4.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Satılık Olmak da Zor Zanaat Arkadaş!

Başbuğ Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de başlayıp 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkumandanlık Meydan Muharebesinde kazanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı
Bu Büyük Zaferi küçümseyen seçilmiş Belediye Başkanını hatırlarsanız;
Muhterem 30 Ağustos Zafer Bayramını ‘’Ormancılık Günü’’ile bir tutmuş; 30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ yorumunu yapmasına tepkiler artınca ‘’ yanlış anlaşıldım’’ pişkinliğini göstermişti.


  • Hatırladığımız söylem ve davranışlardan bazıları;
    Mevcut iktidarın, Irak’a demokrasi götüren(!) Amerikan askerlerinin sağlığına duacı olup da, camilerde toplu tecavüze uğrayan Müslüman kadınların “bizi öldürün” feryatlarına kulaklarını tıkadığını;
    Amerikalılar, Irak’ta görev yapan askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde ve İktidara “nota” çağrılarıyla alakalı “ne notası, müzik notası mı” diye dalga geçtiğini.
    *
    Başta Güneydoğu olmak üzere ülkenin dört bir yanında “vatan” saydığımız, üstelik de stratejik değerdeki topraklarımız yabancılara satılmasının önü açılarak düşündürücü olduğunu;
    *
    Habur’da, PKK’lı teröristlerin ellerini kollarını sallayarak ülkeye girebilmesi için çadır mahkemesi kurulmasını;.
    *
    Oslo’da PKK’yla müzakere yapıldığını;
    İmralı’daki caniye övgüler düzüldüğünü;
    PKK açılımı yapılmasının övgülerini;
    *
    “Ilımlı İslam” adı altında dinimizle ilgili deformasyona yönelik çalışmayı;.
    Türk Ordusunun ‘’asrın iftirası’’na uğradığını;
    Genel Kurmay eski Başkanı İlker başbuğ’un hiç yere tutuklandığını;
    Kozmik Oda’ya girildiğini… Hatırlayalım.
    *
    İktidarın siciline kaydolacak bu söylem ve eylemlerin, Türk vatandaşları üzerinde hak etmedikleri karalamalarla ayrıştırma yapılarak, algı operasyonlarıyla siyaseten beslenmelerini, cumhuriyetin ürettiklerini pazarlamanın iktidar aleyhine Türk seçmeninde yerini bulacaktır şüphesiz.
    Son örnek, bahsettiğim belediye başkanının ‘’30 ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir’’ifadesi; Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun başını oluşturan Başbuğ Atatürk’ ü küçümsemektir; manidardır şüphesiz

  • Önce Yunan ordusuna karşı kazanılan Büyük zaferin kazanıldığı yer Dumlupınar’ a gidelim ve ziyaret eden herkesin 8 yaşındaki şehit yavrularımızın mezar taşlarını gördükten sonra gözyaşlarını tutamadıkları şehitlikteki bir anıtın önünde durup, üzerindeki kitabeyi okuyalım:
    ‘’Bu anıt, oğlu Mehmet 8 yaşında iken, 1912 yılında, Balkan Savaşı’na katılıp Galiçya, Hicaz, Yemen, Kafkasya Savaşları’nda cepheden cepheye 11 yıl koşarak çarpışan, Doğu Cephesi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan ve Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde, 19 yaşındaki Alay Sancaktarı oğlu ile karşılaştıktan sonra, 31 Ağustos günü şehit düşen Çetmili Kara Ali Çavuş’un muhteşem destanıdır.
    Oğlu kahraman Onbaşı Mehmet de, 9 Eylül’de İzmir’e giren birliğin başında şehit olmuştur.
    Yüce kahramanları rahmetle minnetle ve şükranla anıyoruz…’’
    *
    Dumlupınar’ın Fahri Hemşerisi seçilme onurunu yaşayan bir Kuvayı Milliyeci olarak, şiirimizin büyük ustası Nazım’ın ‘’Kuvayı Milliye Destanındaki eşsiz dizelerini bir kez daha okumamız gerekir:
    …Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri
    Çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
    Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı…’’

  • Milli Mücadele ve Atatürk’ü en iyi anlatan yazarlardan Falih Rıfkı Atay’a bırakalım;
    ‘’Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz…’’

  • Milletin topyekûn direnmesiyle, 30 Ağustos’ta, herkesin bayramı olan o muhteşem zafer kazanılmasa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulamaz, O zavallı Belediye Başkanı’nın adı da ilgili panolara yazılmazdı.

Suriye’de PKK’nın Devlet Kurma Hayali Bitti

27 Kasım-8 Aralık 2024’te Hey’et-i Tahrîrü’ş-Şâm öncülüğünde askerî koalisyonun 12 gün süren taarruzu ile 61 yıllık Baas rejimi çökmüştü. Şimdi de Fırat’ın doğusunda beslenen, büyütülen, donatılan PKK (YPG) güçleri çok hızlı bir şekilde denklemden çıkarıldı.

Suriye PKK’sı (YPG) ABD’nin Suriye içi dengeleri değiştirmek için ve IŞİD güçlerine karşı kullandığı bir aparattı. Yanına Arap aşiretler monte edilerek SDG adı verilen bir devletçik haline getirilmişti.

SDG Suriye’nin su ve petrol kaynaklarının büyük çoğunluğunu yönetiyordu. Fırat’ın doğusundaki hâkim olduğu bu bölgede 13 sene içinde kazandığı bütün meşruiyeti, toprakları, maddi kaynakları ve özerk bölge/ federe devlet hayallerini birkaç günde kaybetti.

PKK kanadı (Kandil’den, DEM’e kadar) ABD tarafından satışa getirildiği düşüncesiyle öfke içindeler.

SDG/PKK Türkiye içindeki ayrılıkçı Kürtler için başarılı bir model olarak görülüyordu. 80-100 bin kişilik eğitilmiş ve binlerce tır dolusu silahla donatılmış bir orduya sahip kılınmıştı. Hatta SDG, Akdeniz’e açılacak bir koridora da sahip olacaklarına inandırılmış olmalıydı ki, bölgede Deniz Harp Okulu açmaya çalışıyordu.

