-0.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Düşün  Damlaları  (9)

Kur’ân  ve  Cennet

     “Kur’ân, hakikî bir talebesine ebedî cenneti dahi gâye ve maksat yaptırmadığı hâlde; bu geçici, fânî dünyayı ona hiç gaye ve maksat yapar mı?…Kur’ân, kendi talebelerinin ruhuna öyle bir genişlik ve yücelik verir ki, doksandokuz taneli tesbihe bedel, doksandokuz Esma-i İlahiye’nin tecellilerini gösteren doksandokuz âlemin zerrelerini, birer tespih tanesi olarak talebelerinin ellerine verir: ‘Evradlarınızı (virdlerinizi) bununla okuyunuz.’ der. İşte Kur’ân’ın talebelerinden Şâh Geylanî, Rufaî, Şazelî gibi talebeleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde zerrelerin (atomların) silsilelerini, katrelerin adetlerini, mahlûkatın nefeslerinin sayısını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk’ı zikir ve tespih ediyorlar. İşte Kur’ân’ın mucizane terbiyesine bak ki, nasıl hafif bir keder ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlup olan bu küçük insan, Kur’ân’ın terbiyesi ile, ne kadar yücelere yükseliyor ve ne derece duyguları gelişiyor ki, koca dünya mevcudatını, zikir ve virdine tespih olmakta kısa görüyor. Cenneti evrad ve ezkârına gaye olmakta az gördüğü halde, kendisine de, Cenab-ı Hakk’ın en küçük bir mahlukunun üstünde büyük tutmuyor. Nihayet izzet içinde, nihayet tevazuu cem ediyor.”

Gezdikçe

     Gezdikçe, insanları tanıdıkça, insanların işinde gücünde olduklarını görüyor; kışkırtılmadıkça, dolduruşa getirilmedikçe; milletlerin birbirleriyle bir alış verişleri olmadığını görüyoruz. Bütün sıkıntılar, resmiyetlerden neş’et edip çıkıyor! Ülkelere seyahat ettikçe, insanlara yakından nazar ettikçe, bunun böyle olduğunu, geç de olsa anlıyoruz. “Sevad-ı A’zam yanılmaz.” Çoğunluk aldanmaz. Yanlışta birleşme olmaz hükmünü, daha iyi idrak ediyor ve anlıyoruz.

Yalan

     Yalan, bir kâfir sözüdür. Bir tane doğru, milyonla yalanı yakar. Bir hakikat danesi, bir hayal sarayını yıkar. Doğruluk, büyük esastır, ziya veren bir cevherdir. Eğer doğru söylemek zarar verecekse yerini sükuta verir. Faydalı bile olsa, yalana hiç yer yoktur. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Ama her doğruyu söylemeye (de) hakkın olamaz. Bunu iyi bilmeli. “Çirkin olanı ve keder vereni bırak, güzel olana ve huzur verene bak.” esasını insan kendine düstur edinmeli. Güzel gör, hem güzel bak ki, ta güzel düşünebilesin. Güzel bil, hem güzel düşün ki, ta leziz hayat bulabilesin. Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. (Çünkü, emeli hüsn-ü zan olan, hayat içinde hayat bulur.) Su-i zanla (kötü zan beslemekle) ümitsizlik ise, saadetin tahripçisi ve hayatın katilidir. Allah’ın yokluğunu söylemek, binlerce, milyonlarca delile karşı büyük bir yalandır. Onun için en baştan yalan, söylenmemesi gereken bir sözdür. Yalanlar ne kadar büyük ve ne kadar gösterişli olursa olsun, tek bir hakikat karşısında yıkılmaya mahkûmdur. Meselâ bir cinayeti saklamak için ne kadar müthiş ve büyük senaryolar üretilirse üretilsin, en ufak bir gerçek; bir ipucu olarak, her şeyi alt üst eder. Her sözün mutlaka doğru olması gerekir ama, her doğruyu her yerde söylemek (de) doğru değildir. Doğrunun hepsini de zaman gelmeden söylemek (yine) doğru değildir. Prensip olarak her şeyi güzel tarafından ele almak gerekir. Çünkü güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır. Su-i zan ise kanser gibi bir hastalıktır. (Lemaât, s: 65’den)

Batı’nın  Galebesi

     Batı’nın üstün oluş keyfiyeti ve Doğu’ya galebesi, davasının hak olduğundan değil. Takip ettiği usûl ve metodun hak ve doğru olmasından ileri gelmektedir. Çünkü dava bâtıl da olsa, tatbik edilen metod hak ve doğru ise, davası hak olduğu halde, metodu bâtıl ve yanlış olana -geçici de olsa- galebe eder. Bâtıl, hak karşısında maalesef üstünlük kazanmış olur. Bu durumda galip gelen; davası bâtıl olan değil, davası bâtıl olduğu halde, hak metodu kullanandır. Yoksa, hak mağlup olmuş demek değildir. Hak’ın kullandığı bâtıl ve yanlış usul ve metod; Bâtıl’ın hak metodu karşısında yenik düşmüştür. Demek ki, hak bir dâvânın; usûl ve metodlarının da hak olması icap eder.

İsrail Devletinin Teolojik Temelleri Sağlam Mıdır[1]?

            Giriş

            1897’de İsviçre’nin Basel kentinde I. Siyasal Siyonizm Kongresinde 50 yıl sonra İsrail’nin kurulması kararının alındığı toplantı ile başlayan süreç 14 Mayıs 1948’de İsrail Devletinin kurulması ile sonuçlanmıştır. İsrail Devletini anlamak için Semitizm ve Siyonizm kavramlarını açıklamak gerekmektedir. Semitizm Sami ırk anlamındaki Semite sözcüğünden türetilmiştir ve Musa dininin getirdiği esaslara uygun bir Yahudilik gütmek anlamındadır. Onlara göre Musa dini bütün insanları çağıran bir din değildir, yalnız İsrailoğulları için getirilmiştir. Bu bakımdan Semitizm (Yahudicilik) bir çeşit ulusçuluktur ve dünyanın dört bucağına dağıldıkları halde İsrailoğullarının bütünlüğünü sağlamıştır. Semitizmin siyasal ülküsü Siyonizm adını taşır ve Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmayı amaçlamıştır[2].1948 yılında İsrail Devletinin kurulmasından sonra başta Filistin olmak üzere Ortadoğu coğrafyasına  vermiş olduğu huzursuzluk tamamıyla onların tahrif edilmiş (değiştirilmiş) Tevrat ve ondan kaynaklanan inançlarına bağlı bulunmaktadır. İsrail Devletinin çevredeki ülkelerden talep ettiği Arz-ı Mev’ud (Vaat Edilmiş Topraklar) Nil ile Fırat arasında bulunan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Hâlbuki tahrif edilmiş olmasına rağmen Tevrat’ta Hz. Musa’ya vaat edilen toprak ile Hz İbrahim’e vadedilen toprak farklı coğrafyaları göstermektedir. Tevrat’ta Hazret-i Mûsâ’ya va’d edilen toprak, (Arz-ı Mev’ud), yalnızca bugünkü Filistin’dir. Burası da Akdeniz ile Ürdün Nehri arasında kalmaktadır. Tevrat’ta geçen anlatıma göre Hz. İbrahim ve soyuna “söz verilen” topraklar ise Nil Nehri ile Fırat Nehri arasındaki bölgeyi kapsamaktadır.  Hz. İbrahim’e ve soyuna vaat edilen toprak İsrail tarafından çarpıtılarak Yahudilere vaat edilmiş anlamı çıkarılmıştır. Hz Musa’ya ve Hz İbrahim’e vaat edilen topraklar yaşanacak Hanif inancının coğrafyasıdır. Çünkü her ikisi de İslam (Hanif) inancı peygamberleridir. Vaat edilen  topraklar bu şekilde değil de siyasi anlamda kabul edilirse bu durum ilerde Türkiye ve Orta Doğu coğrafyası başta olmak üzere Türk Milletine ve tüm insanlığa huzursuzluk vermeye devam edecektir.

“İbrânîce’de “Eretz Israel” (İsrâil diyarı) denilen bu bölge yahudilerin kutsal kitabı Ahd-i Atîk’te “Ken‘an diyarı” (Tekvîn, 11/31; 17/18; Çıkış, 6/4), “diyar” (Tesniye, 26/15; İşaya, 57/13), “gurbet diyarı” (Tekvîn, 17/8), “memleket” (Tekvîn, 26/2-3) diye de zikredilmektedir. İkinci mâbed döneminden itibaren ise “arz-ı mev‘ûd” diye adlandırılmış olup Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Cedîd kısmında da bu isimle geçmektedir (İbrânîler’e Mektup, 11/9). Ahd-i Atîk’te burası ayrıca “iyi ve geniş diyar” (Çıkış, 3/8), “süt ve bal akan diyar” (Çıkış, 3/8; Levililer, 20/24; Tesniye, 11/9; Yeremya, 11/5; 32/22; Hezekiel, 20/6, 15), “bütün memleketlerin süsü olan diyar” (Hezekiel, 20/6, 15) diye tavsif edilmiştir. Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. İbrâhim’e yapılan vaadde, “Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar olan bölge” (Tekvîn, 15/8), Hz. Mûsâ ve Yeşu’ya (Yûşa’) yapılan vaadde, “Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” denilmiştir (Tesniye, 11/24; Yeşu, 1/3)”[3].

Bu çalışmanın amacı İsrail devletinin etrafını kan gölüne çeviren Arz-ı Mev’ud saplantısının teolojik temellerinin doğru olup olmadığını sorgulamaktır.

            Hz. İbrahim (A.S)

            Hz. İbrahim’in Haniflik inancı Nil’den Fırat’a asırlardan beri yaygın bir şekilde yaşanmaktadır. Dolayısıyla Yahudiler’in kendilerine vaat edilmiş iddiasındaki coğrafya bir inanç alanıdır, herhangi bir ırk yahut millete ait değildir. Üstelik Hz. İbrahim Yahudilerin atası değil Hanif inancında olan tüm insanlığın atasıdır. Eğer bir milliyet ithaf edilecek olursa Hz İbrahim Sümer kavmine ait Ur kentli bir Türk’tür. Tarihi kayıtlar bunu göstermektedir. Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen peygamberleri Arap ve Yahudi tarihine dâhil etmek mümkün değildir. Çünkü Hz. İbrahim çocuklarını farklı ulusların içinde bırakmış ve tevhit inancını yaymalarını istemiştir. Yoksa onun hiçbir çocuğu ne Arap ne de Yahudi’dir. Kendisi de Hanif dinini tebliğ için kendi ülkesinden dışarı çıkmış birçok ülkeye giderek insanları Allah inancına çağırmıştır. Hz. İbrahim tevhit’in ve ulusların manevî atası olan bir Allah elçisi olma şerefine nail olmuştur. Âl-i İmrân Suresi 67. Ayet’de  “İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanîf bir müslümandı/Allah’a teslim olandı. O müşriklerden değildi” buyrulmuştur. Bu ayete göre Hz. İbrahim’i Hanif’liğin haricine dahil etmek mümkün değildir.

