6.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Batan Geminin Malları

Fatih ve Boğaziçi köprüleri ile 9 paralı yolun 25 yıllık geliri 5-7 milyar dolara satılmak isteniyor. Bununla ilgili bir yabancı firma yetkilendirilmiş.

Diyelim ki iktidarın beklediği rakama satış gerçekleşirse, bu köprü ve otoyolların gelirinden 25 yıl mahrum kalması karşılığında, devletin kasasına 7 milyar dolar girecek.

“Eski Türkiye’nin” yaptığı bu son eserlerin gelirleri de satılırsa, dışarıdan bu kadar bir döviz girmesi bütçenin deliğine yama olabilecek mi?

Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın verdiği bilgilere göre;

“2025 Ocak-Kasım 11 ayda MB ödemeler bilançosuna göre, net hata ve noksan kaleminden çıkan ve kaynağı belirsiz döviz tutarı 18 milyar 29 milyon dolardır.”

Çünkü, yurt içi tasarrufların bir kısmı yurt dışına çıkıyor. Mesela “yurt dışında gayrimenkul alımı için çıkan yerli sermaye, gayrimenkul almak için giren yabancı sermayeyi geçti.”

“Son zamanlarda bazı aylarda yurt dışına çıkan doğrudan yatırım sermayesi de giren yabancı yatırım sermayesinden fazla oldu.”

“TÜİK verilerine göre, Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken 2024’te yüzde 11,3’e geriledi. Bunun en önemli nedeni, maaş ve ücretlerin geçim seviyesinin altına düşmüş olmasıdır. Demek ki bugün halkın ancak yüzde 89’u tasarruf edemiyor. Geliri geçimine zor yetiyor. Ya da varsa tasarruflarından yiyor, söz gelimi malı mülkü varsa satıyor, yastık altı varsa bozduruyor veya borçlanıyor.”

Yani çok zor para biriktirebiliyoruz. Ama bu paraları bile içeride tutamıyoruz.

Bu yüzden iktidar, sadece bir yılda dışarı kaçan döviz miktarı yaklaşık 20 milyar dolar iken, bunun 7 milyar dolarını köprüler ve otoyolların gelirlerinin satışıyla kapatmaya çalışıyor.

******************************

12 Günlük Faiz İçin 2 Köprü, 9 Otoyol Satılıyor

“2 köprü ve 9 otoyolun 25 yıllık gelirinin satılması bütçedeki hangi deliği kapatabilir” sorusu için benzer bir hesabı İYİ Parti’den Turhan Çömez TL üzerinden yapmış:

“Orta vadeli planda 2026 özelleştirme hedefi 185 Milyar TL. (Anlaşılan 2 köprü ve 9 otoyol satışından elde etmeyi umdukları para bu.)

Şimdi dikkat ediniz: Yalnızca Ocak ayında ödenen faiz 453 Milyar TL

Yani kendilerinden önce yapılan köprüleri, otoyolları (25 yıllık gelirlerini) satıp, kendilerinin yaptığı borcun 12 günlük faizini ödeyecekler.

Özelleştirme işlemini de Londra merkezli bir şirket yönetecek.”

****

Sadece bu iki veri bile Türkiye ekonomisinin tam bir çıkmaza girdiğini gösteriyor.

Bir yandan da “hukuk devleti” olmaktan uzaklaştığımızı gösteren “tek adam yönetimi” risk yaratıyor. “Denge ve denetim mekanizmalarının” çalışmadığı, “kurumlarına ve kuralların objektif uygulanacağına güven olmayan” ülkelere de dış sermaye gelmiyor.

Bu ortamda dış yatırımcı gelmediği gibi içeriden dışarıya bir sermaye çıkışının önü alınamıyor.

Nitekim geçen sene Manisa’da büyük bir yatırım yapacağı ilan edilen ve bunun karşılığı olarak birçok imtiyaz tanınan Çin’in otomotiv devi BYD şirketi Türkiye’ye yatırım yapmaktan vaz geçti.

İktidar “batan geminin mallarını satarak” bütçeyi denkleştiremediği için her sıkıştığında yaptığı gibi petrol ve doğalgaz çıkarma ümidi satıyor. O da yetmeyince işlemeyeceğini defalarca denenmiş olan, vatandaşlarımızın zor günler için yastık altında biriktirdiği altınları ekonomiye kazandırma projelerini raftan indiriyor.

******************************

Ekonomide Yapısal Sorunlar

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu sürekli “dış ticaret açığı” veriyor olmasıdır. Yani dışarıdan aldıklarımızın tutarı kadar ihracat yapamıyoruz. Bu açığın bir kısmı turizm gelirleriyle kapatılıyor. Geride “cari açık” kalıyor.

Türkiye, 2003 yılından 2025 yılına kadar, 22 yılda 1 trilyon 314 milyar 405 milyon dolar dış ticaret açığı verdi. Dış ticaret açığı vermesek turizm gelirlerimizle ilave yatırımlar yapabilir, çok hızlı büyüyebilir ve refah içinde bir toplum olabilirdik.

Bu açığı kapatmak için ya doğrudan sermaye girişi veya borç almamız gerekiyor.

Türkiye’ye artık doğrudan yabancı yatırım sermayesi gelmiyor. Bu yüzden daha çok borç almak ve daha fazla faiz ödemek zorunda kalıyoruz. Sıcak para girişleriyle durumu idare etmeye çalışıyoruz.

Sözde “faize karşı olan bir yönetim” altında Türkiye dünyanın en yüksek faiz oranlarıyla borçlanabiliyor. 2026 toplam faiz yükü 2,7 trilyon TL’ye çıkacak.

Döviz ihtiyacımız arttığı, ihracatla karşılanamadığı için kurlar yükseliyor.

Beş yıldır dünyanın en yüksek ve yapışkan enflasyonlarından birini yaşıyoruz. Avrupa ülkelerinin bir yıllık enflasyon oranı toplamı Türkiye’nin Ocak ayı enflasyonu kadar etmiyor.

Tarım ve hayvancılıkta yapılan fahiş hatalar sebebiyle gıda enflasyonu düşürülemiyor. İnsanlarımız yetersiz beslenmeden kaynaklı sağlık ve çocuklarımız zekâ gelişememesi sorunları yaşıyor.

“Kuvvetler ayrılığının” uygulanmadığı tek adam yönetimlerinin önceliği uzun vadeli yapısal sorunları çözmek değil, iktidarını devam ettirmektir. Bu zihniyetle katma değerli, yüksek teknolojili üretimin oranı artırılamıyor.

