-0.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 42

İzmit Dünya Göz Hastanemiz

Görmek, bilmenin ilk adımıdır.

  Hastanelerimizin kuruluş bilgilerine baktığımızda ilginç hikâyelerinin olduğunu görürüz. Dünya Göz Hastaneleri halen başta Ankara ve İstanbul olmak üzere 12 ilimizde 21 şubesi ve yurt dışında da toplam 10 noktada bulunmaktadır. İstanbul’da 1996 yılında başlayan bu zincir hastane gurubu, Dr.Akın Yılmaz Göz Hastahanesi’ni 2008 yılında devralıp, İzmit Dünya Göz olarak hizmete girmesi ile şehrimizde de çalışmaya başlamıştır.

  Dr.Akın Yılmaz kimdir? Körfez ilçemizin yetiştirdiği bir hemşehrimizdir. İlk ve orta öğreniminden sonra çok istediği tıp eğitimini İstanbul Tıp’ta tamamlayarak 1989da hekim olmuştur. Hekimliği çok sevdiği ve göz branşına ilgisi sebebiyle okulunun son senelerinde fırsat buldukca İzmit SSK hastanesi acil ve göz polikliniklerinde gözlemci olarak gelip gönüllü olarak çalışması takdir edilen bir hatıradır. Daha sonra göz hastalıkları uzmanı olmuş ve 1996 yılında Kocaeli Devlet Hastanesi’ine gelmiştir. Aynı zamanda eski demiryolu caddesi Ulugazi İlkokulu karşısındaki bir binanın zemin katında tam teşekküllü, küçük müdahelelerin de yapılabildiği muayenehanesini açmıştır.

  Hem hastane hem de muayenehanesindeki hekimliği ile kısa sürede göz hastalarının güvenini kazanmış,  bu hastalar için sevilen bir hekim olmuştur. Bilgisi, çalışkanlığı ve özveri ile yaptığı hekimliği ile göz hastalarının aradığı bir hekimdir. Şehrimizdeki bazı göz hekimlerinin Kuryapı İş Merkezinde açtıkları Göz Lazer Merkezinin kurucu ortağıdır (Muayenehaneden Hastaneye, Çağın Göz Hastanesi yazıma bakınız).

  Kocaeli’mizin yaşadığı 99 deprem felaketi birçok değişime de sebep olmuştur. Dr. Akın Yılmaz’ın iyi bir göz hekimi olması yanında müteşebbis kişiliği de vardır. Göz hastanesi açma hevesi ve düşüncesindedir. Bunun için Atatürk Bulvarı girişinde deprem hasarı sebebiyle yıkılan bir apartmanın hissedarlarından paylarını satın alarak buraya bir göz hastanesi kurup açmak üzere çalışmalara başlamış, gerekli müsadeleri almıştır. Bu maksatla yapılan bina tamamlanmış fakat Akın YILMAZ yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 2007nin temmuz ayında vefat etmiştir. Burası eşi Nuriye Yılmaz tarafından onun istediği gibi , “Hastane Kuruyorum” kitabının yazarı olan ve daha önce Akademi hastanemizde yöneticilik yapmış Atilla Turan’ın kurucu müdürlüğü ve Göz Hastalıkları uzmanı Mehmet Kasımoğlu başhekimliğindeki bir kadro ile Dr. Akın Yılmaz Göz Hastanesi adıylaEylül ayında hizmete açılmıştır. Burası 2008 yılı başında Dünya Göz Grubu tarafından satın alınmış, İzmit Dünya Göz Hastanesi olarak hizmete devam etmektedir.

   Bu hastanemiz 7 göz uzmanı, 1 anestezi uzmanı, 2 pratisyen hekim ve toplam 81 çalışanı ile 7/24hizmet vermektedir. Ortalama yılda 40-50 bin muayene, 3-4 bin cerrahi müdahele yapılmaktadır. Şu andaki yönetci Sevim Aydın 2003 de Dr.Akın Yılmaz ile çalışmaya başlamış olup 2018 den beri bu hastanenin müdürlüğünü yürütmektedir.

  Prof.Dr. Orhan Elibol:1991de Sivas Tıpdan uzman olup orada öğretim görevlisi iken 1996da Kocaeli Tıpa gelmiş, 98de doçent olmuştur. Bir ara oradan ayrılıp İzmit SSK ve açtığı muayenehanesi ile hekimlik yapmış,2004de yeniden fakülteye dönmüştür.2006 da profesör olmuştur. Oftalmoloji derneğinin şaşılık ve okuloplasti bölümünün aktif üyesi olup 2008den beri bu hastanede hastalarına bakmaktadır.

  Prof.Dr. Levent Karabaş:1995de Kocaeli Tıp Fakültesi’ne gelmiştir. Önceleri glokom daha sonra retina hastalıklarına yoğunlaşmış bir göz hekimidir. Türk Oftalmoloji Derneğinin vitroretinal cerrahi birimi başkanlığını da yürütmekte olup 2025 de fakülteden emekli olmuş ve bu hastahanenin kadrosuna katılmıştır.

