4.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 42

Soyut – Somut ve Testkolizm

Okuyucularımın, “Hep tenkit, hep tenkit; yok öyle bedavacılık, biraz da çözüm yolu gösterin!” talimatından yola çıktık. Sonunda dertlerimizi üç temel sebebe indirdik. “Sebep”, doğru kelime değil. Hadi üç temel göstergeye diyelim. Refah, güven ve zekâ. Aslında “güven” toplum sermayesini ölçüyordu. İnsanların becerilerini birleştirip birlikte çalışma, yaratma yeteneklerini. Bu üçünün arasında da gayet kuvvetli “ilgileşim ~ korrelasyon” vardı. Ne demek bu? Bunlar birlikte yükselip birlikte düşüyor. Güven olmayan ülkede refah topallıyor. Kalkınmış ülkelerin IQ ortalaması geri kalmışların üstünde.

Ve psikologlar, IQ’nun, soyutu kavrama becerisine sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteriyor. Bunlar birilerinin aklına gelip lafa döktükleri, hoş kelimelerle süsledikleri hükümler değil. Zamana yayılan, çok sayıda ölçüme, karşılaştırmaya dayanan sonuçlar. İsteyen alır, isteyen bırakır. Kaynakları, okuyucularımı sıkma riskini göze alarak geçen pazar vermiştim.

Soyut ve roman

Yazımı okuyan genç fakat derinlikli bir dostum, “Hocam, soyut düşünme nasıl geliştirilir? Birkaç misal verseydin. Mesela, ‘bol roman okuyun’ diye yazsaydın.” dedi. Peki öyle yazayım. Bol roman okuyun. Çünkü film, video, hayal gücüne ve soyuta yer bırakmıyor. İşte iyi karakter, işte kötüsü; işte güzel kız, yakışıklı delikanlı ve onları kıskanıp kuyusunu kazanlar. Mal meydanda. Size bol bol patlamış mısır yemek kalıyor. Hâlbuki romanda bunları siz hayal gücünüzde tekrar yaratırsınız. Önce romancı yaratmıştır, sonra siz yaratırsınız. İki defa yaratılmak galiba ancak roman kahramanlarına nasip olur. Hatta binlerce, yüz binlerce defa ve tekrar tekrar.

Okuyun. Roman okuyun. Türkiye’de roman zirvelerde. Pek güçlü yazarlarımız, nefis romanlarımız var. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Bakın Emine Işınsu Roman Ödülü’ne yüzlerce roman geliyor ve yayımlanıyor.

Eğitim çaydanlığı

Keşke hayat bu kadar kolay olsaydı. Soyutu kavramak bir ömür boyu edinilen bir beceri. Zekâ ile soyutun ilişkisini bulan Alexander Luria, soyutu kavrayan topluma “bilim gözlüğünü takmış” diyor. Bu eğitimin, ta baştaki aile içindeki eğitimin, sonra ilk eğitimin, sonra orta ve daha sonraki, daha daha sonraki eğitimlerin ve bütün bir hayat tecrübesinin işi.

Sözü burada bırakırsam “Hile yaptın, yine çözümsüz bıraktın.” diyebilirsiniz. Haklı da olursunuz. Eğitim dediğimiz çocuklara, gençlere, insanlara bilgi doldurup sonra onların bilgilerini çoktan seçmeli test kâğıtlarına boşaltmak değildir. Beğendiğim bir eğitimci, James M. Lang, bilgi doldurup boşaltmayı hoş bir benzetmeyle anlatıyor. (On Course, Harvard University Press 2010): “Bu anlayışa göre hoca, konusu neyse onunla dolu bir çaydanlığı elinde tutar. Öğrenciler çay fincanlarıdır. Hocanın görevi onları teker teker doldurmaktır.” Sonra o içerik çoktan seçmeli testlerle boşaltılacak ve en çok doğru işaretleyenler başarılı olacaktır.

Problemi boşver bize çözüm lazım

Daha lisede, bazı arkadaşlarımın sorunun, problemin ne olduğunu bilmeden şakır şakır çözdüklerini gözlemlemiştim. Bizde çözüm çok ama problem pek yok. Gençlerimizin de yaşlılarımızın da çözümlerden önce soruları, problemleri kavramalarını sağlamalıyız. Buna mecburuz. Başka çare yok. “Ne?” den hatta “Nasıl?”dan çok “Niçin?”i bilmelerini sağlamalıyız. Problem çözmek muhakkak değerlidir. Ama çözülecek problemleri belirlemek, bulup çıkarmak, daha da değerlidir.

Bilmek değil anlamak! Çoktan seçmeliden doğru cevabı bulmak değil, doğru soruyu sormak!

Bloom’un piramidini hatırlayın: Hatırla – anla – uygula – analiz et – değerlendir – yarat. İlk üçüne alt seviye biliş deniyordu. Bizim “testkolik” eğitim sistemimizde, bırakın alt seviyeyi, “hatırla”nın üstüne bir türlü çıkamıyoruz. Çünkü diğer basamakları çoktan seçmeli hâle getirmek kolay değil.

Değerler eğitimi

Asıl korkutucu gidiş, o ezber aşamasında sistemden mezun olanların sonra dönüp anne-baba olarak, öğretmen olarak, yönetici olarak eğitici ve yönetici konumuna geçmesidir. O zaman çember kapanır. Artık çıkış yoktur. Çünkü yapılagelenden farklı bir şey yapmanın bilgisi, kültürü unutulmuştur. Artık kimse bunu bilmemekte, hatırlamamaktadır.

Eğitimde muhakkak ki değerler eğitiminin önceliği vardır. Millî Eğitim’in anlamı ve öncelikle vazifesi budur. Fakat – maalesef – değerler de onların eğitimi de soyuttur. Yani ezberletmeye, doldurup boşaltmaya göre daha zordur. Değer eğitimi veriyoruz diye bir dizi somut yasak ve bir o kadar da somut mecburiyet sıralanıyor. Hani Orwell’in 1984’ündeki şaheser ilke gibi: “Yasak olmayan her şey zorunludur!”

Ben de testkolizmin temel ilkesini yazayım: Çoktan seçmeli hâle getirilemeyen hiçbir kazanım, bizim eğitimimizde yer bulamaz.

Ne dersiniz? Soyut – somut yazılarına devam edeyim mi?

https://millidusunce.com/soyut-somut-ve-testkolizm

Tevhid

     Kur’an, Tevhid’in konuşan dili ve delîli.

     Meyveli ağaç, kökü sağlam değilse meyve vermez!

     Kökü sağlam Kur’an Ağacı’nın;

     Hak ve Hakikat meyveleri, o kadar çok;

     Üstelik, o kadar doğrudur ki, hiç şüphe edilmez!

     Temelinde olan Tevhid mes’elesi,

     Vehme yer vermez şekilde kuvvetli;

     Doğru bir hak ve hakikati içeriyor!

     Konuşan delil olan Kur’an Ağacı’nın;

     Şahadet âleminde dal budak salmış;

     Hüküm dallarından sarkan,

     Sıdk, hak ve hakikat, onun meyveleridir.

     Kur’an Ağacı’nın,

     Gayb Âlemi tarafına uzanan;

     Dallarında ise,

     Yine Tevhid’e ve gayba dair,

     Bizlere sunulan meyveleri;

     Sâbit ve gerçek hakikatlerdir.

     Meyveleri hak ve hakikat olan;

     Kur’an Ağacı’nı diken Zât;

     Asıl meyvesi olan Tevhid mes’elesinden

     O kadar emindir ki,

     Hiç şüphe bırakmıyor!

     O sonucu; bütün gerçeklerin,

     Kaynağı görüyor.

     Herkesin kabulüne,

     Mazhar buluyor.

     Her şeyin temel taşı sayıyor!

     Çünkü Kur’an Ağacı’nın meyveleri;

     Üstündeki aidiyet hat ve çizgileri

     Ve mucizelik damgaları, her ihbarını tasdik ettiriyor.

     Çünkü Kur’an Ağacı’nın Tevhid meyvesi;

     Mucizelik, mantık, delil ve hakkı söyletmesi,

     Vicdanı şâhit tutması, hayır ve saadeti göstermesi,

     Dayanağının Allah’ın vahyi olduğunu nazara vermesi,

     Ve değerini, akla tasdik ettirmesiyle ancak;

     Allah’ın hakkıyla bilinmesi

     Demek olan; “Mükemmellik Katı”na çıkılabilir.

     Tabii ki, yolların en mükemmeli,

     En kısası, en selâmetlisi,

     Yani en parlağı,

     En istikametlisi,

     En kısası:

     Kolaylık bakımından,

     İnsanlar için en kapsayıcı olanı,

     “Mi’râc-ı Kur’anî” yâni:

     Kur’an’ın izlediği yoldur.

Kurumlar, Kurallar ve Yasaklar

                Devletleri ayakta tutan kurumlarıdır. O kurumlar ne kadar sağlam ve güvenli ise; kalkınmışlığınız ve demokratik hayatınız da o derece güvenlidir. Kurumları tabii ki insanlar yönetir. Eğer atandığı kurumun başına hak etmeyen, birileri geçerse, o kurumlar görevlerini yerine getirmez, hakkaniyet ölçülerinden şaşar ve devlete karşı vatandaşlar arasında güvensizlik başlar. Prof.Dr. İskender Öksüz bir yazısında: “Birçok kötülüğün, birçok aksaklığın çok değil ancak birkaç kök sebebi vardır. Aksaklık kadar, kötülük kadar sebep yoktur. Sıklıkla bir sebep, birçok aksaklığa birden yol açar. Onu düzeltirseniz düzinelerle kötülük ortadan kalkar.”

