4.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 39

81 İl İçinde 61’inci Olsanız

Önce bir gazete haberi: “Kocaeli Sağlıkta Sınıfta Kaldı”

Başlığın devamını okuyorum: “Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi kapsamında yayımlanan 2025 yılı verileri, illerin sağlık hizmetlerindeki performansını ortaya koydu. Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim kriterlerinin esas alındığı değerlendirmede, Kocaeli 81 il arasında 61’inci sırada yer aldı.” cümleleri ile haberin ayrıntıları verilmiş. Bir de: “Sanayi ve nüfus yoğunluğu yüksek iller arasında yer alan Kocaeli’nin sağlık hizmetleri performansının komşu illerin gerisinde kalması dikkat çekti.” cümlesiyle karşılaştırma yapılmış.

Siz ne düşünürsünüz, bilmem; ben sağlıkçılardan memnun değilim. Çok uzak olmayan, hani doktorlara zor ulaştığımız zamanlarda, muayene olmanın mutluluğunu yaşar, huzurunu duyardık. Odasına girdiğimiz doktorun beyaz önlüğü olurdu, boynunda taşıdığı stetoskobu mutlaka bulunurdu. Şikâyetimizi bile tam söylemeden önce bizi baştan aşağıya süzer, sırtımızdan ve göğsümüzden ciğerlerimizi ve kalbimizi dinlerdi. Sıkıntımızı biraz daha dillendirince elindeki özel fenerle gözlerimize ve kulaklarımıza ışık tutar, onları incelerdi. Ağzımızı açtırarak derin bir “aaa” dedirtmek, olmazsa olmaz bir işti. Yanındaki hemşireden nabzımızı ve ateşimizi ölçmesini isterdi. Aklımıza gelmeyen soruları sorar, hastalığımızı iyice anlamaya çalışırdı. Biz de kendimizi tam ifade edebilmenin güveniyle aldığımız reçeteye sadık kalır, ilaçlarımızı hakkıyla kullanırdık.

Peki ne oldu şimdi? Dostlarıma soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor. Artık doktorlar muayene etmiyorlar, oturdukları yerden “Şikâyetin ne?” diyorlar, bilgisayardan bir reçete numarası verip doğruca eczaneye yönlendiriyorlar. Pek az doktor, belki tahlil istiyor. Doktorların görünüşleri, davranışları, ilgileri hastalara güven vermekten bir hayli uzaklaşmış durumda.

Hekimlik, son derece önemli, mübarek bir meslek. Bununla ilgili daha önce birkaç yazı yazdığımı hatırlıyorum. Gönülden, sevgiyle yapılmayan hekimlik hastayı tedavi etmek yerine daha da hasta ediyor. Her hasta, bir çocuğun annesine duyduğu güveni hekime duymak ister. Tedavinin yarısı ilgidir, sevgidir, hastaya zaman ayırarak onu dinlemektir.

Bu gözlemimi bir doktorla paylaştığımda bana şunları söyledi: “2019 Pandemi döneminde bir süre doktorlar hastalara karşı fiziken mesafeli durdular. Ancak bu geçici bir dönemdi. Her doktorun hastasını muayene etmesi, özellikle öksürük şikâyetlerinde stetoskopla dinlemesi mesleğinin gereğidir.”

Sağlık sisteminde son yirmi yıl içinde büyük iyileştirmeler yapıldı. Vatandaş olarak memnunuz. Sistemdeki değişikliğe bilerek karşı çıkanların veya ayak uyduramayanların varlığı inkâr edilemez. Mesleğini sevmeyenlerin, bir nedenle mesleğinin hakkını vermeyerek vatandaşa güven verici hizmeti sunamayan doktorlarımızın uyarılması veya meslekte geri hizmete alınması da sağlık yöneticilerinin görevi.  

Amacım, bir meslek erbabını tahkir etmek, değersizleştirmek değil. İşi sulandırmak gibi bir niyetim de yok. Yapay zekânın, sağlıkla ilgili beni tatmin edici seviyede olduğunu söylemek istemiyorum. İtiraf etmeliyim ki yapay zekâ, bir hastayı daha iyi muayene ediyor; ona muhtemel pek çok soru soruyor, aklımıza gelmeyecek ihtimallerden bahsediyor, önerilerde bulunuyor. Sonunda yine hekime görünmeyi tavsiye ediyor; ama hasta kişi de hizmet alamayacağını düşünerek sağlık ocağına, hastaneye gitmemeyi tercih ediyor. Yapay zekâ, hekimlerin yerine geçmemeli, mesleğini elinden almamalı. Hekimlerimiz, hafızalarımızdaki güzel hatıralarıyla var olmalı, hizmetleriyle saygınlıklarını korumalı.

Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim gibi kriterlerle 61. sırada yer alması Kocaeli sağlık yöneticilerini düşündürmeli, yöneticiler dürüstçe kendilerini sorgulamalı. Kriterlere hasta memnuniyeti, reçete takibi, ilaç kullanımı da eklenmeli. Verilen ilaçların yarıdan fazlasının israf edildiğini düşünmekteyim. Sağlık, maliyeti yüksek bir sektördür, ilaç savurganlığını önlemek, vatandaşı bu konuda bilinçlendirmek de sağlık yöneticilerinin görevi olmalı.

Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi, Kocaeli için övünülecek tablo sunmasa da takdire değer bir çalışma. Bu tür çalışmalar, eğitim, güvenlik, adaletli gelir dağılımı, adalete güven gibi alanlarda da yapılmalı, kurumlar hizmet kalitesinde rekabete yönlendirilmelidir. Benim yeni haberdar olduğum bu tür çalışmaların, hükümetin politikası gereği olduğunu düşünmek istiyorum, böyleyse proje ve emek sahiplerini tebrik ediyorum.

“Kimin karnı ağrır, o bağırır.” der eskiler. Ağrı neredeyse can oradaymış. Sağlık, ihmal edemeyeceğimiz alan, sağlık görevlileri de vazgeçemeyeceğimiz kişiler. Hepsi bizim için birer kıymet. Kıymetlerimizin, beklentilerimizin üzerindeki hizmetleriyle daha değerli olmalarını istemek de güzel ülkemizin cefakâr, fedakâr, kadirşinas insanlarının hakkıdır.

