3.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Tenkit Tamam Peki Çözüm?

Tenkit görevimiz. Eksik, yanlış, kötü gördüğümüzde susarsak görevimizi ihmal etmiş oluruz. Susmak ahlâklı da değildir. Tamam. Bunları yapabildiğimiz kadar yapıyoruz. Yapıyoruz yapmasında da gerek benim gerekse arkadaşlarımın yazılarına gelen yorumlarda sıkça tekrarlanan bir tenkit var: Peki çözüm nedir? Çözümü söylemezseniz tenkit tek başına neye yarar?

Bu gayet haklı bir serzeniş. Zaten tenkit düzeltme gerçekleşsin diye yapılır. Yararı odur. O hâlde bütün eleştiri konularını tek tek ele alıp düzeltmek mi lazım. Lazım tabii ama hayat o kadar da zor değil. Geçen yazıda Pareto’nun invaryantlarından söz ettim. Bazen sebebin sebebini, sonra onun da sebebini bulursunuz ve görürsünüz ki derinlerdeki bazı sebepler kök sebeptir. Birçok kötülüğün, birçok aksaklığın çok değil ancak birkaç kök sebebi vardır. Hayır. Aksaklık kadar, kötülük kadar sebep yoktur. Sıklıkla bir sebep, birçok aksaklığa birden yol açar. Onu düzeltirseniz düzinelerle kötülük ortadan kalkar.

Kök sebebin peşinde

Ülkelerin geri kalmalarının birçok sebebi vardır. İki ırkçı, biri İskoç ve biri Finlandiyalı, kök sebebi bulduklarını ilan etti. Geri kalan ülkeler, halkları geri zekâlı olduğu için geri kalıyorlardı. Bu hep böyle olmuştu ve hep böyle olacaktı. Çaresi yoktu. Onlara balık tutmasını öğretemezdiniz, öğrenemezlerdi. İnsanlık icabı ölmeyecekleri kadar balık vermeniz yeterliydi.

Gerçekten de ülkelerin ortalama IQ’ları ile kişi başına yurt içi hasılalarının ilgileşim analizi yapıldığında ikisinin arasında epey kuvvetli bir bağ çıkıyordu.

Sonra geri kalmışlığın bir başka sebebini keşfettim. Geçen pazar yazımda bahsettiğim sosyal sermaye yokluğu da geri kalmanın kök sebebi gibi davranıyordu. Sosyal sermayenin en doğrudan ölçüsü, insanların birbirine güvensizliğiydi. Bunu bulduktan sonra ben de bir ilgileşim analizi yaptım. Gerçekten güvenle refah arasında da güvenle IQ arasında da kuvvetli ilgileşim vardı. Zaten bu üç bağlantının birini söylemeye gerek yoktur. İkisi doğruysa üçüncüsü de zaten doğru olacaktır. Hani A = B ve A = C ise B = C olur ya…

Nasıl zeki olunur?

Şimdi kocaman soru şu: Acaba temel sebep hangisi? Yani bunlardan birini düzeltebilirsek diğer ikisi de kendiliğinden düzelir mi?

İlgi doğrudan sebebi vermez. Güven refahla birlikte artıp azalıyorsa hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğunu söyleyemezsiniz. Sadece bunların birlikte yükselip alçaldıklarını söylersiniz. Belki ikisini birden yükseltip alçaltan bir başka değişken vardır.

Kök sebep olmaya en yatkını zekâ tabii ki… Zekâ düşükse insanlar üretemiyor. Belki zekâ düşükse birbirlerine güvenemiyorlar da. Öyle mi? Kendi kendimin reklamını bir daha yapayım: Alt Akıl kitabını tam bu zekâ işi için yazmıştım.

Düşünün. Tatu ve Vanhanen’in düşünmedikleri, belki de düşünüp de itiraf etmedikleri bir şey vardı. Dünyadaki gelir dağılımı hep bugünkü gibi değildi ki. Joseph Heinrich’in WEIRD (Beyaz, eğitimli, endüstrileşmiş, zengin, demokratik) insanları oraya o I harfi girene, yani endüstrileşene kadar zengin falan da değildi. Mesela geçen asrın sonunda Çin oranın altında bir gelire sahipti. Şimdi üste çıktığından, çıkacağından kimsenin şüphesi yok. Ne oldu? Çinlilerin IQ’ları mı birden fırlayıverdi?

Bilgi değil kavram! Somut değil soyut!

Alt Akıl’ı yazarken iletmek istediğim buluş — benim buluşum değil yine beşerî bilimlerdeki bilim adamlarının buluşu — IQ’nun sanıldığı ve iddia edildiği gibi eğitimden bağımsız bir değer olmadığıydı. Şimdi bunun ispatını burada anlatmayayım. Yeni birçok inceleme var ama ilk ışığı yakan meşhur Rus nöroloğu Alexander Romanovich Luria. Daha yeni bir derleme için Richard E. Nisbett’in kitabına bakılabilir. İsmi bile eğlenceli: Zekâ nedir ve nasıl edinilir?

Luria’nın bulduğu ne? Zekâ testlerinin ölçtüğü şey aslında soyutu kavrama kabiliyeti. Bu da bal gibi öğrenilebilen bir şey. Ama bu bilgi değil. Bir beceri. Bir düşünce tarzı. Dolayısıyla gençlere bilgi doldurup sınavlarda testlerle o bilgileri boşaltmaya dayanan eğitim sistemleri soyutu kavrayan insan yetiştirmede başarısız. Soyutu kavrayamayanlar ise IQ’da yolda kalıyor.

Tabii mesele bilgi testi yerine IQ testini geçirmek değil. Mesele gerçekten soyut kavramlarla düşünebilmek. Soyut kavramlarla tartışabilmek. Bunun daha çok yazılacak tarafı var eğitim sisteminin kavrama dayanması için tutulacak yol hakkında şu eskilere bir göz atın.

Biraz zor bir yazı oldu, farkındayım. Ama Türkiye’nin bütün sıkıntılarını bir vuruşta yok ediyoruz. Biraz zahmet edin. (Yok aklım henüz başımda, sadece şaka yapıyorum. Biraz da canım sıkılıyor.)


  1. Richard Lynn, Tatu Vanhanen “IQ and the Wealth of Nations”, Praeger/ Greenwood 2002 ve “IQ and Global Inequality”, Washington Summit Publishers 2006.
  2. Alexander Luria, “Cognitive Development: Its Cultural and Social Foundations” (Rusça’dan İngilizce’ye tercümesi) Harvard University Press, 1976.
  3. Richard E. Nisbett, “Intelligence and How to Get It?- Why Schools and Cultures Count”, W. W. Norton and Company 2009.
  4. https://bit.ly/karar-bloom https://bit.ly/mdm-bloom

Dil ve Edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi

Aydınlar Ocaklarımızın Aksaçlısı, Hocaların Hocası Dr. Sakin Öner; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Nihal Atsız’dan sonra Türk Edebiyatı Tarihine iki ciltlik dev bir eser Kazandırmıştır.