Ülkenin kaynakları bu amacı finanse etmeye yönlendirildiği ve hukuka, kurumlara ve kuralların eşit uygulanacağına güven verilemediği sürece yapısal sorunların çözülmesi beklenemez.

Bu sorunlar çözülemez değildir.

Öncelikle bir “zihniyet değişimi” yapmak gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor.

Kuvvetler ayrılığı ile erkler arası denge ve denetim mekanizmaları kurulmadan batan gemiyi yüzdüremeyiz.

Çok Kültürlülük

Bir tarafta bilim, bir tarafta günlük hayat ve icraat. Bilim akademisyenlerin işi. İcraat ve günlük hayat da siyasilerin ve bürokratların herhâlde. İkisinin arasında bir iletişim, bir geçişkenlik var mı? Zaman zaman bu soruya olumsuz cevap verildiğini hissediyorum. Bilim adamı ise bilim adamlığını bilsin, etliye sütlüye karışmasın. Hatta aktif olarak uzak dursun. Bilim ile siyaseti karıştırmayalım değil mi?

Değil tabii! Siyaset ve politika sadece bazı insanların birbiriyle çekişmesi manasına gelmez. Siyaset yönetim demektir. Ülkenin direksiyonu demektir. Bilim başka, yönetim ve siyaset başka şey demek, gerçekler başka, politika başka şey demektir. “Ben pilotluk yapacağım ama radara ve göstergelere bakmayacağım, o başkalarının işi.” demek gibi bir şey!

Bilimle yönetilir

Ekonomi, siyaset bilimi, sosyal psikoloji… Ülkeyi yönetmeye talip ekip bunlarla donanmamışsa olmaz. Kendilerinin uzman olması gerekmez – olsa iyi de olur– fakat yönetime talip ekiplerde o uzmanlar bulunmalı. Üniversiteler öncelikle ülkenin ihtiyacı olan konuları araştırmalı. Böyle yapmaları için o konulara para desteği sağlanmalı. Üniversitelerden başka, Devlet Planlama Teşkilatı gibi uzmanların doğrudan icraya destek verdikleri kurumlar olmalı. Tabii, siyasette de bilimin bulduklarına kulak verecek feraset olmalı. Kalkınmış ülkelerde ülkenin mekanizması böyle çalışır. Böyle çalışmayan ülkeler de bir türlü kalkınmış ülke olmaz.

Ülkenin yönetiminde ekonominin önemini kimse inkâr etmez. Fakat toplum biliminin, sosyal psikolojinin ve siyaset biliminin, özellikle uluslararası siyasetin biliminin de en az ekonomi kadar önemli olduğu göz ardı edilir.

İç-grup, dış-grup ve devlet

Sosyal psikolojinin iç-grup, dış-grup keşfi neredeyse bir asrını dolduracak. İnsanların gruplaşmaya, iç-gruba bağlanmaya, dış-gruba rakip gözüyle bakmaya ne kadar yatkın olduğu defalarca gösterildi, ispatlandı. Öyle anlaşılıyor ki yüzbinlerce yıldır; belki milyonlarca yıldır, insanoğlunun bir rakibi yırtıcılar ise diğer rakibi de başka insanlardı. İnsan hayatta kalabilmek için 50- 100- 150 kişilik klanlar hâlinde yaşıyordu. Tek başına asla direnemeyeceği yırtıcılara karşı ancak birlikte ve alet kullanarak galip gelebiliyordu. Ancak klanlar da birbirine rakipti. Klanlar klanlarla, kabileler kabilelerle rekabet etti. Daha iyi rekabet edebilmek için koalisyonlar kurdular, birleştiler. Bu rekabet ve iş birliği mekanizmasının son ürünü, bugünkü dünya siyasetinin yapısıdır. “Ulus-devletler”, millet devletleri dünyasıdır. İç-grup millet, dış-grup diğer milletlerdir.

Son dört yazımda anlattıklarım, bu konulardaki neredeyse standart ders kitabı yaygınlığına ve kabulüne ulaşmış bilgilerdir.

Bilim ve ngram

Sıkça atıf yaptığım siyaset bilimci Francis Fukuyama, Kimlik kitabında[i] bütün bu değerlendirmeleri bugünün gerçeği üzerinden yapıyor. Vardığı sonuç şöyle: Ülkeleri bir dizi küçük kimliklere bölmek çıkar yol değildir. İzlenmesi gereken politika, anayasaya dayanan, bir uçtan bir uca bütün ülkeyi kapsayan tek millet kimliğinin yerleştirilmesidir.

Ünlü sosyolog Ernest Gellner için hazırlanan bir kitapta, Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Mark Beissinger’in şu satırlarını birkaç defa alıntıladım[ii]:

Modern dünyada, milletlerin içerisinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız… Gellner’in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner’in dediği gibi, ‘Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama yerçekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir.’

Toplum bilimlerine gerektiği gibi kulak verilseydi belki birileri bizim siyasetçilerimize bunları anlatırdı. Belki birileri Almanya’da Angela Merkel ve Horst Seehofer’in, İngiltere’de Başbakan David Cameron’un “çok kültürlülük” politikasının iflas ettiğini ilan ettiklerini de onlara duyururdu.

Bu dört yazılık maratonu, çok kültürlülüğün etiketi “multiculti” kelimesinin kitaplardaki kullanılış sıklığını veren Google Ngram’ıyla bitireyim. 1987 yılında belki bir Avrupa Birliği politikası olabilir diye ortaya atılan kavram, 2003’ten itibaren sert şekilde düşmeye başladı. Alman ve İngiliz devlet adamlarının yukarıya aldığım sözleri bu itiraz dalgasının ifadesinden ibarettir. “Reel sosyalizm”in serencamına benzer bir şey!

[i] Francis Fukuyama, Identity, Farrar, Straus and Giroux (2018)

[ii] Mark Beissinger, The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism, sayfa 170, editör: John E. Hall, Cambridge University Press (1998)

Zararlı Çizgi Film Oyun ve Videolar

İnsan hayatının şekillenmesinde; “gördüğü, duyduğu, bildiği, sevdiği, korktuğu, baktığı, yaptığı veya yapmadığı” bütün davranışlarının payı vardır.