Hz. İbrahim’in adı geçer geçmez, bazen onu adeta bir Yahudi olarak algılayanlar karşımıza çıkmaktadır. Hâlbuki Hz. İbrahim ayette de görüldüğü gibi ne Yahudi, ne Hristiyandır. Son üç semavi din üzerinde de tesirleri olduğu için, dünyayı yönetmeyi amaçlayan bugünkü Yahudi düşüncesi, hakikatle bağdaşmayan “İbrahimî dinler” söylemi ile onun adını kullanmakta ve yararlanmaya çalışmaktadır. Dinimizin kitabı olan Kur’an ayetleri ve peygamberimizin sözleriyle de teyit edilen gerçek şudur ki; Hz. İbrahim “Hanif bir dinden ve temiz bir soydandır”. “Bilindiği gibi Hz. İbrahim Kuran-ı Kerim’de zikri geçen birçok peygamberin aksine Yahudi ırkına mensup olmayan fakat İbrani tarih ve kültürüne mâl edilmiş, kendisine Kuran’ın ifadesine göre “Suhuf” (Din ve şeriatinin esasını ifade eden bir nevi yazılı belgeler) verilmiş büyük, ulu ve yüce bir peygamberdir. Onun dininin asıl karakteri, şiarı “Haniflik” dir. (Kuran-ı Kerim, Bakara Suresi, 135, AI-i İmran Suresi 67, Enam Suresi 161, Nuh Suresi 120) O bu yönüyle peygamber ümmetinin bir baba misali en güzel örneği olmuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara hitaben; “milletinizin babası İbrahim’in Hanif dinine uyun bundan önce de size Müslüman adını veren odur” (Hac Suresi 78) denilmektedir[4].

En’am suresi 161. ayetteki, “Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, Hanif olarak İbrahim’in dinine iletti” ayetinden, Hanifliğin gerçek bir din olduğu hususu açıkça ortaya çıkmaktadır. “Hanif” kelimesi, müstakil bir dinin adı olduğu gibi, aynı zamanda bütün peygamberlerin tebliğ ettiği “Gerçek din” tevhit inancı manasına da kullanılmaktadır[5]. Tıpkı “İslam” ve “Müslim” kelimelerinin Kur’an ve Hadis’te iki manada kullanılması gibi, “Hanif” kelimesinin de iki kullanılışı vardır:

1 – Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği tevhit inancı, gerçek din ki Allah, insanın fıtratına bu dini koymuştur, yani insanı kendi zekâsı ile o dini bulabilme istidadında yaratmıştır. İslam ve Müslim kelimeleri de bu manada kullanılmaktadırlar. Bu birinci manada kullandıklarında Hanif ve Müslim kelimeleri, aynı manayı ifade ederler. Nitekim Hz. Muhammed, “Ben Yahudilik ve Nasranilik üzerine gönderilmedim, fakat (halis) Haniflik üzerine gönderildim” buyururken hem bu birinci manayı kastetmekte hem de bu manayı ifade etme bakımından, Hanif ve Müslim kelimelerinin eşitliğini göstermektedir.

2 – Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dinin özel adı olarak kullanılmaktadır. İslam tarihi kaynakları, kesin olarak Hanifliği müstakil bir din olarak takdim etmektedirler[6].

Kur’an’a Göre Hanif Dini

Kuran’da “Hanif” kelimesi on yerde, çoğulu olan “hunefa” ise iki yerde geçmektedir. Bu on iki yerin dokuzunda, hanifliğin müşriklikten farklı ve onun karşıtı olduğu belirtilmektedir. Bu arada sekiz yerde Hz. İbrahim’in imanını ifade etmektedir. Bu sekiz yerin beşinde, aynı zamanda din manasına gelen “millet” kelimesi yer almakta, bir yerde de bizzat Hz. İbrahim kendini Hanif olarak nitelemektedir.  Haniflik müşriklik olmadığı gibi, ayette de vurgulandığı üzere Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir. Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Kur’an’ı Kerim’de Rum Suresi 30.Ayette bu husus şöyle ifade edilir: “Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte doğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler”. “ … Kur’an’ın önerdiği ve Hanif diye nitelendirdiği bu tavır, müşrikliğe ters olduğu gibi, ehl-i kitabın dininden de faklıdır. Kur’an’a göre Haniflik, Yahudilik ve Hıritiyanlıktan öncedir: Âl-i İmrân / 65. Ayette “Ey Ehlikitap! İbrahim hakkında neden çekişiyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?” buyurulmaktadır. Kur’an-ı Kerim Araplardan putlara tapmayan, Yahudi ve Hıristiyan olmayan, bir tek ilahın varlığına inanan ve O’na kulluk eden bir cemaate işaret eder ki bunlar “hunefa” veya “ahnaf” diye bilinirler. Bu kimseler Yahudi ve Hıristiyan olmadıklarını, İbrahim’in dinini takip ettiklerini, Allah’a şirk koşmadıklarını söylerler[7].

Hadislerde Hanif Kavramı

Hanif, Kuran’daki anlamıyla Hadislerde de yer alır. İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygambere, “Allah katında hangi din daha makbuldür” diye sorulduğunda, “Kolaylaştırılmış haniflik” demiştir. Resul-i Ekrem’in “Allah katında hak din İslam’dır” (Ali İmran-19) ve “Sizin için din olarak İslâm’ı seçtim ve ondan razı oldum”(Maide-3) mealindeki ayetlere ters düşecek bir beyanda bulunması mümkün değildir. Bu sebeple “kolaylaştırılmış haniflik” ifadesiyle İslamı kastetmiştir[8].

Hz.Peygamberin, “Allah, -Kullarımın hepsini hanif olarak yarattım buyurdu-” mealindeki hadisiyle, “Ben Yahudilik ve Hıristiyanlıkla değil, kolaylaştırılmış haniflikle görevlendirildim” hadisi birlikte düşünüldüğünde Hanifliğin, bütün peygamberlerin tebliğlerinde ortak olan ilkeleri ifade ettiği ve İslam’ın da bu ilkeleri yaşatan bir din olduğu, Hz. İbrahim gibi Hz. Muhammedin de aynı dini tebliğ ettiği sonucuna varılır. Bundan dolayı hanif kelimesi İslami literatürde Kuran’daki anlamıyla ve müslim kelimesinin eş anlamlısı olarak, Hanifiyye’de Hz.İbrahim’in dinini ifade için kullanılmıştır.[9]

Hz. Yakup (A.S)

Hz. İbrahim’in torunu Hz. Yakup (İsrail)’un da Yahudilikle ilgisi yoktur.  “Yoksa siz İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarını yahudi yahut hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah katından gelmiş olup kendinde bulunan bilgiyi gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir”. Bakara Suresi 140. Ayet

Hz. Yakup’un Kur’an-ı Kerim’de bahsedildiği ayetler: Bakara: 131-140, Al-i İmran: 84, 93, Nisa: 163, En’am: 84, Hud: 71, Yusuf: 4-6,36-68, 99, 100, Meryem: 49, Enbiya: 72, Ankebut: 27, Sad: 45[10]

Hz. Yakup (İsrail), Hz. İbrahim’in torunu, Hz. İshak’ın oğludur. Yakup, topuktan tutan demektir. Doğarken ikiz kardeşinin topuğunu tutarak dünyaya geldiği için bu isim verilmiştir. Lakabı İsrail’dir. İsra Gece Yolcusu, İl Allah’a manasına olarak İsrail gece Allah’a giden şeklinde söylenmiştir. Bazılarına göre İsrail kelimesi Allah’ın İbranice karşılığıdır[11]. Hz. Yakup’un dedesi Hz. İbrahim’in insanları ibadet etmeye çağırdığı Tanrı, Yahudi tanrısından farklı, göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı olan Tanrı “il”di. (veya “el”).  Çünkü İbrahim’in tek tanrıya ibadet etmesi konusunda yaptığı çağrı, ayrım yapmadan bütün putperest çağdaşlarına yönelik bir çağrıydı. Rivayete göre İsrail kelimesinin anlamı Tanrı “İl”in  Kulu anlamındaydı ki, bu da Yakup’un(İsrail’in) İbrahim’in Dinine bağlı olduğunu gösterir. Nitekim Halil kelimesi de hal ve il sözcüklerinin birleşiminden türemiştir Ve Tanrı İl’in dostu anlamındadır. Kur’an’da da buna işaret edilerek Allah İbrahim’i  dost (Halil) edilmiştir” buyrulmaktadır. Kaydetmek gerekir ki, şahıs adlarının sonuna “İl” takısı getirmek oldukça eski bir adetti. Söz konusu adet günümüzde dahi yaygındır, fakat kimse bu meselenin aslına dikkat etmez. Mesela eski örneklerden biri de İsmail’dir ve anlamı “dinle ey Tanrı İl” demektir. İsrail ise Tanrı İl’in Kulu anlamındadır. Her ikisi de İbrahim Peygamber devrine ait kelimelerdir. Bir başka kelime “Üsreil”dir. Anlamı Tanrı İl’in ailesinden olan kişi demektir. Samuil ise Tanrı ile adanan kişi anlamındadır. Bu son iki kelime de Musa dönemine aittir. Yeni örnekler arasında gösterebileceğimiz Mihail ve Cebrail’dir ve anlamı Tanrı İl Miha’yı korusun, Tanrı İl Cebra’yı korusun demektir. Yüceltmesi amacıyla adlarının sonlarına ilk sözcüğünü getirmelerinden anlaşılmaktadır[12].