“Dil ve edebiyatta Türk Milliyetçiliği Tarihi”

Bu kapsamlı çalışma, son dönem Türk Milliyetçiliğinin dil ve edebiyat eksenindeki gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Özellikle son dönem Türk Milliyetçiliği açısından büyük anlam taşıyan bu iki ciltlik eseri okuyucuya kazandırdığı için kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Kâinat Kitabı

     Kâinat Kitâbı’nın bütün harf ve noktalarının herbiri, tek tek ve hepsi birlikte, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini kendilerine özgü dilleri ile, güzel seslerle ve âdeta anlamını düşünerek okuyorlar!

     O’nu övüp zikretmeyen hiçbir şeyin olmadığını, tespihatları / O’nu anışlarıyla dile getiriyorlar!

     Kâinatın tüm zerre ve atomları, birer birer zat ve sıfatlariyle, sayısız imkânlar arasında kararsız bir hâldeyken; birdenbire bir cihete yöneliyorlar.

     Belirli bir sıfatla vasıflanıyor. Özel bir nitelikle keyifleniyorlar.

     Hayret verici hikmetlerle açılım yaparak; San’atla Yaratıcı Allah’ın varlığının zarurî olup, olmazsa olmazlığına şâhitlik ediyorlar.

     Bilinmeyen gaybî âlemlerinin örneği, Îlahî hakikatlerin hissedilmesine, mânevî zevklerin alınmasına yarayan his ve duyguları içeren Rabbanî lâtifeler içinde, Yüce Allah’ı ilân eden îman kandillerini ışıklandırıyorlar.

     Evet, her bir zerre, kendi başıyla zât, sıfat ve keyfiyetlerindeki imkânlar cihetiyle, Yüce Allah’ı ilân ediyorlar.

     Kâinatın; iç içe girmiş resimlere benzeyen, birbirine girmiş karışım ve bileşik varlıkları; her bir makamında, her bir nisbetinde, her bir dairesinde; kâinatın genel işleyişindeki dengeyi muhafaza ediyorlar.

     Her bir nisbetinde ve her bir takımında, ayrı ayrı vazifelerini ifa edip, hikmetle sonuçlandırdıklarından; Yaratan’ın kasıt ve hikmetlerini nazara veriyorlar. Nitekim, varlık ve birliğinin âyetlerini okudukları için, Yüce Allah’ın delilleri, zerrelerden kat kat fazladır.   

     Fakat, mükemmel ve berrak olarak zuhûrundan ve zıddının yokluğundan ötürü olsa gerek, herkes aklıyla göremiyor!

     Halbuki, Kâinat Kitâbı’nın genel yapısı, şekli, birim ve bölümlerinde; öyle parlak bir nizam var ki, tanzim edip nizam vereni güneş gibi içinde gösteriyor.

     Her kelimesi, her harfi birer kudret mucizesi olan bu Kâinat Kitâbı’nın yazılımında; öyle bir mucizelik var ki, bütün tabii sebepler, -farzımuhal- muktedir birer hakikî sebep olsalar, yine de, tam bir acz ile, o mucizeye karşı secde ederek:

     “Seni noksanlıktan uzak tutarız. Bizim hiçbir gücümüz yok. İzzet ve hikmet sahibi sensin.” diyecekler.

     Çünkü her harfi, özellikle canlı bir harfinin, bütün cümlelere yönelik birer yüzü, bakan birer gözü var olan bu kitabın; öyle kat kat ölçü ve düzenin dayanışmalı bir iç içeliği, giriftliği vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzım.

     Demek, sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi dahi O halk etmiş / yaratmıştır. Evet, Pirenin midesini tanzim eden, Güneş Sistemi’ni de o tanzim etmiştir. Çünkü birbirlerinin lâzımıdırlar.

     İnsaf ile bakarsak, küçücük mikropların sûreti altında; Allah’ın eşi ve benzeri olmayan mükemmel sisteminin; kör, mecraları sınırlanmayan basit sebeplerden meydan gelmesini imkânsız görürüz.

     Eğer, her bir zerrede filozof şuuru, tabib hikmeti, hâkim siyaseti bulunduğunu var sayarsak.  

     Her bir zerrenin, diğer zerreler ile aracısız haberleştiğine inanırsak.

     Belki kendimizi kandırıp, o imkânsızı da kabul edebiliriz!

     Oysa, o canlı sistemde öyle bir kudret mucizesi, öyle hikmet hârikaları vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün hâl ve işlerini icat ve tanzîm eden bir san’atkâr Yaratıcı’nın; san’at eseri olabilir.

     Yoksa kör, basit imkân tereddüdüyle adım atılamaz. Tabii sebeplerle sonuç alınamaz.

     Özellikle o tabii sebeplerin temeli hükmünde olan parçadaki çekim ve itme gücünün bir araya gelmelerinin hortumu üzerinde bir imkânsızlık damgası var. 

     Fakat câizdir ki, her şeyin esası zannettikleri cezp / çekme, def / itme, hareket, kuvvetler gibi emirler; Allah’ın kanunlarına birer isim olsunlar.

     Lâkin kanun: Kaidelikten tabiiliğe / alışılmışlığa. Zihinle alâkalı oluştan hâricîliğe / dışa aitliğe. İtibarîden / varsayılandan hakîkate. Âlet oluştan etkililiğe geçmemek şartiyle kabul edilebilir.

İran Üzerindeki Baskılar ve Kuşatılmış Türkiye

İran’da rejimin kötü yönetimi, ambargolar ve kuraklık sebebiyle ortaya çıkan büyük toplumsal huzursuzluk sokaklara taştı. Yapılan protestoların 14. gününde can kaybı 116’ya çıktı. Bu rakamları veren ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) protestolar süresince 2 bin 600’den fazla kişinin yaralandığını, şu ana kadar 2 bin 638 kişinin de gözaltına alındığını aktardı.

İran Genel Başsavcısı Muhammed Muvahhidi, savcılıklara gönderdiği talimatla “kargaşa çıkaranlara” yönelik yargı süreçlerinin hızlandırılmasını istedi. Kargaşa çıkaran tüm failler muharebe (savaş) suçu işlemiş sayılacaktır” uyarısı yaptı.

İran Ceza Kanunu’nun 282. maddesi, “muharebe suçunun” işlendiği durumlarda idam cezasını öngörüyor. Ancak aynı maddede, hâkimlere sanığa sürgün ya da sağ el ile sol ayağın kesilmesi gibi alternatif cezaları uygulama yetkisi de tanınıyor.

Olaylar kontrol edilemeyince İran’daki rejimin daha da sertleşeceği anlaşılıyor. Rejim şiddet sarmalına girerse meşruiyetini kaybetme riski artar ve ABD/İsrail için müdahale gerekçeleri üretmiş olur.

Stratejist Cahit Armağan Dilek, İran’da patlak gösteren olayları, “Bu gelişmeler bölgede domino etkisi yaratır. Türkiye için çok tehlikeli bir süreç” diye değerlendirdi.

**********************************

İran Hakkında

Bu yazıda İran’daki olayların Türkiye üzerine etkilerine ağırlık vereceğim.

Öncelikle İran hakkında şu temel konularda tespitlerimizi ortaya koyalım:

  • İran “Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı destekliyor zira Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya Türk dünyası ile bağ kurmasını istemiyor.”

İran, Türk dünyası birleşirse Türklerin güçleneceğini biliyor ve bunu istemiyor. Türkler ile İran aynı dine inanıyor ama İran din kardeşlerini destekleyeceğine Ermenileri destekliyor. İran yıllarca PKK’yı destekledi.

