5.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 37

Trabzon Ne “LAZ” Ne “Pontus RUM’u”dur !Öz be ÖZ TÜRK Yurdudur

kypchak #beceneng #peçenek #kıpchak #turkic #hungary #avşar #çepni

Trabzon tarihten bu yana Türk’tü bugünde Türk’tür. Ebediyen de Türk olarak kalacaktır.
Geçmişten günümüze Doğu Karadenizi; Kimmer, Gaska, İskit, Dril, Tibaren, Peçenek, Bulgar, Akhun, Hun, Hazar, Kuman ve Çepni, Avşar gibi birçok Türk Budunu yurt tutmuştur.
Bugün çokça adı duyulan iki Türk Budunu Çepni ve Kıpçaktır. Ancak Doğu Karadeniz’e geçmişten günümüze dek yerleşen Türk-Turani kavimlere bakılırsa aslında Doğu Karadeniz’in küçük bir Turan olduğu ortaya çıkmaktadır.
Fatih Sultan Mehmed Hanın fethettiği, Yavuz Sultan Selim Hanın vâlilik yaptığı ve Kanuni Sultan Süleyman Hanın doğduğu bu şehir dört bin senelik eski bir târihe sahiptir.
●Önce Şunu Bilmek Gerekiyor! “Lazlar Türk mü, değil mi?
Lazlar Türk değil Kafkasya kökenli bir halktır. Genel görüş Gürcü kökenli olduklarıdır. Karadeniz’de nüfusları en fazla 200 bin en az 80 bindir. Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka’da yaygın olarak yaşarlar. Yani Artvin ve Rize haricinde Lazların Karadenizle alâkaları yoktur.
● PEKİ KİMDİR BU RUMLAR?
Rum etnik kökeni temsil eden bir kelime değildir.Yazılışı “Rome” Okunuşu “Rom” dur. zamanla Rum kelimesine evrilmiştir. Roma ve Romalı demektir. Anadolu’ya yerleşmeleri çok eski tarihlere dayanan Rumlar, 1923 yılından sonra Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi ve en son olarak 6-7 Eylül Olayları ile Türkiye Cumhuriyeti’nden neredeyse tamamen ayrıldılar.(1.dünya savaşına kadar Anadolu’da bütün etnik kökenler ayrı ve eli tetikte yaşamaktaydı. Kaldı ki İslama göre kız alnır kız verilmezdi. Anadolunun Türkleşmesi kavramı yüzyıllar boyunca bu şekilde oldu.)
Rum sözcüğü etimolojik ve tarihsel kullanılışıyla Roma’dan kaynaklanmıştır. Bu sözcükle “Roma İmparatorluğu”, “Roma İmparatorluğu’nda yaşayan kimse”, “Romalı”, “Arap ilinden başka ilden olan kimse”, “Anadolulu”, “Osmanlı” gibi anlamların karşılığıdır. Eski Türkçede Anadolu’ya Diyar-ı-Rum;yani Roma Ülkesi denirdi.
Türkiye Selçukluları zamanında Anadoluya hakim olan Türklerden bahsederken ‘Konya Rum sultanlığı’, ‘Rum sultanı’”Diyarı Rum Selçuklu Devleti” gibi isimlerin yanı sıra, Mevlana Celaleddin Rumî, Eşrefoğlu Rumî, Osmanlı dönemi Yıldırım Bayezid’ın Sultan-ı İklim-i Rum ünvanını alması gibi tarihi simâların taşıdıkları adlar Türklerin bu isim zarfında, Akdeniz dünyasına dahil edilmiş olduklarını gösterir.
● TRABZON’A İSKÂN EDİLEN OĞUZ BOYLARI
Trabzon’da de çeşitli Türk boyları yaşamaktadır. Bunların ezici çoğunluğu Fatih Sultan Mehmed’in Trabzonu fethinden sonra Trabzon’a yerleştirdiği, ezici çoğunlukla tımar sahiplerinin de Çepnilerin olduğu görülmektedir. Çepniler Şalpazarı, Beşikdüzü, Düzköy, Vakfıkebir, Akçaabat, Çarşıbaşı, Of ve Sürmene ile Araklı ilçelerinde yaşamakta olup bazı yöreler en eski Türkmen geleneklerini hala sürdürmektedirler. Trabzon genelinde Çepni, Çebi, Hamzaçebi, Akifçebi, Çep, Çapoğlu, Çebili, Çepnioğlu, Çetmi gibi soyadları oldukça yaygındır. Bu soy isimler dışında isim ve soy isim olarak, Çepnilerin çoğunluğunun bektaşi olmaları var sayılarak bölge halkının soy ve isimlerinin Ali, Hasan, Hüseyin olması da Çepnilerin varlığını göstermektedir.
Osmanlı döneminde Trabzon’un da içinde bulunduğu Ordu-Giresun-Trabzon-Gümüşhane bölgesine “Vilayet-i Çepni” de denmekteydi. Ayrıca Evliya Çelebi, eserinde Trabzon bölgesi için “20.000 Çepni Türkmen çadırının bulunduğu yer.” olarak bahsetmektedir. Fatih zamanında Oğuzların Avşar boyundan olan Karamanoğullarından gelen Türkmenler ile Halep-Irak bölgesinden gelen Türkmenler de Trabzon’a yerleştirilmişlerdir.
Trabzon 1461’de Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra, Çepni Türkmenlerinin
doğuya doğru ilerlemeye, yer yer yerleşmeye başladığı görülmektedir.
1486’da, Ze’amet-i Kürtün adlı bölgede Çepnilere, 28 dirlik verilmişti. Bu tarihte yörede 2 kale, 2 nefs, 73 köy bulunmaktaydı (Bostan, 2002a: 359-360). 1486 yılında, Akçaabat
ve Atina kazasına ait dirliklerden birer tımar Çepnilere aittir (Bostan, 2002a:
360-361). 1486’da yapılan tahrire göre, Araklı’nin Ayvadere (Aho) köyünde tımar sahipleri arasında Mustafa Veled-i İskender Çepni, İskender Çepni’nin oğlu Mehmet sayılmaktadır.
Gahura köyünde (Araklı’ya bağlı
Ortaköy civarı), Hasan Veled-i Mustafa Çepni’nin hissesi bulunmaktadır. Ayoforid köyünde (günümüzdeki yeri tespit edilememiştir) ise İskender Çepni Veled-i Sinan, Araklı Bereketli (Mahura) köyünde ise Mahmut Veled-i İskender Çepni hisse sahipleri arasındadır (Bilgin ve Yıldırım, 1990: 180-182, 191, 200, 212). Mah-ı nev köyünde (günümüzde Yeniay beldesi, Sürmene Çamburnu)25, Hüseyin Veled-i Mustafa Çepni isimli kişi tımar sahibidir (Bilgin ve Yıldırım, 1990: 207-208). Of’un pek çok köyünde Çepniler yaşamaktadır (Bostan,
2002a: 369-370) ve bunların pek çoğunun isminin Bayram (Umur, 1942: 25-62)olması, dikkat çekicidir.
● FETİHTEN ÖNCE TRABZON’DA VE KARADENİZ Bölgesi’nde ÇOĞUNLUK VE HRİSTİYANLAŞMIŞ OLARAK YAŞAYAN KUMAN-KIPÇAK TÜRKLERİ
Doğu Karadeniz bölgesinin Türk yurdu haline gelmesinde Çepni Türkleri kadar Hıristiyan Kuman-Kıpçak Türklerinin de etkisi olmuştur. Gürcü kaynaklarında sarışın ve mavi gözlü Kıpçak Türklerinin Artvin üzerinden Rize ve Trabzon dolaylarına yerleştikleri belirtilmektedir.
Yine manastır kayıtlarına göre Trabzon Rumlarının da yaklaşık %52.7’si Kuman-Kıpçak kökenlidir.
Yani bakıldığın da bölgeye(Özellikle Trabzon,Rize ve Artvin) çok sayıda sarışın-kumral renkli gözlü bir yapıya sahip olan 100.000’den fazla Kuman-Kıpçak Türkleri de yerleşmiştir.
Hristiyan olan bu Türkler; bölgeye Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olmasıyla Müslümanlığa geçtiler.
Kumanların bu bölgeye girmelerinin Kafkasya üzerinden olduğunu görürüz. 1118-1124 arasında Kuman Hanı Atrak zamanı Kumanlar Ardahan, Göle, Oltu, Tortum, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleşmiştir. Kubasar Beğ çocukları İkizdere’ye bağlı Cimil Merkez olmak üzere Pazar, Çamlıhemşin, Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit köyünde yaşayan ve Osmanlı döneminde de Tımar ve nüfuz sahibi Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.
Gümüşhane/Yağmur dere ye bağlı Buğalı/Boğalı köyündeki Kubasar Tepesi bu adı taşımaktadır. Ayrıca Osmanlı fethinden sonra bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı köyünün ve komşu Arpalı (bu gün metruk eski Arpalı) ile Bağçeçik köylerinin isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlının ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde Bağu Aslan dır.
Trabzon, Osmanlı’nın dağılmasından sonra Kırım Türkleri tarafından da yerleşim yeri olarak seçilmiştir.
Bölgedeki Rum nüfus 1923 yılında Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan “Nüfus Mübadelesi” ile gönderilmiştir.(Gönderilenlerin çoğunluğu da Hıristiyanlığı benimsemiş olan Kuman-Kıpçak Türkleri olmuştur.)
● ŞİVE, AĞIZ, LEHÇE YAPISI
Trabzon’un batısındaki konuşmalarda genellikle Çepni ağzı yaygınken doğuya doğru gidildikçe konuşulan Türkçenin daha sert bir hal aldığını ve Kıpçak-Kuman ağzına döndüğünü görürüz.
Örnek vermek gerekirse Karadeniz de sıkça kullanılan “haçan (ne zaman, mademki), uşak (çocuk, evlat), afkurmak (boş konuşmak, çemkirmek), ula (oğlan/ulan), gız (kız), kitmek (gitmek) gibi sözcüklerin öz Türkçeden gelen sözcükler olduğu ve diğer Türk devletlerindeki Kıpçak
Türkçesiyle eşleştiği görülmektedir. Trabzon’da ayrıca sayısı tam bilinmemekle beraber 5.000 civarında olduğu tahmin edilen konuşucu tarafından da Romeika (Antik Roma Dili/Rumca) konuşulmaktadır.
Bu dil Çaykara, Dernekpazarı, Tonya, Maçka ilçelerinde toplamda yaklaşık 45 köy insanı tarafından bilinmektedir. Bu dili konuşan insanların o bölgeye Osmanlı’dan önce yerleşen Kommenos (Kumanlar) olduğu tarihçiler tarafından belirtilmiştir.
● KEMENÇE ÖZ TÜRK ÇALGISIDIR HORON ÖZ TÜRK OYUNUDUR !
Karadeniz bölgesinin geleneksel çalgısı Kemençe ismi Kumanlar da şahıs ismi olarak ta kullanılmıştır.1290 da Macar Kıralı IV. Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemence idi. Kemençe ismini Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür.
Kırım yarımadasında Kemençe, Küçük Kemençe, Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horon dur.
Bunlar, Türkler’in Orta Asya’dan getirdikleri çalgılardır. ‘Horon oluşturmak, horan tepmek’ gibi horanla beraber kullanılan kelimeler ile horon oyunuyla ilgili kelime ve terimlerin tamamına yakını Türkçe’dir ve Türk kültürüyle ilgilidir.
Ayrıca Gagavuzlardan derlenmiş dil ve masal, bilmece vb gibi halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman Trabzon bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür. Aynı şeyi Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz.
● TRABZON İSMİNİN ANLAMI VE TARİHÇESİ
Hıristiyan batı târihçileri Hıristiyan emperyalizminin gereği olarak Anadolu’da târihi şehirlerin isimlerini Yunanca veya Lâtince bir kelimeye dayandırmaktadırlar. Hıristiyan Batı eserleri, İyonların Trabzon’u kuşatan surlarına bakarak, Yunanca “dört köşeli” manasına gelen “Tarpezus” dediklerini kaydederler. Fakat İyonların rastladığı surları kim yaptı? Sorusuna cevap vermekten çoğu çekinir.
Trabzon üzerine pek çok araştırmalar vardır. Bunlar arasında en gerçekçi olan Alman Arkeoloji Bilgini Falmerayer’dir. 1827 senesinde Münih’te basılan Geschichte Kaiserturm Trapezont isimli eserinde bu araştırıcı, Trabzon târihini teferruatlı olarak inceler. Alman bilgini Falmerayer, tarihi vesikalara dayanarak Trabzon’u Orta Asya’dan gelen Türk kavimlerinden Turanlara bağlı “Tibarenler”in kurduğunu ifade eder. Tibarenler bu bölgenin ilk sâkinleri Elizonlarla kaynaşmış ve gelişen şehir “Tibaren-Elizon” ismini almıştır. Zamanla “Tirenbun” sonra da “Trabzon” olan bu ismin menşei “Tibaren-Elizon”ların yaşadığı şehir isminden gelmiştir.
Ayrıca, eski Türk kavimi olan Saka-İskitler’in ilk yurtlarının Trabzon olduğu ve kilat köyünde yaşadıkları bilinmektedir. Sakaların ilk boyları M.Ö. 8. yüzyılda bu bölgeden batıya göç etmişlerdir
Ahmet Erim Beyaz alıntı #trabzone #trabzond #türkiye

