2.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Örnek Hayatlar

Seçkin bir Türk kadının ders veren örnek davranışı olduğu kadar hüzün veren hikâyesi; göz pınarlarını nemlendiren bir öykü; sabırla okuyalım; dersimizi alalım:
*
Yaşlı kadın yatağından kalktı.
Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.
88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.
Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.
Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.
Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. ‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.
Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok özledim’ dedi.
Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.
Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.
’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye gidiyoruz?’
Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni taşır mısın?’ diye sordu.
‘Sana 500 lira veririm.’
Adam küçümser bir gülümseme ile ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’ dedi.
Kadın gülümsedi
‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’
‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’
‘Anıtkabir’e’
‘Anıtkabir’e mi?
‘Evet’
‘Tamam teyzeciğim’
‘Yaş kaç teyzeciğim?’
‘Seksen sekiz’
‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’
‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’
‘Haklısın teyzecim’
Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.
O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’
‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’
‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’
‘Ee o zaman’
‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’
Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.
Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde
‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.
‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’
‘Her ay geliyor musun?’
‘Evet’
Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’. Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi gidelim’ dedi.
Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.
Kadın sustu.
Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye cevapladı. Nereye gidiyoruz?’
‘Bankaya’!
Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.
‘Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?’
‘Sor bakalım evladım’
‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’
‘Uzun hikaye evladım’
‘Olsun be teyze anlat ne olur’
‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende ‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’
‘Sen ne dedin peki?’
‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’
‘Peki, olabildin mi Adalet Teyze?’
‘Evet, ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’
‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’
‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin’?
‘Evet’!
‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’
‘Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada adın neydi evladım?’
‘Osman teyzeciğim’
‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?’
‘Tamam teyzeciğim’!
Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini
fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.
‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.
‘Hoş geldin Hâkim Teyze’
‘Çok uzun zamandır bana Hâkim denmemişti.’
‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’
‘Yok, aksine hoşuma gitti. Sağol’
‘Nereye gidiyoruz?’
‘Seyranbağları’na’
‘Tabii’
‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’
‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’
‘Ne iş yapardı amca?’
‘Subaydı.’
‘Ne zaman vefat etti?’
‘1952′de’
‘Çok olmuş. Gençmiş’
‘Kore savaşında şehit oldu.’
‘Allah rahmet eylesin Hakim teyze’
‘ Sağol’
‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’
‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’
‘Tamam. Buyur Hakim Teyze. Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’
Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu. Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.
Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.
Araba hareket etti.
‘Nereye Hakim Teyze?’
‘Hemen iki sokak öteye’
Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.
‘Bekle beni’
‘Tabii Hakim Teyze’
Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp
öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
‘İyi misin Hakim Teyze’
‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’
‘Nereye gidiyoruz?’
‘Cebeci Asri Mezarlığına’
‘Tamam’
‘Teyze nerelisin sen?’
‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.’
‘Sonra ne oldu?’
‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..’
‘Çocuğunuz var mı?’
‘Bir kızım bir oğlum vardı.’
‘Neredeler şimdi?’
‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’
‘Ne güzel’
‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’
‘Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.’
‘Amin. Ya kızın?’
‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’
‘Allah rahmet eylesin. Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma’
‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme sağol’
‘Geldik Teyze’
‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’
‘Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.’
‘Yok beni alacaklar buradan’
‘Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.
Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.
Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.’
‘Çocukların var mı?’
‘İki tane ellerinden öperler.’
Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.
‘Adları nedir?’
‘Kemal ve Ayşe’
‘Oğlumun adı da Kemaldi.’
Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..
‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.
Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla.
Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’
Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.
Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.
Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.
Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:
’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ’A ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’IN bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’IN mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.’
Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.
Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..
*
Ne yazık ki bugüne değin gelinen süreçte ülke adaletini arıyor.

Filistin’i,  Kudüs’ü Tanıyanlar;  Neden KKTC’yi Tanımaz?

      ABD Başkanı Trump; 2017 yılında İslam âlemini hiçe sayarak, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıklayınca!

     Türkiye’nin dönem başkanlığını yaptığı bu süreçte, İslam İşbirliği Teşkilatına üye ülkeler de,  ülkemizin liderliğinde bu kabul edilmez duruma anında karşılık verdiler:

     Doğu Kudüs’ü Filistin Devletinin Başkenti olarak tanıdıklarını ilan ettiler.

      Türkiye’nin liderliğinde yapılan iş birlikteliğiyle, bu emperyalist İmparatorluğa verilen yanıt, ülkemiz adına önemli bir başarı olarak tarihte yerini almış; İslam ülkeleri adına da güçlü bir moral kaynağı yaratmıştı…

      İşte tam da bu noktada; bu coğrafyada neredeyse bir asırdan beri çözülmesi gereken önemli bir konu daha akla gelmektedir:

    Kıbrıs adasında yaşanan de-facto durum ne olacaktır?

     Akdeniz’in orta yerinden; dünyanın enerji coğrafyası Ortadoğu’yu kontrol eden Kıbrıs’ın kaderi değişeli neredeyse yarım asır olmuş; adanın güneyinde ayrı, kuzeyinde ayrı iki devlet yaşamaktadır.

     Kıbrıs’ın Güneyinde yaşayanlar Ortodoks, Kuzeyinde yaşayanlar Müslümandır. Her dönemde GKRY’ni koruyup kollayan Hristiyan âlemi Rum tarafını yasal hükümetmiş gibi tanımakta ama adanın kuzeyinde 42 yıldır yaşayan KKTC’yi yok saymaktadır!

    Adada biri varmış, diğeri yokmuş gibi bir durum yaşanmaktadır!

     Bu adanın bir de başkenti vardır: Adı Lefkoşa’dır.  Dünyanın bölünmüş son başkentidir!  Bu bölünmüşlük 1964’ten beri geçerlidir. 1963’ün 21 Aralığında adanın tamamında Türk köylerinin Rumlar tarafından yakılıp yıkıldığı, Türklerin kanının oluk, oluk akıtıldığı o meşum geceden sonra adına  ‘’kanlı dere’’ denen yerin hemen dibinden geçen bir hatla bölünmüş bir başkenttir burası…

     Aslında 50’li yıllardan, bugüne adada değişen bir şey yoktur!

      Rumlar adanın tamamını ele geçirmek için 21 Aralık 1963 ve 15 Temmuz 1974’te iki hamle yapmış, adada yaşayan Kıbrıs Türk Halkı ve Türk Milleti buna müsaade etmeyince; adanın Güneyi Rumlarda, Kuzeyi Türklerde kalmıştır.

      Adada her birinin yaşamı da, dili de, dini de, yönetimi de, meclisi de, halkların irade gücü de ayrı iki devlet vardır.

     Ama hala birileri bu coğrafyadaki türlü menfaatleri için, ‘çözüm dedikleri türlü oyunlarla’ bu iki halkı, bu iki ayrı devleti birleştirmenin peşindedir!

    Bu oyunlar artık durmalı, durdurulmalıdır.

    Bunu yapacak olan da yine Türkiye’nin liderliğidir, İslam ülkeleridir.

    Mademki Hristiyanlık dünyası adanın sahibi olarak Rum kesimini tanımakta; asırlardan beri yaşadığı, vatan topraklarını Kıbrıs Türk’ünün elinden koparıp almanın planlarını yapmaktadır!

     O zaman ahir çoğunluğu ile asırlardan beri Müslüman olan, günün beş vakti minarelerinden Ezan-ı Şerifin, salaların yükseldiği KKTC’yi devlet, başkentini de Kuzey Lefkoşa olarak tanımanın zamanı gelmiştir. 

      Bu konuda da öncülüğü 42 yıldan beri KKTC’yi tanıyan tek ülke olarak Türkiye yapmalı, İslam ülkelerini de bu tanınmaya davet etmelidir.

     1963’te adayı kan gölüne çeviren Rum tarafını Hristiyan âlemi adanın yasal sahibi olarak tanımakla kalmamış; onları AB’ye üye de yapmıştır!

  Bu adaletsizliğin, hukuk tanımazlığın yanı sıra; adanın kuzeyinde yaşayan Kıbrıs Türk Halkı hala Rum tarafının uyguladığı insanlık dışı ekonomik ve siyasi ambargolarla boğuşmakta, insan hakları ellerinden alınmaya devam etmektedir!

  KKTC’de yaşayan Kıbrıs Türk Halkı Müslüman kimliği ile tıpkı Kudüs’te olduğu gibi İslam âleminin de temsilcisidirler.

  Kudüs tabii ki önemlidir, Kudüs İslam âleminin simgesidir. Filistin Devleti de, Filistin Halkı da özgürce yaşamalı; Kudüs sonsuza dek İslam’ın elinde kalmalıdır.

 İşte tam da bu noktada sorulması gereken soru şudur:

 Ya Kıbrıs Türk’ünün yaşam hakkı ne olacaktır? Hak ve hukuk sadece Rum tarafının mıdır?

  Rumları adanın yasal hükümeti olarak tanıyan Hristiyan âlemine mensup ülkelere, İslam ülkelerinin vereceği bir cevap olmalıdır!

   Ey İslam Ülkeleri:  Görün artık bu gerçeği.

  Hani GKRY’de mevcut 39 Büyükelçilik arasında sizin de elçiliklerinizin bulunduğu yerin kuzeyinde de bir devlet var.

  Adı:  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

  Filistin’i devlet, Doğu Kudüs’ü de başkenti olarak tanıdığınıza göre;  bu devleti de, devletin başkenti olarak Kuzey Lefkoşa’yı da tanımanızın zamanı gelmedi mi?

  Bu ikircikli durum niye?

  Yoksa bu tanımaya küresel güçlerle birleşen bölgesel menfaatleriniz mi mani?

  Nerede kaldı sizin din kardeşliğiniz?

