2.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Av. Ruhittin Sönmez Kocaeli Kitap Fuarında İlk Kitabını İmzaladı

Kocaeli Aydınlar Ocağı eski Başkanlarından Av. Ruhittin Sönmez, Kocaeli Kitap Fuarı Anayurt Yayınları Standında ilk kitabı “Siyasetin Gölgesinde Hukuk” kitabıyla okuyucusunun karşısına çıktı. Çok sayıda okuyucuyla kitaplarını buluşturan Sayın Ruhittin Sönmez’i Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak tebrik ediyor, yazdığı kıymetli eserine bol okuyucular diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Ankara’nın Başkent Oluşunun 102. Yılı Kutlu Olsun

Başkentler ülkelerin bütün siyasal, ekonomik, kültürel, idari, askerî, güvenlik vb. konularla değerlendirildiği, kararların alındığı hayat merkezleri veya başka bir deyişle beyinleridir. Bu nedenle çoğu kez ülkelerin adından çok, o ülkenin başkentinin adı kullanılmış, başkentlerin esir düştüğü durumlarda devletlerin yıkıldığı da sık görülmüştür. Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden itibaren başkentleri de devletin konumuna göre değişmiştir. Bilecik, Bursa ve Edirne’den sonra, İstanbul’un fethiyle başkent buraya taşınmıştır. Misak-ı Millî’de de belirtildiği gibi İstanbul üç başlı bir başkentti: 1. Payitaht-ı Saltanat-ı Seniyye 2. Makarr-ı Hilafet-i İslamiye ve 3. Merkez-i Hükûmet-i Osmaniye. Yani hem Osmanlı tahtının bulunduğu şehir hem de İslam dünyasının halifesinin oturduğu karargâh ve hükûmet merkeziydi. İstanbul bu hâliyle devletin tam ortasında yer alıyordu. Bir tarafında Anadolu, diğer tarafında Rumeli ve Balkan toprakları. İstanbul stratejik açıdan ise Karadeniz’den Akdeniz’e giden deniz yollarıyla, Asya’dan Avrupa’ya giden kara yollarının kesiştiği bir noktadaydı. Devletin güçlü olduğu dönemlerde önemli bir avantaj sağlayan bu stratejik özellik, devletin zayıflamasıyla birlikte, ülkeyi bu kadar farklı yönden (denizden ve karadan) tehdide açık bir hâle getirdi. Değişen sınırlar ve İstanbul’un bu tehlikeye açık durumu başkentin yerinin değiştirilmesi tartışmalarını XIX. yüzyılın ilk yarısında gündeme getirdi. Osmanlı ordusunda görevli Von Moltke, 1839’da başkentin yerinin değiştirilmesini önerdi. Benzer bir öneri 1877-1878 yenilgisi sonrasında von der Goltz Paşa’dan geldi. Ona göre başkentin Konya ya da Kayseri veya daha güneyde bir yere nakledilmesi uygundu. 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlaması ve savaş sürecinde Çanakkale Cephesi sırasında yine başkentin Anadolu’ya (Eskişehir ya da Kayseri) taşınması gündeme getirilmiş, hatta bu konuda gerekli hazırlıklar da yapılmıştı. Bu cephedeki inanılmaz başarı sayesinde başkentin nakli konusu gündemden düştü. I. Dünya Savaşı içerisinde yapılan Anadolu’yu paylaşım planları, savaş sonunda 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile yürürlüğe konuldu. 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri İstanbul’a yerleştikten sonra, Türklerin buradan da doğuya sürülmesi gündeme geldi. Zira İngilizler başkenti Bursa’ya taşıyıp İstanbul’u Türklerden almak istiyorlardı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, bunun hemen sonrasında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkması, tüm gözleri Mustafa Kemal Paşa’ya çevirdi. Havza’da yayımlanan genelgenin ardından alınan Amasya kararlarıyla ortaya konulan, Millî Mücadele’nin gerekçe ve programı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde somut bir biçim aldı. Bu olaylar sürecinde de Batı Anadolu’da işgal genişliyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Anadolu’da gerçekleştirilecek Millî Mücadele’nin “sıklet merkezi”ni Batı Anadolu yani Yunan Cephesi oluşturacaktı. Diğer yandan, Meclis’in İstanbul’da toplanması nedeniyle, Sivas buraya çok uzak kalmaktaydı. Telgraflar da buraya özetlenerek geldiğinden sıkıntı çekilmekteydi. İstanbul demir yolu da Ankara’ya kadar uzanıyordu. Tüm bu düşünceler, Sivas Kongresi sonrasında, İstanbul Hükûmeti ile haberleşmenin kesilmesinden, Damat Ferit’in istifasına kadar geçen 18 gün boyunca Millîciler arasında görüş ayrılıklarına neden oldu. Aynı dönemde ortaya çıkan yönetsel boşlukta Mustafa Kemal Paşa’nın 13–14 Eylül gecesi yayımladığı telgraflarla giderilmeye çalışıldı; fakat bu telgraflar da görüş ayrılıklarını artırdı. Millî Mücadele sürecinde bu tür ayrışmalar yaşanırken, İstanbul’da ise İngilizler Türkleri İstanbul’dan atmanın planlarını yapmaktaydı. Büyük bir stratejist olan Mustafa Kemal ise hem işgal devletlerini, hem İstanbul hükûmetlerini, hem de Anadolu’daki gelişmeleri yakından izliyor ve gelecek planlarını bu gelişmelere göre kurguluyordu. Temsilciler Kurulu ve örgütler arasındaki anlaşmazlıklar üzerine Mustafa Kemal Paşa, Meclisin toplanacağı yer, seçimler vs. üzerinde beliren görüş ayrılıklarını çözüme kavuşturmak amacıyla Temsilciler Kurulu olarak Anadolu direnişini destekleyen Kolordu ve Tümen komutanlarıyla ortak bir toplantı düzenledi. Toplantının üçüncü günü olan 18 Kasım’da Mustafa Kemal, Meclis açıldıktan sonra Temsilciler Kurulunun “Mebuslar Meclisini ve Milleti izlemek ve yönetebilmek” için daha yakın bir yerde bulunması gerektiğine dikkati çekmişti. Mustafa Kemal’in bu yönlendirmesiyle Temsilciler Kurulu Merkezi’nin Eskişehir yakınında Seyitgazi olması kararlaştırıldı. Ancak Ali Fuat Paşa’nın önerisi ile Ankara tercih edildi. Bu kararın bir müddet gizli tutulması, zamanı geldiğinde ilan edilmesi kararlaştırıldı. Bu plan doğrultusunda harekete geçen Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye üyeleri 18 Aralık 1919’da Sivas’tan ayrılıp millî bağımsızlık ve egemenlik savaşının tarihî yolculuğuna devam ederek Kayseri, Hacıbektaş, Kırşehir, Karaman, Beynam üzerinden 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldiler.

Heyet-i Temsiliye üyelerinin Ankara’ya gelmeleriyle birlikte Heyet-i Temsili­ye merkezinin “şimdilik” Ankara’ya taşındığı duyuruldu. 1920 yılına gelindiğinde İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Curzon 4 Ocak’ta İngiliz Hükûmeti’ne bir rapor sundu: “Türkiye’yi İstanbul’dan atmak… Yüz­lerce yıllık sürecin devamı olacaktır.” dedi. Türkleri atmak için ele geçirilmiş olan bugünkü fırsatın kaçırılmaması için ısrar etti. Lord Curzon, İstanbul’dan atılacak olan Türklerin kendilerine Bursa’yı ya da Konya’yı başkent seçebileceklerini de eklemekteydi. İtilaf Devletleri’nin bu planlarının basına sızması üzerine Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa, 11 Ocak 1920 günü İngiliz Yüksek Komiserliğine gönderdiği telgrafta durumu şiddetle protesto etti. Anadolu’nun her tarafından da İngiliz Yüksek Komiserliğine protesto telgrafları gönderildi. 16 Mart 1920’de İstanbul fiilen işgal edildi. İstanbul’un işgali, bazı aydın ve milletvekillerinin tutuklanması üzerine Mustafa Kemal yapılan bu eylemi, yirminci yüzyılın kutsal saydığı değerlere yöneltilmiş bir darbe olarak nitelendirdi. Aslında bu beklenmeyen bir olay değildi. Mustafa Kemal komutanlık tecrübesinin verdiği alışkanlıkla yaptığı “Durum Muhakemesi” sonucu Meclis’in İstanbul’da saldırıya uğrayacağını tahmin ederek, İstanbul dışında bir yerde toplanması gereğini anlatmış; fakat arkadaşlarına benimsetememiştir. Fakat olaylar onu haklı çıkardı ve Anadolu’ya geçtiği ilk günden beri düşündüğü Yeni Türk Devleti kurma olanağını verdi. 16 Mart 1920’de hem İtilaf Devletleri temsilcilerine hem de milletine yayımladığı bildirilerde durumu değerlendirdi. Mustafa Kemal 17 Mart 1920’de bütün Valilik ve Ordu Komutanlarına gönderdiği bildiride bir “Meclis-i Müessi­san”ın Ankara’da toplanacağını bildirdi. Böylece yeni devletin ilerideki başkentinin ilk emareleri de belirmiş oldu: Ankara.