(Filistin’deki örgütler de aynı tutum içinde. Ama Türkiye Gazze konusunda Hamas’ı destekliyor. Stratejik olarak doğruyu yapıyor.)

  • Diğer taraftan İran nüfusunun yaklaşık yarısı Türk. Özellikle İstanbul’dan sonra Tahran en kalabalık Türk şehridir.

2013 yılında İran seyahatimiz sonrasında yazdığım gibi; İranlı Türkler kendilerini hem Türk ve hem İranlı olarak görüyor. Türk olmakla da gurur duyuyor, İran tarihi ve kültürünün bir parçası olmaktan da. Kalkışmayı veya belli şehirlerde hâkimiyet sağlayıp buralarda bağımsız bir devlet kurmayı düşünmüyorlar. Çünkü onlar kendilerini İran’ın asli sahipleri olarak görüyorlar. Tıpkı Farslar, Araplar, Beluçlar gibi. “Biz bütün İran’da söz sahibi olmalıyız. Ülkenin tamamı için hedeflerimiz olmalı” diyorlar.

İran’da Şah rejimi varken Türklere çok zulüm ve baskı uyguladı. İranlı Türkler yeni bir Şah rejimi istemiyorlar.

Şu andaki rejim, Türkler bağımsız devlet talebinde bulunmasın diye, Türkçe konuşan bir Türk Cumhurbaşkanı seçilmesine izin veriyor.

Halen Türklerin yoğun ve hâkim olduğu iki önemli şehirde Tahran ve Tebriz’de protesto eylemlerine geniş çaplı ve kitlesel katılımların olmadığı görülüyor.

**********************************

İran’daki Olaylar Türkiye’yi İlgilendiriyor

İran rejiminin devrilmesine doğru evrilebilecek protestolar –başta İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere- bazı ülkeler tarafından sürdürülmek isteniyor. Buna karşılık Çin ve Rusya rejimin devrilmemesi için her türlü desteği verecektir.

Ancak sürecin nereye evrileceğini kestirmek kolay değil.

İran’da ortaya çıkacak bir iç savaş ve savaş tehdidi Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “İran’ın böyle bir durumda içinde tutmuş olduğu çok sayıda milyonlarca Afgan’ı Türkiye sınırına doğru zorlayacağını görüyoruz” dedi. Gerekli tedbirlerin alınmasını istedi.

İran’daki olaylar ABD/İsrail’in istediği yönde gelişirse; PKK’nın İran kolu PJAK’ın güçleneceği, Suriye’deki SDG/YPG gibi düzenli ordusu olan ve İran içinde özerk bir devlet haline getirileceğini öngörebiliriz.

Böyle olursa Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de kurulması planlanan 4 parçalı Kürdistan hedefi için önemli bir eşik geçilmiş olur.

**********************************

PKK Türkiye’nin Kuşatılmasından Çok Mutlu

Türkiye Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle güney cephesinden büyük ölçüde kuşatılmakta.

Kuzeyde Rusya ve Ukrayna savaşının olumsuz etkilerini iki ülke arasında tarafsız kalmaya çalışarak minimize etme çabasındayız. Ancak Rus dronları Türkiye semalarında cirit atıyor. Karadeniz, Türk gemileri için güvenli olmaktan çıktı.

Batı’da Yunanistan’ın merkez, Ege adaları, Dedeağaç, GKRY’de yaptığı yoğun silahlanma yanında İsrail, Mısır ve Ermenistan’la yaptığı antlaşmalar Türkiye’yi kuşatma çabası olarak önemli. Türkiye Doğu Akdeniz’de ve Mavi Vatan’da etkisiz ve hareketsiz hale getirilmekte.

Şimdi İran’da olanlar sadece ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamayacak bir boyuta evriliyor.

Türkiye ateş çemberiyle kuşatılıyor.

Bu gelişmeler dosta kaygı, düşmana mutluluk veriyor.

****

PKK elebaşlarından Duran Kalkan Türkiye’nin kuşatılması konusunda olan gelişmelerden oldukça keyifli.

Duran Kalkan, Türkiye ile iyi ilişkiler içindeki Libya Genelkurmayının en tepesindeki 3 kişinin uçağının Türkiye’de düş(ürül)mesini hatırlattıktan sonra şunları söylüyor:

“İsrail-Kıbrıs-Yunanistan ilişkileri, Doğu Akdeniz üzerindeki hakimiyet ortada. Türkiye Akdeniz’e açılıyordu, Akdeniz’de birtakım şeyleri geliştirmekle hatta petrol aramakla övünüyordu. Kendisinin alanı diyordu. Şimdi neredeyse Akdeniz’e inemeyecek duruma gelmek üzere.

Güneyden kuşatılıyor, Orta Doğu’ya inemez hale getiriliyor. Kuzeyden kuşatıldı, Karadeniz’e çıkamaz hale getiriliyor. Yani keşif uçakları dolaşıyor, savaş uçakları düşüyor. Türkiye’de düşüyor Türkiye uçakları. Azerbaycan’da bile bir uçak düştü. Neden kaynaklandığı gizli tutuluyor.

İran üzerindeki baskıları da Türkiye kendi üzerine almalı.”

Söyleyene değil, söylenen söze ve söyletene bakmak gerek. Bu yüzden bu caninin sözlerini aktardım.

Bu anlayıştaki düşman bir terör örgütü ile görüşerek, Türkiye’de İÇ CEPHEYİ güçlendireceklerini sananlara duyurulur.

Kıbrıs’ta Çözümün Adı Teslimiyet mi?

  Kıbrıs konusuyla ilgili bir haber oluştuğunda akla ilk gelen şey adada istenen çözümdür. Her türlü sorunun çözüldüğü bir ülkede yaşamayı kim istemez ki?

  Ama gelin görün ki, bazı bölgelerde bu o kadar kolay olmuyor. Hele ki o ülkede yaşayan kimliği, dini dili, örf ve âdeti apayrı iki halk var ise bu hiç olmuyor!

  Pekiyi ne olacak? Bu bölgelerde yaşayanlar nasıl huzur bulup, geleceğe umutla bakacak?

  Kıbrıs adasında aranan çözüm aslında 1974’te gerçekleşmiş, adanın gerçeklerini barındıran çözüm yıllar önce bulunmuş, adaya barış ve huzur gelmiştir.

  Nedir bulunan çözüm?

  52 yıldan beri var olan iki devletin varlığıdır.

  Bu gerçeği görmeden haydi bakalım Kıbrıs konusuna yeniden çözüm bulalım demek, Kıbrıs adasında yaşanan bu gerçeği görmezden gelmekten başka bir şey değildir.

  Aslında adada yeni bir çözüm arayanların görmezden geldikleri, görmek istemedikleri yegâne şey Kıbrıs Türk Halkının adadaki varlığı, Türkiye’nin ve Türk askerinin bu varlığı korumak adına adada bulunması, yasal garantörlük hakkını kullanmasıdır.

 Kıbrıs adasında, özellikle de bu adanın çevresinde bulunan zengin doğal gaz yataklarında gözü kulağı olan devletler, onların temsil ettiği BM, AB gibi kuruluşlar yapmış olduğu her açıklamada, ortaya koydukları her planda adada çözüm arayışlarını ön plana çıkararak tarafları görüşme masasına çekerler!