Görüldü ki bir devlet kurmak hayaliniz varsa, bunu kendi insan kaynağınız ve gücünüzle yapmaya çalışmanız lazım. Bir emperyal devletin himayesine sığınarak böyle hayallere kapılanlar, bu hami devletin önceliği değiştiğinde kolayca satılabilirler.

SDG güçlerinin büyük çoğunluğunu teşkil eden Arap aşiretler PKK/YPG ile kurdukları SDG ortaklığından ayrıldılar. Yeni Suriye devlet başkanı Şara (Colani) tarafına geçtiler. ABD’nin verdiği silahlar ne oldu bilinmiyor. Ama bu askeri teçhizatı YPG, ABD’nin istemediği bir şekilde kullanamaz.

Yani ABD’nin himayesinde iken kendini kaplan görenlerin aslında bir “kâğıttan kaplan” olduğu anlaşıldı.

Tom Barrack “SDG’nin sahadaki temel IŞİD karşıtı güç olma rolü büyük ölçüde amacını tamamladı. Suriye’de Kürtler için bugün en büyük fırsat, Şara liderliğindeki yeni hükümettir” diyerek, SDG/YPG’nin son kullanma tarihinin dolduğunu açıkladı.

Yani ABD ayrılıkçı Kürtleri kullandığı kirli bir mendil gibi çöpe atıverdi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi’nin azarlaması karşısında, SDG’nin başı Mazlum Abdi kendilerine dayatılan 14 maddelik anlaşmayı imzaladı. “13 senelik kazanımlarını” bir çırpıda geri veren, bir zamanlar ABD Başkanı tarafından “General Abdi” diye övülen terör örgütü liderinin karizması yerle bir oldu.

************************************

Hayaller Paris, Gerçekler Somali

Eş Şara (yeni Şam yönetimi) ve Mazlum Abdi arasında şekillenen süreç, “Özerklik Projesi”nin fiilen iflası demek. Türkiye artık Suriye sınırında kendisine düşman bir terör devleti kurulması riskinden uzaklaştı.

14 maddelik anlaşmada yer alan maddelere bakınız. SDG/PKK’nın talepleri ile elde ettikleri arasında bir uçurum olduğu görülecektir:

  • SDG/PKK Askeri Özerklik yani 100.000 kişilik gücün 3 Kolordu şeklinde, kendi komuta zinciriyle orduya eklemlenmesini istiyordu.

Anlaşmaya göre, SDG feshediliyor. Askerler güvenlik taramasından geçip bireysel olarak Suriye ordusuna (Savunma ve İçişleri Bakanlığı) katılıyor.

  • SDG/PKK ekonomik kaynakların kendisinde kalmasını, petrol ve doğalgaz gelirlerinin kendi kontrolünde veya pazarlık kozu olmasını talep ediyordu.

Ancak anlaşmaya göre, tüm petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları kayıtsız şartsız Şam yönetimine devrediliyor.

  • SDG/PKK Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi“nin anayasal olarak tanınmasını yani Federasyon istiyordu.

Anlaşmaya göre, Sivil kurumlar devlete bağlanıyor. Sadece Haseke ve Kobani gibi yerlerde yerel polis gücü ve bazı valilik atamalarında (onaya tabi) öneri hakkı veriliyor.

  • Hepsinden önemlisi SDG/PKK ABD’nin kendilerine destek ve korumasını devam ettirmesini istiyordu.

Tom Barrack, “Rejim değişti, artık meşru muhatap Şam’dır. SDG’nin IŞİD misyonu bitmiştir” diyerek desteği kesti. ABD bütün Suriye’yi temsil edecek olan Şam yönetimi (Şara) ile çalışmayı tercih etti.

Bu maddeler SDG/PKK’nın13 yıllık kazanımlarının (özerklik iddiası, Belçika’dan bile büyük bir arazide sürdürülen egemenliğin) 48 saatte çöktüğünü gösteriyor.

Özetlersek; ABD, Suriye’de “stratejik bir tercih değişimi” yapmıştır. İran’ı bölgeden atmak için ayrılıkçı Kürtleri (SDG/PKK) feda edip, Sünni Arap çoğunluğa dayanan Eş Şara yönetimini “yeni müttefik” olarak seçmiştir.

Türkiye için kısa vadede “Özerk PKK Devleti” tehdidi bertaraf edilmiştir; bu büyük bir stratejik kazanımdır. Ancak orta ve uzun vadede, Suriye ordusu içine gizlenmiş PKK unsurlarının (TSK içindeki FETÖ yapılanması gibi) Türkiye’ye karşı çalışacakları ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

************************************

Kandil ve Türkiye Ayağında Muhtemel Gelişmeler

Kandil’deki PKK elebaşı Murat Karayılan “saldırılar sadece Rojava’ya değil tüm Kürdistan’a yöneliktir” dedi. Sıranın Irak Kürdistan’ına geleceğini savundu. Gelişmeleri yerel ve uluslararası güçlerin ortak komplosu ve Kürtlere karşı soykırım” olarak nitelendirdi.

“Bu tutum başta ABD olmak üzere İngiltere, Almanya, Fransa ve koalisyon devletleri için kara bir lekedir, Koalisyondan yardım istendi ancak hiçbir cevap verilmedi” diye yakındı.

Bu sözler PKK ve yandaşlarında yaşanan moral çöküntüsünü gösteriyor.

Aslında bu endişelerinde haklılar. Çünkü Suriye’de yaşananlar Irak Kürt bölgeleri ve Kandil’de yansımasını bulacaktır.

Aynı zamanda PKK’nın mahkûm lideri Öcalan ile yürütülen “süreç” de Suriye PKK’sı SDG’nin tasfiyesinden etkilenecektir.

Öncelikle PKK/DEM talepleri daha ayağı yere basan mertebelere inecektir.

Devlet, Türkiye’nin üniter yapısını değiştirecek talepleri dikkate almayacaktır. Yani sürecin DEM/PKK’nın hedeflediği bir sonuca varması daha da güçleşmiştir.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi için DEM’den vaz geçebileceği bir ortam doğdu.

Erdoğan Suriye’deki gelişmeleri bir başarı hikayesi olarak kullanıp DEM ittifakını bozabilir. Hatta PKK ilişkileri olanları hapse attırarak, milliyetçi seçmenleri yanına alma çabası içine girebilir.