Ankara şehri İç Anadolu’da yerleşime elverişli bir düzlükte yer almaktadır. İlkin Galatlarca Ancyra denilen kentin adı, günümüze kadar Ankura, Angur, Engürü, Angora şeklinde biçim değiştirmiştir. Kimi dillerde üzüm, bostan, kıvrıntı anlamlarına geldiği ileri sürülen Ankara adının Yunanca Ancyra-Çapa’dan geldiği sanılmaktadır. Nitekim Romalıların şehre arma olarak çapayı seçtikleri, Roma paralarında da bu armanın görüldüğü bilinmektedir. Yüzlerce yıl ticaret yolu üzerinde olan kent XVII. ve XVIII. yüzyıla kadar her türlü sıkıntı, salgın hastalık, savaş vb. rağmen tiftik üretimi ve dokumacılığın merkeziyken ulaşım yollarının değişmesi, İngilizlerin 1860’lı yıllarda Ankara’dan götürdükleri Tiftik Keçisini Güney Afrika’da yetiştirmeyi başarması, kentin canlılığını yitirmesine neden oldu. XIX. yüzyılın son çeyreğinde demir yolu hattının Ankara’ya ulaşması bile kenti canlandıramadı. Bu yüzyılda kıtlık, ekonomik sebepler, sel baskınları ve yoğun kar yağışları Ankara’yı felce uğrattı. Tüm bunlarla beraber 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı için vilayetten 178 bin asker alındı. O zaman doğal afetlere bir de bu olay eklenince Ankara’nın nüfusu oldukça azaldı. Ankara yaşanan tüm bu olumsuz koşullara karşılık, nüfusunun %95’i Türk-Müslüman bir şehirdi. İşgal tehlikesinden uzak görülmekle birlikte, Mondros Mütarekesi sonrasında İngiliz ve Fransız askerleri tarafından kontrol altına alınmıştı. Kente gelen İtilaf Devletleri askerleri her yerde olduğu gibi burada tutuklamalara girişti ve bunların bir kısmını İstanbul’a gönderdi. Özgürlük duyguları yoğun Ankara halkı, Mustafa Kemal’in Amasya Genelgesi‘ni yayımladığı sırada İzmir’in Yunanlılarca işgalini protesto için yaptığı çağrıya uyarak derhâl mitingler hazırladı (29 Mayıs 1919). Yurt savunmasına katılmak için özellikle 1919 Eylülünden itibaren kentte Müdafaa-i Hukuk-u Milliye merkezi kuruldu. Aynı adla kazalarda kurulan örgütler de düzenli bir eylem oluşturulması amacıyla merkeze bağlandı. Şehirdeki örgütlenme, Ali Fuat Paşa, Ankara müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi ve şehir aydınlarının birleşmesiyle kuvvetlendirildi. Tüm bu çabalara Ankara halkı da candan katıldı. Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelişinden itibaren Büyük Millet Meclisinin açılışına kadar gelecek tüm konukların konaklama ve yemek giderlerinin çoğunluğu buradaki Müdafaa-i Hukuk örgütünün parasal desteğiyle karşılandı. Ankara halkının Vali Muhittin Paşa’yı halka ters gelen tutumu nedeniyle Padişaha şikâyeti, Damat Ferit tarafından engellenince, sözcülük yapan Hoca Atıf Efendi, “Padişahı da Sadrazamı da Ankaralıların tanımadığını” belirtti. Bu durum, Ankara’nın İstanbul’dan kopmasında büyük bir adımdı. Bundan sonra Ankaralılar İstanbul Hükûmetinin gönderdiği vali ve memurları da kabul etmeyeceklerini belirterek, İstanbul’a karşı doğrudan bir tavır aldı. Muhittin Paşa yakalanarak yargılanmak üzere Sivas’a Mustafa Kemal Paşa’ya gönderildi. Böylece Ankaralılar, Mustafa Kemal’e ve Millî Mücadele’ye bağlılıklarını bir kez daha kanıtlamış oldu. Kendi seçtikleri ve vali vekili olarak gördükleri Yahya Galip Bey de Ankara’ya yaraşır bir yönetim kurdu. Bütün bu gelişmeler Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı yürütmek için bir merkez seçmeye, seçimini de Ankara yönünde yapmaya yöneltti. İstanbul’un işgali ile Ankara daha da ön plana çıktı. Gözler Ankara’ya çevrildi. Ankara’yı karargâh yapmış olan Heyet-i Temsiliye hemen devletin sorumluluğunu üzerine aldı.

23 Nisan 1920’de TBMM açılınca, bütün ulusun başvuracağı en yüce kat oldu. Böylece Heyet-i Temsiliye’nin gelişiyle başlayan Ankara’nın fiilî başkentlik süreci, TBMM’nin açılışıyla hukuki bir durum kazanmaya başladı. 2 Mayıs 1920’de yeni devletin ilk hükûmeti de kurulunca Ankara fiilen hükûmet merkezi oldu. Yalnız Türkiye’nin değil, dış dünyanın da dikkatleri Ankara’ya çevrildi. Ankara herkesin gözünde bir merkezdi ve hukuken de Türkiye’nin başkenti olmaya adaydı. Gerçi ilk günlerde henüz hiçbir ülke TBMM’yi tanımamıştı; ama gün geçtikçe Mustafa Kemal Başkanlığında yapılan çalışmalarla gücünü göstermeye başlayan Meclis, dünyanın dikkatini çekti. Ankara bir yandan Türk vatanseverlerinin toplantı merkezi olurken, diğer yandan, bu yeni ve genç rejimle bağlantı kurmak isteyen devlet temsilcilerinin de uğrak yeri oldu. Sovyet Rusya, Azerbaycan, Ukrayna, Buhara, Afganistan gibi devlet ve emirliklerin elçi ve temsilcileri Ankara’ya geldi. Bunları Batı ülkelerinden gelen heyetler ve uzmanlar izledi. Böylece Ankara, hiç de hesapta olmayan, üstelik hazırlıklı da olmadığı bir nüfusu barındırmak zorunda kaldı. Hükûmetin oluşmasından sonra da başkent konusu hükûmetin gündeminde kaldı. 28.11.1920’de “Millî sınırlar içinde bir başkent seçilmesi için durumun askerî bakımdan Erkan-ı Harbiye Riyasetine bildirilmesi ve bir payitaht komisyonu kurulması kararlaştırıldı”. Komisyona Millî Savunma, İktisat, Bayındırlık ve Sağlık Bakanlığından seçilecek üyelerle TBMM’den de üç üyenin katılması kabul edildi. Başkent olabilecek yer konusunda Genelkurmay Başkanlığının da bir ön çalışması vardı. Hükûmetin kararnamesi de Genelkurmaya ulaşmış; ancak araya I. İnönü Muharebesi girdiğinden kararname Genelkurmayda bekletilmişti. Ancak I. İnönü Zaferi’nin hemen ardından konu tekrar meclis gündemine getirildi. Çalışmalar sonucunda hazırlanan hükûmet kararnamesine göre, İstanbul bir “merkezî merasim” olarak bırakılacak ve “hukuki merkez-i hükûmet” Anadolu’da olacaktı. Ankara Hükûmeti, başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya taşımaya karar vermişti. Bu taşıma İstanbul’un yabancı işgalden kurtuluşuna kadar “geçici” bir taşınma değil, kalıcı bir taşınma olacaktı. Hükûmetin bu şekilde hazırladığı Kararname milletvekilleri için âdeta sürpriz oldu. 31 Ocak 1921’de TBMM’ye sunulunca tepki, hatta öfkeyle karşılandı. “red, red” gürültüleri içerisinde yapılan oylamada kararname, 26’ya karşı 71 oyla reddedildi. I. TBMM başkentin değiştirilmesine hazır değildi. Milletvekillerinin önemli bir bölümü, zaferin kazanılmasından sonra başkent konusunun gündeme alınmasından yanaydı. Hükû­met, edindiği tecrübe sonrasında 3 yıl boyunca başkent konusunu bir daha gündeme getirmedi. Ankara da bu 3 yıl boyunca başkent adayı olarak kaldı. Mustafa Kemal 1921 yılında Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in Türkiye’nin başkentinin neresi olacağı konusundaki sorusuna; “…Saltanat ve Halifelik İstanbul’da kalacaksa da gerçek hükûmetin, millî hükûme­tin merkezi Anadolu’da olacak; yani İstanbul’dan daha iyi korunan yurdun orta yerinde bulunacaktır. Başkent olabilecek yerler arasında Kayseri, Sivas ve Yozgat aklımızdan geçiyor. Başkentimizi kurmak amacıyla bir komisyon bu merkezî bölgeyi inceleyecektir.” dedi. Mustafa Kemal kendisini ziyaret eden Le Temps gazetesi yazarı Berthe Georgen Gaullis’in yine başkentle ilgili sorusuna “Siyasi başkentimiz Anadolu’nun ortasında kalacaktır.” derken, özel görüşmelerinde de bunun Ankara olacağını söyledi. Mudanya Ateşkes Antlaşmasına göre, İtilaf Devletleri’nin yurdu terk etmeleri kesinlik kazandı. Bu süreçte bazı İstanbul gazeteleri “Pay-ı Taht” (başkent) sorununu gündeme getirdi. Mustafa Kemal’in gerek basına verdiği demeç, gerekse yakınlarıyla yaptığı konuşmalarda Ankara’nın resmen başkent olması gereğini vurgulamaması bir strateji gereği idi. Nitekim bu konuda yapılan çok erken bir açıklama “Ulusal hükûmetin İstanbul üzerindeki iddialarını zayıflatabilirdi. Başka bir deyişle yabancı devletler ve İtilaf Devletleri “Türkiye’nin Halifelik merkezinden vazgeçmek üzere olduğu” şeklinde yorumlanabilirdi. Bu nedenle Mustafa Kemal belirlenmesi/açıklanması için öncelikle savaşın kazanılması ve Lozan Antlaşması’nın belirli bir noktaya gelmesini bekledi. Nitekim 16 Ocak 1923’te İzmit’te İstanbul gazetelerinin temsilcileriyle yaptığı basın toplantısında Hükûmet merkezinin Ankara, Kayseri, Sivas üçgeni içerisinde bir yerde olması gerektiğini belirtti. Bu üçgenin bir ucunda olan “Ankara pekâlâ bir hükûmet merkezi olabilir ve hadisat orasını merkez yaptı ve feyizli bir merkez yaptı. Binaenaleyh Ankara’ya karşı nankörlük etmek caiz değildir…” dedi. Mustafa Kemal bu söylemiyle başkent konusunda tavrını net olarak ortaya koyarken, var olan tartışmalara da bir son vermek isteğindeydi.