  Görüşme masası kurulur ve her defasında da sonuç alınamadan bozulur!

  Bunun tek nedeni Rum tarafının çözüm için dayattığı adanın tek hâkimi, tek temsil edeni olması isteğidir.

  Hiçbir zaman değişmeyecek olan bu isteğin tek amacı Kıbrıs Türk’ünün adadaki diğer azınlıklar gibi Rum’un yönetimi altına girmesinden başka bir şey değildir.

 Bu amaç için Rum tarafının yapmış olduğu en önemli hamle 1963 yılında Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal kurucu ortağı olan Türklerin bu yönetimden atılmaları olmuştur. Ancak bunun cevabını 11 yıl sonra 1974’te alarak, böyle bir teslimiyetin olmayacağını öğrenen Rumlar. Yıllar sonra bu defa 2004 yılında Annan tuzak planı ile AB çatısı altında adayı ele geçirmek istemişseler de Türkiye’nin buna karşı çıkması sonucu yine muvaffak olamamışlardır.

  Bugün hala böylesi bir teslimiyetin peşinde koşarak, Kıbrıs Türk’ünü yok sayan bir zihniyetin ve bu zihniyeti destekleyen Hristiyan âleminin var olduğu bir dünyada adada adil ve kalıcı bir çözüm olabilir mi?

 Daha geçtiğimiz hafta içinde AB’nin dönem başkanlığı görevine başlayacak olan GKRY lideri Bay Hristo’nun görevi devir alma töreninde AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in yapmış olduğu konuşmada adanın gerçeklerini görmezden gelerek, Türklerden tek kelime dahi etmeden ‘’Birleşik Kıbrıs’’ için çalışılmasını istemesi ne kadar doğrudur?

 ‘’Birleşik Kıbrıs’’ 1963 yılında Rumların Türkleri yok etmek istemesiyle tarihin derinliklerine gömülmüş, bir daha hiçbir şekilde var olmayacaktır.

  ‘’Birleşik Kıbrıs’’ demek, Kıbrıs Türk Halkının tarihsel ve hukuksal kazanımlarının yok edildiği bir yapının içinde yaşamak demektir.

    Ki, böyle bir yapının hayata geçmesi Kıbrıs Türk’ünün Rum tarafına teslimiyetinden başka bir şey değildir. Böylesi bir duruma Kıbrıs Türk halkı hiçbir zaman evet demeyecek, Türkiye de buna müsaade etmeyecektir.

 AB Komisyonu başkanı, BM Genel sekreteri koltuğunda oturan siyasetçiler, bu Rum taraflı siyaset uygulamalarını terk etmedikleri sürece adanın bugünkü yapısı değişebilir mi? Onlarda Rum taraflı siyaset uygulamalarını değiştirmeyeceklerine göre adada geçmişe yeniden dönmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

   Yazımın giriş bölümünde de belirttiğim gibi adada çözüm 52 yıl önce bulunmuş, tarihi gerçekler yerini bulmuştur.

   Çözümün adı; günümüzdeki iki devletli yapıdır.

    Bu gerçek bugün kabul görmeyebilir ama yıllar içinde bu yapının varlığı giderek ön plana çıkacak, Türkiye’nin de çabalarıyla adanın kuzeyinde kurulu KKTC mutlaka tanınacaktır.

   İşte Rum tarafının ve onların işbirlikçisi AB ve BM’in asıl korktuğu da budur. Onlar her ne kadar adadaki çözümü; Kıbrıs Türk Halkının Rum tarafının tüm isteklerini kabul etmeleri olarak görseler de bu Türklerin Rumlara teslimiyetinden başka bir şey değildir. Bu Enosis rüyası ise hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.

Değişmezler

Geçen yazılarımdan birinin başlığı şöyleydi: “Yapıyor çünkü yapabiliyor”. O yazıdaki hüküm iç siyasete aitti. Şimdi aynı başlığı dış siyaset için de atabilirim ve kimse yadırgamaz. Yapıyor, çünkü yapabiliyor. Trump, Maduro ve Venezuela…

Bazı çok bilmişler — aslında cahiller — sık sık eski günlerin geride kaldığını, birçok kavramın “çağımızda” artık kullanılamayacağını iddia eder. Doğrudur. Bugünle dün çok farklı. Fakat bir başka doğru daha var: Dün de bugün de hatta bin yıl önce de dünya tarihini dipten hareket ettiren tektonik güçler değişmedi. Milletlerarası ilişkilerde ve kavgalarda dün de bugün de sürücü güç millî çıkardır. Bazıları bunları açıkça dile getiriyor, bazıları daha “siyaseten doğru ~ politically correct” davranıyor.

Kimin nasıl davranacağı gücüne bağlı. Güçlüyseniz doğrucu Davut olabilirsiniz. Nasıl güç? Siyasi güç. Nedir siyasi güç? Ekonomik güçtür, illa askerî güçtür. Biraz da yumuşak güç, kültür gücüdür. Siyasi güç arttıkça “Bu benim menfaatim!” diye konuşuluyor. Azaldıkça “barış, hürriyet, demokrasi, insan hakları, hak, hukuk” demeye başlıyorlar.

Doğrucu Davut

Bakınız, ABD’nin tarihinde imzaladığı ilk anlaşma Osmanlı Beyliği Cezayir’ledir. O anlaşmada Amerikan tarafını temsil eden Komodor Stephan Decatur, bu anlaşmadan başka bir sözüyle de tarihe geçmiş: “Bizim ülkemiz! Yabancı milletlerle ilişkilerinde dilerim her zaman haklı tarafta olur; fakat ister haklı ister haksız, bizim ülkemiz!“

Trump besbelli kendini [Doğrucu Davut – Siyaseten doğru] değneğinin Davut tarafında hissediyor. “Amerikan menfaatleri, bizim petrol çok hafif işe yaramıyor, Venezuela’nınki yoğun, çok para kazanacağız!” Bunları açıkça söylüyor. Golan tepelerini İsrail’e bırakırken oraların ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunu bilmediğini, bilseydi daha pahalıya satacağını da söyledi.

Efendim, Maduro seçimde hile yapmış. Bu yüzden iktidarı meşru değilmiş. Bunu yalnız Trump değil birçok demokrasi de söylüyor. Ama bu devletlere, “Orada seçimde hile yapıldı, öyleyse bombalayıp hileyle kazananı kaçıralım!” deme hakkını vermez herhâlde. Yoksa verir mi? Yapabiliyorsa yapar mı? Bu arada karabasan gibi bir şey hatırladım. Trump, Sayın Erdoğan’a da “O hileyi iyi bilir.” demişti. Hatırladınız mı? Genel Vali Tom Barrack da “Erdoğan meşruiyet istiyor.” buyurmuştu. Paranoid mi oluyorum ne. Neyse. Allah’tan bizim petrolümüz yok.