  Dr.Caner Karadenizli:Eşi Tıp Fakültesi hekimlerinden olduğu için 1998 de Kocaeli Devlete gelmiş, 1999 da İzmit SSK Hastanesine geçmiştir. Bu hastane ve açtığı muayenehanesinde 2012ye kadar hastalarına bakmış, sonra istifa edip bürosunu da kapatarak yalnız özel hastahane hekimliği yapmaya devam etmiştir.2016dan beri burada çalışmaktadır.

  Dr.Erkan Ekşioğlu: Kocaeli Tıptan göz uzmanı olmuştur.2000-2010 yıllarında izmit merkezdeki Kızılay Dispanserinde çalışmıştır .Oranın güzel ve güvenilir  göz hastalıkları hizmeti  veren bir yer olmasında emeği çoktur. Dispanserin kapatılması ile buraya gelmiş olup 2010dan beri hastalarını burada kabul etmektedir.

  Dr.Mustafa Şahiner:Yakınlarının önermesi ile KBB uzmanı olan eşi ile birlikte 2018de İzmit’e gelip yerleşmişlerdir.  İzmite geldiğinden beri burada çalışmaktadır. Göz kapak ameliyatlarına ayrı bir ilgisi olduğu bilinir.

  Dr.Fatih Yenihayat:2015de Kocaeli Tıptan uzmanlığını almış ve eş durumundan Kocaeli Devlete tayin olmuştur. Oradan istifa edip 2020de İzmit Dünya Göz Hastanesine geçmiştir.

  Dr.Yusuf Yıldırım: Kocaeli tıptan 2001de uzman olmuş ve Kızılay dispanserinde çalışmaya başlamıştır. Buradaki çalışmaları ile Dr.Ekşioğlu ile birlikte Kızılay Dispanseri göz hastaları için güvenilir ve aranılır bir adres olmuştur. Buranın kapatılması ile 2010dan itibaren Dünya Göz’de çalışmaya başlamıştır.

    Kocaeli’mize de değer katan Dünya Göz Hastaneleri ülkemiz insanına olduğu kadar adı gibi dünya insanlarına sağlık hizmeti sunar özelliktedir. Verilen bilgiye göre yurt dışında 15 yeni klinik açılarak daha da büyümesi hedeflenmektedir. Sağlık turizmimizde de öncü kurumlarımızdan olup dünyanın her yerinden gelen yılda ortalama 120 bin hastaya göz sağlığı alanında hizmet vermektedir.

   Bu vesile ile vefat etmiş olan başta Dr.Akın Yılmaz olmak üzere şehrimiz insanının sağlığına hizmet etmiş olan tüm hekim ve sağlık emekçilerimizi rahmetle anarım. Sağlıkta kalın..

Aile Kavramı

Huzurlu bir toplumun teminatı sağlam ve güçlü bir ailedir. Aile, dinen evlenmelerine engel bulunmayan bir erkek ve bir kadının meşru nikâhla kurdukları mutluluk ve muhabbet yuvasıdır. Aile, insanlık tarihinin en kadim ve en sağlam kurumudur. İnancın, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği, millî ve manevi değerlerin gelecek nesillere aktarıldığı eşsiz bir okuldur. Yüce Yaratan bir ayette, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyruğu üzere aile; sevgi ve saygı, şefkat ve merhamet yuvasıdır.
*
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.
*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız
Ne yazık ki aileyi hedef alan bazı mihraklar tarafından; kadınlar annelik, erkekler babalık gibi kutsal bir değerden uzaklaştırılmak, kadın ve erkeğin aile içindeki rolleri zayıflatılmak istenmektedir. Fıtrata aykırı sapkınlıklar medeni birliktelik adıyla masum; nikâhsız beraberlikler normal; evlilik ise bir yük ve külfet olarak sunulmaktadır. Oysaki evlenmek ve aile olmak fıtratın gereğidir. neslin ve milletin devamı için zaruridir.
*
Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır.
” Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Yüce Yaratan ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.
*
Ne var ki bugün, aile yapısı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar küresel lobiler, çıkar çevreleri ve emperyalist güçlerin kuşatması altındadır. Bu şer odakları; aile bağlarını zayıflatmayı, nesilleri şahsiyetsiz ve kimliksiz bırakmayı, öz değerlerinden ayırmayı bir hedef haline getirmiştir. Hal böyleyken, aile kurmak, aileyi korumak ve güçlendirmek yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, iman, vicdan ve izan sahibi her insanın; dini, ahlaki ve insani sorumluluğudur
Aile değerlerinin örselenmeye çalışıldığı bu zamanda bize düşen; dünyadaki cennetimiz, muhkem kalemiz, son sığınağımız olan ailemizin kıymetini

Ailenin Önemi

Huzurlu bir toplumun teminatı sağlam ve güçlü bir ailedir. Aile, dinen evlenmelerine engel bulunmayan bir erkek ve bir kadının meşru nikâhla kurdukları mutluluk ve muhabbet yuvasıdır. Aile, insanlık tarihinin en kadim ve en sağlam kurumudur. İnancın, kimliğin ve kişiliğin şekillendiği, millî ve manevi değerlerin gelecek nesillere aktarıldığı eşsiz bir okuldur. Yüce Yaratan bir ayette, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyruğu üzere aile; sevgi ve saygı, şefkat ve merhamet yuvasıdır.