Ülkemizin bizi biz yapan değerleriyle yetinmek, bu vatan toprağında var olmanın mutluluğunu duymak için iyilikte, güzellikte, hizmette yarışmak, hem atalarımızın mirası hem konjektürel coğrafyanın gereğidir.

Sırât – ı  Müstakîm

     Sırât-ı Müstakîm / İstikametli ve Doğru Yol, iman ve inancın yoludur.

     Delil ve imamı / önder ve rehberi, inayet ve hâkimiyet kanadını inananların üstüne geren Kur’an’dır.

     Ne zaman ki, Ezelî Sultan Yüce Allah’ın rahmet, inayet ve yardımı; insanı yaratmak istedi.

     Kudreti, insanı ortaya çıkardı. Yönlendirici tavırlarla donatılmış olarak irade kanunuyla, yeryüzüne indirdi. Beden elbisesini insana, şefkat ve korunma duygusuna sahip kılınmış olacak şekilde giydirdi. Lâyık olduğu emaneti kendisine verdi. Bunun nişanı olarak Niyaz edip, Namaz kılmayı ondan istedi.

     Devirler boyunca takınacağı tavırlar; uzun yolculuğunda Naz Makamı olarak belirlendi. Yoldaki kolaylıklar için, kaderden yönetmelik verilen insan; hayat yolculuğunun her safhasında, misafir gibi kardeşcesine karşılanır oldu.

     İnsan, Tabiat’la karşılıklı alış verişte bulunur. Âdeta bir ticaret anlayışıyla muamele görür. Dünya kapısında sevinç çığlıklarıyla varlıklarla kucaklaşır.

     Böylece, Rahmân olan Allah’ın isimlerinin aynası olan İnsan, hayatı boyunca âdeta tepinip duracağı, şahadet / görünen âlem olan Dünya’ya adım attırıldı. Üstelik henüz hiçbir şey bilmez olduğu hâlde.

     Çünkü, delil ve imamı / önder ve rehberi Rahmân’ın göstereceği yollar idi. Delil olarak görünen ise, nazenin / duyarlı, dünyaya sâdık açık gözleri idi.

     Oysa, insan önceki hâl ve durumunu bir hatırlasa! Neydi? Ne oldu? Neredeydi? Nereye getirildi? Garîb ve yetimdi! Düşmanları çoktu. Hâmisini bilmezdi! Şimdi ise, iman ve inanç nuru / aydınlığı ile, o düşmanlarına karşı sağlam esaslar edinmişti. İnsanın koruyucusu olan dayanakları ise düşmanlarını def’ etmeye yeter derecede idi.

     O Allah’a imandır ki, ruhun ışığı, hem hayatın nuru olup, ruhunun ruhu, yani ruha ruh verendir. Böylece kalbi rahatlar. Düşmanlarına aldırmaz! Hattâ düşman tanımaz!

     Önceki dalâlet / sapkın yoldayken vicdana yönelmiş; ondan binlerce bağırıp çağırma ve çığlıklar işitmiş; belâlarla karşılaşmıştı! Çünkü insan; emel, arzu, istidat ve hisleriyle daima ebedî oluşu / sonsuz kalışı ister.

     İnsan, inkâr içindeyken yolu, yordamı bilmezdi! Ağlayıp sızlanmaktan, yalvarıp yakarmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu!

     Fakat, -elhamdülillah- insan, dünyaya gelişinde medet ve yardım alacak noktayı buldu. O kabiliyet noktası insana ve emellerine; daima hayat veriyor. Ebedü’l-âbâd’a / ebedler ülkesine, sonsuz ahiret hayatına erişmek için, insana kanat açtırıyor.

     Yaratılışındaki istidat ve kabiliyet insana yol gösteriyor. Hem yardım ediyor, hem âb-ı hayatı içiriyor, hem olgunluk ve mükemmeliyete doğru koşturuyor. O medet noktası. O şevke getiren işaretler…

     İmanın ikinci kutbu: Haşri tasdik ve onaylamaktır. Ebedî / sonsuz saadet / mutluluk ki, o sadefin / mahfazanın cevheri ve incisidir. İmanın bürhanı / delili ise Kur’an’dır. Vicdan da, insanî bir raz / sırdır.

     Şimdi ey insan! Başını kaldırıp kâinata bakarak onunla konuş! Önceki dalâlet / sapık yolun ne kadar dehşetli bir görüntü verdiğini hatırla! Şimdi gördüklerin ise, her tarafa gülücükler saçıyor! Nazlı bir şekilde niyaz ve dualarını içeren seslerin semada yankılanıyor.

     Hem görür ki gözü arımisal olmuştur. Her tarafa uçuyor. Kâinat, bostanıdır. Her tarafta çiçekler. Her çiçek veriyor insana çok tatlı bir su. Ünsiyet / dostluk, teselli ve sevgi veriyor. O da alır getirir şahadeti. Bal gibi lezzetli yapar. Balda bir bal akıtır. O esrarengiz gizemli / sır dolu yiğit insan.

     Velhasıl Sırât-ı Müstakîm, insanı mest ve şad etmeye devam ediyor.

     Gezegenlerin hareketlerine, yıldızlara, güneşlere gözü takıldıkça, Hâlık’ın hikmet ve amacını eline verirler. Hem ibret levhasını, hem rahmet parıltısını alıp uçuşa geçer. 

     Sanki İnsan, Güneş’le konuşur!

Uygulamalı Bilim, Uygulamasız Bilim

Uygulamalı bilimler… Bu ifadeyi sıkça duyarız. Bunun ima ettiği bir ayrım var. Demek ki bilimler ikiye ayrılıyor. Uygulamalı bilimler ve uygulamasız bilimler. Aynı ayrımı daha da çarpıcı tarzda yazabiliriz: Bilim için bilim ve insan için bilim! Tıpkı sanat için sanat ve tersi gibi. O “tersi” her ne ise—ideoloji mi siyaset mi…

Aslında bilim de sanat da insan içindir. Bilim adamı ve sanatçı, “Hadi oturup insan için bir şeyler yapayım.” diye düşünerek işe koyulmaz ama ne düşünürse düşünsün ne hissederse hissetsin sonunda ortaya koyduğu ürün, insanın kullanımı içindir. Hani ihtiyaç keşfin anasıdır derler. Anası yoksa doğum da yoktur.