Musaddık meşruydu ama

Venezuela’nın petrol tesislerini Amerikanlar yapmış, sonra millîleştirilmiş. Şimdi istirdat ediyormuş! Bakın yine eskilerden ne geldi aklıma. CIA’nın, İran’ın seçimle gelmiş yönetimini devirip yerine şahı getirmesi. Amerikalı ünlü gazeteci Stephen Kinzer, operasyonun ayrıntılı hikâyesini Şahın Bütün Adamları (İletişim 2018) kitabında anlatır. İran petrollerini BP işletirken Musaddık kaynakları millîleştirmiştir. O tarihte İngiltere’nin İran’a müdahale edecek yeterli gücü yoktur. ABD’nin kapısını çalar. Önce reddedilir. “Bir zamanlar biz de sizin koloninizdik, emperyalist müdahale yapmayız.” cevabını alır. Sonra başkan değişir. Soğuk harp kızışır. MI6, Eisenhover’e başka bir satış yapar: “Bak bu Musaddık, Ruslarla flört ediyor. İran’ı komünist yapacak.” Theodor Roosevelt’in torunu Kermit Roosevelt, ekibi ve valizinde bir milyon dolarla İran’a gönderilir ve operasyonu başlatır. İran sokaklarına pehlivanlar çıkar. Onların gösterileri halkı sokağa döker ve kalabalık hükümet aleyhine kışkırtılır. Hep o bir milyon dolarla… İran demokrasisinin sonu böyle gelir.

Millî çıkar

Artık çağ değişti. Eskiler eskide kaldı… Değil mi?

Şimdi demokrasi, hukuk, barış, insan hakları çağıdır. Değil mi?

Trump, göstere göstere yapıyor ve izah ediyor: Bu Amerikan menfaatidir.

Netenyahu, dünyanın gözü önünde on binleri katlediyor. Komşularına saldırıyor. İşgal ediyor. Golan Tepeleri’ni ABD’den ucuza kapatmış. Göstere göstere: Bu, İsrail’in menfaatidir.

Çağın getirdiklerine, değişenlere gayet tabii dikkat edeceğiz. Fakat eskilerden gelen bir fikri de dinleyelim. Bin marifetli sosyolog, iktisatçı, siyasetçi Wilfredo Pareto, “olayların sebeplerine bakın” der. “Her olayın birden fazla sebebini bulacaksınız. Her olayda sebepler çok ve çeşitlidir. Ancak hepsinde tekrarlanan bir sebep bulursanız, işte o hepsine müşterek sebebi yakından inceleyin.” Pareto, o müşterek sebebe “invaryant” diyor. Değişmez… Sosyoloji için Pareto’nın değişmez arayışını son bir asırda fizikçiler fiziğe uyguluyor. Değişmezi bulmak, invaryantı bulmak.

İran’da Musaddık, Venezuela’da Maduro. Biri namusuyla seçimi kazanmış. Öbürü hile yapmış. Birini Eisenhover ve İngilizler devirmiş, diğerini Trump. Biri Batı Asya’da, ötekisi Güney Amerika’da… Netenyahu soykırım yapıyor. O da hemen güneyimizde… Tutuklanması için uluslararası mahkeme kararı var. Tısssss. Farklı olaylar, farklı sebepler. Müşterek nedir? İnvaryant nedir? Milletlerin çıkarı. İngiliz çıkarı, Amerikan çıkarı, İsrail çıkarı.

Adaletinle Bin Yaşa Trump!

                Şunu kesinlikle belirtmem gerekiyor ki, ABD başkanı Trump’ın egemen bir devletin Venezüella başkanı Maduro’yu karısıyla birlikte ülkesinden kaçırması kesinlikle haydutluktur.

                Maduro, devletini kötü yönetiyor, halkına kötü davranıyor olabilir, bu Venezüella halkının bileceği bir iştir. Venezüella halkı isterse demokrasi yoluyla, isterse darbe yolluyla onu bulunduğu makamdan indirebilir ama birleşmiş milletler ve evrensel, insan hakları kanunlarına göre başka bir devletin devlet başkanını alaşağı etme hakkını ona kimse vermez.

                Artık ne yazık ki günümüz dünyasında doğa kanunları hüküm sürüyor, ne Birleşmiş Milletleri ne de İnsan Haklarını dinleyen var. Emperyalist devletler, gücünün yettiğinin, gözüne kestirdiğinin pervasızlıkla gidip tepesine binebiliyor.

                Trump’un Maduro’ya yaptığı operasyon, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını, Çin devletinin ise, Tayvan işgalini meşrulaştıracaktır. Bu gidişle hiçbir üniter yapının, egemen bir devlet olma güvencesi kalmamıştır.

                Trump, küstah bir tavırla bundan sonra saldıracakları ülkelerin isimlerini açıklamaktan geri kalmıyor. Hedefinde Venezüella’nın yanı sıra Küba, Meksika, Panama, gibi Lâtin Amerika ülkeleri olduğu gibi,  diğer hedefinde Asya Kıtasında İran, Avrupa kıtasında ise buzulların altında bol miktarda Nadir Toprak Elementleri bulunan Danimarka’ya ait Grönland toprakları var.

***

Dünyada olup bitenler böyle devam ederken Türkiye, emperyalist tuzaklardan uzakta değil. Bir taraftan Doğu Akdeniz’de Yunan, Rum, İsrail ittifakı oluşurken, Türkiye Mavi Vatan sisteminin dışına itilmeğe çalışılıyor. Diğer yanda Suriye de ABD’nin bütçesinden 130 Milyon Dolar bütçe ayırarak İsrail ile birlikte desteklediği PKK/SDG, ayrı bir devletçik oluşturma çabasında.

                Büyük Türk dâhisi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşı karşıya savaştığı komşuları ile bile saldırmazlık paktları imzalamıştı. İmzalanan saldırmazlık paktları, Türkiye’nin barışçı kimliğinin en güçlü kanıtıydı. Bugün her zamankinden daha fazla aynı görüş ışığında yol almak zorundayız.

                Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, savaşın yıkıcı mirasından çıkmış bir ülkeyi barışın diliyle yeniden kurdu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, yalnızca bir ideal değil, somut bir diplomasi pratiği ile komşulara dostluk eli uzatılmasının hayata geçirilişinin öngörüsüydü.

                1925’te Bulgaristan’la, 1930’da Yunanistan’la, 1932’de Sovyetler’le ve 1937’de Ortadoğu ülkeleriyle imzalanan saldırmazlık paktları, genç Cumhuriyet’in güvenlik şemsiyesi oldu. Bu anlaşmalar sayesinde Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesinde tarafsızlığını koruyabildi ve uluslararası saygınlığını pekiştirdi.

Bugün, küresel krizlerin ve bölgesel çatışmaların ortasında Atatürk’ün engin görüşü hâlâ yol gösterici. Barış diplomasisi, kısa vadeli çıkarların ötesinde uzun vadeli istikrar sağlar. Saldırmazlık paktları yalnızca askeri değil, kültürel ve ekonomik bağları da güçlendirir.

Atatürk’ün diplomasisi bize şunu hatırlatıyor: İçerde veya dışarıda güven olmadan işbirliği olmaz. Ve işbirliği olmadan barış mümkün değildir.

                25 Şubat 1955’te Sovyetler Birliği’nin yayılmacı ve Ortadoğu’da nüfuz kurma siyaseti sonucunda CENTO (Central Treaty Organization – Merkezi Antlaşma Teşkilatı), ilk adıyla Bağdat Paktı, Türkiye, Irak, İran, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında kuruldu.

                CENTO aynı zamanda Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı blokuyla uyumlu güvenlik politikalarının bir parçasıydı. Ancak bölgesel ülkelerin çıkar çatışmaları ve iç siyasi değişimler nedeniyle kalıcı olamadı.