Ziya Gökalp’in “Firavun Sandalyesi” Benzetmesi

Bu benzetmeyi Taha Akyol’un yazısında okudum.  Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı Ahmet Ağaoğlu 1939’da yaptığı konuşmasında şöyle diyor: Ziya Gökalp “kendisine defaatle teklif olunan Bakanlık sandalyesini aşağı görerek reddeylemiştir. Zaten Bakanlık sandalyesini ‘FİRAVUN SANDALYESİ’ diye adlandıran odur…” (İş Mecmuası, 1939, sayı 19, sf. 160)

Ziya Gökalp, bu ifadeyi dönemin “bakanlık makamı” için kullanmıştı. Ama özünde kastettiği şey “iktidarın/ makamın insanı dönüştürme gücü” idi.

Bugün bu anlamı genişleterek, “Firavun sandalyesi”ni yalnızca bakanlık değil; gücü denetlenmeyen, hukukun üstüne çıkan, hesap sorulamayan her türlü otoritenin oturduğu koltuk olarak yorumlayabiliriz. Mevkiyi işgal eden kifayetsiz muhterislerin koltuktan aldığı güçten zehirlenmesi, kibir, eleştiriden rahatsızlık, “devlet benim” duygusu gibi olumsuzluklara dikkat çektiğini söyleyebiliriz.

Çünkü tarih boyunca, gücün sınırları kalktığında insanın zaafları da içindeki kötülükler de ortaya çıkar.

Bu durumdan ilgili tüm ekosistem etkilenir. Bu otorite devlet başkanı ise tüm ülke, Trump gibi bir devlet başkanı ise tüm dünya etkilenir.

Öncelikle iktidarların tepesinde başlayan denetimsiz güç yoğunlaşması aşağıya doğru bir zincirleme etki yaratır. Bu durum siyasi, ticari veya idari alandaki tüm iktidarlar için geçerlidir.