                Dilerseniz gelin İskender Hocanın bu sözünü çok güzel bir örnekle taçlandıralım. 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde 21 Temmuz 1977’de kurulan 2. Milliyetçi Cephe Hükümetinde milletvekili olmadığı halde Gümrük ve Tekel Bakanlığına atanan merhum Gün Sazak, cumhuriyet kurulduğundan beri gümrük kapılarındaki yolsuzluk ve rüşvet bataklığını görevde kaldığı 5,5 ay gibi kısa bir zamanda kurutmuştur. Sonrasında meşhur “Güneş Motel” olayı patlak vermiş ve Adalet Partisinden istifa eden 11 milletvekili CHP’ye geçerek 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti düşürülmüştü. Gün Sazak’tan boşalan Gümrük ve Tekel Bakanlığına Tuncay Mataracı oturmuştu. Bu duruma Gün Sazak’la siyasi görüş yönünden taban tabana zıt olmasına rağmen o dönemin Milliyet Gazetesi Yazı işleri Müdürü Abdi İpekçi, olayı şiddetli bir şekilde eleştirmiş Gün Sazak’a arka çıkmıştı.

Aynı zamanda İpekçi ile aynı görüşü paylaşan CHP’nin sol kanadından İzmir Milletvekili Süleyman Genç: “Ben inceledim, cumhuriyet kurulduktan bu yana gümrüklerdeki soygunu, fikri ve felsefesi benimle yüzde yüz ters olan Gün Sazak önlemiştir.” diye konuşmuştur.

                 Parlamenter sistem içinde de yasalara ve anayasaya arada bir uyulmadığı oluyordu ama kurumlarımız, hiçbir zaman cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildikten sonraki kadar hırpalanmıyordu.

Anayasa Mahkemesi:

Anayasanın 2. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “hukuk devleti” olduğunu ilan etmektedir. Hukuk devleti; her şeyden önce, Devletin tüm organ, kurum ve görevlilerinin Anayasaya uygun hareket etmesini, Anayasa ile bağlı olmasını zorunlu kılmaktadır. Anayasa maddesi 153 göre AYM kararlarının kesin olduğunu yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağladığını belirtmektedir. Anayasa maddesi: 6/3, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Madde: 138/1’e göre ise, “Hâkimler Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak hüküm verirler.” demektedir. Hukuk sistemimizde hiçbir kuruma veya kişiye AYM kararlarına direnme yetkisi tanınmamıştır.

                Anayasa bu kadar net ve açık olmasına rağmen anayasaya göre hak ihlâline uğradığına hüküm verilen Hatay milletvekili Şerafettin Can Atalay neden hâlâ içerde anlaşılır gibi değil.

                Türkiye’de en fazla hukuk sistemimiz eleştirilmesine rağmen, adalet bakanımız: “Türkiye bir hukuk devletidir.” Demekten ileri gitmiyor. Peki ama hukuksuz gerekçelerle içeride yatırılıp sonrada hiçbir şey olmamış gibi salınan insanımızın hayatından çalınan günlerin hesabını kim verecek?

Atatürkçü Askerler

                Son yıllarda görev yaptığı kıtadan üstün hizmet madalyaları ile taltif edilerek emekli edilelen askerler, bir bakıyorsunuz Ordu Evlerine giriş kartları iptal ediliyor.

                 Hatta Özel Harp Komutanlığından emekli edilen Albay Orkun Özeller, sosyal medyada verdiği demeçler nedeniyle önce içeriye atıldı 57 gün yatıp çıktıktan sonra Ordu evlerine giriş kartı iptal edildi.

                Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk’ün yazdığına göre, Emekli Askeri Hâkim Ahmet Zeki Üçok, Fenerbahçe Orduevinde bulunan sağlık merkezine ilaç yazdırmaya gittiğinde kartı iptal edildiği için ilacını yazdıramadı. Hâlbuki çatışmada yaralı ele geçen PKK’lılar bile önce tedavileri yapılıyor sonra cezaevine konuluyor.

                En son Türkiye’de neredeyse tanımayanın kalmadığı Naim Babüroğlu Paşaya dahi getirilen yasaklar, artık tuzun bile koktuğunu ispat etmeğe yeter. Naim Paşa için terörle mücadelenin efsane komutanı Osman Pamukoğlu’nun ‘Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok’ kitabında övgüyle bahsettiği Yüzbaşı Naim’dir.

Pamukoğlu: Naim yüzbaşı için; “Bu subay ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmedim, 24 saat her yerde hazırdı olurdu.” Diyor.

                Ege Adalarının Yunanistan tarafından işgalini sürekli dile getiren Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım dahi orduevlerinden yasaklılar kervanında. Gerisini varın siz düşünün.

Milli Eğitim Bakanlığı

                Adı üzerinde asıl görevi çocuklarımızı eğitecek, öğretecek bir kurum olması gerekirken, Milli Eğitim Bakanı en son demecinde: “Bizim işimiz eğitim değil, çocukları terbiye etmektir.” Demez mi? Demek ne kadar terbiye ediyorlar ki, guruplar halinde fuhuş ve uyuşturucu müptelası yakalamalarına rağmen bir türlü sonunu getiremiyorlar!

Tabiat

     Tabiat, görülen âlem olarak yaratılan maddî evren ve dünyadır. Bundaki unsur ve âzâların fiillerini intizam ve kontrol altına alan Allah’ın; en büyük şeriati’nin / kanunlarının toplamı, nizam ve intizamlar bütünü, kısaca anayasa’sıdır.

      Tabiat, fıtrî / yaratılıştan gelen şeriat, yâni düzendir. Sünnetullah / Allah’ın sünneti / âleme koyduğu kaide ve kurallar bütünüdür. Tabiat diye isimlendirilmiştir.

     Tabiat, kâinatın yaratılışında geçerli olan itibarî / mânevî kanunların tamamından ibarettir. Duygu ve his dedikleri şeylerin her biri, bu şeriatin / İlâhî kanunların birer hükmüdür.

     Kanun ve yasalar dedikleri şeyler ise, her biri şeriatin / İlâhî kanun ve kuralların birer mes’elesidir. Fakat o şeriattaki hükümlerin, değişmez olarak sürüp gitmelerine dayanır. Bu istinat edişe vehim / şüphe, zan ve hayal musallat olarak; nefsin arzularından doğan huy, âdeta cisimleşir. Hayâlden hakîkat sûretine girer.

     İnsan; hayâli; hakîkat şeklinde gören, gösteren, nefislerin kabiliyetsizliklerinden; etken bir fiil sahibi tavrını takınır!

     Oysa kör, şuursuz Tabiat’ta; kesinlikle kalbi ikna edecek / kabullendirecek ve fikre kendini beğendirecek ve doğru bakışı ona ülfet ve dost edecek hiçbir uygunluk ve münasebet yoktur. Böyle iken ve kaynak olmaya kabiliyeti yok iken, bâzıları sırf Allah’ı yok saymaktan çıkan bir zorunluluk (!) ile, fikirlerin en şaşkınlık vereni olan Ezelî Kudret’in apaçık eserlerinin Tabiat’tan meydana gelmesini; gâfil insan; hayâlinde canlandırır.

     Halbuki Tabiat; misâlî / görüntüden ibaret bir matbaadır. Basan değil nakıştır. Nakkaş / nakışçı değil, kabul edicidir. Fâil / yapan değildir. Mistar / ölçektir, kaynak değil. Nizamdır, nizam / düzen ve sistem koyucu değil. Kanundur, kudret değil. İrâdî şeriattir. Hâriçte hakikati yoktur.

     Fakat, Allah’tan gâfil olanlar; böyle makul ve aklî olmayan -ne yazık ki- ister istemez kabul ettikleri; fail ve güya şuurlu sandıkları Tabiat’la, kendilerini aldatıyorlar!

     Kelâm sıfatından gelen İlahî şeriat ise, insanın tercih ettiği, seçerek yaptığı fiilleri tanzim eder.

     Bir de, İrade sıfatından gelen ve Evamir-i Tekvîniye / varlığın yaratılışıyla ilgili işler; fıtrî şeriat / kanun ve kurallar vardır ki, bütün kâinatta geçerli olan İlahî kanunların toplamından ibarettir.

     Kelâm sıfatlarından gelen şeriat, nasıl aklî kanunlardan ibaret ise;

     Tabiat denilen şeriat da, mânevî kanunların tamamından meydana gelir. Kudret sıfatının özelliği olan tesir ve icada mâlik değildir.

     Evet, her şey, her şeyle bağlıdır. Bir şey, her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi yaratan, her şeyi yaratmıştır. Öyle ise, bir şeyi yapanın; Vahid, Ehad, Ferd ve Samed olması, kısaca Vahid / Bir olması zorunludur.