Şuraya kendimden bir alıntı yapayım:

“Hadi teknoloji neyse ama bilimle fayda nasıl birlikte olur! Zannedilir ki bilim adamları merak ettiklerini, evrenin sırlarını araştırıp çözer. Sonra teknoloji, onların bulgularını kullanarak yararlı şeyler icat eder, üretir. Bilim tarihine baktığınızda bunun tam tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. En çarpıcı misali, endüstri devrimini başlatan buhar makinesi. James Watt’ın buhar makinesini icadı ile onun bilimi, yani termodinamik arasında yetmiş yıl var. Önce makine, sonra teori gelmiş.” (6 Haziran 2025 tarihli “Çıkar ve Bilim” başlıklı yazım.)

Matematiğin sihri

Fizikle uğraşanlar sık sık şu şaşırtıcı gerçekle karşılaşır. Çözmeye, anlamaya çalıştıkları tabiat davranışını matematikçiler daha önce çözmüştür. Bu ne demek şimdi! Şu demek: Tabiatın o köşesine tıpa tıp uyan bir matematik dalı vardır; ve bu cidden hayret vericidir. Matematikçi o yapıyı kurarken fiziğin o gerçeği, doğanın o davranışı bilinmiyordu bile!
İki örnek: Kuantum Teorisi’nin tam anlaşılması lineer cebir denilen matematik dalı sayesinde oldu. Bu eşleşmeyi önce Heisenberg, sonra Dirac gördü. Fakat lineer cebir her ikisinden de eskiydi. Einstein’ın genel izafiyet teorisi için tensör cebri gerekiyordu. Fakat tensör cebri daha Einstein doğmadan kurgulanmıştı!

Matematik de insan içinmiş!

Bir üçüncü örnek de fiziğin şu andaki en uzak sınırlarından; tanecik fiziğinden. Temel taneciklerin varlığını, davranışlarını açıklamak için geliştirilen birden fazla teori, matematiğin grup teorisine dayanıyor. Elementer partiküllerin keşfi ve teorisi 20. asrın ikinci yarısının konusu. Grup teorisi, Galois ve Cauchy’nin işi ve 19. asrın ilk yarısına ait. Bu da garip değil mi?

Çok tuhaf, sanki sihirli tesadüfler bunlar! Aslında değil. Çünkü matematikle gerçek hayat arasında, matematikçinin belki hissetmediği fakat şuur altında kurulup oturmuş bir paralellik vardır. Matematikçi de matematikçi olmayan da çevresindeki doğanın gerçeğinden etkilenir, oradan aldığı izlenimlerle düşünür. Doğanın davranışlarının kendini tekrarlaması da çok tuhaf değildir.

Genel izafiyetin ve kuantum teorisinin aksine, bilim devriminin ilk ve en büyük keşiflerinden Newton kanunları için gereken matematiği Newton kendisi buldu. Diferansiyel ve entegral hesap. Biz lise sonda okumuştuk. İstanbul Teknik Üniversitesi giriş sınavında da sorulurdu. Lise müfredatında hâlâ var mı baktım. Mevcut bakan döneminde entegral kaldırılmış. Sayın bakan, “Ben kaldırmadım, komisyon kaldırdı.” diyor. Eh o hâlde mesele yok. Demek diferansiyel ve entegral hesap zaten yokmuş.

Bilim uygulanır

Öyle ya. Newton kanunları ve onun dayanağı türev, entegral ve diferansiyel denklemler daha çok yeni. Doğru mu yanlış mı hele belli olsun, ondan sonra bakarız. Daha şunun şurasında dört asır olmuş. Daha dün gibi. Biliyorsunuz evrimi de zor olduğu için kaldırmıştık.

Neyse yukarıdaki son paragraf kinayeydi. Dostlarım şikâyet ediyor. Bazen şaka yapıyorsun ama anlaşılmıyor diye. İşbu yazdığımda ciddi değilim diye belirteceğim bundan sonra.

Bilimi bilim adamları, bilim için yapsın bırakın. Ama bilim son tahlilde insan içindir, insanın yararına kullanılacaktır, kullanılmalıdır. İnsanın yararına kullanılabilmesinin şartı da bize ne yapmamız gerektiğini söylemesidir. Yani sebep-sonuç; yani determinizm, yani şu sebepler şu sonuçları doğurur diyebilmesidir. Öyle ki sonuçlar hoşumuza gitmiyorsa sebepleri değiştirelim; hoşumuza gidecek sonuçları alabilmek için gereken sebepleri sağlayalım, kuralım.
Bu yazı, beşerî bilimlerin uygulanabilirliği, toplum yararına kullanılabilirliği tartışmasının methaliydi. O bir sonraki yazıma kaldı.

(https://millidusunce.com/cikar-ve-bilim/ )

Yaş Aldıkça Gençleşmek

Orta yaşlarda iseniz önümüzdeki yıllar hastalıklarla, biyolojik yetersizliklerle uğraşacağım bir dönem olacak endişesi içinde olmayın. Artık “Türkiye daha yaşlı bir ülke haline geliyor” diye karamsar olmanız da gerekmeyecek. Varsın doğum oranları düşsün, yaşlı nüfus oranı büyüsün.

Çünkü önümüzdeki 15-20 yıl içinde hücrelerin gençleştirilmesi mümkün olacak. Böylece yaşlılıkla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçilebilecek ve 70-80 yaşındaki bir insanın organları 30 yaşındaki gibi çalışacak.

Bu müjdeyi veren ABD’de Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi ve Jackson Laboratuvarı’nda görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz. Sadece yaşlanmanın gecikmeyeceğini, aynı zamanda gençleşmenin başlayacağını söyleyen Unutmaz, “İnsanların çoğu gelecekte yüzyıllarca yaşayacak” diyor.

“Gelecek” olarak verdiği tarih ise çok iyimser. “Önümüzdeki 10-15 yıl çok kritik. Eğer bu sürede sağlığımızı koruyabilirsek, yapay zekâ (YZ) ve biyoteknolojideki devrimler sayesinde ‘Yaşlanmayı Durdurma Hızı’na (Longevity Escape Velocity) ulaşabiliriz” diyor.

Tabii bu 15-20 seneyi bekleyeceğiz ve bu süre sonunda birden iyileşme olacak demek değil. Her yıl biraz daha gelişecek “teknoloji, her geçen yıl ömrümüze bir yıldan fazla süre ekleyecek hıza ulaşacaktır.”

