5.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Nisan 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Sağlıkta Dönüşüm ve Sonrasına Bir Bakış (1)

  “Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi,

 Olmaya Devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

– Kanuni Sultan Süleyman

 Sağlık “sadece hastalık ve sakatlığın olmaması değil, bedenen-ruhen ve sosyal yönü ile insanın tam iyilik halidir” diye tanımlanır. İnsan hayatının vazgeçilmezlerindendir. Buradaki başat unsur ‘HEKİM’dir. Hekimler doğumdan ölüme insanın en çıplak hallerine şahitlik edip; en çaresiz, en güçsüz anına çare olmak, sağlık ve esenlik vermek için çalışırlar. Onun için insanlık tarihi boyunca hep saygın olmuşlardır.

   Sağlıkta dönüşüm programı 2006 da uygulamaya başlanmıştır. Böylece hekime ulaşmada:

   1-Aile hekimliği; kamuda birinci basamak

   2-Devlet Hastaneleri; kamuda ikinci basamak

   3-Eğitim ve Araştırma, şehir ve tıp fakültesi hastaneleri; kamuda üçüncü basamak

   4-2006’dan sonra artan özel hastaneler ve tıp merkezleri

   5-2006’dan itibaren azalmaya başlayan ve 2010’daki tam gün yasası ile de çok azalan özel muayenehaneler insanlarımızın hekime başvurduğu yerlerdir.

   Sağlıkta dönüşüm programı ile Aile Sağlık Merkezleri ve aile hekimliği yürürlüğe konmuştur. Başlangıçta her 4000 kişiye, şimdi ise 3500 kişiye bir aile hekimi düşecek şekilde uygulanmaktadır. On bine yakın merkezde 30 bine yakın hekim bu şekilde çalışmaktadır. Halen sayısı 350 olan Sağlıklı Hayat Merkezleri de 2014 den itibaren sisteme eklenmiştir. Ülkemizde şu an 24ü şehir hastanesi olmak üzere, 930 devlet hastanesinde 80 bine yakın hekim hizmet vermektedir.567 özel hastanemizde de 30bine yakın uzman ve 5 bin pratisyen hekim çalışmaktadır. Sanayi bölgelerimizde ayrıca OSGB’ler üzerinden veya bizzat kendi revir hekimleri ile çalışanlara işyeri hekimliği hizmeti imkanı sağlanmaktadır. Bunların her biri için ayrı ayrı değerlendirmeler yapılabilir. Bu yazımda genel bir değerlendirme göreceksiniz.

   Sağlık sisteminin değerlendirilmesindeki ölçülerden biri bebek ölüm oranlarıdır(BÖO).Bu oran ülkemizde 2000’li yılların başında 1000’de 28’dir.Şimdi ise 1000’de 8’e düşmüştür. Dünya ortalaması 1000’de 50 olup geri kalmış ülkelerde 1000’de 100-150ye çıkmaktadır. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 1000’de 250 olup halen çok gelişmiş Japonya gibi ülkelerde ise 1000’de 2 bilgisi bu değerimizin kötü olmadığı ve çok önemli iyileşmelerin sağlandığını göstermektedir. Diğer bir ölçü ortalama insan ömrüdür. Bu oranımız 2000’li yılların başında erkeklerde 68, kadınlarda 72dir. Şimdi ise erkeklerde 76 kadınlarda 81dir.Bu değerin 1940larda erkekler için 40, kadınlar için 36 olduğu bilgisi bu oranımızın da oldukça iyi olduğunu göstermektedir.

   Bu iyileşmede hekime ve sağlık kurumlarımızın hizmetlerine ulaşma imkanının fazlalığı, bebek aşılama ve tarama hizmetlerimizdeki iyileşmeler, kamu ve özel hastanelerimizdeki tetkik-teşhis-tedavi imkanlarındaki gelişmelerin etkisi büyüktür. Ayrıca 112 ambulans hizmetlerindeki iyileşmeler, KETEM gibi tarama hizmetlerinin katkısı görülmelidir. Birinci basamak sağlık hizmetlerinden olan Sağlıklı Hayat Merkezlerimizin “Hastalığa değil, sağlığa yatırım” sloganı ile ağız ve diş sağlığından kronik hastalıklardan korunma ve mücadeleye kadar bir çok alanda vatandaşlarımıza hizmet vermelerinin etkisi çoktur…

    Bu iyilik ve düzelmelere rağmen sağlık sistemimizin ve bunun başatı olan hekimlerimizin sorunları olup yeni düzenlemelere, iyileştirmelere ihtiyaç vardır.