                Venezüella olayından sonra Cumhur İttifakı liderleri, sık sık” iç Cephe’nin sağlam tutulmasını hatırlatma ihtiyacı duyuyorlar. İç cephenin sağlam tutulması için milletin devletine, devletin de milletine güven duyması lâzım. Milli Düşünce Merkezi yazarı Prof.Dr. İskender Öksüz Hoca: “Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır. Muhalefetin kendisini öldürme, yok etme niyetinde olduğunu düşünen siyaset adamlarıyla ne demokrasisi?” diye soruyor.

                Demek oluyor ki, iç kaleyi sağlam tutmanın ilk şartı, Güven ve Demokrasiyi sisteminize oturtmanızdan geçiyor. Memleket neredeyse kabak gibi ortadan ikiye ayrılmış. Bir kısmına düşman hukuku, diğer kısmına yandaş hukuku uygulanıyor. Öyle olunca da dünya ölçütlerine göre gerek demokrasi de, gerek güven bunalımında yerlerde sürünüyoruz.

                Gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerin hangisinde bizdeki kadar Belediye Başkanı, Milletvekili, Gazeteci ve siyasi görüşünden dolayı gençler içeride yatıyor? Bunlar düşünen bir insan olarak sizlere de ağır gelmiyor mu?

Not: Yazı başlığımın orijinali: “Terörist Amerika” idi. İnternet sistemi kabul etmediği için değiştirmek zorunda bırakıldım. Şimdi anlaşıldı mı büyük devlet olmak için İlimde, fende, yaşanılan her alanda en ileride olmak gerektiği?

İnsan, Dünya ve Sonrası

     İnsan; fiil / davranış, hareket ve amel / iş ve emek cihetinde ve maddî çalışma bakımından âciz bir mahlûktur. O cihetteki sevk ve idare etme dairesi ve mâlikiyeti / sâhipliği; o kadar dardır ki, elini uzatsa, ona yetişebilir.

     Fakat o insan; tepki, kabul ve isteme cihetinde, şu Dünya Hânı’nda; azîz, muhterem ve saygın bir yolcudur. Öyle ikram ve ihsanı bol Kerîm bir Zât’a misafir olmuş ki, nihayetsiz rahmet hazînelerini ona açmış! Sayısız; eşsiz ve güzel, sanatla yaratmış olduğu hizmetçilerini onun emrine âmâde kılmış! O misafirin gezintilerine ve seyrine, istifade ve yararlanmasına; öyle büyük bir mekân açıp hazırlamıştır ki, o alan; gözün kestiği, belki hayâlin gittiği yere kadar geniş ve uzundur! 

     Eğer insan; enaniyet ve benliğine dayanarak, sâdece dünya hayâtını ideali ve hayâlî bir gaye edinerek; hem de geçim sıkıntısı içinde, geçici bâzı lezzetler için çalışsa; gayet dar bir alan içinde boğulur gider! Ona verilen bütün organ, uzuv ve ince duyguları; ondan şikâyetler ederek, onun aleyhinde Haşir’de / Kıyamet’ten sonraki toplanım meydanında, onun aleyhinde şâhitlik edecek ve ondan dâvâcı olacaklar!

     Eğer Dünyâ’da kendini misafir bilse, ömür sermayesini; misafiri olduğu, kerem sahibi cömert bir Zât-ı Kerîm’in izni dairesinde sarf etse; kendini geniş bir daire içinde bulur. Uzun, ebedî / sonsuz bir hayât için, güzelce çalışmış olur. Rahat bir nefes alarak huzûr bulur. Sonra, yüceler yücesine kadar gidebilir. Üstelik, bu insana verilen bütün cihaz ve âletler / uzuv ve organlar; ondan memnûn olarak Âhiret’te lehinde şâhitlik ederler.

     Çünkü, insana verilen tüm bu şaşırtıcı uzuv ve organlar; sâdece, bu önemsiz Dünyâ Hayâtı için değil. Belki pek mühim Bâkî / Ebedî / Âhiret Hayâtı için verilmiştir. Bütün bu İlahî verişlerin sebebine gelince: Dünya’nın her lezzetinde binlerce elem izleri olduğu içindir. Geçmiş zamânın elemleri, gelecek zamânın korkuları ve her bir lezzetin dahi yok olacağı endîşesi; onun zevklerini bozuyor! Lezzetinde bir iz bırakıyor! Nitekim Dünyâ fâni ve geçicidir!

     Demek, en mükemmel ve en güzel biçimde yaratılan insan; sırf Dünyâ Hayâtı’na fikrini hasretse; yüz derece, hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece, serçe kuşu gibi bir hayvandan bile aşağı düşer.

     İnsan gözü, güzelliğin bütün mertebelerini fark eder. İnsan, tad alma hissiyle taam ve yemeklerin çeşit çeşit kendilerine mahsûs lezzetlerini inceleyip ayırt edebilir. Aklı, gerçeklerin bütün inceliklerine nüfuz edebilir. Mükemmelliğin tüm çeşitlerini arzular. İnsanın; kalbi gibi, daha bir çok his ve duyguları var.

     İnsanın bu derece his ve duygularının zenginliği, şu sırdan ileri gelmekte: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla gelişme göstermiş. Çünkü insanın ihtiyaçları, âdeta sayısız ve sonsuz! Hassasiyeti de çok çeşitli. İnsan fıtratının farklı özellikleri sebebiyle, pek çok maksatlara yönelik arzuların sahibi. Bu sebeplerden ötürü, pek çok fıtrî / yaratılışından gelen görevleri var. Bu yüzden maddî ve mânevî uzuv ve organları ziyadesiyle gelişmiş hâlde.

     İşte bu husûsiyetlerinden dolayı, ibadetlerin her çeşidine kabiliyetli bir durum arz etmekte. Bütün bu özellikleri taşıdığı için, kendisine mükemmelliğin bütün tohumlarını içeren istidat ve kabiliyetler verilmiş.

     Hiç şüphesiz insana verilen bu üstün özellik ve zenginlikler; elbette sâdece, geçici Dünyâ Hayâtı’nın elde edilmesi için verilmemiştir. İnsanın asıl görevi: Sonsuz maksatlara yönelik vazifelerini yapması. Acz, fakr ve kusûrlarını kulluk sûretinde ilân etmesi. Kapsamlı nazarıyla varlıkların kendi dilleriyle Allah’ı anışlarını görmesi. Buna şâhit olması. Nîmetler içinde Rahmanî yardımları görüp şükretmesi. Varlıklardaki Rabbanî kudret mûcizelerini seyretmesi. İbret nazarıyla tefekkür etmesi ve düşünmesidir.

     Aslında insan bir yolcudur.

     Rûhlar âleminden, ana rahminden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprü’den geçerek; Ebedî Cennet tarafına yaptığı bir yolculuktur.

     Bu yolculuğun selâmetle yapılması için, insanın Dünyâ’da meşrû dairede, helâl çalışmasıyla aldığı zevkler, lezzetler keyfine kâfi gelip yeter. Harâma girmeye hiç gerek yok.