9 Aralık 1922’de TBMM Hükûmeti’nin İstanbul “Murahhası” olarak atanan Dr. Adnan Bey 25 Şubat 1923’te İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’u ziyaretinde Türkiye’nin başkentinin neresi olacağı sorusuna karşılık, Adnan Bey geçmişte çok ihmal edilmiş olan Anadolu’nun kalkındırılması için başkentin Anadolu’da bulunması gerektiğini ama; resmî olarak bir bilgisi olmadığını açıkladı. Horace Rumbold, 25 Martta Londra’ya yolladığı raporda milliyetçiler için Ankara’nın âdeta “Türkün Kıblesi” gibi olduğunu belirtti. İzmit toplantısında bulunan gazeteciler sonraki günlerde başkent konusunu aylarca gazetelerinde dile getirdi. İkdam yazarı Ahmet Cevdet, Ankara’nın başkent olmasını savunurken, Tanin’den Hüseyin Cahit İstanbul’u ön plana çıkardı. Vatan gazetesinden Ahmet Emin ise, Bursa’yı önerdi. Başkent tartışmalarının devam ettiği günlerde II. TBMM’ye seçilen ve Ankara’ya gelmeye başlayan milletvekillerine başkent konusunda bir anket yapıldı. Ankete katılan milletvekillerinin büyük bir bölümü Ankara’nın başkent olmasını istedi. Bu sonuç üzerine Vatan gazetesinden Lütfi Arif 8 Ağustos tarihli “Merkezî Hükûmet Neresi Olacak” başlıklı yazısında, yeni meclisin ilk kararlarından birinin başkent meselesi olacağını dile getirdi. Hüseyin Cahit ise, Tanin’deki yazısında “Merkezî Hükûmetin Anadolu’da bir yerde kalması bir fikr-i sabit ve bir iman hâline gelmiştir. Artık bunun karşısında muhakemeye girişmek, deliller göstermek, istemek manasızdır.” diyerek, Meclisin Ankara lehine alacağı kararı kabullenmiş görünüyordu. Diğer taraftan II. TBMM’de meclis ikinci başkanlığına seçilen Ali Fuat Paşa’da Vatan gazetesine verdiği bir demeçte Ankara’nın başkent olması gerektiğini açıkça söylemekte bir sakınca görmüyordu. Lozan Barış Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanması ve 23 Ağustos 1923’te TBMM’de onaylanmasından sonra, onay İtilaf Devletleri temsilcilerine aynı gece bildirildi. Artık yeni meclisin önünde çözümlenmesi gereken iki temel sorun vardı: Bunlardan birincisi uzun süreden beri kamuoyunu meşgul eden başkent sorunu, diğeri ise devletin şeklini belirlemekti. Meclisin ele aldığı ilk konu 2 Ekim 1923 günü İstanbul’un boşaltılmasından dolayı başkent sorunu oldu. Mustafa Kemal Paşa gelişen süreci Nutuk’ta şöyle açıklamaktaydı: Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, tümüyle düşman elinden kurtulan Türkiye’nin bütünlüğü eylemli olarak gerçekleşti. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini yasa ile saptamak gerekiyordu. Bütün düşünceler, yeni Türkiye Devleti’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara kenti olması gerektiğinde toplanıyordu… Devletin başkentini bir an önce saptayarak iç ve dış kararsızlıklara son vermek çok gerekli idi. 9 Ekim 1923’te Dışişleri Bakanı İsmet Paşa tek maddelik yasa tasarısını meclise sundu: “Türkiye Devletinin makar­rı idaresi Ankara şehridir”. Bu toplantı 10 Ekim tarihli İkdam gazetesinde “Türkiye devletinin makarrı idaresi Ankara şehridir.” şeklinde yer aldı. Haberin detayında ise saat ikiden altıya kadar devam eden toplantıda İsmet Paşa ve rüfekasının verdikleri takrir mucibince Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na “Türkiye Devletinin makarrı idaresi Ankara şehridir.” seklinde madde ilavesi kabul edildiği ve sorunun yarın Meclisin genel toplantısında tekrar gündeme getirilip maddenin kanuniyetinin savunulacağı”… belirtilmekteydi. Yine aynı tarihli Tanin gazetesinde “Ankara Merkezî Hü­kû­met” başlıklı haberde ise; fırka toplantısında Ankara’ya Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın adının verilmesi hakkındaki teklifin toplantıya başkanlık eden Mustafa Kemal Paşa tarafından gündeme dahi alınmadığı yer almaktaydı. Yasa tasarısı 10 Ekim’de Layiha Komisyonundan, yine aynı gün Anayasa Komisyonundan hızla geçti ve 13 Ekim 1923’te Meclis genel kuruluna geldi. Yapılan tartışmalardan sonra oy çokluğuyla kabul edildi. Oturum başkanı Ali Fuat Paşa’nın oy çokluğuyla (ekseriyet-i azime) sözüne bazı milletvekilleri “oy birliğiyle” (ittifakla) sesleriyle itiraz etmesi üzerine, Ali Fuat Paşa “Efendim kalkmayan el vardır. Oy birliğiyle diyemem, gördüm, büyük çoğunlukla kabul edilmiştir.” diyerek oturumu sonlandırmıştır. Yasa teklifi şeklinde gündeme gelen bu konu karar biçimine dönüştürülmüştür: Karar 27: Ankara şehrinin Türkiye devletinin başkenti olmasına ilişkin Malatya Milletvekili İsmet Paşa’nın 2/188 sayılı yasa önerisi üzerine Anayasa Komisyonunca düzenlenen 10.10.1923 tarihli mazbata TBMM’nin 13.10.1923 tarihli otuz beşinci birleşiminin ikinci oturumunda okunarak olduğu gibi kabul edilmiş ve Ankara şehrinin Türkiye Devleti’nin başkenti olması büyük çoğunlukla kararlaştırılmıştır. Kabul edilen karar Ankara’nın, Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye’nin kente gelişinden itibaren fiilî olarak sürdürdüğü merkez olma özelliğini, başkent sıfatıyla taçlandırdı. Bu metin bir kanun değil TBMM kararı olduğundan, daha sonra Anayasamızda yer alacaktı.