Denetim mekanizmaları zayıfladığında yalnızca üst kademedeki karar süreçleri değil, bürokrasinin tüm basamakları etkilenir.

Gücünü hesap sorulamayan otoriteden alan alt kademe yetkilileri de hesap vermekten bağımsızlaşır. Bu kademeler için kurallar yerine kişisel sadakat öne çıkar; zamanla “kural dışı olanın normalleştiği” bir düzen oluşur.

Yetkisini sınırlandırılmamış biçimde kullanan her makam, etrafında küçük iktidar adacıkları üretir. Bu küçük iktidar adacıklarında oturanlara Ziya Gökalp muhtemelen “KÜÇÜK FİRAVUNLAR” derdi.

Bu küçük firavunlar, çoğu zaman mevzuata değil, bağlı oldukları merkezin iradesine göre hareket eder. Her küçük firavun kendi etki alanı içinde denetimsiz gücünü, ne pahasına olursa olsun, devam ettirmek kaygısına düşer. 4Y (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar ve yalanlar) yaygınlaşır.

Kısacası, denetimsiz güç yalnızca merkezde değil, çevrede de yozlaşmayı büyütür.

************************************

Siyasi Ahlak Yasası Neden Çıkmaz?

Hatırlayınız Ahmet Davutoğlu Başbakanlığı döneminde “Siyasi Ahlak Yasası” çıkarmayı gündeme getirmişti.

Ama bu tasarı, “Uygulanırsa görev yapacak il/ilçe yöneticisi bile bulamayız” kaygısıyla rafa kaldırıldı.

Bu gerekçe, aslında iktidarın bir kabullenişini gösteriyordu: Başbakan kurumsal temizlik istiyor ama Cumhurbaşkanı ahlakın maliyetini göze alamıyordu.

Çünkü sadakati, liyakatin önünde tutmayı tercih ediyor. Böylece denetimsiz gücün devamı sağlanabiliyordu.

Ancak görüldü ki, gücü sınırlandırmayan sistem kendini temizleyemez hale geliyor.

****

Bizim geleneğimizde devlet halkın değil, halkın devlete ait olduğu bir yapıydı.

Padişah “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”ydi; Cumhuriyet’te bile “devlet büyüğü” söylemi bu kalıbı sürdürdü.

“Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” deyimi, denetlenemez ve hesap sorulamaz yöneticiler için bir meşruiyet zemini oluşturmaya devam etti.

Modern demokrasinin istediği ise bunun tam tersidir: Gücün kaynağı halktır, ama sınırını hukuk (Anayasa ve kanunlar) çizer.

Hangi seviyede olursa olsun, hiç kimse “Anayasa ve yasalara uymuyorum” diyemez. Derse meşruiyetini yitirir.

Osmanlı’da “padişahın adaleti” kavramı, eşit bireylerin hukukuna değil yönetimin yüceltilmesine dayanıyordu.

Hukukun üstün olduğu bir sistem arzusunu dile getiren “Şeriatın (hukukun) kestiği parmak acımaz” gibi sözlerimiz de vardır. Ama bu sözün özünde (şeriat kavramına verilen dini anlam yüzünden) “hukukun üstünlüğü” anlamını bulamadık.

Cumhuriyet döneminde de “devlet büyüğü” anlayışı, her bir vatandaşın eşit birer birey olduğunu algılamamızın önüne geçti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, işçi örgütlerinin 1 Mayıs bayramını Taksim meydanında kutlamak istemeleri üzerine söylediği, “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözü; Gezi Parkı eylemcilerine söylediği “Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı?” sözü de bu anlayışla söylenmiş olmalıydı.

Yani bu anlayışa göre, yönetenin iradesi esastı, kurumsal denetim ise kanunlarda yazan lüzumsuz sözlerdi.

Modern demokrasinin özü ise bunun tam tersidir: Kişiye değil, kurumlara güven esastır.

Hukuk devletini ayakta tutan, kim olursa olsun, yetkinin sınırlandırılabilmesi ve gücün hukuka uygun olarak kullanıldığının denetlenmesidir.

************************************

Dünyada Da Güçlü Liderler Dönemi Var Ama…

Bugün dünyada da benzer eğilimler yaşanıyor. ABD’de popülist liderlik, Avrupa’da aşırı sağ partiler güçlenmekte. Birçok ülke tek adamlar tarafından yönetiliyor.

Ancak bu ülkelerin gelişmiş olanlarında denge-denetim mekanizmaları hâlâ işliyor.

Basın, yargı, sivil toplum güçlü ve seçim süreçleri iktidar gücünden bağımsız. Kurumlar iktidar talimatlarına göre değil, kurallara uygun çalışıyor.

Bizde ise, özellikle partili Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra, kuvvetler ayrılığı bitti; kurumlar devletin değil, siyasi iktidarın kurumları haline geldi. Kurallar herkese eşit olarak uygulanmaz oldu.

“Siyasi rakiplere düşman hukuku uygulanıyor”, “Yargı siyasi rakiplerin tasfiye aracı oldu” algısı yerleşti.

Kurumlar kişilere bağlı hale geldiğinde, hukuk normu yerini keyfiliğe bırakıyor.

Böyle olunca ekonomik istikrar ve toplumsal huzur üretilemiyor.

****

Demokrasiyi kurmak ve korumak bir anayasa meselesinden çok bir zihniyet ve bir kültür meselesidir.

Kuvvetler ayrılığı, yalnızca teknik bir hukuk düzenlemesi değildir. “Güç bozar, mutlak güç bozar” sözüyle kastedilen bozulmayı önleme veya bozulan ahlakı terbiye etme aracıdır.

Kuvvetler ayrılığını sağlamadan sıkıntılarımız bitmeyecek. Ama günümüz şartlarında kuvvetler ayrılığı, güçler arası denge, denetim, hukukun üstünlüğü ilkelerine dönüş kolay olmayacak.

Yine de tarihi tecrübemiz umut vericidir:

Bu ülke Meşrutiyet’i, Cumhuriyet’i, çok partili sistemi ve her darbeden sonra yeniden demokrasi arayışını başlatmayı başardı.

Bugün genç kuşakların adalet, özgürlük ve şeffaflık talepleri, o birikimin devamıdır.

Toplum bilgiyle, eleştirel düşünceyle olgunlaştıkça; gücün cazibesi azalır, adaletin itibarı artar.

Gerçek demokrasinin ölçüsü, kimlerin yönettiği değil, nasıl denetlendiğidir.

Ve bu ilkeler yerleştikçe, denetim bilinci kökleştikçe, hiçbir sandalye oturanı “Firavunlaştıracak” kadar etkili olamaz.

Türkiye’nin Nadir Toprak Elementleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında yapılan zirve öncesi, Trump’ın Eskişehir-Beylikova Nadir Toprak Elementleri (NTE) rezervlerini gündeme getireceği söylentisi vardı. Trump’ın NTE rezervlerimizi stratejik hedef olarak gördüğü, Türkiye’yi bu alanda ortaklığa ikna etmeyi amaçladığına dair kulis bilgileri paylaşılmıştı. Ancak NTE konusunun Trump-Erdoğan görüşmesinde gündeme gelip gelmediğini bilmiyoruz.

Bu görüşmede resmi talep olmasa bile Trump’ın stratejik niyeti olan rezervleri kontrol etme hedefinden vazgeçmeyeceği kesindir.

Çünkü artık “nadir elementler çağı”nda yaşıyoruz. 17 elementten oluşan bu özel grup, hayatın her yerinde: cep telefonundan elektrikli otomobile, radar sistemlerinden rüzgâr türbinlerine kadar her teknolojik ürünün kalbinde onlar var. Bu elementler olmasa savunma sistemleri çalışmaz, dijital hayat yavaşlar.