Çocuklar, izledikleri içerikleri büyük ölçüde taklit etme eğilimindedirler. Özellikle “şiddet içeren çizgi filmler, aşırı hareketli oyun videoları ya da uygunsuz dil kullanılan içerikler”, çocuklarda “saldırganlık, öfke kontrolü sorunları, dikkat dağınıklığı” gibi davranışsal zorluklara yol açmaktadır.

Sürekli dijital içerik tüketimi, çocukların gerçek dünyayla olan bağlarını zayıflatır. Sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çekmesine, oyun kurma becerilerinin gelişmemesine ve yalnızlık gibi duygusal zorluklar yaşamasına sebep olabilir.

Bazı dijital içerikler, çocuklarda kaygı, korku veya üzüntü oluşturur. Özellikle, karanlık, korkutucu karakterler içeren animasyonlar, ya da “korkutma” temalı videolar, küçük yaş gruplarında ciddi duygusal travmalara neden olabilmektedir.

Çocuklar dijital platformlarda gördükleri kusursuz hayatları, kendi hayatlarıyla kıyaslar. Bu da “özgüven eksiklikleri, yetersizlik hissi” gibi duygusal sorunları tetikler.

Eğitici içerikler doğru şekilde kullanıldığında çocukların dil gelişimini destekler. Ancak fazla ve düzensiz içerik tüketimi, çocuğun aktif öğrenme sürecine zarar verir.

Yaşa uygun olmayan hızlı tempolu içerikler, dikkat eksikliği riskini artırabilir ve kelime dağarcığının sınırlı kalmasına yol açabilir.

Yerli ve ithal edilen çizgi filmler üzerinde denetimin artması, yeni denetim mekanizmaları geliştirilmesi, danışma kurullarının oluşturulması, şiddet içeriklerinin görselleştirilmemesi gerekmektedir.

Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar ekranlarla ne kadar geç tanışırlarsa o kadar iyidir. Ebeveynler, kendilerinin izlemediği hiçbir içeriği çocuklarına izlettirmemeldir.

Elinden ekranı düşürmeyen ebeveynlerin, çocuklarına kılavuzluk etmesi de mümkün olamayacağından, işe ilk önce kendimizden başlamak gerekmektedir.

Ebeveynlerin aşağıda sıralanan tavsiyeleri uygulamaları isabetli olur:

1. Araştırmalar, 0-18 alık bebeklerin ekranlardan tamamen uzak tutulması gerektiğini söylüyor. Beynin en hızlı geliştiği bu evrede, çocukların ekranlardan ziyade, ebeveynle etkin bir diyaloğa ihtiyacı vardır. O bakımdan, 2 yaş ve altındaki çocukların ekran karşısına geçmemesine özen gösterilmelidir.

2. İki beş yaş çocukları günde en fazla 1 saat ekran başında bulunabilir. Fakat çocukların ne izleyeceğini, yani içeriğin kalitesini önce ebeveynler kontrol etmelidir.

3. Ekran süresi dışında fiziksel oyunlara, doğa ile temas etmeye, kitap okumaya ve yaratıcı faaliyetlere zaman ayrılması, çocuğun gelişimi açısından son derece faydalı olacaktır.

4. Altı yaş ve üzerindeki çocuklar ve ergenler için, saatleri sınırlandırmak yerine bir “Ekran Zaman Planı” oluşturmak faydalı olacaktır. Çocukla, hafta içinde ve hafta sonunda ekranlara hangi saatlerde ve ne kadar ulaşacağını belirleyen bir “Ekran Zaman Planı sözleşmesi yapılmalıdır.

5. Günde 1 saat fiziksel aktiviteye muhakkak zaman ayrılmalıdır.

6. Her gün en az 8 saat uykuya ayrılmalıdır.

7. Televizyon ve internet çocukların yatak odalarında asla olmamalıdır.

8. Uykudan en az bir saat önce bütün ekranlar kapatılmalıdır.

9. Ebeveynler, video kanallarının “Tavsiye Algoritması” ile çocukların hiç umulmadık, zararlı içerikler barındıran ve yaşlarına uygun olmayan videolar izleyebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden tavsiye algoritması ile oluşturulan otomatik oynatma listesindeki riskler unutulmamalı ve çocuklar rastgele videolarla baş başa bırakılmamalıdır.

10. Ebeveynler, çocuklarının hangi videolarını izleyeceğini, hazırlayacakları oynatma listeleri ile denetim altında tutabilirler.

11. Çocukların ziyaret ettikleri internet siteleri, kullandıkları teknolojik cihazlar ve özellikle sosyal paylaşım ağlarını kullanma alışkanlıkları takip edilmelidir.

12. Çocukta doğru değer yargıları oluşması için, izlenilen çizgi filmler, videolar oynanan dijital oyunlar ebeveynler tarafından kontrol edilerek yaşlarına uygun seçilmeli ve gerekirse konular çocukla tartışılmalıdır.

13. İçerik seçiminde ebeveynler aktif rol oynamalıdır. Ebeveynler, çocuklarının ne izlediğini mutlaka bilmeli ve mümkünse içerikleri birlikte izlemelidir. Böylece, çocukla içerikler üzerine konuşmak, anlamadığı kavramları açıklamak ve gerekirse zararlı içerikleri engellemek mümkün olacaktır.

14. Farkındalık geliştirilmelidir. Çocuklara dijital platformların yalnızca eğlence değil, ticari bir alan olduğunu anlatmak gerekir. Reklamlar, abone ol çağrıları ve daha fazla izletmek için hazırlanmış algoritmalar konusunda farkındalık kazandırmak, çocuğun bilinçli bir kullanıcı olmasına yardımcı olacaktır.

15. Çocuğa yaşına uygun şekilde “güvenli internet kullanımı” ve “kişisel bilgilerin korunması” gibi konular zamanla yaşlarına uygun bir şekilde anlatılmalıdır.

16.Ailelere örnek olmalıdır. Ebeveynlerin dijital medya kullanım alışkanlıkları, çocuklar üzerinde etkilidir. Sürekli telefonla ilgilenen bir annenin çocuğu, doğal olarak ekranlara yönelir.

Sonuç olarak; dijital platformlar, doğru ve bilinçli kullanıldığında çocukların gelişimine katkı sağlayabilir. Ancak kontrolsüz ve sınırsız kullanım, davranışsal, duygusal ve bilişsel sorunlara neden olabilir.

Çizgi filmlerde, oyunlarda ve video kanallarında bulunan risklere karşı ebeveynler bilinçli olmalı ve çocuklarını ekranların renkli, eğlenceli ve pırıltılı dünyasına terk etmeden önce bu karanlık yüzünün de farkında olmalıdırlar.