Nitekim 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanından ve Halifeliğin Kaldırılmasından (3 Mart 1924) sonra 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisince benimsenen Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Devleti’nin başkentinin Ankara olduğu belirtildi. Ankara’nın başkent ilan edilmesi Avrupa’da tepkilere neden oldu. Özellikle İngiltere, Fransa ve İtalya’yı da kendi yanına çekerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun başkentine karşı ortak bir cephe oluşturmaya çalıştı. Devletler arasında karşılıklı notalaşmalar oldu. Ama genç cumhuriyet egemenliğinden asla taviz vermedi. Türkiye’deki yabancı diplomatik temsilcilikler âdeta 1. Ankara’da oturanlar 2. İstanbul’da oturanlar olmak üzere ikiye bölünmüştü. Afganistan, Sovyetler Birliği, Polonya ve Yunanistan’ın Elçilikleri Ankara’da, başta İngiltere olmak üzere diğer 18 devletin elçiliği İstanbul’da idi. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti yabancı elçilikleri Ankara’ya getirebilmek için başta bedava arsa vermek olmak üzere çeşitli kolaylıklar tanıdı. Ayrıca hükûmet, 1927’de İstanbul’daki Türk Dışişleri Bakanlığı İrtibat Bürosunu da kapattı. Bunu sonucu olarak da 1927’den itibaren Ankara’ya taşınan elçiliklerin sayısı her gün biraz daha arttı. Ankara’da hızlı bir imar faaliyetine girişildi. Yabancı uzmanlar getirilerek kentin gelecek yılları planlandı. Eğitim ve kültürel kurumlara öncelik verildi. Böylece Türk Devrimi’nin ortaya koyduğu değerlerin farkında, çağdaş bir insan tipolojisi de bu kentte yaratıldı.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=fc1ed1e0a7d18d93e451a2f814b25887d03a8b827fb681d0a2bb848b69e0f34cJmltdHM9MTc2MDMxMzYwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=Ankaran%c4%b1n+Ba%c5%9fkent+olu%c5%9fu&u=a1aHR0cHM6Ly95ZW5pLmF0YXR1cmthbnNpa2xvcGVkaXNpLmdvdi50ci9kZXRheS84NjgvQW5rYXJhJUUyJTgwJTk5biVDNCVCMW4tQmElQzUlOUZrZW50LU9sdSVDNSU5RnU

Düşün Damlaları  (10)

     Bâzıları, “Allah, niye kötülere, suç işleyenlere ve zâlimlere fırsat veriyor? Öyleleri niçin hemen cezalandırmıyor?” diye Yüce Allah’ı tenkit ediyor!

     Halbuki, bilerek bilmeyerek her insan hata ve suç işlemekten kendini uzak tutamaz! Hemen cezalandırmak gerekseydi, ortada insan kalmazdı. Oysa Allah; ihmal etmiyor, imhal ediyor. Kulun kendine gelmesi için, ona zaman tanıyor.

     Öğrenciler kötü not almaktan, ödevini yapmamaktan, devamsızlıktan; hemen sınıfta bırakılsalardı; sınıflar boş kalırdı! Oysa öğrencilerin çoğu; sene içinde, silkinerek bu hâllerinden bir süre sonra akılları başlarına gelip, toparlanıp çalışarak, devamlarına dikkat ederek; sınıfta kalmaktan kendilerini kurtarırlar.

     İşte insanlara da bu gözle bakmalı, yanlışlarından vazgeçeceklerini her zaman hesaba katmalıyız.

x  

     Bir şey, “İnandım.” demekle tamam olmuyor. Onu korumakla da mükellef ve yükümlüyüz. İnandığımızın gereklerini yapmıyorsak; inandığımıza güvenmiyoruz demektir.

                                                                              x

     “Kur’ân, yönetimde keyfiliği ve istibdadı değil, hukuku ve meşvereti emrediyor.”

 x  

     “Âlemin merkezi, insanın kendisidir.” (Elmalılı M. H. Yazır)

     Kur’an’da vurgulanan “Şura” ve “Meşveret” kavramları Meşrutiyet / Demokrasi ve Meclis demektir. Bunu bilmeyen “Meşveret” sistemine dayanan “Demokrasi”ye itiraz eder! Kimileri de savaş açar.  Halbuki, Meşrutiyet ve Demokrasi’nin ruhu ve özü Şeriat’tandır. Hayatı da ondandır.

     “Peygamberimiz Bedir, Uhud, Hendek’te ordunun konuşlandırılması, savaş taktikleri gibi en kritik hususlarda bile arkadaşlarına danışmış, kendi görüşlerine aykırı olsa bile meşverete göre hareket etmiştir…hakkında vahiy olmayan her meselede ashabıyla istişare etmiş (onlara danışmış)dır. Sahabe, özellikle Hulefa-i Raşidîn (Dört Büyük Halife) istişareyi pratik hayata geçirip şaheser örnekler vermiştir.”

     Farklı kelimelerle ifade edilse de, gerçek değişmez.    

                                                                              x    

     Okula, okul için değil, okul sonrası için gidiyoruz.

     İşe, iş için değil, emekli olmak için gidiyoruz.

     Arabaya, araba için değil, gideceğimiz yer için biniyoruz.

     Dünya’da da, dünya için değil, sonrası için bulunuyoruz.

     Öyleyse, ona göre yaşamalı, sonrası için gayret sarfetmeliyiz.

     Cansız beden neyse, tefekkürsüz ruh da öyledir.

   x   

     Tefekkür; can kuşunun mânen bedenden ayrılıp, çok uzaklarda cereyan, sereyan etmesi.

     Heyecan ve halecanlar içinde gezip tozarak, nice mesafeleri kat’ edip, durduğu yerden bir anda mânen, ruhen dolaşmaya çıkması, hatta felekten feleğe, âdeta tozu dumana katarak, yeni mekanlara erişip yeni simalara kucak açması, kısaca; kısa zamanda tayeran ederek, ufuktan ufuğa geçerek, ruhu, âlemden âleme gezdirmesidir.

     Şeyhi olmayanın şeyhi Şeytandır.

     Kitap okuyanın şeyhi var demektir.

     Şeyhin, ille de insan olması şart değil.

     Tabii, o kitap da kitap olacak.

     Aklın, akıl olması gerektiği gibi.    

Muktedirlere!

Derlediklerimizden bahisle;
Filistin halkına bugün yapılan alçak ve acımasız İsrail saldırılarına elbet karşı olacağız ve yapılması gereken her eylemin yanında ve destekleyicisi olacağız.
İnsanlık adına!
Müslümanlık adına meselesine gelince bence bir şerh koymalıyız ve dikkatli olmalıyız.
Müslüman olmanın sorumluluğu ile destek olmamız ise sadece Filistin’de ki zulüm gören sivil halk adına olmalı.
Yöneticilerine ve örgütlerine karşı değil.
Şuna eminim ki, kurulacak bir Filistin devletinin yöneticileri Hıristiyanlarla eskisi gibi yine dost ve işbirliği içinde olacaklardır.
Ve Türk milletinin hiçbir haklı davasında onun yanında yer almayacaklardır.
Dün Karabağ’da Ermenilerin, PKK ve ASALA’nın yanında ve bugün de Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın yanında oldukları gibi.
Mahmut Abbas’ın Doğu Türkistan için Çinin yanında yer alan ve Doğu Türkistan mücadelesini veren Türklere terörist diyen ve Çin haklı diyerek verdiği “herze “ demecinin daha dumanı tütüyor.
Bu durumda Türkiye deki siyasal İslamcı yapı ve sivil toplum örgütlerinin Filistin için ortaya koydukları sert protestolarda paydaşlarının Katolik Kilisesi ve Hrıstiyan Batı olması inşallah sadece Yahudi düşmanlığı ortak paydası ile sınırlı kalır diyelim!
Su uyur Türk’ün düşmanı asla uyumaz!
Gaza gelip dostumuzu düşmanımızı karıştırsak bedelini çocuklarımız ve torunlarımız öder!