Yahudi kaynaklarında ise Yakup’un İsrail adını alması şu şekilde anlatılmaktadır: “Hz Yakup gittiği anayurttan dönüş yolunda iki karısını ve iki cariyesini ve on bir çocuğunu alır ve Yabbok geçidini (nehrin en sığ yerinden) geçer. Yakup ailesini ve mallarını karşıya geçirir. Tam kendisi de gece ırmağı geçecekken bir adam belirir ve adam Hz. Yakup ile güreşmek ister ve onunla güreşe tutuşur. Seher sökünceye kadar mücadeleleri devam eder. Adam Yakup’u yenemediğini görünce, uyluğunun başına dokunur. Yakup’un uyluk başı incinir. Adam der ki “Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor.” Yakup ona “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” der. Adam “Adın nedir?” diye sorar. O da “Yakup!” der. Adam şöyle der: “Artık sana Yakup değil, İsrail” denilecek. Çünkü Tanrı ile ve insanlarla uğraşıp yendin! Bu sefer de Yakup ona adını sorar: “Rica ederim, adını bildir.” der. “Adımı ne yapacaksın, gel seni kutsayayım.” der. “Yakup o yerin adını Peni-el (Rabbin Yüzü) koyar. Ve şöyle der: Rab ile yüz yüze geldim (vicahen gördüm) ve canım sağ kaldı! (Tekvin, Bab 32:22-32). Yahudi rivayetlerine göre Yakup’un güreştiği kişi Mikail’dir. Yakup, güneş doğarken karşı tarafa geçer ve ailesi ile birlikte Kenan’a doğru yola koyulur[13]”.

Özellikle Yahudi kaynakları kendi tarihlerini çok derinleştirmek için Hz İbrahim de dâhil Yahudi göstermeye çalışmışlardır. Hâlbuki o dönemde Yahudi isminde bir halk olmadığı gibi bahsi geçen peygamber soyu da bir Türk kavmi olan Sümerlerden gelmektedir. Hz. Yakup’un lakabının İsrail olması ve bugünkü Yahudi devletinin adını bu tarihsel zenginliğe dayandırmak istenmesinden dolayı İsrail olarak kabul edilmesi hakikatle asla uyuşmamaktadır.

Bilindiği gibi Yahudiler, tarihlerini Babil’de esaret altında yaşadıkları bir sırada kaleme almış; kendi aralarındaki siyasî ve dinî sürtüşmelerle kişisel eğilimleri bu tarih yazımcılığında yönlendirici bir rol oynamıştır[14]. Yahudiler tarihlerini hiç olmadıkları eski devirlere kadar uzatmakla da yetinmemiş, aksine yine hiç yaşamadıkları eski dönemlerde İbranice’nin var olduğunu ileri sürerek, yahuduliliğin milattan önce 13. yüzyılda daha Filistin topraklarına gelmeden önce mevcut bulunduğunu kabul etmişler; Tevrat’ı yazdıkları ibranice’nin Aramiceden türemiş ve Yahudilerin Filistin’e gelişlerinden ancak 700 Yıl Sonra Ahdi Atik dilinin ortaya çıkmış bulunmasına rağmen, ona Biblical Hebrew (Tevrat İbranicesi) adını vermişlerdir. Bizzat Tevrat eski dilin Kenan dili olduğunu itiraf etmesine rağmen birçok araştırmacının bu çarpıtılmış tarihi benimsemiş olması ise ilginçtir[15]. Tevrat yazarları okuyucunun zihninde öyle bir bulanıklık meydana getirmişlerdir ki sonunda okuyucu sözü edilen yüzyılların İbrahim dönemi mi Yoksa Musa dönemi mi yahut Yeşua veya Yahudi dönemi mi olduğunu karıştırmıştır[16].

Ahmet Susa’nın ifadesine göre, Kur’an İbrahim Peygamberin soyundan gelen İsrailoğulları ile daha sonraki Yahudileri birbirinden ayırmış;  hoşnutluluğun belirtildiği yerlerde İsrailoğulları, gazap ve öfkenin belirtildiği yerlerde ise Yahudiler tanımlamasını kullanmıştır[17].Bununla beraber İsra suresi 4. Ayette“Biz kitapta İsrâiloğulları’na şöyle bildirmiştik: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz” (Vekadaynâ ilâ benî isrâ-île fî-lkitâbi letufsidunne fî-l-ardi merrateyni veleta’lunne ‘uluvven kebîrâ(n))  diyerek ihtarda da bulunmuştur.

            İsrailoğulları ve Yahudilik tarihi ile ilgili dönemler:

Birinci Dönem:

İsrailoğullarının ilk dönemi, Hz. İbrahim (a.s.) ile baş­lar; Hz. Yakup’un (a.s.) vefatıyla, peygamberlik sırasının Hz. Yusuf a (a.s.) geçmesine kadar olan dönemi kapsar. Hz. Yusuf (a.s.) dâhil, bu ilk dönemdeki peygamberlerin Musevilik ve Yahudilikle bir alakaları yoktur. Bunlar Kur’an’ın ifadesiyle İbrahim’in getirdiği Hanif dini üzere hükmetmişlerdir. Hanif dini esasında Musevilik ve İsevilik ile birlikte Peygam­berimiz (s.a.v.) zamanına kadar devam etmiştir. Nitekim Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk vahyini almasıyla tutulduğu sarsıntı ve korku telaşını yatıştım, “Bu, Musa’ya gelen melektir.” diyen de o dönemdeki Hanif dini mensuplarından Varaka bin Nevfel idi. Dolayısıyla Kur’an’ın; Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup (a.s.) ve Esbat (Hz. Yusuf ve Hz. Musa’ya (a.s.) kadar gönde­rilen tüm irşad ediciler) Yahudi değildi, (Bakara, 140) demesi bu sırra binaendir[18]. İbrahim peygamberden 700 Yıl Sonra başlayan Musa dönemi ile herhangi bir ilgisi yoktur. Yine İbrahim Peygamber döneminden Yaklaşık 1500 yıl sonra gelen Yahudi dönemiyle de ilgisi yoktur[19] .

Kur’ân-ı Kerîm’deki esbât kelimesi ise, Hz. Ya‘kūb’un on iki oğlu ile onların soyunun oluşturduğu on iki kabileyi ifade eder (el-A‘râf 7/160). Hz. Ya‘kūb’un lakabı İsrâil olduğu için (Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58) onun çocuklarına Benî İsrâil de denilmektedir (el-Bakara 2/40, 47 vb.). Kur’an’da beş defa geçen esbât kelimesi bir yerde İsrâiloğulları’nın on iki kabileye ayrılmasıyla ilgili olarak kullanılmakta (el-A‘râf 7/160), dört yerde de Hz. Ya‘kūb’dan hemen sonra ve onun çocukları tarafından oluşturulan kabileleri ifade etmektedir (el-Bakara 2/136, 140; Âl-i İmrân 3/84; en-Nisâ 4/163)[20].

Hz. Musa (a.s.), Hz. Yusuftan (a.s.) 400 yıl sonra gelmiştir. Dolayısıyla Tevrat’ın Hz. İbrahim (a.s.) ve diğer peygamberleri anlatması Kur’an’ın eski peygamberleri zikretmesi gibidir. Fakat ne yazık ki Tevrat’ı yazıya dökenler, kasıtlı bir şekilde Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Yakup’u -tabii Hz. İsmail’i dışlayarak- (a.s.) ‘Yahudi peygamberler gibi aktarmışlardır. Üstelik de Tevrat Hz. Musa’dan (a.s.) en az 650 yıl sonra Babil Sürgünü dönüşünde yazıya geçirildiği halde… Mamafih eklentiler de o dönemde yapılmıştır. Dolayısıyla bin elli yıllık bir zaman dilimi yok edilerek Hz. İbrahim (a.s.) de Hz. İshak ve Hz. Yakup (a.s.) da Yahudi peygamberler olarak anılmışlardır[21].

            Yahudiler, Musa’dan sonra onun getirdiği dinden çıkıp putlara tapmaya başladılar ve daha sonra da Tevrat’ın yazılması ile birlikte kendilerine özgü bir tanrı olan ve dünyada Yahudilerden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen Yahveyi icat ettiler. Çünkü eskiden her kabile veya şehir kendisine bir tanrı edinir ve bunun diğer halkların yahut şehirlerin tapındığı Tanrıdan ayrı olması (nenotheism ) için ona farklı bir isim verirdi. Büyük bir ihtimalle Yahudiler bu geleneği esaret günlerinde Tevrat’ın yazılması esnasında Babillilerden almışlardır. Çünkü Babil’deki her bir şehrin kendi Tanrısı vardı. Dolayısıyla İbrahim Peygamberin Tevhid (monotheism) çağrısı, insanlık tarihinde Hz. Âdem (A.S)’le başlayan çağrıdır. Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerden sonra peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) bu çağrıyı yenilemiştir[22].

Yahudiler yeni nesillere öğrettikleri ve tarihleri ile ilgili olarak yayınladıkları kitaplarda “ Yahudi halkı milattan önce 4 bin yıl civarında İbrahim Peygamberin rehberliğinde refideyn vadisinden(Mezopotamya’dan) Filistin’e gelmiştir ve o zamanki sayıları 4000 kişiden fazla değildir demektedir. Bu cümle günümüzde Avrupa ve Amerikan üniversitelerinde  okutulmaktadır. Çünkü bu üniversitelerde okutulan tarih kitaplarını yazanlar Yahudi veya Tevrat tutkunu hristiyanlardır[23]

 Yahudilerin iddiasına göre kendileri 5000 yıl öncesinde Filistin’de vardılar ve Araplar ise ancak İslami fetihlerle birlikte buraya gelmişlerdir. Tarihi çarpıtmanın en bariz örneklerinden biri budur[24].

 İkinci Dönem

Hz. Yusuf un (a.s.) çağrısıyla Mısır’a gelip yerleşen Yakupoğullarının (İsrailoğullarının), burada, içine düştükleri çileli ve zahmetli hayattan zilletten kurtarılmaları dönemidir. Hz Musa’nın (a.s.) Firavun’a karşı mücadeleleri, sonra hal­kın Mısır’dan çıkışı ve Sina’da Tevrat’ın inişi ve yaşanan olay­la Museviliğin ortaya çıktığı dönemdir[25].

            Musa dönemi milattan önce 13. yüzyılda başlar ve Mısır’la bağlantılıdır. Tabii olarak Mısır dili kültürü ve dini ile de bağlantılıdır. Bunun yanında Musa ve taraftarlarının Kenan Diyarında yaşadıkları dönemde Musa devrine girmektedir. Bunu Musevilerin Mısırlı Musa tabileri olmaktan çıkıp Kenan’lı olma ve Musa şeriatından sapma dönemleri takip eder Dolayısıyla buna Mısır- Kenan dönemi diyebiliriz Bu dönem milattan önce 13 yüzyıldan başlayıp yaklaşık 800 yıl sürmüş ve milattan önce 6. yüzyılda Babil esareti ile son bulmuştur[26]. Kenanî putperestliğin ülkede kendini muhafaza ettiği göz önünde bulundurularak hükümdarlar ve müluk-u tavaif (devletin yıkıldığı) döneminin Kenan kültürünün etkisinde geçtiği söylenebilir. Bu iki dönem sırasında Filistin’de eski Kenan kültüründen başka bir kültürün var olduğu konusunda hiçbir bilgi yoktur. Çünkü İbranice, kâhinlerin Tevrat’ı Aramiceden iktibas edilen ve Tevrat Aramicesi denilen lehçe ile yazmaya başlamalarından bir süre sonra yani milattan önce 6- 4. yüzyıllar arasında oluşmuştur. Zaten Museviler Kenan diyarına geldikten sonra yerli halktan ödünç aldıkları Kenancayla konuşmaya başladıkları için, Arami dilinin tüm Yakın doğuda yayılmasından sonra Filistin’deki bakiye halkların kullandığı bozuk bir Aramiceyi benimsemişlerdir. Yani Yahudilerin kendilerine özgü herhangi bir dilleri yoktu. Yahudi dili anlamındaki İbranice ise Aramiceden iktibas edilmiş bir geç dönem lehçesidir[27].