**************************************

Trump’ın Maden Diplomasisi

Bugün Çin NTE alanında küresel tedarikin %60’ını, bazı elementlerde ise %95’ini tek başına karşılıyor. ABD, Çin’in nadir elementlerdeki hâkimiyetini kırmak istiyor. Dünyadaki enerji kaynaklarını büyük ölçüde kontrol ettiği gibi NTE üretimi ve pazarını da kontrol etmek istiyor.

Trump seçilir seçilmez Grönland’ı ABD topraklarına katmak istediğini açıkça söylemişti. Yorumcular Trump yönetimi Grönland’ı sadece coğrafi konum için değil, nadir toprak elementleri ile lityum, titanyum gibi kritik mineraller için stratejik bir hedef olarak gördüğünü söylüyorlar.

Trump’ın Ukrayna savaşını bitirme yaklaşımı da bu çerçevede. Trump, Ukrayna’ya yapılan savaş yardımlarına karşılık, ülkenin nadir toprak elementlerinden 500 milyar dolarlık bir pay talep etti. Zelenski ise “Ukrayna satılamaz” diyerek direndi. Bu direniş sonucunda anlaşma, tek taraflı sömürü biçiminden çıkarılıp “ortak yatırım mutabakatı” çerçevesine indirildi. Ancak herkes biliyor ki ABD’nin asıl amacı, Ukrayna’nın yeraltı zenginlikleri üzerinde kontrol kurmaktır.

Bu tablo, Türkiye açısından da ciddi bir uyarıdır. Beylikova sahası, yakın gelecekte benzer tekliflerin hedefi olabilir. Eskişehir Beylikova’daki 694 milyon tonluk cevher rezervi, Türkiye’yi Çin’in Bayan Obo sahasından sonra dünyanın en büyük ikinci rezerv alanı.

Trump, ağzını sulandıran bu rezervler için, “yatırım” ya da “teknoloji ortaklığı” adı altında anlaşmalar yapmak isteyecektir. Trump’ın bize “siz çıkarın, biz işleyelim” demesi şaşırtıcı olmaz. Bu tür anlaşmalar, ülkeyi kendi madenlerinde söz hakkı kalmayan bir taşerona dönüştürebilir.

Bugün için Türkiye’nin en büyük riski, bu rezervi “çıkarıp satmak”la yetinmek olur. Daha önce de benzer hatayı yaptık; dünyanın en kaliteli kromunu, borunu ve bakırını yıllarca ham madde olarak ihraç ettik, sonra işlenmiş hâlini kat kat pahalıya ithal ettik.

**************************************

Önce İnsan Kaynağı Yatırımı

Bu elementlere sahip olan ülkeler, bu kaynaklar sayesinde jeopolitik üstünlük elde ediyor. Petrol ve doğalgaz zengini ülkelerden bile belirleyici hale gelebilir. Petrolün 20. yüzyılda yarattığı stratejik güç, bugün nadir toprak elementlerinde toplanıyor.

Bu rezerv Türkiye için hem muazzam fırsatlar ve hem de ciddi riskler barındırıyor. Turgut Özal’ın “iyi ki petrol ve doğalgaz zengini değiliz” demişti. “Bu kaynaklara sahip ülkeler gelişmedi, fakat Japonya, Almanya gibi bu kaynaklardan mahrum ülkeler insan kaynaklarıyla gelişti” manasında bir sözdü bu.

Gerçekten insan kaynağını bilgi ve yüksek teknoloji üretir hale getiremeyen ülkeler, kıymetli madenlerini değerlendiremiyor ve emperyalist güçlerin sömürgesi haline geliyor.

Bu metaller nadir, çıkarılması ve ayrıştırılması son derece zor. Çin, 1990’larda Japonlardan bu teknolojiyi öğrendi ve bu alana yaptığı yatırımlarla üretimde ve ihracatta dünya lideri haline geldi. Türkiye de aynı yolu izleyebilir.

ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri Çin’e bağımlılığı azaltmak için alternatif kaynak arayışına girmiş durumda. İşte bu noktada Türkiye devreye giriyor.

İlk tespitlere göre Türkiye, yaklaşık 10 farklı nadir element rezervine sahip. Ancak rezerv zenginliği tek başına yetmez; asıl mesele bu elementleri ürüne dönüştürecek teknolojiye sahip olmak gerekiyor.

**************************************

Çin Ve Ukrayna Vakalarından Çıkaracağımız Dersler

Çin, Japon şirketlerini ülkesine çekerken onlara teknoloji paylaşımı şartı koydu. Düşük maliyetli iş gücü, devlet planlaması ve uzun vadeli stratejiyle üretim zincirini baştan sona kurdu. Ardından “kaynak milliyetçiliği” politikasıyla ham madde ihracatını sınırladı ve kendi sanayisini güçlendirdi.

Türkiye bu modelden dersler çıkarmalı:

1- Devlet yönlendirici olmalı; nadir elementler piyasa değil, milli güvenlik konusudur.

2- Katma değeri içeride tutmalıyız; maden çıkarmak değil, mıknatıs, batarya, radar, çip üretmek hedef olmalı.

3- Bağımsız teknoloji geliştirmek gerekir; Çin gibi Türkiye de başka ülkelere değil, kendi bilgi gücüne yaslanmalıdır.

*****

ABD- Ukrayna anlaşması bizim için bir uyarı olmalıdır. “Yardım veriyorum, o halde madenlerine ortak olacağım” anlayışı, yeni bir sömürü biçimidir. Zelenski, güvenlik garantileri olmadan kaynaklarını vermeyeceğini ilan ederek ülkesinin onurunu kısmen korudu. Türkiye de benzer baskılarla karşılaşırsa daha da kararlı olmak zorundadır.

Herhangi bir ülke ile nadir element anlaşması yapılacaksa: Milli kontrol şartı açıkça yazılmalı, Teknoloji transferi zorunlu olmalı, Kamu denetimi ve şeffaflık sağlanmalıdır. Burada belli şirketler üzerinden rant paylaşımı anlayışına izin verilmemelidir.

Bu kaynaklar yalnızca ekonomik değil, stratejik değere sahiptir. Onların mülkiyeti, ülkenin bağımsızlık alanını belirler.

NTE konusu yalnızca ekonomik kalkınma değil, milli güvenlik meselesidir. “Nadir toprak elementleri çağı”nda, bağımsızlığın ölçüsü artık toprağın altındaki bilgiye sahip olmaktır.

Bugünlerde vereceğimiz kararlar “kaynak mı, güç mü olacağız?” sorusunun cevabını belirleyecektir.

Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya Çin gibi üretim zincirini kurup kendi teknolojik çağını başlatacak, ya da kaynaklarını ucuz pazarlıklarla kaptırma riski taşıyacak.

Trump’ın Ukrayna’ya yaptığı teklif, yarının Türkiye’sine yapılacak baskının provası olabilir.

O yüzden şimdi karar zamanıdır: Toprağın sahibi miyiz, yoksa toprağın altındakilerin kölesi mi olacağız?

