-0.2 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 40

Kur’an İbadet İçin mi, Anlamak İçin mi Okunmalı?

Derlediğim hayati öneme haiz bir konu:

Eski İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı bir yazısında şöyle diyor:

“Bir Müslüman Arapça bilmediği halde Kelâmullah’ı sırf ibadet niyetiyle okuyor, dinliyorsa bunu mânâsız sayıp -hâşâ, Allah’ın vekiliymiş gibi- reddetmemiz yanlıştır.

*

Biliriz ki kadınıyla erkeğiyle nice Müslüman, Ku’rân’ı -dilini anlamadan okusa da- nice anlayarak okuyandan daha fazla hissederek, onunla gönül ve ruh yakınlığı kurarak okur ve -emin olunuz- Kur’ân’ın lafzını anlayarak okuyan kimi insanlardan daha çok istifade etmiş olmanın huzuruyla Mushaf’ın başından kalkar. Hatta -anlayana ne mutlu! Ama- namazda bile Kur’ân, anlamak için değil, ibadet için okunur. (KARAR, 17 Ekim 2018)

*

Akademisyen (Prof. Dr.) bir müftünün söyledikleri üzerine söz söylemek bizim haddimiz değil. Ama doğru bildiklerimizi ifade etmek de boynumuzun borcu…

*

Evet, tarih boyunca, mânâsını anlamadan Kur’ân okumak ve dinlemek Müslümanlar arasında bir ibadet olarak görülmüş. Ancak, tarihî olanla dînî olanı karıştırmamak gerekir.

*

 Gelenekte mânâsını anlamadan ibadet için Kur’ân okunuyor olması bunun doğru olduğunu göstermez. Nitekim gerek asr-ı saadetteki uygulamalar gerekse İmam-ı Gazalî gibi birçok büyük âlimin bu konudaki görüşleri, Kur’ân’ın anlayarak okunması gerektiğini gösteriyor.

*

İbn-i Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamberimiz “Hûd sûresi beni kocalttı” buyurur. Bu sûredeki hangi hükmün kendisini kocalttığı sorulduğunda da “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol” (Festakım kemâ ümirte) âyetine işaret eder.

*

Peygamberimizi ihtiyarlatacak kadar ağır sorumluluklar ihtiva eden bir sûreyi (Hûd sûresi) anlamadan, üzerinde düşünmeden okumak ne ölçüde ibadet olur?

İmam-ı Gazalî Kur’ân okurken uyulması gereken kuralları sayarken “tefehhüm” (anlamak) ve “tedebbür”e (düşünmek) de yer verir. Gazalî “tedebbür”ü açıklarken şöyle der:

“Kur’ân’ı okumaktan maksat, onun âyetleri üzerinde düşünmektir. Bunun için Kur’ân’ı ağır okumak sünnettir. Zâhiren ağır okumak sayesinde, içinden mânâsını düşünebilir.

*

 Hz. Ali (r.a.): ‘Anlamayarak yapılan ibadette, tedebbürsüz (düşüncesiz) kırâatte hayır yoktur’ buyurdu. Hatta eğer ağır okumakla da üzerinde düşünemiyorsa, tekrar etmesinde beis yoktur.’’ Der.

*

Demek ki anlamadan (tefehhüm) ve üzerinde düşünmeden (tedebbür) okunan Kur’ân bizlere pek bir şey kazandırmıyor. Sadece kalben rahatlamamızı sağlıyor ve bu rahatlama da zamanla dînî bir itikada dönüşüyor.

*

Peki, ne yapmalı?

Öncelikle yapılması gereken, geleneğin etkisinden dini kurtarmaktır. “Biz büyüklerimizden böyle gördük.”, “Ümmî ninem Kur’ân okurken gözyaşı dökerdi” gibi söz ve davranışları hakikatin ta kendisi olarak görmek, örf ve âdetlerin zamanla din haline gelmesine yol açar ki günümüzde bu yanlış geleneğin birçok örnekleri Müslümanlar arasında hüküm sürmektedir. Anlamak için değil, ibadet için Kur’ân okumak da bunlardan biridir.

*

Unutmayalım ki Kur’ân okumanın ibadet olduğuna dair sözler, Kur’ân’ı okuduğu zaman anlayan yani ana dili Arapça olan bir coğrafyada neşvünema bulmuştur. Diğer bir ifade ile Kur’ân okumak ibadettir denilirken anlayarak, üzerinde düşünerek okunduğu farz ediliyordu.

*

Bana sorarsanız başta namaz sûreleri/âyetleri ve duâları olmak üzere ibadet maksadıyla okunan bütün dînî metinlerin tercümeleri de mutlaka öğrenilmelidir

*

Sözün özü; bize ibadetten ziyade, anlamak ve yaşamak için Kur’ân okuyan Müslümanlar lazım. “Kur’ân anlamak için değil, ibadet için okunur” derseniz IŞİD/DEAŞ, FETÖ nereden çıktı demeye hakkınız olmaz.

*

Muallim Feyzi Efendinin dediği gibi Müslümanlık salt Kur’ân okumakla olsaydı âl-i abâ (Peygamber ailesi) ile âl-i Yezit (zalimliği ile tanınan ikinci Emevî halifesi Yezit taraftarları) arasında bir fark olmazdı:

Küstah ABD- Suskun Türkiye

ABD Başkanı Donald Trump ile Erdoğan buluşmasında “neler verdik ve ne aldık?” sorusunun bütün cevaplarını henüz bilmiyoruz. Çünkü buluşma sonunda liderler birlikte bir basın toplantısı yapmadı. Sızdırılan bazı bilgiler ve görüntülerden ortaya çıkan ilk tabloya göre; Trump ne istediyse aldı. Erdoğan’ın “Trump meşruiyeti” dışında ne aldığını, Türkiye’nin neler kazandığını bilmiyoruz.