“Geldikleri Gibi Gittiler” 6 Ekim 1923; İstanbul’un Kurtuluşu

“Geldikleri Gibi Gittiler” 6 Ekim 1923; İstanbul’un Kurtuluşu

Bugün, 6 Ekim 2025, Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan İstanbul’un işgalden Kurtuluşu’nun 96’ncı yılını kutluyoruz. Türk Milleti’ne kutlu olsun.

Dr. Cengiz Tatar

Bilimsel Danışman

Bugün, 6 Ekim 2025, Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan İstanbul’un işgalden Kurtuluşu’nun 96’ncı yılını kutluyoruz. Türk Milleti’ne kutlu olsun.

İstanbul ilk çağlardan itibaren önemli konumda bulunması nedeniyle tarih boyunca milletlerin iştahını kabartan yerleşim yeri olmuştur. O yüzden, birçok ülke kendi merkezlerini bu önemli topraklara taşımak için savaşlar yapmıştır.Dünyada eşi benzeri olmayan en güzel kentlerden biri olan İstanbul,29 Mayıs 1453’de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ile yeni bir çağın başlamasına yol açmıştır.Dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul, Avrupa ve Asya Kıtası’nın birbirlerine en yakın mesafede olduğu yerdir. Karadeniz’den, Marmara Denizi’ne geçişi sağlayan iki yakaya kurulmuştur. İstanbul Boğazı’nın doğu kıyılarında Anadolu-Asya ve batı kıyısında Trakya-Avrupa toprakları yer almaktadır. 

 Şairlerin, yazarların, komutanların ve kralların hayranı olduğu ve sahip olmak için çabaladığı 5 asır başkentimiz olan İstanbul için Hz. Muhammet; “İstanbul bir gün elbet fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askeri ne güzel askerdir.” Mustafa Kemal ATATÜRK; “İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının değeri, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.” Fatih Sultan Mehmet; ”Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni. ”Gerard De NervaI; “İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren büyülü ve adeta kutsal bir mühürdür. İstanbul, muhakkak dünyanın en güzel yeridir.” Yahya Kemal Beyatlı; “İstanbul, gözleri en ziyade kamaştırmış ve gönüllere en ziyade yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı, tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi”. Napoleon Bonaparte; “Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” Petrus Gyllius; “Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır”. Rus Çarı I. Petro; ”İstanbul’a hükmeden bütün cihana hükümdar olur. Onun için, mümkün olduğu kadar İstanbul’a yaklaşmak gerekir.” Sözleri İstanbul’un önemini ve güzelliğini anlatmışlardır.

İşte; bu İstanbul’u, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu üçlü blok aralarına aldıkları Yunanistan tarafındanfiilen işgale başlamıştır.Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerinde yer almamasına rağmen İtilaf Devletleri’nin her türlü isteklerine boyun eğilmiştir.Bu antlaşma gereği ve Boğaz’ın güvenliğini sağlamak amacıyla, 6-12 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı düşman savaş gemileri ile kuşatılmıştır.13 Kasım 1918’de; 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 adet gemi ile İtilaf donanmaları Boğaz’a girerek Haydarpaşa önlerine demirlemişlerdir. 15 Kasım’da donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye yükselmiştir. 1’nci aşamada 3500 kişilik bir işgal kuvveti değişik bölgelere yerleştirilmiş ve 7 tepeli şehir 5 yıl kan ağlamıştır.7 Şubat 1919’da, İngiliz General Edmund Henry Allenby, “İşgal Orduları Kumandanı” olarak büyük bir kinle beyaz at sırtında İstanbul’a girmiştir.

 II.Mehmet’in (Fatih Sultan) 29 Mayıs 1453’de fethettiği İstanbul’u, VI. Mehmet (Vahdettin) kaybetmiştir. 1453’den I.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan İstanbul, savaşın ardından kâğıt üzerinde ve antlaşmalarla işgal edilmiştir. İtilaf Devletleri işgali, ilk önce denizden başlamış, boğaz gemilerle abluka altına alınmış ve karaya asker çıkartılması ile süreç devam etmiştir. İşgal girişimi çok kanlı olaylara sahne olmuş,sivil, asker ve görevliler öldürülmüştür. Hükümet daireleri, kışlalar işgal edilmiş ve silahlara el konulmuştur.Bu olan olaylar karşısında padişah ve hükümet çaresizlik içerisinde seyirci kalmıştır. İmzalanan antlaşma Osmanlı Devleti’ni askeri ve siyasi yönden etkisizleştirmiş, güçsüz ve kişiliksiz bir kuklaya çevirmiştir.

Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, 10 Kasım 1918’de Adana’dan bindiği tren düşmanın işgal ettiği 13 Kasım’da Çarşamba günü saat 12.45’te İstanbul Haydarpaşa Garı’na inmiştir.Aynı gün öğleden sonra saat 15.00’e doğru Haydarpaşa’da trenden inip,Galata rıhtımına gitmek için Fransız “Kartal” (Enterpise) istimbotuna binmiştir. Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini, gayri Türk azınlıkları da sevinç çığlıklarıyla karşı sahilleri çınlattığını gördüğünde çok üzülmüştür. Boğaz’daki dev boyutlu düşman zırhlılarının arasından Sirkeci’ye geçerken güvertede bir sigara yakmış, sigarasında birkaç nefes almış ve bakışlarını boğazı kaplayan çelik yığınlarının üzerinden ufka doğru çevirerek, yanındaki yaveri Cevat Abbas Bey’in duyacağı şekilde, bu görüntü için kendinden emin, “Endişelenme! Geldikleri gibi giderler” demiştir.

İşgal sürecinin ilk tohumları atılırken düşman kuvvetlerin baskısı giderek artmış ve baskılara dayanamayan padişah,21 Aralık 1918’de meclisi dağıtma kararı almıştır. Tevfik Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa art arda Osmanlı Hükümetlerini kurmuştur. Ancak Mustafa Kemal Paşa, kurulmuş olan Osmanlı Hükümetlerini tanımadığını beyan etmiştir. Bu durum, İstanbul’un kurtuluşu ile ilgili Ankara’nın tavrını net bir biçimde ortaya koymuştur. Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki çalkantıyı fark etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’yı kızdırmamak için Ankara Temsil Heyeti teklifinde bulunmuştur. Ancak bu teklifi Mustafa Kemal Paşa,Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması ve Sivas Kongresi’nde alınan kararların hemen tanınması ve dünyaya duyurulması şartı ile kabul etmiştir. Osmanlı Hükümeti, 12 Ocak 1920’de seçimleri yapmış, İstanbul’da ilk toplantısını icra ederek yeniden Meclis-i Mebusan’ı oluşturmuştur. 20 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan gizli bir toplantı yaparak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararları, “Misak-ı Milli” kararları olarak kabul etmiş ve bütün dünyaya duyurmuştur.

İzmir’in işgali sonrası başlayan mitingler, yükselen milli tansiyon ve Misak-ı Milli’nin, yani “Ulusal And”ın kabul edilmesi İtilaf Devletlerini korkutmuştur.Bu olaylardan endişe duyan İngilizler, İstanbul u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkartmışlardır. Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920 İstanbul’un işgalini Manastırlı Hamdi’den saat 10.00’da gelen;“Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar”telgrafı ile duyurmuştur. İtilaf Devletleri,Türk halkına işgali duyurmak için 16 Mart’ta telgraf ile tebliğ yayınlamıştır.Tebliğ de; İşgalin geçici olduğunu, Padişah ve Halifeliği korumak için geldiklerini belirterek, halktan verilecek kararları uymaları istenmiştir. Bu tebliğ üzerine, Mustafa Kemal Paşa;bütün Vali, Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine yayınladığı genelge de; “İtilaf Devletleri tarafından silahlı çarpışma sonunda, İstanbul’un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin milleti aldatmaya kalkışmaları muhtemeldir. Nitekim resmi bildiriler şeklinde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istediğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milleti aydınlatacaktır”sözleri ile Türk halkına işgalin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. Aynı gün;İtilaf ve tarafsız yabancı devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Millet Meclis Başkanlıklarına, işgali protesto ettiğini içeren mesajlar göndermiştir.Manastırlı Hamdi Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ya son çektiği telgrafta; “Harbiye telgrafhanesini İngiliz askerleri, işgal edip telgraf teli kestikleri gibi Tophane’yi işgal ediyorlar ve zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor ve sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var” sözleri ile işgalin boyutu anlatmıştır.

İstanbul’un işgaliile Osmanlı’nın fiilen hayatiyetine son verilmiştir.Hava kuvvetleri ve teşkilatı tamamen dağıtılmış ve ortadan kaldırılmıştır.İngiliz ve Fransız hava birlikleri, Yeşilköy Tayyare İstasyonu’na yerleşmiştir. Yeşilköy’den çıkartılan Türk havacıları, Milli Mücadele’de kullanmak amacıyla kurtardıkları faal olan tayyare ve malzemelerini mavna ve kayıklar ile Maltepe İstasyonuna nakletmişlerdir. Yeşilköy Tayyare İstasyonu’ndaki 60 tayyareden faal olan 31 av, 3 eğitim/irtibat ve 11 keşif/bombardıman toplam 45 tayyare, deniz yolu ile portatif hangarlara nakledilmiştir. Tayyareler, binalara sokulamadığından deniz kıyısına istiflenmiş, getirilen malzeme, tezgâh ve eşyalar üst üste yığılmıştır. İşgal sonrası istasyon’daki havacılar, Anadolu’da yükselmekte olan harekete katılmak için büyük istek duymuş, tayyare kaçırmak amacıyla hazırlıklar yapmış ve Ankara’ya ulaştırmayı hedeflemişlerdir. Yeşilköy Tayyare Mektebi, Maltepe İstasyonu’na intikal etmiş, meydan uygun olmadığı için uçuş yapabilme olanağı olmamış ve tayyarelere bakım-onarım tam olarak yapılamamıştır. Milli Mücadele’de, İzmir’in işgali ile kaçan pilotlar ve İngilizlerin esir pilotları serbest bırakması ile 20 Rasıt-Pilot Subay, 10 Astsubay Pilot ve 10 makinist 40 kişi görev almıştır. Bnb. Latif, Yüzbaşı Fazıl ve İsmail Hakkı, Svl. Plt. Vecihi Bey Maltepe Tayyare İstasyonu’ndan Anadolu’ya geçmiş ve Milli Mücadelede etkin olarak harekâta katılmıştır.