     Aile hekimlikleri dahil sağlık hizmeti veren yerlerdeki yığılmalar, randevu alamama veya geç randevu alabilme önemli bir sorundur. Aile hekimleri ve kurum hekimleri sayı tabanı ağırlıklı bir performans sistemi ile değerlendirilmektedir. Bu ise hekimleri önemli ve özellikli hastalık ihtimallerini atlamamak için daha çok tetkik ve sevk işlemlerine yöneltmekte, insanlarımızın daha çok gelip- gitmesine yol açmaktadır. Bu performans sisteminin yeniden gözden geçirilmesi, yalnız puan toplamaktan çıkartılıp daha iyi hekimlik yapmayı teşvik eden, hekimleri mesleki  bilgi ve becerilerini daha fazla kullanmalarını sağlayacak  ve daha adil paylaşım imkanı veren bir şekle kavuşturulmalıdır.

    Tabip odalarının bu yıl 14 Mart Tıp Haftasında yaptığı Beyaz Yürüyüş etkinliğindeki sloganlardan biri de 5 dakikada hekimlik olmaz idi. Hasta muayene sayısına göre 2002’de insanımız 3,1 muayene oluyordu. Bu sayı 2023 de 11,4’e çıkmıştır. 2024 yılının toplam muayene sayısı 1 milyar sayısına ulaşmıştır. Tabip Odası bunu muayene olma kışkırtılması olarak tanımlamakta ve 5 dakikada muayene olmaz itirazı ile seslendirmiştir. Yetersiz zamanlı bir muayene şekli hastayı güvensizliğe, hekimi ise mutsuz ve tükenmişliğe götürmektedir. Sağlık sistemimizin ilk ayağı olan aile hekimliğinin ilaç yazdırılma, sevk etme ve ettirilme, rapor alma yerleri olmaktan çıkarılmalıdır. Alternatif tıp uygulamaları dahil uzmanlık gerektirmeyen tedavi ve müdahalelerin yapılabildiği yerler olması sağlanmalıdır. Bu kanaatin oluşması, buraları daha verimli kılacaktır. Hekimlerin mesleki bilgi ve becerilerini kullanmalar; muayene, tedavi ve sevk işlerinin daha iyi çalışması; sağlık sistemimiz için önemli iyileşmeleri getirecektir.

   Hastanelerimiz yeni teknolojik teşhis ve araştırma imkânlarına sahip olma yanında koğuş sisteminden 1-2 yataklı ve daha konforlu yataklı kurum olma imkanlarına kavuşmuş ve kavuşmaya devam etmektedir. Ama çözüme muhtaç sorunları da vardır. Bunların en önemlisi özellikle büyük şehirlerimizdeki hasta yığılmalarıdır. Bu durum A sınıfı hastanelerde daha belirgin olup bunun sebebi birinci basamaktan ikinci basamağa ve oradan da üçüncü basamağa olması gereken sevk zincirinin yeterince sağlıklı çalışmamasıdır. Her isteyenin hiç bir sevk, engel ve caydırıcı yükümlülük görmeden istediği kuruma rahatça gidebilmesidir. Bir kardiyolog meslektaşım bu durumu “Abi, kalp hastalığı vesvesesi ile gelen insanlara kalp hastası olmadıklarına ikna etmekten sıradaki gerçek kalp hastalarına bakmaya fırsat bulamıyoruz” şeklinde ifade etmişti. Sevk ve randevu sisteminin doğru çalıştırılması ile bunun önüne geçilmelidir.

   Diğer bir konu ‘MALPRAKTİS’tir. Hekimlik bilgi yanında beceri de gerektiren bir meslektir. Hastalık ve sağlığın değişkenliği sabır, dikkat ve özen gerektirir. Bu süreçte olabilecek olumsuzluklar yanında beklenmeyen komplikasyonların çıkması her zaman mümkündür. Kasıt ve ihmal olmadan olabilecek olumsuzlukların bile malpraktis olarak değerlendirilme ihtimali hekimler için ciddi bir tehdit olmaktadır. Bu durum hekimleri sorumluluk almamak için daha çok tetkik, daha çok konsültasyon veya daha çok sevk edici olmaya yöneltmektedir.2022 yılındaki bir düzenleme ile bu konu Sağlık Bakanlığı müsaadesine bağlanarak bir koruyuculuk sağlanmış olmakla birlikte bu konularda temel bilirkişi eğitimi almış muhakkiklere ihtiyaç vardır.

Devamı edecek

Dil Yarası

Ne kadar da güzel derlemiş gönül insanı:
Dil yarası nedir?.. Bir cahil, bir kendini bilmez acı bir söz söyler, kalbiniz kırılır, gönlünüz yaralanır. İşte dil yarası…

Öyle bir yara ki tedavisi mümkün değil. Nitekim atalarımız: “Kılıç yarası sağılır (iyileşir) dil yarası sağılmaz (iyileşmez).” demiş. Bu konuda başka sözler de var: “Dil kılıçtan keskindir.” “Dilin cirmi küçük, cürümü büyüktür.”

Peki, dil hep olumsuz yönleriyle mi anılmış? Elbette hayır! Atalarımız “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “İnsanın eti yenmez, derisi giyilmez. Tatlı dilinden başka nesi var?” gibi sözlerle insanı adeta “tatlı dil”den ibaret görmüşlerdir.

Demek ki dilin adının kötüye çıkması izafîdir. Dil cahil elinde keskin bir kılıç, âlim elinde ise paha biçilmez bir incidir.