*
Türk tarihini incelerseniz ‘’Türk’ün tarihi dostu kendisidir’’olduğunu görürsünüz,
Arap’tan dost olmaz!
Yaşanan yakın tarihi vakalardan sadece iki olay:
‘’Araplar; 1900 yıllarda Anglo-saksonlarla işbirliği yaparak Türk’ü arkadan hançerlemiş ve topraklarına onları yerleştirerek, Güney bölgelerimizin işgaline yardım etmişlerdir. Türklerin içlerine sızarak genellikle şeyhülislamlık makamlarına gelmişler. Çıkardıkları fetvalarla, Anadolu Türklerini aşağılamışlar, yönetimin güvenine dayanarak Kavm-i Necip (üstün kavim) unvanıyla her türlü hileye başvurmuşlardır. İngiliz Lawrence’le işbirliği ederek onları korumak amacıyla orada bulunan Türk askerini arkadan hançerleyerek Arap çöllerinde binlerce Vatan evladını şehit etmişlerdir’’.
*
‘’1965 yılında BM de Kıbrıs oylamasında Türkiye aleyhine oy kullandılar.1976 yılında BM de Türkiye’nin Kıbrıs ı terk etme oylamasında da çekimser kalarak Türkiye aleyhine karar çıkmasına neden oldular. 1975 yılında Mısır Başkanı Enver Sedat; Kıbrıs’a dönen Makarios a kardeşlik telgrafı çekmiştir. O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat; Kıbrıs Rumlarına “Biz sizleri kardeş mücadeleciler sayıyor, sizin zaferiniz bizimde zaferimiz olacaktır çünkü Düşmanımız ortak düşmandır.” demiştir. Makarios’un ölümünde tüm Arab Ülkeleri Bayraklarını yarıya indirerek 3 günlük yas ilan ettiler’’.
Değişeceklerini mi zannediyorsunuz?
*

Bildiğiniz gibi Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılını kutlama eylemlerinden biride ülkenin tanınmış iki rakip futbol takımının yüzüncü yıl kupasını kazanma adına ilgililerin düzenlediği karşılaşmanın Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde yapılmasına karar verilmiş.
Bu ezeli rakip iki takımız Galatasaray ile Fenerbahçe arasında Riyad’da oynanacak Süper Kupa finali iptal edildi. Krizin İstiklal Marşı’ndan değil, futbolcuların giydiği Atatürk armalı forma ve taşımak istedikleri “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” pankartından kaynaklandığı ifade ediliyor.
*
Süper kupa finalinin iptali, tamamen toplumsal duyarlılıkların iki kulübümüze telkin ettiği düşüncelerin sonucudur.
En vahimi siz ülkeyi yönettiğinizi sananlar; ülkemizin kurucu kadrosunun önderi dünyanın saygı duyduğu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü Suudilerin cibilliyeti bozuk liderlerinin dillerine dolamanızdır.
Yanlış politikalarınız böylece Riyad’dan döner.

Türk Kültür Diliyle Donanımlı Birey

Bugünler Ortadoğu coğrafyasında savaş adı altında çocukları kadınları sivilleri öldüren bir katliam yaşanıyor. İsrail Filistin arasında katliam devam ediyor. İnsanlık çukurlara gömülmüş. Savaşın çevre ülkelere sıçramasını teşvik edenler de pusuda bekliyor…
Bu içler acısı vahşi manzarayı seyrederken daha önce yazdığım bir makaleyi siz mümtaz okurlarımızla paylaşma gereğini hissettim.
*
Türklerin Anadolu coğrafyasını yurt edinmesiyle başlayan Anadolu toprakları tarihi boyunca medeniyetlere beşik olmuş, sevgi, insanlık, hoşgörü zirve yapmış, kendi kültür kodlarımız ise; Ahmet Yesevi’nin önderliğinde Horasan Erenleri, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Somuncu Baba gibi sevgiyi bayraklaştıran, Anadolu’yu İslamlaştıran kültür elçileri ve düşünce üreten manevi önderler olarak insanlığa ışık olmuşlardır..
*
Asırlarca savaşlara rağmen terörizm mevcut olmamıştır. Neyazık ki son kırk yılı aşkındır terör belasıyla iç içeyiz.

*
Birey; birilerinin kulu olmaktan kurtulmuş sadece vicdanının sesine kulak veren, toplumsal yararı bireysel yarardan üstün tutabilen kişidir.
*
Birey; talimatlarla vicdan arasında kalırsa vicdanını devreye sokan kişidir. Bu anlayışı düstur edinebilmektir.
Dolayısıyla birey olma, insan olmanın olmazsa olmazıdır.
*
Demokrasi; insanoğlunun aklıyla ulaşabildiği ideal bir yönetim tarzıdır. Başka bir ifadeyle halkın yönetime direk ya da temsili katılımıdır.
*
Demokrasilerde sağlıklı işleyiş ise toplumu oluşturan insanların “birey” olup olmadıklarıyla direk ilintili bir konudur.
*
Doğu toplumlarında demokrasi serüvenlerinin bir türlü kurumsallaşamamasının nedeni de insanların yığından bireye geçişte ortaya çıkan ” kültürel gecikmeyle” ilgili durumdur.
*

” Demokrasiyi içselleştireceğiz” ifadesinin nedeni de demokrasi kültürü olmadan demokrasinin kurumsallaşamayacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
*

Atatürk’le başlayan Milletleşme sürecimizi tamamlamalıyız.” Derken milli iradeyi cemaat – tarikat ve aşiret esaretinden kurtarmayı hedeflemeliyiz.
*
Zira fikri hür vicdanı hür bireylerden oluşan toplum ancak Türk medeniyetinin temel taşlarını döşeyebilir.
*
Hedeflediği Kızılelma Türk’ün aydınlanma çağıdır. Bu çağın temel parametreleri demokrasi, birey olma, sivilleşme hesap verebilirlik, liyakat ve en ömemlisi hukukun üstünlüğüdür. Birey böylesi şartlarda ancak özgür olabilir.
*
Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ” ise kuvvetler ayrılığı dediğimiz Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin Türk milleti adına kontrol- denge mekanizması içinde çalışması idealidir.
*
Evet, demokrasi kültürü bir günde gerçekleşmiyor. Bunun için bir süreç gerekmektedir. Ne kadar çok çabalarsak hedefe daha çabuk ulaşırız. Bu süreçte yanlışlar, hatalar ve yanlış anlamalarda olacaktır. Ancak bıkmadan usanmadan bu çabaya devam etmek gerekir. Bu çabayı filozofun felsefe nedir sorusuna – “yolda olmaktır. ” Cevabı herhalde en iyi açıklamadır. Bizler hep yolda olacağız. Türk’ün Kızılelmamsı olan demokrasi ve birey olma mücadelemizi vereceğiz.
*

Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;
Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;
*
Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;
*
Seçilmişler her attıkları adımda, seçmen benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederse;
*
Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;
*
İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;
*
Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir dindarlık almışsa;
İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık… Oradadır İslam…
*
Bunlar yoksa
Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde kadınlar da öldürülür;
Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan edilir; olmadı tekfir edilir.
*
Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.
Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

Siyaset ve Suç Örgütleri

İstanbul’un orta yerinde, bir avukat suikasta uğradı. Bu, basit bir cinayet değil. Çünkü olayın failleri, azmettirenleri ve maktulün kişiliği sosyal, siyasi ve hukuki boyutlarını karmaşıklaştırıyor.

Suç örgütlerinin pervasızlığını ve devletin caydırıcılığının kaybolduğunu bir kere daha gördük. Bu olayda kurşunlar bir kişiyi değil, hukuka olan güveni de vurdu.

Daha da kötüsü bu olayla, bir kere daha, suçun “yasadışı” olmaktan çıkıp meşrulaşan bir güç ilişkisine dönüştüğü kanaatine sürükleniyoruz.

Serdar Öktem cinayeti bu yapının yalnızca dışa sızan bir parçası.

Bu tür olaylarda, tetiği çeken ellerden, o tetiği çekmeye cesaret verenler daha önemlidir. Belli ki tetikçiler yeni nesil suç örgütlerinden birine mensup çocuk ve genç suç makineleri. Fakat -Sinan Ateş cinayetinde olduğu gibi- azmettirenler belli değil.