İngilizler,16 Mart sabahı direnişi kırmak için Türklere çok sert davranmış, uykudaki askerlerimizi bile şehit etmişlerdir.İngilizler, çok sayıda asker karaya çıkarılarak ilk iş olarak Milli Savunma Bakanlığını ve bilahare, resmî daireler fiilen işgal edilmeye, karakollar basılmaya başlanmıştır. 16 Mart 1920’de,Meclis-i Mebusan basılmış ve dağıtılmış, 11 Nisan 1920’debir kez daha ve son kez resmen kapatılmıştır.Halkın seçmiş olduğu milletvekillerini yerlerde sürükleyerek götürmüş ve bazıları tutuklamışlardır. İngilizler, Milli Mücadele’yi engellemek içinmilletvekili, asker ve sivil 145 Türk aydınını tutuklayıp Akdeniz’in ortasındaki Malta adasına sürgün etmişlerdir.Sürgün edilenlerin arasında; Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit Yalçın gibi yazar ve fikir adamları, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar gibi milletvekilleri, Fahrettin, Cevat Çobanlı, Ali Saitve Ali Sabis Paşa, Ali Çetinkaya gibi asker ve devlet adamları yer almıştır. İngilizlerin Malta’da 3 yıla yakın tuttuğu 145 sürgünden 15’i ölmüş, 20 sürgün ise tek veya topluca kaçmayı başarmıştır. Malta sürgünleri, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN gayretleri ile esir İngilizlere karşılık takas edilerek kurtarılmıştır.

İstanbul’un Kurtuluşuna giden süreç, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Samsun’a çıkması ile Milli Mücadele’de, çeşitli cephelerde verilen zorlu savaşlar sonundaki zaferler ile başlamıştır. İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri tarafından işgali, Millî Mücadele’nin bir dönüm noktasını oluşturmuştur.Milli Mücadele’nin zaferle bitmesinden sonra 9 Eylül 1922’de İzmir ve 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu işgalden kurtarılmıştır. Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5.Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekilmiştir. İngiltere, Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamıştır. Ancak, Ankara Hükümeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istemiştir. İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu istekleri reddetmiş ve birliklere savaş pozisyonu alması emrini vermiştir. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı’na doğru ilerlemeye başlamıştır. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill’in başını çektiği bir grup bakan istifa etmiştir.      

 İzmir’in Kurtuluşu’ndan ile Damat Ferit Paşa, 21 Eylül 1922’de ülkeden kaçmıştır. 23 Eylül’de, Türk orduları Gelibolu-Lapseki’yi kurtarmış ve İngiliz birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile İstanbul, Boğazlar Bölgesi, Edirne ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye teslim edilmesine karar verilmiştir. Mudanya Mütarekesi gereği, Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye’yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Kâtibi Selahattin Adil Paşa görevlendirilmiştir. Refet Paşa TBMM’in temsilcisi olarak, 19 Ekim’de TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik jandarma kuvveti ile “Gülnihal Vapuru” ile Mudanya’dan ayrılıp, halkın büyük coşkusuyla İstanbul’a girmiştir. Bilahare, “İstanbul Komutanı” sıfatıyla Selahattin Adil Paşa, 81.Alay ile İstanbul’a gelmiştir. Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa komutasında görevli Türk Askeri Birliği İstanbul’a girmesine rağmen, işgal resmi olarak kaldırılamamıştır. Özellikle, Doğu Trakya’nın kurşun atılmadan, Yunan işgalinden kurtarılması, Türklerin yeniden Avrupa’ya dönüşünü gerçekleştirmiştir.24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan şehrinde Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşmanın Türkiye tarafından onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirildikten sonra 42 gün içerisinde İstanbul ve Boğazlardan çekilmiş ve Türk topraklarını boşaltmış olacaklardır.Ancak, gitmemek için çok uğraşmışlarsa da başta Fransızlar olmak üzere işgalciler, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başlamıştır.19 Eylül’de İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa tarafından Beykoz Parkı’nda veda partisi verilmiştir. 2 Ekim’de 1923’de Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan Birliklerinin hazır olduğu Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle İtilaf Birlikleri kumandanları ile birlikte Türk Alay Sancağı’nı selamlayarak İstanbul’u terk etmişlerdir. 5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 3.5 yıllık Milli Mücadele’den sonra 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girmiştir. 4 yıl 10 ay 23 gün süren işgal sona ermiş ve 470 yıl sonra yeniden ele geçirilmiştir. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın sabırlı ve sağduyulu politikası sayesinde, İstanbul’un 2’nci fetih silahsız ve savaşsız elde edilmiştir.

İstanbul, İtilaf Devletleri’nin 13 Kasım 1918’de fiili işgaline kadar 465 yıl Türk toprağı olarak kalmıştır. Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuştur. Tarih sahnesinde var olduğundan beri bağımsız yaşamış Türk Milleti, bağımsızlığına, milli eğemenliğine ve hürriyetine kavuşmuştur. İstanbul’un kurtuluşu, Milli Mücadeleyi tamamen sona erdirmiş, taçlandırmış, milletimizin hürriyetinden asla vazgeçmeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. İstanbul kurtuluş ile adeta her yer bayram yerine dönmüş, öğrenciler, işçiler sevinç içerisinde karşılamış ve kurbanlar kesilmiştir. Halk, Gülhane Parkı’nda konaklayan askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek takıp, şekerleme ve tütün paketleri hediye etmiştir. İstanbul’un Kurtuluşu,  Milli Mücadele’nin zaferler alanındaki son halkasını oluşturmuştur. Milli Mücadele’nin önce askeri, sonra siyasi açıdan kazanılması üzerine, İstanbul tutsaklıktan kurtulmuş ve Anavatan’a katılmıştır. 6 Ekim 1923’de Türk ordusunu bağrına basan Türk Milleti, bin bir çileyle, hak edilerek kazanılmış zaferi kurtuluş günü olarak belirlemiş ve bayram coşkusuyla kutlamıştır. İstanbul’un düşman işgalden kurtuluşunun 96. Yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve İstanbul’un kurtuluşunu sağlayan başta Ebedi Başkomutan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere işgale direnen, bu güzel vatan için mücadele ederek vatanı bizlere emanet eden, uğrunda canını feda eden ve vatana eşsiz fedakârlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle, sevgi ve saygıyla anıyor, gazilerimize saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

Not: Yazının tarihi güncellenmiştir.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=bca86825a0b26a703e16cb211502bd9d2721d5084496ccecc01f3a22ce2623ddJmltdHM9MTc1OTcwODgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=Tarih%c3%a7i+g%c3%b6z%c3%bcyle+%c4%b0stanbulun+kurtulu%c5%9fu&u=a1aHR0cHM6Ly8yMXl5dGUub3JnL3BvbGl0aWstc29zeWFsLWt1bHR1cmVsLWFyYXN0aXJtYWxhci1tZXJrZXppL2dlbGRpa2xlcmktZ2liaS1naWRlcmxlci02LWVraW0tMTkyMy1pc3RhbmJ1bC11bi1rdXJ0dWx1c3UvMjcxODE

Aklanan Kara Paralar

Türkiye, son haftalarda Can Holding soruşturmasıyla sarsıldı. Soruşturma Ciner Holding’e de sıçradı. Can Holding sahipleri Mehmet Şakir Can, Kemal Can ve Kenan Tekdağ’ın da aralarında olduğu 10 kişi için gözaltı kararı verildi. Habertürk ve Show TV başta olmak üzere 121 şirkete ve malvarlıklarına el konularak TMSF’ ye devredildi.

Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet yürütüldüğü, bünyesindeki şirketlerin dolandırıcılık ve kaçakçılık gelirleriyle finanse edildiği gerekçesiyle operasyonu düzenlemişti.

Can Holding’in patronlarının kara paradan kazandıkları servetin 50-60 milyar dolar civarında olduğu iddia ediliyor. İddia MASAK raporlarına dayandırılıyor.

İktidara yakın Sabah Gazetesinde Dilek Güngör, Can Holding hakkında şu bilgileri verdi: “2002’deki Duman Operasyonu, Can Ailesi’nin erken dönem faaliyetlerini açığa çıkardı. O dönemde 8 trilyon TL değerinde kaçakçılık ağı ve 4 milyon paket sigara ele geçirildi. Zamanhan Can ile oğulları Kemal ve Mehmet Şakir Can, hem Türkiye’de hem uluslararası operasyonlarda sigara kaçakçılığı suçlamalarıyla gözaltına alındı. 2016’da 11 ülkede yürütülen operasyonlarda “küresel baronlar” arasında anıldılar. 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamında hapis cezası aldılar, milyonlarca liralık adli para cezası ödediler.”

Ama Can ailesi işlerine devam etmiş ve dudak uçuklatan servet kazanmayı başarmış.

Eğer bu iddia doğruysa bir tek şirketin kara paradan kazandığı para bu boyuttaysa, ülkenin ekonomik yapısında kara paranın boyutu tasavvurlarımızın ötesinde demektir.

****

Peki, 50 milyar dolar ne anlama gelir?

