızanıza dayanan ticaret böyle değildir ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” buyrulur. İnsanın kendi hayatına zarar vermesi ya da kendisine yazık etmesi, bu ayetle kınanmakta; yaşamın değerli olduğu ve korunması gerektiği hatırlatılmaktadır. Yine bireylerin kendi davranışları ile kendilerine zarar vermemeleri gerektiğinin “Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.” cümleleriyle Allah tarafından Bakara suresi 195. ayette vurgusu yapılır.

Neyimizi ve neyimize yazık ettik, neyimiz yazık oldu? Muhasebe etmek, cesur ve samimi insanların işi. Atı alan Üsküdar’ı geçmeden…

Menfî Felsefe ve Kur ân

     Menfî Felsefe ve insanın menfi hikmet anlayış ve arayışı, dünyayı sâbit zanneder! Mevcudatın mahiyeti / içyüzü ve hâsiyeti / özelliklerinden tafsilen / ayrıntılariyle bahseder. San’atlı Yaratanı’na karşı vazîfelerinden bahsetse de, icmalen / kısaca bahseder. Âdeta Kâinat Kitâbı’nın yalnız nakış ve harflerinden, yani maddesinden bahseder, mânâsını önemsemez!

     Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal / akıcı, aldatıcı, seyyar / gezici, kararsız, inkılâbçı / değişken olarak bakar. Mevcudatın mâhiyetlerinden, sûrî / şeklî ve maddî hasiyet / özelliklerinden icmalen / özet olarak bahseder. Fakat San’atla Yaratan Sâni tarafından görevlendirilen, kulluğa yakışırcasına yaptıkları vazîfelerinden ve Sâniin isimlerine ne şekilde ve nasıl delâlet ettikleri ve İlâhî tekvînî / yaratılış emirlere karşı boyun eğmelerini tafsilen / genişçe zikreder. Nasıl elimizdeki saat, sûreten sâbit görünüyor. Fakat içindeki çarkların hareketleriyle daimî olarak, içinde bir zelzele; âlet ve çarklarının faaliyetleri vardır. Aynen onun gibi, Îlahî Kudret’in / Allah’ın bir büyük saatı olan şu dünya; görünüşteki sâbitliğiyle beraber, devamlı bir zelzele, değişim ve yoklukta yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o büyük saatin saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini sayan bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı yokluk dalgaları üstüne atar. Bütün geçmiş ve gelecek zamanı yokluğa verip, yalnız şimdiki zamanı mevcut bilir. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli sâbit olmıyan bir saat hükmündedir. Çünkü hava boşluğu çabuk değiştiğinden, bir hâlden bir hâle hızlıca geçtiğinden; bazen günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla; saniye sayan milin değişim sûreti hükmünde bir değişim veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan arz’ın / yerin yüzü ise; ölüm ve hayat bakımından, bitki ve hayvanca pek çabuk değiştiğinden; dakikaları sayan bir mil hükmünde. Dünya’nın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü bakımından böyle olduğu gibi, içindeki başkalaşma ve zelzelelerle ve onların netîcesinde dağların çıkmaları ve karanlıklar meydana gelmesi; saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti; ağırca geçtiğini gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan sema ise, yıldızların hareketleriyle, kuyruklu yıldızların zuhûriyle, küsufat / güneş tutulmaları ve husufatın / ay tutulmalarının vuku bulmasıyla; yıldızların sukut etmeleri / düşmeleri gibi başkalaşmalar gösterir ki, semalar da sâbit değil. İhtiyarlığa, harâb olmaya doğru gidiyor. Onun değişimleri, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, gerçi ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harab oluşa doğru gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle bu temeller üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, daima onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, San’atlı Yaratan Allah’a baktığı zaman, o hareketler ve değişimler, Kudret Kalemi’nin Samed olan Allah’ın mektuplarını yazması için, o kalemin işlemesidir. O hâllerin değişmeleri ise, İlahî İsimler’in fiil ve işlerinin tecellîlerini; ayrı ayrı vasıfları ile gösteren, tazelenen aynalardır. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakîkatte akar su gibi göçtüğü halde, gafletle sûreten donmuş, tabiat fikriyle haşir neşir olarak, yoğunluk kazanıp âhirete perde olmuştur.

     İşte Yanlış ve Menfî Felsefe; Felsefe’nin tetkikleriyle ve hikmet-i tabiiye / fizik bilgisi ile ve sefîh / zevke düşkün medeniyetin çekici lehviyyatiyle, sarhoşçasına hevesleriyle, o dünyanın hem donukluğunu ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem bulanmasını kat kat çoğaltarak Sânii ve Âhireti unutturuyor.                                                                                                                            

     Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle hallaç pamuğu gibi atar. Hikmetli asıl dünyaya parlaklık verir ve bulanmasını giderir. Cansız dünyayı eritir. Dünyanın mevhum / vehmî ebediyetini / devamlı oluş keyfiyet ve düşüncesini parça parça eder. Gök gürlemesi gibi sayha ve çağrılarıyla tabiat fikrini doğuran gafleti dağıtır.

     İşte Kur’ân’ın baştan başa kâinata yönelik âyetleri, şu esasa göre gider. Dünyanın hakîkatini olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle; insanın yüzünü ondan çevirtir. Sânia bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakîki hikmeti ders verir. Kâinat Kitabı’nın mânâlarını talim eder / öğretir. Harf ve nakışlarına az bakar. Sarhoş Menfi Felsefe gibi, çirkine âşık edip, mânâyı unutturup, harflerin nakışlarıyla insanların vaktini boş şeyler hakkında sarfettirmez.                                                                                                                          

Millî Mücadele Döneminde Gediz Yunuslar Köyü[1]

            Giriş

Günümüzde Yunuslar köyü Gediz-Kütahya yolunun üzerinde yer alıp, Gediz’e 20 km., Kütahya’ya ise 75 km. uzaklıktadır. Köyün üç tarafı dağ ve ormanlarla çevrili olup, güney tarafı ovalıktır. Yunuslar, 1530 yılında Virancık (Örencik)  nahiyesine bağlı bir köydür. Köy önceleri Doğancılar Köyü yolu üzerinde ve şimdi Eski Köy denilen mevkide bulunmaktaydı. Ancak, köy yol üzerinde olduğu için, eşkıya baskınları olması sebebiyle, tahminen 1600’lü yıllarda, terk edilmiş ve Yukarı Köy denilen mevkiye taşınmıştır. Burada bir müddet kalan köylüler, köyün kuzey tarafında meydana gelen heyelanın, kendi köylerinde olmasından endişe ettikleri için, ikinci kez göç hareketinde bulunmuşlar ve 1865 yılında şimdiki yerine gelmiştir. Örencik nahiyesinin Emet’e bağlı olması sebebiyle, Yunuslar, 1942 yılına kadar Emet’in bir köyü olarak kalmıştır. 1942 yılında ise Emet’ten ayrılarak Gediz’e bağlanmıştır[2].  

Osmanlı devleti ‘tahrir kayıtları’ ile arazi yazımı ve nüfus kayıtlarının tutulmasına büyük önem vermiştir. Tahrir sayımları otuz-kırk yıl gibi aralıklarla yapılan, nüfus ve arazi gibi sonuçları gösteren ana defterlerdir. Bu şekildeki defterlerden günümüze binlercesi intikal etmiştir. Bu defterler sayesinde, belirli bir tarihte, Osmanlı devletindeki her köyün ve kasabanın yetişkin erkek nüfusu, baba adları ve yaşları kayıt altına alınmış, kullandıkları arazi ve vergiler de kaydedilmiştir. Modern anlamdaki ilk nüfus sayımları ise 1830-1831 tarihinden itibaren yapılmaya başlanmış olup, sadece erkek nüfus yazılmıştır. Osmanlılarda modern sayılabilecek bu ilk nüfus sayımları 1828 yılında başlayıp, Osmanlı Rus savaşı yüzünden ancak 1831 yılında tamamlanabilmiştir. Bu sayımlarda bir yaşından yüz yaşına kadar Müslüman ve gayrimüslim erkek nüfusunun tespiti yapılmıştır. Nitekim söz konusu sayımların amacı, ülkede askerlik yapabilecekler ile vergi mükelleflerinin tespitini sağlamaktı. Yunuslar köyüne ait nüfus defteri “Kütahya Nevâhiyesi’nden Virancık Nâhiyesi’nde mevcûd olub müceddeden, tahrîr olunan ehl-i İslâm’ın nüfus defteri”dir. Defter, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde NFS.d koduyla, 1656 numarada kayıtlıdır (BOA, NFS.d.1656: 99-101). Defterin birinci sayfasında Sene (12)58 kaydı bulunmaktadır. O dönemde Virancık Nahiyesi’ne tabi olan köyler kaydedilmiştir. Defter orijinal numaralı olup, en son sayfa numarası 126’dır. Defterde sayımı yapan memur hakkında herhangi bilgi bulunmamaktadır[3]. Müceddeden ifadesi yeniden anlamına gelmektedir. Bu sebeple, mevcut defterin Virancık nahiyesinin ilk sayımını içermediği anlaşılmaktadır. Bahsi geçen defter, hanelere göre kaydedilmiştir. Her hanenin numarası kırmızı ile yazılmış, sonra kişinin, boy, sakal veya bıyık özelliği belirtildikten sonra, sülale adı, babasının adı ve yaşı yazılmıştır. Bundan sonra, o hanede yaşayan erkek nüfus, bu kişinin akrabalık derecesi oğlu, diğer oğlu, torunu gibi belirtildikten sonra adı, babasının adı ve yaşı belirtilmiştir. İlk haneden başlayarak, son haneye kadar ayrıca nüfus numarası da verilmiştir. Bazı kayıtların altına kırmızı renkte ‘fevt’ ibaresi konulmuştur. Bu durumu, kişinin kaydı tutulduktan sonra, vefat ettiği şeklinde yorumlamak mümkündür[4].