Sevginin Gücü Üzerine

Öncelikle vurgulayalım; Sevgi “doğaya, insanlara ve tüm canlılara karşı, iyi, güzel, dürüst, hoşgörülü, erdemli, sevecen, çıkarsız, özverili, yardımsever, adil, cömert, saydam, yürekli, merhametli, şefkatli… Vs’’ yapar olduğunu kavrayalım.
Dinimiz İslam’ın vurguladığı ana unsur sevgiyle beslemek değil mi?
O halde inancımızın esası sevgidir; insana ve tabiata iyi muameledir. Bunun dışındaki yorumlar, inancımız İslam’ın ruhuyla uyuşmaz. Allah, iyiliği ve kötülüklerden uzak durmayı emretmiyor mu? Her Cuma hutbesinde imam bu ayeti okumuyor mu? Öyleyse iyi bir Müslüman iyi bir insandır aslında. Eşine, çocuklarına, komşularına iyi muamele eden insandır. Tarihimiz bunun sayısız örnekleriyle doludur. Tabii aksi örnekler de çoktur ama biz iyiliği esas almak durumundayız.
Şunun bunun emrinde olan yöneticiler var ama Tanrıya şükür hâlâ kendi irademize sahip durumdayız. Bunun değerini bilmeliyiz. Hür irade, insanın en büyük değerlerinden biridir. Başı dik olmak, başkasına bağımlı olmamak, kişinin kendisini insan olarak hissetmesinin temelidir. Başka bir deyişle insan olabilmenin şartı, irade hürriyetine sahip olmaktır.
Özgür insan, başkasının özgürlüğüne ve insanlık haklarına da saygı duyan insandır. Başı dik, özgür bir insan aslında kendinden emindir ve eski tabirle mutmaindir. Mutmain, “tatmin olmuş” demektir. Hayatta edindiklerini yeterli bulmuş, onlarla tatmin olmuş, mutlu olmuş insan demektir mutmain. Ne kadar malı olursa olsun, ne kadar makamı olursa olsun doymayan insan mutlu da olamaz, iyi bir insan da olamaz. Böyle insanlar daha fazlasını elde etmek için şiddete de eğilimli olurlar. “Daha fazla”nın içinde sadece, mal, para, makam, mevki yoktur. Daha fazla bencillik, daha fazla otorite, daha fazla güç gösterisi vardır.
*
Bugün üzülerek belirtmek isterim ki siyasete alet edilmiş İslam Dini dindar geçinenlerin elinde kirlendi. Dindarlığımızın içtenliği azaldı. Dini hayatta bile yüzeysellik ve görsellik yükseldi. Söz düştü, imaj yükseldi. Dil, ırk, mezhep, grup ve siyasal tercihlerle kamplara bölünmek ve çatışmanın derinleştirilmesinin istendiği, vahdetten, birlikten ve beraberlikten bahsetmenin bile anlamını yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz.
Huzur ve barış özlemiyle yanıp tutuşan İslam Coğrafyası çalkantılı sularda yol almaktan yorgun, bir o kadar da bezgin, ümitlerini çarçur edenlerden de bıkkın…
*
Ülkemiz uzun yıllardır küresel bir ihanet projesinin yaptırımı karşısında kan kaybetmektedir. Gerçek şu ki Türkiye’yi parçalamak için iç ve dış düşmanlar atağa kalkmıştır. Artık bunu görmemek ya geri zekâlılık ya da hainliktir. İç ve dış hainlere, iç gafiller eklenmiştir. Gafiller hainlerle birleşmekte olduklarını artık anlamalıdırlar. Gaflet devam ettikçe hainliğe eş olur. Türk düşmanlığının dış gücü de iç damarı da devam ediyor. Şimdide Lavrenslerle karşı karşıyayız. Üstelik İslam istismarı ile aldatılarak…
Unutulmasın ki, üç kıtaya yayılmış Osmanlının enkazı arasından kendisine vatan edindiği bu mukaddes vatan toprakları üzerindeki oynanan bütün oyunları bozacak yüksek duygu: ‘’Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’’, duygusu kültür genlerimizde saklıdır ve milli kültürümüzün odağını teşkil eder. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin temeli, yüce Türk kahramanlığı, yüksek Türk kültürü üzerine inşa edilmiş olduğunu bu ihanet odakları çok iyi bilirler.
Dini hayatımızı irdelemeye dönelim. Evet, dini hayatımızda bile yüzeyselliğin ve görselliğin öncelikli bir hal aldığını kolayca görebiliriz:
Kur’an bize ‘’ancak müminler kardeştir;’ diyor. Biz ise başkalarının elindeki silahlarla kardeşlerimizi öldürüyoruz. Kur’an bize ‘’Allah’ın ipine sımsıkı sarılın’’, tefrikaya düşmeyin’’; diyor. Bizler ise elimize aldığımız iplerle boğacak insan bulmak için suni tefrikalar, ötekileştirmeler vaat ediyoruz. Sevgili Peygamberimiz bizden yardımlaşmayı, dayanışmayı, rızkımızdan infak etmemizi istiyor, biz ise, kardeşlerimiz açlıkla yoklukla pençeleşirken mal ve servet biriktirerek güç elde ediyoruz. Kur’an bizden akletmemizi, bilgiyi ve hikmeti elde etmemizi istiyor, biz ise başkasının bilgisiyle yetinerek, aklımızı başkasına teslim ederek insanın bu yolla istismarına seyirci kalıyoruz. Kur’an ‘’emaneti ehline verin’’; diyor. Bizler ise ehliyete ve liyakate bakmaksızın mensubiyet duyguları ile kayırıyor, nüfuz kullanıyor pek çok kimsenin hakkına ve hukukuna tecavüz ediyoruz.
Hal böyle olunca, milli kültürümüzün odağını oluşturan diğer bir kavram ‘’birliğimiz dirliğimizdir’ kavramını gölgeliyoruz. Özellikle İslam Ülkeleri Coğrafyası üzerinde uygulamaya konulan ve kaynaklarını sömürmeye yönelik yıkım projesinde ayrımcılık, ötekileştirme, ırkçılık, şiddet, işkence, terör, savaş, gelir adaletsizliği, zulüm, sömürgecilik, eğitim eşitsizliği, emeğe saygısızlık, istismar, açlık ve kıtlık gibi onur kırıcı küresel sorunların kıskacındaki insanlığın içinde bulunduğu dramı, tarihte duyulmamış bir sınavdan geçiyor olduğunu görüyoruz.
*
İlahi bir sanat eseri olduğunu karayamayan insan, kendi eliyle ürettiği yapay sorunların açılmak bilmeyen kapıları önünde yorgun ve bitkin bir halde bekliyor. Bilim ve tekniğin son imkânlarıyla ürettiği en modern anahtarlar, kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olmuyor. Bu yüzden de özlediği aydınlığı, peşinden koştuğu idealleri ‘’nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğini yeniden düşünmesi gerekiyor.
Bu noktada samimi Kur’an Ehli, tespitleriyle hem şikâyetçi olduğunu vurguluyor ve hem de insanlığın peşinden koştuğu idealleri ‘nerede’ ve ‘nasıl’ araması gerektiğinin yanıtını veriyor: İnsan onurunu, haysiyet ve şerefini, her iki âlemde mutlu olması şuurunu merkezine almış Kur’an’ın dini ‘ diyor. Yüce Yaratıcıya iman etmenin merkezini oluşturan ’SEVGİ‘; diyor. Öyle ki ‘’sevgi’, insanlığın saadeti, huzuru, onuru ve güvenliği için kilitli kapıların açılmasında ona yardımcı olacak yegâne eylemdir, kavramdır. Diyor.
Her biri övülerek yaratılmış biz insanlar için ( Eşref-ül Mahlûkat ) baha biçilmez değer ifade eden onlarca hadis-i şerifler arasında etkisinde kaldığım ‘’iman etmedikçe cennete giremezsiniz, sevmedikçe tam iman etmiş sayılmazsınız’’. Diyor sevgili Peygamberimiz.
*
Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır. Gönüllerin her gün yeniden çiçek açması, kalpteki sevgi tohumlarının filizlenmesinden ötürüdür. Sevgiyi paylaşanlar, üreterek yaşama anlam verenler, bilginin ışığını yakalayanlardır. Bilgi, yürekleri; iyiye, güzele, doğruya götüren bir ırmaktır. Sevmekten hoşlananlar, paylaşmanın doyulmaz hazzını mutluluğa dönüştürür.
Manevi iklim kuşağında ‘sevgi’ diğer bütün olumlu duyguların, duyuşların ve eylemlerin kaynağıdır. Rahmetin, merhametin, şefkatin, acımanın, bağışlamanın,, affetmenin, adaletin, nezaketin, cömertliğin, vatanseverliğin, güçlü ve samimi imanın temelinde hep sevgi vardır. Daha doğrusu bu saydığımız eylemlerin aslısında sevgi yoksa korku ya da çıkar beklentisi vardır demektir ki, bu münafıklığın, dönekliğin ta kendisidir.
*
Sevgi olmaksızın, yapılan ticaretin, sanatın, eğitimin, siyasetin sıkıcı ve yorucu olmasından daha önemlisi, emeklerin kısa zamanda heba olmasından başka bir anlam ifade etmeyeceğini hayat bize öğretiyor. Özellikle yöneticilerin idrak etmesi gereken önemli bir eylem. Eğer dünyamıza sevgi hâkim olsaydı hiçbir suç ve günah işlenmez, ahlaksızlıklar, hapishaneler, intiharlar da olmazdı. Aynı zamanda ve her durumda insanı rahatsız eden çirkinlikler de yaşanmazdı.
O halde sevgiyi tanımamaktan, onu göz ardı etmekten daha büyük günah olabilir mi?
*
Sevgi birleştirir, kin ve düşmanlık ise ayırır. Gönüllerin her gün yeniden çiçek açması, kalpteki sevgi tohumlarının filizlenmesinden ötürüdür. Sevgiyi paylaşanlar, üreterek yaşama anlam verenler, bilginin ışığını yakalayanlardır. Bilgi, yürekleri; iyiye, güzele, doğruya götüren bir ırmaktır. Sevmekten hoşlananlar, paylaşmanın doyulmaz hazzını mutluluğa dönüştürür.