İnsan ve Nefsi

     İnsan, yaratılışından ötürü, iyiliğe ve kötülüğe meyyal olan nefsini sever. Çünkü, nefsine karşı muhabbet ve sevgi besler bir mahiyet ve içerikte yaratılmıştır. Hatta nefsi kadar, başka hiçbir şeye sevgisi yoktur! Kendisini, ancak mâbud’a / tapılana lâyık övgülerle metheder! Nefsini / kendini bütün ayıp ve kusurlardan tenzih edip / uzak görür! haklı olsun veya olmasın şiddetli bir şekilde müdafaa edip savunur! Hatta, Hz. Allah’a hamd ve şükür etmek için, kendisinde yaratılan uzuv ve organları; kendi nefsine hamd ve şükür için sarf eder ve “Nefsinin arzusunu kendisine mâbud edinip, onun her emrine uyan (kimseyi gördün mü?)” (Furkan: 43) âyetindeki “o kimsenin” şümul ve kapsamına kendini dahil eder!

     Bu mertebede nefsin tezkiyesi / temizlenmesi, kötülüklerden arındırılması; ancak nefsi temize çıkarmamak, nefsi ayıp ve kötülüklerden uzak bilmemekle olur. Kısaca: “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” (Necm: 32) âyetine sarılmakla olur. Çünkü nefis, hizmet zamanında geri kaçar, ücret vaktinde ileri safa hücum eder! Bu mertebede onun tezkiyesi (nefsin temizlenmesi) yaptığı fiilin aksini, zıddını yapmakla mümkündür. Yani işe, hizmete, ileriye sevk edilip yönlendirilmeli, ücret tevziinde / dağıtımında ise, geriye bırakılmalıdır. Kısaca: “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akıbetlerini unutturmuştur.” (Haşir: 19)

     Kendi nefsinde kusur, noksanlık, acz ve fakrdan başka bir şeyi bırakmamalıdır. Çünkü, bütün güzellikler, iyilikler; Fâtır-ı Hakîm yani her şeyi bir maksada uygun ve hikmetle benzersiz bir şekilde yaratan Allah tarafından ihsan edilen nimetler olup, hamdi gerektirir. Fahri / övünmeyi ve böbürlenmeyi icap ettirmediklerini itikat ve telâkki edip, böyle kabul etmelidir.

     Bu mertebede nefsin tezkiyesi / temizlenip, kötülüklerden arındırılması; mükemmelliğin mükemmelsizlikte, kudretin aczde, zenginliğin fakirlikte olduğunu bilmekten geçer. Kısaca: “Sana her ne iyilik erişirse, Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurunun sebebiyledir.” (Nisa: 79)

     İnsan, hür ve bağımsız bir kuldur. Fakat, bu halinde fânî / geçici, ölümlü, hâdis / sonradan yaratılma ve mâdum / yok olacağını bildiği takdirde ve İlâhî isimlere aynalık ettiğini anladığı zaman; şahit / gören, meşhut / görülen ve mevcut olduğunun bilincinde olan, insan denen üstün bir varlıktır. İşte bu mertebede olan insan nefsinin tezkiyesi; menfi ve olumsuz bakıştan kurtuluşu; ancak, vücudunda ademini / yokluğunu anlamakla. Ademinde / yokluğunda vücudunu / var oluşunu bilmekle mümkün olur. Zira “Her şeyin mülkü onundur, her türlü övgü de ona mahsustur.”  (Tegabün:1) âyetini kendisine zikir edinmekledir.

     Vahdetülvücud / varlığın bir ve tek olduğu düşüncesinde olanlar, kâinatı nefyedip yok saymakla idam ediyor / yokluğuna hükmediyorlar!

     Vahdetüşşuhut, görülen şeyleri tek varlık halinde görenler ise, bütün varlığı, kürek cezalıları gibi, nisyan / unutkanlık zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.

      Kur’ân’ın ifham ettiği / fehm ettirdiği yol ise, kâinatı ve mevcûdâtı hem idamdan / yok oluştan, hem de hapisten kurtarır. Kâinat ve tüm var edilmişler, Esma-i Hüsna / Allah’ın doksan dokuz güzel isimlerine mazhariyetle, onlara aynalık etmek gibi, vazife ve görevlerde çalıştırılıyor. Fakat kâinatı / evreni istiklaliyetten / müstakil / kendi başına ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor. Böyle olmadığını idrak ettiriyor.

      İnsanın vücudunda birkaç daire vardır. Bunlar hem nebatî, hem hayvanî, hem insanî, hem de imanîdirler.

      Tezkiye muamelesi, bazen imanî tabakada olur, sonra nebatî tabakaya iner. Bazen de, yirmi dört saat zarfında, her dört tabakada muamele / işlem vaki olur / gerçekleşir..

     “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara: 29) âyetine istinaden, insaniyetin mide-i hayvanîye ve nebatîyeye münhasır / sınırlı olduğunun zannıyla galat edip yanlışa düşülüyor! Sonra bütün gayelerin nefse ait olduğunun hasrıyla / nefse mahsus kılınmasıyla yanılıyorlar. Sonra, her şeyin kıymeti, kendi menfaati nispetinde, kendine göre olduğunun takdiriyle hata ediyorlar! Hatta Zühre Yıldızını, kokulu bir zühreye / çiçeğe karşılık olarak almazlar! Çünkü, kendilerine bir menfaat ve çıkar sağlamıyor!

Neden Kitap Okumuyoruz?

 “Kitapsız yaşam kör, sağır ve dilsiz yaşamaktır.” Seneca

Kitap okumak, bireyin zihinsel ve duygusal gelişimi için hayati önem taşır. Çocuklardan yetişkinlere kadar birçok insan, “hayatlarının yoğun temposu ve teknolojik dikkat dağıtıcılar vb.” nedenlerle kitap okumayı ihmal etmektedirler. Anne babaların, eğitimcilerin ve sanatkârların en çok sitem ettiği konudur okumamak.

 “Neden okumuyoruz” sorusuna yanıt ararken, ailelerin ve okulun kitap okuma alışkanlığı kazandırmadaki rolüne ve bu süreci nasıl daha verimli hale getirebileceklerine ışık tutacağız.

Neden Kitap Okumuyoruz?

1. Teknolojinin Etkisi: Modern çağda teknoloji, aile bireylerini ve yaşamlarını doğrudan etkiliyor. Özellikle televizyon, akıllı telefonlar ve tabletler, aile içinde okuma alışkanlığını büyük ölçüde baltalamakta. Çocuklar ve yetişkinler, kitap okumak yerine, dijital içeriklere yöneliyor ve zamanlarının büyük bir kısmını bu mecralarda geçiriyor.

2. Aile İçinde Kitap Okuma Kültürünün Eksikliği: Çocukların kitap okuma alışkanlığı geliştirmesinde en önemli rol, ailelerin ve okulun nasıl bir model oluşturduğudur. Kitap okumayan ebeveynler, çocuklarına bu alışkanlığı kazandıramazlar. Evdeki okumayan bireyler, çocukların zihninde kitap okumanın gereksiz olduğu algısına neden olurlar.

3. Zaman Yönetimi ve Hayatın Hızı: Çocuklar ve yetişkinler, yoğun okul ve iş hayatı, ev işleri ve sosyal sorumluluklar arasında, kitap okumaya vakit ayırmakta zorlanıyor. Günlük yaşamın stresi içinde, kitap okumak bir lüks gibi görünse de, aslında zihinsel ve duygusal sağlığımız için bir ihtiyaçtır.

“Zamanım yok, çok meşgulüm, işlerimi yetiştiremiyorum vb.” nedenler doğru değildir. Her nereye giderseniz yanınızda kitap bulundurun. Beklerken, metroda ayaktayken bir iki satır okuyun. Uzun kitaplara odaklanamıyorsanız, öykü ya da şiir okuyarak başlayın. Kısa bir süreliğine de olsa zihninizi besleyin.

4. Kitapların Anlamlı Olmaması: Çocuklar, okudukları kitapların onları etkileyip etkilemediğine bakar. İlgi çekici, yaşlarına ve seviyelerine uygun kitaplar sunulmadığında, okumaya olan ilgileri azalır.