Prof. Unutmaz, yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader değil, çözülmesi gereken biyolojik bir veri sorunu olarak görüyor. Ona göre “insan vücudu inanılmaz derecede karmaşık bir makinedir ve yaşlanma, bu makinedeki hasarların birikmesi ve onarım mekanizmalarının (bağışıklık sisteminin) yavaşlamasıdır.

Eğer biyolojik mekanizmaları tam olarak anlarsak, bu hasarları onarabilir ve yaşlanmayı durdurabilir, hatta geri çevirebiliriz.”

Sürecin bu kadar hızlı gelişmesini sağlayacak en önemli parametre ise yapay zekâ.

Çünkü “insan biyolojisi o kadar karmaşıktır ki (milyarlarca hücre, gen etkileşimleri, proteinler, mikrobiyom), insan zekâsı tek başına bu verileri analiz edip desenleri çözmekte yetersiz kalmaktadır.” İşte bu noktada yapay zekâ devreye girer.

Yapay zekâ, genetik verileri, kan değerlerini ve bağışıklık sistemi haritalarını saniyeler içinde analiz ederek, insanların neden hastalandığını veya yaşlandığını moleküler düzeyde çözebilir.

Böylece ilaç keşfi için gerekli süreler kısalacaktır. Geleneksel yöntemlerle 10-15 yıl süren ilaç geliştirme süreçleri, yapay zekâ simülasyonları ile birkaç yıla, hatta aylara inmektedir.

Prof. Dr. Unutmaz, YZ’nın yaşlanmayı tersine çevirecek molekülleri bulmada kritik rol oynayacağını savunuyor.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’a göre, Biyoloji bir yazılımdır. Yapay zekâ, bağışıklık hücrelerini (T-hücreleri) tıpkı birer “yazılım” gibi yeniden programlayarak, vücudun sadece kanserle değil, yaşlanmanın getirdiği hücresel yıkımla da savaşmasını hedefliyor. Yani vücut, kendi tamir mekanizmasını en üst sürümüne güncelliyor.

Yapay zekâ, biyolojik devrimlere (hücre yenilenmesi, kanser tedavisi vb.) ulaşmamızı ve gençleşmemizi sağlayacak olan “hızlandırıcı motor”dur.

Özetlersek, “100’lük gençler” hedefine, yapay zekâ sayesinde sandığımızdan daha hızlı ulaşabiliriz.

*******************************

Uzun ve Sağlıklı Yaşamanın Bedeli

“100’lük gençler” hedefi bir doktor için çok önemli bir ideal. Ancak bireyler, toplum ve siyasetçiler açısından bu ideal ürkütücü de olabilir. Bu hedefe ulaşıldığında hem kişiler ve hem de toplum açısından alışılmadık ve öngöremeyeceğimiz birtakım sorunların olacağı kuşkusuzdur.

Daha önce yazdığım bir köşe yazısında “ben 100 yaşını geçecek kadar yaşamak istiyor muyum?” diye kendime sormuştum. “Böyle asırlık olmasa da uzun bir ömrü, önce ‘sağlıklı olmak şartıyla’ isteyebilirim” demiştim.

Prof. Dr. Derya Unutmaz’ın müjdesi gerçekleşirse, biyolojik olarak 30 yaş sağlığında iken yüzyıl (belki de yüzlerce yıl) yaşamak mümkün olacak.

Peki, insanın biyolojik varlığı gençleşirken psikolojik yapısı da paralel şekilde gençleşebilecek mi?

Stephen Covey, “bir insanın, fiziksel hayatını sürdürme isteğinden sonraki en büyük ihtiyacı psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir” diyor.

Biyolojik ve psikolojik yaş uyumsuzluğu olursa, anlaşılmadığınız, takdir edilmediğiniz, sevilmediğiniz bir ortamda yaşamak zorunda kalınmaz mı? Böyle olursa, bir asırdan fazla ömre ulaşmak şans değil, talihsizlik olarak değerlendirilmesi gerekmez mi?

Ayrıca ortalama ömür böylesine hızlı bir şekilde yükselirse dünya nüfusu anormal artacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını ele geçirmek için devletlerin mücadeleleri daha da sertleşecektir. Bilimin uzun yaşama sırrını keşfeden dallarını, bazıları dünya nüfusunun optimum seviyeden yukarı çıkmaması için silah olarak kullanabilir.

A. Nihad Asya’nın ahiret hayatı için yazdığı mısraları hatırlayalım:

“Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz, / Yolcu yakacağını kendi götürür!’ / Anladım ki Cennet’e giden de burdan / Gülünü zambağını kendi götürür.”

Aslında sadece ahiret hayatı için değil, yaşamakta olduğumuz dünya hayatında da Cehennemin odunu da, Cennetin gülü zambağı da insanların elinde.

Kaç yıl yaşarsak yaşayalım, dünyamızı Cennete çevirenlerden olup, Cehenneme odun taşıyanlara karşı mücadele etmeden yaşamanın bir anlamı yok. Çünkü bizi mutlu eden sadece ömrün uzunluğu değil enidir.

“Kendimize, sevdiklerimize, topluma ve dünyaya faydalı, bereketli bir ömür yaşayabilirsek, mutlu olmayı ve mutlu etmeyi başarabilirsek, “ömrümüze en katmış oluruz.”

Hem fiziken ve ruhen sağlıklı ve hem de boyu ve eni çok olan, “kendimizi değerli hissettiren insanlarla” birlikte olduğumuz mutlu bir ömür diliyorum.

Bütün Elem Dalâlette

     Mağdûb / gazaba uğrayanların ve dâllîn / hak yoldan sapanların nasıl karanlık bir yolda olduklarına bir göz atacak olursak, neler görürüz neler: İnsan, önceleri en büyük bir mezar ve ölüler şehri hükmünde olan yokluk karanlıklarında idi! Ezelî kudret sahibi Allah, kendi kudret eliyle insanı, yokluk / karanlıklar ülkesinden çıkardı. Varlık hâline getirerek, onu gerçek lezzetlerin bulunmadığı, zahiren korku çölünü andıran dünya’ya gönderdi!