Bazı yorumcular “bu iktidar döneminde azmettiricilere ulaşılmasının mümkün görünmediğini” söylüyor. Suçluların korunduğu izlenimi kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bir sürecin sonucudur bu.

Türkiye, uzun süredir hukuk devleti olmaktan çok “güç devleti” anlayışıyla yönetiliyor.

Gücü elinde tutanlar için kurallar esnetildi; yasa dışı ile yasa içi arasındaki çizgi bulanıklaştı. Gazetecilere, muhalif siyasetçilere saldırı ve suikast teşebbüsünde bulunanlardan hiç ceza alan olmadı.

Çünkü yargı siyasete bağımlı hale geldi. Ardından siyaset sermayeyle iç içe oldu.

Son halka olarak da suç ekonomisi meşrulaştı.

Yıllardır siyasetin, sermayenin ve medyanın iç içe geçtiği bu sistem, artık suç örgütlerini değil, suçla yönetilen bir düzeni konuşur hale getirdi.

Bugün mesele mafyanın varlığı değil; onun neden bu kadar rahat yaşadığı, neden bu kadar korunabildiği.

Çünkü hukuk çekildiğinde boşluğunu korku, suskunluk ve gayrimeşru çıkar ağları dolduruyor.

Türkiye’de artık mafya denilince akla sadece karanlık sokaklarda tabanca taşıyan kabadayılar gelmiyor. Yeni mafya kravat takıyor, kamu ihalelerine giriyor, televizyon ekranlarında yorum yapıyor, kimi zaman da siyaset kürsülerinde boy gösteriyor.

****

Toplumda artık güç odaklarına yakınlığı bilinen kişi ya da grupların işledikleri suçların cezasız kalacağına dair yaygın bir kanaat var.

Bu kanaati güçlendiren örnekler hafızalarda tazeliğini koruyor.

“Hesap sorulmaz” inancı, sadece adalete olan güveni değil, suç işleme eşiğini de düşürdü.

Böylece hukuksuzluk bir yönetim tarzı haline geldi.

Bir zamanlar mafyatik yapılar devletin gölgesinde var olmaya çalışırdı. Yasalar etkisiz kaldıkça güç ilişkileri derinleşiyor; yasadışılık sistemin dışına değil, içine yerleşiyor.

************************************

MHP ve Ülkü Ocakları’nda Derin Sessizlik

Avukat Serdar Öktem’in öldürülmesinin ardından ülkücü camiada derin bir sessizlik hâkim.

Cinayetin, Sinan Ateş suikastıyla ilgisi ve benzer yönleri olduğu konuşuluyor. Sinan Ateş Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmıştı. Serdar Öktem de MHP ve Ülkü Ocaklarında üst düzey görevlerde bulunmuş ve milletvekili adayı olmuş biri. Ama buna rağmen her iki cinayette de MHP ve Ülkü Ocakları yönetiminden neredeyse hiç ses çıkmadı.

Bu sessizlik, yalnızca ihtiyatlı bir tutum gibi görünmüyor. Toplumda, özellikle ülkücü tabanda “bazı şeylerin gizlendiği ve konuşulmasının yasak olduğu” hissini güçlendiriyor.

Kamuoyunda oluşan kanaat şu: MHP yönetimi, bu tür olaylarda kurumsal olarak tartışılmak istemiyor. Ancak bu tercih, partiyi iktidarın gölgesinde görünmez hale getiriyor. Hatta MHP’yi teröristbaşı Öcalan’ın taleplerinin karşılanması gibi kritik dönüşümlerde kullanılan bir aparat olarak gösteriyor.

Oysa ülkücü hareketin tabanında, “adalet” duygusu ve “vatanın birliği ve milletin bekası” fikri güçlüdür.

Kardeşlik ve dava bilinciyle yetişmiş insanlar, kendi çevrelerinden çıkan isimlerin, kendi camiasından insanların katledilmesinden sorumlu olması ihtimalinden bile çok rahatsız.

Sessizlik uzadıkça bu rahatsızlık, yerini kırgınlığa ve iç sorgulamaya bırakıyor.

****

Ülkücü taban, uzun yıllar boyunca “devletin bekası” inancıyla siyasete bağlı kaldı.

Ancak son yıllarda MHP’nin geleneksel politikasına tam zıt yöne savrulması, yaşanan güç ilişkileri, suikastlar ve derin sessizlik bu inancı sarsmaya başladı.

Çünkü insanlar artık yalnızca “kimin vurduğuna, vurulduğuna” değil, “kimin sustuğuna” da bakıyor.

Sinan Ateş ve Serdar Öktem cinayetleri, ülkücü camianın vicdanında travmatik bir etki yarattı.

Her iki olayda da kurbanlar “camiadan biri” idi; buna rağmen kendi camialarından güçlü bir sahiplenme sesi çıkmadı.

Bu durum, “bizim değerlerimiz gerçekten hâlâ geçerli mi?” sorusunu tetikledi.

Genç ülkücülerde bu sorgulama daha belirgin.

Sosyal medyada artık “lider-doktrin-teşkilat” sloganının yerini, “adalet, liyakat, vicdan” arayışı alıyor.

Bu dönüşüm sessiz ama derin: Dışarıdan bakıldığında bir sükûnet var; içeriden bakıldığında ise bir inanç depremi yaşanıyor.

************************************

AKP Kanadı da Sessiz  

Sadece ülkücü çevreler değil, iktidar partisi de bu cinayetler karşısında sessiz.

Ne Cumhurbaşkanlığı’ndan ne de AKP sözcülerinden kamu vicdanını rahatlatacak bir açıklama duyuldu.

Oysa aynı çevreler, kendi tabanlarına yönelen en küçük eleştiride dahi anında sert cevaplar verebiliyor.

Bu seçici sessizlik, “bazı ölümler daha az önemli” tavrı siyasetin adalete bakışını gösteriyor.

İnsanlar artık öldürenlerin ve/veya öldürülenin hangi safta olduğuna bakılarak adalet dağıtıldığına inanıyor.

Bu inanç, devletin eşitlik iddiasını aşındırıyor; “adalet duygusu” yerini “taraftarlık duygusu” alıyor.

İktidar kanadındaki sessizlik toplumsal vicdanı kanatıyor.

Serdar Öktem ve Sinan Ateş cinayetleri, tekil suçlardan ibaret değil.

Bunlar, devletin adalet damarlarının tıkandığı, siyasetin ahlak pusulasını kaybettiği bir dönemin göstergesi.

Bugün Türkiye’de artık mesele “suçluların kim olduğu” değil; suçun neden bu kadar korunur, kollanır ve cezasız kalabildiğidir.

Bu tabloyu değiştirmek ancak toplumsal bir uyanış, korkunun yerini vicdanın almasıyla sağlanabilir.

Adaleti mahkemelerde ve toplumun ortak vicdanında yeniden inşa etmeliyiz.

Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı, güçlü liderler değil, güçlü kurumlar, cesur hukukçular ve adalete inancını kaybetmemiş insanlardır.

Çünkü, MİLLETİ HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ YAŞATIR. 

KKTC Cumhurbaşkanlığı Seçimine Giderken…

    19 Ekim 2025 Pazar günü KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır. Bugüne kadar bağımsızlar da dâhil 8 adayın başvurduğu bu seçimin en güçlü iki adayı var.

    İlki halen Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Sn. Ersin Tatar, diğeri ise CTP Genel Başkanı Sn. Tufan Erhürman…

    Seçimin bu iki aday arasında geçeceği kesin. İlk Turda %50+1 oy alan yeni Cumhurbaşkanı olacak. KKTC’de yapılan anketler bu seçimin başa, baş geçeceğini gösteriyor. %14 civarında olan kararsızlar bu seçimin sonucunu belirleyecek.

    Her iki adayın seçim vaatlerine bakıldığında Sn. Tatar halkının kayıtsız şartsız egemenliğini, adada iki devletli çözümü, Sn. Erhürman ise sonu ‘’Birleşik Kıbrıs’’ olan federasyonu destekliyor.

   Ancak 1968 yılından beri adada devam eden çözüm sürecine bakıldığında federasyon odaklı hiçbir çözüm modeli kabul görmedi!

   Çünkü bu modelin içinde var olan ve Türk tarafına verilmesi düşünülen en küçük taviz dahi Rum tarafınca ret edildi.