Yunuslar Köyü Osmanlı Dönemi Nüfus Bilgileri

Yunuslar Köyü’nün tespit edilebilen en eski nüfus verileri, incelenen nüfus defterinde yer almaktadır. Buna göre, 1842 yılında Yunuslar köyü, 49 hane ve 150 erkek nüfustan ibarettir. Kadın ve erkek nüfusun eşit olduğu varsayılarak, bu tarihte köy nüfusu 300 olarak hesaplanabilir. Buradan da yola çıkarak, her hanede ortalama olarak 6 kişinin yaşadığını düşünmek mümkündür. Köyde 1844 yılında yapılan temettuat tahririnde hane sayısı 56’dır. Nüfus defteri üzerinden yapılan hesaplamaya göre, her hanede 6 kişinin yaşıyor olabileceği sonucundan hareketle, köyün 1844 tarihindeki nüfusunun 336 kişi olduğu ifade edilebilir (BOA, ML.VRD.TMT.D/8833). Yunuslar’ın Osmanlı dönemine ait en son nüfus bilgileri ise 1900 yılına aittir. H.1316/M.1900 tarihli Hüdavendigar vilayeti salnamesinden elde edilen bilgilere binaen, Yunuslar köyü o tarihte Virancık (Örencik) nahiyesine bağlı, 67 hane ve 401 nüfustan oluşmaktadır (SVH, H.1316/M.1900: 112). Tespit edilen mevcut kaynaklarda, Yunuslar köyünde gayrimüslim varlığına rastlanmamıştır. Bu dönemde Gediz’e ait nüfus verilerini içeren kayıtlarda da gayrimüslimlere dair bir bilgi bulunmamaktadır[5].  Bu araştırmamızın amacı yeğenim Emre Acar ile Kütahya İli-Gediz ilçesi Yunuslar Köyü ziyaret ederek Millî Mücadeleyle ilgili izlerin köyde tespit edilmesi ve okuyucu ile paylaşılmasıdır.

Yunuslar Köyüne Varış

Kütahya’dan hareket ederek Yunuslar Köyüne vardığımızda (Haziran-2025) köyün girişinde sağda Yunus Emre Türbesi levhası ile Şehitlerimizin yattığı kabristan bulunmaktaydı. Yunus Emre Türbesi ile bilgileri orada bulunan gençlere sorduğumuzda, onun daha yukarıda olduğunu köyü geçince ulaşabileceğimizi ifade ettiler. Yunus Emre’nin Anadolu ve Türk Dünyası coğrafyasında türbe veya makamlarının olduğunu biliyorduk. Havanın çok şiddetli bir yağmurun başlangıcını göstermesi ve aracımızın dağ yolu için müsait olmaması nedeniyle bu ziyaretten vazgeçmek zorunda kaldık. Hüseyin Göksal’ın Yunuslar Köyü çalışmasında köyün ve Yunus Emre kabrinin mevkii ile ilgili anlatıları buraya aktararak yazımıza devam ediyoruz:

Yunuslar Adı

Yunuslar adının nereden geldiği kesin olarak tespit edi­lememiştir. Bu konuda anlatılanlar ise rivayetlerden öteye git­memektedir. Yaptığımız araştırmalarda tarihte” Yunus” adlı bir Türk boyuna rastlanmamıştır. Dolayısıyla Yunuslar adının bir Türk boyu ile ilgisi yoktur. Türkiye’de Yunuslar, Yunuseli, Yu­nuslu, Yunusköy gibi adları bulunan 15 kadar köy tespit edil­miştir. Bunların büyük çoğunluğu Batı Anadolu’da bulunmak­tadır.

Köyün adının menşei konusunda üç tane rivayet bu­lunmaktadır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz.

1- En çok yaygın olan rivayete göre Doğan, Yunus ve Po­lat isimli üç kardeş yerleşmek için uygun bir yer ararlar. Bun­lardan Doğan, Doğancılara; Polat, Polat köye; Yunus ise Yunus­lara yerleşir. Böylece onların adları bu yerlere isim olarak veri­lir.

2-Bu konuda anlatılan bir başka rivayete göre RumIarın elinden alarak Müslüman bir köy haline gelmesinde “Yunus Bey” adlı bir beyin büyük rol oynaması ve onun adının köye isim olarak verilmesidir.

3- Bir başka rivayete göre bir düşman veya eşkıya istila­sında köyü Yunus adlı bir zabit (subay) savunmuş ve bu sa­vunma esnasında şehit düşmüştür. Bu şehidin isminin unutul­maması için köye onun ismi verilmiştir. Bu şehidin şimdi “Darı Harmanyeri” adı verilen mevkide bulunan ve boyu 4 metreyi bulan kabirde (uzun mezer) yattığı rivayet olunmaktadır.

4- Bir başka rivayet ise yine Darıharmanyeri olarak ad­landırılan mevkiideki kabrin Yunus Ernre’ye ait olduğudur. An­latılanlara göre son dönemin Konya evliyaları arasında ismi geçen Ladikli Ahmet Ağa ismindeki zat, vefat etmezden hemen önce yakınlarına “Yunus Emre’nin kabri Gediz’in Yunuslar kö­yündedir. Gidin oraya o mezarı bulup ziyaret edin.” şeklinde vasiyette bulunmuştur. Aralarında bu zatın torunlarının da olduğu bir grup birkaç defa köye gelerek araştırmalarda bu­lunmuşlardır. Köydeki bilirkişi ve yaşlıların yardımları ve bilgileriyle aranılan mezarın bu olduğu üzerinde karar kılınmıştır. Gelen bu grubun maddi ve manevi destekleriyle mezarın yeri düzeltilmiş ve üzerine bir çatı yapılmıştır[6]. Bu açıklamalardan sonra Yunuslar Köyü’nün I. Dünya savaşı ve Millî Mücadele dönemindeki tarihine geçebiliriz:

Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Yunuslar

Bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı devletinin 1. Dünya savaşına girişi Osmanlı devleti için büyük bir talihsizlikti. Çün­kü Osmanlı devleti bu savaşa girmek için ne askeri, ne ekono­mik ve ne de siyasi yönden hazırdı. 1914 yılından başlayarak dört yıl devam eden bu savaşta yüzbinlerce Müslüman Türk evladı hayatını kaybetmiş­tir. Sadece Çanakkale Savaşında iki yüz kırk bine yakın Anadolu evladının hayatını kaybetmesi bile bu savaşın korkunçluğunu ortaya koyar. Vatanları için gözünü kırpmadan ölüme koşan bu gençlerimiz dört yıl boyunca büyük imkansızlıklar içinde düşmana karşı kahramanca mücadele ettiler. En kanlısı Çanakkale olan bu savaşlarda Mehrnetçik, Yemen’de, Arabistan çöllerinde, Sa­rıkamış’ta, Galiçya’da, Filistin’de ve Sina’da savaşarak büyük bir çoğunluğu şehadet şerbetini içerek hayatlarını kaybettiler.