Ebeveynler olarak, çocuklarımızın dijital dünyadaki yolculuğuna rehberlik etmek, onları yalnız bırakmamak, birlikte öğrenmek ve gerektiğinde sınırlar koymak, onların sağlıklı gelişimleri için hayati önem taşımaktadır.

Unutmayalım ki çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, sağlıklı bir zihin ve bilinçli bir birey olmalarıdır.

Sevgiyle kalın…

İç-grup, Dış-grup

Topluluklar arası ilişkiler, sosyal psikoloji ve grup psikolojisi başlıkları altında inceleniyor. 25 Ocak Cumartesi yazısında, dostum ve patronum İbrahim Kiras bu alandaki önde gelen araştırmalardan birini yazdı. Muzaffer Şerif Onaran’ın meşhur Robbers’ Cave deneyini. Aynı deneyden ben de geçen yılki birkaç yazımda bahsetmiştim. Selçuk Şirin Hoca da Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney – İnsan (Mundi 2024) kitabında aynı deneyi yazmış.

Robbers’ Cave’i iki cümlede özetleyeyim: Rastgele iki gruba ayrılan gençler hemen iç-grup, dış-grup kimliklerini benimsiyor. İç-gruba mensubiyet hissiyle bağlanıyor, dış-grubu rakip görüyorlar.

Şeriflerin (Muzafer Sherif ve eşi C. W. Sherif), Gerçekçi Çatışma Teorisi adı verilen deneyleri 1953 tarihlidir. 1970’ler ve 1980’lerde, İngiltere’de Henri Tajfel ve öğrencisi John Turner daha kapsayıcı bir Sosyal Kimlik Teorisi geliştirdi. Tajfel’in deneylerinde denekler, tıpkı Şerif’teki gibi rastgele gruplara ayrılıyordu. Sonra verilen bir ödülü, mesela belli bir miktar parayı deneye katılanlar arasında paylaşmaları isteniyordu. Gruplara ayırma, yazı-tura atarak  olsa bile, insanlar kendi gruplarına iltimas yapıyordu. Hatta kendi gruplarının üyelerini hiç görmeseler bile. Şöyle ki mesela deneğe kayıt sırasında “Sen falan gruptansın.” deniyor, sonra paylaşım sırasında ödül veya para verecekleri insanların da grupları belirtiliyordu. Kendi gruplarındaki veya diğer gruplardaki insanları hiç görmeyen denekler kendi gruplarına torpil geçiyordu.

İnsan hep aynı insan

Muzaffer Şerif’in ve Henri Tajfel’in deneyleri iki şeye işaret ediyor.

Birincisi açık: İnsanlar âdeta, mensup olacağı grubu arayan mıknatıslar gibi davranıyor. Tanımlayabildikleri ilk insan grubuna katılıyor ve “iç-grup” diye onu benimsiyorlar. Doğru dürüst bir sebep yokken bile. Sonra o gruptan olmayanlara da “dış-grup” diye bakıyor ve onları rakip görüyorlar.

İkinci husus bütün bu deneyleri kapsayan bir kabul. Deneylerin ayrıntısından bağımsız olarak psikologlar ve sosyal psikologlar, bu deneylerde gözlediklerinin dünyadaki bütün insanlar ve bütün toplumlar için geçerli olacağını kabul ediyor. Bu tartışılmıyor bile. Şerif’in denekleri Amerikan, Tajfel’inkiler İngiliz. Bulunan sonuçlar mesela Almanlar, Fransızlar, Çinliler için de geçerli mi acaba diye sorulmuyor! Bu da insan davranışlarının bütünüyle yerel kültürlerin sonucu olduğu, izafi olduğu iddiasının, sosyal inşacılık teorisinin sessizce reddi demek. Bütün insanlarda müşterek bir insan tabiatının, bir fıtratın varlığı kabul ediliyor.

İbni Haldun

Bu çalışmalara sonradan ekler yapıldı. Dış-grupla rekabet arttıkça iç-grup bağlılığının o ölçüde arttığı gözlemlendi. “Biz” ve “onlar” veya moda tabirle “öteki”, sosyal psikolojinin ana kavramları. Öyle ki onlar olmadan biz de olmuyor.

Şerif ve Tajfel’in buldukları ilk defa keşfedilmiyor. Onlardan altı asır önce, İbni Haldun, Muqaddime’de, “asabiye”yi, yani iç-grup bağlılığını anlatıyor ve bunun devlet kurmanın ve tutmanın ön şartı olduğunu söylüyordu. Haldun’a ilk sosyolog denmesinin sebebi bu keşifleridir.

Bu bilgileri, insan doğası hakkındaki bu keşifleri yan yana koyduğumuz zaman, dünyanın niçin bugünkü gibi olduğunu daha iyi anlıyoruz. Başlangıçtan beri insan, önce toplum içinde yaşamayı, bir topluluğa “benim toplumum” demeyi, onu iç-grup kabul etmeyi seçmiştir. İç-grup ancak dış-grubun varlığıyla mümkündür.

Klan-Kabile-Millet

İç gruba bağlılık ve dış-grupla rekabet tarih boyunca değişmedi. Değişen, insanın iletişim imkânlarının menzili oldu. İletişim arttıkça iç-gruplar büyüdü. Klandan, kabileden millete kadar uzandı. Millet sosyoloğu Benedict Anderson’un, millet oluşumunu “basın kapitalizmi”ne bağlaması bundandır. Basın ve matbaa, iletişimin menzilindeki tarihî bir sıçramadır.

Haldun, bedevi (göçebe) toplumun hadari (yerleşik) toplumdan daha kuvvetli asabiyete sahip olduğunu söyler. Niçin? Çünkü göçebe toplumun daha geniş alanlarda daha çok insanla iletişimi vardır. Hadari toplumun iletişim menzili kısa olduğu için kendi içinde, iç ve dış-gruplara bölünmeye eğilimi vardır.

19. asırdan itibaren, hele hele 20. ve 21. asrın bütün dünyayı kapsayan iletişim menzili ile millet, artık tek iç-gruptur. İnsanların rekabeti de iş birliği de milletler arasındadır. Bir gerçeğin gerçek olması, birilerinin onu kabul veya reddetmesine bağlı değildir. Gerçekleri olduğu gibi gören pilot, uçağı güvenle piste indirir. Göremeyen, dağa çarpar.