  Yönetim, toprak paylaşımı, mülkiyet ve garanti başlıklarının içerisindeki federatif çözüm modeli ne zaman ortaya konulsa Rum tarafı çözüm masasını terk etti.

  2016-2017 yıllarında Crans Montana’da yapılan son görüşmeler devam ederken, GKRY okullarında Enosis’in yıl dönümü kutlanıyor, Rum Ortadoks Kilisesi Kıbrıs Türk tarafına azınlık haklarından başkası verilemez açıklamasını yapıyordu…

   Sözün özü Rum tarafı adanın yönetimi kendilerinde olmadığı sürece; ne federasyona ne de başka bir çözüm modeline evet demeyecektir.

  Rumların bu saplantılı davranışları üzerine özellikle Türkiye bundan böyle federasyon modelinin artık çözüm olmaktan çıktığını, adada iki yapılı devlet modelinin gerçekçi bir çözüm olacağını açıklayarak, KKTC’nin uluslararası camiada tanınması için her platformu kullanmaya başlamıştır.

  İşte 19 Ekim Pazar günü KKTC de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi yıllardır yaşanan bu sürecin Kıbrıs Türk Halkının üzerinde yapmış olduğu etkiye göre şekillenecektir.

   Yani bir tarafta federasyoncular, diğer tarafta iki devletli yapıyı destekleyenler olacaktır…

   Pekiyi, hangi tarafın adayı ipi göğüsleyecektir?

    Aslında yaklaşık 60 yıldan beri konuşulan çözüm sürecine, yapılan seçimlere bakıldığında hiçbir model sonuca etki etmeyeceğinden, halk sadece kendisine yakın gördüğü, geleceğini iyi savunacak adayı seçecektir.

  Bugünün KKTC’sinde Sn. Ersin Tatar halka en yakın, halkın içinde yaşayan bir Cumhurbaşkanlığı sergilemektedir.

  Sn. Tufan Erhürman ise 1,5 yıllık başbakanlığı ile tanınmaktadır…

   Bu arada KKTC’de unutulmaması gereken iki cumhurbaşkanlığı dönemini de hatırlatmak gerekirse; Mehmet Ali Talat ve Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde; federasyonun savunulduğu çözüm adı altında Rum tarafına verilen teslimiyetçi tavizlerin unutulmaması, bu süreçleri yaşayan halkın 19 Ekim de oy kullanırken Rumlarla iç, içe yaşayıp yaşayamayacaklarını da değerlendirmeleri gerekir.

  Bir hatırlatmada KKTC Cumhurbaşkanlarının seçildikten sonra yapmış oldukları yeminin içeriğidir. Bu yemin metni Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Sn. Denktaş döneminden beri değişmemiş, seçilen her cumhurbaşkanı aşağıdaki yemini yapmıştır.

    ‘’Devletin varlığını ve bağımsızlığını, yurdun ve halkın bölünmez bütünlüğünü, halkın kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma; halkımın refah ve mutluluğu için çalışacağıma; her yurttaşın insan haklarından ve temel hak ile özgürlüklerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa ve yasalara bağlılıktan ayrılmayacağıma; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

  Daha ilk satırında ‘’yurdun ve halkın bölünmez bütünlüğünü, halkın kayıtsız ve şartsız egemenliğini’’ koruyacağına dair namus ve şerefi üzerine yemin edecek olan Cumhurbaşkanı nasıl olur da sonu ‘’Birleşik Kıbrıs’’ olan Federasyon modelini yeniden halkın önüne koyacaktır?

   Ben siyasetçi değilim ama adadaki siyasi gelişmeleri yakinen takip ederim. 1985 yılında yapılan ilk genel seçimde adada görevliydim. O zamanki coşkuyu hala hatırlarım.  Ancak aradan geçen 40 yıl çok şeyi değiştirmiş, adada defalarca yapılan seçimler, hayat şartları her şeye yeni baştan şekil vermiştir.

  Bu nedenle adanın kuzeyinde de, güneyinde de yaşam çok değişmiş, halkın önceliği seçim şartlarına değil; yaşam şartlarına odaklanmıştır.

  Ada coğrafyasındaki uluslararası gelişmelerin Kıbrıs’a yansımaları da farklı olmuş, bu bölgedeki enerji yataklarının zenginliği, adanın jeostratejik konumu siyasi gelişmeleri de çok etkiler olmuştur.

  Ancak her ne yaşanırsa yaşansın önemli olan halkın kendi geleceğini nasıl görmek istediğine odaklanmıştır. Bu seçimlerin sonucunu da bu gelecek belirleyecektir.

  Kıbrıs Türk Halkı eğitim seviyesi yüksek, milli menfaatlerine öncelik veren, 42 yıldan beri özgürce ve mutlu bir şekilde yaşadıkları devletinin kıymetini bilen, seçeceği adayın niteliklerini, becerilerini, yapabileceklerini ölçümleyen bir toplumdur.

  İşte bu nedenledir ki, yeni cumhurbaşkanı bu değerler ve ölçümler çerçevesinde seçilecektir.

İki Tarzı Hükümet

Devlet; milletin teşkilatı, millete hizmet eden örgüt, milleti yaşatan örgüt… Milletin diğer milletler arasında, milletler dünyasında hayatiyetini devam ettirecek, diğer milletlerle iş birliğinde ve rekabette güçlü kılacak örgüttür.

Bu bir anlayış, bir görüş. Devleti bundan farklı anlayan görüşler de var.

Devlet bizim ve arkadaşlarımızın günlük ekmeğini, yatacak yerini temin ettiği yer. Gelir kapısı. Tabii yalnız ekmekle yaşanmayacağı gibi yalnız yatakla da barınılmaz. Niçin benim adamlarım ejder meyvesi yiyip Londra veya New York’un en güzel caddelerindeki malikânelerde barınmasın? Bu görüşe göre devlet, afiyetle yenilecek yerdir. Halktan alıp biz yandaşlara sunan sofradır.

Kurumların başına kimleri getiririz? Bu sorunun tek cevabı yok. Devleti, millete hizmet eden örgüt diye görüyorsanız cevap başka; yiyip içeceğimiz yer diye bakıyorsanız başka. Hem de bambaşka.

Diyelim bir sefaret. Bir büyükelçilik. Birinci görüşe göre uluslararası ilişkileri ve diplomasiyi iyi bilen, uluslararası toplantılarda, sohbet ve tartışmalarda ülkeyi utandırmayacak- tersine, bize husumet besleyenleri utandıracak- birilerini ararsınız. “Bilen” dediysem o bilgi, kitaplardaki hatta sınıflardaki bilgiden ibaret değildir. Böyle bilgi gereklidir ama yeterli değildir. Araba kullanmayı, trafik kurallarını kitaplardan okuyabilir, sınıfta bir hocadan dinleyebilirsiniz. Fakat F1 pilotu olmanız için bu bilgilere ilaveten on yıllarca direksiyon sallamanız, daha önce nice yarışlara katılmanız gerekir. Büyükelçi hariciyenin F1 pilotudur ve yetişmesi F1 pilotundan kolay değildir.

Eğer maksat millete hizmet ise.

Tayin terfi işleri

Yok adamımızın rızkını teminse kriterler farklıdır. O ne bilir, ne yapabilir diye değil, münhal makam var mı diye bakarsınız. Patagonya sefareti? Daha yeni mi tayin ettik? Hay Allah. Peki Takunya? Yakında boşalacak. Takunca bilmiyor mu? Zarar yok. Hiç mi dil bilmiyor, bakın bakalım eşi çat pat biliyorsa ona da tercüman kadrosu açarız. Tamam mı? Ha bir de iyi dil bilen birini de yanında tayin edin. Olur a bir yerde dinlemesi veya konuşması gerekir.

Takunya da mı dolu? O zaman sefir değil de Tenvirat Genel Müdürü yapalım. Nere mezunu arkadaşımız? Çocuk psikolojisi uzmanı mı? Olsun canım, Tenvirat’ta tonla mühendis var. O tepeden onları idare eder. Hem tenvirat olmadan, karanlıkta, çocuk psikolojisi yapılmaz ki. Değil mi?

Birincide makamlara gerekli nitelikte adam bulmakta sıkıntı çekersiniz. Hem o yerin akademik bilgisine sahip olacak, hem de becerisine. O meslekte yıllanmış olacak, pişmiş olacak. Hele makam, her ülkede geçerli bir mesleğin makamıysa giderlerse gitsinler stratejisiyle elinizdekileri yurt dışına kaçırmış da olabilirsiniz. Velhasıl makamlara adam yetiştirmekte zorlanırsınız.