Bu miktar, Türkiye’nin yıllık tarımsal destek bütçesinin yaklaşık beş katı.

Yaklaşık 5 milyon emekliye bir yıl boyunca asgari ücret ödenebilir.

Ya da 3 milyon dar gelirli aileye kalıcı konut sağlanabilir.

Yani, birkaç kişinin kasasında dönen kirli servet, toplumun yıllarca sürecek refahını gasp ediyor.

Forbes’un 2025 listesine göre, Türkiye’nin en zengin 10 iş insanının toplam serveti 30,8 milyar dolar.

Yani, Can Holding dosyasında iddia edilen kara para, Türkiye’nin en zengin 10 kişisinin toplam servetinden bile neredeyse iki kat fazla.

Bu, “görünmeyen servet”in görünür ekonomiden nasıl büyük hale geldiğini gösteriyor.

******************************

Kim Bu Devlet Büyükleri?

Böylesine bir kara para trafiğinin devlet tarafından bilinmemesi, servetin kaynağı ve miktarı hakkında bilgi sahibi olmaması hatta bizzat içinde olmaması mümkün değil.

Yine Dilek Güngör’ün yazısından alıntı yapalım: Can Holding patronları “bu gelirleri daha sonra kara para aklama mekanizmalarıyla sisteme soktular. Savcılığın MASAK raporlarına dayandırdığı rakam 88 milyar TL. Bugünkü kurla 2 milyar dolar…”

“Bilgi Üniversitesini, Doğa Kolejlerini aldılar. Bu satın almalar, prestij kazanımı sağlarken aynı zamanda kaçakçılıkla edinilen servetin ‘yasal’ zemine taşınmasını kolaylaştırdı. Aralık 2024’te Turgay Ciner’den Habertürk, Show TV ve Bloomberg HT medya grubunu aldılar.”

Bu arada gazeteci Timur Soykan, Can Holding patronu Kemal Can’ın savcılıkta verdiği ifadelere ulaştı. O’nun açıklamalarına göre;

Kemal Can şirketlerin satın alınması konusunda DEVLET BÜYÜKLERİNİN” devreye girdiğini, onların tavsiye ve talimatlarına uyduklarını söylemiş. Kemal Can’ın savcılık ifadesinde “devlet büyüğümüz” veya “üst düzey yetkililer” ifadeleri defalarca geçiyormuş.

KRT TV için “devlet büyüğümüz satın almamızı istedi” denmiş.

Ciner Medya Grubu’nu alma sürecinin de “üst düzey yetkililerin araya girmesiyle” gerçekleştiğini söylüyor.

Türk Telekom’un satın alınması için yönlendirme yapıldığını, “peşin para olmadan bankalar aracılığıyla alma” planının oluşturulduğunu söylüyor.

Doğa Koleji, Bilgi Üniversitesi gibi kurumları alırken de “üst düzey yetkililer yönlendirdi” denmiş.

Timur Soykan haklı olarak “Savcı bu ‘devlet büyükleri kim?’ sorusunu sormuyor” diye eleştiriyor. Bilgi Üniversitesi’nin yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi, Cumhurbaşkanı başdanışmanı gibi isimlerin bulunduğunu, bunun “devletin yönlendirmesiyle” alındığını gösterdiğini söylüyor.

Soykan’a göre; “bu ifade Türkiye’deki yeni rejimin özeti.”

Timur Soykan’ın açıkladığı savcılık belgeleri, “kaçakçılıkla başlayan ve medya, eğitim, enerji gibi sektörlerde AKLANAN” devasa bir para akışına işaret ediyor.

******************************

Kara Para Kaynakları

Türkiye’de kara para, kaçakçılıktan ve kayıt dışı ticaretten, kamu ihaleleri ve imar rantlarından, (uyuşturucu, yasa dışı bahis ve göçmen kaçakçılığı gibi) uluslararası suç ekonomilerinden besleniyor.

Bu ağların ortak noktası, siyaset, bürokrasi ve iş dünyası arasında oluşan “puslu bölge”.

Devletin kimi yetkilileri bu trafiğe göz yumduğunda, hatta bazıları “yatırımcı çekme” bahanesiyle bu sermayeyi akladığında, adalet terazisi bozuluyor.

MASAK raporlarına yansıyan milyarlarca liralık hareketler, yalnızca birkaç holdingi değil, ülkenin ekonomisini etkiliyor. Dilek Güngör’ün yazdığı gibi, bu paralar “eğitim, medya ve enerji yatırımlarıyla yasal zemine taşınıyor.” Böylece kirli servet, “prestij” maskesi takarak toplumsal meşruiyet kazanıyor.

Kara para akışları bir yandan döviz girişini artırarak makro verilerde geçici bir canlılık yaratıyor. Ancak yolsuzlukla büyüyen şirketlerin kazandığı kadar, emeğiyle yaşayan vatandaş kaybediyor. Devletin bütçesinden kara para ekonomisine sızan her lira, sabit gelirlilerin sofrasından eksiliyor.

Bu yüzden kara para, yalnız “zenginlerin suçu” değil, yoksulların yükü hâline geliyor.

******************************

Temizlenmek İçin…

Türkiye’nin ekonomisinde kayıt dışı gelirlerin payı OECD ortalamasının iki katı.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2024 endeksinde Türkiye, yolsuzluk algısında 180 ülke arasında 115. sırada.

Bu tablo, “kara para”nın ülkemizde yalnızca bir suç unsuru değil, bir yönetim modeli haline geldiğini gösteriyor.

Bu nedenle bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, tekil soruşturmalar ve göz yumulmuş kirli servetlere el koymadan öte, temiz bir devlet aygıtına kavuşmaktır.

Gerçek bir arınma süreci, yalnızca birkaç iş insanının tutuklanmasıyla değil;

• Siyasetin finansmanının şeffaflaştırılması,

• Kamu ihalelerinin açık denetime açılması,

• Yargının tam bağımsızlığının sağlanmasıyla mümkündür.

Aksi halde, yeni “Can’lar” çıkar, yeni “devlet büyükleri” bulunur, yeni “temizlik operasyonları” yapılır ama kir, hep aynı yerde kalır.

İzmir’i Gezdiniz mi?

 “Kapalı kapı yoktur, yanlış anahtar vardır.”

                   Mevlana

  İzmir denilince akla hemen Çeşme-Urla- Bergama gibi tarihi ve doğal güzellikleri fazla olan ilçeleri akla gelmektedir. Halbuki 5 milyona yakın nüfusu ile Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olan İzmir merkezinin de gezilip görülecek pek çok yeri vardır.

  Bir davete katılımımız vesilesi ile gittiğimiz bu şehrin merkezini de gezmeyi düşündüm. Davet 1982de  benim gibi mecburi hizmet gereği İzmit SSK Hastanesine  Ankara Numune Hastanesinden gelmiş olan KBB uzmanı İlker Nalbant’dandı .Eşi Meliha Nalbant  Kuruçeşme Eczanesini kurup o mahallemizde sağlık hizmeti vermişti. Çocuklarımızla birlikte güzel hatıralarımızın olduğu Nalbant ailesinin büyük oğulları Kutay’ın düğününe davetliydik. Dr.İlker Nalbant gerek hastanedeki, gerekse Fethiye Caddesindeki muayenehanesinde yaptığı hekimliği ile o yıllarda sevilen ve aranılan birisi olmuştur. Hastaları ve meslektaşları arasında da  güvenilir  bir isimdi. 1990-1992 yıllarında Kocaeli Tabip Odası başkanlığı yapmıştır.1992 sonrası ailevi mecburiyetler sebebi ile İzmir’e gidip yerleşmişlerdir. Orada da mesleğinde güzel işlere imza atmış, özellikle o yıllarda yeni başlayan endoskopik cerrahi uygulamaları ile aranılan hekimlerden  olmuştur.

  İşte bu arkadaşımızın daveti  ile eşimle birlikte  bir gün önceden bu şehrimize gidip merkez Konak ilçesinin Mustafa Kemal Bulvarındaki deniz cepheli  Yalı Konak oteline yerleştik. Önce İzmir’in meşhur asansörünü sahilden yürüyerek gidip  görmeye karar verdik. İzmir’de bir zamanlar denizin sahiline  kokudan yanaşılmazken şimdi balık tutan insanları görmek burası için ayrı bir zenginlikti. İzmir’in meşhur asansörü 3 katlı bir  yapı olup sahil ile yukarıdaki mahalleyi birbirine bağlamak amacıyla yaptırılmıştır. 1907de İzmirli bir Yahudi tüccar vatandaşımız  yaptırıp hizmete sokmuştur. Halen İzmir Büyükşehir Belediyesince çalıştırılmaktadır. Giriş sokağının eski dokusunun korunmuş hali,  burada hediyelik eşya satışı yapan dükkan ve kafeleri ile, gelenlere geçmişi hatırlatan bir zamanı yaşatmaktadır.

   Sonra Konak meydanına geliyoruz. Ortada 1901de Sultan Abdulhamid’in 25. yılı için yapılmış  ve buranın sembolü olan güzel bir saat kulesini, hemen yanında 18. yy  da yapılmış dışındaki çinileri ve sekizgen  özelliği ile dikkat çeken Yalı camiini ve İzmirin Yunan işgalinden kurtuluşunda süvari birliğimizin bayrağımızı astığı valilik konağını görüyoruz. Buradan 1500’e yakın dükkanı  ve küçüklü büyüklü han ve camilerin bulunduğu  tarihi Kemeraltı çarşısına geçiyoruz .Hertürlü ihtiyaç malzemesinin bulunduğu ve alışverişinin yapıldığı bu çarşı, İzmirlilere olduğu kadar bölge insanı ve gelen turistler için de gezilip görülen  bir mekandır.