*
Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.
Ne yazık ki Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, din diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu. Bu sebeplerle olacak ki son yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları duyar olduk.
*
Ve ne acıdır ki, şiddet, istismar ve kadın cinayetleri tırmanmaya devam ediyor. Bu vahim tablo karşısında, kadın söz konusu olduğunda merhamet, adalet ve hakkaniyetten asla taviz verilmemelidir. “Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en iyi davranandır” buyuran Peygamber Efendimizin davetine icabet müminim diyen her insanın temel görevidir.
*
Yüce Yaratıcı kadın ve erkeği yeryüzünün en değerli varlıkları olarak yaratmış, farklı niteliklerle donatarak birbirine eş kılmıştır. Dünya hayatının yükünü birlikte taşıyalım, birbirimizde huzur bulalım diye bizlere aile olma nimetini bahşetmiştir. Aile, insanın yalnızlığına kalkan olan, neslin devamını sağlayan, güzide bir kurumdur. İnancımızın, şahsiyetimizin, yaşam tarzımızın şekillendiği en değerli çatıdır. Aile, çocuklarla büyüyen, güzelleşen, gençlerle geleceğe kök salan bir çınardır.

*
Aileyi hedef alan tehditlerin arttığı, fıtrata aykırı tahribatın hızla yayıldığı bir çağdayız. Ailenin, özgürlükler önündeki engelmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ortamdayız. Sorumluluk almadan tek başına yaşamanın daha cazip olduğu fikrinin özendirildiği bir zamandayız
Ne yazık ki aileyi hedef alan bazı mihraklar tarafından; kadınlar annelik, erkekler babalık gibi kutsal bir değerden uzaklaştırılmak, kadın ve erkeğin aile içindeki rolleri zayıflatılmak istenmektedir. Fıtrata aykırı sapkınlıklar medeni birliktelik adıyla masum; nikâhsız beraberlikler normal; evlilik ise bir yük ve külfet olarak sunulmaktadır. Oysaki evlenmek ve aile olmak fıtratın gereğidir. neslin ve milletin devamı için zaruridir.
*
Bizler yalnız değil, aile içinde mutlu yaşayabilecek şekilde yaratıldık. Ailemizin huzurlu, aile bağlarımızın güçlü olmasını dilemek bizim hamurumuzda vardır.
” Bizlere aile gibi paha biçilmez bir nimet veren Yüce Yaratan ise onu korumamızı şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
*
Gençlerimiz ailemizin göz bebeği, bizi güçlü kılan en büyük imkân ve zenginliğimizdir. Onların inançları, hayalleri ve fikirleri bizim geleceğimizdir. Zihinleri berrak, duygu ve düşünceleri heyecan dolu olan gençlerimizi anlamak ve onlara rehberlik etmek bizim vazifemizdir. Zira gençlik dönemi tecrübesizlik ve merakla çeşitli tehlikelere maruz kalınan bir dönemdir. Huzurlu ve bilinçli bir aile ortamında büyüyen, kendisine güvenilen ve maneviyatla desteklenen gençlerimiz, girdaplardan korunacaktır. Aileleri, evlenme çağına geldiklerinde onların da aile kurmalarına, geleceğe umutla bakmalarına vesile olacaktır. Neslin devamını ve yeryüzünün imarını; okuyan, araştıran, tefekkür eden gençlerimiz sağlayacaktır.
İnsanlar arasında din, renk, ırk ve düşünce ayrımı yapmayan sufiler, insan denilen varlığı layıkıyla sevmeyi, onun hakkına riayet etmeyi, hata ve kusurlarını hoş görmeyi en önemli gaye bilmişlerdir. Âlemşümul sevgi, tasavvufi idrakin en bariz özelliğidir.

*

Ne var ki bugün, aile yapısı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar küresel lobiler, çıkar çevreleri ve emperyalist güçlerin kuşatması altındadır. Bu şer odakları; aile bağlarını zayıflatmayı, nesilleri şahsiyetsiz ve kimliksiz bırakmayı, öz değerlerinden ayırmayı bir hedef haline getirmiştir. Hal böyleyken, aile kurmak, aileyi korumak ve güçlendirmek yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, iman, vicdan ve izan sahibi her insanın; dini, ahlaki ve insani sorumluluğudur
Aile değerlerinin örselenmeye çalışıldığı bu zamanda bize düşen; dünyadaki cennetimiz, muhkem kalemiz, son sığınağımız olan ailemizin kıymetini bilmektir.

Kâinat – Evren Üstüne

     Ünsiyet ve ülfet içinde yaşadığımız kâinatın,

     Sanki hiç mi hiç farkında değiliz!

     Basîretsiz bakış, bunu bize göstermiyor! 

     Mânen sağır kulaklarımız işitmiyor.

     Sanki olup bitenler arasında,

     Çok şeyler olmuyormuş gibi sağır, dilsiz ve körüz!

     Maddî varlığımız yanında,

     Onu kollayıp gözeten bir mânevî yanımız olduğundan bile

     Yazık ki, haberimiz yok!

     Halbuki şu kâinat / evren, yaratılan her şey;

     Tamamiyle muazzam, koskocaman / çok büyük bir delil ve kanıt.

     Çünkü, görünmeyen gayp ve hâl dilleri,

     Allah’ın mükemmel ve san’atlı bir şekilde yarattıklarının;

     Topluca yaptıkları Allah’ı zikir, tespih ve anışlarını;

     Onların nasıl birer Muvahhit /

     Allah’ın bir ve tek oluşunu gösteren birer varlık

     Olduklarını bizlere hissettirmekte.