İkincide problem bunun tam tersidir. Adamlara makam yetiştiremezsiniz. Devletin makamları sizin adamlara yetmez. Siz iktidarsanız yandaşınız çoktur. Diploma ve tecrübe de söz konusu olmayacağından adamlarınızın talebi her zaman makam arzından kat kat fazladır.

Daha daha farklar

Birinci tip devlette, kendini işe adamış bir sürü deli vardır. Zor bir gelişme karşısında hemen davranır. Talimat beklemez. Çünkü önemli olan millete hizmettir. Acil gelişmeye acil tepki gerekir.

İkincide önemli olan kurum değildir. Önemli olan bize o kurumu, o makamı sunan veli nimetimizdir. Dolayısıyla ani olaylara tepkimiz ağırdır. Önce sorar, sonra talimata göre hareket ederiz.

Birinci tip devlette, başarısız yönetici, başaramadığını görür ve istifa eder. Ne yapacağı, neyi yapamadığı, başarının ve başarısızlığın şartları bellidir.

İkinci tipte velinimetinin tayini ile gelen, neyin başarı, neyin başarısızlık olduğunu pek bilmez. Bu önemli de değildir. O yüzden ikinci tip devletlerde kurumların başına ne gelirse gelsin, yöneticilerin istifa ettiği görülmez. O makam bir lütuftur. Lütfa sırt çevrilmez. Ancak müteşekkir kalınır.

İki devler karşı karşıya

Millete hizmet eden insanlarla, milletin hizmet ettiği insanlar arasındaki asıl fark, devletler karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.

İkisi de millete hizmet eden devlet teşkilatlarında rekabet çetindir. Uzun sürer. Belki bir orta yolda anlaşılır. Belki anlaşılmaz ve çekişme sürer gider.

İkisi de yeme peşindeki devlet teşkilatları birbirini hemen anlar, kolayca anlaşır. İş birliği yapıp kendi servetlerinden karşıdakine sunup karşılığında onlardan da bir şeyler alırlar. “Sen benim sırtımı kaşırsan ben de senin sırtını kaşırım.” felsefesi daha ilk birkaç saatte hâkim olur. Anlarlar birbirlerini ve anlaşırlar. “Yeme sırası bizde” felsefesi milletler arası barış için çok elverişlidir.

Sıkıntı zıt değerlere sahip kadrolar karşılaşınca çıkar. Ne yapacağını bilen, mesleğinde pişmiş ekip ikinciyi paralar, ufak parçalara ayırıp kuş yemi yapar. Bu sebepledir ki yiyicilerden kılavuz tutan milletlerin burnu krizden kurtulmaz.

İyi ki bizde “yeme sırası bizde” ve “biraz da biz yiyelim” anlayışı hâkim değil. Ya olsaydı.

Siyonist Deveye “Harese” Yaşatmak

“Harese”, Arapça kelimedir; hırs, haris, ihtiras, muhteris sözcükleri buradan türetilmiştir. Araplar, develere çöl gemileri derler. Deve, üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür; o kadar dayanıklıdır. Bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır; gördükleri yerde o dikeni koparır, çiğnemeye başlar. Keskin diken, devenin ağzında yaralar açar, yaralardan kanlar fışkırır. Tuzlu kanın tadı devenin hoşuna gider. Yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı, haresedir.

Hırs, öfkeyi doğurur. Öfkenin olduğu yerde akıl, sağduyu olmaz. Şiddet, kaos, kavga kaçınılmazdır.

Hırsın esiriyiz; üretirken tüketildiğimizin ne kadar farkındayız? Zamanı, güzellikleri, huzuru; sonuç olarak kendimizi tüketiyoruz. Haz verici bir tüketim çağını hızlı yaşıyoruz. Tüketim bitince lezzet de kalmıyor, kendimiz de yok oluyoruz. Tüketim sarhoşluğunun korkunç sonucunu görebilmek için derin bir bilince ve yüksek bilgeliğe de gerek yok. Bunu anlamak için gözlerin görür, kulakların işitir, aklın çalışır, cibilliyetinin temiz olması yeterli.

Biriktirme sevdası, inançlarımızın verdiği motivasyon, mahalle baskısı, kurduğumuz yüksek hayaller birer hırs katalizörü.  Hırs; hayatımızın dengesini bozan, olağan akışını ifsat eden, varlığı biyoloji ve kimya ilmiyle izah edilemeyen gizli virüs.

İnsanın itidale, dengeye, huzura ihtiyacı var. Dengeyi bozun her motivasyon bir ifsat ve ihtiras sebebi. Dünya, muhteris insanların ifsatları yüzünden huzurdan mahrum. İsrail’in ne işi var Gazze’de? Yahudiliğin siyasi jargonu olan Siyonizm ideolojisi ve onun baş aktörü Netanyahu, niçin öldürtür yüz binlerce Müslüman’ı? Sapkın inancına göre, kendinden olmayanlar onun kölesi, emir kulu. Yahudi değilsen hayvansın. Arz-ı mevut, ona tanrının verdiği kutsal belde. Yahudi’nin kutsalına engel olan her insan, fikir, eşya yok olmalıdır. Öldürülen her insan, Yahudi’nin Cennet’teki makamını yükseltecektir. Motivasyon kaynağı, dünya insanlığının huzurunu kaçıran bu saçma inanç sistemi.

Harese, hırs sahibi her canlının uğradığı mutlak son. İsrail’den sonra Amerika’nın da harese felaketi yaşayacağını düşünüyorum. Sosyolojinin yasaları ve tarihi belgeler, bunu anlatıyor anlayana. Gazze, bugün sadece İsrail’e ve Amerika’ya karşı savaşmıyor. Düşman, beynelmilel Siyonizm. Siyonizm’in, azman bir deve olduğunu inkâr edecek değilim. Silah, para, medya, sanat ne varsa her türlü gücün sahibi. Her taşın altından bu pis ideolojinin aparatları çıkıyor. Dünya Siyonizm’i şimdilik Gazze’deki dikeni yemekle meşgul.

Diken, kendi içinde özgür yaşar, savunması kendinden, dokunmayana dokunmaz, durduğu yerde kimseye batmaz. Küreselleştikçe diken olma özelliğimizi, özgünlüğümüzü, dolayısıyla özgürlüğümüzü kaybediyoruz. Dikleşmeden dik durmaktı insan ve millet olarak karakterimiz. Sindirildik, meşruiyetimizi başkalarına kabul ettirme, kendimizi beğendirme adına iyice ezik olduk. Yahudilik bir din ve kültürel kimliktir, Siyonizm ise bu kimliğin siyasi bir ifadesidir. Bakara suresi 120. ayetteki “Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: ‘Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.’ Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” buyruğunu dikkate almadık ya da bu uyarının gereğini yapmaktan kaçandık. Şimdi birbirimize bakıp ağlaşıyoruz, düşmanı ayağımıza çelme takmakla suçluyoruz. Düşman görevini yaptı, biz yapmadık.

İnsanlık onuru Siyonizm’i yenmeli. Şimdilik, Gazze bir diken, Filistin, Yemen birer diken. En kısa yarınlarda ezilen, sömürülen milletler, uyuşturulan beyinler uyanmalı, kendilerine dönüp özgün halleriyle, özgürlüğün gururunu yaşayabilmek için Yahudi devesini harese mecrasına sokmalıdır.  Süreç, başlamıştır, devam ettirilmelidir.

Allah’ın dostluğunu ve yardımını kazanmak, onun koyduğu yasalara uymak ve prensiplerine uygulamakla mümkündür. Sadece, oturup yalvarmak değildir, dua. Dua, dik durmaktır, gereğinde diken olmaktır, özgün olmaktır. Kimsenin olmadığı yerde “Ben varım.” diyebilmektir. Sadece mescitler değildir duanın mekânı; muharebe meydanları, sosyal medya mecraları, siyaset arenaları, beynelmilel merkezlerdir. Sadece birkaç salavat değil, kandır, terdir, gözyaşıdır duanın alametifarikası. Düşmanın silahıyla silahlanmaktır, yapılması gereken en acil dua. Allah’ın tavsiye ettiği yöntem, koyduğu yasa budur.

Harese süreci başlamıştır. Siyonist deveye diken olanlara, ne mutlu! Onların yeri belli, senin durduğun yer neresi?