Üçüncü Dönem

Bu dönem “Yahudileşme” dönemidir. Tevhit üzere bir dinin “millî” çıkarlar uğruna değiştirildiği, hakikatlerin hayal ve hurafelerle sıvandığı ve bir daha aslı bilinmeyecek şekilde üstünün kapatıldığı dönemdir. Bu dönem, “Yazıklar olsun o kimselere ki elleriyle Kitap’ı (Tevrat’ı) yazarlar. Sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, Allah’ın katındandır, derler. Vay ellerinin yazdıklarından dolayı onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!” (Bakara, 79.) ayetin işaret ettiği tahrifatın yapıldığı dönemdir.

Kur’an, onların yaptıklarını şöyle tanımlıyor: “Onlardan (Yahudilerden) öyle bir grup da var ki Kitap’ta olmadığı hâlde Kitap’tan sanasınız diye (okudukları) kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, ‘Bu, Allah katındadır. derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allaha karşı yalan söylerler.” (Ali İmran, 79) Bu dönem Hz. Musa’dan (a.s.) sonra başlayıp ta Ninovalı’ların (M.Ö. 725), Babillilerin (M.Ö. 598) ve (çok sonra da Romalıların) peş peşe gelen saldırılarıyla tarumar oldukları ama hem Kitap’a hem Allah’a iftira etmekten geri durmadıkları, her fırsatta peygamberlerini öldürdükleri dönemdir[28].

 Yahudi dönemi milattan önce 6. yüzyılda Babil esaretinin sona erişinden itibaren başlar. Bu dönem, dili, kültürü ve dini itibariyle gerçek anlamda bir Yahudi dönemidir ve Yahudiliğin başlangıcını temsil eder. Çünkü şimdiki Yahudi dini Babil esaret günlerinde kâhinlerin Tevrat’ı yazmaları ile başlamış,  İbranice( Tevrat İbranicesi) denilen dilleri ise esaretten sonra oluşmuştur. Bugün elimizde bulunan Tevrat, Yahudi çağından 800 yıl önce Mısır diliyle Musa’ya gönderilen Tevrat değildir[29].

Üçüncü dönemde gerçekleşen belli başlı olaylar şunlardır: -İsrailoğullarının Hz. Musa’dan (a.s.) sonra Sina Çölü’nde geçirdikleri yıllar, -Halkın ekseriyetinin yeniden putperestliğe döndüğü dönemler, -Nebi Yeşu dönemi, -Nebi Samuel dönemi.

Bu dönemin hadiseleri arasında Samuel zamanında Talut’un ve ardından Davut’un krallıkları, Calut’la mücadeleleri ve Calut’a karşı zafer kazanıldıktan sonra Talut ile Davut arasındaki kavga vardır. Davut’un Amelika’ya sığınıp onlarla birlikte Talut’a karşı iş birliği yapması, dört beş kez kendi halkına karşı savaşması, daha sonra Tâlut’un ve çocuklarının Amelikalılar tarafından öldürülmesi, Beni İsrail’in yeniden bir keşmekeşliğe sürüklenmesi ardından Davut’un ülkesine dönüp devleti kurması sayılabilmektedir[30].

İlk Yahudi devletinin (İsrail’in) kısa bir süre içinde (Hz. Süleyman’dan (a.s.) hemen sonra) parçalanması ve Yahuda ve İsrael diye ikiye bölünüp birbiriyle sürekli savaşmaları, putperestliğin yaygınlık kazanması ve fuhuş, riba, pislik ve her türlü kötülüğün gemi azıya alması, bu hallere karşı çıkan birçok nebinin öldürülmesi ve nihayet Nebi Yeremya’nın dilinden Yahudi kavminin ıslaha çağrılması, kendilerini ıslah etmedikleri takdirde, gelmekte olan “yakın bir bela” ile uyarılmalarıdır Yeramya’dan 10-15 yıl sonra Nebukadnezar gelecek ve İsrael’i haritadan silecek, Süleyman Tapınağı’nı yıkacaktır. Nüfusun büyük bir kısmını da zincire vurup Babil’e götürecektir! İşte bu olaylar Kur’an’ın inzalinden önce geçtiği için, bu hal Kur’an’da “Ve kâne va’den mefulâ” ( Bu olmuş ve bitmiş bir iştir) ayetiyle zikredilir! İsra suresinin: ayette özetlediği bu süreç yaklaşık 500 yıllık bir dönemdir[31]. Yahudiler, tarihte oynadıkları rol itibariyle İbrahim Peygamber ve Yakup’un soyundan gelen İsrailoğulları değildir.

Yahudi Tarihinin Başlangıcının Hz. İbrahim’in Göçüyle Bağlantısı Var Mıdır?

Bazı yazarlar, Hz. İbrahim’in Irak’tan muhaceretiyle Hz. Musa cemaatinin Mı­sır’dan çıkışını birbiriyle karıştırdıkları yetmiyormuş gibi, bir de tutup Yahudi tarihinin başlangıcını Hz. İbrahim’in Irak’tan muhaceretine bağlamaktadır. Bu tarihi gerçeklerle hiç de örtüşmeyen bir iddiadır. Çünkü öncelik­le Yahudi adlandırması, Yahudi kelimesinin alındığı Yahuda devletinin varlığından sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Yahudi tarihinin başlangıcı, Hz. Musa taraftarlarının MÖ. XIII. Yüzyılda tarih sahnesine çıktığı “Huruc/Exodus” tarihinden başka bir yere bağlanamaz. Kaldı ki, tarihi olayların kronolojisini gözden geçirdiğimizde İbrahim peygamberin gerek çağdaşlık, gerek prensip veya inanç, gerekse dil ve ırk yönünden Yahudiler’le hiçbir ilişkisi yoktur. Bir kere İbrahim peygamber, Yakın Doğu topraklarının tamamını içine alan geniş bir alanda yaşamıştır. Burası onun atalarının asli yurdudur. Suriye, Irak, Filistin ve Mısır da buna dâhildir. Dolayısıyla yazarların mantıklarını kullanarak ve konunun hakkını vererek, İbrahim peygamberle Yahudiler’in dönemini  birbirine karıştırmamak için tarihi kronolojiyi göz önünde bulundurmaları gerekir.

Bazı tarih profesörleri, Yahudi tarihinin Irak’tan muhaceretiyle birlikte başladığını belirten görüşlere hâlâ bel bağlamaktadırlar. Mesela coğrafya ve tarihi araştırmalar konusunda çok değerli bir çalışmanın sahibi Prof. Dr. Muhammed Reşid el-fil, “Yahudi tarihi”, İbrahim’in Keldani yurdundan batıdaki Kenan eline muhaceretiyle başlar” dernektedir[32]. Bu görüş, elbette ki kasıtlı veya kasıtsız olarak bu tür yanlış görüşleri işleyen birçok kitaptan alınmıştır. Meşhur Alman politikacı yazarlardan Garuba’nın kitapları bu tür çalışmalardandır. Bu yazar, eserinde İbrahim peygamberden Yahudi kralı olarak söz eder[33]. Dr. Garuba’nın, kronolojiyi göz önünde bulundurmadan İbrahim peygamber çağını Yahudi çağıyla ilişkilendiren diğer Hristiyanlar gibi Tevrat’tan etkilendiği apaçık ortadadır. Arap yazarlar, Yahudiler ve Yahudiliğin var oluşunu İbrahim peygamber çağına bağlama konusunda – en azından eserlerinin başlıklarıyla- yabancılan taklit etmektedirler. Örneğin Dr.Rıyad el-Barüdî, kitabının adını “İbrahim peygamberden günümüze uluslararası Yahudilik” adını vermiştir. Burada araştırmacı bir kişinin yazara şu soruyu yöneltme hakkı vardır: İbrahim peygamber döneminde Yahudilik mi vardı? Onun döneminde bir Yahudilikten söz edilebilir mi? Yahudi adlandırması Yahuda Devleti (MÖ. 931-586) ve bölgesine izafe edilmektedir ve bildiğimiz kadarıyla Yahudi adı ancak Yahuda Devleti zamanında kullanılmaya başlamıştır. Dolayısıyla geç dönem bir adlandırmadır ve M.Ö XVII. Yüzyılda yaşayan Yakup ve oğlu Yahuda ile herhangi bir ilgisi yoktur. Belki de Yahudi, tıpkı İsrail gibi Filistin’de Kenanilerden kalma bir şehir adıdır[34].