Anadolu’nun birçok yerinden olduğu gibi Yunuslar’dan da bu savaşa katılanlar oldu. Bu savaşa katılanlardan isimleri tespit edilenler şunlardır[7]:

1 – Berbero İbrahim

I.  Dünya savaşına katılmış ve gazi olarak köye dönmüş­tür. Köye döndükten sonra halk tarafından köye muhtar seçil­miştir. Yunanlıların köyü işgali sırasında muhtarlık vazifesini devam ettirmiştir. Yunanlıların köyü işgal edince köyün işgal­den kurtulması için büyük çabalar sarf etmiş ve Yunanlıların Arpakıranındaki mevzilerini tespit ederek Bakacek mevkiinde­ki Türk askerine bildirmiştir. Kendisinde aynı zamanda çok iyi bir topçu olduğu ve bazı Yunan mevzilerini tam isabetle bom­baladığı anlatılmaktadır. İbrahim Çavuş’un Abdullah ve Yusuf adındaki iki kardeşinin de Çanakkale savaşlarına katıldığı ve orada şehit düştükleri söylenilmektedir.

2- İbrahim ÖRNEK (Hacı Şılak)

1311 (1895) doğumludur. Birinci Dünya Savaşında as­kere alınmış ve Yemen’de savaşmıştır. Az bir müddet İngilizle­rin eline esir düşmüştür. Birinci Dünya savaşının bitiminde köye dönmüştür. Fakat Osmanlı devletinin peşine bırakmayan savaşlar İbrahim Dede’yi de rahat bırakmamış ve bu seferde Kurtuluş savaşına katılmıştır. Kurtuluş savaşı bitiminde tekrar köye dönen İbrahim dede tarım ve hayvancılıkla uğraşmıştır. 1998 yılında hayata veda etmiştir.

3- Gazi Salih Mehmet

1305 (1889) doğumludur. Birinci Dünya Savaşının baş­lamasıyla birlikte 17 yaşında iken askere alınmıştır. Bağdat, Basra ve Musul’da İngilizlere karşı mücadele etmiştir. Bu mü­cadeleler sırasında esir düşmüş ve uzun yıllar esir olarak kal­mıştır. Ailesi Salih Mehmet’ten bir haber alamamanın telaşı içinde iken, şehit oldu diye künyesi gönderilir. Bir müddet sonra esaret hayatı biterek köye döner. Aradan tam 13 yıl geçmiş ve uzun yıllar Mehmet Salih’i çok değiştirmiştir. Annesi kendi­sini tanıyamamıştır. Salih Mehmet kendisini tanıtmak için tarla­ların yerlerin söyler. Fakat annesi onun öldüğüne inandığı için bir türlü inandıramaz. Annesi Salih Mehmet’in sırtında bir ben olduğunu hatırlayarak, sırtına bakar. Beni görünce kendi oğlu olduğuna şüphesi kalmaz. Salih Mehmet, bundan sonraki haya­tını tarım ve hayvancılıkla devam ettirir.

4- Cingirt Mustafa

1305 (1889) doğumludur. Hem Birinci Dünya Savaşında hem de Milli Mücadelede savaşmıştır. Bu savaşlar sırasında bir gözünü kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşında şehit olan 3 Yunuslar köylü bulun­maktadır. İsimleri; Danabaşoğullarından, Ali oğlu Hasan, Halil oğlu Mehmet, Yusuf Oğullarından Mehmet oğlu Ramazan’dır[8].

Millî Mücadele Döneminde Yunuslar Köyü

30 Ekim 1919’da Osmanlı devleti Mondros Ateşkes an­laşmasını imzalamıştı. Mondros ateşkes anlaşması Osmanlı devletinin bir anlamda sonu olduğu gibi Anadolu’nun birçok yerini işgale açık hale getirmişti. Paris Barış Konferansında bir kısım Batı Anadolu şehir ve kasabalarıyla birlikte Kütahya ve çevresi de Yunan işgal sahası olarak kabul edildi[9].

15 Mayıs 1919 sabahı Yunanlılar İzrnir’e asker çıkar­maya başladı. Kısa zamanda Anadolu içlerine kadar ilerleyerek, Batı Anadolu şehirlerini işgal etmeye başladılar. Gediz ise 5 Ağustos 1920 tarihinde Uşak’tan gelen 13. Yunan tümeni tarafında işgal edildi. Milis kuvvetleri adı verilen Türk askeri ise Gediz’in 20 km. Kuzeyinde Kütahya şosesi üze­rindeki Efendiköprüsü civarında mevzi almışlardı. Düşman kuvvetleri de aynı yol üzerindeki Meron dağında (Mihrioğlu Dağları) onların karşısında mevzilenmişlerdi. Fakat bu sırada kayda değer herhangi bir çarpışma meydana gelmemişti.Yunan askerlerinin Gediz’i işgal ettiği haber alınınca köy halkında bir telaş meydana gelmiş ve “Gavur geliyor” diye­rek Saban deresinden dağlara doğru kaçmaya başladılar. Bu sırada köyün içine kadar girmiş olan Türk askerleri halkı yatış­tırmaya çalıştı. Yunan askeri Arpa kıranında mevzilenip köyün içindeki askerlere ateş etmişlerdir. Askerler bu taarruzdan Kar­şı tarla civarına çekiliyorlar. Bu durum Yunanlıların işini kolay­laştırıyor ve köyü işgal ediyorlar. Vakit harman vakti olduğu için arpa, buğday ve saman alıyorlar. Köy halkından kaçabilen kaçıyor, kaçamayanlar ise Yunan askerleri tarafından camide toplanıyorlar. Kadınlar üzerindeki ziynet eşyalarını erkeklerin üzerindeki değerli eşya ve paralarını almışlardır. “Gence Yeri” adı verilen mevkie çadır kuruyorlar. Buradan zaman zaman köye gelerek köylüden koyun, keçi, inek ve süt gibi yiyecekler almışlardır. Fakat burada hal­ka çok kötü bir muamelede bulunulmadığı o günleri hatırlayan­lar tarafından anlatılmaktadır. Yunanlılar köyde 2 odalı bir ev ile 2 ahır ve 2 samanlık yakmışlardır. Bu binalar Ulu Oğlu Ab­dullah (KOCAMAN) ve Ulu Oğlu İsmail’e (TOSUN) aittir. Sahip­leri tarafından belirtilen zarar 6.000 lira olarak helirtilmiştir[10].

22 Haziran 1920’de başlayıp bir buçuk ayda Bursa-U­şak- Nazilli çizgisine varan ilk büyük Yunan taarruzu yapılmıştır. 22 Haziran’da ilerlemeye başlayan Yunan güçlerinin üç fırkası Bursa’da, bir fırkası Aydın’da, bir fırkası Uşak’ta ve bir fırkası da Gediz’de bulunuyordu. Bu taarruz esnasında he­nüz kadro halinde ve çok az mevcudu bulunan 23., 57. ve 61. Tü­menler Anadolu içlerine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sırada içteki karışıklık ve imkansızlıklardan dolayı Türk kuvvetlerine, takviye yapmak mümkün olmamıştır[11].

Gediz Muharebesi

O dönemde Batı Cephesi Komutanlığına atanan Ali Fuat Paşa başarı ile sonuçlanacak bir harekat yapmayı düşünüyordu. Bu sebeple 15 Ekim 1920’de 11. Ve 61. Tümen komutanlarıyla 1. Kuvay-ı seyyare’nin kurmay başkanlarını Eskişehir’e topladı. Burada taaruz planını açıklayarak, kendilerinin de bir takım keşiflerde bulunmalarını istedi. 11. Ve 61. Tümen ile 1. Kuvay-ı seyyare komutanları Alanyunt istasyonunda tekrar bir araya gelerek, yapılacak harekat hakkında görüştüler[12].

Çerkez Ethem ve arkadaşları, Gediz civarında bulunan düşman fırkasına taarruz etmek istiyorlardı. fakat kuvvetleri kafi olmadığından nizamiye kı­talariyle takviye edilmelerini istediler. 18 Ekimde Alifuat Paşa Alayont’a geldi. Görüştükten sonra Ertuğrul Grubunun ve 1. Kuvayı Seyyarenin iştira­kiyle taarruzu muvafık gördü. İzmir cephelerinin düşmesinden sonra, Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu tarafından, o zamana göre büyük ölçüde sayılabilecek bir taarruz budur[13].

Cephe komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, 11. Tümen ve 61. Tümenlerden mey­dana gelen Ertuğrul grubu ve 1. Kuvay-ı seyyare ile Gediz’e 24 Ekim’de taarruz etmeyi kararlaştırdı. Buna bağlı olarak şu emri verdi:  “24 Ekim sabahı Gediz’deki düşman mevzilerine taarruz edilecektir“.