   İzmir’in Agora’sı da vardır..Romalılar zamanından, eski İzmir(Smyrna antik kenti) in bir hatırasıdır. Kemeraltı çarşısının bitiminde karşınıza çıkmaktadır. Anadolu’daki  en büyük agoradır. Biletimizi alıp girişteki bilgilendirme levhalarını okuyup geziyoruz. Çıkışta buradaki kazı çalışmalarına öncülük yapmış olan  müze müdürü Selahattin Kantar’ın  heykeli ile bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz. Burasının üst tarafında bulunan Kadife Kale ile  Basmane garını görüp fuara geçiyoruz.

   Fuar, İzmir için önemli bir  değerdir. Bu yıl 94. etkinliğe ev sahipliği yapmıştır. Tarihçesi ilginç olup 1923deki İzmir İktisat Kongresi zamanında yapılan panayır zamanla buna dönüşmüştür. Burada M. Kemal Atatürk’ün “askeri ve siyasi zaferlerin ekonomik zaferlere taçlandırılması” uyarısı etkili olup yerli mallarının tanıtılması  ve ticaretinin artırılması düşüncesi ile yapılmıştır. 1931-41 yıllarında İzmir belediye başkanlığı yapmış olan  çocuk hekimi Behçet Uz,  bir yangın sonrası  bu alanda temizlik yaptırıp yeni yerler de ekleyerek 360 dönümlük bir alanı bu amaca dönüştürmüştür. Önce Kültür Parkı(1936) sonra da Uluslararası Fuar(1937) olarak adlandırılmıştır.     Eylülün ilk haftasındaki fuar etkinliği burada yapılmakta olup gezilip görülecek  birçok şey mevcuttur.

   Alsancak, İzmir’in diğer güzel bir bölgesidir.  Marka ürünlerin bulunduğu mağazalar, insanların yeme-içme ve güzel zaman geçirebilmelerine yönelik kafe ve restoranların da olduğu bir bölgedir.  İzmir bombası denen tatlısı ile şöhret olmuş  Çelebinin küçük dükkanı önündeki sıraya girip yarım saat gibi bekleyerek  tatlılarımızı alıyoruz. İzmir’in görülüp gezilecek diğer yerlerini bir başka sefere bırakarak otelimize geri dönüyoruz.

   Düğünümüz İzmir’in doğal güzelliklerinin ve düğün gibi etkinliklere uygun alanların çok olduğu İnciraltı’ndaydı. Gelen misafirler ikramlar ile ağırlanırken gelin ve damadın nikahları kıyılıp peşinden danslar, oyunlar halaylar çekilip en sonunda İzmir’in meşhur “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” şarkısı ile eğlencemiz sonlandırıldı. Bitişik salonda da benzeri bir finalin olması buraya özel hoş bir zenginlik olarak hatıramızda kalacaktır.

  Nalbant ailesinin mutluluğuna eşlik etmenin ve İzmir’imizi de gezip görmenin hazzı ile diğer oğul Eray tarafından ve onun 97 model klasik fort jeepi ile otelimize bırakıldık. Ve dönüş İzmit’imize…

  Çokca gezip görme imkanı bulmanız ve  sağlıkta olmanız dileklerimle….

                                                                               

Kıbrıs’ta Çözüm Olur mu?

              Kıbrıs adasında 1968 yılından beri devam eden müzakereler sürecine bakıldığında taraflar arasında yapılan görüşmelerin hiçbirisinden bir sonuç alınamamıştır.

              Her defasında yeniden başlayan bu süreç öncesine bakıldığında ise, Rum tarafının kabul edilmesi mümkün olmayan talepleri, Türk tarafının hak ve hukukunu gasp eden yaklaşımıyla karşılaşılmıştır.

            Şurası öylesine açık ve nettir ki; Rumlar müzakereler döneminin hiç birisinde talep ettikleri parametrelerden bir adım dahi geri atmamıştır.

            Pekiyi Rum tarafının çözüm adına ortaya koymuş oldukları bu parametreler nedir? Hangi konu başlıklarını içermektedir?

            Rum tarafının çözüm adına ortaya koydukları, her müzakere döneminde hiçbir şekilde vazgeçmedikleri en önemli konu; Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkının ortadan kaldırılması ve Türk askerinin adayı terk etmesidir.

           Kıbrıs’ta 1974’te yaşanan savaş sonrasında adanın güneyine göç eden Rumların yeniden kuzeye dönmeleri çözüm olabilmesi için onlar adına ikinci öncelikli konudur.

           Hiçbir müzakere sürecinde Kıbrıs Türk Halkının siyasi ve ekonomik yönden eşitliği, bağımsızlığı, ada üzerindeki yaşam hakları bu sürecin hiçbir döneminde adaletli bir şekilde görüşme masasında ele alınamamış, her defasında Rum tarafının türlü engellerine takılmıştır.

          Adada her müzakere döneminde konu edilen kapalı Maraş bölgesi, Ercan havaalanının uluslararası uçuşlara, Gazimağosa derin limanının uluslararası kullanıma açılması da; çözüm sürecine damgasını vuran konular olmuş ama her defasında Rum tarafının olumsuz yaklaşımları nedeniyle bu konularda da bir sonuç alınamamıştır.

          Günümüz dünyasına bakıldığında kendi vatanında yaşayan bir toplumun, ona komşu bir diğer toplum tarafından bu kadar izole edildiği, her türlü yaşam hakkının türlü tuzaklarla engellendiği bir coğrafya yoktur.

         Kıbrıs Türk’ü halen doğup, büyüdüğü topraklarda izole bir hayat yaşamakta, anavatan Türkiye’nin tanıması, koruyup kollamasından başka bir güvencesi bulunmamaktadır.

         Böylesi bir duruma çözüm bulunabilmesi için BM ve AB çatısı altında yapılan görüşmelerden de hiç bir sonuç alınamamış, bunun dışında bölge ve bölge dışındaki ülkelerin çözüm gayretlerinden de bir sonuç çıkmamıştır.

        Adada yaşanan bu olumsuzluklara özellikle son iki yıldır eklenen Doğu Akdeniz ve ada çevresindeki enerji yataklarının kullanımı konusuyla ilgili anlaşmazlıklar, bu çözümsüzlüğü yeni bir zemine ama özellikle emperyalist güçlerin bölgeden enerji payı kopartmaları sürecine taşımıştır.

       Artık Kıbrıs adasındaki çözüm, sadece ada üzerinde garantörlük hakları olan ülkeleri değil, bölgenin enerji yataklarının kullanımı nedeniyle Rumlarla anlaşmalar yapan diğer ülkeleri de ilgilendirmektedir.

      Kıbrıs konusuna çözüm bulmak amacıyla Crans Montana’da yapılan son müzakerelerden de bir sonuç çıkmayınca; bu defa da özellikle Doğu Akdeniz’de yaşanan enerji sorunuyla ilgili gergin bir sürece girilmiştir.

     Kıbrıs konusuyla ilgili 60 yıldan bu yana süren anlaşmazlıkların temelinde Rum tarafının kendi isteklerinin dışında hiçbir konuda çözüme yanaşmaması vardır.

      Aslında Rum tarafı AB’ye üye yapılmakla, yıllardan beri uluslararası camia tarafından Kıbrıs’ın yasal hükümeti gibi muamele görmekle adada istedikleri her şeyi elde etmişlerdir.

      Onlar için bir tek şey kalmıştır! O da yeniden adanın kuzeyine dönmek, Türkiye ve Türk askerinden kurtulmaktır. Bu nedenle adanın kuzeyinde yaşayan Türklerin neler çektikleri, onların izolasyonu, tanınıp tanınmamaları, gelecekleri, adadaki yasal hak ve hukukları onlar için bir şey ifade etmemektedir.

         Zaman; Rum tarafı için adada yaşanan süreci kendi lehlerine kullanmak amacıyla kullandıkları en önemli silah, Türk tarafı içinse geleceğin bilinmezlerini içeren problemler karmaşası olmuştur.

         Kıbrıs’ta yarım asrı çoktan aşan bu süreçte yaşananlara bakıldığında taraflar arasında mutabakat sağlayan bir çözüm olabilmesi çok zor, hatta imkânsızdır.      

        Artık Kıbrıs konusuyla ilgili çözüm olacak diye bir 60 yıl daha beklemeye ne Türkiye’nin, ne de KKTC yönetiminin bir sabrı kalmamıştır.

       Özellikle Türkiye’nin atacağı yeni/öncelikli adımların en başında adanın kuzeyinde kurulu, 42 yıldır dimdik ayakta duran KKTC devletinin uluslararası camiada tanıtılması olmalıdır.  Bu adım; yıllardan beri Rumların Kıbrıs Türk’üne uyguladığı her türlü insanlık dışı ambargolara son vereceği gibi, yıllardır çözüm sürecini engelleyen Rum tarafına da hak ettiği yanıt olacaktır.

       Böylesi bir adım, aynı zamanda Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki varlığına, bölgesel enerji kaynakları üzerindeki hak ve hukukuna ayrı bir güç katacak ama en önemlisi Kıbrıs konusunda aranan çözüm de böylece sağlanmış olacaktır.

RTÜK out YTÜK in

ABD’de çocuklar zevk için eskisi kadar çok kitap okumuyormuş. Dünyaca ünlü PEW anket-araştırma şirketi 1984’ten beri Amerikan çocuklarına ödev dışı, zevk için ne sıklıkta kitap okuduklarını sorarmış; 9, 13 ve 17 yaşlarındaki çocuklarına. “Hemen her gün okurum. ” diyenlerin yüzdelerinde 1984-2020 arasındaki değişme şöyle: 9 yaş grubunda %53’ten %42’ye; 13 yaş grubunda %35’ten %17’ye. Hemen hiç okumuyorum diyenler, bu iki grupta %9’dan %16’ya ve %8’den %29’a yükselmiş. 17 yaş grubunda 2020 soruşturması yok; 2012 var. Bu ağabey ve ablalarda, hemen her gün diyenler %31’den %19’a, hemen hiç okumuyorum diyenler de %9’dan %27’ye değişmiş.