Tahrif edilmiş (Değiştirilmiş) Tevrat’a Göre Yahudiler

Kitabı Mukaddes’in Eski Ahit bölümündeki değiştirilmiş Tevrat, Yahudilere, dünya egemenliğini vaat etmekte ve dünya saltanatının yalnız Yahudi­lere verildiğini söyleyerek Yahudileri, bu hâkimiyeti elde etmek için koşturmaktadır: “Bütün dünya üzerine Rab (Yahova) kral olacak…”(Eski Ahit; Tevrat; Zekeriya, 14. Bölüm, 9. Cümle)”. Yahova: “Çünkü bütün dünya benimdir. Ve siz bana kâhinler melekûtu ve mukaddes millet olacaksınız…( Eski Ahit; Tevrat; Huruç, 19. Bölüm, 6. Cümle)”. Kendisini “Ben Yahova’yım; ismim odur'(Eski Ahit; Tevrat; İşaya; 42. Bölüm, 8. Cümle) şeklinde tanıtan İsrail oğullarının tanrısı, Yahudileri de “Allah (Yahova) oğulları’’ olarak tanımlamaktadır: “Onlar ne kandan, ne bedenin iradesinden, ne de insanın iradesin­den değil, ancak Allah’tan (Yahova’dan) doğdular.(Yeni Ahit; İncil; Yuhanna; 1. Bölüm, 12-13. Cümleler)’’. “Rab cenk eridir; ismi Yahova’dır”( Eski Ahit; Tevrat; Çıkış, 15.  bab, 3. cümle) şeklindeki söylemi içeren Kutsal Kitabın Yahudilerce din olarak esas kabul edilen kitabındaki tanrı Rab şöyle diyor: “İsrail oğlum, ilkimdir.”( Eski Ahit; Tevrat; Çıkış,4. bölüm, 22-23. cümle) Yahudilerin “Allah oğulları” oldukları konusunda Mukaddes Kitap’ta daha pek çok ifade vardır.”(Eski ahit; Tevrat, Tekvin:6. bab, 4. cümle., Eyüp; 1. Bab, 6. cümle ve Eyüp; 38. Bab, 7. cümle)[35]. “Öyle bir gün gelecek ki Yahudilerin kadınları ve erkekleri pey­gamberlik edecekler, insanları idare ve onlara hükmedecekler, milli­yet ve din ayrılıkları ortadan kalkacak bütün insanlar, yalnız insanlık adı altında birleşecekler bu birliği Yahudilerin kadınları ve erkekleri idare edecekler ve her biri peygamberler gibi olacaklar”( Eski Ahit; Tevrat; Yoel; bab: 2; 28. Cümle.)[36]

İsrail Devletinde hemen tüm stratejik planlamalar, Tevrat’ta yer alan ilkeler doğrul­tusunda uygulamaya çalışılır. Sadece Yahudi ırkı birbiriyle özdeş (eşit) görülür. Eşitlik başka ırklar için yoktur, sade­ce kendileri vardır.(Eski Ahit; Tevrat; Yeremya; bab; 51, cümle; 20.) Yahudiler için bu tahrif edilmiş Tevrat, Tanrı sözü sayılır. Sivil ve askeri yaşamda yemin Tevrat üzerine olur. Anayasa yoktur. Başta Tevrat, Talmut ve Mişna’ya bağlı dinsel inançlara uyulmakta ve böylece Yahudilikte iman, ibadet, âdet ve teamüller esas alınmaktadır[37].

İngiliz yazar David Icke’ye göre “Eski Ahit” Tanrı’nın kelamı olmayıp “Babil Kardeşliği’nin” direktifleriyle Levililer’in uydurduğu sözlerdir. Babil Kardeşli­ğinin çıkarttığı yasalar, Yahudi halkının uymaya mecbur kaldığı dini yasa­lar haline gelmiştir. Yahudilere hitap eden bütün dini metinler, Babilon’daki gizem okuluna inisiye edilen Levililer tarafindan yazılmıştır. Tevrat’taki Siyon Dağı = Güneş Dağı anlamına gelmektedir. Güneşin doğudaki dağlar üzerinde doğması bugün biraderliğin çok kullandığı sembollerden birisidir. Yahudilikten beslenen bir din olan Hıristiyanlık’ın temel inançları da Levi­liler’in yazdığı dogmalara dayanmaktadır. Levililer’in Mısır’da çaldıkları ve Babilon’daki ikametleri sırasında ilaveler yaptıkları bilgi, Kabala’dır. İbranice QBL (Kabala) şeklinde yazılan bu bilgiler, ağızdan kulağa aktarılan gizli bilgi anlamındadır. Bu metod, inisiyeler arasında gizli bilginin iletişiminde kullanılıyordu. Kabala, Yahudi­liğin ezoterik yorumunu oluşturuyordu. Yahudilik de, Vatikan gibi “Ba­bil Kardeşliğinin” bir cephesidir[38]. Hahamlar, kendi görüşleri doğrultusunda tahrif ettikleri (değiştir­dikleri) Tevrat’a, Yahudilerin sahip oldukları “üstün ırk”, “seçilmiş halk” inancını da eklemişlerdir. Yahudiler, Tevrat’tan çok daha önceleri, kendilerinin bütün ırklar­dan üstün olduklarına ve dünyanın gerçek sahibi olduklarına inan­maktaydılar. Yahudi gerçeklerinin ve ideolojisinin temel kitabı olan Kabbala,Tevrat inmeden çok daha önceleri bu inançlar üzeri­ne kurularak yazılmıştır. Daha sonra, bütün insanları eşit kılan Tev­rat’ı da, Yahudi hahamları değiştirmişler ve bu Kutsal Kitap’a “üstün ırk”,“seçilmiş halk” inançlarını eklemişlerdir. Bu inançlara göre; Yahudiler, Allah’ın seçtiği ve üstün kıldığı bir kavimdir ve yeryüzü onlara aittir.Fakat “goyimler”dünyayı haksız olarak ele geçirmişlerdir. Yahudilik ötekileştirdiği insanlar için “goyim” kavramını kullanır. Talmud kaynaklı Yahudi inancına göre goyim, aslı hayvan olan insan demektir. İşte Yahudilerin bu inançlara olan bağlılıkları, tarih boyunca diğer milletlere kin ve düşmanlık beslemelerine yol açmıştır. Bu görüşe göre Rab Yehova yalnız İsrail oğullarını sevmektedir[39].           Yahudilerin ve onlara uyan hristiyanların kendilerini üstün görmeleri Kur’an’daşöyle anlatılı­yor: “Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Öyle ise günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa, mülkiyeti Allah’a aittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.”( Maide suresi 18. ayet)

Sonuç

            Görüldüğü üzere karşımızda tahrif edilmiş (değiştirilmiş) bir Tevrat ve onun ideolojik metinlerine göre oluşturulmuş üstün bir ırk anlayışı bulunmaktadır. Bu üstün ırk ve seçilmiş halk inancı siyasal sonuç olarak siyonizmi doğurmuştur. Siyonizm ise vadedilmiş topraklar üzerinden Hz İbrahim inancının yayılmış olan coğrafyayı kendi sınırları içine dâhil etmek istemektedir. Hz İbrahim kesinlikle Yahudilerin atası değildir. Hz.Yakup ve oğullarının Yahudilerle hiçbir tarihsel bağı olmadığı tüm gerçekliği ile açıktır. Bugünkü İsrail Devletinin kuruluşunda İsrail ismini seçmesi kendi köklerini Hz. Yakup’a hatta onun dedesi Hz İbrahim’e kadar tarihlerini ulaştırma çabasından kaynaklanmaktadır. Kur’an ve tarih ışığında bu iddialar tamamıyla geçersizdir. O halde Yahudilerin Filistin başta olmak üzere kan gölüne çevirdikleri Ortadoğu coğrafyasına barışın gelebilmesi için tahrif edilmiş Tevrat’ın İlim ve din adamları tarafından yapılacak bilimsel-tutarlı eleştirileri beklemektedir. Bu insanların farkındalık düzeyini artırmaları için gerekmektedir. Bu çaba sadece İslam ve Hristiyan dünyasını değil aynı zamanda iyi niyetli Yahudileri de aydınlatmalıdır. Aksi takdirde bir yalanın peşinde asırlardır insanlar kandırılmakta buna dayanarak Savaş tröstleri insan kanları üzerinden para kazanmaktadır. Bir gün Siyonizm insanlık tarihinde yargılanacak ve masum insanlar bu yargılanmadan sonra yalanların mağduru olmayacaklardır. Kısaca İsrail devletinin teolojisi yüzyıllardır yanlış-hayali-kurgulanmış bir mitin gerçekmiş gibi sunulmasıdır. Gerçekler konuşulup yazıldığında Yahudi halkı da bunu anlayacaktır. Geçmiş asırlarda Hobbes, Spinoza gibi birçok filozof ile Freud gibi bilim insanları Tevrat’ın tahrif edildiğini anlatmak için çaba göstermiştir.  

XX. ve XXI. yüzyıl ise İsrail Devletinin vahşetine tanık olmaktadır. Bu vahşeti doğuran teo-ideolojik tüm kehanetler bir gün tarihin çöplüğüne atılacaktır. Babil sürgününden sonra hahamlar tarafından yazılmış hurafelerin doldurulduğu ve Hz Musa’ya inen Tevrat’tan çok farklı olan bu eser sadece düşünürlerin-bilim insanlarının araştırmaları ve eleştirileri için kütüphanedeki yerini alacaktır.

Diğer taraftan İsrail devletinin Hz. İbrahim’e vaat edilen toprakları Yahudilere vaat edilmiş gibi gösterme çabasının  teolojik zeminden yoksun olduğunun rahatlıkla gösterilebilmesine rağmen Arz-ı Mev’ud’un siyasallaştırılması ve bundan vazgeçilmemesi başka sebepleri de düşündürmelidir. Bunlardan en önemlisi Mezopotamya coğrafyasının Dicle ve Fırat arasındaki toprakların uygarlıklar beşiği olmasıdır. Dicle ve Fırat arasındaki coğrafya Sümerler başta olmak üzere birçok uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Nil’den Fırat’a Mısır ve Mezopotamya uygarlıklar tarihidir. Bu uygarlıklar tarihinde Yahudiler yoktur. Önümüzdeki yıllarda devletlerarası en büyük problem su kaynaklarından çıkacaktır. Bu gerçek tarihin geçmiş dönemlerinde de ulusların toprak mücadelesine sahne olmuştur. Türkiye’nin nice emeklerle yaptırdığı GAP (Güney Doğu Anadolu) Projesi İsrail’in yıllardır gözlerini diktiği toprakları kapsamaktadır. İsrail devletinin siyasal ve teolojik amaçlarının önüne set çekilmesi için bilim insanları bu konuda bilimsel eserlerle, Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere sağduyu sahibi devletleri aydınlatmalıdır.

Teşekkür: Bu makalenin hazırlanması sırasında düşünceleriyle katkılarda bulunan dostlarım Zekeriya Yıldırım ve Doç. Dr. Abdullah Ortadeveci’ye teşekkür ederim.

            Kaynaklar

            Abdurrahman Küçük, Arz-ı Mev‘ûd, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1991, İstanbul, 3. cilt.,pp. 442-444.

            Ahmet Cemil Akıncı, Kâbe’ye Doğru, Büyük Kısas-ı Enbiya, Hazreti Yakup, Peygamberler Tarihi, Cilt: 11, Fatih Yayınevi, İstanbul, 1969.

            Ahmet Susa, Tarihte Araplar ve Yahudiler, İki İbrahim, İki Musa, İki Tevrat, Selenge Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2005.

            Mehmet Ali Bulut, Tanrının Halkının Allah ile Başı Dertte, İsrail Nereye Koşuyor, Hayat Yayınları, Ankara, 2019.