Gerçek Gelişme

     İnsanın enaniyeti / benliği dünya hayatına bakar.

     Bu özelliği bakımından, öyle çâresiz bir mahlûktur ki, sermayesi yalnız tercih ve seçmekten ibaret, kıl kadar bir şey! Gücü ve kuvveti ise, çok zayıf. Hayâttan çabuk söner bir alevcik! Ömürden çabuk geçer bir müddetçik! Mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisim.

     Bu durumda bile, kâinat tabakalarında serilmiş hadsiz türlerin; hesapsız fertlerinden nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.

     İnsanın bir de Ebedî Hayât’a bakan, Ubudiyyet / Kulluk ciheti var.

     Bu özelliği itibariyle kulluğa yönelik acz ve fakrında, pek büyük bir genişlik, pek büyük bir önem arz etmesi var. 

     Çünkü, Fâtır-ı Hakîm / her varlık türünü farklı yapıda ve belirli bir amaca yönelik olarak yaratan Yüce Allah; insanın manevî yapısına; nihayetsiz büyük bir acz ve sınırsız, çok büyük bir fakr / ihtiyaç duyuş yerleştirmiş. 

     Tâ ki, Kadîr – i Rahîm / kudreti sonsuz, çok merhametli, her şeye gücü yeten ve zenginliği sonsuz Yüce Allah’a,

     Ganî-i Kerîm / kimseye muhtaç olmıyan sonsuz ikram ve gerçek zenginlik sahibi olan Yüce Allah’ın isimlerinin hadsiz tecellîlerini / isimlerinin mânâlarını üstünde aksettiren geniş bir ayna olsun.

     Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe Kudret’ten manevî ve önemli cihazlar, Kader’den ince ve kıymetli program verilmiş.

     Tâ ki, toprak altında çalışıp, o dar âlemden çıkıp, geniş hava âlemine girsin. Hâlık / yoktan yaratan Allah’ın verdiği yetenek diliyle, bir ağaç olmasını istesin. Kendine lâyık bir mükemmellik bulsun.

     Eğer o çekirdek; kötü tabiatinden dolayı, ona verilen manevî cihazlarını, toprak altında bâzı zararlı maddeleri kendine çekmekte sarfetse; o dar yerde, kısa bir zamanda, faydasız bozulup çürüyecek!

     Eğer o çekirdek, o manevî cihazlarını güzel bir şekilde kullansa, o dar âlemden çıkacak meyveli koca bir ağaç olmakla, küçücük hakîkati ve mânevî rûhu büyük, kapsamlı bir sûret alacak.

     Aynen onun gibi, insanın yapısına Kudret’ten önemli cihazlar ve Kader’den kıymetli programlar emanet olarak yüklenmiş.

     Eğer insan, şu dar yeryüzünde, dünya hayatı toprağı altında, o manevî cihazlarını nefsin isteklerine sarf etse;

     Bozulan çekirdek gibi, biraz lezzet almak için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp bozulacak!

     Manevî sorumluluğu talihsiz rûhuna yüklenmiş olarak, dünyadan göçüp gidecek.

     Eğer o istidat ve yetenek çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imanın ışığıyla, kulluk toprağı altında terbiye ederek; Kur’ân’ın emirlerini yerine getirip, mânevî cihazlarını asıl gayelerine yöneltse, elbette Misâl ve Berzah / Kabir âleminde dal ve budak verecek ve Âhiret Âlemi ve Cennet’te sayısız mükemmellik ve nimetlere sebep olacak;

     Bâkî bir ağacın ve daimî bir hakîkatin cihazlarını içeren kıymetli bir çekirdek ve parlak bir makine ve bu kâinat ağacının bereketli ve nûrlu meyvesi olacak.

     Evet, hakîkî ilerleme; insana verilen kalp, kalbe konulan bir duygu olan sır, ruh, akıl, hattâ hayâl ve sâir his ve duyguların yüzlerini ebedî hayâta çevirerek;

     Her birinin, kendine hâs hususî bir kulluk ile meşgûl olmasıdır.

     Yoksa, inançsızların terakkî / ilerleme ve yükseliş sandıkları dünya hayatının tüm inceliklerine girmek değil.

     Şayet, zevklerin her çeşidini, hattâ en bayağılarını tatmak için, bütün duygu ve hislerini, kalp ve aklını; insanı kötülüklere sürükleyen nefs-i emmarenin emrine vermek; terakki, ilerleme ve gelişme olmayıp, olsa olsa sukuut ve düşüş olur!