     Dalâlette / yanlış yolda gidenlerin gösterdikleri tabii sebepler; hem sayısız, hem birbirinden habersiz, hem kör; iki elinde iki kör olan; kör rastlantı ve sadece maddesel yönü olan, mânâ yönü kör olan şaşı tasadüflerden başka bir şey değildir.

     Elhâsıl: Büyük Kâinat Kitabı’ndaki nizam, intizam ve yazılışındaki mucizelikler, güneş gibi gösterirler ki, yaratılanlar sonsuz bir kudret, sonsuz bir ilim ve Ezelî bir İrade’nin eseridir.

     İnsanın âlim ve araştırmacısı hükmünde olan kâinata ait ilim ve fenler, tam bir inceleme ile o nizamı keşfetmişler.

     Çünkü her bir tür ve çeşide dair bir fen oluşmuş veya oluşması mümkün. Her bir fen; kuralın umumiliği ile kendi türündeki tertip düzen ve intizamı gösteriyor. Zira her bir fen; genel kaideler ve düsturlardan ibarettir. Demek, şahsın nazarı nizamı idrak etmezse:

     İlimlerin etraflıca bildirmesi vasıtasıyla görür ki, büyük insan hükmünde olan kâinat, küçük kâinat hükmünde olan insan gibi muntazamdır.

     Her bir şey hikmet ve bir amaç üzere halk olunmuştur. Faydasız ve abes / boş olanı yoktur.

     Bu delilimiz, değil yalnız esasları ve âzâları; belki bütün hücrecikleri, belki bütün zerreler  Tevhîd’i zikreden birer bir dil olarak; büyük delil ve bürhanın yüksek sesine katılarak “Lâ İlâhe İllallah.” / “Allah’tan başka İlâh yoktur.” diye zikrediyor, Allah’ı anıyorlar.

Kameralı Denetim İhtiyacı

Duydunuz mu? “Direksiyon sınavlarında kamera kaydı zorunlu oluyor.”

Bu haberin devamı şöyle: Bir vatandaş girdiği direksiyon sınavında “ilk parkuru başarıyla tamamlamasına rağmen ikinci parkurda ciddi bir hata yapmadığı halde başarısız sayıldığını” iddia etti. Yeniden sınav ücreti ödemek zorunda kalan ve maddi-manevi zarara uğradığını belirten vatandaş sınav değerlendirmelerinin “keyfi ve objektiflikten uzak” yapıldığı gerekçesiyle Kamu Denetçiliği Kurumu’na başvurdu.

Kamu Denetçiliği Kurumu, sınav güvenliğini ve kamu hizmetine duyulan güveni artırmak amacıyla kamera kaydı sistemine geçilmesi yönünde karar verdi. Kurum tarafından açıklanan kararda, sınavların kayıt altına alınmasının şu açılardan kritik bir ihtiyaç olduğu vurgulandı:

Keyfi Değerlendirmelerin Önlenmesi: Sınav görevlilerinin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme ihtimalinin azaltılması.

Somut Delil İmkânı: Adayların yapacakları itirazlarda ellerinde somut delil bulunmasının sağlanması.

Standardizasyon ve Güvenlik: Sınav sürecindeki uygunsuz davranışların engellenmesi, idari uygulamalarda standardın güçlendirilmesi.

KDK’nin bu tavsiye kararı üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı, yönetmelikte değişiklik yaparak sınav sürecinin kamera ile kayıt altına alınması için çalışma başlattı.

Bu haber dikkatinizi çektiyse muhtemelen sizde de getirilmek istenen denetim tarzı hakkında olumlu bir düşünce oluşmuştur.

Ama kameralı denetim ihtiyacı direksiyon sınavlarından ibaret midir?

Diğer kamu hizmetleri için kameralı denetim ihtiyacı yok mu? Yapılırsa böyle bir denetim sonuç verir mi?

Bu kadar güvensizliğin hâkim olduğu bir toplumda, kameraları izleyerek karar verecekleri kim denetleyecek?

Daha da önemlisi, neden kameralara muhtaç bir toplum haline geldik?

Bu sorulara cevap bulmamız gerekmiyor mu?

**********************************

Bütün Sınav, Mülakat Ve Kamu Hizmetlerinde Aynı İhtiyaç Var

Bugüne kadar aldığınız kamu hizmetlerinde,

  • Ön yargılı veya mevzuata aykırı işlemler yapıldığı,
  • Buna karşı somut delil sunamadığınız için çaresiz kaldığınız,
  • Kamu görevlilerinin uygunsuz davranışlarına muhatap olduğunuz nice olaylar yaşamış olmalısınızdır.

Sadece rüşvet mekanizmasını değil; iltimas, kayırma, adamına göre muamele, saygısız ve kaba davranma, işi yokuşa sürme, bugünün işini yarına bırakma, başka birime havale gibi olayların tümünü kastediyorum.

Sade vatandaşı çileden çıkaran, çaresizlik içinde mutsuz eden, “adamını nasıl bulurum?” kaygısına sokanlar için bir çare aranması elbette doğru.  İlk bakışta her memurun başına bir kamera koymak parlak bir fikir gibi görünüyor. Ancak aynı zamanda utanç verici bir tablo bu.

****

Daha önce de yazdığım, Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun bir anısını tekrar hatırlatayım: Cüceloğlu Amerika’da doktora yaparken girdiği sınavda, hoca soruları dağıttıktan sonra “cevapları yazanlar kağıtları odama getirebilirler” deyip sınıftan çıkıp gider. Bir Amerikalı arkadaşına şaşkınlık içinde “Hoca bizi yalnız bırakıp neden gitti?” diye sorduğunda aldığı cevap tokat gibidir: “Doğan, utanmalısın. Sen doktora öğrencisisin, sana güvenmeyip başına nöbetçi mi dikecekti?”

Biz nöbetçilerin nezaretinde sınavlardan geçmiş bir toplumuz. Ama kopya çekmenin önüne geçilemedi.

Bundan sonra, ilk öğretimden üniversiteye kadar, kameralı salonlarda sınav yapılırsa şaşırmayız.

Kameralı denetimin (dış denetimin) kısa vadedeki bir caydırıcılığı olacağı söylenebilir. Ama uzun vadede sonuç alınabilir mi siz karar verin.

Tabii ki sınavda öğrenciler hepimizin güveneceği bir dürüstlük içinde olmalılar. Bu karakter ve ahlak içinde davranmalı, öncelikle dürüst olmalı.

Peki öğretmenler, hocalar aynı güveni verebiliyorlar mı? Üniversite hocaları arasında intihal (başkalarının fikirlerini ve akademik çalışmalarını çalma) vakalarının yüksek olması tesadüf mü? (Araştırmalarda akademik tezlerin yaklaşık üçte birinin intihal olduğu ortaya çıktı.)

Sınav kağıtlarının önyargılı ve taraflı okunmasının ya da soruların sızdırılmasının önüne geçebildik mi?

Kamu görevlilerimizin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme yapmayacağına güvenebiliyor muyuz?

**********************************

Manevi Kameralar

İnsanları dürüst davranmaya iten üç temel unsur vardır: DİN, VİCDAN, HUKUK.

Dini inancı olan ve bu inancın gereğini hayatına uygulayan insanlar, inandığı dinin haram kıldığı kötülükleri yapmamaya ve tavsiye ettiği iyi şeyleri yapmaya çalışırlar. Bu ilkeye uyduklarında, ölümden sonraki hayatta, Tanrı tarafından ödüllendirileceklerine, bu ilkeden saptıklarında cezalandırılacaklarına inanırlar. Bu durumda iyi, dürüst, ahlaklı ve suç işlemeyen birer insan olmaya çalışırlar.

Diğer bir kesim toplum içinde dürüst ve ahlaklı yaşamanın gereğine inanır, vicdanları ve kınanma, toplumdan soyutlanma endişesi onları kötü şeyler yapmaktan alıkoyar.

Üçüncü etken ise kanun ve kurallardır. Kanun ve kurallara uymadığında cezalandırılacağını bilen, sadece kanunlara uyduğunda yasal hakların tamamından yararlanma imkânını kullanabileceğini düşünen insanlar da suç olan eylemlerden kaçınırlar.

Bu üç etkiden en az birini tam olarak hisseden insanlar suç işlemeyen, dürüst ve ahlaklı birer karakter inşa edebilirler.

Dileğimiz bu üç tür manevi kameranın iç denetimindeki insanların toplumun genelini teşkil etmesidir.

Her dönemde suçlular, günahkarlar ve ahlaksızlar olmuştur. Ancak günümüzde bu tür insanların çoğalması kameralı denetim gibi çareler aramamıza sebep oluyor.

Öncelikle hepimizin içine bu üç manevi kamerayı yerleştirecek eğitim ve yönetim sistemini kurmak gerekiyor. İç denetim en masrafsız ve en etkili denetim mekanizmasıdır.

Bunun sağlayacağı güven ortamının sosyal ve ekonomik getirisi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktür.

Münderecât

Çaya hüzün

Kahveye keder

Katarak değerlenir hayat

Gölge, rûhun rengi

Hâtıra, geçmişin gölgesi

Ömür dediğin kendine seyâhat

Tin, ten ile örtük

Tanrı, şeyler ile..

Dıştan içe ve içten dışadır hakîkat

Aşk bir sınırsızlık

Sanat, güzellik imzâsı

Melekelere dikkat!