Türkiye’nin 225 adet Boeing uçağı siparişi verdiği kesinleşti 50 milyar dolar tutarında LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) alım sözleşmesi imzalandı. Eskişehir’deki Nadir Toprak Elementlerinin çıkarılması ve işletilmesi ile Nükleer İşbirliği konularındaki anlaşmaların içeriği meçhul. Türkiye’nin bir iç meselesi olan Heybeliada Ruhban Okulunun, Oval Ofis’te konuşulduğu ve 2026-2027 döneminde açılacağı sözü verildiği söyleniyor.

Buna karşılık F35/ F16 alımlarımız konusu belirsiz. PKK/ PYD konusunda hiç açıklama yok. Erdoğan ve Türk heyetinin Gazze, Filistin ve soykırım konularında bir talepleri olduğunu duymadık. Trump bile “Erdoğan’ın Gazze konusunda ne düşündüğünü bilmiyorum” diyerek durumu özetledi.

****

Onurumuzu Kıran Tavırlar: ABD Başkanı Trump ve Büyükelçi Barrack’ın bazı sözleri ile Türkiye Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanlığının suskun ve edilgen tavrı onur kırıcıdır.

ABD Büyükelçisi Barrack daha önce “Türkiye’ye üniter milli devlet modeli değil Osmanlı modeli yakışır” demiş, Lozan’ı hedef almıştı. Buna T.C. adına hiç tepki verilmedi.  

Bu defa, iki ülkenin liderinin buluşmasının öncesinde, Trump’ın kendisine “Erdoğan’a F16, F35 falan önemli değil, O’nun istediği meşruiyeti vereceğiz” dediğini açıkladı. Böylece bir büyükelçi olarak haddini aşan sözlerinin üstüne tüy dikti. Bu söz halen Erdoğan’ın meşru görülmediğini ancak O’nun meşruiyetinin sorgulanmasına sebep olan hukuka aykırılıklara göz yumulacağı şeklinde yorumlanıyor.

Trump ise bir yandan ölçüsüz şekilde Erdoğan’ı övüyor gibi gözükürken bir taraftan da çirkin ifadelerle Erdoğan’ı aşağıladı:

“Erdoğan ben ne istersem yapar, 35 sene mahkûmiyet alan Rahip Brunson’ı istedim hemen gönderdi.” Bu söz Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını iddia etmek değil midir?

 “Rusya’dan petrol ve doğal gaz alma desem almaz.” Ülkemizin Cumhurbaşkanına “Türkiye’nin çıkarına değil, Trump’ın talimatına göre karar verir” anlamına gelen bu sözden rencide olmamak mümkün mü?

“Hileli seçimleri en iyi Erdoğan bilir.” Bu söz Cumhurbaşkanımızı doğrudan zan altında bırakmaz mı?

“Önce Erdoğan bizim için bir şeyler yapacak biz de O’nun istediklerine bakacağız.” Bu söz Erdoğan’ın ABD yararı için ne söz verdiğini sorgulattığı gibi, ABD’nin istediklerini almadan hiçbir şey vermeyeceğinin de ifadesi değil mi?

Tüm bu onur kırıcı sözlere karşı Erdoğan’dan tek bir itiraz gelmedi. Aksine “Heybeliada Okulu ile ilgili üzerimize ne düşerse biz onu yapmaya hazırız” demesi oldu. Oysa Heybeliada Okulu konusu Türkiye’nin iç işidir. Patrikhane Lozan Antlaşması’na göre sadece Türkiye’deki Ortodoks vatandaşlarımızın dini ihtiyaçlarına hizmet etmesi gereken bir kurumdur. ABD Başkanı ile bu konunun müzakere edilmesi bağımsızlığımıza müdahale değil midir?

Ama siz Trump’ın Erdoğan’a sandalye çekmesi ve “Erdoğan çok akıllı adamdır” sözlerinden teselli bulanlardansanız, sorun yok, mutlu mesut yaşamaya devam edebilirsiniz.

**********************************

Atatürk’ten Devlet Adamlığı Dersleri

Atatürk’ün beni en çok heyecanlandıran yönlerinden biri Milletimizin ve devletimizin onurunu ayakta tutma ve yüceltme iradesi ve becerisidir. Sadece üç örnek vereceğim.

  • Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Katılması: Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne (daha sonra Birleşmiş Milletler adını aldı) katılımı konusundaki Atatürk’ün tavrını hatırlayınız. Doğrudan başvuru yerine “Başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse kabul edebiliriz” dedi.

Sonuçta Milletler Cemiyeti, ilk kez Türkiye için istisna yaparak, Türkiye’yi oybirliğiyle davet etti. Türkiye, bu daveti kabul ederek 1932’de Cemiyet’e katıldı.

Bu, onurlu ve eşit şartlara dayalı bir diplomasinin zaferiydi.

  • Atatürk- Stalin Gerginliği: 1930’lu yıllarda Sovyet lideri Stalin, bir açıklamasında Boğazlar ve Ardahan’ı ele geçirme arzularından vazgeçmeyeceklerini belirtir. Bu açıklama, Türkiye’de büyük rahatsızlık yaratır.