     Yunus-vari:

     “Boyacı nerdesin?” diye haykırmaktan

     Kendimizi alamamaktayız. 

     Evet, kâinat:

     Büyük bir insan.

     İnsan:

     Küçük bir kâinat.

     Kendini bilen, tanıyan, anlayan insan;

     Vücud / beden uzuv ve organlarıyla;

     Maddî kâinatı, evreni tanır.

     Mânevî taraflarıyla da,

     Evren’in görünmez / gayp âlemlerini bilir.

     Evet, hiç uzaklaşmaya  gerek yok.

     Kâinatı,

     Maddesi ve mânasıyla kendinde gör.

     Kendinde bil.

     Kendinde olduğunu anla.

     Bulunduğun yerde odak noktası;

     Ey insan! Sensin Sen.

     Kâinat merkezinin;

     “Sen” olduğunun artık farkında ol.

     Merkez olduğunun şuur ve bilincine er.

     Aldırma başkaları:

     “Ne der?”

     Ey ikircikli birader!

     Anlamda geri kalma!

     Bakın dur dört yana.

     Gözünü gezdir.

     Kulağını çevir de,

     Dur, gör ve anla.

     Nedir, bu kâinat denen ana?

Oniki Eylül İhaneti

Türk tarihinin de kara günü kırk beş yıl önce bugün; ABD nin ‘’Bizim çocuklar’’ dediği darbeciler yönetime el koydu. Siyasi partiler kapatıldı; 171 kişi işkencede can verdi; 230 bin kişi yargılandı; 50 kişi ise idam edildi…
Ve darbenin başı Kenan Evren, Türkiye için Eyalet isteyip 3 bayrak önerdi…
*
Önümdeki yazıyı özetlerken şu tespiti yapmak zorunda kalıyoruz:
Siyasi ahlak bozulmuştu. Temelde siyasi ahlak bozulursa hiçbir şey düzelmez. Demokrasi, hukuk, adalet tüm bu çarklar işlemez olmuştu.
Evet, ipin ucu kaçmıştı; ülkenin kalkınmasıyla alakalı kafa yoran gençler arasında kolayca kamplaşmalar oldu/ oluşturuldu.
*
Sağ- sol çatışmasını bitirme hedefi ile yapılan 12 Eylül darbesinin hataları sadece idamların, cezaevindeki işkencelerin ve faili meçhullerin acı sonuçlarını ortaya bırakmadı…
*
PKK’nın ayrılıkçı şiddeti neredeyse Türk-Kürt çatışması yaratmayı planlarken, dinci terör örgütlerine militan yetiştiren kaçak medreseler, dergâhlar, tarikat-cemaat evleri de bir süre sonra laik rejimin önünde devasa bir tehdit haline geldi..
*.
Ne yazık ki 12 Eylül ürünü ANAP’ın Nakşi yöneticilerinin tarikat ve cemaatlere göz yumması, Erbakan’ın iktidarı döneminde tarikat liderlerinin başbakanlık konutunda ağırlanması, diğer yandan da tüm bunlar içerisinde en tehlikeli yapı haline gelen Fettullah Gülen cemaatinin son 10 yıl içerisinde AKP eliyle palazlandırılması da, ihtilal sonrasının rejimin üzerine bir kaos olarak bıraktığı sinsi tezgahın sonuçlarıydı…
*
Evet; bugün 12 Eylül askeri darbesinin 45. yıl dönümü…
Darbeye gerekçe olan “kardeş kavgası”, yani sağ-sol çatışmasının önlenmesi iddiası ne kadar etkili oldu bilinmez ama askeri müdahale Türkiye’nin demokrasi tarihine sadece faili meçhuller, işkenceler ve idamlar bırakmadı, Atatürk’ün sağlam temeller üzerine kurduğu laik cumhuriyeti hedef alan gerici çetelerinin hegemonyasını da büyüttü…
*
Ne tuhaf ki, 12 Eylül sonrası palazlanan Fethullahçılar darbe ortamında göstermelik operasyonlarla enterne edilmeye çalışılırken, yıllar sonra kendilerini palazlandıran AKP’ye, yani devlete darbe yapacak kadar da büyütüldüler…
*
En acısı da, her fırsatta çeşitli kesimlerin laik cumhuriyeti korumasını bekledikleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neredeyse üçte birinin 12 Eylül sonrası palazlanan Fethullahçıların müritleri olduğunun ortaya çıkması…
*

12 Eylül darbesi aslında kime ve neye karşı yapılmıştı?..
Yanıtını biz verelim; Laik cumhuriyete!..
*
Dün olduğu gibi bugün de, İngiliz’in rolünü üstlenmiş ABD’nin resmi sınırlarımızın bitişiğinde işledikleri mafya içerikli oynanan oyunların 1925 lerde yapılanlardan farkı var mı?
*
Dün olduğu gibi bugün de din bezirgânlarının Atatürk hakkında, dinsizdi / ateist idi gibi yakıştırmalarının asıl amacı üzerinde sağlıklı analizler yapabiliyor muyuz?
Laik Cumhuriyeti ve ülkenin üniter yapısını federasyona çevirme çapaları aslında ABD nin yüz yıllık projesi olduğunu bilelim,
*
12 Eylülü hazırlayan güçlerle BOD projesini Orta Doğu Coğrafyasında yürürlüğe sokan iç ve dış güçlerin görevlerini yapmaya devam edeceklerini Unutmayalım.