Bu ne demek? Genel bir zihin çöküşü, entelektüel iflas mı görüyoruz, yoksa başka bir şey mi?

Benim kanaatim, başka bir şey…

Kitap kolay iş değil

Çok uzaktan bir bakış atalım: Kitap okuma diye bir “eğlence” türü ne zaman başladı dersiniz? Şüphe yok ki ancak matbaanın Avrupa’da keşfinden sonra. Yani 15. asrın sonundan bu yana. Ondan önce el yazması vardı ve el yazmasının üretimi çok meşakkatliydi. Kitaplar çok pahalıydı. Oxford kütüphanesindeki kitapların her birinin bir malikâne değerinde olduğunu biliyoruz. Kitaba ulaşmak fedakârlık isterdi. Neden mi? Oxford’daki kitaplara ulaşmak için dünyanın neresinde yaşıyorsanız kalkıp Oxford’a gitmeniz lazımdı veya Bağdat’a. Daha da eskiden İskenderiye’ye.

İskenderiye’de bir nefeslenelim. Sezar’ın tahrip ettiği bu kütüphanede raflar dolusu kitap mı bulurdunuz? Hayır. Kitaba daha çok vardı. İskenderiye Kütüphanesi’nde parşömen ruloları muhafaza edilirdi. Daha da geriye, Sümer’e giderseniz rulo da yok. Orada da kral sarayında kütüphane var, kütüphanede kil tabletler. Tablethane mi desek? Anlaşılan iare (ödünç verme) hizmeti de var ki tabletlerden birine, “Her kim bu tableti alır da geri getirmezse…” diye başlayan beddualar yazılmış.

Bütün bu hikâyeyi, şunu söyleyebilmek için anlattım: Aslolan mesaj. Tablet, rulo, suhuf, el yazması kitap, basılı kitap… Bunların hepsi mesajın taşıyıcıları. Yukarıda anlattığım PEW araştırmasının grafiklerine şöyle gözümü kısıp, hani borsa teknik analizcileri gibi, illa da anlam çıkaracağım diye baktığımda, asıl kırılmanın 1990’ların ortalarına denk geldiğini görür gibiyim. O zaman suçlu da ortaya çıkıyor: İnternet.

LLOYD VE LUTHER

Kitap mesajı iletir, sizi içine alır, mesajın içinde yaşatır. Ama mesajı almak için o kitabın yazılmasını, sonra da basılmasını beklemeye her zaman tahammül edemezsiniz. O zaman devreye gazete girer. Zaten matbaa, kitap ihtiyacından çok gazete ihtiyacından doğmuştur. İtalya’nın ortaklı gemilerinden haberleri, duvar gazeteleri verirmiş; matbaaya kadar. İngiltere’nin Lloyd’s Sigorta Şirketi de yine gemi haberleri için ilk gazeteyi çıkaranlardan biri. Matbaa isteyen bir başka grup da Luther’in Protestanları. İncilin Almancasını okumaları lazım. Okumaları için de Almanca İncilin basılması.

Lloyd’s, tarihî Lloyd’s List adlı gazetesini, 1734’te elle hazırlayıp bir Londra kahvehanesinin duvarında okuyucularına sunarmış. Hangi gemi, ne zaman nereden geldi; nereye ne götürecek… Sonra basıma geçmiş. 2013 Aralık ayına kadar basmış. O tarihte yaptığı bir ankette, basılı gazeteyi sadece 25 okuyucusunun arzu ettiğini belirlemiş ve onlardan özür dileyerek 279 yıl sonra sadece internet gazetesi yapmış.

Böyle, bir uçta saz şairlerinden öbür uçta televizyona iletişim diye, mesaj diye gidip gelebiliriz. Derken geçen hafta televizyon ucundan ses geldi. Vestel’in Nesnelerin İnterneti (IoT) ekibi şu haberi geçti: “Türkiye’de YouTube izleme süresi ilk kez uydu yayınlarını geride bıraktı. ” Geçtiğimiz Temmuz ve Ağustos aylarında toplam izlenme süresinde YouTube, uydu yayınlarını %43’e %36 gibi açık bir farkla geçmiş. Evet, insanlar televizyon ekranına pasif pasif bakıp ne verilirse onu almak yerine, YouTube’a giriyor ve oradaki Zekeriya Sofrası’ından istedikleri haberi ve yorumu seçip seyrediyorlar.

Televizyonda YouTube

Vestel, izlenme paylarındaki bu değişimin epey geçmişe dayandığını fakat Türkiye’de YouTube’un uydu yayınlarının önüne ilk defa geçen yaz geçtiğini söylüyor. Bu eğilim sadece Türkiye’ye ait değil. ABD’de de YouTube, izlenme oranlarında, üç ay üst üste birinci sırada yer almış. Birleşik Krallık’ta henüz sadece BBC’yi geçmemiş ama o da eli kulağındadır.

Vestel niçin bu izlenme oranlarıyla ilgileniyor ki? Hiç ilgilenmez mi! Azalan televizyon seyri onların televizyonlarından yapılıyor. Fakat Vestel, artan YouTube seyrinin de televizyonlarının ekranından yapılacağını hesaplıyor. Vestel Pazarlama Genel Müdürü Duygu Badem Uylukçuoğlu, “YouTube’un uydu yayınlarını geride bırakması, televizyonun geleceğinin artık platformlarla şekilleneceğini açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’nin bu eğilime dâhil olması, televizyonun artık yalnızca yayın yapan bir cihaz olmaktan çıkıp dijital yaşamın merkezinde konumlanan bir etkileşim alanına dönüştüğünün göstergesi. ” demiş. Dikkat edin, “Televizyonun yerini YouTube alıyor. ” gibi ifadelerden dikkatle kaçınılıyor. “Uydu yayınlarının yerini YouTube alıyor. ” sözleri tercih ediliyor. İsterseniz “Antenin yerini…” de diyebilirsiniz.

Televizyon giderek internetin ekranı olacak. Uzaktan kumandalara uzaktan klavyeler, uzaktan fareler eklenecek. Sesle kumanda da belki.

İnsanı insan yapan ürettiği, aldığı, verdiği mesajlardır. O mesajların iletildiği ortam değişebilir. Şimdi hâkim ortam internet.

Bu arada RTÜK yerine bir de YTÜK kurmalı. Biz kontrolsüz duramayız. Ya davulcuya varırız ya zurnacıya.

https://millidusunce.com/rtuk-out-ytuk-in/

Mesele Kaan Değil Yalan

Yerli ve milli muharip uçağımız KAAN hakkında iktidar kanadından gelen çelişkili açıklamalar, devlet yönetimindeki zafiyeti sorgulatıyor. Erdoğan’ın Trump görüşmesinde gündeme gelen diğer stratejik konular bile bu tartışmanın gölgesinde kaldı.

Önce bu açıklamalara bakalım:

  •      Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (28 Eylül 2025): New York’taki Türkevi’nde yaptığı açıklamada, “Şu anda almayı beklediğimiz F-35 ve KAAN’ın motorları var. ABD Kongresi’nde bekletiliyor, lisansları durmuş durumda. Onların hayata geçirilmesi lazım ki KAAN’ların üretimi başlayabilsin. Bizim ABD ile olan ilişkimizde sınırlamaların olması, bizi ister istemez uluslararası sistemde daha farklı arayışların içerisine itecek” dedi.
  • Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün: Fidan’ın sözlerinin ardından, “KAAN’ın teslimat takviminde gecikme yok. Tek kaynağa bağlı kalmıyoruz, alternatif tedariklerle çalışıyoruz. Yerli motor çalışmaları planlandığı gibi sürüyor. Seri üretimimizi riske atmamak için de yalnızca tek bir kaynağa bağlı kalmıyor, farklı tedarik kanallarıyla çalışıyor, alternatifleri eş zamanlı olarak değerlendiriyoruz” açıklamasını yaptı.
  • Gazeteci Cem Küçük (30 Eylül 2025): TGRT’deki, kendisi gibi iktidara yakın dört gazeteci ile katıldığı, bir programda “KAAN prototipleri için ABD menşeli motorlar kullanıldığını, TSK’ya teslim edilecek ilk 45 KAAN için de ABD’den 90 motor sözleşmesi yapıldığını, Hakan Fidan’ın kastettiği motorların bunlar olduğunu” söyledi.

Bu bilgi Türk halkından gizlenmişti, yeni öğrendik.

Dahası Cem Küçük, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu konuda yanlış bilgi verildiğini, “Erdoğan’ın tüm uçakların yerli ve milli motorlarla üretileceğini sandığını, ancak gerçeğin farklı olduğunu” öne sürdü.

  • Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) (1 Ekim 2025): Küçük’ün sözleri üzerine, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yanlış bilgi verildiği iddiaları açık bir dezenformasyondur. Cumhurbaşkanımız projeye doğrudan liderlik ediyor, tüm gelişmelerden haberdardır” açıklamasını yaptı.

****************************

Seçim Malzemesi Yapılınca

İlk prototip uçtuğunda CB Erdoğan şu sözlerle coşturmuştu bizleri: “KAAN projesini baltalamaya çalışan işbirlikçilere rağmen milli muharip uçağımız hamdolsun bugün göklerle buluştu. Yaptık ve yapmaya devam edeceğiz.” Bu ifadeyle, projenin iç ve dış engellemelere rağmen başarıldığının altını çizmişti.

Şimdi yapılan tartışmalardan öğrendik ki, KAAN prototipinin uçuşunda kullanılan motor ABD menşeli. Seri üretimde ilk etapta TSK’ya teslim edilecek 45 uçağa da ABD’den gelecek motorlar takılacak.