Atatürk, bu açıklamayı öğrendikten sonra gece yarısı protokolü hiçe sayarak -birkaç kişiyle birlikte- Sovyet elçiliğine gider. Sovyet Elçisi Karahan’a “Elçiliğin telsizinden Stalin’i bulduracaksın. Başkanın sözünü geri alacak, almazsa ben yapacağımı bilirim” der. Atatürk’ün mesajı Stalin’e iletilir.

Sonuç: “Stalin sürç-i lisan etmiştir. Boğazlar ile Ardahan’ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur” açıklamasıyla, Stalin sözlerini geri aldı.

Bu olay, Atatürk’ün milli egemenlik konusundaki hassasiyetini, diplomatik cesaretini, liderlik karizmasını ve savaşsız caydırıcılık stratejisini gösteren eşsiz bir örnek olarak gösterilir. Stalin’in Atatürk’e karşı temkinli tavrı, bu olaydan sonra daha da belirginleşmiştir.

  • İngiliz Amiral’e Cevap: Salih Bozok’un anılarında yer alan bu olay, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılmasının hemen ardından yaşanır. Atatürk, İzmir’e gelişinin ilk gecesinde İngiliz donanmasına mensup bir amiral ile tarihi bir görüşme gerçekleştirir.

İngiliz amiral, yanında birkaç subayla birlikte köşke gelir. Girişteki tavrı oldukça serttir. Sanki hâlâ bölgenin hâkimi gibi davranır. Boğazlar, İstanbul, Anadolu’daki Rumlar ve Ermeniler hakkında İngiltere’nin beklentilerini aktarır.

Atatürk “Biz, kendi topraklarımızda egemeniz. Boğazlar da İstanbul da Türk toprağıdır. Bahsettiğiniz vatandaşlarımızın hukuku da bizi ilgilendirir.”

 “Türkiye, savaşarak kazandığı haklardan geri adım atmaz. Biz barış istiyoruz, ama barış eşitler arasında olur. Eğer İngiltere barış istiyorsa, Türkiye ile eşit şartlarda konuşmalıdır” cevabını vererek Amirali gönderir.

Bu örnekler, eşitlik ve onur temelinde diplomasinin ne demek olduğunu göstermektedir.

Bugün yaşadığımız tablo ile Atatürk dönemi arasındaki fark, sadece kişisel üslup değil; devlet adamlığı anlayışıdır. Türkiye’nin ihtiyacı; suskun, edilgen bir diplomasi değil; eşit, onurlu ve milli çıkarlarımızı savunan bir dış politikadır.

Doğuş Değil, Oluş Asıldır

     Hz. Nuh zamanında Tufan olurken, Hz. Nuh’un gemisinde, bir oğlu dışında tüm aile fertleri ve  iman etmiş çok az sayıda insan bulunuyordu. Ve tabii onların yanı sıra çifter çifter hayvanlar ve hepsi için gerekli olan yiyecekler gemide yer alıyordu. Bu şekilde Hz. Nuh’un gemisi dev dalgalar arasında güçlükle yol almaya çalışıyordu. Allah’ın emrinden kurtulunması mümkün olmayan o gün, Hz. Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna bağırdı: “Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!” (Hûd Sûresi: 42) Diyerek oğlunu yeni bir oluşa çağırıyordu!

     “O, dedi ki: ‘Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım.’ Nuh da ‘Bu gün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yıktur.’ dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.” (Hûd Sûresi: 43) Eski hâl muhaldi. Kurtuluş yeni oluşta idi.

     “(Evlât acısıyla yüreği yanan) Nuh, Rabbine dua edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulan) oğlum (ne kadar isyânkâr da olsa) ailemin bir parçasıdır. (Ve biliyorum ki) Senin (ailemi kurtaracağın yönündeki) vaadin elbette haktır. (Ben zannettim ki, Senin bu vaadin benim oğlumu da içine alıyor ve o da gemiye binip kurtulacak. Demek ki öyle değilmiş. Hükümlerini sorgulayacak da değilim. Elbette) Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin. (İsteğim şu ki; dünyada olmadı bari ahirette onu kurtar, iman edenler arasında dirilmeyi nasip eyle!)” (Veli Tahir Erdoğan, Hûd Sûresi: 45) Gereken oluşu gerçekleştirmeyen oğlunun kurtuluşu isteniyordu!

     “Allah dedi ki: ‘Ey Nûh! O, (her ne kadar kan bağı ile senin öz oğlun da olsa, inkârcılarla birlikte olmayı tercih ettiği için) senin âilenden değildir. Çünkü o kötü işler yaptı. (Sen bunun farkında olmadın. O yüzden) içyüzünü bilmediğin bir şeyi yapmamı benden isteme. (İnkârcıların sonu nasıl olacaksa, oğlunu bekleyen son da aynı olacak. Vahyin terbiyesinden geçmiş bir Peygamber olarak bu konuda ısrar etme!) Seni cahilce davranmama konusunda uyarıyorum.’ ” (Veli Tahir Erdoğan, Hûd Sûresi: 46) Hakkı tanıyarak oluşunu gerçekleştirmeyene kurtuluş yok!

x

     Herkes, doğuşuyla insan ama, oluşuyla kimi mimar, kimi mühendis, kimi doktor, kimi işçi, kimi müdür, kimi idareci, kimi idare edilen, kimi şu veya bu gibi farklı sıfat, sanat ve becerilerle vasıflanmıştır.

     Velhasıl insanlar; birbirlerine mücerred / soyut bir ifade tarzı olan “Ey insan!” diye hitap etmezler. İnsanlar birbirlerine; kazandıkları, edindikleri ve sahip oldukları vasıf ve nitelikleri nazara vererek hitap edip seslenirler.