Barış Vaadiyle Oynanan Tehlikeli Oyun

TBMM’de kurulan “Terörsüz Türkiye Komisyonu”, PKK’nın silah bırakacağı varsayımı üzerine kurulmuş görünüyor. Bu çerçevede af ve uyum yasaları, hatta Öcalan’ın istediği, Türkiye’yi üniter milli devlet yapıdan uzaklaştıracak anayasal değişiklikler gündeme getirilecek.

DEM’in Komisyon üyelerinden bir ekibin İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşme yapması talebine MHP’nin de katılması artık sürpriz olmaktan çıktı. Komisyonun, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü teröristbaşının ayağına gidip görüşmesi, PKK açısından çok önemli bir başarı olacaktır. Çünkü bir yandan teröristbaşını meşru siyasi aktör haline getirirken, diğer taraftan taleplerinin komisyonda tartışılması, O’nu başmüzakereci sıfatıyla TBMM ile eşitleyecek.

PKK’nın ön şartları çok net: Öcalan’ın özgürlüğü, Kürt kimliği ve dilinin anayasal güvence altına alınması. Bu şartlar yerine getirilmeden örgüt “silahları bıraktık” demeyecek. Yani süreç, doğmadan çıkmaza mahkûm.

Hatta bu şartlar yerine gelse de PKK’nın Suriye, Irak ve İran’daki uzantıları faaliyetlerine devam edecek. ABD’nin Suriye’de PKK/YPG yapılanmasını büyütüp, Suriye’nin yeni yapılanmasında başat bir unsur haline getirmek istediği ortada. 80-100 bin kişilik bir ordu oluşturup, eğitip donatan ABD bu oluşumun tasfiyesini istemez. Böyle bir güce yaslanan KCK/ PKK’nın da tüm uzantılarıyla birlikte kendini feshetmesi pratik olarak imkânsızdır.

Washington’un hedefi PKK’yı tasfiye etmek değil, Suriye’nin yeniden yapılanmasında ona önemli bir rol vermektir. “Rojava’daki” özerk yapılanmayı (PYD/YPG/SDG) destekleyerek hem Türkiye’yi dengelemek hem de Ortadoğu’daki varlığını kalıcı hale getirmek istiyor. İsrail’in bölgedeki çıkarlarına hizmet edeceği değerlendirilen bu yapılanma hem Büyük İsrail Projesi ve hem de BOP için önemli.

Dolayısıyla “PKK silah bırakacak, barış gelecek” söyleminin sahada karşılığı yoktur.

******************************

Erdoğan ve Bahçeli Bile Bile…

Peki, Erdoğan ve Bahçeli, PKK’nın silah bırakmayacağını ve uzantılarının faaliyetlerine devam edeceğini bilmiyor mu?

Elbette biliyorlar. İktidarın siyasi aklı, ABD güvencesi altındaki PKK bileşenlerinin silah bırakmayacağını gayet iyi görmüştür.

O halde şu soruya cevap aramak gerekir: Neden böyle bir sürece kapı araladılar? Neden “PKK’nın kurucu önderi sözünü tuttu” diyerek “Keleş kebabı” denilen 30 kaleşnikof silahın sembolik yakılması olayını büyütüyorlar?

Bunun muhtemel iki cevabı var:

Seçim Hesabı: Erdoğan için en kritik mesele, bir defa daha Cumhurbaşkanı seçilmek. Bunun için hem MHP tabanını hem de Kürt seçmeni aynı anda ikna edecek manevralar gerekiyor. Milliyetçi tabana Bahçeli üzerinden “PKK bitti, Öcalan silah bıraktırdı” mesajı verilirken, Kürt seçmene “belediyeler iade edilebilir, af gelebilir” umudu sunuluyor.

Dış politika ayağında ise ABD ve AB’ye “biz çözüm iradesi gösteriyoruz” mesajı veriliyor. Bu sayede hem ABD’nin baskısı azaltılmak hem de dış politikada manevra alanı açılmak hedefleniyor.

****

PKK’nın silah bırakmayacağı bellidir, ABD’nin planı da açıktır. PKK’nın Suriye ve İran ayaklarına vermek istediği rol ve bunun için yaptığı hazırlıklar ve yatırımlar biliniyor.  

Öcalan’ın ve PKK yöneticilerinin affı, devlete kurucu ortaklık isteyen PKK taleplerinin kabulü mümkün değildir. Bu taleplerden hiçbirine, Komisyona üye veren partilerin (AKP, MHP ve CHP) tabanlarındaki milliyetçi taban bile ikna edilemez.

Geriye yalnızca, iktidarın ömrünü uzatmak için oynanan tehlikeli bir oyunun toplumda açtığı derin yaralar kalır. Bu yaralar birinci çözüm sürecinde, şehirlerimizi PKK militanlarından geri almak için yapılan hendek savaşlarından daha fazla yıpratıcı olabilir.

İktidarda kalmak uğruna bu tür tehlikeli oyunlara başvurmak, kısa vadede taktik kazanç getirse de uzun vadede hem devlete hem millete ağır bir fatura çıkaracaktır.