Olacakları önceden öngörebilmek için, biraz daha zamana ihtiyacımız var. Ve olayları yakından izlemeye devam etmemiz gerekiyor.

Vefat ve Başsağlığı

Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’ın değerli eşi Nazan Erkal hanımefendi Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin, ruhu şad, mekanı Cennet olsun. Başta değerli hocamız, Genel Başkanımız Prof. Dr. Mustafa E. Erkal olmak üzere; çocuklarına, yakınlarına, sevenlerine ve Aydınlar Ocağı Camiasına sabır ve başsağlığı dileriz.
Cenazesi, 22 Ocak 2026 Perşembe günü, Öğle Namazını müteakiben Fatih Camii’nden kaldırılarak Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedilecektir.

Taziye için
Mustafa E. Erkal: 0535 2208866
Zekeriya E. Erkal:
0532 6742258
Afşin Erkal: 0532 7209433

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Düşün Damlaları  (26)

     Kâinatta her varlık, birbirine ihtiyaç duymayan bir hâlde olsaydı; kâinatta nizam, intizam ve düzen kalmazdı. Hayat, hayatını sürdüremezdi. Çünkü bitki, hayvan ve insan olsun; canlı cansız her varlık, varlığının devamını diğer bir varlığa borçlu! Nitekim susuz ve havasız kalan canlılar yaşayamazlar. Onların akciğerlerini yaratan ile havayı yaratan aynı zât olmasaydı, her iksi de, uyumsuzluktan varlıkta kalmaya yol bulamazlardı. Her şey birbirini tamamlar şekilde yaratılmasaydı; ne varlıkları ortaya konabilir, ne de devamları sağlanabilirdi. Demek ki, hepsi bir elden çıkmalı ki, varlık sahnesinde yerlerini alabilmeleri mümkün olsun. Anlıyoruz ki, her şey içinde bulunduğu ortama uygun ise; ancak bu takdirde varlık ortamında yer alabilir. Kısaca, tüm kâinata / evrene hükmedemeyen zerreyi bile yaratamaz. Çünkü her şey, her şeye muhtaç. Ancak el ele vererek, birbiriyle uyumlu iseler, varlıkta yer almaları kabil olur.

x

     Kâinat, Esmaü’l- Hüsna / Allah’ın güzel isimlerinin cisimleşmesi, soyut halden somutlaşarak maddî bir durum alarak; yani taşa toprağa bürünerek karşımızda tabiat olarak görünmeleridir. Zâten kâinat Esmaü’l Hüsna’nın; fizik, kimya, biyoloji gibi sahalarda uygun birer şekiller kazanarak, tabiat olarak karşımıza çıkmasıdır. İşte bu durum bizlerin; eserden ustaya, yapılandan yapana, nakıştan nakşedene geçerek; Yüce Rabbimiz huzurunda olduğumuzun bilincinde olarak şükür secdesine varmamızı gerektirmeli.

x

     Koyun, keçi ve inek gibi hayvanlar; seyyar, gezici ve hareketli; sanki birer süt fabrikalarıdır. İnsanlar, süt için onların kahrını çekeceklerine, sütü otlardan bizzat kendileri yapsalar ya?

Tabii ki, bu mümkün değil. Ve belli ki, aklı olan insanın sütü yapamayışı; sütün koyun ve keçilerin de işi olmadığının en kesin delili. Tıpkı bir işte kullanılan âletin; işi yapanın o âlet olmadığını bildiğimiz gibi, sütü yapanın da koyun ve keçiler olmadığını anlamamız gerek. Koyun ve keçilerin Allah’ın elinde birer âlet olduğunu, onları kullananın da Yüce Rabbin kendisi olduğunu hatırdan uzak tutmamak lâzım.  

x

      “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk (öyle bir millet) getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (yücelik) sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler. Ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur ki dilediğine verir. Allah’ın ihsanı (bağışı) geniştir ve o ihsanına lâyık olanı hakkıyla bilir.” (Maide: 54)

x

      “Ey Ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kal’a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş (dehşetli) tehacümatı (hücumları) def’ ettiniz; tâ ‘Allah öyle bir topluluk (millet) getirecektir ki Allah onları (Türkleri) sever, onlar (Türkler) de Allah’ı sever. Onlar (Türkler) mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet (ululuk) sahibidirler ve Allah yolunda cihad eder (savaşır)lar.’ (Mâide: 54) âyetine güzel bir mâsadak (lâyık ve sâdık) oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk-meşreb münafık (ikiyüzlü)lerin desiselerine (hile ve oyunlarına) uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak (tasdik edici) olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.”

x

     Bâzı veciz, soyut sözlerin; zâtında ve aslında doğru oldukları hâlde, hatalı yorumlara, yanlış yönlere çekilmelere de vesile oldukları acı bir gerçektir.

     Meselâ: “Din afyondur!” sözü bunlardan biridir. Ve tabii ki, doğrudur. Fakat, bu sözden anlamamız gereken:  “Din”in kendisinin “Afyon” olduğu anlamını değil de, ancak yanlış anlaşılmasının, yanlış açıklanmasının, yani  “Afyon” etkisi yapacak olan yorumunun “Afyon” olarak nitelenmesi akla gelmeli.

     Aslında veciz ifadesi doğru olduğu hâlde, yanlış yorumlanan, böyle nice söz ve ifadelerimiz var!

Alt Tarafı, Bir Çoban

“Alt tarafı, işte bir çoban.” der, geçeriz. Bilmeyiz, çobanların da kendilerince bir dünyaları olduğunu. Siz onların dağlarda yalnız yaşadıklarını sanırsınız, aslında ruhları zengin, dostlukları samimidir.

Meteorolojiden anlar, göğe bakarak sana bir haftanın hava tahminin yapabilir, yere bakar toprağın yapısını tahlil edebilir, hayvanların duruşuna bakar veterinerlik bilgisini konuşturur her bir çoban.

Hayatın hızına yakalanmamış, hazzını yaşamamıştır belki. Haz ve hız sözcükleri ona bir şey anlatmaz. Dingindir ruhu, temizdir duyguları; uyanıklığın, üçkağıtçılığın ne olduğunu bilmez, ihtiyacı olmamıştır çünkü.