Beşer bir unutma

İnsan bir hatırlatma

Kâh hayret kâh heyhât

 12 Temmuz 2025 – İstanbul —

Rauf Raif Denktaş (1924-2012)Türk Siyasetçi

Yazar: Fatma Çalik Orhun

Yayımlanma Tarihi: 13 Ağustos 2025

Rauf Raif Denktaş (d. 27 Ocak 1924, Baf – ö. 13 Ocak 2012, Lefkoşa), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanıdır. Kıbrıs Türk halkının hak ve özgürlük mücadelesinin simgesi haline gelmiş önemli bir siyasi figürdür. Uzun yıllar boyunca Kıbrıs meselesine ilişkin müzakerelerde Türk tarafını temsil etmiş, bağımsızlık ve egemenlik ilkelerinin savunucusu olmuştur.

Rauf Raif Denktaş, günümüzde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin sınırları içerisinde kalan Baf ilçesinde, 29 Ocak 1924 tarihinde, altı çocuklu bir ailenin son evladı olarak dünyaya gelmiştir. Eğitimine 1930 yılında İstanbul’da başlayan Denktaş, 1941’de Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun oldu. Ardından İngiltere’ye giderek Lincoln’s Inn’de hukuk eğitimi aldı ve 1947’de mezun oldu. Kıbrıs’a döndükten sonra avukatlık yapmaya başlayan Denktaş, 1949’da savcı yardımcısı ve ardından savcı olarak görev yaptı. 1964’te Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios III tarafından görevden uzaklaştırıldı. 1974’teki olayların ardından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı oldu.

Babası Kaza Hâkimi olan Mehmet Raif Bey annesi ise ev hanımı Emine Hanım’dır. Eğitimli ve kültürlü bir kişi olan babası Mehmet Raif Bey, önce polis okulunu kazanmış ve sınavlara girerek çavuş olmuş daha sonra ise İngilizce ve Rumca öğrenerek hukuk sınavlarına girmiş ve kaza hâkimi olmuştur. Kıbrıs’taki yaşamının yanı sıra sık sık Türkiye’ye giderek, Kıbrıs Türklerinin meselelerini entelektüel çevrelerde gündeme taşımış, bu konulara ilgi çekmeye çalışmıştır. Bu bağlamda, Rauf Denktaş’ın Kıbrıs davasına gönül vermiş bir entelektüel babanın oğlu olarak dünyaya geldiği ve bu mücadelenin temelini babasından aldığı söylenebilir.

Eğitimli bürokrat bir babaya sahip olan Rauf Denktaş, henüz 1,5 yaşında iken annesini kaybetmiş ve bu acının onda derin izler bıraktığını ifade etmiştir. İlk eğitimini üzerinde derin manevi tesirler bırakmış olan dedesi Mehmet Bey’den almıştır. Osmanlı zaptiyesi olan ve çevresinde bilgili, görgülü bir kişi olarak tanınan Şeherli Mehmet namıyla bilinen dedesi, Rauf Denktaş’a adanın Türklerden İngilizlere geçiş sürecini anlatmış ve bu anlatımlar Denktaş’ın hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Dedesinin anlattığı bu hikâyeler Denktaş’ta Türklük bilincinin uyanmasında oldukça tesirli olduğunu belirten Denktaş, Osmanlı Devleti’nin ada üzerindeki hakimiyetinin son bulmasına rağmen, bu mirası geleceğe taşıma inancını dedesinden almıştır. Özellikle dedesinin adanın Türklerden İngilizlere geçişini anlatımı, Denktaş’ın ifadesiyle hafızasından hiç çıkmamıştır. Dedesi tarafından yetiştirilen ve Kıbrıs Türkünün geçmişi ile mevcut durum arasında bir bağ kuran Denktaş, dedesinden aldığı bu bilgi ve bilinçle mücadelesine başlamıştır.

Bürokrat bir babanın oğlu olan Denktaş, aynı zamanda köy ve kır hayatının etkilerini de kişiliğinde barındırmıştır. Özellikle doğaya olan ilgisi ve fotoğrafçılık tutkusu, onun pastoral köklerinden beslenmiştir. Kıbrıs halkının yaşamıyla bütünleşen bu yönü, onu şehirli bir entelektüel olmaktan öteye taşımış, halkının yaşamına daha yakın kılmıştır. Bu bağ, Denktaş’ın halktan gördüğü büyük desteğin temelini oluşturmuştur.

İlk tedrisini dedesinin hikâye ve nasihatlerinden alan Denktaş, dedesinin vefatından sonra babasının gözetiminde yetişmiş, kariyerinin şekillenmesinde babasının önemli bir etkisi olmuştur. Kendisi, tayyareci olmayı hayal ederken babası iyi İngilizce öğrenip avukat ve gazeteci olmasını istemiş, Kıbrıs’ın geleceği için bunun önemli olduğu fikrini aşılamıştır. Kariyerinin ve sonraki yıllardaki siyasi yaşamının temelini oluşturan bu yönlendirme, net bir mefkûre içermektedir ve babası, oğlu Raif Rauf’un bir dava adamı olmasını istemiştir. Dolayısı ile Denktaş’ın günümüze uzanan dava adamlığının özünü dedesinin duygularını biçimlendiren hikâyeleri kadar babasının bir bilinç taşıyan öğüdü ve yönlendirmesi oluşturmaktadır.

Rauf Denktaş’ın gerek yetiştiği aile ortamının gerekse eğitim ortamının siyasi düşüncelerini önemli ölçüde biçimlendirdiği görülmektedir. Bunların yanında Denktaş’ın aktif olarak siyasi yaşama katılmasının Dr. Fazıl Küçük ile tanışmasından sonra olduğunu söylemek mümkündür. Dr. Fazıl Küçük’ün Kıbrıs Davası’na aktif olarak katılımı, milliyetçi karakteri ile öne çıkan Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başlaması ile olmuştur. Denktaş ile Dr. Küçük’ün yollarının kesişmesi ise Denktaş’ın okuduğu gazetenin fikirleriyle örtüştüğünü görmesi ve gazeteye yayınlanmak üzere bir yazı göndermesi sayesinde gerçekleşmiştir. Yazısı yayınlanan Denktaş, Dr. Küçük tarafından davet edilmiş ve böylece Kıbrıs’ın kaderine hükmedecek iki büyük dava adamının yolları birleşmiştir.

Denktaş’ın Dr. Fazıl Küçük ile tanışması, Kıbrıs Türk toplumunun siyasal ve sosyal açıdan örgütlenme arayışlarının yoğunlaştığı bir döneme rastlamıştır. Bu süreçte Kıbrıs Türk halkı, varlığını koruma ve siyasi haklarını savunma ihtiyacı duymuş; bu ihtiyaç da etkili liderlik arayışlarını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, Dr. Küçük gibi toplumun öncüsü konumundaki isimlerin her türlü entelektüel ve siyasi kaynağı değerlendirme arzusu, Denktaş ile kurulan ilişkiyi daha da anlamlı hâle getirmiştir. Denktaş’ın genç yaşta gösterdiği hukukî birikim, hitabet gücü ve toplumsal meselelerdeki duyarlılığı, Dr. Küçük’ün dikkatinden kaçmamış; bu da ilerleyen yıllarda kuracakları siyasal iş birliğinin temelini oluşturmuştur. Bu tanışma, yalnızca bireysel bir yakınlık değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk siyasal hareketinin kurumsallaşmasında dönüm noktası olan bir birlikteliğin başlangıcı olmuştur.

Denktaş’ın siyasi kariyerindeki ilk önemli çıkış, 1948 yılında Rumların düzenlediği bir mitinge karşılık Türklerin düzenlediği bir protesto mitinginde olmuştur. Denktaş’ın “yıldızımın parladığı an” diye nitelendirdiği bu miting, Komünist AKEL Partisi’nin Enosisçi emeller doğrultusunda düzenlediği bir mitinge protesto niteliği taşımaktadır. Dr. Küçük, Denktaş’ın teşvikiyle düzenlediği bu mitingde yaptığı konuşmadan sonra mikrofonu 24 yaşındaki genç avukata uzatarak “Rauf, sen de konuş” diyerek Kıbrıs davasının en önemli mücadele adamının siyasi yükselişinin de önünü açmıştır. İngiltere’de aldığı hukuk eğitimi sırasında tartışma platformlarında bulunmuş olan Denktaş, bu hazırlıksız konuşmasını irticalen yapmış ve halktan büyük bir alkış almıştır.