Düşün Damlaları  (27)

     “İman (İnanç), tevhîdi (Allah’ın bir olduğunu). Tevhîd, teslimi (Allah’ın buyruklarını tam olarak yerine getirmeyi). Teslîm, tevekkülü (kulun gereğini yaparak, sonucu Allah’a bırakmayı). Tevekkül, (Dünya ve Âhiret mutluluğunu) iktiza eder (gerektirir).”

x

      Kâinat, büyük bir kitap. İnsan, küçük bir kâinat. Kâinat, büyük bir insan. İnsan, küçük bir kâinat. İnsan, kâinat kitabının sayfalarında gezinen bir seyyah; hem gezmeli hem okumalı.

x

     İnsan ve âleme karşı ünsiyet ve ülfet; gözü kör, kulağı sağır ediyor! Aklı nötr hâle getiriyor! Oysa, âlemdeki canlı cansız her şey insanla tanışmak ve hâl diliyle konuşmak istiyor!

     Eğer insan; bakmaktan görmeye, duymaktan işitmeye, bilmekten anlamaya geçse; şuur ve bilinçle görür, işitir ve anlarsa; bu duyguların her biri, âlem bilmecesinin birer anahtarı olur.

     Sadece madde âlemini görmekle kalmaz. Bu mânevî, mânâlı ve anlamlı bakış ve görüşlerle, gerçeklere kanat açmış olur. Böylece, karşısındaki uçsuz bucaksız İlahî sahneleri; ikilemli olarak görmesi mümkün hâle gelir. Kendini, bambaşka ruhsal âlemlerin içinde bulur.

x

     İlâhî Hesap Günü Yüce Allah’ın:

     – “Ey kulum! Dünyadayken sana, 1 değil, 6 değil, 60 değil, 600 değil, 6000’i aşkın; okumanı istediğim ve yapıp yapmamanı beklediğim mesajlar; yani Kur’ân âyetleri gönderdiğim hâlde, Sen, hiçbirini merak etmedin! İçlerinde ne yazıyor diye bakmadın! “Koy sepete!” kabîlinden bir kenara bıraktın! Bu durumda ne yüzle karşıma çıkıyorsun?”

     Diyeceğini, insan hiç aklına getirmiyor! Bu ne gaflet? Bu ne vurdumduymazlık? Aman Allah! El-aman! Ne yaman bir ortamda kalacağı; ne dehşetli bir an! Sen’den Sana sığınmaktan başka bir çaresi yok! Her an bağrına saplanmaya devam ediyor! Hak’tan; haklı, sorgulayıcı bir ok! Çünkü: Günahı çok mu çok! Aklını başına alarak, bir an önce silkinip uyanması gerek, bu derin uykudan.

x

     “Muhabbet (sevgi), şu kâinatın bir sebeb-i vücûdu (var oluş nedeni)dir.” Çünkü, önce sever, sonra alır, sonra yaparız. Önce sever, sonra yeriz. Yapacağımız, gideceğimiz her şeyin temelinde; yapacağımız gideceğimiz yeri, önce sevmek vardır. Evet, “Muhabbet, kâinatın temel taşıdır. Önce sevmek temeli üstünde yükselir, maddî-manevî her şey. Muhabbet, kâinatın nuru ve hayatıdır.” Sevmek âdeta insana yol gösteren; ışık ve rehberdir.

x

     Dünya bir ordugâh gibidir. Her şey, bir kanuna bağlanmış. Görünür görünmez “yap” ve “yapma”lar içi içe, her yerde kendini gösteriyor. 

x

     Karınca ve Arı milletleri bile cumhuriyetçi iken, insanların onlardan geri kalması düşünülemez!  

                                                                               x

     “Bir millet, kendilerinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti, güzel durumu değiştirmez.” (Enfâl: 53)

     Zaten her kemâlin bir zevali vardır. Ayrıca eğer bir bahar gelecekse, eskinin üzerinden bir hazan ve bir kışın geçmesi gerekmektedir ki, ter ü taze, yepyeni ve turfanda güzellikler boy atıp kendilerini gösterebilsinler. (Abdullah Aymaz)  

x

     Bilim adamlarımız, bir tek kolumuzu kaldırıp indirmemizde, yetmiş çeşitten fazla kimyevî reaksiyon vuku bulduğunu ve her bir çeşit reaksiyonun da, binlerce kez cereyan ettiğini söylüyorlar.

     Bunların hiçbiri bizim işimiz değil.

     Ama biz kolumuzu kaldırmayı irade etmesek; bu reaksiyonlardan hiçbiri ortaya çıkmıyor. 

     (Alâaddin Başar)

Tabiat’ın  Maruzatı

     Ay, Yıldızlar ve Denizlerin, kısaca Tabiatın içindekilerin her biri, kendilerine mahsus dillerle insana: “Merhaba! Bizi tanımak istemez misin!” diyorlar. Öyle ise insan, onlara yardımlaşma sırrı, gösterdikleri nizamın gerektirdiği şekilde bakıp, onları dinlemeli. Çünkü her biri hâl diliyle:

     “Bizler birer hizmetçi, Yüce Allah’ın rahmetinin birer aynalarıyız. Hiç de üzülmeyin! Bizden sıkılmayın! Zelzelenin naraları, olayların yankıları, sizi hiç korkutmasın! Vesvese de vermesin! Çünkü, bizler; içlerimizde bir zikir zemzemesi / mırıltılarına, bir tesbih / Yüce Allah’ı anma demdemesi / coşkulu seslerine, naz ve niyaz velvelesi / Yaratan’a yalvarışlara tercüman oluyoruz. Bizlerin dizginleri Yüce Allah’ın elinde. Ancak iman gözü; her birimizin yüzünde, hâl diliyle konuşan Rahmet âyet ve delillerini görebilir.” diyor. 

     Ey kalbi uyanık Mü’min / İnanan İnsan! Gazap edilenlerin yolunda iken, Tabiat’ta genel bir matem havası var sanıyordun! Her taraftan gelen sesleri ölüm çığlıkları olarak işitiyordun! Oysa şimdi anladın ki, onlar Allah’ı anış sesleriymiş.