Bazıları, peygamber mesleği olduğuna inanır çobanlığın. Koyunlarımız, ineklerimiz olmasa da şekil olarak hepimiz sorumluluk mevkiindeki kişiler olarak birer çobanız.

Kader gerçeğini en fazla idrak edenler, çobanlardır. Birden yağan yağmur, fırtınaya dönüşen rüzgâr, çok sevdiği bir veya birkaç hayvanın birden ölmesi, her an gelmesi muhtemel kurtlar, vahşi saldırganlar, kaderin cilvesi olarak hissettirir kendini. Doğaya bakar, sanat üretir; güzellikleri görür, şiir yazar; yaşadıklarına ve diğer varlıklara bakarak felsefe yapar, isterse bir çoban.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları isimli manzumesinde “Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa” dediği gibi ben de sosyal medyada bir çoban arkadaşın, samimi, biraz da kırgın serzenişlerine rastladım:

“Ey inek, niye geldin bu dünyaya? Çarşıya gitmezsin, pazara gitmezsin, düğüne gitmezsin kahveye gitmezsin, okey oynamazsın, gezmezsin; gündüz çayıra, gece ahıra… Neye geldin bu dünyaya? Ey inek desek, inek bize ne cevap verir? Ey kardeşim der: Dolabını aç; et benden, sütün benden, peynirin benden, yoğurdun benden, tereyağın benden, sucuğun benden, salamın benden, köften benden, kavurman benden, donun düşmesin diye kemerin benden, üşümeyesin diye montun benden, ayakkabın benden, hayvanlarının maması için kemiğin benden, benim dışkım bile sana gübre oluyor meyvene, sebzene. Hiçbir şeyim ziyan olmuyor, her şeyim bir işe yarıyor, fayda veriyor. Sen neye geldin bu dünyaya? Etin yenmez, sütün içilmez, saçınla çorap örülmez. “Hiçbir işe yaramazsın, dese bana, ben ne cevap vereceğim? Yine öküzün trene baktığı gibi bakacağım, yine hiçbir cevap veremeyeceğim. Doğru değil mi? Peki bu dünyaya geliş gayemi bilip, vazifemi bilip ineğe cevap versem nasıl olacak? Ey inek Allah beni bu dünyaya halife olarak gönderdi ve kendi isimlerinin cilvelerini bana verdi, ben günde beş kere Allah’ın huzuruna, miraca çıkıyorum. Yaptığım ibadetle, seninle bütün mevzuatın bütün ibadetini kıldığım namazla secdede Allah’a sunuyorum inek, vazifem de budur desem. İnek diyecek ki: “Eyvallah her şeyim sana helal olsun; ama bu dünyaya geliş gayemi bilmezsem ve vazifelerimi bilmezsem, Allah’a kulluğumu bilmezsem, Allah’ı tanımazsam yine hiçbir cevap veremem. Öküzün trene baktığı gibi yine bakarım.”

“Alt tarafı, işte bir çoban.” deyip geçmemek lazım. Hangi sözüne, hangi tespitine itiraz edebilecek gerekçemiz, gücümüz var? İnsanla inek arasında yaptığı karşılaştırmanın neresi yanlış?

Çoban kırgın, çoban sitemkâr, çoban değerbilmezlikten yakınıyor. Kendi değerinin bilinmemesinden değil, değerler arasındaki adaletsiz hiyerarşiden yakınıyor. Sözün muhatabı, inek değil, insan. İnsanoğlunun bu denli işine yarayan “inek” ve onun erkeği “öküz” sözcüklerinin günlük hayatta mecazen hangi anlamlarda kullanıldığını düşünelim. On kadına, kocalarını tanımlayan en iyi hayvan ismi sormuşlar dokuzunun “öküz” cevabı verdiğini bir gazetede okumuştum.

               Çocukluğumdan hatırlıyorum, bir ineğimiz vardı, adı Üresin. İki de öküzümüz vardı; biri Aslan, diğeri Tombak. Benim de bir Karagöz adlı kuzum vardı. Bizim için çok değerliydiler, hiçbir zaman aşağılamazdık onları. Babam Üresin’i kızım, Tombak’ı oğlum diye severdi. Ben Karagöz’le konuşurdum, küçücük ağzına minicik ellerimle yem verirdim. Kurban için hazırladığımız Karagöz’ün kesilmesiyle yeri göğü inletmiştim.

               Sevgi, emektir; değerbilirlik de öyle. Değer ölçüleri değişince, diğer varlıklar da bundan payını alıyor. Çobanın inekle ilgili övgüsünü, insanla ilgili sitem diye anlamak lazım. Bir işi en iyi, işin içinde olanlar, ona emek verenler bilir. İnsan önce kendisine emek vermeli, değer vermeli, kendi cinsini önemsemeli. Bunun yol ve yöntemini çoban, ineğiyle sohbetinde bize söylemiş. Öküze lafım yok, ama “trene bakan öküz” olmak, çok kötü bir yaşantı, israf edilmiş ömür.

Amerikan Lebensraum’u

Dünya barış ve güvenlik zamanlarından geçmiyor. Hakkın, hukukun, bırakın kendisini ne iddiası ne hikâyesi var. Günümüzü dünya tarihinin hangi dönemine benzetebiliriz? Belki ikinci dünya harbi öncesine. Ama birinci dünya harbi öncesine de yakın gibi geliyor bana. Hangisi olursa olsun. İkisi de gücü yetenin, yetmeyeni yenip, ezip menfaat sağladığı zamanlar. Sömürge çekişmesinin dünya siyasetini belirlediği zamanlar. Ve felaketlerle son bulan zamanlar.

Niçin böyle oldu? Sovyetler çöküp Batı’nın da Doğu’nun da koalisyonları dağıldığı için. Soğuk harp sırasında blokların iç dayanışması güçlüydü. Düşman yenilince o dayanışma ortadan kalktı. Max Planck Enstitüsü ekonomistlerinin 2013 tarihli bir yayınında şu ifadeler var: “Tarih, düşmanın yenilmesinden sonra ittifakların dağılma eğilimine girdiğini gösteriyor… iç-grup dayanışması müşterek düşman yenilir yenilmez çözülür.”  Batı ve Doğu etiketleri anlamsız hâle gelince, her gücün kendi çıkarı peşinde koştuğu bugünkü dünyaya geldik. Geldiğimiz dünya, tıpkı iki harp öncesi dünyaları gibi. Okuyucularım “hür dünya” sözünün yükselişi ve çöküşü grafiklerimi hatırlayacaktır.