1- 61. Tümenin iki alayı, tümen komutanın emrinde olarak Düşecek- Yunuslar hattına karşı düşmanını Kuzey kanadına taarruz edecek, Bolşevik taburu ve Emet Kuvay-ı Mil/iyesi ile irtibat yapacaktır.

2- 23 Ekim 1920’den itibaren 61. Tümenin, Grup Komutanlığı emrine vereceği alay, Efendi köprüsü-Derbent genel yö­nünde düşmanı cephede oyalamak için kullanılacaktır. Durumun gelişmesine bu alay ile ya 11. veya 61. Tümen’in takviyesi Grup komutanlannın kararlanna bırakılmıştır.

3- 11. Tümen 189. Alay da emrinde olmak üzere Arpa Yaylası üzerinden düşmanın güney kanadına taaruz edecektir[14].

Ertuğrul Grubu kumandanı Kazım Özalp’ın anlatıları ile Gediz Muharebelerini okumaya devam edelim:

Muharebeye iştirak eden kuvvetler, 61 ve 11.fırkalar, bir depo alayı, 1. Kuvayı Seyyare ve Kütahya batısında Emet kazasında Dr. Fazıl Bey’in (sonradan Ayvalık’ta yerleşmiştir) teşkil ettiği milli müfrezeden kurulmuştu. Zaten batı cephesinin kuvvetleri de hemen hemen bunlardan ibaretti. Düşma­na hissettirmeden kıtalarımızı yaklaştırdık. 23/24 gecesi 61. fırka sağ cenah­ta, depo alayı merkezde, 11. fırka sol cenahta, Kuvayı Seyyare de daha solda olmak üzere Gediz’in kuzeyinde Yunuslar Gediğinin iki tarafında yerleşmiş olan düşman kuvvetlerinin karşısında bulunuyorduk. Düşmanlar yanaştığımız­dan ve gizli tertibatımızdan haber almışlardı. 24 sabahı bütün cephede taar­ruzumuzla şiddetli bir muharebe başladı. Hava yağmurlu idi. Aynı zamanda kesif bir sis tabakası ortalığı kaplamıştı. 11. Fırkamız, düşmanın şiddetli mu­kavemeti ve karşı taarruzu önünde muvaffak olamadı ve fırkaya bağlı bazı kıtalar dağıldılar. Bu fırkaya Kaymakam (Yarbay) Arif Bey (sonradan idam edilen Ayıcı Arif Bey’dir) kumanda ediyordu. Merkezden taarruz eden depo alayı ile sağ cenahtan taarruz eden 61. Fırka düşman mevzilerini şiddetle zorlu­yordu. Öğleden sonra taarruzun şiddetlendirilmesini ve 11. Fırkanın dağılan kuvvetlerini toplayarak tekrar taarruza geçmesini emrettim. Muharebe akşama kadar devam etti. Fakat düşmanı mevzilerinden çıkarmak mümkün olmadı. Geceleyin de taarruza devam edilmesi için emir verdim. Bu emrin sureti şu­dur[15]:

“1 – 61. Fırkanın 174. Alayı düşmanın şirnal cenahına taarruz etmekte, düşmanla 250 – 300 metre mesafede temastadır.

Alay 190: İki taburiyle gene düşmanla 300 – 400 metre mesafede te­mastadır.

2 – Merkezden ilerleyen Alay 159 un bir taburu Polatlı ile Derbent arasındaki sırtlarda düşmana altı yüz metreye kadar mesafeye takarrüp etmiştir. 11. Fırka kıtaatının vaziyeti tefrik edilmemekte ise de mezkür fırka cephe­sinde muharebenin devam ettiği anlaşılmaktadır.

3 – İki taburdan ibaret kalan ihtiyatı umumi Efendi Köprüsündedir.

4 – Kuvayı Seyyare’nin ve Emet kuvayı milliyesinin vaziyetleri hakkın­da Grupça malümat alınamamıştır.

5 – Düşman bu ana kadar sebat etmekte olduğundan gece dahi taarruza devam edilerek düşman behemehal mağlüp edilecektir. Bunun için taarruz kolları düşman mevzilerinde münasip hücum noktaları intihap ederek mü­teaddit kollardan hücum ile işbu noktaları zaptedecek ve düşman mevzilerini kamilen işgal eyledikten sonra bu mevzilerde kalıp yarın için emre intizar eyleyeceklerdir.

6 – İhtiyatı umumiden ayrıca bir bölük doğruca Gedik methaline ilerliyecek ve tesadüf edeceği düşman kıtasına ateş baskını yapacaktır.

7 – Hücum zamanını fırkalar taarruz kollarının vaziyetlerine göre ken­dileri tayin edecekler ve mamafih behemehal tevhidi hareket eyleyeceklerdir. Hücum hareketinin gece yarısından sonraya kalmamasına da gayret olunacak­tır.

8 – Alay 159 dan Polatlı ile Gedik arasında işgal muharebesi yapmakta olan kuvvet vaziyetini muhafaza edecek, yalnız ufak kıtalarını düşman üzeri­ne saldırıp şaşkınlık verecektir. Gece harekatı esnasında kıtaat arasındaki ir­tibatın hüsnü muhafazası ve yanlışlığa mahal verilmemesi ve zaptedilen nı­katın (zorla ele geçirilen) diğer kıtalarca da malum olması için icap eden tedbirler yapılmalıdır.

9 – Hücumun sureti icra ve neticesi derhal bana bildirilecektir.

10 – Bu emir fırka 11 ve fırka 61 ve Alay 159 kumandanlıklarına 26.10.1920 saat 5.20 sonra da tarassut mahallinden yazılmıştır ve berayı ma­lümat Garp Cephesi Kumandanlığına arz edilmiştir. Ertuğrul Grubu Kumandanı Kazım[16]”.

Bu emirle hareket eden 61. Tümen komutanın emrin­deki bazı alaylar düşmanın 1. Hat siperine girmeyi başarsa da, Yunanlıların karşı taarruzu üzerine geri çekilmek mecburiye­tinde kaldı. Önce topçu birlikleri arkasından da diğer askerler çekildi[17].

Kazım Özalp Millî Mücadele eserinde bu olayları şu şekilde özetlemektedir:

Bu emir 61. Fırka Kumandanı İzzettin Bey’e yollandıktan sonra, cephe kumandanı Ali Fuat Paşa’dan geri çekilme için emir geldi. Halbuki bu anda benim verdiğim emir üzerine 61. Fırka gece taarruzuna başlamış bulunuyor­du. Ali Fuat 11. Fırkanın yanında bulunduğundan geri çekilme ernrini doğrudan doğruya bu fırkaya da tebliğ etmişti. Bu suretle merkez ve sağ ce­nahtaki kuvvetler taarruz ederken, 11. Fırka  ile Kuvayı Seyyare, muharebe hattından geri çekilmeye başlamışlardı. 61. Fırka 25 Ekim saat üçe kadar taarruza devam etti. 11. Fırka 25 Ekim sabahı Yenice Armutlu köyüne dön­müş bulunuyordu. Kuvayı Seyyare de bu civara çekilmişti. Verilen emir üze­rine 61. Fırka sabahleyin muharebe ettiği sırtlardan ayrılarak geri geliyordu. Muharebeyi idare ettiğim tepeden, kıtalarımızın çekilişlerini kontrol ederken, düşmanın çekilen kıtalarımızı topçu ateşiyle bile takip etmemesi dikkatimi çekti. Keşif için karargah süvarilerini muharebe mevzilerinin istikametinde gönderdim. Düşmanın, gece yarısından itibaren çekilmeğe başladığını ve Gediz’de düşman kalmadığını haber aldım. Bu sırada yanıma gelen İzzettin Bey’e, bir atlı piyade müfrezesi teşkil ederek Gedos istikametine hareket et­mesini emrettim. Ayrıca bütün kıtalara bulundukları yerlerde durmaları emri­ni yolladım. Sonradan düşmanın gece yarısından sonra çekilmeğe başladığını ve son kıtalarının gün doğmadan evvel Gedos’tan çıktığını anladık. Dr. Fazıl Bey kumandasında Emet’ten gelmiş olan milli kuvvetler, evvela Gedos’a gi­derek Hamidiye Hanı yönünde düşmanı takibe koyudular. Ben vaziyet hakkında malümat vermek üzere, yol kenarından geçen te1graf hattına telefonu bağlatarak cephe karargahını aramaya başladım. Ali Fuat Paşa’nın Çavdarhisar’da bulunacağını biliyordum. Çavdarhisar’ı ararken Kütahya telgrafhanesi cevap verdi. Ankara’dan muharebenirı neticesi hakkında geceden beri malümat beklediklerini ve muharebede muvaffak olmadığımızı işittiklerinden merak içinde bulunduklarını ve Mustafa Kemal Paşa’nın son haberleri beklediğini bildirdi. Ben de hemen geceki muharebeyi ve bu sabahki vaziyeti anlattım ve kıtalarımızın Gediz’e girdiklerini arz ettim. Bu haber Ankara’yı çok memnun etti. Bundan sonra cephe kumandanıyla muhabere ettik. 61. Fırka, 159. Alay ve Kuvayı Seyyare’yi Gediz’e hareket ettirdik. Ben yeni tertibatı hazırlamak üzere karargahımla daha evvel Gediz’e vardım. Halk bizi sevinçten gözyaşı dökerek karşıladı[18].