     Bil ki: Havadaki demdeme / yüksek sesler, kuşlardaki civcive / civciv sesleri, yağmurdaki pıtırtılar, denizlerdeki şıpırtılar, şimşekteki gök gürültüsü, taşlardaki tıktıka sesleri; mânâlı / anlamlı, tatlı âhenkli seslerdir. Aslında, havanın terennümleri, şimşeğin naraları, dalgaların nağmeleri, yağmurun âhenkli sesleri, kuşların ötüşleri; hâl dilleriyle Allah’ın azametini zikretmekte olup, gerçeklere birer mecazdırlar. Mevcudatta olan sesler, birer varlık sesidir. Her varlık, çıkardığı seslerle “Ben de varım.” diyor. O susan, sessiz kâinatın içindekiler, hâl diliyle: “Bizleri cansız ve donuk zannetme! Ey ‘Boşboğaz’ insan!” demiş oluyorlar.  

     Nitekim, Kuşları; ya bir nimetin lezzeti ya da bir Rahmet’in inişi; ayrı ayrı seslerle, küçük ağızlarıyla İlahî Rahmeti dile getirmelerine sebep olup, onları söyletir. Şükrederek kanat açmalarına sebep olur. Ve rumuzlu bir ifade ile:

     “Ey kâinattaki kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz. Şefkatle beslenmekteyiz. Hâlimizden memnun ve hoşnutuz.” diyerek, sivri gagalarıyla fezaya, naz dolu birer avaz salarlar. Sanki tüm kâinat, muhteşem bir musikidir. İman nuruna sahip olanlar; bu zikir ve tesbihleri işitirler. Zira hikmet / bir şeyin içyüzü; tesadüfün vücudunu reddeder. Nizam ise, kuruntu veren birlikteliği tardeder.

     Şimdi misalî âlemden çıkalım. Hayalî vehim âleminden inelim. Akıl meydanında duralım. Herşeyi mizana vuracak yollara koyulalım. Dalâletin sapkın / acı yolu mağdub ve dalâlettekilerin yolları idi. O yol, vicdanın en derin yerine; hem acı bir his, hem şiddetli bir elem verirdi. Şuur onu gösterdi. Oysa önceleri şuur ve bilince zıt bir yol tutulmuştu.

     Hüda ve hidayet yolu ise, şifadır. Kötü arzular, hissi iptal eder. Bu da teselli ister. Bu da eğlence ister. Ta ki vicdan aldansın! Ruhu uyutulsun! Elem hissedilmesin! Yoksa o acı veren üzüntü, vicdanı yakar! İnleyişlerine dayanılmaz, ümitsizlik elemi çekilmez olur!

     Demek ki, doğru yoldan ne kadar uzak düşülse, o derece şu hâl; etkiler vicdanı ve bağırtır. Çünkü her lezzet içindeki elem, bir iz bırakır!

     Demek ki heves, eğlence ve sefahatten oluşan medenî şaşaa; dalâlet / sapıklıktan gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, uyutucu bir zehirden ibaretmiş.

     Halbuki nuranî yolda, öyle bir hâl hissedilir ki, o hâl ile oluyor hayat; lezzetin kaynağı. Elemler de lezzet oluyor. Onunla bilindi ki, çeşitli derecede; iman, kuvvetine göre, ruha güzel bir hâl verir. Çünkü, Ceset ruhla lezzet almakta, Ruh da vicdan ile lezzete dalmaktadır.

     Âcil bir saadet, vicdana yerleştirilmiş.

     Manevî bir Firdevs / Cennet, kalbe sokulmuştur.

     Düşünmekse deşmektir. Şuur ise, gizli bir sır.

     Şimdi kalb ne kadar ikaz edilir / uyarılır ise, vicdan harekete geçirilir.

     Ruha hissettirilirse, lezzet ziyadeleşir.

     Hem de ateşi nura, kışı yaza döner.

     Vicdanda, Firdevs Cennetleri’nin kapıları açılır.

     Dünya bir cennet olur. İçinde ruhlarımız uçuşur.

Sapık İlişkiler, Şantaj ve Casusluk Örgütleri

“Epstein Dosyaları” açıklandıkça dünyayı yönetenlerin içindeki sapıkların çokluğu, her türlü maddi zevke ve hazza erişme imkânı olanların “sübyancılık / pedofili” gibi iğrenç sapkınlıklar içinde olduğunu öğrenmek hepimizde şaşkınlık ve tiksinti uyandırıyor.

Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından “Şeffaflık Yasası” kapsamında yayınlanan 3 milyon sayfalık belgelerin içeriği öğrenildikçe bu yapının “Pedofili üzerinden Küresel Siyaset Mühendisliği” yaptığına dair kuşkular yoğunlaşmakta.

Daha açık ifadeyle, Epstein örgütünün karar alıcıları “ahlaki zaafları” üzerinden esir alarak küresel politikaları tasarladığı ve düzenlediği kanaati güçlenmektedir.

Epstein’in kurduğu bu organizasyonun bireysel değil, arkasında İsrail gizli servisi Mossad ve ABD’nin CIA’in olduğu iddia ediliyor.

Epstein’in operasyonunun, seçkinleri (örneğin Little St. James adası gibi) mülklerine çekerek reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye girmelerini sağladığı ve bunları koz olarak kullanmak üzere kayda aldığı iddia edilmekte.

Bazı araştırmacı gazeteciler bunun istihbarat ajansları için küresel kararlar üzerinde etki sağlamaya yarayan bir tuzak olduğunu savunmaktadır.

Belgeler, Epstein’in, sadece bir cinsel suçlu değil, Mossad ve kısmen CIA ile bağlantılı, küresel politikaları İsrail lehine şekillendiren bir istihbarat operatörü olduğunu gösteriyor.

****

Epstein’in İsrail lehine öne çıkan bazı faaliyetleri ve etkileri şunlardır:

Eski istihbaratçı Ari Ben-Menashe gibi bazı isimler, Epstein ve Ghislaine Maxwell’in geçmişte İsrail / Mossad adına çalışmış olduğunu iddia etmektedir.

Suriye-Rusya-İsrail Üçgeni: Epstein, 2013-2016 yılları arasında İsrail (Ehud Barak) ve Rusya (Putin) arasında “arka kapı diplomasisi” yürütmüştür. Bu görüşmelerin, Rusya’nın Suriye’deki İsrail hava saldırılarına göz yummasını sağladığı ve İsrail’in bölgesel güvenliğini tahkim ettiği iddia edilmektedir.

Epstein, Moğolistan ve Fildişi Sahili gibi ülkelerde, “iş bitirici” olarak devreye girmiş; İsrail’e maden hakları sağlamış ve İran/Çin etkisine karşı istihbarat ağını genişletmiştir.