Dost iktidarlar ve enerji

Trump, Amerika’nın etrafını kendine dost ülkelerle, yani dost iktidarlarla çevirmesi gerektiğini söylüyor. O ülkelerin kimi iktidara getirmek istediği önemli değil. Önemli olan Amerika’ya dost iktidarların olması. “Sonra”, diye devam ediyor, “enerji yollarını da kontrol etmeliyiz.”

Neyi hatırlıyorum biliyor musunuz? “Lebensraum” lafını. Hayat alanı! Kimin? Hitler Almanya’sının hâkim dış siyaset anlayışıydı “hayat alanı”. Avusturya, Çekya, Polonya, hepsi, Almanya’nın hayat alanıydı.

Birinci dünya harbi de daha ziyade “Büyük oyun”, “Doğu meselesi” yüzünden çıkmıştı. Doğu meselesinin en büyük lokması bizdik. Bizim kimin sömürgesi olacağımız, parçalandığımızda her bir parçamızı kimin sömüreceğinin kavgası…

Zonguldak’ın kömürü Fransa’ya

Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransa’nın Zonguldak’a asker çıkarıp Ereğli kömürünü Fransa’ya taşımasını hatırlıyorum. İlk okuduğumda ağzım açık kalmıştı. Nedense bize bu konu okutulmamıştı. Fransa ile dost olduğumuzdan mıdır ne?

Efendim, Zonguldak, Ereğli kömür madenlerini 19. asırda bir Fransız şirketi açıp işletmeye başlamış. Onun için orada Fransız sermayesi varmış. Üstelik karışıklık da çıkmış. Neymiş karışıklık? Bartın’da hapisten kaçan mahkumlarla Pontus Rum çeteleri köyleri basıyormuş. Tam Mondros’un işgal için tarif ettiği gerekçe! Fransa, hemen el koyup hem medeniyet getirecek hem de kömürü götürecek. Önce 8 Mart 1919’da Afrika’daki Fransız sömürgelerinden 400 siyahî asker getirip Ereğli’yi ve limanı işgal ediyorlar. Sonra Fransa’dan da asker geliyor. Fransızlar güneyimizde milliyetçilerin direnişinden bunalınca 12 Nisan’da Fransa kökenli askerleri oraya kaydırıp Ereğli’de sadece Afrikalıları bırakıyorlar. Ancak Akdeniz sahilinde de Karadeniz sahilinde de Müdafaayı Hukuk hızla yükseliyor ve kömürü şöyle ağız tadıyla sömüremiyorlar. Kömür Ankara’daki milliyetçi kuvvetlere akmaya başlıyor. (S. Shaw, From Empire to Republic, 2. Cilt s. 597, Türk Tarih Kurumu, 2000)

Bugün olup bitenle karşılaştırınca o günkü gerekçeler daha “medeni” geldi bana. Bugünün Lebensraum sebepleri daha açık, daha doğrudan. Bu sefer demokrasi, barış falan gibi sloganlar bir zahmet telaffuz bile edilmiyor. Amerika’yı yeniden büyük yapacağız, vesselam. Bu hayat alanı çok büyük. Dünyanın tamamını kapsıyor. Etrafımızı ki etrafımız bütün dünyadır, dost ülkelerle çevirecek ve enerji yollarını da kontrol edeceğiz. Şirketlerimizin sermayelerini ve çıkarlarını savunacağız… Bu sonuncusu Zonguldak’a benzemiyor mu?

Ümmet sebep Trump sonuç mu?

Venezüella bize uzak ama Irak yakındı, Suriye de öyle. Hele İran. Piyango çevre ülkelere vuruyor. Bir o, bir diğeri.

Birçok aklı evvelin sık sık, “Hangi devirdeyiz. Bu dünya başka dünya. Millî menfaat falan artık olmaz. Globalleşen post modern ve post saire dünyada…” diye başlayan tiratlarına rağmen 21. asrın başı ile 20 asrın başı beni endişelendirecek, korkutacak kadar birbirine benziyor. Düveli muazzama aynen düveli muazzama. ABD ve Çin başı çekiyor. Avrupa’nın güçlüleri artık en güçlü değil. Temel değişiklik bu.

Türkiye’nin gerçekleri bütün çıplaklığıyla görüp ona göre hareket etmesi; ehemi, mühimi ayırt etmesi lazım. Ekonomide hata yaparsanız, Necip Fazıl, Necmettin Erbakan gibi rahmetli dahi ekonomistlerin “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi vecizelerinin peşinden giderseniz nihayet on, on beş yılınızı kaybedersiniz. Sonra toparlanıp yeni bir vecize bulana kadar. Ama Zbigniev Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası’nda şah-mat olursunuz maazallah. Benim korkum, “Ümmet sebep, Trump sonuçtur.” falan gibi doğrudan milletlerarası güç dengesinde yolu sapıttıracak vecizeler icat etmemiz.

Bol vecize dolu bir yazı oldu. Henry Kissinger’in bir vecizesiyle kapatayım. Danimarka ve Grönland için anlamlı bir espri: “Amerika’nın düşmanı olmak, tehlikeli olabilir fakat dostu olmak ölümcüldür.”

Hoş Bir Sada Bırakmak

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sebeple hayatını idame ettirmek için birbirine ihtiyacı vardır.

             Zamanın su gibi akıp gittiği bu FANİ dünyada, üzüntü ve sevincimizi paylaşarak hayatımızı daha mutlu kılmak gerekmez mi?

 Birbirimize saygı ve sevgi göstererek, hayatı paylaşmak kuşkusuz saadete giden yolu açar. İnsanoğlu, günümüzde ne yazık ki hayatını zorlaştıran ve mutsuz olmasını sağlayan her olumsuz ortamı kendi hazırlamaktadır.