     Münkir / inkâr eden insan; gözünü açıp etrafına, merhamet istercesine bakınca; belâ, musibet, acı ve elem denen düşmanların hücumlarıyla karşılaşmış sanır kendini! Korkup çekinir! Etrafındaki her şeyden, hatta dağdan taştan yardım umar olur! Onların kalpleri katı ve çok acımasız olduklarını anlar! Ümitsizce yardım istercesine başını göklere çevirir. Onların da kendine karşı tehdit eder bir tavır almış durumda olduklarını sanır! Herbiri sanki çok sür’atli birer bomba gibidirler! Hızla geçip giderler. Allah’dan birbirlerine dokunmuyorlar.

     Eğer biri kazara yolunu şaşıracak olsa, görünen âlemin ödü patlar! Tesadüfe bağlı olacaklardan ise, hayır gelmez. O cihetten de bir fayda ummayınca, üzülerek hayretler içinde kalır! Sinesine sığınır. Bir de nefsime başvurayım der. Fakat nefsinden yükselen binlerce yoksulluk, fakirlik gibi, ihtiyaçların feryat ve figanlarını duyar. Tesellî ve yatıştırma beklerken, daha derin korkulara giriftar olur!

     Bu sefer, iyiyi kötüden ayırma kabiliyetinde olan vicdana sığınmak ister. Fakat onda da bir kurtuluş yolu bulamaz! Çünkü, binlerle emel, arzu, istek ve duyguları kâinatın her tarafına uzanmıştır. Onlara el uzatacak hiçbir kimse ve yer kalmaz! İnsanın, gelecekle ilgili bütün emel ve arzuları yokluk âlemi içinde sıkışmış vaziyettedir! Bir tarafı, başlangıcı olmayan Ezel’e, bir tarafı, sonu olmayan Ebed’e uzanıp gidiyor! Öyle genişlikleri vardır ki; eğer dünyayı yutsa, o vicdan tok olmaz.    

     İşte bu acı yolda nereye başvursa, onda bir belâ bulur! Zira mağdûb / gazap edilenler ve dallîn / dalâlet yolunda gidenlerin yolları hep böyledir! Tesdüf / rastlantı ve dalâlet / sapıklık ile, o yola bakan inkârcı insan; o bakışı, bizzat kendisi edinir! Bu duruma düşer! Böylece: Başlangıç’ı, Sonuç’u, Sâni / San’atla Yaratan’ı ve Haşri / ölümden sonraki dirilmeyi, geçici olarak unutur!

     Bu durum ise, Cehennem’den daha beter, daha kötü, daha yakıcıdır! Ruhu eziyor! Zira başvurduklarından öyle bir hâl alır! Çünkü o hâl; korku ve dehşetten, acz ile ürpermeden, sıkıntı ve huzursuzluktan, kendini yabancı ve yalnızlıktan kaynaklanan korkudan, yetim ve kimsesiz sanıştan, yeis ve ümitsizlikten meydana gelen yakıcı vicdandan ileri gelir!

     Şimdi her yöne mukabil bir cepheyi alır, def’ine çalışır.

x

     Önce: Kudret, güç ve kuvvetine müracaat eder. Görür ki;

     Âcizelik / güçsüz ve kudretsiz oluşu kendisiyle birlikte.

     İkincisi: Bedenine olan ihtiyaçların susmasına yönelir.

     Ne yazık ki, durmadan bağırıp çağırırlar!

     Üçüncüsü: Medet ve yardım istercesine, bir kurtarıcı için bağırır, çağırır!

     Fakat, ne kimse işitir sesini, ne cevap verir kimse!

     Biz zannediyoruz ki, herbirşey bize düşman,

     Herbirşey bizden garîb.

     Hiçbirşey kalbimize bir teselli vermiyor!

     Hiç emniyet bahşetmiyor! Gerçek zevki vermez!

     Dördüncüsü: Biz ulvî / yüce yıldızlara baktıkça,

     Onlar nazara verir / dikkate sunar; bir korku ile dehşeti,

     Hem vicdandan kaynaklananın bir korku geliyor!

     Akılsız, kuruntu verici!

x

     Böylece, inkârdaki karanlık yolu gördük.

     Sıra: Sırat-ı Müstakim / Doğru Yol’u göstermekte:

Televizyon ve Çizgi Filmlerin Çocuk Üzerindeki Etkileri

Çizgi filmler, çocukları hem eğlendirir, hem öğretir, hem de hayal dünyalarını besler. Ancak bu olumlu etkiler her çizgi film için geçerli değildir. Gerek TV’lerde, gerekse de internette bulunan bazı çizgi film kanalları ve videolar, çocukların gelişimini son derece olumsuz etkileyecek zararlı içeriklerle doludur.

Elbette çocukların makul ölçülerde ve uygun bir zamanda teknoloji ile buluşması ve onu tanıması gereklidir. Günümüz dünyasında teknoloji, çocuklara oynama, keşfetme ve öğrenme için çok fazla seçenek sunuyor.

 Yapılan araştırmalar gösteriyor ki ekranı çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değildir. Önemli olan, çocukları büsbütün ekranlara terk etmeden, gerek TV’de gerekse internette nelerle meşgul olduklarını takip ederek, yönlendirici ve sorumlu ebeveynler olabilmektir.

Çünkü ekranlarda biyolojik, psikolojik, psikososyal ve kültürel açılardan çocukları ve gençleri etkileyen çok fazla risk var. “Bağımlılık, şiddet eğilimi, bencillik, narsisizm, amaçsızlık, sosyal hayattan kopukluk” vb. gibi.

Özellikle sosyal paylaşım ağları ile yaygınlaşan çeşitli oyunlar ve akımlar çocukların ve gençlerin önce psikolojilerini sonra da hayatlarını karartmaktadır.

Çizgi filmlerde yer alan, “fiziksel, sözel, psikolojik ve ekonomik şiddet” unsurları çocukların bilişsel ve psikolojik gelişimini olumsuz etkilemektedir. Çocuklar, karakterler ile özdeşleşiyor, taklit ediyor, izlediklerini gerçek hayatta deneyebiliyorlar.

Günümüzün en büyük sorunları arasında yer alan “şiddet”, çeşitli mesajlarla çizgi filmlerde çocuklara iletiliyor, şiddet normalleştiriliyor. Çizgi filmlerde bulunan karakterler, olaylar ve konular çocukları derinden etkiliyor.

 Buna, dünyada yüzden fazla kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan “Mavi Balina” oyununu örnek verebiliriz. Mavi Balina oyunu yıllar içinde Türkiye dâhil pek çok ülkede gündeme geldi.