     Meselâ: Doktor Bey,  Mühendis Bey vb. sıfatlarla söze başlarlar. Demek ki, doğuş değil oluş; nazarı itibara alınıyor.

     Hz. Peygamber’e “Arap kimdir Ya Resûlâllah?” diye soran birine Hz. Muhammed, çok düşündürücü ve isabetli bir cevap verir: “Arapça konuşandır.” diyerek doğuşa değil, oluşa verdiği önemi dile getirir. Bu vesileyle milletten ne anlamak lâzım geldiğine de işaret etmiş olur.

     Bu durumda “Türk kimdir?” diyene de, “Türkçe konuşandır.” diye cevap vermek, çok yerinde bir karşılık sayılmalı.

     Çünkü bir millet; aynı doğuşta olanlarla, aynı oluşta olanların birlik ve beraberliğinden oluşmuş bir terkip, bir bütündür. Nitekim:

     İstanbul’da doğmuş büyümüş, Türk Kültürü’nün merkezi İstanbul’da yaşayan biriyle, Paris’te hasbe’l-kader karşılaşan bir Türk, “Vay benim Ermeni kardeşim! Bu ne güzel tesadüf!” diye memnuniyetini ifade eden cümlelerle elini uzatırken; Ermeni vatandaşımızın düşündürücü bir tepkisel cevabıyla karşılaşır: “Bana Ermeni diyemezsin, ben bir Türküm!”

     Böylece lisanın / dilin; milliyetin tayininde büyük rolüne dikkat çekilmiştir. 

     Herkes İslâm fıtrat ve yaratılışıyla doğar. Yani bembeyaz, bomboş bir levha hükmündedir.

     Fakat tedrîcen / yavaş yavaş, aylar ve yıllar geçtikçe; başta ana baba, çevre, arkadaş ve aldığı tahsil ve terbiyenin boyasıyla boyanır. Yani doğuşu değil, oluşuyla içinde bulunduğu ortamın rengine bürünür, bu çerçevenin gerektirdiği bir mevki ve makam sahibi olur.

     Artık doğuşunun değil, oluşunun kazandırdığı bir görünüm arz eder.

Şeytan Ahlakı

Şeytan ahlakı deyince aklımıza pek çok olumsuz nitelik veya davranış gelir. Önce olayı hatırlayalım:

Melekler, insandan önce evrende vardı. Sonra Âdem yaratıldı. Allah, meleklerin Adem’e secde etmesini istedi. Bu istek, insanoğlunun evrendeki yüce değerinin mesajıdır. Bir melek “Ben ateşten yaratıldım, Âdem topraktan yaratıldı.” diyerek secde emrine itiraz etti. Bu meleğe “şeytan” dendi. Şeytan, Cennet’ten kovuldu. Bu sebeple insanoğluna karşı kinlendi, ondan intikam almayı görev kabul etti, çünkü şeytan, Cennet’ten insanoğlu yüzünden kovulmuştu. Kendi suçunu Adem’e, yani insanoğluna yükledi.

Şeytan, önce Adem’i kandırdı, onun, Cennet’ten kovulmasını sağladı, ancak Âdem, hatasını anlayıp tövbe edince Allah (CC) onu affetti. İnanç sistemimizde, Âdem; tövbenin, pişmanlığın, hatadan dönmenin; şeytan ise kibrin, intikamın, yaptığı hatadan dolayı başkasını suçlamanın sembolü oldu.

Genlerimizde hangi ahlakın kodları daha baskın? Âdem ahlakı, kişiye yaptığı hatayı kabul ettirir, özür diletir, bir daha yapmamanın kararlığı ile insanda tecessüm eder. Şeytan ahlakına sahip olanlar, hiçbir zaman, hatalarından dolayı kendilerinde bir kusur bulmazlar, her olumsuz neticenin suçlusu, başka bir kişidir, bir varlıktır, bir olaydır. O ya da şu veya bu olamasaydı bu kötü olay onun başına gelmeyecekti o kişiye göre.

Şeytanın Adem’i suçlaması; kıskançlık, gurur, öfke ve sorumluluk yüklenmeme duygularının birleşimiyle şekillenen bir davranış olarak yorumlanabilir. Bu durum, aynı zamanda insan doğasında bulunan bazı olumsuz duyguların ve eğilimlerin alegorik yansımasıdır.

“Başımıza gelen her musibetin, kendi yapıp ettikleriniz yüzünden” olduğunu buyurur Rabb’imiz Şura suresi 30. ayette. “Kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.” diye ayetin devamında müjde de verir. Müjdeye layık olmak da hatamızı itirafta samimiyeti gerektirir.

Şeytani ahlak sahipleri; daima mutsuzdur, huzursuzdur, suçlayıcıdır, özgüven zayıflığı içindedir. Bir şey üretmek, faydalı bir söz söylemek yerine söylenmeyi, üretilenleri beğenmemeyi, teklif yerine tenkit etmeyi tercih ederler. Tercih değil, bir tepkidir onların yaptıkları. Yaptıkları yanlışların doğrusunu duymak, rahatsız eder onları. Sağlıklı ruha sahip birinin kendisi için yaptığı öz eleştiri, başkası için yapacağı bir tenkit, onlar tarafından bir suçlanma olarak yorumlanır, algılanır. Eleştiriye, hatalarını işitmeye tahammülleri yoktur. Doğan güneş, akan su, esen rüzgâr bile onlar tarafından işlenen kötü fiilin failidir.