Epstein ABD Politikalarının Dizaynında da etkili olmuş.

Trump’ın ilk döneminde, ortağı Tom Barrack üzerinden, ABD’nin Suriye’den çekilmesi (2019) gibi İsrail çıkarlarına uygun kararların alınmasında etkili olduğu öne sürülmektedir.

Clinton/Obama Döneminde de Bill Clinton ile olan yakınlığı (26 uçuş) üzerinden şantaj yapılarak, ABD’nin Suriye politikasının pasifize edildiği savunulmaktadır.

Yönettiği bazı fonlar üzerinden, İsrail ordusu için kritik olan gözetim teknolojilerini finanse ettiği ve teknoloji transferini yönlendirdiği belirtilmektedir. Bu teknoloji ve finansal casusluk açısından önemli bir başarıdır.

Bu iddialar mahkemede kesinleşmemiştir. Ancak resmi hiçbir sıfatı olmayan birinin bu işlere bulaşmış olması, örgütünün sapıklık organizasyonundan çok öte bir casusluk faaliyeti olduğunu gösteriyor.

Siyasi analizlerde, İsrail’in bu defa, yeni açıklanan Epstein belgelerini, Trump yönetimini İran politikaları konusunda istediği yöne yönlendirmek için şantaj olarak kullandığı ifade ediliyor.

******************************

Savarona’da Sübyancılık ve Şantaj   

Yılmaz Özdil, https://www.youtube.com/watch?v=jNf8LN9_-98 adresindeki videosunda, Epstein dosyalarını Türkiye bağlamında ele alıyor. Özellikle Tevfik Arif’in rolü ve 2010 Savarona yatı fuhuş skandalını Epstein ağına benzer bir “yerli versiyon” olarak yorumluyor.

Şöyle ki; 2010 yılında, Epstein tarzına benzer şekilde, “sübyancı” sapıklara Ukrayna ve Rusya’dan yaşı küçük kız çocukları getirtildiği, bazı oligarkların/ baronların Atatürk’ün yatı Savarona’da bu çocuklara tecavüz ettiği tespit edilmiş. Jandarma baskın yaparak sanıkları suçüstü yakalamış.

Savarona yatını kiralayan kişinin kimliği ilginç.  Tevfik Arif (asıl adı Tofik Arifov), 1953 Kazakistan doğumlu. 1993’te Türkiye’ye gelmiş, 1994’te T.C. vatandaş olmuş, İhlas Holding’le ortaklık kurmuş. 2001’de New York’a taşınmış, Trump’la ortak (Trump Soho, Florida otelleri) olmuş biri. Özdil, Tevfik Arif’in Savarona’yı günlük 50.000 dolara işlettiğini, yaşı küçük kızları oligarklara sattığını, şantaj yaptığını iddia ediyor.

Fakat bu rezaleti ortaya çıkaran savcı başka bir göreve alınarak yerine “Fetöcü” bir savcı atanıyor. Yeni gelen savcı Osman Şanal takipsizlik kararı vererek, bütün sanıkları serbest bırakıyor. (Daha sonra Osman Şanal FETÖ üyeliğinden yargılanarak, 11 yıl 3 ay hapis cezası verildi.)

Yılmaz Özdil, Türkiye’den kızların kaçırıldığı, Epstein’in “Lolita Express” adlı uçağının Türkiye’ye 9 defa indiğini hatırlatıyor.

Türkiye’de pedofili şantajı varsa, yerli aktörler üzerinde de yabancı istihbarat (Rusya/Mossad/ABD) lehine uygulanmış olabilir mi?

Bu soru sadece bir vehim eseri olabilir. Ama Savarona olayı gibi üstü örtülmezse, bakarsınız Epstein dosyalarının Türkiye ile bağlantıları da ortaya çıkarılabilir.

******************************

Rehin Alınan Karar Alıcılar

Açıklanan Epstein belgelerinden, şantaja muhatap olan önemli makam, mevki, para ve şöhrete sahip insanlar kullanılarak bazı ülkelerin politikalarının yönlendirilmiş olduğuna dair bilgiler çıkıyor.

Ülkelerin politikalarında kırılma noktaları yaratabilecek değişikliklerde şantajcıların etkisi olduğu anlaşılıyor.

Bu aşamada “Bu işler veya benzerleri Türkiye’de de oluyor mu?”

Türkiye’de bazı siyasetçiler şantaj ve kaset operasyonlarıyla radikal dönüşümler geçirmiş olabilir mi? gibi sorular akla geliyor.

Bu sorular siyasi davranışlardaki ani değişimlerin arka planını anlamaya yönelik analitik sorulardır. Bu yazıda yer alan değerlendirmeler; kamuya açık kaynaklardan yararlanılarak yapılan analizlerdir. Hiçbir kişi, kurum veya devlete yönelik bir suç isnadı içermemektedir.

Epstein belgeleri bize göstermiştir ki; bir ülkede karar alıcıların en temel politikalarında yaşadığı ani, açıklanamayan ve radikal yön değişimleri, bazen sadece siyasi tercihlerle değil, perde arkasındaki baskı mekanizmalarıyla da ilgili olabilir.

Türkiye’de de, hem iktidar ve hem de muhalefet kanadında, geçmişte savunulan temel değerlerin tam tersi istikamette savrulmalar yaşanmaktadır. Ancak bu değişimlerin rasyonel gerekçelerini şeffafça göremiyoruz. Bu durum, ister istemez, ‘karar vericiler üzerinde bir dış baskı mı var?’ sorusunu doğurmaktadır.

Bu soruların cevapları ancak şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlenmesiyle netleşebilir.

Temennim, ülkemizdeki tüm karar alıcıların, hangi yöntemle olursa olsun baskı altına alınmaya karşı güçlü bir duruş sergilemeleridir.

Türkiye’de Toplum Bilimi- Dün ve Bugün

Geçen yazımı “uygulanmayan bilim yoktur”a yakın bir hükümle bağladım. Lineer cebir, grup teorisi gibi en soyut matematik dallarının bile dönüp dolaşıp uygulamayı desteklediğini anlattım. Bu dönüp dolaşma şaşırtıcıydı ama gerçekti. Fizik ve matematikten bolca söz ettim ama asıl maksadım insan bilimleri—beşerî bilimler idi.