Ali Fuat Paşa taarruzun gerçekleştiği 24 Ekim 1920 günü öğleye doğru cephede yaptığı gözetlemede hareketin başarılı ol­madığını görmüş, fakat bu vaziyette beklemenin, Türk tarafının takviye alma ihtimalinin bulunmamasına karşılık, Yunanlılar’ın böyle bir imkana sahip olmaları yüzünden düşman lehine ola­cağına karar vererek güneşin batmasından önce tekrar taarruza geçmelerini birliklerine emretmiştir. Bu emir Ertuğrul Grubu, Kumandanı tarafından tümen kumandanlarına duyurulurken, 11 ve 61. Tümenler harekete geçmişlerse de kuvvetle tutulmuş (özellikle makineli tüfeklerle) Yunan mevzilerine bir türlü girile­memiş, Kuva-yi Seyyare ise ikinci defa taarruz emrini de yerine getirmemiştir. Bu Yunan saldırısı sonunda Balıkesir, Bursa, Uşak ve Nazilli elden çıktıktan sonra Batı Cephesi Komutanlığınca girişilen Ge­diz Saldırısı başarısızlığa uğramıştı[19]. Bu sırada Yunan kuvvetleri Türk askerlerinin 25 Ekim gecesi büyük bir taarruz istediklerini tahmin ediyordu. Cep­hanesi azalmış ve aynı zamanda diğer Yunan birlikleriyle irtiba­tı kesilmişti. Bu sebeple 13. Yunan Tümeni Gediz’i terk etme kararı aldı. Yunanlıların çekilmesinden habersiz olan Ertuğrul Grubu 24-25 Ekim gecesi Batı Cephesi komutanlığından aldığı emirle geri çekilmeye başladı. Doğancılar köyü ve Bakacek mevkiine kadar çekildiler[20].

Kazım Özalp özetle “26.10.1920 günü 61. Fırka Gediz’de, 11. Fırka Çavdarhisar civarında bulunuyorlardı. Ben 61. Fırka ile beraberdim. Geri çekildikten sonra tekrar dönen Kuvayı Seyyare de Hamidiye Köprüsü istikametinde ilerleyerek orada düşmanla temas kurmuştu. 26/27 gecesi Hamidiye Hanı mevzilerinde bulunan düşman bizim kuvvetlerimize taarruza başladı. Aynı zamanda Bursa cephesinde de düşmanın faaliyete geçtiği bildirildi. 61. Fırkadan bir alayı ve Kuvayı Sey­yareyi Gediz mıntıkasında bırakarak, diğer kuvvetlerle 26/27 Ekim sabahı Kütahya’ya hareket ettim. Gediz muharebesi çok şiddetli olmuştu. Kaybımız önemli idi. 11. ve 61. fırkalardan 14 subay ve 170 er şehit ve 13 subay ile 260 er yaralı vardı. Ay­rıca 700 erimiz de kayıptı. Silah ve cephanede de kaybımız ve sarfiyatımız çoktu. Düşman Gediz’e dönüş taarruzunu yaparak orada terk ettiğimiz kıtaları geri çekilrneğe mecbur bırakmış ve 31 Ekimde Yunuslar Gediğini de işgal etmişti[21].  Sabaha karşı Gediz’den gelen 12 yaşlarında Ahmet adındaki bir çocuk, Yunanlıların gece Gediz’i terk ettiği haberini getirdi. Bu durum derhal Grup komutanlığına bildirildi. Grup komutanı da bu haberi Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya arz etti. Düşmanın çekilişini öğrenen Cephe Komutanı, 1. Kuvay­i seyyare’nin derhal geri dönmesini, 61. Tümenin Gediz’e gir­mesini, 11. Tümenin de Yenicearmutçuk civarında istirahat ettikten sonra Yunuslar köyü civarına gelmesini emretti. 1. Kuvay-ı Seyyare Hamidiye Hanı civarında Yunan Bir­likleriyle yapmış olduğu muharebede büyük kayıplar verdi. Bunun sonucunda da çekilmek mecburiyetinde kaldı. Türk askerinin bu çekilişinden faydalanan Yunanlılar 31 Ekim 1920 tarihinde Gediz’i tekrar işgal ettiler. Fakat bu işgal fazla devam etmedi. 12 Kasım akşamı 13. Yunan tümeni Gediz’i tekrar bo­şaltmak mecburiyetinde kaldı[22].

Kuva-yı Milliye’den Düzenli Orduya Geçiş

Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduktan yaklaşık üç ay sonra; Kuva-yı Milliye yerine düzenli ordu kurulması yolunda tartışmalar başlamıştır. 1920 Haziran sonunda başlayan Yunan genel taarruzu karşında millî birlikler zaman zaman başarılı mu­kavemette bulunmuşlar ancak Türk kuvvetlerinin düzenli bir ordu şeklinde olmayışı üzerine Yunan kuvvetleri gittikçe ilerle­me götermiştir. Türk kuvvetleri bu yapısının bir neticesi olarak 24 Ekim 1920 günü yapılan Gediz Muharebesi’nde mağlup ol­muştur. Bu yenilgi TBMM’de derin etkiler göstermiştir. Mustafa Kemal Paşa’da “Efendiler, dalgalı ve düzensiz ve komutasız bazı savaşlardan sonra bildiğiniz üzere Gediz’de yenildik” diyerek, düzenli ordunun kurulmasının zamanı geldiğini çoktan ifade et­miştir. Nitekim Gediz taarruzunda alınan bu yenilgi bu konuda dönüm noktasını oluşturdu[23].

Bu sırada Anadolu’nun diğer yerlerinde de Yunanlılarla çetin muharebeler devam ediyordu.   1. ve 2. İnönü savaşlarında Yunanlılar büyük kayıplar vermişlerdi. Bu durum Anadolu hal­kının maneviyatının yükselmesine sebep olmuş ve yenilgilerin kendileri için bir alın yazısı olmadığını anlamıştı. Yunanlıların arka arkaya almış oldukları bu iki yenilgi onları Türk ordusuna son darbeyi vurmak için taarruza geçmeye zorlamıştı. 8 Temmuz 1921 günü düşman bütün cephelerde ileri harekete başladı. Düşman bu taarruzuyla Sakarya nehrine ka­dar olan bölgeleri işgal altına aldı. Bu işgalden 13 Temmuz gü­nü Gediz de nasibini aldı. Böylece Gediz ikinci defa düşman işgali altına girmişti. Bu işgalle birlikte Yunuslar da işgal altına girmiş oldu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeki Türk askeri Yunanlıları önce Sakarya Meydan Muharebesinde boz­guna uğrattı. Arkasından 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruz’a karar verildi. Bu tarihte başlayan Büyük Taarruz kısa bir müddet içinde başarıdan başarıya koşarak, 1 Eylül 1922 tarihinde sabah ezanları okunurken Gediz’e Türk ordusu hakim oldu. Böylece Gediz’le birlikte işgal edilen diğer yerler ve Yu­nuslar da düşman işgalinden kurtuldu.

Millî Mücadele yıllarında şehit olanlarla ilgili muhtelif arşivlerde yaptığım çalışmalarda resmi olarak ulaşabilinen bir tane şehit kaydı bulunmaktadır. Bu kişi Musakahya Oğulların­dan (şimdiki soyadları Akbaş) İbrahim Oğlu Mehmet’tir. Meh­met Milli Mücadelenin hemen akabinde eşkıya takibi esnasında şehit olmuştur. Bundan başka resmi kayıtlarda yer almayan Bastırların Halil Efe ve Çakmak Osman Kuvay-ı Milliyeci olarak savaşa katılmışlar ve şehit olmuşlardır. Bundan başka, Kel Ve­li’nin oğlu Ahmet de köyde Yunanlılar tarafından şehit edilmiştir[24].