5.Param Yok Bahanesi: Günümüzde parasızlık, kitap okumamak için bir engel değil artık. Para vermeden kitaplara ulaşabileceğimiz o kadar çok seçenek var ki. Halk kütüphaneleri, sahaflar vb.

 Okuduğunuz ve bir daha okumayacağınızı kitapları yenileriyle takas edin. İnternetten ücretsiz ya da düşük ücretli e-kitaplar bulun. Telefondan, tabletten ya da herhangi bir elektronik cihazdan okuyun.

6. Nereden Başlanacağını Bilmemek: Elinize ilk geçen kitabı okuyun. Okumak zaman içinde öğrenilecek, okuya okuya sevilecek bir aktivitedir. Okudukça neyi sevdiğinizi, hangi türe daha fazla yakınlık duyduğunuzu anlayacaksınız. Farkında olmadan bazı kitaplarla bağ kuracaksınız, belki de hayatınızın kitabını bulacaksınız. Öğretmeninize, arkadaşlarınıza, kütüphane görevlisine ya da bir kitapçıya danışın. Kitaplarla haşır neşir olan birilerini bulun. Ya da bir kitap kulübüne katılın. Edebiyat tartışmalarında bulunmak zihninizi açar.

7.Çok Yorgun Olmak: Eğer okuduğunuz kitaba kendinizi kaptırmışsanız, okumayı bırakıp uyumak istemezsiniz. Ya da kitap okurken bir fincan çay ya da kahve içmeyi tercih edebilirsiniz. Yorgun olmadığınız zamanlarda okumayı deneyin. Kitap okurken uyuyakalmak aslında o kadar da kötü  değildir.

8.Filmini/Dizisini İzlerim Bahanesi: İzlediğinizfilmi sevdiyseniz orijinal hali olan kitabı daha da sevebilirsiniz. Örneğin macera, gizem, gerilim türünde bir şeyler arıyor olabilirsiniz. Bu türdeki birçok klasik, filme ya da diziye uyarlandı. Sherlock Holmes, Harry Potter, Alice Harikalar Diyarında gibi kitapları önce izleyin sonra okuyun.

9.Okumanın Zor Gelmesi:  Okumak her zaman kolay değildir, ama çok zor da değildir. Eğer az zamanınız ya da enerjiniz olduğunu düşünüyorsanız büyük kitaplar seçmeyin. Bir kitap seçin ve onu keyifli bir deneyim haline getirin: Gülün, ağlayın, şaşırın, merak edin.

10.Alışkın Olmamak: O zaman alışın. Azar azar başlayın. Her gün için bir hedef koyun, birkaç dakika okumakla başlayın. Yavaş yavaş süreyi uzatın. Sonra zaten çok seveceksiniz ve bırakamayacaksınız. Sadece kendinize okumak zorunda da değilsiniz. Bir çocuğa da okuyabilirsiniz. Kitapları hayatın bir parçası yapmak hiç de zor değil. Sadece bir yerden başlamak lazım.

Ailelerin Kitap Okuma Alışkanlığını Kazandırmadaki Rolü

Aile içinde okuma kültürünün geliştirilmesi, sadece bireylerin değil, toplumsal gelişimin de önemli bir parçasıdır. Ailelerin, çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırırken dikkat edebilecekleri bazı temel noktalar vardır:

1. Rol Model Olmak: Ebeveynler, çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmada rol model olmalıdır. Çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını gözlemleyerek öğrenirler. Anne ve baba düzenli olarak kitap okuyorsa, çocuklar da okur. Evde belirli bir saati birlikte kitap okumaya ayırmak, bu alışkanlığı geliştirmenin ilk adımıdır.

2. Birlikte Okuma Saatleri Oluşturun: Aile içi kitap okuma etkinlikleri, çocuklar için kitap okumayı eğlenceli hale getirir. Aile üyeleri, belirli günlerde bir arada aynı kitabı okuyabilir veya her birey farklı bir kitap okuyup kitaplar hakkında konuşabilir. Bu tarz etkinlikler, okuma alışkanlığını pekiştirir, aile içi iletişimi güçlendirir.

3. Kitap Seçiminde Özgürlük Verin: Çocuklar kitap seçiminde özgür olursa, okuma alışkanlığı edinirler. İlgi duydukları kitapları seçmelerine izin vermek, onları okumaya teşvik eder.

4. Kitaplar Üzerine Sohbet Edin: Kitap okumanın sadece bireysel bir aktivite olmadığını göstermek için, aile içinde okunan kitaplar üzerine sohbet edilebilir. Bu, çocukların okudukları hikâyeleri düşünmelerine ve anlamlandırmalarına yardımcı olur. Aile bireyleri arasında derinlemesine sohbetlere de zemin hazırlar.

5. Teknolojiyi Doğru Kullanın: Teknolojinin dikkat dağıtıcı etkilerini reddetmek yerine, onu doğru kullanmak kitap okuma alışkanlığını teşvik edebilir. Örneğin, e-kitap uygulamaları, sesli kitaplar ve çocuklar için eğitici dijital kitaplar, teknolojiyi faydalı hale getirmenin yollarından sadece birkaçıdır. Aileler, bu teknolojileri kullanarak çocuklarının kitaplara olan ilgisini artırabilirler.

Kitap okumak, bireyin zihinsel ve duygusal gelişimini destekleyen en önemli alışkanlıklardan biridir. Aileler, çocuklarına erken yaşlardan itibaren kitap okuma sevgisi aşılayarak onların hayat boyu sürecek bir okuma alışkanlığı kazanmalarına yardımcı olabilirler.

Unutulmamalıdır ki, kitap okuma sadece bireysel bir kazanç değil, aile içi iletişimi güçlendiren ve toplumsal gelişime katkıda bulunan bir alışkanlıktır.

Sevgiyle kalın…

Toplum Çalışmaları Enstitüsü

Toplum Çalışmaları Enstitüsü (TÇE) Türkiye’nin STK göğünde bir kuyruklu yıldız.

8 Ekim’de, Ankara Sheraton Oteli’nde Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası anketini sundular. Bu sunuş aynı zamanda birinci yıl jübilesiydi. 10 Ekim 2024’te, aynı salonda Türkiye Toplumsal Eğilimler Araştırması ile işbaşı yaptıklarını duyurmuşlardı.

Bahçeli’nin namlı “Öcalan gelsin TBMM’de DEM grubunda konuşsun.” ve Özel’in “El yükseltiyorum, devlet vaat ediyorum.” konuşmalarından sonra yaptığı anketle TÇE, fenomen olma yolundaki ilk adımını atmıştı. Birçok şirket birçok anket yapıyor. Bol da dedikodu var. TÇE’nin farkı ne? Terör ve Açılım başlıklı 25 Ekim anketinin birinci farkı, hızındaydı. Bahçeli ve Özel’in konuşmaları 22 Ekim’de, anketin yayımı 25 Ekim’deydi. Arada sadece iki gün var. İki günde anket planlanmış, hazırlanmış, yaptırılmış ve rapor hâline getirilip yayımlanmıştı. Çarpıcı sonuç, MHP ve CHP seçmen tabanının bu beyanlardan hoşlanmadığı ve CHP’nin yaklaşık beş seçmeninden birini, MHP’nin üç seçmeninden birini kaybettiğiydi. Meşhur, “Bu pazar seçim olsa…” diye başlayan anket sorusuna verilen cevaplar bu çarpıcı sonuca işaret ediyordu. Aradan geçen bir yıl içinde MHP ve CHP kayıplarının büyük kısmını telafi etmiş gibi. Bunu da yine TÇE’nin anketlerinde görüyoruz.