Denktaş’ın aktif siyasi yaşamındaki bir diğer önemli dönüm noktası ise Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu (KTKF) Başkanı Faiz Kaymak’ın 1950 yılından bu yana yürüttüğü başkanlıktan 1957’de onun lehine adaylıktan çekilmesidir. Kaymak’ın teklifi ve Dr. Küçük’ün onayıyla KTKF başkanlığına seçilen Denktaş, İngilizlerin karşı çıkmasına rağmen bu görevi kabul etmiş ve savcılık görevinden istifa etmiştir. Ancak İngilizler Denktaş’ın istifasını kabul etmemiş, siyasete girmesini önlemek için savcılık makamından daha yüksek birkaç farklı görev ve makam teklif etmişlerdir. İngilizlerin tekliflerine karşın siyasete giren Denktaş’ın müzakere yeteneği, almış olduğu hukuk eğitimi ve dil biliyor olması ona Kıbrıs davasının savunulmasında bariz bir üstünlük sağlamış ve zaman içerisinde davanın doğal lideri haline gelmiştir. Bunun yanında Denktaş’ın KTKF’deki faaliyetlerinin yanında TMT’nin kuruluşundaki katkıları ve siyasi, kültürel konulardaki etkinliklerle birlikte askerî nitelikli faaliyetlerde de yer alması halk arasındaki ününün iyice artmasını sağlamıştır. Denktaş’ın Kıbrıs’ın siyasi hayatına katılımı henüz erken yaşlarda başlamış olmasına karşın O’nu sorunların çözümünde kilit noktaya taşıyan gelişmenin 1949 yılında gerçekleştiği bilinmektedir. Çünkü adaya İngiltere’nin atamış olduğu Vali Winster, Anayasa Komisyonu’nun başarısızlığı üzerine Türklerin sorunlarını tespit etmek üzere bir rapor hazırlanmasını istemiş ve bu talep üzerine 11 Haziran 1948’de Hâkim Mehmet Zeka Bey başkanlığında Türk İşleri Komisyonu kurulmuştur. Denktaş’ın da görev aldığı 6 kişilik bu komisyon bir rapor hazırlayarak 20 Ocak 1949’da İngiliz valiye sunmuşlar, vali ise raporla ilgili olarak Denktaş’ın ifadesiyle “buyurun uygulayın” demiştir. Ancak raporun uygulamaya konabilmesi için savcının yasa olarak hazırlaması ve valinin de onaylaması gerekmektedir. Sistemde herhangi bir Türk savcı olmadığı için özel bir savcılık makamı ihdas edilir ve Denktaş da savcı olarak atanır. Kendilerinin hakkını ve hukukunu savunan bir yetkiyle görev alması nedeniyle Türkler arasında oldukça dikkat çeken Denktaş böylece Kıbrıslı Türklerin sorunlarının çözümündeki hemen herkesten daha fazla ön plana çıkmıştır. Daha sonra Kıbrıslı Rumların Akritas Planı’nı yürürlüğe koydukları süreçte Denktaş, Fazıl Küçük’ün isteğiyle savcılık görevinden ayrılmış ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığı görevini üstlenmiştir. Denktaş, 1950’de devraldığı bu görevi 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana kadar yürütmüş, 1960 yılında da Türk Cemaat Meclis Başkanlığı görevini üstlenmiştir.

Rumların Akritas Planı çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni fiilen ortadan kaldırarak Kanlı Noel gibi terör ve tedhiş olaylarına girişmesi, Denktaş’ın Kıbrıslı Türklerin haklarını arama konusundaki rolünü Kıbrıs dışına, uluslararası platformlara taşımıştır. Çünkü Kıbrıs’ta olayların tırmanması üzerine İngiltere’nin çatışmaları durdurmak amacıyla 15 Ocak 1964’te düzenlediği Londra Konferansı’na Türkler adına Türk Cemaati Meclisi temsilcisi sıfatıyla Denktaş katılmıştır. Denktaş’ın bu konferans sırasında ortaya koyduğu tezler, Türklerin o güne kadar takip ettiği Kıbrıs politikasının da kökten değişmesine yol açmıştır. Denktaş bu konferansta, 1960 çözümünün Türklerin güvenliğini garanti altına alamadığını ve fiilî garantilere ihtiyaçlarının olduğunu ifade ederek iki toplumun nüfus mübadelesini de içeren bir şekilde coğrafi olarak birbirinden ayrılması gerektiğini ileri sürmüştür. Denktaş’ın bu tezi daha sonra Türkiye’nin uzun yıllar savunduğu temel tezlerden birisi haline gelmiştir.

Rauf Denktaş’ın uluslararası alandaki faaliyetleri, özellikle 1964 yılında Birleşmiş Milletlerde yaptığı konuşmalar sonrasında dikkat çekmiştir. Bu süreçte, Kıbrıs Cumhuriyeti hükûmetinin İçişleri Bakanı Polykarpos Yorgacis, Denktaş’ın adaya giriş yaptığı takdirde tutuklanacağını açıklamış; bu nedenle Denktaş’ın adaya dönmesine dört yıl dört ay boyunca izin verilmemiştir.

Türkiye’de bulunduğu süre zarfında Denktaş, çeşitli zamanlarda adaya dönme girişimlerinde bulunmuş, bu talepler Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti tarafından bölgedeki hassasiyetler dikkate alınarak geri çevrilmiştir. Ancak Kıbrıs’ta çatışmaların artması üzerine Denktaş, 1964 yılı Temmuz ayında Rıza Vuruşkan ile birlikte gizlice Erenköy’e çıkmıştır. Bu bölgede, yerel savunma birlikleriyle temas kurarak örgütlenme faaliyetlerine katılmıştır.

Aynı dönemde Erenköy’deki çatışmaların şiddetlenmesi üzerine Türk Hava Kuvvetleri, bölgeyi bombalayarak fiilî müdahale sinyalleri vermiştir. Daha sonra Denktaş, Birleşmiş Milletlerde bir oturuma katıldıktan sonra, 1967 yılında tekrar adaya girmeye çalışırken Rum makamları tarafından yakalanmış, ancak Türkiye’nin diplomatik girişimleri sonucunda, Türkiye’ye geri dönmesi şartıyla serbest bırakılmıştır. Denktaş’ın bu dönemdeki fiilî sürgünü, 13 Nisan 1968’de adaya “Geçici Türk Yönetimi Başkan Yardımcısı” ve “Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı” ünvanlarıyla dönüşüyle sona ermiştir.

Kıbrıs Türk toplumunun siyasi varlık mücadelesi, ilk aşamada kolektif bir halk hareketi olarak başlamış, zamanla bazı önde gelen isimlerin öncülüğünde şekillenmiştir. 1940’lı yıllardan itibaren bu süreçte özellikle Dr. Fazıl Küçük etkili olmuş, İngiliz yönetimine karşı verilen ilk mücadelelerde ise Necati Özkan ve Faiz Kaymak gibi isimler öne çıkmıştır.

Dr. Fazıl Küçük, 1973 yılındaki seçimlerde siyasetten çekilinceye dek Kıbrıs Türklerinin fiilî liderliğini üstlenmiş, bu süreçte Rauf Denktaş da çeşitli görevler ve girişimlerle aktif roller üstlenmiştir. Denktaş’ın, Dr. Küçük’ün liderlik döneminde dahi mücadelenin pek çok safhasında belirleyici roller oynadığı gözlemlenmiştir.

1940’lı yıllarda siyasi faaliyetlerine başlayan Denktaş, özellikle Kıbrıs Türk toplumunun siyasal statüsü ve bağımsızlığı konularındaki görüşleriyle dikkat çekmiş ve ilerleyen yıllarda toplum liderliği konumuna yükselmiştir. Bu süreçte, bağımsızlık fikrine verdiği önem, onun siyasi söyleminde belirleyici unsurlardan biri olmuştur.

Denktaş’ın Kıbrıs Türklerinin yaşamında siyasi bir figür olmanın ötesine geçerek bir lider olarak öne çıkmasının başlangıç noktası 27 Ekim 1957 tarihindeki Kıbrıs Türk Kurumları Federasyon’u IV. Olağan Kongresi’nde yapılan başkanlık seçimleridir. Bu seçimlerde mevcut başkan Faiz Kaymak’ın kendisi lehine adaylıktan çekilmesi ile KTKF’nin başkanı seçilen Denktaş, farklı rollerle vermiş olduğu mücadeleyi bu tarihten itibaren kurumsal bir lider olarak sürdürmeye başlamıştır. Denktaş’ın liderlik konusunda önünü açan bu gelişmenin temelinde onun üstlenmiş olduğu roller kadar Kaymak ile Dr. Küçük arasındaki siyasi çekişmenin de etkisinin olduğu görülmektedir. Çünkü toplum içindeki liderliğini pekiştirmek isteyen Dr. Küçük’ün kendisini öne çıkaran bir tutum takınmasıyla Denktaş’ın KTKF liderliğine geldiği görülmektedir.

Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu (KTKF) Başkanlığı görevini üstlenen Rauf Denktaş, bu görevi sırasında öncelikle Türk köylerini ziyaret ederek toplumun yaşadığı sorunları yerinde tespit etmeye çalışmıştır. Halkla doğrudan kurduğu bu temaslar, siyasi yaşamı boyunca devam etmiş; siyasetten ayrıldıktan sonra da toplumla ilişkisini sürdürmüştür. Denktaş’ın uzun süreli liderliğinde, halkla kurduğu bu yakın ilişkinin etkili olduğu değerlendirilmiştir.

Denktaş’ın liderlik sürecindeki önemli dönüm noktalarından biri de 1958 yılında, dönemin Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye giden Dr. Fazıl Küçük’e eşlik etmesidir. Bu ziyaret, kısa bir süre önce kurulan Türk Mukavemet Teşkilatına (TMT) Türkiye’den destek sağlama amacı taşımaktaydı. Görüşmelerde Denktaş, teşkilata silah ve idareci desteği sağlanması talebinde bulunmuştur. Bu temaslar sonucunda TMT, Türkiye’deki Özel Harp Dairesine bağlanmış ve idaresi Türkiye tarafından üstlenilmiştir.