Gerek Milli Mücadele ve gerek bundan önceki savaşlar­daki vatan savunmasında Yunuslar Köyünden birçok kişi savaşa katılmıştır. Bunlardan tespit edilenlerden bir tanesi İbrahim Örnek (Hacı Şılak) Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz­Yemen cephesinde İngilizlerle mücadele etmiştir. Buradan Milli Mücadele döneminde de savaşa katılmış, her hangi bir yara almadan köye dönmüştür. Yine Mustafa Onbaşı (Mustafa Akpı­nar) savaşa katılanlar arasındadır. Mustafa Onbaşı girmiş oldu­ğu bir savaşta gözünü kaybetmiş ve gazi olarak köye dönmüş­tür. Gazi olarak köye dönenlerden birisi de Ömer Yiğit’tir. Ömer Yiğit Milli Mücadele döneminde Afyon, Dumlupınar ve Murat Dağı civarında kuvay-ı milliye birlikleri içerisinde yer almış ve Yunanlılarla mücadele etmiştir. Hüseyin Çavuş (Kocaman) yine kuvay-ı milliye birlikleri içerisinde yer almış ve Yunanlılarla Murat Dağı civarında mücadele etmiştir. Bu durum Yunanlılar tarafından öğrenilmiş ve köydeki babasına (Ulu Oğlu Abdullah) ait ev yakılmıştır[25].

Yunanlılarla mücadele eden bir başka kuvay-ı milliyeci İbrahim (Berbero) Çavuştur. İbrahim Çavuş Birinci Dünya Savaşında bulunmuş ve gazi olarak köye dönmüştür. Köye döndükten sonra halk tarafından köye muhtar seçilmiştir. Yunanlılann köyü işgali sırasında muhtarlık vazifesini devam ettirmiştir. Yunanlıların köyü işgal edince köyün işgalden kurtulması için büyük çabalar sarf etmiş ve Yunanlıların Arpakıranındaki mev­zilerini tespit ederek Bakacek mevkiindeki Türk askerine bil­dirmiştir. Kendisinde aynı zamanda çok iyi bir topçu olduğu ve bazı Yunan mevzilerini tam isabetle bombaladığı anlatılmakta­dır. 1298 Doğumlu Mustafa Araz (Mısdan), 1315 Doğumlu Mehmet Çakmak (Çakmak) da savaşlara katılmışlardır. Yunuslar köyü ve çevresinde Millî mücadele döneminde meydana gelen bu savaşlarda çok şehitler verilmiştir. Bunların bir kısmı şehit oldukları yerlere defnedilmiştir. Yedi şehidimiz duyarlı köy halkı tarafından Karaçayır’ın güney tarafına getire­rek ayrı bir mezarlık oluşturmuştur. Bu şehitlik ve şehitlerin mezarı hâlâ korunmaya devam etmektedir. Şehitlik birkaç defa onarımdan geçmiştir. Bunlardan birinci onarım 1940 yıllarda köy halkı tarafından gerçekleştirilmiştir. İkincisi 1998 yılında köyümüz öğretmenlerinden İsmet Yıldız’ın babası Mehmet Yıl­dızın önderliğinde olmuştur. Son onarım ise 2020 Yılında Ge­diz kaymakamlığının desteğiyle yapılmıştır[26].

Sonuç

Türkiye ve diğer Türk Dünyası coğrafyasında Yunus Emre’nin mezarlarının bulunduğu birçok köy veya yerleşim alanı bulunmaktadır. GEDİZ YUNUSLAR KÖYÜ’de muhtemelen bunlardan bir tanesidir. YUNUSLAR (ÇATALZEYTİN KASTAMONU), YUNUSLAR (GEREDE), YUNUSLAR (MAHALLE, BEYŞEHİR-ESKİ DOĞANBEY BUCAĞI, KONYA, YUNUSLAR (MAHALLE, BURHANİYE-ESKİ M BUCAĞI-BALIKESİR), YUNUSLAR (MAHALLE, DURSUNBEY-ESKİ GÖKÇE DAĞ BUCAĞI-BALIKESİR), YUNUSLAR (MAHALLE, GÖLMARMARA, MANİSA), YUNUSLAR (MAHALLE, İSLAMLAR BAĞ. ELMALI, ANTALYA), YUNUSLAR (MAHALLE, KELES-ESKİ M BUCAĞI-BURSA), YUNUSLAR (MAHALLE-ÜĞÜMCE BAĞ. KANDIRA, KOCAELİ), YUNUSLAR (MEZRA, GÖKDOĞAN BAĞ, KURTALAN, SİİRT), YUNUSLAR (ZAVET, RAZGRAD, BULGARİSTAN)’DA YUNUSLAR isminde şimdilik bilinen yerleşim yerleri bulunmaktadır. Bizim araştırmamıza konu olan Kütahya Gediz Yunuslar Köyü doğa ve tarihî zenginlikleri ile bunlardan birisidir. Millî Mücadele döneminde büyük ölçüde sayılabilecek bir taarruz bu bölgede gerçekleşmiştir. Sonuçları itibariyle başlangıçta yöre Yunan askeri güçleri tarafından işgal edilmiş olsa da daha sonra çekilmek zorunda kalmışlardır. Son olarak Büyük Taaruzla başlayan Dumlupınar zaferiyle sonuçlanan Türk karşı harekatıyla düşman İzmir’de denize dökülmüştür. Gediz Yunuslar Köyü halkı şehitlerine sahip çıkmış onlar hatırasına bir anıt ve şehitlik inşa etmiştir. Bu ruhla Yunus Emre nefesi taşıyan Türkiye coğrafyası, Türkistan Kelamının canlı kitabı Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmetini asırlar sonrasında temsil etmekte ve evlatlarına emanet bırakmaktadır.

Kaynaklar

1-Aykut Akgül, Beş Savaş Bir Şehir Eskişehir, Dorlion Yayınları, Eskişehir, 2019.

2-Hüseyin Göksal, Tarihi ve Kültürüyle Yunuslar Köyü, Sonçağ Yayınları, Ankara, 2021.

 3- Hüseyin Göksal,  19. Yüzyılın İlk Yarısında Yunuslar Köyünün Demografik Yapısına Dair Bir İnceleme, Toplum, Ekonomi ve Yönetim Dergisi, Cilt 4, Sayı Özel, Ay Ekim, Yıl, 2023, s. 220-239.

4-Kâzım Özalp, Millî Mücadele, 1919-1922, TTK, Ankara, 1988.


[1] GÖÇEBE, Fikir, Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 31, Ağustos 2025, Gediz-Yunuslar Köyünden olması ve bizi beldeden haberdar etmesi vesilesiyle Âdem AKARSU Beye teşekkür ederim.

[2]Hüseyin Göksal,  19. Yüzyılın İlk Yarısında Yunuslar Köyünün Demografik Yapısına Dair Bir İnceleme, Toplum, Ekonomi ve Yönetim Dergisi, Cilt 4, Sayı Özel, Ay Ekim, Yıl, 2023, s. 222.

[3] A. g. m., s.222

[4] A. g. m., s.222-223

[5] A. g. m., s.223.

[6] Hüseyin Göksal, Tarihi ve Kültürüyle Yunuslar Köyü, Sonçağ Yayınları, Ankara, 2021., s. 8-9.

[7] A. g. e., s. 27.

[8] A. g. e., s. 27-29.

[9] A. g. e., s.29.

[10] A. g. e., s.29-30.

[11] Aykut Akgül, Beş Savaş Bir Şehir Eskişehir, Dorlion Yayınları, Eskişehir, 2019., s.17.

[12] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 31.

[13] Kâzım Özalp, Millî Mücadele, 1919-1922, TTK, Ankara, 1988., s. 164.

[14] Hüseyin Göksal, a. g. e., s.31

[15] Kazım Özalp, a. g. e., s. 164.

[16] A. g. e., s. 164-165.

[17] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33.

[18] Kazım Özalp, a. g. e., s. 165-166.

[19] AykutAkgül, a. g.e., s. 17.

[20] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33.

[21] Kazım Özalp,a. g. e.,  s.165-166

[22] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 33-34.

[23] Aykut Akgül,a. g. e.,   s. 18.

[24] Hüseyin Göksal, a. g. e., s. 34.

[25] A. g. e., s. 35.

[26] A. g. e., s. 36.