Zordur, şeytani ahlaka sahip olanlarla yol almak, iş başarmak. İş yapan, hata yapar, yola çıkan düşer ve kalkar. Doğaldır bunlar. Her eylemin fıtrat gereği olumlu veya olumsuz sonucu olabilir. Olumsuzluk, tecrübedir, sonrası için derstir, ibrettir. Şeytani ahlaklıların lügatinde tecrübe kazanma, ders alma yok, reddetme, tenkit, aşağılama vardır. Hoşgörü, affedicilik yer almaz bu duygu dünyasında.

Ademî ahlak, insanî ahlaktır. Kul olma bilincine sahip olmaktır. Kul, mükemmel olmadığını, kusurlu ve aciz varlık olduğunu, hata yapmanın bir acizlik olmadığını da bilir. Ademî ahlakı mücehhez insanlar, iş ve üretimde yaptıkları hatadan dolayı özür diler, itiraf eder, o kusuru bir daha işlememenin bilgisini edinir, yolunu keşfeder.

Evlilik, bir yolculuktur, iş hayatındaki ortaklık, sosyal faaliyetlerdeki gönüldaşlık da böyle… Birlikte yol alacağımız insanların ahlakına çok dikkat etmeliyiz. Hangi ahlak üzre? Ahlakı ademî mi, şeytanî mi? Bu ahlak, daha çok karakteristiktir, eğitimle değiştirilmesi imkânsıza yakın zordur. Şeytanî ahlak sahiplerinden uzak durmak daha doğrudur; bu tipler, insanı yorar.

“Evvel refik, badel tarik”, yani önce arkadaş, sonra yol demiş güngörmüşler. Şeytan ve şeytanÎ her şey bizden uzak olsun. Ademî dostlara ihtiyaç var. Var olanların kıymetini bilmeliyiz, sayılarını artırmalıyız. Bu hayatın tekrarı yok!

Şair, Yazar ve Yapımcı Yavuz Bülent Bakiler Vefat Etti

Yavuz Bülent Bâkiler, 23 Nisan 1936 tarihinde Sivas’ta doğmuştur. Aslen Azerbaycan Türkü olup dedeleri Azerbaycan’ın Karabağ ilçesinden Sivas’a göçmüştür. 28 Eylül 2025’te İstanbul’da 89 yaşında vefat etmiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur ve asıl mesleği avukatlıktır. Ayrıca gazetecilik, radyo ve televizyon programcılığı, bürokratlık, tenkitçilik gibi alanlarda da faaliyet göstermiştir. Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı gibi resmi görevlerde bulunmuştur.

Yavuz Bülent Bâkiler, Türk edebiyatının önemli şair ve yazarıdır. Şiirlerinde milli duruşu, kültürel mirasa olan bağlılığı ve Türk dünyasına ait duyguları başarılı bir şekilde işlemiştir. Eserleri arasında şiir kitapları, gezi notları, incelemeler ve anılar yer almaktadır. Öne çıkan şiirlerinden biri “Şaşırdım Kaldım İşte Bilmem Ki Nemsin” adlı şiiridir. Şiir kitapları arasında “Yalnızlık” (1962), “Duvak” (1971), “Seninle” (1986) ve “Harman” (2003) vardır. Ayrıca “Üsküp’ten Kosova’ya” (1979) ve “Türkistan Türkistan” (1986) adlı gezi notları ile çeşitli incelemeleri ve anı kitapları da bulunur.

Türk edebiyatı ve kültürüne büyük katkıları olan Yavuz Bülent Bakiler’e Allah’tan rahmet diliyoruz. Ailesi ve sevenlerinin başı sağolsun.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

 Üstün Kılınma

     “Biz o peygamberlerin bir kısmını (verdiğimiz farklı özelliklerle, bazı yönlerden) diğerlerine ÜSTÜN kıldık. Nitekim Allah kimi peygamberlerle bizzat konuştu, kimi peygamberlere de yüksek manevî mertebeler bahşetti.” (Veli Tahir Erdoğan, Bakara Sûresi: 253)

     “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim (İbrahim’in soyundan gelme, Firavun’un zulmünden kurtulma, içinizden peygamberler çıkarma, geniş topraklar üzerinde uzun yıllar hâkimiyet kurma gibi birçok) nimetimi ve sizi (rızama uygun davrandığınız günlerde) cümle âleme ÜSTÜN kılmış olduğumu (bir kere daha) hatırlayın.”  (Veli Tahir Erdoğan, Bakara Sûresi:122)

     “Andolsun ki Biz (Musa’nın soyundan gelen) Davud’a ve Süleyman’a ilim (irfan ve hikmet) verdik. (İlim, iman ve ahlâk temelleri üzerinde yükselen muhteşem bir devlet kurdular.

     “Devletin zengin olması onları şımartmadı.) Onlar (bütün nimetleri Allah’tan bildikleri için) ‘Bizi (verdiği nimetlerle) mü’min kullarının birçoğundan ÜSTÜN kılan Allah’a hamd olsun’ dediler.” Veli Tahir Erdoğan, Neml Sûresi:15)

     “Hem senin Rabbin, göklerde ve yerde olan kim varsa hepsini pekiyi bilir. (Bu bilginin bir tecellisi olarak) Biz (misyonları gereği) nebîlerden bazısını bazısına ÜSTÜN kıldık.” (Veli Tahir Erdoğan, İsrâ Sûresi: 55)

     “(Allah) dedi: ‘Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz ve size öyle bir yetki vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecekler. İkiniz ve size uyanlar ÜSTÜN geleceksiniz!” (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Kasas Sûresi: 35)

     “(Ayrıca) O sizi (iman ve hidayet gibi nimetlerle) âlemlere ÜSTÜN kılmışken (sayısız mucizenin şahidi yapmışken, insanlığa örnek olma yolunda sizleri zirveye taşırken)… ” (Veli Tahir Erdoğan, A’râf Sûresi: 140)

x

     Eğer her insan, aynı istidat ve kabiliyette yaratılsaydı; farklı ihtiyaçlarını giderecek istidat ve kabiliyetlerden mahrum kalır! Ve asla ilerleyemez, taş üstüne taş koyamaz; sabit, değişmez ve gelişmez bir hayat içinde bocalar dururdu.