Denktaş’ın Kıbrıs’a tekrar dönüşü, adadaki Türklerin kendi yönetimlerini kurma yönünde attığı önemli adımlardan birisi olan Geçici Türk Yönetimi’nin kurulması ile gerçekleşmiştir. Rumlar tarafından 28 Aralık 1967 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kovulan Türkler bunun üzerine kendi geçici yönetimlerini ilan etmişler, başkanlığa Dr. Fazıl Küçük’ü başkan yardımcılığına ise sürgündeki Denktaş’ı getirmişlerdir. Denktaş’ın adaya dönmesinin ardından toplumlar arası görüşmeler tekrar başlamış ve bunlardan ilki 1968’de Beyrut’ta gerçekleşmiştir. Bu görüşmede Kıbrıs Türklerini Denktaş temsil etmiştir. Ancak 1971’de Makarios’un açıkça Helenizm’den yana tavır almasıyla bu görüşmelerden bir sonuç alınamamıştır. Denktaş’ın adadaki Türklerin tek lideri haline gelişi ise 1973 yılında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı Muavinliği ve Türk Yönetimi Başkanlığı seçimleri ile olmuştur. 16 Şubat 1973’te yenilenen bu seçimlerde Dr. Küçük, Türk toplumundaki birlik ve beraberliği bozmamak için aday olmayacağını açıklamış ve Denktaş tek isim olarak girdiği seçimlerden Cumhurbaşkanı Muavini ve Türk Yönetimi Başkanı olarak çıkmıştır.

Rauf Denktaş’ın Kıbrıs Türk toplumu içindeki temsil görevi 1957 yılında başlamış, 1973 yılındaki seçimlerde Dr. Fazıl Küçük’ün adaylıktan çekilmesiyle birlikte bu görev “toplum liderliği” konumuna evrilmiştir. Her iki tarih de Denktaş’ın siyasi kariyerinde önemli dönüm noktaları olarak öne çıkmaktadır. 1940’lı yıllardan itibaren yazılarında Kıbrıs Türk toplumunun siyasi haklarına ve bağımsızlık arzusuna yer veren Denktaş, ilerleyen yıllarda bu düşüncelerini siyasi faaliyetlerine de yansıtmıştır. 2000’li yıllarda siyasi görevlerinden ayrılmış olmasına rağmen, kamuoyundaki etkisi ve toplum nezdindeki konumu ölümüne dek sürmüştür.

Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk halkının siyasi liderlerinden biri olarak, yaklaşık 36 yıl boyunca Kıbrıs meselesine ilişkin yürütülen müzakerelerde aktif rol almıştır. Hukuk eğitimi almış olan Denktaş, bu alandaki bilgi birikimini diplomatik süreçlerde kullanmış, müzakere masalarında karşılaştığı önerilere hukuki çerçevede karşı argümanlar geliştirmiştir. 1968’den itibaren çeşitli dönemlerde Rum liderler Glafkos Klerides, Spiros Kiprianu, Yorgos Vasiliu ve Tasos Papadopulos ile yapılan müzakerelerde Kıbrıs Türk tarafını temsil etmiştir. Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği (AB) gündemine taşınmasıyla birlikte Denktaş, Birleşmiş Milletler nezdindeki girişimlerinin yanı sıra Avrupa Birliği ile de diplomatik temaslarda bulunmuş, böylece uluslararası platformlarda Kıbrıs Türk halkının haklarını savunmuştur.

Rauf Denktaş 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi başkanlığına seçilmiş, 1973’e kadar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olmuştur. Denktaş, 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilan edilmesiyle Devlet ve Meclis Başkanlığı görevini üstlenmiş ardından da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten 17 Nisan 2005’e kadar ülkenin Cumhurbaşkanı olmuştur. Böylelikle Şubat 1973’ten Nisan 2005’e kadar Kıbrıs Türklerinin toplum lideri olarak kesintisiz bir şekilde 32 yıl görev başında kalan Denktaş Nisan 2005’ten sonra siyasetten ayrılarak anılarını yazmaya başlamıştır. Denktaş’ın bu emeklilik hayatı da oldukça yoğun geçmiştir. Ofisinde her gün mesailerine devam ederken bir yandan yazılarını yazmayı sürdürmüş diğer yandan da Kıbrıs’ın bağımsız bir vatan olarak yaşayabilmesi için çalışmalarına devam etmiştir.

Rauf Denktaş, 13 Ocak 2012 tarihinde, Lefkoşa’da tedavi gördüğü hastanede vefat etmiştir. Kıbrıs Türk toplumunun bu önemli lideri, 17 Ocak 2012’de yapılan devlet töreniyle Lefkoşa’da, Cumhuriyet Parkı’nda bulunan anıt mezara defnedilmiştir. Denktaş’ın kabri, Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık mücadelesine verdiği emeklerin sembolü olarak Lefkoşa’da halkın ziyaretine açıktır.

Rauf Denktaş’ın kaleme aldığı eserler ise şunlardır;

  • Saadet Sırları (1941)
  • Ateşsiz Cehennem (1944)
  • Criminal Cases (1954)
  • A Handbook of Criminal Cases, (1955)
  • 12’ye 5 Kala Kıbrıs (1964)
  • The Cyprus Problem (1968)
  • Akritas Planı (1972)
  • A Short Discourse of Cyprus (1972)
  • Cyrpus Triangle (1981)
  • Gençlerle Başbaşa (1981)
  • Cyprus Problem in a Nutshell, (1983)
  • Kadın ve Dünya – Woman and The World, (1985)
  • Un Speeches on Cyprus (1986)
  • Seçenekler ve Kıbrıs Türkleri – The Option and The Turkish Cypriots (1986)
  • Kur’an’dan İlhamlar (1986)
  • Yarınlar İçin (1987)
  • Cyprus, An Idictment and Defence (1987)
  • The Cyrpus Problem 23rd Year (1987)
  • My Vision for Cyprus (1988)
  • Gençlere Öğütler (1988)
  • İmtihan Dünyası (1989)
  • Atatürk, Din ve Laiklik (1989)
  • Kıbrıs’ta Bitmeyen Kavga (1991)
  • Kıbrıs Davamız (1991)
  • What is the Cyprus Problem (1991)
  • Denktaş as a Photographer, Images From Northern Cyprus (1991)
  • The Cyprus Problem and the Remedy (1992)
  • From My Album (1992)
  • Arşiv Belgeleri ve Notlarla O Günler (1993)
  • Images From Nırthern Cyrpus (1993)
  • Karkot Deresi (1993)
  • Vizyon (1994)
  • Kapılar (1995)
  • Observations on the Cyrpus Dispute (1996)
  • Kıbrıs Meselesinde Son Durum (1996)
  • Rum Yunan İkilisi: İstenmeyen Cumhuriyetten Nereye? (1996)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt I. 1964, (1996)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt II. 1965, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt III. 1966, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt IV. 1967, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt V. 1968, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VI. 1969, (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VII. 1970, (1997)
  • Kalbimin Sesi (1997)
  • In Search of Justice (1997)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt VIII. 1971-1972, (1998)
  • Rauf Denktaş’ın Hatıraları, 1964-74, Cilt IX. 1973-1974, (1999)
  • Hatıralar, Toplayış, Cilt X, (2000)
  • Kıbrıs Girit Olması (2003)


Anahtar Kelimeler

#Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti#Rauf Denktaş #Kıbrıs Sorunu


Kaynakça

Arşiv Kaynakları

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 30.1.0.0, 7.40.17; (BCA), 30.18.1.2, 337.56.4; (BCA), 30.18.1.2, 411.198.2; (BCA), 30.18.1.2, 414.224.1; (BCA), 30.18.1.2, 451.472.6.

Telif Eserler

ARSLAN, İbrahim, “Rauf Denktaş’ın Şiir Dünyası”, Asia Minor Studies-Rauf Denktaş Özel Sayısı, Cilt: 2, Mayıs 2004, ss. 37-49.

ATUN, Ali Fikret, “Kıbrıs Meselesi ve Rauf Denktaş”, Rauf Denktaş’a Armağan, Turan Kültür Vakfı, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Ankara 2000, ss. 64-72.

AZİZOĞLU, Abdullah, “Denktaş Anlatıyor: 1 Ağustos 1964 Erenköy”, Kıbrıs Postası, 1 Ağustos 2013.

BALYEMEZ, Mehmet, İngiliz Yönetimi Döneminde Kıbrıs Türklerinin Siyasi Örgütlenmeleri (1923-1960), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2021.

___________________, “Kıbrıs Sorununda Dönüm Noktası; Eoka Saldırıları (1 Nisan 1955) (İngiliz Arşiv Belgeleri Işığında)”, Tarihin Peşinde-Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı: 25, Yıl: 2021, ss. 249-169.

BATUR, Nur, Rauf Denktaş Yeniden Yaşasaydım, Doğan Kitap, İstanbul 2007.

CİHANGİR, Erol, “Gittiler Ama Bir Gün Gelecekler”, Rauf Denktaş’a Armağan, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Turan Vakfı Kültür Yayınları, Ankara 2000, ss.8-27.