Mesele Demokrasi ve Kokain Değil, Enerji ve Teknoloji Savaşı

ABD 03 Ocak 2026’da Venezuela’ya sıra dışı bir operasyon yaptı. Bu operasyonla Devlet Başkanı Maduro ve eşini alıp kaçırması, sonrasında “ülkeyi biz yöneteceğiz” açıklaması ve ülkenin petrol kaynaklarını ABD şirketlerinin işleteceğini ilan etmesi tarihi bir dönemeç niteliğindedir.

 ABD, BM Güvenlik Konseyi kararı veya meşru bir gerekçe olmadan egemen bir devletin başkentini bombalayıp başkanını kaçırdı. Trump, Bush yönetiminin Irak işgalinde (2003) öne sürdüğü “kitle imha silahı” gibi kılıflar bile aramadı.

Buna uluslararası arenada, birkaç ülkenin kınaması dışında, ciddi bir tepki gösteren ülke olmadı.

BM sistemini felç eden bu tutuma karşı uluslararası camia sessiz ve çaresiz.

Sadece, ABD’de New York’un Müslüman Belediye Başkanı bu durumu “bir savaş eylemi ve hem federal hem uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirdi.

E. Büyükelçi Tugay Uluçevik‘e göre, bu eylem BM Yasası’ndaki “toprak bütünlüğüne saygı” ve “barışçıl çözüm” ilkelerini hiçe saymıştır. “Milletlerarası ilişkilerde meşruiyetin kaynağı ve ölçüsü artık BM Yasası değil, ABD Başkanı Trump’ın şahsi iradesi ve takdiridir”.

Trump, “Güvenli bir geçiş sağlanana kadar ülkeyi ABD yönetecek” diyerek Venezuela’yı fiilen 51. eyalet gibi yönetmeye başladı. Bu durum, BM sisteminin iflası ve “orman kanunlarının” ilanıdır.

****************************************

Petrol, Altın, Lityum ve NTE Kaynaklarına Çökme

Operasyonu yürüten ABD Güney Komutanı Orgeneral Laura Richardson, 13 Kasım 2025’te Atlantic Council’de yaptığı konuşmada “Venezuela konusunun yalnızca demokrasi ve kokain kaçakçılığı olmadığını” açıkça belirtmişti. Richardson’a göre asıl mesele, “Batı ordularına ve sanayisine güç veren” zengin petrol, altın, lityum ve diğer nadir toprak elementleridir.

Trump, operasyon sonrası yaptığı açıklamada Venezuela petrol yataklarına el koyduğunu ve artık bunları Amerikan şirketlerinin işleteceğini duyurarak “ticari işgali” doğruladı.

Yakın zaman içinde ABD şirketlerinin Venezuela’nın zengin lityum ve NTE kaynaklarını da işletmeye başlayacağını göreceğimiz kesin.

Yani müdahalenin sebebi Maduro’nun diktatör olması değil, Trump’ın taleplerini yerine getirmemiş olmasıdır.

****

Venezuela, 300 milyar varil ile dünyanın en büyük petrol rezervine sahiptir. Trump bu kaynağı doğrudan ABD envanterine kattı.

Venezuela aynı zamanda, 9 bin ton altın rezerviyle de en büyük altın kaynağına sahip ülkelerden biridir.

“Lityum”, elektrikli araç pillerinin ve modern teknolojinin temelidir. ABD, bu hamleyle Çin’in üretim gücünü ve ham maddeye erişimini baltalamayı hedeflemektedir. Trump, “Böyle bir operasyonu benden başka kimse yapamaz” diyerek, rakipleri olan Çin ve Rusya’ya meydan okumaktadır.

Bu yeni model ile “vekalet savaşlarının” yerine, “doğrudan el koyma” döneminin başladığını düşünebiliriz.

****************************************

Neden Kimse Maduro’yu Savunmadı?

Bu sorunun cevabı, ülke içindeki sefalet, yolsuzluk ve adaletsizliklerde aranıyor. ABD müdahalesi hukuksuz olsa da Maduro rejiminin kendi halkına yaşattıkları halkı tepkisizleştirdi.

Rejimin izlediği politika ile ülke üretim yerine ithalata alıştırılmış, petrol gelirleri “betona” ve sosyal yardımlara harcanarak halkın üretme yeteneği yok edilmişti.

Halk o kadar yoksullaştırıldı ki, çoğu ülkenin işgalini bir kurtuluş olarak gördü.

Venezuela’da son 10 yılda 9 milyon vatandaş ülkeyi terk etmiş. Memur maaşı 5 dolar, emekli maaşı 3 dolardır. Saray çevresi zenginleşirken, halk çöpten yemek toplar hale gelmiştir. Bu yüzden halk sadece “iş ve aş” verecek birini beklemektedir.

E. Müsteşar Necdet Topçuoğlu’nun “içerideki işbirlikçiler” tezi doğrulanmıştır; Reuters’a göre CIA ekipleri Venezuela hükümeti içinden istihbarat alarak bu “nokta atışı” kaçırmayı gerçekleştirmiştir.

Ordunun hareket yeteneği yok olmuş, hiçbir karşılık vermemiştir.

****

RUH İKİZİ: Murat Muratoğlu’nun 12.07.2020’de yayınladığı “TÜRKİYE’NİN RUH İKİZİ VENEZUELA NEDEN BATTI?” https://www.youtube.com/watch?v=M8N4Wda6nDc başlıklı videosunu izlemenizi tavsiye ederim. Muratoğlu’nun anlattığı, Türkiye ile Venezuela’ya dair benzerlikler üzerinde düşünmemiz lazımdır.

Elbette iki ülkenin şartları her konuda aynı değildir. Türk Milletinin cevheri benzersizdir. Dış müdahalelere asla boyun eğmez. Ama dış müdahale anında “iç cephenin” zayıflamasına neden olabilen sebepleri ortadan kaldırmak lazımdır. Bunun için Venezuela örneğinden ders çıkarmamız gerekir.

****************************************

Türkiye İçin Dersler

Türkiye BOP kapsamındadır. Trump’ın enerji kaynaklarını kontrol etme ve NTE (nadir toprak elementleri) kaynaklarına el koyma hedefi de biliniyor. Bu sebeplerle ABD’nin Venezuela operasyonu doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

Venezuela’nın işgali şunu gösterdi: Yolsuzluğun olduğu, hukukun bittiği, halkın yoksullaştığı ve kutuplaştığı bir ülke, en gelişmiş silahlara sahip olsa bile savunmasızdır.

Dış müdahaleye karşı dirençli olabilmemiz için, Türkiye’nin (Venezuela’daki gibi) ekonomisi çökmüş, hukuku bitmiş, yolsuzluk ve partizanlıkla iktidarın halk desteğini kaybettiği, etrafını satın alınabilecek kişilerden oluştuğu bir devlet yapısına dönmemesi gerekir.

Venezuela halkının Maduro’nun kaçırılmasına sessiz kalması, açlığın vatanseverliği bastırabileceğini gösterdi.

Türkiye’de gelir adaletsizliği giderilmeli, halkın alım gücü artırılmalı ve “sosyal yardım bağımlılığı” yerine “üretim ekonomisine” geçilmelidir.

Özellikle gıda ve enerjide ithalata dayalı ekonomik model, ambargo veya abluka durumunda Türkiye’yi Venezuela gibi çaresiz bırakır. Tarım ve hayvancılıkta tam bağımsızlık, en az savunma sanayi kadar stratejiktir.

Yargı, Ordu, MİT, Merkez Bankası gibi kurumların şahsileşmesi değil, kurumsallaşması gerekir. Lider odaklı değil, sistem odaklı bir devlet yapısı, lider hedef alınsa bile devletin çarklarının dönmesini sağlar.

İktidar, muhalefeti “düşman” değil, devletin bekası için “paydaş” olarak görmelidir. Kutuplaştırıcı dil terk edilmeli, “İÇ CEPHE” adalet ve demokrasi ile güçlendirilmelidir.

Ordunun ve istihbaratın içine siyaset girmemeli, kurumsal hiyerarşileri siyasi tartışmaların dışında tutulmalı; atamalarda liyakat tek kriter olmalıdır.

Venezuela, “İÇ KALEYİ” kaybettiği için kolayca işgal edildi.

İç kalemizi tahkim etmek için, teröristbaşı ile müzakere çare değildir.  Çare yoksulluğu yenmiş, adalete güvenen, kurumları sağlam ve birbiriyle barışık, kaynaşmış bir Türk milleti haline gelmektir.