Görüyoruz ki, motor ithal ama söylem yerli; bu çelişki, savunma sanayiinden çok, dürüstlük ve şeffaflığa dair bir sorunu işaret ediyor.

Yerli motorun geliştirilmesi için testler 2026’da başlayacak. Yerli motorla KAAN’ın uçuş testlerinin 2032 yılına kadar başlaması hedefleniyor. Yani KAAN’ın tamamen yerli motorla uçması için en az 7–10 yıllık bir süreç söz konusu.

Beşinci nesil bir muharip uçak yapmak, doğal olarak uzun ve zorlu bir süreçtir. Bu aşamaya gelmek de önemli ve değerlidir. Normal olmayan şey; bu gerçekleri açıkça söylemek yerine, seçim kampanyasında savunma sanayii ürünlerini kullanmak ve bu kampanyalarda “tamamen yerli ve milli uçak, uçak gemisi ve İHA/SİHA’lar yaptık” propagandası yapılmasıdır.

Aynı şekilde, F-35 projesinden çıkarıldığımızda F-16’ların F-35’ten üstün olduğuna dair söylemler geliştirildi. Oysa gördük ki Erdoğan- Trump buluşmasında F35 ve F16 alımları da masada idi. Demek ki F35 alınması bir ihtiyaçmış. Yeni F16 alımları ve mevcutların modernleşmesi de bir ihtiyaçmış.

Demek ki o gün söylenenler doğru değil, siyasi amaçlıydı.

Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın -ama kasıtlı ama sehven- “ağzından kaçırdığı” bilgilerden anladık ki, yalnızca KAAN değil, birçok SİHA ve İHA’mızın motorları da ithal. Ambargo geldiğinde üretim aksıyor. Bunu dile getirenler ise “yerli ve milli projelere karşı olmakla” suçlanıyor.

Hayır, mesele KAAN değil. Her Türk milli savunma sanayiinin gelişmesini ister. Mesele halka söylenen YALANLARDIR.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.

****************************

Cem Küçük’ün Büyük Gafı

Cem Küçük’ün açıklaması ve bunun İletişim Başkanlığı DMM tarafından yalanlanması iki ihtimali gündeme getirdi:

Eğer Cem Küçük doğruyu söylüyorsa; devletin en kritik projelerinden biri hakkında Cumhurbaşkanına eksik veya yanlış bilgi verilmiştir. Böyleyse Erdoğan Trump görüşmesine hazırlıksız girmiştir. Bu ihanet boyutunda bir hata sayılabilir.

Ancak ben Cem Küçük’ün yanıldığı veya yanıltıldığını düşünüyorum. DMM açıklaması da bu yönde. Peki, Cem Küçük bu açıklamasıyla hangi siyasetçi veya bürokratları ve hangi sebeple hedef göstermiş olabilir?

Cem Küçük doğruyu söylememişse yani “Erdoğan projeye doğrudan liderlik ediyor ve tüm gelişmelerden haberdar” ise neden “yerli ve milli uçak” propagandası altında motorların ithal olduğu, ABD’nin ambargo koyduğu bilgisi vatandaşlardan gizlendi?

Her iki ihtimal de düşündürücüdür. Çünkü ya Cumhurbaşkanı yanlış bilgilendirilmiştir ya da halk.

SONUÇ: KAAN projesi Türkiye için stratejik bir adımdır, buna kimsenin itirazı olamaz. Yanlış olan, bu projeyi seçim malzemesi haline getirmektir, halkın doğru bilgilendirilmemesidir.

Mesele uçak veya motoru değil; mesele üretilecek KAANLAR değil, mesele söylenen YALANLARdır.

Gerçekleri saklamak, yalnız bugünün değil yarının güvenini de kaybettirir.

Türk Şiiri Lefkoşa’da kök saldı; Rumeli, Zeynel Beksaç İşte!

Yazın en hararetli günlerinde Türk Dünyası Şairleri Türk Dünyasıyla elele, gönül gönüle Lefkoşa Şiir Akşamları’nda buluştu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a yepyeni başkanlık yerleşkesinde konuk oldular. Misafir şairlerimizin bir kısmını şahsen, diğerlerini ismen tanıyor veya eserlerden takip ediyordum. Ayrıca Dede Korkut adına İran’dan Solmaz Jafari’nin minyatür, Oktay Öksüzoğlu’nun de resim sergisi bu vesileyle açıldı. Emekleri geçen herkese ve her kuruluşa teşekkür ederim. Bir bayram yaşadık bu vesileyle, hasret giderdik, bilgilerimizi tazeledik.

Ah Zaman İşte, 25. Saatten Almak Gerek

Azerbaycan’dan Aysel Hunlarkızı ve Hurgman Moradova,  Başkurtistan’dan Tenzila Devletberdina, İran’dan Solmaz Jafari, Irak Kerkük’ten Mehmet Ömer Kazancı, Kazakistan’dan  Assel Ospan, Kırgızistan’dan Kojogeldi Kültekin, Kosova’dan Zeynel Baksaç Makedonya’dan Leyla Şerif Emin, Özbekistan’dan Hurşit Davranov ve Nurali Kabul, Tataristan’dan Şemsiye Cihangirova ve Türkiye’den onlarca şairimiz katıldı. Sanatçı Bünyamin Aksungur ise Doğu Türkistan kıyafetiyle başında cemen doppa, sırtında konvay gömlek, belinde atlas pota ile sahne aldı, konser verdi, Uygurlardan başlayıp, Balkan Türklerine kadar melodileri sıraladı. Alkış aldı. Ben ve ailem sosyal medyada etkinliği görünce bir aydın sorumluluğu içinde kendi kendimizi konuk ettik programa, misafirlerimizle birbirimizi sardık sarmaladık, ülkelerindeki dostlarımızı sorduk, bilgilendik.

Program açılışı Final üniversitesinde gerçekleşti, ikinci gün tarihi ve turistik yerelere gezi düzenlendi ve son gün Türk Dünyası Şairleri şiirlerini okudu, plaketler aldı, hediyeler verdiler. Çok şık bir program oldu Türk Dünyası Lefkoşa Şiir Akşamları.

Keşke zamanlama okulların açık olduğu bir zaman dilimine rast gelse, Rum ve Yunan ittifakının aşırı rahatsız olduğu Türk Dünyası Şairlerinin yayınlayacağı ortak bir deklarasyona yer verilse (Lefkoşa’da katıldığım üç uluslararası sempozyum, çalıştay ve etkinlikte bunun etkisini yaşadım, Rum basını hop oturup hop kalktı. Çünkü deklarasyonda onca yabancı devlet kuruluşu temsilcisinin Kıbrıs Türklerine verilen destek, katkı için imzası vardı) ayrıca gezi programında Atlılar, Muratova, Sandallar, Küçük Kaymaklı ve Haspolat’taki Yunan, Rum ve EOKA Tedhiş Örgütünün terör örgütlerinin Kıbrıslı Türkleri kurşuna dizdiği, toplu mezarlara gömdüğü mekanlarla, Dereboyu’ndaki vahşet müzesi başta bütün müzeler programa alınabilseydi. Zaman yeterli olabilse ve özellikle Kıbrıs Türkü Edebiyat ve Kültür Tarihçisi Şair Mücahit Harid Fedai(1930-2017) de tanıtılabilseydi. İnşallah bir başka sefere neden olmasın?

Şar Dağı, Sinan Paşa ve Ak Dere Lefkoşa’ya mı Geldi Ne?

Prizren’den kıymetli dostumuz Zeynel Bektaç ile Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde sürpriz bir karşılaşmada adeta birbirimizin kemiklerini yerinden oynatırcasına sıcak ve samimi bir kucaklaşma gerçekleştirdik. Prizren’i konuştuk. Çünkü orada İstiklal Marşı Yazarımız Mehmet Akif Ersoy’u tanıtan iki milletlererası toplantı yapmış, Allah kendisine ve eşi Prof.Dr. Tacide Hafız’a sağlık ve hayırlı uzun ömürler versin Prof.Dr. Nimetullah Hafız’ın kurucu başkan olduğu ve kısa adı BALTAM olan Balkan Türkoloji Araştırmaları Derneğ’nin Türkçemiz ile alakalı uluslararası Türkoloji Sempozyumunda bir tebliğ sunmuş, Eşim Ressam ve Minyatür Hocası Serhan Çiftçigüzeli Hamam Sanat Galerisi’nde Türk Süsleme Sanatları Sergisi açmıştı. Prizren gözümde tüttü, sanki Şar Dağı’na çıktım, Sinan Paşa Camii’nde duaya durdum, Ak Dere üzerindeki kahvelerde çay içtim, sanal olarak sokaklarını dolaştım, çeşmelerinden sular içtim, ovalarında nefeslendim ve içimde yeniden yeşerdi dört mevsimi yaşadığım bu kadim Türk kenti.

Türkçe, Türkçem Dergisi ve Kosova

Çok yönlü bir sanatçı Kosova Prizrenli Türk Sanatçı Zeynel Beksaç “Rumeli, O Benim İşte/Toplu Şiirleri (1971-2017) endeksiz kitabını bana imzalayarak kaldıkları Lefkoşa Concorde Oteli lobisine bırakmıştı. Hemen ikinci gün gidip aldım. Doya doya Prizren, Balkanlar, Türk Dünyası, insan, edebiyat, ufuk ve yarınımıza muştular aldım. Sanatçımızla Türkiye Yazarlar Birliği kurucusu olarak hem takip ettim, hem bütün etkinliklerimize konuk oldu. Tabloları şiirleriyle örtüşen Ressam ve besteci yanı, pek bilinmez ama var. Fahri Doktora ve Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülü Sahibi. Rumeli Türk Kimliğini bir sanatçı olarak yaşatıyor. Türkçem Dergisi’nin 1999’dan bu yana Kosova’da yayınlamakta, Türk çocuklarına hizmeti öne çıkarmaktadır.