Çizgi filmlerde şiddet sahneleri eğlence unsuru olarak sunulmakta, şiddet uygulayan karakterler sempatik ve komik gösterilmektedir.

Modern hayatın getirdiği hız ve tempolu günlük hayatın içinde, çocuklarına ayıracakları zamanı bulamayan ebeveynler, çocuklarını tablete, bilgisayara, akıllı telefonlara teslim etmektedir.

Zararlı kanallar, para kazanabilmek için çeşitli yollara başvurmaktadırlar. Renkli içerikler, anaokulu şarkıları, oyuncak açma, sürpriz yumurta açma, animasyon ve ünlü çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş yetişkinlerin de bulunduğu, rengârenk, masum ve eğlenceli görüntüler ile başlayan bu videoları baştan sona izlediğimizde hiç de masum olmadıklarını ve pek çok zararlı içerikleri barındırdıklarını görebiliriz.

“Medya ve Çocuk Bağlamında Çizgi Filmlerde Yer Alan Şiddet İçeriklerinin Analizi” adlı bir çalışmada, Türkiye’de yayın yapan çocuk kanallarından “TRT Çocuk, Minika Çocuk, Minika Go ve Cartoon Network” de yayınlanan yerli ve yabancı çizgi filmler incelenmiştir.

3-15 yaş grubuna hitap eden toplam yirmi dört çizgi filmin ele alındığı çalışmada, içeriklerin yüzde 83,3’ünde şiddet olduğu görülmüştür. Ele alınan çizgi filmlerdeki şiddet öğeleri ise: “çirkin, tembel, beceriksiz, şaşkın” gibi kelime kullanımları; “tehdit içeren ve bağırarak  yapılan konuşmalar” tespit edilmiştir.

“Örümcek Adam, Prenses Elsa, Joker, Hulk, Peppa Pig, Frozen, Minions, Thomas ve Arkadaşları” gibi benzeri çizgi film kahramanlarının kostümlerini giymiş insanların çektiği parodiler normal bir şekilde başlıyor.

 İlerleyen dakikalarda videolarda çeşitli çirkin görüntüler, kaçırılma, şiddet, işkence, hamilelik, kürtaj, cinsellik, böceklerle korkutma” vb. zararlı öğeler ortaya çıkıyor. Çocuklar için asla uygun olmayan video başlıklarıyla; “korku, şiddet ve çirkin tuvalet mizahları” işlenmektedir.

Yapılan araştırmalar bu videoların, işkence ve şiddet öğeleri içeren, cinsellik ve çocuk istismarı barındıran, pedofili izleyicilerine hitap eden, ürpertici, rahatsız edici, korkunç, travmaya neden olan, garip ve tuhaf içerikler barındırdığını göstermektedir.

“Şiddet, öldürme, uçma, yanlış değer yargıları oluşturma, dini, kültürel inanç ve değerlerin aşağılanması” vb. çok zararlı öğeler barındıran oyunlar ve çizgi filmler çocukların yalnızca pedagojik gelişimlerini olumsuz etkilemekle kalmıyor, onları biyolojik olarak hasta da edebiliyor. Dahası, var olan hastalıkları tetikliyor ve hatta onları ölüme kadar götürebiliyor.

Mersin’de izlediği Pokemon çizgi filminin etkisinde kalan 4 yaşındaki bir çocuk, 7. kattaki evlerinin penceresinden atlamıştı. “Neden böyle bir şey yaptın” diyen gazetecilere: “Ben Pokemon’um ve Pokemon gibi uçtum”demişti.

Bir başka çocuk “Örümcek Adam” filminden etkilenerek, evinin tavanına bağladığı iple uçmak isterken, ipin boynuna dolaşması üzerine yaşamını yitirmişti.

Çizgi filmlerin, dijital oyunların, TV’lerin ve reklamların etkisi sandığımızdan daha da büyüktür.

Ekranların bir başka etkisi, Fotosensitif Epilepsi hastası olan çocuklar üzerinde gerçekleşiyor. Fotosensitif Epilepsi, aşırı ışığa duyarlılık gösteren vücudun tepkime verip nöbet geçirmesi durumudur.

Fotosensitif  hastalar yanıp sönen ışıklara duyarlıdır. Video oyunları, çizgi filmlerdeki efektler ve televizyon, en sık bildirilen uyarıcı ışık kaynaklarıdır. Birçok oyun konsolunun açılış sayfasında da bu rahatsızlığı taşıyan kişilere yönelik uyarılar yapılmaktadır.

Oyunlardaki ve çizgi filmlerdeki görsel efektlerin çocukları olumsuz etkilediği 1997 yılında Japonya’da Pokemon isimli çizgi filmi izledikten sonra çok sayıda çocuk hastanelerin acil servislerine başvurmuştu.

 Çizgi filmde yanıp sönen kırmızı ve mavi renkteki efektler, yoğun ve ani renk değişimleri ve parlamalarından olumsuz etkilenen 700’e yakın çocuk hastanelik olmuştu. Hastaneye kaldırılan çocukların “Fotosensitif Epilepsi” hastası olduğu ve hastalıklarının tetiklendiği ortaya çıkmıştı.

Çocukları korkutan, aldatan, şiddete yönelten, yanlış değer yargıları oluşturan, masumiyetlerini hedef alarak onların ruhsal, fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimlerini bozan içeriklerin asla çocuklara izletilmemesi gerekmektedir.

Sevgiyle kalın…

Nezle mi, Grip mi, Yoksa Anjin iyim?*

Nezle, grip ve anjin; boğaz ağrısı, ateş ve öksürük gibi ortak şikâyetlere yol açabilen hastalıklardır. Bu nedenle bu hastalıkların teşhisi, takibi ve tedavisinde bilinmesi ve uyulması gereken bazı önemli hususlar bulunmaktadır. Basit gibi görünen bu hastalıklar, doğru teşhis ve uygun tedavi ile ciddi bir sağlık sorununa yol açmadan atlatılabilir. Ancak gerekli dikkat gösterilmezse, bulaşıcılıklarıyla çevreyi etkileyebilir; komplikasyonlarıyla da sağlığımızı ve yaşam konforumuzu bozabilirler.