Asıl yıpranacak olan iktidarın (AKP, MHP) kendisidir. Çünkü seçmenlere farklı vaatler sunmak, gerçek niyetleri gizlemek, siyasi mühendislikten öte “bilinçli bir aldatma”dır. Bu da siyasetin ahlaki zeminini çökertir. Bir kere daha kandırıldığını gören kitleler kalıcı olarak partilerinden koparlar.

******************************

İktidar Sürece Nasıl İkna Oldu?

Cumhur İttifakını 2. Çözüm Sürecine ikna eden birinci faktör “Erdoğan’ı bir kere daha Cumhurbaşkanı seçtirmek” olabilir.

Ama bu kadar önemli kararların alınmasında dış faktörlerin de belirleyici olduğunu unutmamak gerekiyor. ABD ve İsrail’in Suriye ve İran üzerindeki plan ve uygulamaları malumdur. Türkiye için planlarını da hiç gizlemediler. ABD generalleri yıllardan beri -bazı askeri sunumlarda- Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda bir “Kürdistan bölgesinin” koparıldığı haritalar kullanıyorlar. Kuzey Irak’taki Barzani TV’leri benzer haritaları hava durumu yayınlarında kullanıyorlar. İsrail’in “vadedilmiş topraklar” hayallerinde Dicle ve Fırat ve arasındaki bölge var.

ABD/İsrail, Suriye ve Irak’a yerleşirken, İran’dan bir parçayı da bu plana eklemeyi düşünüyor. Dicle ve Fırat’ın sularını da denetlemek istedikleri açıktır. Bölgenin en büyük zenginliği bu iki su kaynağıdır.

“Planın Türkiye safhası” ne zaman gelir bilinmez. Ama önce savaşsız bir şekilde ve kendi rızamızla, federasyon veya özerk bölge yapılanmalarıyla, bu bölgedeki egemenlik haklarımızdan vazgeçmemizi sağlamaya çalışıyorlar.

Hiçbir Türk siyasetçi veya Türk partisi buna rıza gösteremez. Ancak Onlar tek adam rejimlerinde bir kişiyi “ikna” etmek yeterli olur düşüncesindeler. Tek kişinin hükmettiği devletlerde O kişinin zaafları, hataları, yanlışları, ihtiraslarını kullanarak sonuç almaya alışmışlar.

Türkiye’de de bunu deniyorlar.

Ama başaramayacaklarına inanıyorum. Türkiye’nin devlet yapısı köklüdür, kurumları ne kadar yıpranmış olsa da hala devlet şuuru hala canlıdır.

Daha da önemlisi Türk Milleti egemenliğini devretmez. Milletimiz devletimizin tapusunu hisseli tapuya çevirtmez.  Devletine ortak kabul etmez.

623 yıl padişahlıkla yönetilmemize rağmen, Sevr’i imzalayan padişahın, egemenliğimizi devreden, iradesine karşı çıkan cevher bugün daha da canlıdır.

Ama olan biten her şeyin farkında olmamız gerekir. Zarar büyümeden, tüm meşru ve demokratik yollarla itiraz etmek ve siyasetçilere hesap sormak zorundayız. Bunları yapabilirsek, yapılanların hem toplumsal maliyetini azaltır hem de milli birliğimizi koruyabiliriz.

İman ve İnanç

     Hepimiz mü’miniz. İmanlı ve inançlıyız. Evet, hepimiz mü’min ve müslimiz / islâmız.

     Bunda asla şüphemiz yok. Fakat bununla yetinmemeliyiz.

     Neye, niçin ve neden inandığımızı araştırmalı ve iyice öğrenmeliyiz.

     Çünkü iman, kuru, icmalî bir tasdik ve kabulden ibaret değildir.

     Zira taklidî bir iman, sapkınlıklar karşısında sönmeye mahkûmdur.

     Öyle ise, taklidî imanımızı tahkikî iman hâline getirmeliyiz.

     Bunun için, her şeyden çok imanın esas ve temellerine yönelmek bir zarurettir.

     Çünkü insan, muhteşem bir saray gibidir. Temel ve esasları imanın erkân ve rükûnlarıdır.

     İman ve inancın en önemli temeli ise Allah’a imandır. Sonra Peygambere itaattir. Ve tabii

     Bu kabullerin gereğini yapıp yapmadığımızın hesaba çekileceği gün olan

     Haşr’in geleceğini öngörmektir.

     İşte bundan dolayıdır ki, iman ilmi en başta sarılacağımız;

     Ebediyetimizi sağlayacak olan bir can simidi hükmündedir. Çünkü:

     “Umumî harpler, beşere (insanlığa) intibah (uyanıklık) vermiş,

     Dünya hayâtının fânîliğini ihtar etmiş (hatırlatmış)tır.

     Ve bâkî bir âlemde, ebedî bir saadet içinde yaşamak hissini uyandırmıştır.”

     Öyleyse:

     Ebedî kurtuluşun tek çaresi, Kurân’a sarılmaktır. Çünkü:

     Kur’an-ı Hakîm, hakikî ve asıl ilimleri içeren mukaddes bir kitaptır.

     Bütün asırlarca insanların tüm tabakalarına seslenmiş ve hâlen seslenen ezelî bir hutbedir.