Vurmasam Namerdim (Ben Şairim), Çetrefil Sevda, Düşünce Usa Durmadı Daha, Kitaplarına Girmeyen Şiirler ve hakkındaki değerlendirmeleri 660 sahifelik bu kitabında bir araya getirmiş. Pürüzsüz bir Türkçeye sahip, kendini yenileyen bir sanatçı, vurmuyor ama şiddetli dokunuyor, örgüsü güçlü, insana endekslemiş aydınlık içeren dizelerini, müzik, kelime ve resim ahengini iyi yakalamış, örtüştürmüş, vurguları dikkat çekici, belli ki bir sevdası var hem de kara sevdası, insan ve doğa ikilemi kendini hemen belli ediyor, sırtındaki ağır yükün farkında ki kelimeleri ona göre kuşanıyor, dere kenarındaki sesi kulelerden yankılanıyor, hep uyanık satırlar, duygu ve düşünce yüklü dağarcığı, maziyi, anı ve yarını birlikte kucaklamasını biliyor, Balkanlarda  dalga dalga bir bayrak dalgalandırıyor, sancak gösteriyor, alem fark ettiriyor, özel ve özgün bir ses ve nefesi var, kültür emekçisi olmanın gururunu yaşıyor ve yaşatıyor, gökyüzü ve yeryüzündeki salıncaklardan bakabiliyor sallanmadan, saldırmadan; iyilik ve güzellik önde, Türk, Türkiye bam teli, kelime dokuması ve dize sıralaması bir halının  ilmik ilmik düğümleri gibi, birbirine kenetlenmiş sımsıkı bağlanmış.

Peki bu kadar mı?

Hayır değil!

Balkan Türk Şiirinin Yüz Akı

Civanmert bir şiir ustası, her gece rüya gören ve yarını kucaklayan bir sanatçı, soyut ve somut hangisini istersen bulabilirsin sanatçıda, ancak düşünmek gerekiyor dizeler içinde, satırlar arasında kaybolabilirsin, bir kelime seni içine hapsedebilir, orada tefekkür edebilirsin, çocuk sanatın ve sanatçının bir yanı, bir parçası, emek ustası, çağdaş bir öncü sanatçı, sevdası hepimizi içine alıyor, kara sevda bulaşmış; Doğu Türkistan’dan başlıyor, Kafkasya ve Kırım’dan geçip Prizren’e gelebiliyor, hepimiz için, dokuduğu şiirlerinde harf harf desenli kilim de bulabilirsiniz, halıyı da, nöbette bile evrenselliği iyi yakalamış ve dokumuş; kimlik olmazsa olmaz haline getirmiş, bireysel değil toplumcu, durağan değil hep yürüyen, özetin özeti tamı tamına çağdaş bir Osmanlı Cihan Devleti aydını. İspatına hacet yok, dizeleri öyle çünkü;

“Ötelerden bir ses olduk biz hep/ Oyuncağı elinden alınmış çocuklar misali/ Hüzün terk etmedi yüreğimizi bu yüzden/ Bu yüzden alınganlığımız/ Dalgınlığımız bu yüzden/ Rumeli, o benim işte!”

Bu eser dünyanın bütün Türkoloji bölümlerinde okutulmalı. Özellikle de üniversitelerimizde. Yüreğine, birikimine, donanımına ve ufkuna sağlık Zeynel Beksaç.

Umut Hakkı

Lütfen bir bakınız “umut hakkı” ne anlama kullanılıyor. Ne anlıyorsunuz umut hakkından? Öcalan’ın serbest bırakılmasını değil mi? Değil! (Gerçi kendi adadan çıkmak istemiyormuş.) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin “umut hakkı”ndan kastı salıvermek değil, mahkûmun cezasını gözden geçirmek, değerlendirmektir. Bu, tahliyeyle de sonuçlanabilir mahkûmiyete devamla da. Ne olursa olsun bunun kararını verecek olan yine hâkimlerdir veya yetkilendirilmiş idari kurumlardır. Siyasiler değil.

Tabii önce o umut hakkının kanunu lazım. Onu da çıkarıveririz. “Yok kanun, yap kanun.” Bu bizim tarihî sloganımız. Milletvekilleri itiraz ederse? Etmezler. Ne zaman etmişler ki! Çıkar dersin çıkarırlar. Çıkarma dersen de çıkarmazlar. Buna parti disiplini diyorlar.

Biraz daha yakından bakalım.

Umut hakkı ne demek?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, 2013’te görülen Vinter ve Diğerlerinin Birleşik Krallığa Karşı davasında, evvel emirde umut hakkının mahkûmun derhâl tahliyesi demek olmadığı vurgulanıyor. Karara, Hâkim Power-Forde’un koyduğu bir mutabakat şerhi, daha sonraki kararların da dayanak noktası olmuş ve mesela 2017’de görülen Matiosaitis ve Diğerlerinin Litvanya’ya Karşı davasında da aynen kullanılmış. Oradan alıntılıyorum:

“En iğrenç ve vahim fiilleri işleyen, başkalarına tarifsiz acılar yaşatan kişiler bile temel insanlıklarını korurlar ve içlerinde değişme kapasitesini taşırlar. Hapis cezaları ne kadar uzun ve hak edilmiş olursa olsun, bir gün işledikleri yanlışların kefaretini ödeyebileceklerini (atonement) umut etme hakkını muhafaza ederler.” 

Büyük Daire, gerekçeli Vinter kararında mahkûmiyetin ıslah (rehabilitation) maksadını da vurguluyor.

Şartlar şartlar

Sonuç:

Katil Vinter de katil Matiosaitis de iki kişi öldürmüş. Onun için ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edilmişler.

Şimdi lütfen aşağıdaki sorulara cevap veriniz:

1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Umut Hakkı, mahkûmun salıverilmesi mi demek; yoksa belirli bir süre sonra cezasının tekrar gözden geçirilmesi mi?

2. Öcalan ve PKK’lılar suçlarının kefaretini ödemişler midir?

3. Islah olduklarına dair bir belirti var mıdır? Yani pişmanlık, keşke yapmasaydık, hata ettik gibi bir ifade ağızlarından çıkmış mıdır?

Okuyucularım bilir, siyah harf pek kullanmam. Ama yukarıda kullanmak geldi içimden! Lütfen bu seferlik beni mazur görünüz.

Öcalan umut hakkı talebiyle Türkiye aleyhine AİHM’de dava açmıştı. Mahkeme, 18.03.2014 tarihli kararında Türkiye’yi haksız buldu. Sebep, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkûmunun cezasında bir gözden geçirme umudu bulunmamasıydı. AİHM, umut hakkından bunu kastediyor. Yani mahkûmun belli bir süre sonra (en az 25 yıl) hükmün yeniden değerlendirileceğini bilmesi. İndirileceğini değil, indirilebileceğini. Ceza ne zaman indirilir? O da AİHM’in Vinter kararında var ve yukarıdaki yazdığım gibi. Kefaret, ıslah, pişmanlık, hatanın kabulü… Bir de toplum için artık bir tehlike teşkil etmemek.

AİHM’in istediği, yalnızca mevzuatta bir gözden geçirmenin bulunması ve bunun nasıl işlediğinin belirtilmesiydi. Yoksa AİHM kararı “serbest bırakın” emri değildir. Olmadığı da kararda vurgulanmaktadır. Türkiye, bu gözden geçirme mekanizması bulunmadığı için mahkûm edildi. Gözden geçirme ağırlaştırılmış müebbetin, müebbete indirilmesi ve yeterince yatmışsa tahliyesiyle sonuçlanabileceği gibi pişmanlık söz konusu değildir, kefaret (atonement) yoktur, mahkûm toplum için tehlikelidir vb. gerekçelerle hapse devam kararıyla da sonuçlanabilir.

Cumhurbaşkanının bu şartlara bakmaksızın mahkûmu affetme yetkisi vardır. Ama nedense o yoldan bahsedilmiyor ve top AİHM’e ve umut hakkına atılıyor.

Üçüncü tekrar: Umut hakkı, tahliye demek değildir. Gözden geçirme demektir.

İngiltere’de kimler yararlanamaz

Bir ilave bilgi de şöyle: Vinter davasının kendi ülkesi Birleşik Krallık, AİHM’in bu konudaki kararından sonra yasalarını ters yönde değiştirdi ve umut hakkından yararlanamayacak bir dizi suç belirledi. Şu suçları işleyen ebediyen mahkûm kalır dendi:

“(c) Bir polis memurunun veya infaz memurunun görevi başındayken öldürülmesi,

(d) Siyasi, dinî veya ideolojik bir dava uğruna işlenmiş bir cinayet.”

(Satır başlarındaki harfleri orijinal kanun metninden aldım). İngiltere’de, müebbet hapis cezaları mahkûmiyetten 15 yıl sonra, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları mahkûmiyetten 30 yıl sonra gözden geçiriliyordu. 13 Nisan 2015’te çıkarılan bir kanunla, yukarıdaki cins cinayetlerde hiç gözden geçirme yapılmayacağı kanun oldu. Devletin polisini öldüren, ideoloji uğruna cinayet işleyenin mahkûmiyeti kesin müebbete döndü.

Ne dersiniz? PKK İngiltere’de olsaydı mensuplarına umut hakkı verilir miydi?

Sanırım bu kadar yeterlidir. Ama değildir. Çünkü insanlar hukuka ve mantığa göre değil, dürtülerine, siyasi eğilimlerine ve liderlerinin talimatına göre düşünüp konuşuyor.