Bunun nedeni ise; bencilliği, kıskançlığı, hırsı, sabırsızlığı ve hoşgörüsüzlüğüdür. İnsanı felakete sürükleyen, mizacındaki benzeri kötü huylardır.

Helal kazanmanın, çalışmanın, paylaşmanın, kanaatin tadını ve anlamını bilmeyenler, bedavadan geçinmenin yollarını aramaktadırlar.

Bu duygular; hırsızlığı, gaspı, aldatmayı, kumarı teşvik etmektedir. Bu gibi vakalar da toplumun çöküşünü hazırlamaktadır.

            Saygı ve sevginin, hürmet ve hatırın, merhamet ve şefkatin, ilgi ve alakanın, dayanışma ve yardımlaşmanın yollarını aramalıyız.

 Mutlu olmak için, mutlu olmanın yollarını bulmalıyız. Mutluluk ne uzaklarda, ne de para puldadır. Mutluluk aslında yanı başımızda.

Bir yetim başı okşamada, azıcık tevekkülde, bir yudum şükürde, ufacık bir gülümsemede gizlidir bazen.

Bazen bir tebessümde, sıcacık bir tesellide, bir acıyı,  ya da sevinci gönülden paylaşmaktadır belki.

Bazen de bir dostu aramakta, bir yaşlıyı karşıya götürmekte, bir garibin kapısını çalmakta, bir huzur evini ziyarette, bir hastayı yoklamakta gizlidir.

Mutlu olmak, mutlu etmekle başlar. Mutluluğun gücü, “sevgi”de gizlidir. Sevgi; hoşgörüyü, iyilik yapmayı, affetmeyi, kusur görmemeyi, “ben” duygusundan kurtularak “biz” olmayı, paylaşmayı, yardım etmeyi, samimiyeti, tevazuu, herkese ve her canlıya yardım etmeyi sağlar.

Sevgiyle yoğrulan yüreklerde, kin, öfke, nefret, kıskançlık, haset, kötülük, küçümseme, kırma, üzme, kendini beğenme vb. gibi kötü duygular asla barınamaz.

            Şimdilerde toplumda hoşlanmadığımız davranışları görüyorsak, kendimizi sorgulamamız gerekmektedir.  “Biz nerede yanlış yaptık” diye. Çünkü toplumun huzurlu ve mutlu olması, bireylerin davranışları ile yakından ilgilidir.

             Huzurlu bir yaşam için saygı ve sevgiyi, dayanışma ruhunu, ahlaki değerleri yeniden tesis etmek ve yaşatmak zorundayız.

             Çünkü bu bizim özümüz, öz değerlerimiz. Özümüzü kaybedersek duygusuzlaşır, robotlaşırız. Her kötü rüzgâr bizi felakete savurur.  Değerleri korumak emek ister, ama saadeti de dünyaya değer. 

            Yarından tezi yok. Sabah kalktığımızda yeniden dünyaya geldiğimizi düşünerek şükredelim. Herkese selem verelim, hayata ve insanlara gülümseyelim, küskünsek barışalım, hal hatır soralım.

Ufacık iyilikler yapalım. Bir çocuk sevindirelim, kuşlara yem atalım, uzun süre aramadığımız bir sevdiğimize telefonla hal hatır soralım, asansörlerde merhabalaşalım, iyi günler dileyelim. Komşumuza sıcacık bir tas çorba gönderelim.

Hoş görülü, tebessümlü, bağışlayıcı olalım… “ Eğer”, “ancak”, “oysa” dolambaçlı kaçamak sözcükleri hayatımızdan çıkaralım.

Geleceğe bir iz bırakmak, bir hoş sada ile anılmak istiyorsak, bu düşüncenin gereklerini yapmaya çalışmamız gerekir.

 İnsan neden geleceğe bir iz bırakmak ister? Bu dünyadan göçüp gittiğinde hayırla yâd edilmek ister de ondan.

Bu, arkasından bırakabileceği hayırlı bir evladı olduğu gibi, bir eser, bir hayır işi, bir iyilik de olabilir. Böyle olunca huzur içinde görevini yerine getirmenin gururunu yaşayarak veda eder bu dünyaya.

Dünyada bâkî olmanın gereği;  ardında hoş bir sadâ bırakmaksa. Bu da iyi bir insan olmanın gereklerini yapmaktan geçmektedir.

İnsan olmanın, mutluluğun ve huzurun sırrı da budur galiba…

Sevgiyle kalın…

Ömür Boyu Cumhurbaşkanı Olmanız İstenirse…

1930 yılının sonbaharında Türkiye’nin gündemine taşınan bir iddia ve Kurucu Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün cevabı çok önemlidir.

Yarın Gazetesinde, Fethi (Okyar) Bey’in Serbest Fırkayı kurarken Atatürk’e “kaydı hayat şartı ile Cumhurbaşkanı kalması teklifinde” bulunduğu haberi yer alır.

Bunun üzerine Ekte resmini verdiğim 26 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer aldığı gibi, diğer bazı İstanbul gazetelerinin Ankara’da bulunan başyazarları Atatürk’e şu soruyu yöneltirler:

“Farzı muhal olarak, vaki olabilecek bu tarzda bir teklife karşı görüşlerinizi öğrenmek ve Türkiye kamuoyuna bildirmek isteriz.”

Bu soruya Atatürk’ün verdiği cevap şöyledir:

“— Bana öteden beri bu ve buna mümasil tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve kamuoyu bilmelisiniz ki bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez.

Benim gayem Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hâkimiyetini takviye etmek ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi benim idealimi cidden rencide eden bir manada telâkki ederim.”

Demek ki Atatürk’e buna benzer teklifler daha önce de gelmiş. “Bu ve buna benzer” derken, kendisine Cumhurbaşkanlığı yanında, Halife olması yönünde yapılan teklif ve telkinleri kastettiğini anlayabiliriz.

Bu tavrı 1930’dan çok önceden belirlediği ilkelerin sonucudur. 16 Ocak 1923 Salı günü İzmit’te yaptığı ilk basın toplantısında bu fikirlerinden bahsetmiştir. (Bu tarihi basın toplantısının özetini Kocaeli Gazetesi Başyazarı Tanzer Ünal’ın 16 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında okuyabilirsiniz.)

Bu basın toplantısında söylediği “Milli irade devredilemez. Millet hakimiyetini Meclis vasıtasıyla uygulamaktan daha iyi bir çare yoktur. Kanun Meclis’ten çıkar” sözlerine sadık kalmıştır.

**********************************

Başkanlık Sistemini Hiç İstemedi

Başbakan İsmet İnönü’nün istifası ve tekrar atanması (25-27 Eylül 1930) arasında yaşanan tartışmalar sırasında Atatürk’ün Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kendinde toplayarak ülkeyi yönetmesi ihtimali de tartışılmıştır.

Yine ekte resmini sunduğum 4 Ekim 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin haberinde verildiği gibi, Atatürk bu konudaki sorulara şu cevabı vermiştir:

“Bir zaruret olur da arkadaşlarım ve milletin genelinin eğilimiyle Başbakan olmam gerekirse olurum. Ancak aynı zamanda Cumhurbaşkanı görev ve yetkilerini kullanmam kanunen mümkün değildir.” 

“Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeği hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurlukla Başvekâleti birleştirmeği asla düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım, bütün milletçe malûmdur zannederim.”

Yani Atatürk, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin birleştiği bir Başkanlık sistemini asla doğru bulmadığını ifade etmiştir. İsteseydi, bu yetkileri elinde toplayabilecek imkân ve kudrete sahip olduğu halde Başkan olmak gibi bir teşebbüsü olmamıştır.

Üstelik bu tarihler Avrupa’da ve diğer ülkelerde demokrasi yerine otoriter rejimlerin güçlenmekte olduğu bir dönemdir. Parlamenter sistemin gereği olan partisiz Cumhurbaşkanı uygulaması çok nadirdir. Nitekim aynı tarihlerde Ağaoğlu Ahmet yazdığı makalede “riyaseti hükümetin tarafsız olması düsturu her türlü gerçeklikten uzak bir riyakârlıktır. Meşrutiyet döneminden kalma bir hatıradan ibarettir” diye “partili Cumhurbaşkanının olduğu bir parlamenter sistemi” savunmuştur.

Bu şartlarda Atatürk’ün Başbakan ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kendinde toplamış bir tek adam olmama tercihi daha da önem kazanmaktadır.

****

Türkiye, kurucu lider Atatürk’ün bu temel tercihinden yıllar sonra vazgeçti. 16 Nisan 2017 referandumu ile kabul edilen ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen yeni sistem 9 Temmuz 2018’den itibaren uygulanmaya başladı. Artık Başbakanımız yok, devletimizi Başbakanlık yetkilerini de üzerinde toplayan bir partili Cumhurbaşkanı yönetiyor.

Eğer bu sistem başarılı oldu diyorsanız, Atatürk’ün bu konuda uzağı göremediğini söylersiniz. Ancak bu sistem başarılı değilse Atatürk’ün bütün temel meselelerde olduğu gibi uzağı görüp milletini zamanında uyardığını söylemek zorundasınız.

**********************************

Cumhurbaşkanlığı Sistemi Başarısız

Parti programlarında parlamenter sistemi, güçler ayrılığını, denetlemeyi savunan AKP ve MHP “Eğer Anayasa lidere uymuyorsa, Anayasayı lidere uydururuz” anlayışıyla sistemi değiştirdiler, “Cumhurbaşkanlığı sistemini” getirdiler.

Sistem değişikliğini getiren 2017 referandumu öncesi “Türkiye şahlanacak”, “Başkanlık gelecek işler hızlanacak, istikrar gelecek” dediler.

Ayrıca “BAŞKAN yüzde 50+1 oyla seçileceği için koalisyonlar devri de kapanmış olacaktı.”

Güya daha “sert bir kuvvetler ayrılığı sistemi” olacak, iktidar daha sıkı denetlenebilecekti.

Tam tersi oldu: Yasama, yürütme, yargı tamamen, basın/ medyanın yüzde 90’ı tek kişinin kontrolüne girdi.

Sonuç ne oldu?

Dünyanın en uzun süre devam eden, çok yüksek enflasyon belası bizde. Yaygın ve derin bir yoksullaşma sonucu toplum mutsuz ve umutsuz.

Kurumlar ve köklü organizasyonlar bile bozuldu. Kurallar herkese uygulanmıyor, belli kesimler ayrıcalıklı ve dokunulmaz.

Uyuşturucu ve organize suçlar çocuk yaşlara kadar indi. Her gün torbacılar ve ünlü kullanıcılara gösterişli operasyonlar yapılıyor. Bazen tonlarla uyuşturucu yakalanıyor, baronlar ortada yoklar.

Devlete emanet edilen altınlar, antika eserler, kişisel bilgiler çalınıyor. Kamu yönetiminde görev alan sahtekârlar her türlü sahte evrak düzenleyebiliyor.

Eğitim, sağlık, güvenlik gibi devletin bütün temel fonksiyonlarında devasa sorunlar var.

Gençler ekonomik sıkıntıdan evlenemiyor, evlense çocuk yapmaya korkuyorlar. Nüfusumuz artmıyor, geriliyor. Geleceğimiz karanlık.

Dış politikadaki U dönüşleri milli onurumuzu yerle bir ediyor.

****

Demek ki Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerini tek adamda toplayan Başkanlık sistemi çok başarısız.

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin tek kişide toplandığı sistem, istikrar değil, derin bir yönetim krizini doğurdu.

Demek ki Atatürk bu konuda da uzağı görmüş; kişisel kudrete değil, kurallara ve kurumlara dayalı bir devlet düzenini özellikle tercih etmiştir.

Düşün Damlaları  (25)

     Soru: “ (Dün) fikirleri karıştıran, hürriyeti ve meşrutiyeti (bugün demokrasiyi) takdir etmeyenler kimlerdir?”

     Cevap: “Cehâlet ağanın, inat efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin başkanlığı altında, insan milletinden, saâdetimizin kaynağı olan meşvereti (danışmayı) inciten bir cemiyettir. İnsanlardan bu cemiyete mensup olanlar, bir dirhemlik zararını, milletin bin lira menfaati için feda etmeyenler; hem de menfaatini, halka zarar vermede görenler; hem de muvâzenesiz (ölçüsüz), muhâkemesiz (düşünmeden) mânâ verenler; hem de intikam meylini ve şahsî garazını fedâ etmediği halde, mağrûrâne millete rûhunu feda etmek dâvâsında bulunanlar, hem de Beylik veya Tavâif-i Mülûk (memleketin parçalanması, eyâletlere ayrılması) başlangıcı olan muhtâriyet (özerklik) veya mutlak istibdat mânâsında bir cumhuriyet gibi gayr-ı makûl (aklî olmayan, mantıksız) fikirlerde bulunanlar(dır)!”

     Soru: “Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki, onlar bizim iyilik ve hayrımızı istiyor gibi görünüyorlar?”

     Cevap: “Hiçbir müfsid (bozguncu), ‘Ben müfsidim (bozguncuyum)’ demez, daima sûret-i haktan (haklıymış gibi) görünür, yahut bâtılı (yanlışı) hak görür. Evet, kimse demez: ‘Ayranım  ekşidir.’ Fakat siz mihenge (ölçüye) vurmadan almayınız. Zira, çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip (güzel zanda bulunup), tamamını kabul etmeyiniz; belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum (karıştırıyorum). Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın; mihenge vurunuz. Eğer altın çıkarsa kalpte saklayınız, bakır çıkarsa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

x

     “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

 x 

     “Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyin (üzülmeyin)iz. Zira kâinatı nağmeleriyle raksa getiren hakikatlerin sırlarını ihtizaza veren (titreten) İlâhî mûsikî hiç durmuyor; mütemadiyen güm güm eder.”

 x

     “Başkasına itimat etmeyen (güvenmeyen), kendisi teşebbüs eder (girişimde bulunur).”

x

     “Şems-i Ezelî’nin (Ezelî Güneş hükmünde olan Allah’ın) şualar menzile (mertebe)sinde olan tecelli-i esması (isimlerinin tecellîsi)nin nokta-i merkeziyesi (merkezî noktası) olan hayat; Şems-i Ezelî’ye isnat edilmediği (dayandırılmadığı) takdirde; bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta (hayat sahibinde) nihayetsiz bir kudret, muhit (kuşatıcı) bir ilim, mutlak (kayıtsız, şartsız) bir irade gibi, Vâcibü’l-Vücud (varlığı zarurî olan Allah)dan maada (başka) hiçbir şeyde vücudu (varlığı) mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına; cahilâne, ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hükümle, her bir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı (mutlak İlahlığı) isnat etmekle (dayandırmakla) sayısız şerikleri (ortakları) ispat etmek mecbûriyeti hâsıl olur. Maahaza (bununla beraber), tohum olacak bir habbe (tane) veya bir çekirdekteki garip, acip, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe (tane), tohumu olacak cismin bütün eczasıyla (cüz ve parçalarıyla) münasebettar (ilgili) olduğu gibi, nev’iyle, yani ebna-i cinsiyle (kendi cinsiyle olanlarla) da ve bütün mevcudatla da münasebetleri (ilişkileri) vardır.

      “Ve onlara karşı o münasebetleri nispetinde vazife (görev)leri vardır. Eğer o tohumcuk habbe (tane)nin Kadîr-i Mutlak (mutlak kudret sahibi Allah)’tan nispeti kesilip; kendi nefsine isnat edilirse, yani ‘Kendi kendine olmuştur.’ denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit (her şeyi çine alacak) bir ilmin bulunmasına itikat etmek (inanmak) lâzım gelir. Bu ise, sabık temsilde, her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin (güneşin) vücudunu iddia etmek gibi, gülünç bir hamakat (ahmaklık)tır.”

İbadetlere Dair

Öncelikle vurgulayalım;
Bireyi muhatap alan Din, bireyle cemiyet-toplum- arasında kurulması istenen ve adaleti önceleyen dengeleri oturtmaktır.
Şuurla, bilinçle düşünen insanlar için Din insan ilişkilerinde, bireyler arasında sevgi bağlarını güçlendirmektir; samimiyettir; gönülleri beslemektir, dürüstlüktür; ilimdir; çağdaşlıktır; fayda üretmektir.
Bilinmeli ki, İnsan tek şuurlu varlık. Dünyaya gelir, kendisine verilen hayatı yaşar ve Allah’a geri döner. Bu zaman tek kullanımlıktır, tekrarı yoktur. Yaratan, insanı başıboş bırakmamıştır.
Bu anlamda İbadet kavramını işlemek gerekir kanaatindeyim:
Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.
Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.
*
Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.
Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “ ibadet şekilleri” olarak geçer. Birtakım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!
*
Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.
Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.
İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.
Aksine, İSLAM hayatı ibadetleştiren bir dindir.
Gün boyu işlenen ahlaki her davranış ibadettir.
*
İBADET salih ameldir, yani düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan iyiliklerdir.
İSLAM tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!
İBADET, mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!
İBADET, O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!
*
İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan birtakım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!
Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!
*
DİN ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!
DİN dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!
DİN gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.
UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün en büyük günah olduğunu idrak etmektir.
*
İBADET zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mazlumların koluna girmek, onların önünde yürümektir!
Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!
Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.
*
İBADET bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”
*
Dinin doğru anlaşılmasının eğitimi-öğretimi yapılmalı, yanlışlar delileriyle ikna edici şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının istismarına kurban edilmesin.
Din, devletin dışındaki odakların bigisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır. Din için en büyük tehlike,günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır
Sözün özü; ibadet kavramını rutinleştirirseniz, “Kur’ân anlamak Kuran’ın tebliğcisi ahlak Peygamberi Hz Muhammet’in hayat felsefesini öne çıkartmazsanız Kuran sadece rutini ibadet için okunur” derseniz IŞİD/DEAŞ, FETÖ nereden çıktı demeye hakkınız olmaz.
*
Kur’an adıyla Müslüman’a sunulan dünyevi ve uhrevi İlahi Hayat kılavuzu hazinenin neresindeyiz; Kuran’ın tebliğcisi ahlak Peygamberi Hz Muhammet in hayat felsefesinin neresindeyiz sorusu içtenlikli yanıtını bekliyor.