     Gençlik ve tazeliğini korumakta olup, her asrın ihtiyacını karşılamış ve karşılamaktadır.

     Ders verdiği hakikatler; hem aklı, hem kalbi, hem ruhu, hem vicdanı aydınlatıyor.

     Kur’an-ı Hakîm’in gerçek, hakikî yolu ise, her yerde suyun bulunup çıkarılması gibidir.

     Her bir âyeti, yâni Kurân’ın her bir cümlesi,

     Hz. Mûsa’nın mucizeli âsâsı / değneği gibi, nereye vursa âb-ı hayât fışkırtıyor. Tıpkı:

     “Her şeyde Allah’ın varlık ve birliğini gösteren bir pencere vardır.” diyen

     İbnu’l-Mu’tez’in düstur ve prensibini her şeye okutduğu gibi.

     İlim ile gelen imanî mes’eleler dahi,

     Akıl midesine girdikten sonra, derecelere göre ruh, kalp ve  kalbe konulan bir lâtife olan sır

     Ve şehvet, gazap, fazilet gibi şeylerin kaynağı olan ruh ve can hükmünde olan nefis

     Ve bunun gibi letaif ve duygular kendine göre birer hisse alır.

     Eğer onların hissesi olmazsa noksandır.

     Bunu elde etmek için, bizlerin de,

     Bütün mükemmelliklerin üstadı olan İslâm hakikatlerini bilmek,

     Anlamak ve gerektirdiklerini yerine getirmekle mükellef ve yükümlüyüz.

     İmandan gelen bir coşkunlukla, kendimizi hor ve hakir görmeyecek,

     Fakat çaresizlere karşı da zorbalık etmemek,

     Kibirlenmemek ve büyüklük taslamamakla kendimizi yükümlü bileceğiz.

     Ayrıca, Müslümanlığın bizlere verdiği izzet, şeref, yükseliş

     Ve ilerlemenin en önemli sebebinin;

     İslâmî izzet, yani İslâm’ın gerektirdiği haysiyet ve şerefle donatıldığımızdan kaynaklandığının

     Şuur ve bilincinde olmamız icap ettiğini asla unutmamalıyız.

     Yine unutmamalıyız ki:

     Bu asırda akıl hükmediyor.

     Nitekim bütün Şeriat, İslâm ve Kurân’ın esas ve kanunları ve iman hakikatleri aklîdir.

     Herkes istidadı, kabiliyet ve yeteneği nispet ve ölçüsünde kendi kendine istifade eder.

     Aklımız her bir mes’eleyi tam anlamasa da; ruh, kalp ve vicdanımız hissesini alır.

     Ne kadar istifade etsek, büyük bir kazançtır.

Yaşamatik

Anılar şeridi yansıyor ufka

Bir sinemaskop gibi pencereden

Ve yavru kuş yüreği kadar yufka

Bir inilti düşüyor hançereden

 Sonra oluyor musallâda meyyit

Teneşirden süt damlıyor belki de

Zırhını ve miğferini giy de git

Dost da, düşman da o uzak ülkede

 Ve selâm olsun arıya ağıda

Gel ey çimçiçek polen gözlü katil

Su havliyle yazmışım bu kâğıda

Mezarın şen olsun dostum Azrail

    7 Kasım 1995– Bahçecik Seymen 

İrfan-ı  İdhal

Bir bak, farkı nedir hâkirle üstünün?

Bakmak elzem ki yıkıldık büsbütün!

O pembe, yeşil, sarı, mavi, muzrar,

Aman yandık ki zarar üstüne zarar!

İki kefesi var, kulbu, tutan el âmâ yersen.

Güneş sızıyor göze hele bir şey dersen.

Verdik teraziyi, izniyle binlerce râzinin

Yok yok, biz üstüne oturduk terazinin!

Kimin Arkasında Kim Var?

Okuyucu köşe yazılarında güncellik bekler. Hiç olmazsa çoğunlukla siyasetten bahsetmesini, siyasilerden haber vermesini ister. Eh okuyucu karşısında boynumuz kıldan ince. Güncellik ederken bir de polemik patlatırsam. Hele hele başımı belaya sokmayacak ölçüde birilerini itibarsızlaştırır, “aslında” ne mal olduklarını faş edersem tadından yenmez. “Tadından yenmez” yenmesine de bu yapıya yaklaşan yazılar, hele yazarı bensem, ağzımda lezzet değil kekremsi bir tat bırakıyor.

Yok benden öyle “kodu mu oturtan” yazar olmaz.

Bu köşedeki ilk yazımın başlığı kurnazcaydı: KARAR Verdim Aktüel Yazmaya. Fakat yazının metninde bir açıkgözlük yapıp, ama, diyordum, sizin aktüelinizle benim aktüelim aynı olmayabilir.

Gerçekten benim aktüelim çoğu zaman televizyonlarda izlediğiniz, dört-beş uzmanlı aktüalite oturumlarının aktüalitesinden farklı. İtiraf edeyim: İnsanların hatalarını yakalayıp teşhir etmek pek hoştur. Eleştirdiğiniz adamın hemen bir tık üstüne çıkarıverirsiniz. Statü kazanırsınız. O yüzden, hatasını yakaladığınız kişi ne kadar yüksekse onu tenkit de o kadar kazançlıdır.