Güvensizlik denizine güvenli bir ada

TÇE’nin ikinci farkını, başkanları Osman Ertürk Özel’in geçen Çarşamba konuşmasında bulabilirsiniz: “Toplum 2024 çalışmamız, ‘Türkiye’de güvenmediğim kurum yok’ diyenlerin oranının yalnızca %10,6 olduğunu ortaya koyuyordu. Tam da bu nedenlerle Enstitümüzün önceliğini itibarlı bir kurum inşa etmek olarak belirledik. Bu 1 senelik süre zarfında finansal ve siyasal bağımsızlığımızı korumak noktasında ise zannedilenin aksine büyük bir çaba göstermemize de gerek kalmadı. Yalnızca kendimize ve sizlere verdiğimiz sözü tuttuk. Talepkâr olmadık, sipariş ile iş yapmadık, çalışmalarımızın neticelerinden kimlerin mutlu, kimlerin huzursuz olduğunu bir an bile düşünmedik. Enstitümüzü bir geçim kapısı olarak görmedik. Hiçbir ad veya nam altında, hiçbir kişi ya da kuruluştan, resmî yahut gayri resmî yollarla destek talep etmedik. Toplum Çalışmaları Enstitüsü olarak söz verdiğimiz gibi yalnızca matematiğe, veriye ve doğru bilgiye bağlılık gösterdik; siyasi tarafgirlik yapmadık. Çok kez, bizlerin de hoşnut olmadığı neticeleri çalışma etiğimiz gereğince en ufak bir müdahaleye yer vermeksizin kamuoyu ile paylaştık.”

Güvensizlik denizinin ortasında güvenli bir ada olabilmek. Bir de sadece ve sadece kendinin patronu olmak- olabilmek. Bu değerlerle, bu kendine güvenle işe girişen insanların motivasyonları muhakkak yüksek olacaktı. Herkesin günlere yaydığı işe iki-üç gün içinde karar verip yapıp bitireceklerdi.

Hız, karar ve atılım

Nitekim Bahçeli ve Özel’in konuşmalarından sonra bu beyanların o partilerin oylarını nasıl etkilediğini öğrenmek için para harcayacak bir müşteri de bulamazdınız.

TÇE’nin yıldızını daha da parlatan atılımlarından bir diğeri, mart ayında İmamoğlu protestolarına katılan gençler arasında yapılan “Kim Bu Gençler?” başlıklı anketti. Bu, olaydan bir gün, iki gün sonra değil, aynı anda, gösteriler devam ederken protestocuların arasına girerek yapıldı.

Anket piyasası Türkiye’de on yıllar içinde büyüdü. Artık anketler iş bölümüyle gerçekleştiriliyor. Anketin altında imzasını gördüğünüz firma soruları hazırlıyor. Hangi hata payına razı olacağına, dolayısıyla kaç kişiye sorulacağına ve başka teknik hususlara karar veriyor. Ondan sonra anketin fiilen yapılmasını, bu işte ihtisaslaşmış şirketlere veriyor. İşte bu veri toplama şirketleri elemanlarını protestocuların arasına sokmaktan kaçınıyorlardı. Ne yapmalı? Karar verdiler: Kendimiz yapalım. Ankara’daki protestocuların arasına girdiler ve o harran gürra arasında yüzlerce protestocuyu “denek” eylediler.

Başarı hikâyesi

Bu özverili çalışma sonucunu başkanları konuşmasında özetliyor,

“Geride bıraktığımız 1 yılda; 84 makale, 8’i anket niteliğinde 14 rapor, 35 video içeriğini ve onlarca infografiyi sizlerle paylaştık. Çalışmalarımız ulusal çapta da büyük yankı buldu. 208 basılı, 3078 dijital haberin, 94 televizyon haber ve yayınının konusu olarak toplamda 146.014.800 dijital erişime ulaştık.

“Kim Bu Gençler? raporumuz Financial Times’ın referans verdiği bir çalışma olurken, Gazze infografimizdeki verilerimiz ana muhalefet partisinin Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırmasına referans oldu.”

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nü anlatmaktan, Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası raporuna yerim kalmadı. Belki bir başka yazıda raporun bende tetiklediği düşünceleri anlatırım. O raporu, bu yazıda bahsettiğim diğer raporları ve bahsetmediğim çalışma ve makaleleri Enstitü’nün  adresinde bulabilirsiniz.

            Biz Böyle Değildik, Ne Olmalı?

Üzüntü ve hayretle karşılamamak mümkün değil. Ya biz böyle değildik ya da hep böyleydik de ben yeni fark ediyorum.

İnsanlar, niye birbirlerine güvenmezler, güven duygusunun kişiye vereceği yüksek cesaretten kendilerini mahrum ederler?

Emeklilik dönemimde öğrenmenin, öğrenici olmanın hazzını yaşıyorum, dostlarıma tavsiye ediyorum. “Halk Üniversitesi” adıyla faaliyetlerini sloganlaştıran KO-MEK kursları benim için fırsat oldu. Organizasyonda görev yapanlara teşekkür ediyorum. Gittiğim Sıhhi Tesisat Kursunda katılımcılardan duyduklarım beni ziyadesiyle üzüyor. Müteahhit olup malzemeden çalmayan neredeyse yokmuş. İnşaatın içinde bulunan işçi de usta da amele de mutlaka bir şekilde malzemeden, mesaiden çalar, her çaldığını kar bilirmiş. Müteahhit yönetmeliklerde belirtilen kaliteyi yüzde on düşürse on daireden birini, otuz daireden üçünü bedavaya getirirmiş. Müteahhit çalıyor, mühendis çalıyor; betoncu, elektrikçi, sucu çalıyormuş. Biz zavallı müşteriler de görselliğine bakarak daireleri beğenip alıyormuşuz. Kullanıcı olarak sonra arızalarla uğraşıyor, ilk depremde yıkılan binanın altında kalıyor, buna “Kader” diyoruz. Hırsızlığımızı “kader”le aklıyoruz. Biz, niye böyleyiz?

Domateslerin ezik ve çürüklerini arkada saklayıp gizlice baskülüne koyan satıcıya güvenmiyoruz, evimizi veya arabamızı sigorta ettirdiğimiz brokere güvenmiyoruz, memleketi yöneten siyasetçiye güvenmiyoruz. Biz niye böyleyiz?

Ayrıca kedimizi çok seviyoruz, bencilliğimiz üst seviyede. Bir yakınım, bir gün çocuklarıyla piknik yapan, çok sevdiği yeğeninin yanına gider. Sevgi ve coşkuyla ondan çay ister. Yeğeninden “Çay bize kadar, fazla yok.” cevabı alınca derin bir kırgınlık yaşar. Bir bardak çay kadar değerin olmadığını duyması onun bütün sevgisini öfke ve dargınlığa dönüştürür.

Verici olmak, güvenilir olmak kişiyi yücelten, değerli kılan nitelikler. Alarak değil vererek büyümek ve zenginleşmek, şeytani nefsi öldürerek elde edebileceğimiz ayrıcalık bir meziyet. En zor şartlarda dahi adaletten, yardımseverlikten, merhametten vazgeçmemek, bu niteliklere sadakatle bağlanmış biri olarak tanınmak ve bilinmek, istendiğinde herkesin kazanabileceği yüksek vasıflar.