     Keza, aynı şekilde dünyada tek bir millet olsaydı;

     Her biri müşterek vasıfları yanında kendinde bulunmayan farklı vasıflardan mahrum kalsaydı; yine insanlık yerinde sayar!

     Medeniyetin binbir lâzımesi ortaya konamaz. Dünya yaşanır olmaktan çıkardı!

     Aynen dünyadaki tüm insanların aynı meslek sahibi olmaları hâlinde, diğer ihtiyaçlarını gidermekten mahrum kalmaları yüzünden hayatın dumura uğrayacağı gibi.

     Evet, insanların ve milletlerin her birinin birbirlerinden farklı ve diğerlerinde olmayan ÜSTÜN meziyet ve vasıflarının olması;

     Maddî ve bedensel bakımdan, onlara ırksal açıdan değer biçmek demek değildir.

     ÜSTÜN-lükleri kendilerinde olan, ruhî ve manevî fazîlet ve kabiliyetleri sebebiyledir.

     Yoksa, insan ve milletlerin kimilerini sefil ve aşağı, kimilerini asîl ve soylu görmekten ileri gelen menfî, ırkçı bir gözle onlardan söz etmek değildir. 

     Evet ÜSTÜN-lük; aynı müşterek vasıflara sahip olmalarından ötürü, eşit insanların; içlerinden çıkacak farklı yetenek sahiblerinin gösterecekleri özel yetenekleriyle, insanların bir ihtiyacının daha görülmesine imkân ve olanak sağlayan bir vasıftır.

     Yoksa ÜSTÜN-lük; alt-üst meselesi, yani eşitsizlik anlamında değildir.

     Her insan ve millet; umumî / genel vasıfları yanında, diğer insan ve milletlerden farklı kabiliyetlerin de sahibidir. Bundan dolayı, her milletin; insanlığın medenî ihtiyacını karşılayacak değişik bir potansiyeli vardır.

     İşte ancak, bütün insanların bu farklı kabiliyetlerinden doğan buluş ve icatlar sayesnde, medenî yaşama imkânlarını elde etmek mümkün olabilmiştir.

     Yoksa fertlerin veya milletlerin aralarında farklılıkların bulunması; aralarında eşitsizlik var demek değildir.

Dünyada Türklerle İlgili Söylenen Sözler

Okuduklarımızdan bahisle bir gerçeğin şaşmaz ifadesi;
Türkler Dünya yaşam süresince diğer tüm milletlerden farklı olmuşlardır.
Yaşamları, giyimleri, kültürleriyle gittikleri yerlere yenilik, adalet hak hukuk ve kadına saygı geleneğini götürmüşlerdir.
Türk Kadını cesur ve mert oluşuyla aynı erkek gibi savaş meydanlarında savaşmıştır.
Türk Kadını aynı zamanda güzelliği ve zarafetiyle yine Dünyanın en güzel kadınları arasında yerini almıştır.
Türkler, kimseye hiçbir ayrımcılık yapmadan, başka milletten, dinden veya mezhepten insanlarla her zaman barış, huzur, güven ve uyum içinde yaşamayı bilmişlerdir.
İşte tarih boyunca Türk Devletleri ve Türkler hakkında söylenmiş sözlerden bir derleme…

  • Ne mutlu Türk’üm diyene! (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır! (Mithat Cemal Kuntay)
  • Biz Türk milleti temiz bir milletiz. Biat nedir asla bilmeyiz. Bundan dolayı Tanrı bizi aziz kılmıştır. (Alparslan)
  • Siz çoksunuz biz Türk! (Bilge Kağan)
  • Bayrak, bir ulusun onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Ey Türk, titre ve kendine dön! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, kim bozabilir senin ilini ve töreni! (Bilge Kağan)
  • Bana Türklerden Kurulu bir ordu verin, dünyayı rehin alayım. (Napolyon)
  • On ulusun on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk’e bedel olamaz. (Charles Mcfarlane)
  • Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri ise Türkler. (Albert Sorel)
  • Kılıcı eşsiz bir maharetle kullanan Türkler, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da bir o kadar ustadır. (George Gordon Byron)
  • Türkler ölmeyi iyi bilirler. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübe sahibiyim. (Montecucco)
  • Türkler devlet yıkmakta ve kurmakta en iyi üstatlardır. (Joseph Von Hammer-Purgstall)
  • Irk ve millet olarak Türkler, geniş imparatorlukla içerisinde yaşayan kavimlerin en asilidir. (Alphonse de Lamartine)
  • Eğer Türkleri tanımış olsaydınız hayran olurdunuz. (Sir Mark Skyes)
  • Türk milletinin yaratılış nedeni cihana hâkim olmasıdır. (Hacı Bektaş Veli)
  • Benden eyerimi isteyiniz vereyim, atımı isteyiniz vereyim fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin veremem. (Mete Han)
  • Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan… (Ziya Gökalp)
  • Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır. (Tevfik Fikret)
  • Türk korkmaz korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. (Semamae İbni Eşref)
  • Adolf Hitler Kumandanlarından biri Adolf Hitler’e sorar: -Türklere neden saldırmıyoruz?- Bu soru üzerine Hitler: Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir… Yoksa bir tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır demiştir.
  • Türk milleti iki bin yıldır profesyonel askerdir. Türklerin mesleği askerliktir. (Donaldson)
  • Dünyada Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. (Hamilton)
  • Türklerle dost ol ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Türkler az söylerler çok iş yaparlar. (Abraham Lincoln)
  • Türkler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir millettir. (Enes Bin Malik)
  • Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar. (Andreas Phitiades)
  • Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. (Mulman)
  • Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. (Lady Mary Wortley Montagu)
  • Türk, asillerin asilidir. Yapmacık olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. (Pierre Loti)
  • Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. (Albert Einstein)
  • Türkler Asya’nın güçlü ulusudur. (Albert Sorel)
  • Çanakkale’de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim. (Sir Julien Corbet)
  • Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez. (Decamps – Fransız ressam)
  • Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez. (Baron Büsbek)
  • Türkler’in doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir. (Charles Macfarlene)
  • Türklerle dost ol, ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Tarih, Türkler‘den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki bunlar medeniyetin birer ziynetidir. (Alman tarihçi Hammer)
  • Türkler’in Avrupa dengesi için gerekli bir unsur oldukları kesindir. (Lord Beaconsfield)
  • Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır. (Lord Byron)

Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Toplantısı.

Kocaeli Aydınlar Ocağı yönetimi, uzun bir yaz döneminin sonunda yaz sonu toplantısını İşinsanı Hikmet Baltacı’nın Başiskele’deki evinin bahçesinde gerçekleştirdi. 24 Eylül 2025 günü Saat 19 00 da başlayan Baltacı Ailesinin mükemmel ev sahipliği yaptığı toplantıda, 2025 – 2026 yıllarında yapacağı etkinlik ve faaliyet konularının görüşüldüğü toplantı boyunca yemekler yenildi, gecenin geç vakitlerine kadar sohbetle beraber çaylar içildi.

Baltacı Ailesine gösterdikleri kusursuz misafirperverlik için teşekkür edilerek, bir sonraki toplantıda yeniden buluşmak temennisiyle toplantı sonlandırıldı.

Toplantıya Katılanlar: KAO Başkanı Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak, Prof.Dr. Ali Talip Akpınar, İşinsanı Banu Aykan, İşinsanı Hikmet Baltacı, Av. Fatih Kürşad Atalay, Turizmci Şenol Karamus, Sağlık teknisyeni Gökhan Önal, Halkla İlişkiler Uzmanı Yunus Batmaz, Kaptan Salih Işık ve İdris Türkten.

Trump-Erdoğan Görüşmesi Yeni Bir Milat mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’de Başkan Donald Trump ile buluşmasının çok önemli sonuçları olacağı anlaşılıyor. Yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; Suriye, bölgesel güvenlik, “Terörsüz Türkiye Süreci” ve Türkiye’nin iç siyaseti bakımından da bu görüşmenin bir “milat” olacağı değerlendiriliyor.

Görüşme gündeminde THY’na 250-300 adet Boeing alımı, savunma alanında önemli miktarda F-16 alımının gerçekleşeceği ve F-35 programının en azından yeniden müzakere edileceği gibi başlıklar öne çıktı. Ancak ben bu görünen konuların yanında, müzakerelerin merkezinde Suriye ve bölgemizdeki jeopolitik hesapların yer aldığını düşünüyorum.

Trump, uluslararası ilişkilere bir tüccar gibi bakan bir Başkan.  İlkinde olduğu gibi, ikinci kez başkan seçildikten sonra da önce Körfez ülkelerini ziyaret etti. Mayıs 2025’te Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan Körfez turunda bu üç ülke ile büyük (bir iddiaya göre toplam 3,2 trilyon dolar tutarında) askeri ve ticari antlaşmalar yaptı.

Erdoğan uzun süredir Trump’la görüşmek, ilişkilerin iyileştiği görüntüsü vermek istiyordu. Trump’ın karakterini ve devlet yönetme tarzını bildiği için, Erdoğan’ın böyle cazip bir ticari paket sunduğu; Trump’ın da bu fırsatı şahsı ve ABD lehine sonuna kadar kullanacağı iddia ediliyor.

Trump’ın, kendine tabi Arap devletçikleri gibi, Türkiye’yi de ekonomik olarak sömürmek ve siyaseten kendine tam bağımlı hale getirmek istediği anlaşılıyor.

Asıl mesele ekonomik değil, siyasidir. Konuşulan en temel konu Suriye’nin geleceğidir.

Yorumculara göre “ABD ile demokrasi, hukuk ve muhalefet haklarını dışarıda bırakan” bir işbirliği yapılacak. Yani Batı Türkiye içindeki hukuka aykırı uygulamalara ses çıkarmayacak, Erdoğan’ın her türlü yöntemi kullanarak yeniden seçilmesi için uygun bir ortam sağlanacak.

Bu demektir ki, ABD/ İsrail/ İngiltere Erdoğan’ın elini içeride rahatlatacak. Böylece Erdoğan’ın “muhalefeti silkelemesi” ve “yargının sopa olarak kullanılması” daha kolay hale gelecektir.