Türk Birliği

Öncelikle vurgulayalım: Meçlisin çatısı altında görevli bir Siyasi Parti’nin TBMM’ye sunduğu 99 sayfalık metinden anlaşılan o ki;
Barış değil, Lozan’la, üniter devletle ve Cumhuriyetle hesaplaşma bildirgesidir.
Silah bırakma yok.
Pişmanlık yok.
Fesih yok.
Ama anayasa değişikliği talebi var, af var, meşruiyet talebi var, devletin geri çekilmesi çağrısı var.
“Barış” kelimesi burada sadece bir kılıf.
Asıl hedef: egemenlik haklarımızı tehdit eden bölücü yasa hazırlıklarıdır! Rejim değişiklimdir!
*
Başta şehit yakınları olması kaydıyla tüm toplumu yaralayan çocuklarımızı şehit verdiğimiz günlerin acısına eş acılar yaratan teröristlerin salıverilmesi gibi insan odaklı yasalar, egemenliğimizi üçbuçuk çabulcu ile bölüştürecek yasalardan daha sonra gelir!
Millet olarak on yıl savaştık ve binlerce şehit verdik egemenliğimiz için, Cumhuriyetimiz için.
Emperyalizmin ‘’BOP’’ hedefi karşısında ülkemizin üniter yapısı tartışılır duruma getirildiğini esefle izliyoruz.
İçeriden ve dışarıdan büyük bir kuşatma altına alınıp acımasız saldırılara maruz kalan Türk milletinin, ihanet zincirlerini kırarak geleceğini yeniden inşa edebilmesi ancak ve ancak; bağrından çıkardığı Gazi Atatürk, Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş gibi değerli fikir ve düşünce adamlarının, M. Akif gibi iman abidesi, Türklük hadimi büyük şahsiyetlerin söylediklerini harfiyen hayatımıza tatbik edip ve mücadelemizde kendilerini rehber edinmemizle ancak mümkündür
*
Dünyanın sınırları ‘Ulus Devletler’ üzerine çizilmiş ve Emperyalizmin Tek Dünya Devleti üzerine geliştirdiği projesinin hızlı bir ilerleme süreci yaşıyor olmasına rağmen daha bir zaman Ulus Devletlerin kendini koruma refleksine, halâ bir toplu direniş oluşturma potansiyeline sahip dünya. Yeter ki bir baş bulsunlar, Direniş’in ateşini yakacak bayrağını açacak ve geride kalanlara umut verecek bir cengaver öncü, bir Atilla, bir Timur..
“TÜRK BİRLİĞİ” işte yok edilmek istenen bu Ulus Devletlere BAŞ olma potansiyeline sahip olan tek seçenektir..
*
Tekrar ediyorum:
Kürt diye adlandırılan vatandaşlarımız; tarih boyunca Türklerle iç içe, birlikte oldular, aynı kültür dilini kullandılar; tasada sevinçte birlikte oldular;
Cumhuriyet döneminde, hiçbir kanuni müeyyide ve engelle karşılaşmadan Cumhurbaşkanı- Başbakan- Bakan- Milletvekili- TBMM’de Başkan veya Başkan Vekili- Hariciyeci- General- Paşa- Prof- Rektör- İş adamı- İhracat ve ithalatçı olabilmelerinin yanında, vatanın her bölgesinden istedikleri arazileri sınırsız şekilde satın alabildiklerine ve de devletin kendilerine benimle aynı nüfus kâğıdını verdiğine göre,
Kürt sorunundan bahsetmek ne büyük bir yüzsüzlük, ne büyük bir ihanettir; ne azgın bir SERV özlemidir!
*
Bilinmelidir ki; Türkiye Türkiye’den çok daha büyüktür”, en son olarak da ”Terörsüz Türkiye” diye geveleyenlerin sinsi maksatlarını halen daha anlayamamak veya anlamamazlıktan gelmek saflık veya daha başka bir şey olsa gerek.

Yarınlarda İslâmiyet

     Bâzıları gelecek için, yeis / ümitsizlik içinde! Bedbîn / kötümser bir rûh hâletinde bocalayıp duruyor! Mânen hasta bir görünüş sunuyor!

     Böyleleri: “Âlimler azaldı! Hem kemiyyet / sayıca, hem de keyfiyet / içerik bakımından!Korkarız ki, bir zaman gelecek dinimiz sönecek! Sanki böyle bir havayı teneffüs ediyor gibiyiz!” der gibiler!

     Düşünmüyorlar ki, kâinat söndürülmedikçe İslâm’ın îman mefhûmu söndürülemez.

     Zeminin yüzüne, demir kazıklar hükmünde çakılmış vaziyette duran; İslâmî işaret ve kaideler, minareler, mâbetler ve dinsel mes’eleler söndürülmedikçe, İslâmiyet her zaman ışığını yaymaya devam edecek.

     Çünkü her bir mâbet bir muallim / öğretmen olmuş gibi karakteriyle, ders vermekte. Her dinsel mes’eleler de, birer üstad vaziyetini alarak; lisanı hâlleriyle dini telkîn etmekte / aşılamakta devam üzereler. Hem de hatâsız ve hiçbir şeyini unutmayarak.

     Dinin herbir şiar ve düsturları, sanki birer bilgili hoca olup, İslâm’ın rûhunu daima umumun nazarına ders veriyor.

     Asırların geçmesiyle sanki İslâm’ın nurları, şiar, düstur ve prensipleri; cisimleşerek maddî bir görünüm kazanmış. Güya İslâm’ın sağlam zülâl ve parlaklığı; birer îman sütûnu şeklinde mâbetlere yansımış bir durum arz ederek; din mes’eleleri içinde yerlerini almışlar. Âdeta, İslâm erkânı; âlemler içinde birer elmas sütun olarak taşlaşarak / sağlam bir mahiyete bürünmüş. Nitekim, yer ve gök onlarla bağlantılıdır.

     Özellikle, beyanı mucize bir hatip olan Kur’ân; daima ezelî bir hutbeyi tekrar eder. Öyle ki,  İslâm Âlemi’nde hiçbir köy hiçbir mekân yoktur ki, nutkunu dinlememiş, tâlimini işitmemiş olsun. Bundan ötürüdür ki, O’nu hıfz etmek / ezberlemek en büyük bir rütbe kazanmak sayılır. O’nu okumak ise, Cin ve İnsanlar için ibadet telâkki edilir.

     Çünkü O’nun içinde, dînin gereklerini hatırlatmak var. Kaldı ki, görüş ve düşünceler tekrar edile edile, kaide ve bilgilere dönüşür. Apaçık bir hâl alır. Dinî zaruretler, görüş ve düşün olmaktan çıkıp, mecbûriyetleşir. Bu durumda tezkir / hatırlatmak kâfidir. İhtar ise yeter. Aynı zamanda Kur’ân her dem şifa vericidir. Çünkü, İslâm’ın uyanışı, hem sosyal uyanıklık; herkese lâzım olan delilleri, mizan ve ölçüleri veriyor.

     Madem içtimaî / sosyal hayat İslâm’da başlamıştır. Herkesin îmanı kendine mahsus olan delilden ibaret değil. Vicdana da istinad eder. Belki toplumun kalbinde sınırsız sebeplere de dayanır. Hattâ dikkat edilmesi gerekir ki, zayıf bir mezhebin zamanla iptali zorlaşır. Nerede kaldı ki, İslâm, Vahiy ve Fıtrat gibi, iki sağlam esasa hem dayanmış, hem de bunca asırlarda, nüfuz edercesine hükmünü yürütmüş!

     Sağlam temelleriyle, deniz gibi mebzûl / sayısız eserleriyle, dünyanın yarısıyla kaynaşmış, fıtrî bir rûh olmuş. Nasıl olur da batmaya yüz tutar? Oysa şu ân, batmaktan çok uzaktır. Fakat yazık ki, bâzı geveze kâfirler, safsatalı / temelsiz ve asılsız konuşanlar; şu Yüksek Kasr’ın yani İslâmiyet Binası’nın metîn / sağlam temel ve esaslarına imkan buldukça ilişir ve bunun için, harekete geçerler!

     Halbuki, o esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz. Sussun şimdi dinsizlik! Çünkü iflas etti o çürük, sözde iddia sahipleri. Yetti artık küfrün yalan, iftira ve nankörlükleri!

     Dimağ ve beyindeki vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalbin içine girmese, sarsılmaz îman ve vicdan. Yoksa bâzıların zannınca, îman dimağda olsa; îmanın rûhu olan hakkalyakîne, çok ihtimallere olur birer amansız bir hasım ve düşman!

     Kalb ile vicdan, îmanın mahalli.

     Âniden kalbe doğuş ve ilham, îmana delil.

     Bir altıncı his; îman yolu.

     Fikr ile dimağ, bekçi-i îman.