Haşr suresindeki 9. ayet dikkatimi çekti. Allah (CC): “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” buyurur. Bu surenin şu olay üzerine indirildiği rivayet edilir:

Bir adam Peygamberimiz (s.a.s.)’e gelerek: “Ben açım” der. Allah’ın Resul’ü, hanımlarının her birinden “Seni Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki evde sudan başka bir şey yok” cevabı alınca ashabına dönerek: “Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sorar: Ensar’dan Ebu Talha, “Ben misafir ederim ya Resulallah” diyerek o yoksulu alıp evine götürür. Eve varınca hanımına: “Resulullah’ın misafirini ağırlayalım” der. Sonra: “Evde yiyecek bir şey var mı” diye sorar. Hanımı: “Hayır, Sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var” diye cevap verir. Sahabi: “Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafirimiz içeri girince de lâmbayı bir bahaneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım” der. Sofraya otururlar. Misafir karnını doyurur; onlar da aç olarak yatarlar. Sabahleyin Ebû Talha Peygamber’imizin yanına gider. Onu gören Allah Resulü: “Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah Teâlâ razı oldu” buyurur.

Bir medeniyetin inşası, bir toplumda huzurun sağlanması ancak fertlerin birbirine güvenmesi, varlık sebebinin başkasının varlığını yaşatmak, mevcut birikiminin bir emanet olduğuna inanması ile mümkündür. Yokluk içindeyken bile verici, cömert olmak, yardım eli uzatabilmek, kolay elde edilebilecek büyüklük seviyesi değildir. Bunu yapanlar, medeniyet inşa ettiler, tarih sayfalarındaki kıymetli yerlerini rol model olarak aldılar. Onlar kaybetmedi, kazandı; onların hikâyelerini dinlediğimiz halde hallerini hayatımıza indiremeyen bizler kayıptayız, bu bataklıkta debelendikçe batıyoruz.

Din anlayışımızda eksiklikler, insanlık anlayışımızda yanlışlıklar var. Bütün değerlerimiz gözden geçirilmeli, ıslah edilmeli. Toplumda bulunduğumuz yer, olay ve olgulara bakış açımız sorgulanmalı, huzurlu birey, toplum ve dünya için hedefler belirlenmeli. Vusulün ön şartı olan usul için yol haritası çizilmeli.

 Üzüntü ve hayretten kurtulmak, medeniyet inşası hareketinin figüranı olmak istiyorsak, hayatını ıskalayarak dünyayı terk edenlerden olmak istemiyorsak …

Düşün Damlaları  (11)

      “Anlamadım!” diye, hemen okumaktan vazgeçmemeli. Sonra anlamamız; bugün anlamadan bile okumamıza bağlı. Aslında, hiç anlamıyor değiliz. Çünkü okuyuş; toprağa tohum ekmek gibidir. Nasıl ki, tohum nice zaman sonra başını topraktan çıkarıyor. İşte bu çıkış için, önceden ekiş ve bir müddet bekleyiş gerek. Bütünü, kuş uçuşu ile okuyarak, önce keşfe çıkmalı. Böylece konacağımız yeri, üstünde duracağımız konuyu tespit etmiş oluruz. Zira bütünü bilen; parçayı daha iyi, daha kolay anlar ve kavrar. Evet, her okuyuş bilgi toplayıcılıktır. O netice, nice müşkülleri anlamada anahtar vazifesi görür. Meçhullerin kapılarını aralar ve açar.

     Tekrar tekrar okumakla; akıl, beyin ve hâfıza tarlasını sürmeye ettikçe devam;

     Ancak bu uğraş sonunda hedef; eninde sonunda verir sana selâm.

x

     Her yer gurbet.

     Her yer uzlet.

     Cehalet; gafletle seyrin eseri.   

     Bırakırsan gafletli bakışı,

     Edinirsen hikmetli akışı,

     Görünür her şeyde hikmetin başı.

     Çünkü,

     Ancak, hikmetli bakış gösterir;

     Her şeydeki gerçek değeri.

x

     “Lâ ikrahe fi’d-dîn.”

     İslâma girmeleri için, kişilere baskı yapmak, İslâm’da yok.

     Tebliğ ve anlatış var, zorlayış yok.

     Akla kapı açıp, düşünceye çağrıda bulunup;

     Tercih ve seçimi muhataba bırakmak asıldır.

     Müslümana; incitmeden, kalbini kırmadan, yumuşak bir dille;

     Dinî görevlerini hatırlatmak ise, ona baskı olarak anlaşılmamalı.

     Yapması gerekenleri yapması,

     Bilmesi gerekenleri bilmesi,

     Yapmaması gerekenleri yapmamasını, güzellikle anımsatmak demektir.

     Çünkü o, bunları yerine getirmekle mükellef ve yükümlüdür.

     Kaldı ki bunlar; İslâmı kabul etmekle,

     Zaten, yapmayı taahhüt ettiği hususlardır.   

x

     “ ‘Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir.’ denilir. Yani hedefe varamayışımız, usûlüne uygun hareket etmeyişimizdendir. Usûl / metod bilgileri, binanın temeline veya ağaçların köklerine benzer. Temel sağlam olmazsa bina çöker. Ağacın kökü sağlam değilse, meyveleri ya hiç olmaz veya cılız olur.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

x

     “Hem Kur’ân hem de Kâinat birer kitaptır. Kur’ân Cenab-ı Hakk’ın kelâm sıfatından (Kelâmî / Sözel bir kitap), Kâinat da (Kevnî / maddî bir kitap olarak) kudret sıfatından gelir.”                                                                                                                                           

x

     Okumayan insan; insan olarak yaratılışının gereğini, diğer varlıklardan bu yönüyle ayrıldığını, mümtaz / seçkin bir şahsiyet olduğunu göstermiyor demektir!

x

     Bizde olan “Hürriyet” yarım hürriyettir. Onu tamamlamak için, başkasının hürriyetini de tanımalı ve ona saygı göstermelidir.                                                      

Dr. Süleyman Pekin Kocaeli Kitap Fuarında

Kocaeli Aydınlar Ocağı önceki dönem Başkanlarından Eğitimci, Şair ve Yazar Dr. Süleyman Pekin Kocaeli Kitap Fuarı Şairler ve Yazarlar Derneği Standında çok sayıda dinleyiciye söyleşide bulundu ve kitaplarını imzalayarak okuyucu ile buluşmasını sağladı.

Söyleşisinde; Türkiye’nin çeşitli meselelerine temas ederken, Ortadoğu Coğrafyasında olup bitenlere bir tarihçi gözüyle dokunmadan geçmedi.

Pekin: “Bu toplumda oku-manın, yaz-manın; Kutsal Kitap da dâhil hiç bir kitabın kıymeti yok ÇÜNKÜ “oku” diye başlayan bir Dinin okuma-yan mensuplarıyız.

* Coğrafyamız (İslâm, Türk) pislik/rics içinde; savaş – dövüş, yalan – dolan, rüşvet – yolsuzluk, ahlâksızlık ve yozluk.. ÇÜNKÜ akletmiyoruz ve Allah, aklını kullanmayanları pislik içinde bırakıyor (Yunus 100).

* 8 milyonluk Israil’in câni yöneticileri 8 milyonluk Filistin’linin 4/1’ini Gazze’de soykırıma tâbi tuttu; 480 milyonluk Arap Ligi ve 1 milyar 800 milyonluk İslâm Dünyası & 57 ülkelik İslâm Işbirliği Örgütü hiç bir şey yap(a)madı. ÇÜNKÜ derdimiz değil..

* Çünkü PARA-PEREST’iz; ‘para’ya tapıyoruz.

* Çünkü ÇIKAR-PEREST’iz; menfaate tapıyoruz.

* Çünkü GÜÇ ‘e tapıyoruz. ÇÜNKÜ Ortadoğu’da Allah diye Güç’e tapılır.” Gibi sözlerle Ortadoğu gerçeklerini akıcı ve etkileyici bir üslupla dile getirdi.

Dr. Süleyman Pekin’i Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı