4.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Vefat ve Teşekkür

            Vefakâr ve fedakar eşimin çektiği ve bir türlü iyileşemediği hastalığı dolayısıyla Allah’ın Rahmetine kavuştuğunu duyup insani ve İslami göreve koşan, bizleri yalnız bırakmayan, “Her canlı ölümü tadacaktır” şuuru içinde ölümü karşılayan, yurt içinden ve dışından gelen veya arayan, bizimle telefon zinciri kuran vefakar dostlarımıza, araç tahsis eden Fatih Belediye Başkanı Sayın Mehmet Ergün Turan’a teşekkürü bir borç biliriz. Şahsım ve aile mensupları adına herkese teşekkür ederiz. Allah hepsinden razı olsun. Allah onları sağlıklı ve hayırlı bir ömürden ayırmasın. Acılarla karşı karşıya bırakmasın.

Prof.Dr. Mustafa E. ERKAL

Hayat ve Varlık

     Varlığın değeri, canlılık denen hayat iledir.

     Belki vücud ve varlığın, gerçekliği hayat iledir.

     Hayat, varlığın nûrudur. Kavrama yeteneği olan şuur;

     Hayatın ziya ve ışığıdır. Hayat, her şeyin başı ve esasıdır.

     Hayat her şeyi, her bir hayat sâhibine mâl eder.

     Bir şeyi, bütün şeylere mâlik hükmüne geçirir.

     Hayât ile canlı bir varlık diyebilir ki:

     “Şu bütün şeyler malımdır. Dünya, evimdir.

     Kâinat / tüm evren Mâlik ve Sâhib’im tarafından verilmiş bir mülk ve varlığımdır.”  

     Nasıl ki ışık, cisimlerin görülmesine sebeptir. Renklerin var olma nedenidir.                                                                                                                                                             

     Öyle de, yaşam belirtisi olan hayât da, yaratılmış mevcudâtın, yani kâinatın keşfedeni,

     Gizli sır ve mânâlarını ortaya çıkaranı, durum ve niteliklerin gerçekleşmesinin sebebidir.

     Hem, küçük bir parçayı; bütün ve bütüne ait hükmüne getirir.

     Hem de, bütüne ait şeyleri, bir parçaya sığıştırmaya sebeptir.

     Sınırsız şeyleri, ortak edip birleştirir.

     Bir vahdet ve birlik rûhuna vesîle kılar. Varlıktaki bütün mükemmelliklerin sebebi olur.

     Hattâ, hayât; çokluk tabakalarında, Allah’ın birliğinin tecellîleridir.

     Bunların her biri, Allah’ın ehadiyet ve birliğini gösterir. Kısaca Allah’ın birliğine aynalık eder.

     Hayatsız, yani ruhsuz ve cansız bir cisim, büyük bir dağ bile olsa, yetim, garip ve yalnızdır.

     İlgi ve alâkası yalnız bulunduğu yer ve ona karışan şeyler iledir.

     Başka ne varsa, o dağa göre yok sayılır. Çünkü, ne hayatı var ki, hayat ile ilgili olsun.

     Ne şuuru / bilinç ve anlayışı var ki onu alâkadar etsin.

     Küçücük bir cisme, meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla;

     Öyle bir yakınlık kurar ki, tüm evrenle, özellikle yeryüzü çiçekleri ve bitkileri ile,

     Öyle bir alış veriş yapar ki, diyebilir: “Yeryüzü benim bahçemdir.” 

     Canlılardaki bilinen iç ve dış duyu organlarından başka, hissedilmeyen;

     Sâika / sevkedici ve şâika / şevke getirici hisleriyle beraber,

     O arı, dünyanın çeşitli türleriyle dost olur. Onlarda tasarrufta bulunur!

     Hayat, en küçük canlıda böyle etkisini gösterirse, hayat;

     İnsanda en yüksek mertebe ve dereceye çıktıkça, öyle bir açılım kazanır ve nurlanır ki,

     Hayatın ışığı olan şuur / bilinç ve akıl ile, insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi,

     O hayat sahibi, kendi aklı ile yüce, ruhî ve maddî âlemlerde gezer.

     Yani o şuurlu canlı, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi,

     O şuur sahibinin ruh aynasına misafir olup, temessül ederek görünür bir hâl alır.

     Hayat, Allah’ın en parlak birlik delili, en büyük nimet kaynağı,

     En hoş ve güzel merhametinin her şeyde görünmesidir.

     En gizli, ince, derin ve sanatlı temiz nakşıdır.

     Çünkü, hayat çeşitlerinin en aşağısında bulunan bitkilerin hayâtı

     Ve bitki hayatlarının en birincisi olan çekirdekteki hayat düğümünün;

     Uyanıp açılarak gelişmesi, o derece açık bir şekilde olduğu hâlde,

     Hz. Âdem’den beri yapılan, ilmî tespitler nazarında gizli kalmıştır.   

     Hakikati / aslı; hakîkî olarak / hakkıyla, insanın aklı ile keşfedilmemiştir!

     Hem hayat, o kadar temizdir ki,

     İki yönü, yâni mülk / dış yüzü ve melekûtiyet / iç yüzü temiz, pâk ve şeffaf / saydamdır.  

     Kudret eli, sebepler perdesini koymayarak, doğrudan doğruya temas ediyor.

     Fakat diğer şeylerdeki ufak ve değersiz işlere

     Ve kudretin izzet ve şerefine uygun düşmeyen temiz olmayan görünüşteki hâllere

     Menşe ve kaynak olmak için, görünüşteki sebepleri perde etmiştir.

Kazıklanma Korkusu

Prof. Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesi’ndeki 4 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında, belki de en temel toplumsal sorunumuzu değerlendirmiş.

Pew Araştırma Şirketinin güven anketinde (https://bit.ly/pew-guven) Dünyanın dört bir yanında insanların birbirlerine en çok güvendiği ve en az güvendiği ülkeler araştırılmış.

Buna göre çevresine, vatandaşlarına, insanlara en az güvenen toplumun, bir başka deyişle, Toplumsal Güvenin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıkmış.

On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen ankette şu iki seçenekten birini seçmesi isteniyor.

  1. İnsanlara genellikle güvenilir.
  2.  İnsanlara genellikle güvenilemez, insan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekir.

Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda (%79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69).

Çevresine en az güvenen yani “İnsanlar Bizi Kazıklar” korkusunda olan 5 ülke Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu Türkiye (%14)…

Türkiye, “İnsanlara güvenirim” diyenlerin yani toplumsal güvenin en az olduğu (%14), “İnsanlara güvenilmez, insan ilişkilerinde çok dikkat gerekir” diyenlerin oranının en yüksek olduğu (%84) ülke.  

Bu rakamlar ürkütücü. Toplumsal güvensizlik alanında şampiyon olmak çok berbat bir durumdur. Çünkü çok yüksek maliyetli bir toplumsal hastalıktır.

Öncelikle, ülkemin insanlarının yüzde 84’ünün “İnsanlar fırsatını bulursa beni istismar eder (kazıklar)” diye düşünerek, sürekli bir “tetikte olma” haliyle yaşadığını gösterir. Bu ruh hali hem sağlığımızı hem sosyal ilişkilerimizi ve hem de ekonomimizi bozar.

Toplumsal güven aslında sadece insanlar arası ilişkiler bakımından değil, İnsanlar ve kurumlar (özel ve devlet kurumları) ile kurumlar arası ilişkiler açısından da ölçülürse Türkiye’de benzer sonuçlar çıkacağını sanıyorum. Çünkü Türkiye’de devlet vatandaşlarına, vatandaşlar devletine, kurumlar vatandaşlara ve vatandaşlar kurumlara güvenmemektedir.

Bu durumu anketsiz, kendi gözlemlerimizle, çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu yüzden Pew Araştırma Şirketinin anket sonuçlarına hiç şaşırmadım.

************************************

Toplumsal Güvenin Tesisi İçin

Toplumsal güvensizlik, “işlem maliyetlerini” artırır. Herkesin herkesi kontrol etmeye çalıştığı, senetlerin, kefillerin, noterlerin havada uçuştuğu bir sistem yavaştır ve pahalıdır. Güvensizliğin ihtiyaç haline getirdiği ilave işlemler ve zaman kaybının doğrudan ticaret hacmine ve refaha etkisi olduğu açıktır.

Bu yüzden grafikte görüldüğü gibi sosyal güvenin yüksek olduğu toplumlarda refah da yüksektir. (Sosyal güven, daha varlıklı ülkelerde daha yüksek, orta ve düşük gelirli ülkelerde ise daha düşüktür.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkeler (İsveç, Hollanda, Yeni Zelanda, Kanada, Japonya) incelendiğinde, güvenin sadece ahlaki bir erdem değil, inşa edilmiş bir sistem ürünü olduğu görülür.

Bu ülkelerde uygulanan bazı temel politikalar dikkat çekicidir.

Mesela İsveç’te “Kamuya Açıklık İlkesi” anayasal bir haktır. Vatandaşlar, başbakanın harcamalarından belediye meclisi kararlarına kadar her belgeye erişebilir. Gizlilik istisnadır, şeffaflık kuraldır. (Türkiye’de şeffaflık istisna, gizlilik esastır.)

Devlete güvenin en temel belirleyicisi yargı bağımsızlığı ve hızıdır. Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde “sözleşme hukuku” tıkır tıkır işler. “Biri beni kazıklarsa devlet hakkımı hemen teslim eder” inancı, insanları ticarette ve ilişkilerde cesur kılar. (Türkiye’de yargı bağımsızlığına inanç çok düşük, yargılama çok yavaştır.)

Toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerde atama ve görevlendirmelerde liyakat esastır. Kamu görevlerine atamalarda şeffaf sınav sistemleri uygulanır. Sınav birincilerinin mülakatta sorulan saçma sorularla elenmesi gibi haksızlıklar söz konusu olamaz. (Türkiye’de atama ve görevlendirmelerin çoğunda sadakat ve yakınlık esastır.)

“Tanıdıkla iş çözme” (kayırmacılık) oranı düştükçe, sisteme ve dolayısıyla birbirine güven artar.

Toplumsal güveni artırmak için ilk olarak iktidar ve yönetim erki kendini kurallarla bağlı hissetmelidir. Güven için her şeyden önce ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK gereklidir. Yasaların ve ekonomik kararların birilerine çıkar sağlamak için ve sık sık değişmesi öngörülemezlik yaratır. Politik ve ekonomik kararların belirsizliği ile yatırımcı güveni ters orantılıdır.

İhaleler, kamu harcamaları ve atamaların şüpheye yer bırakmayacak şeffaflıkta yapılması ve kamuoyu ile paylaşılması gerekir.

“Yapanın yanına kâr kalıyor” algısı, güveni kemiren en büyük virüstür. Suçun bedelinin net ve hızlı ödettirilmesi şarttır. Cezasızlık algısı yıkılmak zorundadır.

****

Sadece iktidarın düzgün olması toplumsal güveni yükseltmeye yetmez. Kurumlara (Özel Sektör ve STK) düşen görevlerin de yerine getirilmesi gerekir.

Müşteri ve çalışanlarla ilişkiler açısından sadece kâra değil, verilen söze odaklanmak gerekir. Çalışanı, tedarikçiyi, tüketiciyi kandırmaya çalışan, yetenek yerine torpili ödüllendiren kalitesiz kurumlar, adalet duygusunu aşındırır.

Kurumlarda DENETLENEBİLİRLİK güven yıkıcı eylemleri azaltır. Kurumların bağımsız denetçilere kapılarını tam açması, “saklayacak bir şeyim yok” mesajı vermesi uzun vadede itibar ve gelir kazandırır.

****

Hepimiz ve bütün kurumlar içinden çıktıkları toplumun özelliklerini taşır. Güvensiz toplumu inşa eden bireylerdir. Bireyler “benim kazanmam için onun kaybetmesi (kazıklanması) lazım” düşüncesini terk etmeli. “Kazan-Kazan” kültürünü benimseyerek hep beraber kazanabileceğimizi öğrenmeliyiz.

Bireyler olarak DÜRÜSTLÜK MALİYETİNİ göze alabiliyor muyuz? Kısa vadeli küçük kârlar için (kaldırıma işyerinin uzantısını yapmak, vergi kaçırmak, sıraya kaynak yapmak vb.) toplumsal yarara aykırı işlerin uzun vadede kendisine de zarar vereceğinin bilincinde miyiz?

Güvensizliği besleyen yolsuzluk veya haksızlıklara, “çalıyor ama çalışıyor” veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeden karşı çıkma irademiz var mı?

O k u m a k

     “ ‘The best learning with the teaching.’ (En iyi öğrenme, öğretmek iledir).

     “OKUMAKtır, okutmaktır, anlamaktır, anlatmaktır, anlamlandırmaktır, öğrenmektir, öğretmektir, yazmaktır, çizmektir, üretmektir, ezberlemektir, tekrar etmektir, yeniliklere yelken açmaktır, hiçbir zararı olmadan beyni güçlendirmenin en kolay yoludur.

     “Beyin zorlanmazsa büzülür, küçülür..Alzheimer hastalığına duçar olur (tutulur).

     “Beynin konforunu bozmak gerekir. Problem çözen beyin gençleşir. Reçetesiz ve hekime ihtiyaç duymadan en pratik ve ucuz yol, bu yoldur.

     “Sadece OKUMAK bile insan için çok muazzam bir hadisedir. Tabii ki, YAZMAK da.

     “Devamlı OKUMAK ve öğrenmek ne muhteşem bir haslettir.

     “ ‘İsyanı çok olanın, nisyanı da çok olur!’ ve ‘İsyan, nisyana sebeptir.’

     “ Kâğıdın hâfızası, her şeyden güçlüdür. Rönesans’a eserleriyle damgasını vuran seksen yedi yaşındaki Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni (1475 – 1564): İtalyan Rönesans dönemi ressam, heykeltıraş, mimar ve şairidir. Sözü ‘Ancora imparol!’ (Hâlâ öğreniyorum!) …(şiarımız) olmalıdır. Kedinin farenin peşinde koştuğu gibi, ömür boyu bilginin peşinde koşmalıyız! ‘Tekrar’, ‘Tövbe’ ve ‘Şükür.’ Rûhun cesede, kalbin nefse, aklın mideye hâkim olması lâzım gelir.

     “Kitap OKUMAK ne büyük bir ayrıcalık ve huzur kaynağıdır. Düşünsene, kitap okumakla âlimlerle, müelliflerle, yazarlarla, filozoflarla, edebiyatçılarla ve şairlerle dost, arkadaş oluyorsunuz. Ne muhteşem bir ayrıcalık!

     “Ben işin kolayını ve zararsızını tavsiye ediyorum. Beynimizi ne kadar zorlarsak o kadar iyi olur. Alzheimer denen uyduruk hastalıktan kurtulmanın yolu çok OKUMAK, çok düşünmek, çok ezberlemek, çok hayâl etmek..çok aktif olmak, az uyumak, boş konuşmamak, az yemek, az TV seyretmek, az dinlenmek…

     “İlim ve bilim, insanı geceleri uyandıran, tatmin ve motive eden bir sihir, bir heyecan kaynağıdır. İlim ve bilim soru sormak, şüphe, kuşku, merak, OKUMAKtan, bulmaktan, bilmekten, yazmaktan, bildirmekten ve öğretmekten keyif almakla başlar.

     “Sürdürülmesi ise gelenek, teşvik, hakkaniyet, adâlet, liyakate bağlı hayat tarzının desteklenmesi ve bilimsel özgürlükle mümkündür.” (İsmail Hakkı Aydın)

x

     Okuyup yazan öyle değerli insanlara sahibiz ki, yazdıkları beni heyecana getirerek, aşağıdaki samimi mısraları yazmama sebep oldu:

     Şaşkınım şaşkın!

     Haddimi aşkınım aşkın!

     Öyle insanlarımız var ki,

     Dahası da yolda.

     Gurur ve itibarımızı artırıyor.

     Değerimize değer katıyor.

     Parlak geleceğimize,

     Ümit üstüne ümit oluyor.

     Çünkü boş değil Türkiye!

     Niye farkında değiliz niye?

     Bekle dünya,

     Bekle bizi;

     İnsanlığa yenilikler getirecek;

     Bu millet, dizi dizi!

     Takip edecekler izimizi.

     Bir başka tanıyacaklar bizi.

Zor Zamanların Karıncası Olmak

Zordur, kritik zamanlarda elindeki gücü yerli yerinde kullanabilmek. Silah, askerin; strateji, siyasetçinin; gazete, medyanın; kalem, kanaat önderlerinin enstrümanıdır. Sabır ve güven de halkın ihtiyacı olan en değerli araçtır. Bu araçları akıllıca kullanan ülkeler mamur, kullanamayan ülkeler de başkalarına payanda veya paryası olmaya mahkûmdurlar.

Zor zamanlardan geçiyoruz, hiç huzurlu zamanımız olmadı ki, diyebilirsiniz. İçeride ve ülkemizin yeni jeopolitiği için dışarıda siyaset yapanların samimi gayretlerine şahidim, hayranım. Yönetilenler olarak bize düşen, bu samimiyete inanmak, destek vermek olmalı.

Sosyal medya, çağımızın önemli mecrası. Savaşlar bu mecrada başlatılıyor, bitiriliyor. İsterseniz bir barış zeminine isterseniz bir arenaya çevirebilirsiniz bu mecrayı.

Türk siyasetinin bir cephesinin değişik mevzilerinde agresif siyaseti kılcallarına kadar yudumlayan bir arkadaşımız Suriye Devlet Başkanı El Şara’nın babası Hüseyin El Şara’ya ait olduğunu iddia ettiği bir paylaşımda bulunmuş: “Ben Arap milliyetçisiyim. Adana, Mardin, Urfa Arap toprağıdır.” demiş Ahmet El Şara’nın babası. Aynı zamanda emekli öğretmen olan bu arkadaşımız: “Ne kadar it kopuk varsa bizim coğrafyamıza göz dikmiş. Türkleri tanıyacak kadar tarih bilgisinden yoksun ot kafalılar. Alırsınız ü… irini.” cümleleriyle de yorum ilave etmiş.

Bir tepki oluştu içimde. Baktım, yorum yapanlar da tepki göstermişler paylaşım dolayısıyla. Bu söz, ne kadar doğru, nerede ve ne zaman söylenmiş? Şayet söylendiyse söyleyenin özgül ağırlığı ne? Bilgi kirliliğinin oldukça yüksek olduğu bir zaman ve zeminde böyle bir sözü paylaşmak ve bunun doğruluğuna inanmak fayda-zarar açısından baktığımızda ne kadar faydalı? Kim, kimin oyununa geliyor veya maşası oluyor da bunun farkına varmıyor? Vatanseverlik hassasiyeti böyle mi olmalıdır? Kaş yapayım derken göz çıkarmak, olacak şeyi olmaz hale getirmek, usul bilmezliğin neticesi değil midir?

Rabb’imizin, Hucurat suresi 6. ayetindeki “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” buyruğunu, yine Bakara, suresi 191. ayetteki “Fitne, öldürmekten beterdir.” uyarısını hatırladım.

Tarihi sorumluluğumuz bulunan topraklarda, her zamankinden daha fazla huzura, sükuna, birlik ve dirliğe ihtiyaç var. Birliğimizi bozacak, her türlü fitneden kaçınmak, yapanlara engel olmak, inanmış her insanın, geçmişine ve geleceğine karşı borcudur.

Siyonist güçler, atalarının sapkın direktiflerini hayata geçirmek uğruna, kendilerine destek olmayan veya engel olan her ülke ve düşünceye karşı amansız savaş içindeler. Silah, dezenformasyon, iftira, kirli ittifak, provokatörlük, şantaj, tehdit, haydutluk, ajanlık gibi akla gelen veya gelmeyen bütün kirli yol ve yöntemleri, en aşağılık biçimiyle kullanıyor. Ne Adalet Divanı ne Birleşmiş Milletler, bu yanlış gidişata söz geçirebiliyor. Dünya, eşkıyanın hükümferma olduğu gezegenin adı.

 Sapla samanın karıştığı, karanlıkların aydınlanma sancısı çektiği bulanık zamanlarda ağızdan çıkan her sözün, kalemimizin yazdığı her kelimenin, karar haline getirdiğimiz her hükmün domino etkisiyle bumerang gibi bir gün bize döneceğini bilmek durumundayız. Hiçbir siyasi anlayış, dogmatik kaygı, ideolojik öğreti yapacağımız hataları temize çıkaramaz. Tarih, bize zamanı, mekânı, olayları, olguları doğru okuma, yorumlama, buna göre karar verip hareket etme görevi vermiştir. Bilinçten azade bir tarih bilgisi, bizi sadece malumatfuruş yapar. Gerisi angarya!   De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer suresi 9. ayet)

Dünya bir yangın yeri. Yangında yanan belli, yakan belli. Firavun rolündeki Siyonist ahlak ve işbirlikçileri, İbrahim rolündeki mazlumları, Müslümanları yakıyor. Rivayete göre bir de karınca ve kertenkele var. Kertenkele ateşi harlıyor, alevi büyütüyor; karınca ateşi söndürmek için ağzında su taşıyor. Kertenkele ne ateşi büyütebilir, karınca ne ateşi söndürebilir. Her ikisinin de durduğu yer önemli, tuttuğu taraf önemli. Zalimden yana mısın, mazlumdan yana mısın?

İbrahim misali atılacağımız ateşe tahammül edip sınavı geçeceğimizden emin değilim. Firavunlaşmak, iki dünyayı da kaybetmektir. Duygusal nedenlerle kertenkele durumuna düşme tehlikesi göz ardı edilmemeli. Kertenkele rolünü bilerek, bilmeyerek veya duyarsızlık nedeniyle oynayanları görmüyor değiliz.

İbrahim’in ateşine su damlası taşıyan karıncaya selam olsun!

Kandıra Kazım Dinç Devlet Hastanemiz

“Kandıra’ya girerken sağ tarafta hastane, Yârimin mektubunu geciktirme postane”

Kandıra’nın ilk sağlık hizmeti, ilçenin girişindeki iki katlı ahşap bir binada 1943 de açılmış olan sağlık pavyonu ile başlamıştır.

10 yataklı bir yer olup İsmail Hakkı Bey isimli bir hekimin çalışmalarından Türkyolu gazetesinde övgü ile bahsedilir. Burasının 30 dönüme yakın alanı vardır. 1952’de yapılan yeni binası ve lojmanı ile ülkemizdeki 29 sağlık merkezinden biridir. Bu sağlık merkezi günlük poliklinik hizmetleri yanında o tarihlerin önemli sağlık sorunlarından olan verem, sıtma, trahom gibi hastalıklarla mücadelede halkımıza hizmet vermiştir.

Bahçesinde bulunan ağaçları, havuz ve çiçekleri ile buraya gelen hastalara ferahlık verirken, kasabanın girişine ayrı bir güzellik katarak türkülere (girişteki iki mısra o türküden alınmıştır) ilham olmuştur.

Burası 1961 tarihine kadar sanatoryum şeklinde bilinir olup genel cerrahi uzmanı olan Halil İbrahim Erden’in başhekim olarak görevlendirilmesi ile Kandıra Devlet Hastanesi adını almıştır.

Daha sonra Dr. Nejat Yıldırım (Dahiliye uzmanı) ve Diş Hekimi Sebat Kaya kadroya dahil olmuş ve bu isimler burada uzun süre sağlık hizmeti vermişlerdir.

Erdem Ve Yıldırım’dan Sonra Yavuz Öztorun

Dr. H. İbrahim Erdem 1973’de emekli olup Karamürsel’e yerleşmiştir. Yaka cebine bazen kırmızı, bazen de beyaz mendil takması ve yazdığı reçeteleri takip etme özelliğiyle hatırlanan Nejat Yıldırım, 1973-74 yıllarında başhekimlik de yapmış olup vefatına kadar Kandıra’da yaşamıştır.

Dr. Yavuz Öztorun 1974’de başhekim olarak gelmiştir. Kendisi Kastamonulu olup dedesi M.Akif Ersoy’un sınıf arkadaşı olan bir veterinerdir. Ankara Numune’den genel cerrahi uzmanı olup Mardin Devlet Hastanesi’ne atanıp orada çalışırken; o tarihlerin önemli bir siyasetçisi ve Kandıra’nın evladı olan Turan Güneş’in ilgisi ile genel cerrah ve başhekim olarak buraya gelmiştir. 1987’ye kadar başhekimlik yapmış ve bir cerrah olarak pek çok insanı ameliyat ederek sağlığına kavuşturmuştur. Daha çok apandisit ameliyatları ile bilinmekle birlikte mide, fıtık, safra kesesi gibi ameliyatlar yaparak bölge insanının sağlık ihtiyacına cevap vermeye çalışmıştır. Döneminde ek binalar yapılarak yatak kapasitesi artırılmış olup ailesi ile birlikte hastane bahçesindeki lojmanda kaldıkları için 7/24 şeklinde çalışmış olan bir isimdir.

1987 yılında Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim olarak gelmiş ve 1992’ye kadar da burada şehrimizin sağlık hizmetlerinin iyileşmesi için çalışmıştır. Emekli olduktan sonra vefat ettiği 2002 tarihine kadar, her branştan hekimin muayenehanesinin ve benim de Kocaeli Laboratuvarımın bulunduğu Alemdar Caddesi Soydan İşhanında hekimliğine devam etmiştir.

Çok Başhekim Değişti

Yavuz Öztorun’dan sonra çok fazla başhekim gelip gitmiştir. Bunlar Dr. Zeki Kara(Ürolog 88-89), Dr. Muzaffer Güner (Dâhiliye 89-91), Dr. Selahattin Karaca (Genel Cerrah 91-93), Dr. Kaya Horasanlı (Ürolog 93-96), Dr. Tolga C. Şahiner (KBB 96-97), Dr. Ali Gözalan (Kadın Doğum 97-98), Dr. İsmail Yılmaz (Kadın Doğum 98-2000)dır. Dr. İsmail Yılmaz daha sonra Kocaeli Devlet’te kadın doğum uzmanı olarak çalışmış olup, halen Körfez ilçemizdeki Özel Marmara Hastanesinde hekimliğine devam etmektedir.

Kazım Dinç’in Sağlık Bakanlığı Dönemi

DSP-ANAP-MHP hükümetinin Sağlık Bakanı olan MHP’den Dr. Osman Durmuş zamanında hastanenin ismi Kandıra Kazım Dinç Hastanesi olarak adlandırılmıştır. Kazım Dinç Kandıralı bir eczacı olup, DYP’de siyaset yapmış ve milletvekili seçilmiştir. 1993-94 yıllarında Tansu Çiller hükümetinin Sağlık Bakanıdır. Döneminde Kandıra başta olmak üzere Kocaeli’mizin sağlık hizmetlerinde kadro ve teknolojik imkânlar bakımından yeni imkânlara kavuşulmuştur. Kandıra hastanemiz 4. dereceden 2.dereceye çıkarılarak hekim kadrosu

güçlendirilmiştir. Bu sayede, 99 depremi sonrası İzmit merkez ve Sakarya’daki devlet hastane binalarımız hasarlı olup Kandıra Hastanesi sağlam kaldığı için, deprem sonrası doğum dahil birçok cerrahi vakalara burada müdahale edilmiştir. Bu dönemdeki başhekim Dr. Mehmet Karanfil’dir. Kendisi 1998 yılında akrabaları İzmit’te olduğu için şehrimize kendi isteği ile tayin yaptırmış; Dr. İsmail Yılmaz’ın başhekimliği bırakıp Kocaeli Devlet’e gelmesi sonrası 2000 yılında başhekim olmuştur. Genel cerrahi uzmanı olan Mehmet Karanfil 2006’da Kocaeli Devlet Hastanesine başhekim yardımcısı olarak gelmiş, halen Şehir Hastanemizde hekimlik hizmetine devam etmektedir.

Adil Kurban Dönemindeki İyileştirmeler

Daha sonra Dr. İrfan Aykaç (Dâhiliye 2006), Dr. Uğur Bingöl(Genel Cerrah 2007-2008) isimli hekimler gelip ayrılmıştır.

2008-2014 yıllarının başhekimi aile hekimi uzmanı Adil Kurban’dır. Döneminde sağlık hizmeti imkânlarında önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Endoskopi, ultrason, EEG-EMG gibi teknik yenilikler bunlardandır. Bu çalışmalar sonucu hastanenin gelirleri artmış, burası kamu hastaneler birliğince örnek kurum gösterilmiştir. Kandıra merkezindeki hastane onun zamanında,2014’de yeni yapılan binaya taşınmıştır. Dr. Adil Kurban daha sonra İzmit merkezinde aile hekimi olarak çalışmıştır. Halen hekimlerin hak ve hukuklarını takip ve iyileştirme amaçlı çalışmalar yapan, 2019’da kurulmuş olan Hekim Sen adlı STK’nın başkanlığını yapmaktadır.

Yoğun Bakım Ve Palyatif Açılıyor

Yeni binadaki 2. başhekim Dr. Ahmet Bilal Genç (Dâhiliye 2014-2015), 3’üncüsü halen şehir hastanemizde başhekim yardımcısı olan Dr. Coşkun Güler (Beyin Cerrahi uzmanı 2015-2016) dir. 2016-2017’deki başhekim Dr. Şeref Kasımoğlu’dur. Kendisi 1998’den beri şehrimizde çalışan bir hekim olup 2004’den beri çeşitli kademelerde yöneticilik yapmış, halen Sağlık Hizmetleri Başkanıdır. Başhekimliği döneminde muhtelif çalışmaları yanında 6 yataklı yoğun bakım ve palyatif bakım bölümleri hizmete sokulmuştur.

Kocaelili Başhekim Görevde

Kandıra Kazım Dinç Hastanemizin şimdiki başhekimi Dr. Bülent Uysal’dır. Buraya 2017’de Siirt Pervari Hastanesi başhekimliğinden atanarak gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini İzmit’te yapıp, 2012’de hekim olmuştur. Kocaeli’mizin yerlisi olup kendi isteği ile buraya atanmıştır.

Yeni hastane Kandıra’nın Ağva-İstanbul yolu çıkışında, TOKİ binalarının yapıldığı ve eski hindi çiftliğinin olduğu bölgededir.

C grubunda 52 yataklıdır. Halen 16 uzman, 10 pratisyen, 5 diş hekimi ve 350’ye yakın çalışanı ile hizmet vermektedir. Ayda ortalama 25 bin poliklinik yapılmaktadır. 2 ameliyathanesi ile küçük ve orta ameliyatlar yapılabilmektedir. Tomografi dâhil görüntüleme ve rutin tetkikleri yapabilen laboratuvarları ile güvenilir sağlık hizmeti verilmektedir.

70 Yıllık Binanın Yerine Yeni Yapı

Kasaba merkezindeki sağlık merkezi olarak başlayıp sonrada hastaneye dönüşen, güzel havuzlu bahçesi ile hatırlanan ve 70 yıla yakın bölge insanına sağlık hizmeti vermiş olan binaların tamamı yıkılmıştır. Buraya Kandıra Belediyesi için 2019’da temeli atılan bina yapılmış ve bu şekilde hizmet vermek üzere 2022’de açılmıştır.

Sağlıkta olmanız dileklerimle.

İmralı Tutanağı Neden Şimdi Açıklandı?

TBMM’den 3 milletvekilinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait 16 sayfalık tutanak yayınlandı. Görüşme 24 Kasım 2025’te gerçekleşmişti. Tutanağın, iki ay sonra, tam da Suriye’de PKK/SDG’nin tasfiyesi veya Şam rejimi ile entegrasyon sürecinin hızlandığı bir dönemde yayımlaması tesadüf değildir.

Nitekim Prof. Dr. Ümit Özdağ da “İmralı Tutanakların şimdi yayımlanmış olmasının politik bir hedefi var” dedi ama bu hedefi açıklamadı.

Zamanlama yani TBMM tarafından şimdi yayımlanması stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.

****

Peki, bu hamle hangi politik amaçla yapılmış olabilir?

Bu hamle, devletin “psikolojik üstünlüğü” tamamen ele alma ve sahadaki fiili durumu “kurucu önder” dedikleri Öcalan üzerinden meşrulaştırma çabasıdır.

Devlet, örgütün “ideolojik meşruiyetini” kendi liderinin sözleriyle yıkarak bitirmek istemektedir.

Tutanakların yayımlanması ve içeriğindeki “silah bırakma/entegrasyon” vurgusunun, Kandil’in “savaş gerekçelerini” elinden alacağı öngörülmüş olabilir. Böylece PKK üst yönetimi ile tabanı arasında ciddi bir güven krizi yaratmak istendiğini düşünebiliriz.

Türkiye, SDG’yi PKK uzantısı olarak gördüğü için tasfiye sürecini destekliyor; Bahçeli’nin “SDG tamamen feshedilmeli” çağrısı bu yaklaşımı yansıtıyor.

Tutanağın yayımlanması muhtemelen Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecine yansıtmayı hedefliyor.

Devlet, Öcalan’ın SDG üzerindeki var olduğunu düşündüğü etkisini kullanarak tasfiyeyi hızlandırmayı, sınır güvenliğini sağlamayı ve bölgesel nüfuzunu artırmayı amaçlıyor.

Bu yorumlarım “Türk Devlet aklına” güvenen birçok kişinin iyi niyetli değerlendirmelerini yansıtıyor.

Ben kurumlar iyi çalıştırıldığında binlerce yıllık devlet tecrübesi ve devlet aklının etkili olduğunu, ancak kurumların zayıfladığı dönemlerde “beka sorunu” olan konularda bile yanlış işler yapıldığını düşünenlerdenim.

Bu sebeple objektif verilerden hareketle analiz yapmaya devam edelim.

***********************************

PKK ve Öcalan’ın Gerçek Talepleri

Öcalan’ın tutanaklardaki açıklamaları devletin/ iktidarın istediği sonucu verecek netlikte ve nitelikte değildir.

Daha önceki “İmralı Tutanakları” (özellikle 23 Şubat 2013 tarihli BDP heyeti görüşmesi) olarak yansıyan metinlerde, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin mevcut üniter yapısını, ulus-devlet modelini ve anayasal vatandaşlık tanımını dönüştürmeye yönelik, federasyon veya özerklik kapısını aralayabilecek ifadeler kullanılmıştı.

Türkiye’nin idari ve siyasi yapısını değiştirmeye yönelik talepleri arasında şöyle maddeler vardı:

 Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk” tanımının değiştirilmesini talep ederek, vatandaşlığın etnik bir kimlik saydığı TÜRK’ten arındırılmasını önermekte idi. Bu, üniter devletin “Türk Milleti” esasını reddeden bir tavırdı.

Mevcut merkeziyetçi yapının terk edilip, yetkilerin yerel parlamentolara/meclislere devredilmesini savunmakta idi. Bu model, federasyona geçişin ilk basamağıdır.

“Kürtlerin kendi öz savunma güçleri olmalı. Bu, yerel güvenliği sağlayan, yasal statüsü olan bir yapı olmalı” diyordu.

“Misak-ı Milli’yi güncelleyerek ele almalıyız. Türkler ve Kürtler, suni sınırlarla ayrılmamalı. Kuzey Suriye ve Kuzey Irak ile Türkiye’nin ilişkileri, stratejik bir birlikteliğe dönüşmeli. Sınırlar anlamsızlaşmalı” diyordu.

Suriye ve Irak Kürtleri ile Türkiye Kürtlerinin siyasi/hukuki birleşmesini öngören bu model Lozan’ın fiilen aşılması anlamına geliyordu.

Bu talep, Türkiye’nin önce büyütülerek, arkasından küçültülmesini öngören ABD planının aynısıydı. Türkiye’nin 26 şehri ve bölgede Türkiye’ye iliştirilmiş Kürdistan özerk bölgeleri savaşmadan Türkiye’den koparılabilecekti.

****

24 Kasım 2025’te yapılan görüşmenin tutanağında, 2013 tutanağındaki radikal taleplerin tamamı bu açıklıkta ve sertlikte yer almıyor.

“Devlet”in süzgecinden geçmiş, kamuoyunun (özellikle milliyetçi hassasiyetlerin) sindirebileceği bir kıvama getirilmiş bir metindir. Ses kaydının aynen metne dönüştürülmüş hali değildir, düzenlenmeye (redaksiyona) tabi tutulmuştur.

Milliyetçi kesime yedirmek için, “Ninem Türkmen”, “Siyasete Ülkü Ocaklarında başladım”, “Türkiye artık benim devletim” gibi soslarla lezzetlendirilmiştir.

“Öz savunma gücü, Anayasa’dan Türklük kavramının çıkarılması, Kürdistan’a statü” gibi konular daha teknik ve masum görünen bir dille anlatılmıştır. “AF” talebi tutanakta “konuya özgü bir kanun”, “umut hakkı” ve “siyaset kanallarının açılması” şeklinde ambalajlanmıştır.

Suriye/SDG modelinde olduğu gibi; Öcalan, silahlı gücün ve ayrılıkçı yapının “imkânsız” olduğunu gördüğünden, “Sisteme entegre olarak içeriden dönüştürme” stratejisine geçmiştir.

Bu, taleplerden vazgeçmek değil, kaleyi içten fethetme planıdır.

Türkiye’nin terörle mücadelesi, Öcalan’la müzakere ederek değil; sınırlarını, hukukunu ve üniter yapısını koruyarak kazanılır.

**********************************

İhtiyatlı İyimserlik ve Muhtemel Riskler

ABD’nin SDG/PKK’dan desteğini çekmesi, örgütün tasfiyesi ve Suriye devletine bireysel entegrasyonu aşamasına gelinmesine ihtiyatlı bir iyimserlikle bakıyorum.

Kısa vadede sınırlarımızda bir PKK devletinin kurulması ihtimali kalkmıştır. Bu elbette Türkiye için iyidir.

Şu an itibarıyla SDG dedikleri yapı, Arap aşiretler ayrıldığından, YPG olarak iki bölgede muhafaza ediliyor ve Suriye yönetimine de ortak ediliyor.

Önümüzdeki süreçte PKK/YPG’nin bu iki bölgeden de çıkarılması, bu alanda da Suriye devletinin (Ahmed El Şara’nın) otoritesinin sağlanması gerekiyor.

****

Ancak şunu unutmayalım: Şara Türkiye’nin adamı değil. ABD tarafından eğitilmiş ve ABD/İsrail iş birliği ile Suriye devlet başkanı yapılmış bir eski terörist.

Suriye’de yaşanan bunca dramın kazananları sadece ABD ve İsrail oldu. Bunlar Suriye’yi kendi toprakları gibi kullanabiliyor. Bu iki devlet, mevcut kazanımlarını koruyacak, geliştirecek ve (İran ile savaş gibi durumlarda) kendilerine maksimum faydayı sağlayacak olanın -SDG/PKK değil- Şara ve yeni Şam rejimi olduğuna karar verdi.

Türkiye’nin, ABD Başkanı Trump ve ABD’nin desteklediği taraf olan Şara ile iyi ilişkileri, SDG’nin tasfiyesine olumlu etki yaptı. Muhtemelen Türkiye ABD’nin Şara’yı tercih etmesinde etkili de olmuştur. (Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın “bu başarıda” etkili olduğu söyleniyor.)

Şu an için kazançlı çıkmamızın temel sebebi bu.

Ama unutulmasın ki; Trump da Şara da güvenilir devlet başkanları değildir.

İleride Trump’ın (ABD’nin) Şara ve yönetimini Türkiye aleyhine kullanmayacaklarının garantisi yoktur. Ancak, Türkiye’nin kurup donattığı Suriye Milli Ordusu ve Türkmen komutanların yeni Suriye ordusuna monte edilmiş olması bu tür riskleri azaltıyor.

Test Eğitim Değildir

Geçen yazımda orta öğretimizin düştüğü hâle “testkolizm” demiştim. Öğrenmenin, yeni bilgi ve daha önemlisi yeni beceri kazanmanın zevki terk ediliyor. Farklı görüşlerin tartılması, kendi görüşünü geliştirme, analiz ve daha önemlisi sentez… Bunlar uzak bir mazinin sis içinde kaybolmuş yapıları gibi. Bugün asıl amaç, çoktan seçmelide sınıftaki veya Türkiye’deki yaşıtlarından daha çok doğru cevap işaretlemek oluyor.

Test ve amaç

O yazıma gelen yorumlardan ikisi Bayburtlu mahlasıyla yazan bir okuyucumdan. Kendisi de bir eğitimci ve üslubundan belli ki kendini mesleğine adamış değerli bir meslektaşım. Aynen alıyorum; gönderdiği sırayla:

“İskender hocam, öğrencileri sınavlara hazırlayan bir öğretmen olarak; Türkiye şartlarında uygulanabilecek en adil, rasyonel sistem mevcut sınav sistemidir. Bu sistem sayesinde Bayburt, Van, Edirne’nin köylü çocukları eşit ve adil bir şekilde Kabataş’ı, Boğaziçi’ni kazanabiliyor. Ve gerek lise, gerek üniversite sınav soruları, Bloom’un yaklaşımı esas alınarak ve hepsini kapsayacak şekilde hazırlanıyor. Bu konuda Almanya’dan, Amerika’dan bile iyi olduğumuzu düşünüyorum.

“Rusya bile üniversite sınavlarını merkezî olarak ve çoktan seçmeli olarak yapmaya başladı. Bunu Rusya vatandaşı Dağıstanlı bir arkadaşım telefonda bana anlatıyordu. Bozmak istemedim; diyecektim ki bu sistem bizde 1970’lerden beri uygulanıyor ve muhtemelen Rusya bunu bizden aldı. Yani diyeceğim o ki hocam, her şeyimiz kötü değil. Sadece elimizde ki altın beyinli çocuklarımızı koruyalım bize yeter. Saygılar.”

Yazdıklarında yerden göğe haklı. Ancak ben de haklıyım. Nasıl olur? Şöyle olur: Eğitimin maksadı en iyi sınav sistemini bulup öğrencileri bu sisteme göre ölçmek, bu sisteme göre sıraya dizmek değildir. Sınava ihtiyaç duyduğumuzda, gayet tabii en iyi sistemi kullanacağız. Fakat eğitimin maksadı, millî, insanî, ahlaki değerlere sahip ve çağın bilgisiyle donanmış vatandaşlar yetiştirmektir. Değerleri “bu doğru, bu yanlış” diye sıralamak değil, onları kendi değerleri yapmak ve kendi düşüncesine, kendi terazisine göre tartıp kendi doğrusunu bulan kişilik sahibi fertler yapmaktır.

Kutular ve değerler

Daha karmaşık konuları bir tarafa bırakayım. Kutu doldurmakla mesela yazı yazmasını, hani bir zamanların “kompozisyon” becerisini öğretemezsiniz. Okur-yazarız ya… Maalesef bugünün üniversite mezunu okuyabiliyor ama yazabiliyor da demek çok zor. Hatırlayın, tahtaya “öğrenci” kelimesini yazamayan çok yüksek devlet adamlarımız vardı.

Kutu doldurtarak ahenk, armoni, vezin, ritim öğretemezsiniz. Belki “Aşağıdaki şiirin vezni nedir?” diye sorup üçü yanlış biri doğru dört cevap yazabilirsiniz ki doğru cevabı veren gerçekten vezni duydu mu yoksa hece mi saydı, emin olamazsınız.

Kutu ancak ve sadece somutu ölçer. Soyutu kutuya koyamazsınız.

Dünyada her şey ya doğru yahut yanlış değildir. Doğrunun hatalı kısımları, yanlışın içinde doğru parçalar gizlidir. Yetişmiş insan bunları analiz edebilen, sonra kendi kanaat ve değerlerini de kullanarak yeni sentezlere, yeni çözümlere varabilen insandır.

2022’nin Eylül’ünden 2023 başında kadar artarda yazılarla bu konuyu işlemişim. Bunlarda temelde iki kaynak var. Biri, Harvard Üniversitesi müteveffa eğitim bilimi profesörü William G. Perry’nin üniversite öğrencisinin gelişme aşamalarını anlatan analizi. Ya doğru ya yanlış en alt basamak. Buradan “O da doğru öbürü de” diye özetlenebilecek görecelilik-relativizm aşamasına geçiliyor. O da yetersiz. Perry’ye göre varılması gereken seviye, bütün olup biteni inceledikten sonra kendi doğrusunu sıkıca tutma ve savunma. Fakat o sıkıca tuttuğu doğruyu da her an eleştirebilme.

Hâkimiyete, ustalığa karşı “Kaç net?”

İkinci kaynak Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) yüksek öğrenim araştırmasını özetleyen kitapçık. Temeli orta öğretimde yaptıkları bir araştırmaya dayanıyor ve iki sonuç her kademe için müşterek:

Öğrencilerin bir iç motivasyonu, yani başarmaya, öğrenmeye, usta olmaya duydukları iştiyak, bunlardan aldıkları zevk var. Bir de dış motivasyon: Bunu öğrenmezsen kalırsın. Bunu öğrenmezsen sonun kötü… Birinci teşvikle edinilen bilgi ve becerinin kalitesi de kalıcılığı da ikinciye göre çok üstün.

Bir konuya hâkim olup ustalaşmayı amaçlayan öğrenciyle o konuda arkadaşlarını geçmeyi amaçlayan öğrenci arasında da yukarıdaki gibi bir fark var. Ustalaşma motivasyonu yarışı kazanma motivasyonundan daha kaliteli ve kalıcı kazanımlara sebep oluyor. Yarış motivasyonuyla hareket edenlerde kopya eğilimi daha yüksek.

Yazılı sınavlar, kompozisyon ödevleri, grup tartışmaları, münazaralar, sunumlar, sözlü sınavlar… Doğrudur, milyonlarca öğrenciyi sıralamanız gerektiğinde kutu karalamak en iyi metot olabilir. Sınavın bir merkezden hazırlanıp uygulanması da daha âdil sonuçlara götürür. Fakat amaç o kutuları doğru karalamaktan ibaret hâle gelirse eğitim biter.

Bu bitişin sembolleri, dersten kaçıp sınava hazırlık dershanesine giden gençlerdir; gençleri dershaneye yollayıp okula devam ediyormuş gibi kayıt tutan liselerdir. Milyarlık sınava hazırlık sektörüdür.