            M. Süreyya Şahin, Esbât,  Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1995,  İstanbul, 11. Cilt.

            Muharrem Kılıç, Gizlenen Türk Tarihi Hazreti Muhammed, Toplumsal Çözüm Yayınları, İstanbul, 2007.

            Sedat Şenermen, Dinler ve Dünya Egemenliği, Togan Yayıncılık, İstanbul, 2013.

            Şaban Kuzgun, İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Bilge Kültür sanat Yayınları,  İstanbul, 2015.


[1] Türk Yurdu, Eylül 2025 Yıl. 114, Sayı 457, s.24-33.

[2] Sedat Şenermen, Dinler ve Dünya Egemenliği,  İstanbul, 2013, s.33,65.

[3] Abdurrahman Küçük, Arz-ı Mev‘ûd, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1991, İstanbul, 3. cilt., s.  442.

[4] Muharrem Kılıç, Gizlenen Türk Tarihi Hazreti Muhammed, İstanbul, 2007, s.114-115

[5] Şaban Kuzgun, İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, İstanbul, 2015, s. 166.

[6] A.g.e., s. 166-167.

[7] Muharrem Kılıç, A. g. e., s.139-140.

[8] A.g.e., s.140.

[9] A.g.e., s.141

[10] Ahmet Cemil Akıncı, Kâbe’ye Doğru, Büyük Kısas-ı Enbiya, Hazreti Yakup, Peygamberler Tarihi, Cilt: 11, İstanbul, 1969., s. 10.

[11] A. g.e., s.11.

[12] Ahmet Susa, Tarihte Araplar ve Yahudiler, İki İbrahim, İki Musa, İki Tevrat, 2. Baskı, İstanbul, 2005,  s. 32.

[13] Mehmet Ali Bulut, Tanrının Halkının Allah ile Başı Dertte, İsrail Nereye Koşuyor, Ankara, 2019, s. 104.

[14] Ahmet Susa, a. g. e., 19..

[15]A. g. e., s. 21. 

[16] A. g. e., s. 23.

[17] A. g. e., s. 30.

[18] Mehmet Ali Bulut, a. g. e., s. 152.

[19] Ahmet Susa, a. g. e., s. 30-31.

[20] M. Süreyya Şahin, Esbât,  TDV İslâm Ansiklopedisi,  1995,  İstanbul, 11. Cilt, s.  363.

[21] Mehmet Ali Bulut, a. g. e., s. 152-153.

[22] Ahmet Susa, a. g. e., s. 32.

[23] A. g. e., s. 33.

[24] A. g. e., s. 33.

[25] Mehmet Ali Bulut, a. g. e. , s. 153.

[26] Ahmet Susa, a. g. e., s. 33.

[27]Ahmet Susa., a. g. e., s.  34.

[28] Mehmet Ali Bulut, a. g. e., s. 154-155.

[29] Ahmet Susa, a. g. e., s.  34.

[30] Mehmet Ali Bulut, a. g. e., s. 155.

[31] Mehmet Ali Bulut, a. g. e., s. 155-156.

[32] Ahmet Susa, a.g. e., s.352., El- Yahud ve ilm el-ecnas, s. 82.

[33] A.g. e., s.352., El-Irak fi müzekkerât ed-diplomasiyyin el-ecânib, Prof. Necde Fethi Saffet çevirisi, 1969, s. 124.

[34] A.g. e., s.352.,

[35] Sedat Şenermen, a. g.e., s. 67.

[36] A. g. e., s.67-68.

[37] A. g. e., s.69.

[38] Sedat Şenermen, a. g. e., s. 69. David Icke, “The Biggest Secret” Bridge of Love Publications USA, First Published m February 1999’dan aktaran: Turgut Gürsan, Antik Çağlardan 20. Yüzyıl Başma Kadar Dünya Tarihînin Perde Arkası, İstanbul, 2005, 4. Baskı, Bilge Karınca Yayınları, s. 60-61.

[39] Sedat Şenermen, a. g. e., s. 69-70.

Çalıntı  Sevdâlar  Asrı

 Yüzyıl yüzümüze yadırgı düştü

Deşti böğrümü sevdan hayırsız

Özet-i ömrümü çalınca hırsız

Mazi bile ütopyaya dönüştü

Bir yanık albüm vardı biraz telâş

Bir ateş dehlizinin tam ortası

Sevda defolu vicdan işportası

Eski bir efsunla beyhûde uğraş

Yıkanmış yağmurlar yağacak bir gün

Ağlama Duvarına, Lût Gölüne

Âsalar yürû’cek Kenan İline

Güller verecek yediveren sürgün

Güneşe doğru koşmaktadır başak

Gayri günahlar ateşe duyarlı

Kıyamet aşılı, zaman ayarlı

Patlamaya hazır bir bombadır aşk

  26 Mart 2003 – Yuvacık Serdar

Hazret – i Azrail

     Her ölünün ruhunu, Hazret – i Azrail mi alıyor? Yoksa yardımcıları mı alıyorlar? Bu hususta üç açıklama var. Biri, Hz. Azrail herkesin ruhunu alır. Bir iş bir işe engel olmaz. Çünkü nuranîdir. İkincisi, Hz. Cebrail, Mikâil, Azrail gibi büyük melekler birer umumî vekil hükmünde, kendi nev’lerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda avaneleri / yardımcıları vardır. O muavin / yardımcılar varlıkların çeşitlerine göre ayrı ayrıdırlar. Sâlihlerin / İyilerin ruhlarını kabzeden / alan başkadır. Cehennemliklerin ruhlarını kabzeden yine başkadır. Nasıl ki: ‘Kâfirlerin ruhlarını şiddetle söküp çıkaranlara’ ‘Mü’minlerin ruhlarını yavaş yavaş kolaylıkla çekip alanlara’ (Nâziât: 1 – 5) âyetleri işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki, ruhları alanlar tâife tâifedirler. Üçüncüsüne ise, Hz. Azrail’in her ferde yönelen bir yüzü ve bakar bir gözü vardır; penceresinden bakabiliriz.

Hz. Muhammed

     Öyle bir Muhammed ki, gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmek, ervahı / ruhları müşahede, melekler ile sohbet, cin ve insanları irşad vazifesini almıştır.

     Öyle Muhammed’dir ki, mânevî şahsiyetiyle kâinatın kemaline / mükemmelleşmesine bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düstur ve prensiplerini içeren bir şeriate / dine sahiptir.

     Resûl-i Ekrem, “Gaybı ancak Allah bilir” sırrınca; kendi kendine gaybı (insanlara gizli olan şeyleri) bilmezdi. Fakat Cenab-ı Hakk ona bildirirdi. O da, öylece bilir ve bildirirdi. Yüce Allah’ın her işi hikmetli ve bir amaca yöneliktir. Hem Rahîm olan Allah, sonsuz merhamet sahibidir. Hikmet ve rahmeti ise, bilinmeyen işlerden çoğunun gizlenmesini gerektiriyor. Kapalı kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada, insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukuundan / olmasından önce onları bilmek, insana elem ve acı verir.

İnsan Vücûdu

     İnsan vücûdu / bedeni, tavırdan tavıra geçtikçe; şaşılacak şekilde, düzenli inkılâp ve değişiklikler geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme / kemik ve ete, azm ve lâhmden yeni bir yaratılışa, yâni insan sûretine inkılâbı / dönüşümü, son derece ince düstur ve prensiplere bağlıdır. O tavırların her birisinin öyle hususî / özel kanunları, öyle belirli kaideleri, öyle düzgün hareketleri vardır ki, cam gibi, altında bir kasıt, bir irade bir seçiş ve bir hikmetin cilve ve parıltılarını gösterir. İşte şu tarzda o vücudu yapan, her işi hikmetli /  gayeli olan ve bir amaç taşıyan San’atkâr Zât, yâni Yüce Allah; her sene bir libas / bir elbise giydirir gibi o vücudu değiştirir.

Çok Büyük Mahkeme

     Halkından en sıradan birisinin, sıradan işlerini ihmal etmeyen; herşeye hükmeden ve muhafaza eden Allah; hiç mümkün müdür ki, raiyyetin / idaresindeki büyüklerin yaptıkları en büyük amellerini muhafaza etmesin ve hesaba çekmesin! Mükâfat ve ceza vermesin! Halbuki o Zât’ın izzet, şeref ve gayretine dokunacak; şan ve merhameti kabul etmeyecek muameleler; o büyüklerden çıkıyor. Burada cezaya çarpmıyor. Demek çok büyük bir mahkemeye bırakıyor.

Kur’ân

     Kur’ân Arş-ı A’zam / En Büyük Arş’tan, İsm-i A’zam / Allah’ın En Büyük İsmi’nden, her ismin en yüksek mertebesinden geldiği için, bütün âlemlerin Rabbi olması hasebiyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün varlıkların İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermânıdır. Hem bütün göklerin ve yerin Hâlık’ı / Yaratıcısı nâmına bir hitabdır. Hem umum kâinatın Rabbi olmak cihetinde bir konuşmadır.

Öğretmen Sorunu

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in atama bekleyen öğretmenlerle ilgili olarak; “Sınavı kazanamadıkları için atanamıyorlar, gidip merdiven altı kurs açıyorlar” söylemleri eğitim çevrelerinde farklı tartışmalara neden oldu.

Bakan Tekin’in sözleri; “Eğitim Fakülteleri’nin Geleceği” sorusunu akla getirdi. Şu anda 79’u devlet, 17’si özel olmak üzere, 96 Eğitim Fakültesi’nde, “YÖK verilerine göre” yaklaşık 242 bin öğrenci, “öğretmen olmak” için eğitim görmekte.

Havuzda ise yaklaşık 600 bin öğretmen, atama beklemekte Her yıl da, ilgili fakültelerden 100 bin öğrenci mezun olarak, öğretmenlik için MEB’in kapısını çalmakta.

Kaldı ki, bundan sonra öğretmen olmak için Milli Eğitim Akademisi’ni de bitirmek gerekiyor. Bu yıl Akademi’ye 10 bin öğretmen alınacağı açıklandı. Bundan sonra da her yıl bu miktarda öğretmen alınacağı bekleniyor.

Eğitim Fakültelerine, bu yıldan itibaren öğrenci alınmasa dahi, son mezunlarla birlikte havuzda toplam 700 bin genç öğretmen olacak. Ortalama yıllık 10 bin atama yapılacağı varsayılırsa, havuzun eritilmesi 70 yıl sürer. Sorun oldukça büyük ve vahim.

Bu konuya çözüm bulunması hususunda,  eğitim paydaşlarının ortak görüşleri yaklaşık olarak şu şekildedir:

-Eğitim Fakültesi sayısı ve kontenjanları, ülkenin öğretmen ihtiyacına göre yeniden düzenlenmelidir. Atama bekleyen öğretmenlerimize şeffaf, adil ve planlı bir istihdam politikası uygulanmalıdır.

-MEB’na göre öğretmen ihtiyacı yoksa da, her yıl büyük miktarda ücretli öğretmen çalıştırılmaktadır. Bu durum kadrolu öğretmen ihtiyacının fazla olduğunu göstermektedir. Eğitim kurumlarına yeterli miktarda kadrolu öğretmen atanarak, “ücretli öğretmenlik” uygulamasına son verilmelidir.

-Yıllarca emek vererek öğretmenlik diploması alan gençler, geçici sözleşmelerle, düşük ücretlerle ve güvencesiz koşullarda çalışmaya mahkûm edilmektedir.

 -Bu durum yalnızca öğretmenler için değil, öğrenciler için de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü sürekli değişen öğretmenler, öğrencilerin eğitim hayatında sürekliliği ve istikrarı bazmaktadır.

-Eğitimde temel sorunlardan biri de planlama eksikliğidir. Öğretmen ihtiyacı yıllar öncesinden belli olmasına rağmen, aşırı şekilde ihtiyaç fazlası kontenjan açılmakta, üniversitelerden mezun olan öğretmen adaylarının sayısı ile atanan öğretmen sayısı arasındaki uçurum her yıl büyümektedir.

-Bu plansızlık sonucunda binlerce öğretmen, mesleğini yapamadan işsiz kalmakta; kimileri geçimini sağlamak için farklı sektörlere yönelmekte, kimileri ise özel öğretim kurumlarında düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmaktadır.

-Resmî okullarda kalabalık sınıflar, yetersiz bireysel ilgi, yoğun müfredat ve sınav odaklılık nedeniyle öğrenciler, “akademik anlamda” ciddi eksiklikler yaşamaktadır.

-Bu eksiklikler çoğu zaman kurslarda giderilmekte, öğrenciler bire bir ya da küçük gruplar halinde daha nitelikli destek alma imkânı bulmaktadır.

 Dolayısıyla özel kurslar, sistemin başarısızlığını telafi eden bir “tamamlayıcı eğitim alanı” işlevi görmektedir.

-Öğrenciler kurslara yöneliyorsa, bu öğretmenlerin yetersizliğinden değil; aksine öğretmenlerin özverili çabalarına rağmen, eğitim politikalarının gerçek ihtiyaçları karşılayamamasındandır.

-Özel kurslar, devlet okullarının başaramadığı sınav hazırlık sürecini üstlenmekte, öğrencilerin rekabetçi sınav sisteminde ayakta kalmasını sağlamaktadır. Ancak bu kurslar, kaçak çalışmaktan ziyade, resmi izin ile MEB’nın denetim ve gözetiminde açılmalıdır.

-Öğretmenlerin emeğini küçümsemek, toplumsal saygınlıklarını zedelemek, onların motivasyonunu kırmak, eğitimin niteliğini daha da düşürür. Oysa eğitim, yalnızca öğretmenlerin çabasıyla değil; planlı, adil ve bilimsel politikalarla şekillenir.

-Türkiye’de eğitimin temel sorunları, günübirlik tartışmalarla ya da öğretmenleri suçlayarak çözülemez. Gerekli olan, öğretmen atamalarında liyakati esas alan, bir sistem inşa etmektir.

-Ücretli öğretmenlik gibi geçici ve güvencesiz istihdam biçimleri kaldırılmalı, her öğretmen kadrolu ve güvenceli bir şekilde görevlendirilmelidir.

-Eğitimde uzun vadeli planlama yapılmalı, hangi yıl kaç öğretmene ihtiyaç olacağı şeffaf ve bilimsel kriterlerle belirlenmelidir.

-Resmi okulların sınavlara hazırlık noktasında yetersiz kaldığı gerçeği kabul edilmeli, okul müfredatı ve öğretim yöntemleri öğrencilerin gerçek ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Böylelikle kursların zorunlu bir ihtiyaç haline gelmesinin önüne geçilmelidir.

-Eğitim sisteminde yıllardır süregelen sorunların sorumlusu, sadece öğretmenler değildir. Plansız atamalar, öğretmen emeğinin değersizleştirilmesi ve resmi okulların sınav sürecini yönetememesi gibi sorunlardır.

-Eğer öğrenciler kurslara yöneliyorsa, bunun nedeni öğretmenlerin yetersizliği değil, eğitim sisteminin ihtiyaçları karşılayamamasıdır.

-Eğitimde köklü reformlar yapılmadıkça, öğretmenler de öğrenciler de sistemin mağduru olmaya devam edecektir. 

Sevgiyle kalın…

Gençlerimize Ne Veriyoruz ve Ne Bekliyoruz?

Youthall tarafından hazırlanan “Gençlerin Beklenti ve Yönelimleri Araştırması”nın 2025 sonuçları Türkiye’de gençlerin durumunun her geçen yıl daha da zorlaştığını gösteriyor.

Üniversite öğrencilerinin %44,2’si, yeni mezunların ise %76,7’si hâlâ ailesiyle yaşıyor. Bu oranlar geçen yıl, sırasıyla, %40,5 ve %69,7 idi. Bir yılda kaydedilen artış ürkütücü. Barınma maliyetlerinin yükselmesi, yeni mezunların iş bulmakta zorlanmaları bu artışın en önemli sebebi.

Yaklaşık 4,5 milyon genç, ekonomik nedenlerle, kendi ayakları üzerinde duramıyor. Öğrencilerin önemli bir kısmı haftalık yalnızca 750–1000 TL bütçeyle yaşamaya çalışıyor. İş arayan mezunların yarısı ise aylık 4 bin lira ve altındaki gelirlerle hayatını sürdürmek zorunda.

Aylık birkaç bin liralık bütçeyle yaşamaya çalışan, iyi beslenemeyen, kültürel ve sosyal etkinliklere katılamayan, zihinsel ve fiziksel kapasitesini tam kullanamayan bir kuşak yetişiyor.

Ülkemizde çalışarak okumak imkanı çok azdır. Türk Milleti çocukları için en fedakar olan toplumlardan biridir. Kendisi yoksulluk sınırı altındaki aileler bile “çocuklarım okusun” diye açlık sınırı altında yaşamaya razı olurlar. Bu sebeplerle öğrencilerin yüzde 66’sı ailesinden düzenli maddi destek aldığını açıklıyor. Ancak bu yük sürdürülebilir değil. Bu hem ailelerin hem de ülkenin sırtına binen çok ağır bir yük.

******************************

Gençlerin Beslenmesi, Özgüveni ve Geleceğimiz

Türkiye, gençlerine hayat yolculuğunda eşit kulvar sunamıyor. Kimine düz tartan pistte spor ayakkabılarla koşu imkanı verirken, kimilerini yalın ayak toprak yolda engelli koşu yapmaya zorluyor.

Barınma krizinin, düşük ücretli ve güvencesiz işlerin, artan ulaşım ve gıda fiyatlarının ortasında gençlerin önemli bir bölümü —öğrenciler de mezunlar da— aile evinden ayrılamıyor. Bu durum bilgi kullanma performansından özgüvene, yenilik kapasitesinden verimliliğe kadar ülkenin üretim gücünü etkiliyor.

Yeterli ve dengeli beslenme; dikkat, hafıza, fiziki işlevler ve ruh hâli üzerinde doğrudan etkilidir. Yetersiz protein, demir, vitaminler ve omega-3 alımı; bilişsel esneklik ve öğrenme hızını düşürür, yorgunluk ve depresif belirtileri artırır. Uzun süreli düzensiz beslenme, kas kütlesi ve dayanıklılığı azaltarak fiziksel kapasiteyi geriletir.

FAO raporları protein yetersizliğinin okul başarısını, çocuklarda büyümeyi ve yetişkinlerde işgücü verimliliğini olumsuz etkilediğini açıkça gösteriyor. Genel olarak kişi başına düşen et tüketimi ile kişi başına gelir (GSYH) arasında güçlü bir korelasyon var. Yüksek gelirli ülkelerde kişi başına yıllık et tüketimi 70–100 kg arasıyken, düşük gelirli ülkelerde bu rakam 10–20 kg civarındadır. Türkiye’nin toplam et tüketimi (yaklaşık 30-35 kg) OECD gelişmiş ülkelerin toplam ortalamasının oldukça altındadır.

Elbette kalkınma için beslenme tek başına belirleyici değil, ama önemli bir parametredir.

Kültür, sanat ve sosyal etkinlikler, gençlerde estetik duyarlılığın ötesinde; iletişim, problem çözme, takım çalışması ve “kendini ifade” becerilerini güçlendirir. Maddi nedenlerle müze/konser/sosyal etkinliklere erişiminin daralması; özgüveni, sosyal sermayeyi ve “ben de yapabilirim” duygusunu törpüler. Özgüveni düşük bir genç, yeni fikir geliştiremez, fikrini pazarlayamaz, risk alamaz. İş hayatında başarılı olamaz.

******************************

Gençlerimiz Dünya İle Nasıl Yarışabilirler?

Türk gençleri dünyanın gelişmiş ülkelerinin gençleri ile medeni yarışa dezavantajlı başlıyor.

Gelişmiş ülkelerin gençleri, besleyici gıdaya, güvenli barınmaya ve zengin bir kültür ekosistemine daha erken ve daha eşit erişiyor. Bu, üniversiteye “farklı kulvarlardan” gelen gençler arasında kapatılamayan bir “başlangıç farkı” yaratıyor.

Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eden orta ve alt tabakadan gelen gençler, aynı zekâ ve azimle yola çıksa bile, beslenme ve kültür yoksunluğu —üstüne barınma ve ulaşım stresi— onu sürekli zihinsel yıpranmışlık altında bırakıyor. Sonuçta gençlerinin kapasitesinden yeterince yararlanamayan ülkemiz yarışa geç başlıyor, erken yoruluyor.

Yüksek teknolojiye geçişte zorlanmamız tesadüf değil. Çünkü yüksek teknoloji sadece sermaye yatırımı değil; iyi beslenmiş, özgüveni yüksek, kültürel olarak zenginleşmiş genç zihinler ister.

******************************

Türkiye’nin Geleceği İçin Alarm Zilleri Çalıyor

Son 23 yıldır tek başına iktidarda olan siyasi anlayış, üniversite sayısını artırmakla övünüyor. Bugün Türkiye’de üniversite sayısı çok fazla. Ama bu miktar artışı, nitelikli eğitim ve araştırma altyapısı olmadan sadece diploma enflasyonuna yol açtı. Gençler mezun oluyor, ama iş bulamıyor ya da düşük ücretlere razı olmak zorunda kalıyor.

İmam Hatip liselerinin yaygınlaştırılması da aynı zihniyetin bir eseri. Ülkenin ihtiyacı yerine, ideolojik hesapların belirlediği bir tercih.

İktidar yıllardır her aileye “en az üç çocuk” sloganını tekrarladı. Fakat gençlere ekonomik bağımsızlık sağlanamayınca evlilik yaşı gecikti, çocuk sahibi olma isteği azaldı. Bugün doğurganlık oranı 1,48’e geriledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da 23 Mayıs 2025’te yaptığı konuşmada bu tabloyu şöyle niteledi:

“Türkiye’nin doğurganlık hızı, tarihimizde ilk kez 1,48’e gerilemiş durumda. Bu bir felaket. Bu rakam, kritik eşik olan 2,1’in çok altında bir seviyedir.”

Ama bu felaket, gökten düşmedi. Gençleri işsizliğe, geçim sıkıntısına ve aile bağımlılığına mahkûm eden politikaların kaçınılmaz sonucudur.

Gençlerin açlığı ve kültürel yoksunluğu sadece bireysel birer dram değil; Türkiye’nin geleceğinin çalınmasıdır.

Çıkış için şuradan başlayabiliriz:

Gençlerin günlük en az bir sağlıklı öğüne erişimini garanti altına almak. Kültür-sanat erişimini kamusal politika haline getirmek. Barınmayı bir eğitim politikası olarak görmek. İlk iş ve ücretli staj düzenini yaygınlaştırmak…

Bunlar “sıradan sosyal harcamalar” değildir. İleri teknoloji hedefinin altyapısı için gereklidir. Gençlerin beden ve ruh sağlığı ile özgüvenine yapılan yatırım en verimli, en yüksek getirili yatırımdır.

Ya Bir Yol Bul, Ya Bir Yol Aç, Ya da Yoldan Çekil!

Bazen millet olarak önümüzü görmek ve nelerin olup bittiğini anlamak için tarihin derinliklerine inmemiz gerekiyor. Tarih, yalnızca savaşların ve zaferlerin değil; aynı zamanda kararlılığın, vizyonun ve inancın da kaydını tutar. Bu bağlamda, Kartaca’nın efsanevi komutanı Hannibal Barca’nın babasına söylediği rivayet edilen şu söz, çağları aşan bir yankı uyandırmıştır:

“Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.”

Unutmamak lâzımdır ki bu söz, yalnızca bir stratejik çağrı değil; aynı zamanda bir milletlerin uyanış ve varoluş mücadelesinin özüdür. Aynı minvaldeki sözü, Osmanlı hükümdarı II. Beyazıt’a karşı oğlu Yavuz Sultan Selim babasına söylemiştir. Osmanlı imparatorluğuna karşı en büyük tehdidi, Safeviler ve Nemluklular oluşturuyordu. Lakin II. Beyazıt, barışçı mizacıyla bu tehdidi ya görmüyor ya da öngörüsüzlüğünden olsa gerek aldırış etmiyordu. Bu tehlikeyi gören Yavuz Sultan Selim, 1517 yılında sarayda bir darbe ile babasını tahttan indirmiştir.

M.Ö. 3. yüzyılda Akdeniz’in en güçlü şehir devletlerinden biri olan Kartaca, Roma İmparatorluğu’nun hızlı ve tehlikeli yükselişiyle karşı karşıya kaldı. Roma’nın yayılmacı politikaları, Kartaca’nın bağımsızlığını tehdit ediyordu. Hannibal’ın babası Hamilcar Barca, bu tehdidi görüyor ancak ülkesini korumak ve savunmak için ne yapacağını bilemiyordu. Ancak Hannibal, daha çocuk yaşta babasının yanında savaş meydanlarında büyürken, babasının zaaflarını ve önsezilerini görüyordu.

 Sözün Doğduğu An: Bir Yemin ve Bir Direniş

Rivayetlere göre Hannibal, henüz dokuz yaşındayken babasına: Sonsuz bir nefretle, en büyük düşmanı Roma’ya karşı vatanını koruyacağına yemin etti.  Bu yemin, sadece bir çocuğun düşmana karşı olan öfkesi değil; aynı zamanda varoluş ve bağımsızlık tutkusunun da sembolüydü. Hannibal’ın babasına söylediği: “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil” sözü kendisini zafere götürecek kararlılığının vücut bulmuş göstergesidir. Bu söz aslında sadece bir kişiye karşı söylenmiş söz değil, aksine ülkelerin, orduların başında olanlar içinde söylenmiş önemli bir çağrıdır: Eğer mevcut yollar seni hedefe götürmüyorsa, yeni yollar yarat. Eğer yaratamıyorsan, bu mücadeleyi sürdürebilecek olanlara engel olma, yoldan çekil!

Alp Dağları’nı Aşan İrade

Hannibal, aynı Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal Atatürk gibi Roma’ya karşı savaş açtığında, geleneksel savaşlarda olduğu gibi değil, imkânsız görünen yolları seçti. Tıpkı Fatih’in İstanbul’u almak için gemileri karadan yürüttüğü gibi, Alp Dağları’nı fillerle aşarak Roma topraklarına girdi. Bu, askeri dehanın ötesinde, bir inancın zaferiydi. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk’ün düşmana: “Geldikleri gibi gidecekler” deyip kararlılığını gösterip, Çanakkale‘de,  Sakarya’da Türk ordularından gerek araç ve teçhizat bakımından gerekse askeri üstünlük bakımından fazlalığına karşı kazandığı zaferler gibi. Hannibal, yol bulamadığında kendisine ve ordularına yol açtı. Ve sağlığında hiçbir zaman yoldan çekilmedi.

Bugüne Yansıyan Miras

Bu söz, günümüzde liderlik, strateji ve kişisel gelişim alanlarında sıkça kullanılır. Ancak kökeni, bir halkın özgürlük mücadelesine dayanır. Hannibal’ın çağrısı, sadece savaş meydanlarında düşmana karşı savaşan komutanlar için değil, masa başında çalışan bir müdür içinde, şantiyenin başındaki mühendis için de, ülkesinin; ekonomik, sağlık ve eğitim gibi problemlerinden sorumlu yöneticiler için de geçerlidir.

Özellikle Türkiye gibi demokrasi ile yönetilen ülkelerde eğer ekonominiz bozuk, eğitimden sağlığa kadar işleriniz iyi gitmiyorsa, yoldan çekilip ülkeyi iyi yönetecek liyakatli kadrolara bırakmak zorundasınız.

Haşir

     Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Kıyametten sonra hesap kitap için diriltilmekten bahseder. Pek çok kısa sûrelerin başlarında, gâyet kuvvetli âyetler haşre dâirdir. “Gök yarıldığı zaman!” mealinde, otuz – kırk sûrenin başlarında bütün kat’iyetiyle, haşir gerçeği; kâinatın en önemli ve mantıken kabulü gereken bir hakikat olarak gösterilmekte. Ayrıca, diğer âyetlerde dahi, o gerçeğin çeşit çeşit delilleri beyan edilip, insan ikna edilmektedir.

Seyyar Yıldızlar

     Seyyare ve gezegenleri ve arzımızı / yeryüzünü; kâinat fezasında birer gemi, birer uçak sûretinde, tam bir nizam içinde döndüren ve seyir ve seyahat ettiren Zât’ın Rablığındaki haşmetini, idaresindeki azametini gör. Tüm kâinata hâkim göz kamaştırıcı ilâhlığının, güneş gibi parlaklığıyla kendini nasıl nazara verdiğine bir bak! Şu saltanatın haşmet ve görkeminin farkına var! Gemi,  tayyare ve  uçak hükmünde, öyleleri var ki, bin defa dünya kadar bir cesamet ve büyüklükte olup, bir sâniyede sekiz saatlik bir mesafe alacak sür’ate sahiptirler. İşte böyle bir Sultan’a ubudiyet / kulluk etmenin, O’na imanla bağlanmanın, dünyada O’na misafir olmanın, ne kadar yüksek bir saadet ve mutluluk bahşedeceğini ve ne derece büyük bir şeref kazandıracağını bir düşün.  

Sebepler

     Bütün sebepleri, icat kabiliyetinden ve yaratabilir olmaktan azletmek gerekir. Çünkü: hayvanlarımıza rızkı yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, bize ve hayvanlarımıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından; su gelmiyor, gönderiliyor. Hem toprak; nebat ve bitkileriyle açılıp; rızkımız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak; bizim rızkımızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzaktır. Bu yüzden toprak, kendi kendine açılmıyor. Birisi o kapıyı açıyor. Nimetleri ellerimize veriyor. Hem otlar, ağaçlar bizim rızkımızı düşünüp merhametlerinden ötürü bize meyveleri, hubûbâtı yetiştiriyor olmaları, gerçek değildir. Onlar bir sonsuz hikmet ve merhamet sahibi olan Allah’ın perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, hayat sahiplerine ve canlılara uzatıyor.

Dağlar

     Nasıl ki gemileri sarsıntılardan korumak ve dengelerini muhafaza için, onların direkleri vardır.  Dağlar da zemin sefinesine / gemisine bu mânâda hazîneli direkler sayılır. Nitekim beyanı mucize olan, benzerini yapmak isteyenleri acze düşüren Kur’ân; çok âyetlerle bunu dile getiriyor. Meselâ, dağların içinde canlılara lâzım olan her çeşit menba’lar, sular, mâdenler, maddeler, ilaçlar o kadar hikmetli ve tedbirli bir şekilde cömertce, ihtiyatlı bir şekilde depolanmış, hazırlanmış ve istif edilmişlerdir ki, açıkça; kudreti ve hikmeti nihayetsiz / sonsuz bir Zât’ın yâni Yüce Allah’ın hazîne,  anbar ve hizmetcileri olduklarını açıkça ilân ediyorlar.

Allah’ı  Sevmek

     İman ve Allah’ı sevmenin netîcesi: Kalp gözleri açık ve ilmî inceliklere vâkıf olan Allah dostlarının ittifakıyla; dünyanın bin sene mes’ûd hayatı, bir saatine değmeyen Cennet hayâtı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat seyredilmesine değmeyen bir kudsî, kusursuz cemal ve kemal sahibi olan Allah’ın görülmesidir ki, Hadis ve Kur’an’ın kesin ifadeleriyle sâbittir.

Üstad

Üstadımız Kur’ân, kitabımız hayât, hitap kendimize olmalıdır vesselâm.