Beşerî bilimlere geçmeden bir aşırı hüküm daha vereyim: Uygulanmayan bilim, bilim değildir! Şöyle ki eğer bilim sadece tasvirle yetinmeyip sebep-sonuç ilişkilerini çözmeye bakıyorsa uygulamalıdır. Çünkü sebep-sonucu çözen gayret, “Sebebi değiştirirsem sonuç nasıl değişir?” sorusuna da cevap arar. İşte burada, bilim uygulamalıdır tezine, yirminci asrın bilim felsefesinin ağır topu Karl Raimond Popper’dan destek gelir. Popper, “Sadece yanlışlanabilen şeyler bilimin sahasına girer; bir iddia yanlışlanamıyorsa bilim değildir.” der. Bir iddianın yanlışlanabilir olması için “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap verebilmesi lazımdır.

Ne yaparsam ne olur? Ne olmaz?

Mevcut bilgilerden, geleceği veya geçmişi tahmin etmeye çalışmayan bir yapı yanlışlanamaz. O hâlde bilim değildir.

İnsan bilimleri de son tahlilde, “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap arar. Herkes tıbbı, psikolojiyi beşerî bilim şemsiyesi altına sokmaz ama tıp da psikoloji de sebep-sonuç bilimleridir; şüphesiz uygulamalı bilimlerdir. Aynı şey sosyoloji ve sosyal psikoloji için de doğrudur. Tarih, arkeoloji, paleoantropoloji içinde doğrudur. Bu son grup “Ne yaparsam ne olur?” değil, “Ne oldu da bu oldu?” ile uğraşır. Sebep-sonuç yerine sonuç-sebep ile. Beşerî bilim saymayabilirsiniz ama insana etkisi şüphe götürmeyen paleontoloji ve jeoloji de sonuç-sebep bilimlerindendir. Onları hem geçmişi anlamak hem geleceği tahmin için kullanıyoruz.

Sosyologların, sosyal psikologların, Türkiye için söyleyecekleri önemli sözler olmalıdır. Vardır; hep olmuştur. Sosyolojimizin kurucularından sayılan Ziya Gökalp’in bütün gayreti Türk toplumu içindir. Ne yapılması, hangi politikalara başvurulması gerektiğini bulmak için çırpınır. Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Orhan Türkdoğan, Mübeccel Kıray, Çiğdem Kâğıtçıbaşı ve burada sayamadığım nice bilim adamı genelle de uğraştı ama bu uğraşları hep Türk toplumu için bir şeyler söyleyebilmek, tavsiyelerde bulunmak amacıylaydı.

Merkez köy

Kültür değişmelerini incelediler çünkü kültürü değişen, değiştirilen toplum Türk toplumuydu. Köy sosyolojisi yaptılar çünkü onların zamanında Türkiye’nin çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Mümtaz Turhan’ın “merkez köy”, sonra Ecevit ve Türkeş’in “köy kent” ve “tarım kentleri” tezleri hep Turhan’dandır. Bu çalışmalarda, sosyolojinin seyirle yetinmeyip, elini taşın altına koyması gerektiği mesajı, o merkez köyler için o sosyologlarımızın verdikleri kadro listesinden anlaşılır.

Mümtaz Turhan’a göre merkezî köy kadrosunda öğretmen, ziraat uzmanı, veteriner, sağlık uzmanı, ebe, teknik elemandan başka bir de sosyal hizmet uzmanı- halk eğitmeni de vardır. Bu sonuncunun görevi, köyün sosyal yapısını güçlendirmek, kooperatifleştirmek, örgütlemektir. Erol Güngör’le birlikte, Mümtaz Turhan’ın halefi olarak niteleyebileceğimiz Orhan Türkdoğan, “Köy Sosyolojisi” eserinde merkez köyleri tekrar ele alır ve kadrodaki sosyoloğu açıkça belirtir. Köy kalkınması projelerinde sosyoloğun mutlaka bulunması gerektiğini söyler ve gerekçeleri sayar. Teknik uzmanlar tek başlarına sonuç alamaz. Değişim, sosyal yapıyı göz önüne alarak yapılmalıdır. Merkez köyde sosyal yapıyı analiz eden bir uzmanı bulunmalıdır. Köyün toplum matrisinde değişime yardımcı unsurların ve değişime direnecek unsurların belirlenmesi şarttır. Sosyolog, bu analizlerden başka davranış değişikliklerini yerinde izleyecek ve kalkınma programlarını sosyal yapıya göre uyarlayacaktır.

Merkez köy, Türkiye’nin %75’i 40 000 adet köyde yaşarken kurgulanmış bir çözümdü. 40 000 köye yukarıda sayılan hizmetlerin götürülmesi mümkün olmadığı için bunları merkezler etrafında toplamak ve mesela 40 bin yerine 4 bin noktaya hizmet götürmek planlanıyordu. Bu yapılmadı. Sonuçta köyler yok oldu.

Kuzuların sessizliği

Köylü toplum, şehirli toplum hâline geldi diye sevinebilirsiniz. Köylü toplumun, endüstrileşmenin itici gücüyle burjuva toplumu, şehirli toplum hâline dönüşmesi iyi bir şey olabilir. Burjuva kelimesi şehirli demektir zaten. Ancak kalkınma teorilerinde bir de “endüstrileşmeden şehirleşme” diye arzu edilmeyen bir süreç anlatılır. Bizimki hangisidir? Onu da sosyologlarımızın söylemesi gerekir.

Geçmişi ve bugünü gözlediğimde benim vardığım sonuç şudur: 20. asırdaki sosyologlarımız bütün dikkatlerini Türk toplumuna odaklamıştı. “Bu toplumu tutup kaldırmak için ne yapmalıyız?” sorusu temel dertleriydi. Şimdi de öyle mi? Ben o yoğunluğu, o odaklanmayı göremiyorum.

Türkiye’nin kucağında büyük sosyal problemler var. Kontrolsüz, plansız göç dalgaları. Millet devletini, millet egemenliğini yıkmaya yönelmiş kalkışmalar ve bu kalkışmalara hoşgörüyle yaklaşılmasını salık veren odaklar. Bunlar olur mu? Olursa nasıl olur? Toplum nasıl ve ne yönde değişiyor? Barışa mı yoksa başka yönlere mi sürükleniyor? Bilim adamı sıfatını taşıyan birilerinin bu soruları cevaplaması lazımdı. Hiç olmazsa bunlara cevap aradığını söylemesi. Araştırdım; meğer tam aksine, bu konuların zülfü yâre dokunduğu, pek bulaşmamak gerektiği telkini varmış. Kuzuların sessizliği…