Nezle, virüslerin neden olduğu, boğaz ağrısının hafif seyrettiği, ateşin genellikle 38 derecenin üzerine çıkmadığı ve öksürüğün fazla olmadığı bir hastalıktır. En belirgin özelliklerinden biri burun akıntısının bulunmasıdır. Adenovirüsler, insan koronavirüsleri, rinovirüsler ve influenza virüsleri; halk arasında soğuk algınlığı olarak bilinen nezlenin başlıca etkenleridir. Kuluçka süresi 24–72 saat olup hastalık genellikle 3–7 gün içinde iyileşir. Sinüzit, bronşit veya orta kulak iltihabı gibi bir komplikasyon gelişmediği sürece, koruyucu önlemler dışında özel bir tedavi gerektirmez.

Grip de bir virüs hastalığıdır. Etkenler arasında influenza virüsleri, koronavirüsler, rino ve adenovirüsler yer alır. Ayrıca hayvanlarda bulunan ve mutasyon geçirerek insanlarda hastalık yapabilme özelliği kazanan virüsler de grip etkeni olabilir. Son COVID-19 salgını bunun en bilinen örneğidir. Kuş gribi ve domuz gribi (H1N1) de bu gruba dâhildir. Gripte baş ve boğaz ağrısı daha belirgindir; ateş genellikle 38 derecenin üzerine çıkar. Yaygın kas ağrıları, belirgin halsizlik ve öksürük tabloya eşlik eder. Burun akıntısı genellikle görülmez. Etkenin alınmasından 1–2 gün sonra ani ateş yükselmesiyle şikâyetler başlar. Halsizliğin çok belirgin olması nedeniyle grip halk arasında “paçavra hastalığı” olarak da adlandırılır. Ateş genellikle ikinci gün düşer, üçüncü ve dördüncü günlerde tekrar yükselir; komplikasyon gelişmezse daha sonra normale döner.

Grip mevsimlerle ilişkili bir hastalıktır ve özellikle ısı değişimlerinin sık olduğu sonbahar ve ilkbahar aylarında daha sık görülür. Irk ve cinsiyet ayrımı yoktur. Çocuklar ve gençler daha duyarlıdır. Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlar, şeker hastaları, bağışıklık sistemi zayıf olanlar, kemoterapi görenler ve ileri yaştaki bireyler risk grubundadır. Bu kişilerde özellikle akciğer enfeksiyonları gelişerek hayati tehlike oluşturabilir. Grip, solunum yoluyla ve yakın temasla bulaşır ve salgınlara yol açabilir. Hastalık; sınırlı bölgelerde sürekli görülen endemi, geniş bölgeleri etkileyen ve 3–4 yılda bir ortaya çıkan pandemi, daha seyrek olarak da 10–12 yılda bir tüm dünyayı tehdit eden epidemi şeklinde seyredebilir. Aralık 2019’da başlayıp yaklaşık üç yıl süren COVID-19 salgını, pandemi örneğidir.

Hastalığın seyri; salgının şiddetine, hastanın yaşı ve genel sağlık durumuna göre değişir. Hafif vakalarda ölüm oranı %0,1 iken pandemilerde bu oran %10–15’e kadar çıkabilir. Bu nedenle grip; teşhisi, takibi, tedavisi ve bulaşmayı önleyici tedbirler açısından dikkatle ele alınmalıdır. Tanıda; kan sayımı, beyaz küre dağılımı, CRP düzeyi ve burun/boğaz sürüntüsünden yapılan virüs tipi tayini önemlidir. Günümüzde gelişmiş laboratuvar imkânları sayesinde sürüntü örneğinden bazı viral etkenler (Flu-A, Flu-B, RSV, adenovirüs, COVID-19 gibi) yaklaşık bir saat içinde tespit edilebilmektedir.

Grip tedavisi genellikle semptomatiktir. Yeterli istirahat, bol sıvı alımı ve uygun beslenme önerilir. Ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak parasetamol grubu ilaçlar tercih edilir. Antiviral ilaçlar, ilk 2–3 gün içinde başlanmak şartıyla riskli hastalarda kullanılabilir; iyileşmeyi hızlandırır ve komplikasyon riskini azaltır. Antibiyotiklerin grip tedavisinde yeri yoktur; yalnızca bakteriyel bir enfeksiyon

geliştiğinde kullanılmalıdır. Ateş 4–5 gün içinde düşmezse mutlaka hekim kontrolüne başvurulmalıdır.

Korunma büyük önem taşır. Toplu yaşam alanlarının temizliği ve havalandırılması, ortak kullanılan alan ve eşyaların azaltılması ve temiz tutulması, kişisel hijyene dikkat edilmesi bulaşmayı azaltır.

Hastaların maske, mesafe ve temizlik şartlarına uyması hastalığın yayılmasını azaltacaktır.Bu virüsler güneş ısısına dayanıklı değildir; 56 derecede birkaç dakika içinde inaktive olurlar. Sabunlu suda ise 30 saniye içinde aktiviteleri önemli ölçüde azalır. Özellikle risk grubundaki kişilerin, her yıl yenilenen grip aşısı ile aşılanmaları koruyucu bir önlemdir.

Anjin, bademciklerin bakteriler tarafından enfekte edilmesiyle oluşur. Ateş ve boğaz ağrısı bu hastalıkta da görülür. Anjinde etkenin doğru teşhisi önemlidir; kan tetkiklerinin yanı sıra boğaz kültüründen yararlanılır. Geçmişte difteri (kuş palazı) korkulan bir boğaz enfeksiyonuydu. Ömer Seyfettin’in Kaşaği hikâyesindeki kahramanlardan birinin difteriye yakalanarak hayatını kaybetmesi buna edebi bir örnektir. Günümüzde ise antibiyotikler sayesinde bu enfeksiyonlar korkulur olmaktan çıkmıştır. Anjinde özellikle beta streptokok enfeksiyonları; eklem romatizması ile kalp ve böbrek sorunlarına yol açabileceğinden büyük önem taşır. Bu nedenle doğru teşhis ve uygun tedavi şarttır. Uygun antibiyotiğin yeterli doz ve sürede kullanılması, hem iyileşmeyi sağlar hem de komplikasyonları önler. Ağrı ve ateş için aspirin de kullanılabilir.