Kimin arkasında kim var?

Hataya bir de kasıt eklerseniz, iş daha da tatlanır hâle gelir. O hata yapıyor… Ama aslında hata yapmıyor. Aldığı talimatı uyguluyor. Yaa… O falanın adamı. O falan da filanın adamı. Böyle bir “arkasında kim var” zinciri kurarsanız macera veya polisiye film seviyesinde bir heyecana yelken açarsınız. Onun arkasında şu var, onun da arkasında öbürü…

Bir salon toplantısıydı. Bir kuruluş muydu, şahıs mıydı hatırlamıyorum, eleştiriliyordu. Konuşmacı, “Onun arkasında falanca var.” dedi. Protokol sırasında oturan dinleyicilerden biri, “Falanca’nın da arkasında filanca var…” diye devam etti. Konuşmacı yangına körükle gidiyordu ve gizli faile gizli fail ekliyordu. Ben de fena hâlde sıkılıyordum. Makul konuşmalar, çözümlemeler dinleyeceğim ümidiyle gelmiştim. Onun yerine komplonun teselsül zinciri uzuyordu. Nihayet el malum, “Onun da arkasında İngilizler var.” telaffuz edildi. Protokol sırasındaki dinleyici bu belirlemeye, cevabını bildiği” bir soruyla karşılık verdi: “Peki, İngilizlerin arkasında kim var?”. Dayanamadım ve oturduğum yerden bağırdım: “Ben varım!”. Bazen gençleşir ve böyle saçma sapan çıkışlar yaparım. “Ben varım!” atışmayı kesti. Hani “Deli deliyi görünce değneğini saklar.” kuralı gereğince daha makul sözler edilmeye başlandı.

Sizin bilmedikleriniz var

Köşe yazısına dönelim. Demek ki neymiş: 1. Adamın hatasını ifşa edeceksiniz. O hata yaptığı ve siz de o hatayı yakaladığınıza göre siz ondan akıllısınız; statünüz ondan yukarıda. Akıllılığınızı ispat etmenin kısa yolu. 2. Adamın arkasındakini, daha da iyisi, arkasındakinin arkasındakini göstereceksiniz. Otoritenize bir de heyecan katacaksınız. Statik otoriteyi kim ne yapsın? Dinamik otorite istihbarat teşkilatı gibi olmalı.

Bu kurallar bizim siyasilerin önemli bir kısmı için de geçerli. Siyasette başka bir yazarı değil, öteki partinin adamını hedef alacaksınız. Tık, siz ondan akıllısınız. Tık, siz daha yukarıdasınız. Adamın arkasındaki zinciri ifşada siyasette daha avantajlısınız. Çünkü zinciri sadece ima etmeniz yeterli. İşin mahkemesi var, şikâyeti var. Yazılı polemikte bunlardan az biraz tırsarsınız. (Tabii iktidar yandaşıysanız tırsmanız da gerekmez. Kimse saat 4’te kapınıza dayanıp sizi gözaltına almaz. Ne yani? Türkiye bir hukuk ülkesidir.) Fakat siyasette, yazıda bulunmayan iki kaçamak daha var. Biri, “Sizin bilmediğiniz şeyler var” dersiniz. Afiyetle yerler. Öyle ya. Siz devlet adamısınız. Değilseniz de ilerde olma ihtimaliniz var. Bu yüzden her şey açık açık söylenmez. Alelade halkın bilmedikleri var. Bilmeleri de gerekmez. Ama siz ötekinin arkasındakileri ve onun da arakasındakileri biliyorsunuz ama söylemezsiniz.

M16 Belek’te

Ben hiç mi güncel yazmıyorum? Demek istediğim, ben hiç mi polemik yapmıyorum? Hiç mi insanların hatasından, yanlışından söz etmiyorum. Topluma, ülkeye zararlıysa ve görüyorsam, söylememek, görmezden gelmek de doğru değil. Ama tenkit ettiğim zaman kendimi daha akıllı değil, daha aptal hissediyorum. Lezzet almıyorum, yukarda söylediğim gibi ağzımda kötü bir tat kalıyor.

Peki ne yapmak istiyorum? İnsanların hatalarını, aptallıklarını değil, dehalarını, başarılarını öğrenip yazmak istiyorum. Aptalların bir tık yukarısında değil akıllıların, onları anlayacak kadar yakınında olmak keyifli. O zaman ağzımda kekremsi bir tat değil, keyif verici bir lezzet kalıyor.

Ama kim kimin arkasında da eğlenceli; itiraf edeyim. Hadi bir istihbarat hikâyesi ile bitireyim: 2014-17 arasında Birleşik Krallık’ın Ankara sefiri Richard Moore, Türkçe eğlenceli Tweetler atmasıyla meşhurdu. Bir Twitter sakininin (İmam Ekremoğlu, @mumtazisiksacan) “Başkanım Türkiye üzerinde oyunlar oynuyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap viral olmuştu: “Evet. Golf oynuyorum. Belek üzerinde.” Sir Richard Moore, Türkiye’deki görevinin ardından Birleşik Krallık Gizli İstihbarat Servisi’nin (MI6) Başkanlığı’na atandı. Bu yılın Ekim ayına kadar da o göreve devam edecek.

.