ÇAPRAZ, Kemal, “Vatandaş Denktaş ile Mülakat”, Rauf Denktaş’a Armağan, Turan Kültür Vakfı, Ed. Yakan Cumalıoğlu-Erol Cihangir, Ankara 2000, ss. 87-90.

DENKTAŞ, Rauf R., The Cyprus Problem, Lefkoşa 1974.

_________________, Rauf Denktaş’ın Hatıraları (1964-1974), Cilt: 1, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996.

__________________, Karkot Deresi, İstanbul 1996.

__________________, Koloni İdaresinde Kıbrıs Türkleri, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul 1997.

__________________, Kıbrıs Girit Omasın, Remzi Kitabevi, İstanbul 2004.

__________________, 19 Şubat-22 Mart 2004 Anılar, Değerlendirmeler ve Belgelerle Müzakereler, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, Nisan 2004, Kıbrıs.

___________________, The Cyprus Problem, What It Is- How Can It Be Solved?, Özyurt Matbaacılık, Ankara 2004.

___________________, “Kan İstedik Verdiniz, Can İstedik Verdiniz, Şimdi de Ses İstemeye Geldim”, Annan Planı’na Hayır, İleri Yayınları, İstanbul 2004.

___________________, Yeniden 12’ye 5 Kala, Remzi Kitabevi, İstanbul 2005.

___________________, Kıbrıs: Elli Yılın Hikayesi, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, İstanbul 2008.

EROĞLU, Hamza, Kıbrıs Türk Federe Devletinin Kuruluşu, Anayasası ve Bağımsızlığı, Türk Devrim Kurumu Yayınları, Ankara 1976.

GÜRKAN, Nezire, Zirvedeki Yalnızlık Kulesi-Rauf Raif Denktaş, Cümbez Yayınları, Gazimağusa 2005.

“Rauf Denktaş Biyografi”- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Resmi İnternet Adresi, https://kktcb.org/tr/cumhurbaskanligi/cumhurbaskanlari/rauf-raif-denktas (Erişim Tarihi:24.3. 2025)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi Resmi İnternet Adresi, Rauf Raif Denktaş, https://cm.gov.ct.tr/Bilgi/Denktasrr.pdf (Erişim Tarihi: 24.3.2025)

MORAN, Michael, Rauf Denktash at the United Nations, Eothen Press, United Kingdom, 1997.

ORHUN, Fatma Çalik, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş’ın Annan Planı Sürecindeki Mücadelesi, Hiper Yayın, İstanbul 2019.

ÖZTER, Lütfi, Ulusal Mücadelede Denktaş, Özyurt Matbaacılık, Ankara 2004.

PİLTER, Cankat Çeribaşı, Rauf R. Denktaş’ın Bir Devletin Doğuşunda Liderle İlgili Anıları, KKTC Sivil Savunma Teşkilatı Başkanlığı Yayını:2, Ed. Gülgün Serdar, KKTC 2009.

Tarihe Damga Vuran Lider-Denktaş, ACM Yayınları, Araştırmacılar: Cem Kar ve Mine Çeliker, Kıbrıs.

TAYHANİ, İhsan, Özgürlük Yolunda Bitmeyen Koşu “Denktaş Kitabı”, Kaynak Yayınları, İstanbul 2011.

TÜRKER, Pınar Yiğit, “Özgürlük ve Bağımsızlık Yolunda Yılmaz Bir Mücahit: Rauf R. Denktaş (1924-2012)”, Yalnız Kurt: Toros Rauf Denktaş’a Armağan, Yay. Haz. Saadettin Yağmur Gömeç, Mustafa Gökçe, Berikan Yayınları, Ankara 2020, ss. 15-40.

YALÇIN, Emrullah, “Rauf R. Denktaş’ın Kıbrıs’ta Bitmeyen Mücadelesi”, Atatürk Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 4, Temmuz 2005, ss. 11-148.

________________, “Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı ve Rauf Denktaş”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 58, Bahar 2016, ss. 279-301.

YILDIZ, Netice, “Rauf Raif Denktaş’ı Bir Fotoğrafçı ve Kültür Himayecisi Olarak Anlatmak”, Yeni Ufuklar, Nisan-Haziran, No: 14, Yıl: 2012, ss. 6-15.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=6b8324791c6c031475b47cdf2e81b466b9530644defae89115c05a17d7c35aafJmltdHM9MTc2ODM0ODgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=rauf+denkta%c5%9f&u=a1aHR0cHM6Ly9hdGF0dXJrYW5zaWtsb3BlZGlzaS5nb3YudHIvZGV0YXkvODE3NC9SYXVmLVJhaWYtRGVua3RhJUM1JTlGLSgxOTI0LTIwMTIp

Hayatı Yaşamak mı?

“Adam, hayatı dolu dolu yaşadı.” deniyor. Ne yapmış peki? Dünyada gezmediği ülke kalmamış, istediğini almış, istediğini giymiş. Hiçbir şeyi kendine dert etmemiş. Yarım yamalak da dolsa pek çok dili anlayacak seviyedeymiş. Birkaç defa evlenmiş, boşanmış, şimdi babasından kalan birkaç kuruşu huzur evinde tüketiyormuş. Her telden çalmış, her havadan oynamış. Bir eser ortaya koymamış, bir baltaya sap olmamış; ama hayatı doya doya yaşamış.

Diğeri için kendine yazık etti, deniyor. Niçin?  Hayatını yaşayamamış, hayatını tüketmiş? Ne yapmış peki? Başarılı bir öğrenim hayatı olmuş. Hiç boş durmamış, pek çok projede imzası varmış. Herkes uyurken o ibadet ediyormuş, herkes eğlenirken o çalışıyormuş. Bulduğuna şükreder, bulamadığında şikâyetçi olmazmış. Hayatı monotonmuş, böyle bir hayat mı olurmuş? Dostu dahi yokmuş, halen bir apartman dairesinde yaşıyormuş. Ne sigara ne içki içermiş, sinemaya dahi gittiğini gören olmamış, asosyalmiş. Bu adam, “yaşadım demesin”miş.

Yaşamak, nefes alıp vermekse, o zaten bir şekilde yaşanıyor. Kimisi bir saat, kimisi belki yüz sene yaşıyor. Hayatını yaşamak ve yaşayamamakla anlatılan başka bir şey. Hayatını yaşadı, yaşayamadı veya tüketti cümleleri kimler ve ne durumlar için kullanılırsa doğru veya değil? Anlaşılması gereken nedir? Hayattan beklentileri herkesin farklı. Bana göre hayatını israf eden, kendisine göre yaşamış veya başkasına göre ıskalayan biri, bir başkasına göre değerlendirmiş olabilir. Bu bir telakkidir, perspektiftir.

Zaman akıyor. Biz çoğu zaman onun içinde değil, arkasında sürükleniyoruz. Günler geçiyor, takvimler değişiyor; fakat insanın kendisi, yerinde sayıyor. Soru basit ama rahatsız edici: Biz bu hayatı yaşıyor muyuz, yoksa sessizce tüketiyor muyuz?

Tanpınar, zamanı bir medeniyet meselesi olarak görür. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” derken, insanın varoluş sancısını anlatır. Bugünün insanı ise ne içinde ne dışında; zamanın esiri. Saatler hükmediyor, bildirimler yön veriyor, takvimler kimliğimizi belirliyor. Zaman artık yaşanan bir derinlik değil, yetiştirilmesi gereken bir yük. Zaman makinesi öğütüyor bizi. Trump, gene hangi manyaklığı yapmış, Netenyahu kaç Filistinliyi katletmiş? Kim, kime aşık, kim kimden nefret ediyor? Koyduğu kurallara dahi kendisinin uymadığı kaotik dünyada yaşıyoruz. Soru şu: Hangi dünyanın hayatı yaşanmaya değer?

Arkadaşları Temel’e, yüzmeye gittikleri havuz başında sormuşlar: “Temel, yüzme biliyor musun?” Temel: “Bilmiyorum; ama öğrenmek istiyorum. Havuzu boşaltın.” demiş. Suyu boşaltılmış havuzda yüzme, nasıl öğrenilecek? Hayatı teneffüs etmek zorunda olduğumuz dünya havuzundaki mantık, Temel’e rahmet okutturacak cinsten.

Modern çağ, insana çok şeyi sundu ama anlamı geri aldı. Daha çok imkân, daha az iç huzur… Daha çok iletişim, daha derin yalnızlık…  Daha çok bilgi, daha çok kakofoni… Daha konforlu hayat, daha büyük kibir… Hayat hiç bu kadar dolu görünmemişti ama hiç bu kadar da boş, sığ, anlamsız hissedilmemişti. Çünkü biz, var olma bilincinden vazgeçip sahip olmak ihtiras ve şımarıklığını tercih ettik.

Sezai Karakoç’un asıl itirazı tam da buradadır. Ona göre insan, ruhunu kaybettiği gün modernleşmiştir. Diriliş, yeniden eşyaya değil, manaya dönmektir. Ama biz eşyaya tutundukça manadan uzaklaştık. Ekranlar büyüdü, vicdanlar küçüldü. Hayat hızlandı, insan yavaşladı; içten içe yoruldu.