Her hastalıkta olduğu gibi, bu sağlık sorunlarına da korku ve endişeyle yaklaşmak yerine; genel sağlık kurallarına uymak, bağışıklık sistemini güçlü tutan bir yaşam tarzı benimsemek önceliğimiz olmalıdır. Hastalık durumunda ise zamanında hekime başvurulmalı; hekimin koyduğu tanıya göre verilen tedavi eksiksiz uygulanmalı ve kontroller ihmal edilmemelidir. Sağlıklı yaşamın bu şekilde sürdürülebileceği unutulmamalıdır.

Salgınsız ve sağlıklı günler dileğiyle.

*Paçavra hastalığının bu günlerde sık görülmesi nedeniyle, daha önceki bir yazımın güncellenmiş hâlidir.

Ziya Gökalp Bugüne Ne Söyler?

Türk fikir hayatının büyük düşünürü Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği Ziya Gökalp’in (1876 Diyarbakır-1924 İstanbul) Türk Ocaklılara Armağan olarak 1923 yılında yazdığı “Türkçülüğün Esasları” Dr. Salim Çonoğlu’nun hazırladığı haliyle Türk okuru ile yeniden buluştu. Dr. Çonoğlu genç kuşaklar tarafından anlaşılması belki zor-şüpheli olan bazı kelimelerin bugünkü anlamlarını da vermektedir. Böylece Ziya Gökalp’in eserleri berrak bir Türkçe ile yeni baştan derin okumalar yapmak isteyenlere zengin bir kapı açmıştır. Büyük Türk sosyoloğu hatta filozofu diyebileceğimiz Gökalp, Yahya Kemal’in ifadesi ile beyni hayatı boyu uranyum gibi çalışmıştır. Maalesef Türkiye’de Gökalp bazı sığ kalemler tarafından Türk Milletinden uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Fakat güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi o da her geçen gün fikir hayatımıza her sabah doğan güneş gibi zihinleri aydınlatmaya devam etmektedir. Dönemi için hayli ileri görüşlere sahip bu insanın sadece “Hukukî Türkçülük” yazısı bile bizlere çok şey anlatmaktadır: 

“Hukukî Türkçülüğün gayesi, Türkiye’de asri (çağdaş) bir hukuk vücuda getirmektir. Bu asrın milletleri arasına geçebilmek için, en esaslı şart; millî hukukun bütün şubelerini teokrasi ve klerikalizm bakiyelerinden (arta kalanlarından) büsbütün kurtarmaktır. Teokrasi, kanunların, Allah’ın yeryüzündeki gölgeleri addolunan (sayılan) halifeler ve sultanlar tarafından yapılması demektir. Klerikalizm ise esasen Allah tarafından vaz’ edildiği (konulduğu) iddia olunan an’anelerin (geleneklerin) la-yetegayyer (değişmez) kanunlar addolunarak Allah’ın tercümanları itibar olunan ruhaniler tarafından tefsir edilmesidir (yorumlanmasıdır).

Kurûn-ı Vustai (Ortaçağ) devletlerin bu iki alamet-i mümeyyizesinden (ayırıcı özelliklerinden) tamamıyla kurtulmuş olan devletlere asri devlet namı verilir. Asri devletlerde, evvela gerek kanun yapmak ve gerek memleketi idare etmek, salahiyetleri (yetkileri) doğrudan doğruya millete aittir. Milletin bu salahiyetini tahdit (sınırlayacak) ve takyit edecek (kısıtlayacak) hiçbir makam, hiçbir an’ane ve hiçbir hak yoktur”[1].

“Saniyen (ikinci olarak), milletin bütün fertleri tamamıyla birbirine müsavidir (eşittir). Hususi imtiyazlara malik (sahip) hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut olamaz. Bu şartları haiz olan devletlere demokrasi namı da verilir ki, halk hükümeti demektir.

Hukuki Türkçülüğün birinci gayesi, asri (çağdaş) bir devlet vücuda getirmek olduğu gibi, ikinci gayesi de, mesleki velayetleri (otoriteleri), velayeti ammenin (kamu otoritesinin) müdahalesinden kurtararak, mütehassısların (uzmanların) salahiyetine (yetkisine) müstenit (dayanan) meslek muhtariyetleri (kendi kendine hareket edebilme serbestliği) tesis etmektir. Bu esasa müstenit bir kanun-ı medeni (medeni kanun) ile ticaret, sanayi, ziraat kanunları, Darülfünün, baro, tabipler cemiyeti, muallimler cemiyeti, mühendisler cemiyeti, ilh (vb) … gibi mesleki teşkilatların mesleki muhtariyetlerin dair kanunlar yapmak da bu gayenin icabâtındadır (gereklerindendir) .

Hukuki Türkçülüğün üçüncü gayesi de bir asri aile vücuda getirmektir. Asri devletteki müsavat umdesi (eşitlik ilkesi), erkekle kadının nikâhta, talakta (boşanmada), mirasta, mesleki ve siyasi haklarda müsavi olmasını da istilzam eder (gerektirir). O halde, yeni aile kanunu ile intihabat (seçimler) kanunu bu esasa istinaden (dayanarak) yapılmalıdır.

Hulasa (kısaca), bütün kanunlarımızda, hürriyete, müsavata (eşitliğe) ve adalete münafi (aykırı) ne kadar kaideler ve teokrasi ile klerkalizme ait ne kadar izler varsa, hepsine nihayet vermek (son vermek) lazımdır”[2].

Görüldüğü üzere hukuk felsefesinin özetini yaptığı yazısında bugüne ve yarınlara ipuçları vermektedir. Türk aydını onun eserlerini tarihin tozlu sayfalarında müzelik değil tam tersine Yunus Emre’nin “her dem yeniden doğarız/Bizden kim usanası” mısraları ekseninde okumalıdır. Düşünürümüzün hakkını teslim ederek insaflı şekilde eleştirisini de (bu derin felsefi karşılaştırmalar yapabilen okuyucu için söz konusu olabilir) yaparak anlamaya çalışmak Türk Milleti için büyük önem arz etmektedir.

Çünkü Ziya Gökalp gibi fikir ve hareket insanları her millette kolay kolay yetişmemektedir. O 48 yıllık ömründe Türk Milletine güçlü, örnek bir şahsiyet, yüzlerce makale, onlarca eser ve yüce bir Turan Ülküsü bırakmıştır. Onun yaktığı ateş elden ele sonsuza kadar Türk gençleri tarafından taşınacaktır.

Kaynak: Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025.


[1] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan, Salim Çonoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2025., s. 193.

[2] Ziya Gökalp, a. g. e., s. 194.