Bu yüzden Trump- Erdoğan mutabakatı sağlanırsa, CHP’ye yönelik baskı ve sindirme operasyonlarının sona ermeyeceğini söyleyebiliriz. Hatta Erdoğan’ın CHP’yi iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak, CHP adayının Cumhurbaşkanı seçilme ihtimalini sıfırlamak için alışılmadık yollara başvuracağını öngörebiliriz.

******************************

ABD’nin Türkiye’den Siyasi Beklentileri

Trump’ın Erdoğan’dan siyaseten beklentileri neler olabilir?

ABD/İsrail, kendi çıkarlarına göre, Suriye’yi yeniden yapılandırma arayışında. Bu plana Türkiye engel olmasın, destek versin istiyorlar. Bu aşamada BM Genel Kurulu için New York’a gelen Suriye devlet başkanı -eski terörist- Ahmed eş-Şara’yı (Colani) İsrail Başbakanı Netanyahu ile bir antlaşma yapmaya zorluyorlar.

Ahmed eş-Şara’nın açıklamalarındaki “tüm ülkelerle dostane ilişkiler” vurgusu, İsrail ile ABD gözetiminde bir güvenlik uzlaşmasının olabileceği şeklinde yorumlanıyor.

İsrail için Golan’da yerleşimini kalıcı hale getirmek ve Güney Suriye’de nüfuz kazanmak, İran’ın etkisini sınırlamak ve tampon bölgeler kurmak büyük önem taşıyor.

Bir yandan da İsrail “Davut Koridoru” projesini hayata geçirmek istiyor. Koridor, İsrail’den başlayarak Dera ve Süveyda üzerinden kuzeye uzanacak stratejik bir hat anlamına geliyor. Bu gerçekleşirse İsrail’i PKK’nın Suriye ayağı PYD/YPG/SDG ile irtibatlandırır. Yani İsrail, Türkiye’nin komşusu haline geldiği gibi, bölgenin petrolünü Akdeniz’e ulaştıracak stratejik bir koridor elde etmiş olur.

Bu ihtimal Türkiye için en olumsuz sonuçlardan biri olur. Aslında İran ve Rusya da bu plana şiddetle karşı çıkmaktadır.

******************************

Türkiye’nin Çıkmazı

Türkiye bu tabloda zor bir ikilemle karşı karşıya. Resmi söylem Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyor. Fakat ekonomik kriz ve dış kaynak ihtiyacı Ankara’yı Washington’a yaklaştırıyor.

Eğer ABD’den kredi, yatırım veya IMF sürecinde kolaylık sağlanırsa, Türkiye’nin “Davut Koridoru” benzeri projelere örtülü destek vermesi ihtimal dahilinde görülüyor. Çünkü bu projenin benzerini Irak’ta Barzani Kürdistan’ı kurulurken yaşadık. Başlangıçta karşı çıkmamıza rağmen bu oluşuma zamanla ekonomik ve siyasi destek vermek durumunda kaldık.

Irak’ta politika değişikliğine giderken yaptıkları gibi PKK/YPG tehdidini azaltacak güvenlik garantileri verilebilir. Bu gerekçeyle Ankara, sahadaki düzenlemelere “görmezden gelen” bir pozisyon alabilir. Ancak içeride bu gelişme “terör bitiyor” diye pazarlanırken, fiiliyatta PKK uzantısı YPG’nin Suriye’de meşruiyet kazanması riski vardır.

Kamuoyunda “Suriye parçalanıyor, İsrail’le gizli anlaşma yapılıyor” algısı iktidar için sıkıntı yaratacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin tutumu açık destek değil, önce uyum ve sonra zamanla gelişecek kontrollü destek şeklinde olabilir.

******************************

ABD İle Yakınlaşma PKK ile Müzakere Sürecine Nasıl Yansır?

ABD’de Trump- Netanyahu- Erdoğan- Şara eksenli gelişmelerin Türkiye iç politikasına bir yansıması da “Terörsüz Türkiye” sürecinde görülecektir.

ABD ile yakınlaşma ve Suriye PKK’sının tehdit olmaktan çıktığı görüntüsü Erdoğan’a içeride “terör sorununu çözüyoruz” propagandası yapma imkânı sunabilir. Muhalefete baskı ve yargının sopa olarak kullanılması da bu söylemin gölgesinde daha kolaylaşır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP yanında DEM ile ittifak Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin yolunu açabilir.

Ama kritik soru şudur: Terör bitecek mi yoksa terör örgütü devletleşecek mi?

Türkiye için terörün bitmesi PKK’nın bütün uzantılarının silah bırakıp tamamen tasfiye edilmesi demektir.

ABD’nin planladığı “terörsüzlük” ise örgütün Türkiye içinde pasifleşmesi ama Suriye’de özerklik veya federasyona yakın bir statü kazanmasıdır.

Sonuç olarak; Erdoğan-Trump görüşmesi bir dönüm noktası olabilir. Ama bu dönüm noktası Türkiye’yi daha fazla demokrasiye değil, daha fazla otoriterleşmeye sürükleyebilir.

Suriye’de şekillenecek yeni düzenden sonra ABD/ İsrail projesinin Türkiye ayağının devreye sokulacağı açıktır. “Terörsüz Türkiye” süreci gerçek bir çözüm değil, Suriye’deki yeniden yapılanma planının bir uzantısıdır. Trump’ın bu sürecin hızlanması için Erdoğan üzerinde ciddi baskı uygulayacağına şüphe yoktur.

Sürdürülen süreçler ve yapılacak antlaşmalar Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail Projelerinin adım adım uygulanması aşamalarından ibarettir.