Nietzsche, insanın en büyük tehlikesini “sürü ahlakı” olarak tanımlar. Herkes gibi düşünen, herkes gibi yaşayan, herkes gibi tüketen insan… Bugün mutsuz olmamızın nedeni kader değil; benzeşme. Kendi yolunu çizmekten vazgeçen, fıtratından uzaklaşan insan, başkasının hayatını yaşar ve buna “normal” der. Oysa normal olan şey, çoğu zaman çürümenin adıdır.

Hayatı tüketmek kolaydır; yaşamak zordur. Tüketmek; hız ister, yüzeysellik ister, unutmayı ister. Yaşamak; durmayı, düşünmeyi, bedel ödemeyi ister. Biz durmaktan korkuyoruz. Çünkü durursak düşüneceğiz. Düşünürsek yüzleşeceğiz. Yüzleşirsek bazı hayatların bize ait olmadığını fark edeceğiz. İşte asıl korku budur.

Ve şimdi, kaçamayacağımız o son gerçek: Bir gün bu telaş bitecek, telefonlar susacak, takvimler anlamını yitirecek.

O gün geldiğinde, kimse kaç ev aldığımızı, kaç fotoğraf paylaştığımızı, ne kadar meşgul göründüğümüzü sormayacak. Sadece tek bir soru kalacak geriye: “Bu hayat senin miydi, yoksa onu da mı tükettin?” Eğer cevap suskunluksa, işte asıl yoksulluk o zaman başlayacak.

Bir gün her şey duracak. Ezanlar duyulacak ama sen kendini çağrının içinde bulamayacaksın. Sala okunacak, senin için eller bağlanacak, belki “İyi bilirdik” diyecekler.  Defterler açılacak; kaç şey yaptığın değil, niçin yaşadığın sorulacak. O gün, “meşguldüm”, “hayatımı yaşadım” cümlesi, geçersiz olacak. Çünkü hayat, sana emanet edilmişti; harcaman için değil, şahitlik etmen için. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” ilahi buyruğu, istemesen de beyninde zonklayacak.

 Bedenini kim ve ne için kullandın, duyguların kim ve ne için kabardı? Kalbinde neyi taşıdın, kazancını nerede sarf ettin? Arkası gelmeyecek sorular sorulacak. Bu hayatı tükettinse geriye ağır sessizlik kalacak.

Yaşadığın hayatın huzuruyla gülmek, harcadığın hayatın vicdan azabıyla kahrolmak. Üçüncü seçenek yok!

Acil Sağlık Hizmetleri

Sağlıkta dönüşüm önce ve sonrası (4)  

Acil denilince aklımıza hemen sola bakan kırmızı hilali ve yürek hoplatan sireni ile cankurtaranlar (ambulans) aklımıza gelir. Bunlar kaza, yaralanma ve beklenmedik şekilde ortaya çıkan sağlık sorunlarımızda imdadımıza yetişirler.

İlk olarak askeri amaçlı, cephede yaralanan askerleri taşımak amaçlı at arabaları şeklindedirler. Bizde de at arabaları yanında 1. Cihan Harbinde, Filistin ve Yemen cephelerinde, at arabaları yanında 2 yaralıyı taşıyacak şekilde düzeneklenmiş develer de bu amaçla kullanılmıştır. Ambulanslar sivil amaçlı olarak ilk defa 1869’da Newyork’ta hizmete girmiştir. Bunlar 30 saniye içinde harekete hazır, o günün sağlık imkânı ile donatılmış arabalardır. 1900’lerde ise Londra ve Newyork’ta motorlu taşıtlar bu amaçla kullanılmaya başlanmıştır.

Ülkemizde; cumhuriyet döneminde, 1930’da çıkarılan Umumi Hıfzısıhha Kanunu ile tıbbi imdat ve yardım teşkilatı kurulma görevini belediyelere vermiştir. İlk cihan harbi ve Milli Mücadelemizde Hilal-i Ahmer’in bu alanda hizmetleri vardır. Kızılay bu alanda imkân ayırmakla birlikte Belediyeler ve sağlık müdürlükleri işbirliği ile ambulans hizmetleri hasta taşıma şeklinde yürütülmüştür.1955’de İstanbul Belediyesinin 15 cankurtaran ile yapmaya başladığı çalışma en bilinenidir.

Sağlık Hizmeti Giderek Gelişti

Karayolları ağının artması ve şehirleşmenin hızlanarak nüfusun şehirlere kayması bu alanda yeni düzenlemelere ihtiyaç doğurmuştur.1983’deki trafik kanunundaki bir düzenleme ile şehirlerarası yollarda Sağlık Bakanlığı, merkezlerde ise belediyeler bu konuda sorumlu tutulmuştur. O tarihlerde taşıt, şoför ve yakıt belediyelerce, sağlık ekipman ve personeli sağlık müdürlüklerince karşılanan şeklinde bu hizmet yürütülmüştür. Büyük şehirlerde özel teşebbüslerin de bu alanda hizmet verdiği bilinmektedir.1985’de bu alanda önemli bir gelişme olmuştur. Bu; Başbakan Turgut Özal’ın da katıldığı bir törenle, ALO 077 ile başvurulan, Ankara Numune Hastanesinde, 22 ambulans ile Hızır Acil Servisi hizmete sokulmasıdır. Bu çalışma 1994’de ALO 112 olarak değişmiştir. Bu değişim Avrupa Birliği uyumu gereği yapılmıştır. Önce İstanbul ve İzmir’de de hizmete girmiş olup 1998’de 49 ilimize vardır. 2008’den itibaren 81 ilimizde de hayata geçirilmiştir. Bu numara 2021’den itibaren acil sağlıkla birlikte diğer acillerin(polis, jandarma, itfaiye) de numarası haline getirilerek tüm acillerin müracaat anonsu olmuştur.

Yeni Gelişmeler Oldu

Acil sağlık hizmetleri ihtiyacındaki gelişmeler bunun önemini artırmıştır. Dünyada ve bizde de önemli gelişmeler olmuştur. Ambulanslar donanım ve personel yönü ile acil sağlık hizmetini verir özelliklere kavuşturan şekle kavuşmuştur. Bu amaçla yeni eğitim yerleri kurumlar hizmete sokulmuştur.1984’de Ankara Gülhane Askeri Hastanesinde Acil Yardım Eğitim Merkezi Başkanlığı, 1993’de İzmir Dokuz Eylül’de Acil Tıp Anabilim dalının açılıp paramedik eğitiminin başlaması,1996’da sağlık meslek liselerinde acil tıp teknisyenliği(ATT) bölümlerinin açılması, 2006’da acil tıp uzmanlığının hekimlik branşına eklenmesi bunlardandır. 2004 yılında 500 acil tıp teknikerinin(paramedik) atanarak acil hizmetleri kadrosuna atanması, 2002 yılından itibaren ATT’lerin KPSS üzerinden kadrolara alınması, yeni yönetmeliklerle acil durumlarda kısıtlı olmak üzere vakalara müdahale etme imkânının sağlanması da bunlardandır.

Acil Sağlık Hizmetleri şimdi Sağlık Bakanlığında Genel Müdürlük, illerde ise sağlık müdürlüğünde daire başkanlığı şeklinde hizmet vermektedir. Bu genel müdürlüğün bünyesinde bugün 3 bin istasyon, 5 bin 112 acil ambulansı(kırmızı şeritli) 34 bin çalışanı ile 7/24 hizmet vermektedir. Bu ambulansların 250’si paletli, 91’i yoğun bakım imkânlı, 17 helikopter,3 uçak,62’si motosiklet şeklinde olup her şartta ihtiyaca cevap verebilir özelliğe kavuşmuştur. Kocaeli’mizde ise 2000’lerdeki 12 ambulansımız şimdi 97’ye çıkmış olup 57 istasyon üzerinden vatandaşlarımızın müracaatlarına cevap vermektedir.

50 Bine Yakın Hasta Taşındı

Günde ortalama 500 vakaya çıkılmaktadır. Kocaeli’mizde ayrıca Kocaeli Büyükşehir Belediyemizin 2005’de 11 mavi çizgili taşıma ambulansı ile başlayan ve şimdi 28 olan ambulanslar ile taşıma hizmeti de verilmektedir. Alo 153 veya 444 11 41 no ile ulaşılan bu birimimizde 2024 yılında 50 bine yakın hastaya taşınmasında yardımcı olmuştur. Görüldüğü gibi acil sağlık hizmeti olan ambulans hizmetleri son 20 yılda kurumsal, personel, donanım ve imkân olarak çok büyük gelişmeler kaydetmiş olup gelişmiş ülkeler seviyesindedir.

Acil 112 üzerinden 2025’de 2 milyona yakın çağrı yapıldığı söylenmektedir. Bunların büyük bir kısmı sağlık hizmeti özelliğindedir. Görsel ve yazılı basında da çok sık seslendirilen bir husus gereksiz ve uygun olmayan müracaatların fazlalığıdır. İnsanlarımızın bu konuda daha dikkatli ve sorumlu davranması; buraların daha verimli çalışmasına katkı verecektir. Gereksiz müracaatların yapılmasına yönelik bilgilendirme çalışmaları yanında bu konularda cezai müeyyidelerin uygulanması kamu menfaati gereğidir.

Acil sağlık ihtiyacına düşmememiz, böyle bir durum olduğunda da buna cevap alabilme imkânımızın her daim karşılanabilir olması dilek ve temennilerimle sağlıkta kalınız.