Şair ne güzel ifade etmiş:

“Âlim ile sohbet etmek la’l ü mercân incidir//Câhil ile sohbet etmek günde bin cân incitir.”

“Cahilin sözü neden hep inciticidir, yaralayıcıdır?” diyeceksiniz. Sorunun cevabına geçmeden önce cahilliğin “basit” ve “mürekkep” olmak üzere iki çeşit olduğunu belirtelim. Bilmediğini bilmek “basit cahilliktir. Ve her zaman için giderilebilir. Ama bilmediğini de bilmemek anlamına gelen “mürekkep cahillik”in izalesi asla mümkün değildir.

Şairin:

“Kesb ile tâ o kadar cehl olmaz//Cehlin ol mertebesi sehl olmaz” dediği bu ikinci tip cehalet olsa gerek.

Cahil sözünün niye hep incitici olduğuna gelince… Özellikle bir şey bilmediğini de bilmeyen cahil en başta kendini bilmez. Oysa Yunus’un dediği gibi ilim okumaktan maksat kişi kendini bilmektir. Kendini bilmeyenlerin diğer canlılardan bir farkı yoktur:

“İlim okumaktan garaz kişi kendin bilmektir//Pes kendini bilmezsen bir hayvandan betersin.”

İnsan kendini bilmedi mi, çok şey bildiğini, allâme-i cihan olduğunu zanneder. Kendini dev aynasında görmeye başlayınca da dili uzar, etrafındakileri incitecek sözler söyler.

Gerek klasik şairlerimiz, gerekse halk şairlerimiz bu tip kendini bilmez cahillerin kırıcı ve incitici olduklarını ısrarla vurgulanmışlardır. Âşık Tüccârî’nin (ö.1805) şu iki dörtlüğü konunun özetlenmesi bakımından sanırım yeterli olacaktır:

“Dü-çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incitir//Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incitir//Dinle sözüm, al nasihat, konuşma câhil ile//Câhilde bir kem söz var ki değse bin baş incitir.”

“Kâmil ile haşr olmayan kendisin evlâ bilir//Dinleme câhil adamı sözünü deryâ bilir//Der TÜCCÂRÎ yâr elinden çektiğim Mevlâ bilir//Mevsim ihtiyâr olunca dağları kış incitir.”

Bana sorarsanız; dili uzun, aklı kısa cahillerden her daim uzak durmak gerekir. Çünkü onlar kalp kırmaktan, gönül yıkmaktan zevk alırlar. Aslında zevk aldıklarını sanırken dert aldıklarının farkında değillerdir. Şair doğru söylüyor:

“Âkıl ne şâd olur bu cihânda ne gam çeker//Câhil hemîşe şâd olayım der elem çeker.”

*

Kadir kıymet bilen âlimin sözleri incidir, Cahilin uzun dili, gülen yüzleri incitir.

Baş Ağrısı ve Baş Belası

Yedi yaşındaki torunum Asil, grip sebebiyle evde istirahat etmekte iken, babasına “başım belada” diyor. “Neden?” sorusuna ise “çünkü başım ağrıyor” diye cevap veriyor. Bu yaştaki bir çocuğun “başım belada” gibi soyut bir kavramın anlamını bilememesi ve başın ağrıması gibi somut algıladığı bir durumla özdeşleştirmesi normal bir şey.

Evimizde espri konusu olan bu kavram kargaşasının, toplumumuzun çok önemli bir kesiminde de yaşandığını düşününce keyfim kaçtı. Çünkü toplumun önemli bir kesimi, ülkenin gerçekten “baş ağrısı mı çektiğini” yoksa “başının belada mı olduğunu” ayırt edemiyor. Hatta bir kısmı bu belirtilerin farkında bile değil.

PISA testleri de bunu doğruluyor. Sadece öğrenciler değil, yetişkinler de kavramsal okuryazarlık sorunu yaşıyor. Bir kısım eğitimli insanlarımızın da dahil olduğu çok geniş bir kesim soyut kavramları, mecazları, ironileri anlayamıyor, yani soyut düşünmekte başarısız. “Sakla samanı gelir zamanı” atasözündeki derin mesaj bile, samanla işi olmayanlara ulaşamıyor.

Soyut düşünme yeteneğinin gelişmemesi, sosyal medyada trol üretimi haber ve yorumlar, iktidarın güçlü propaganda mekanizmasının beslediği bilgi kirliliğiyle de bağlantılı.

Bu insanların ekonomiden, adalete, milli eğitimden demografinin değişmesine, terörsüz Türkiye ile ABD/İsrail projelerinin bağlantısına kadar konularda sebepleri, birbirleriyle bağlantılarını ve muhtemel sonuçlarını yorumlaması ve akıl yürütmesi yetersiz kalabiliyor.

Bugün Türkiye’nin başını ağrıtan meseleleri ve başımızın belada olduğunu gösteren iç ve dış gelişmeleri kavrayabilenlerin oranı bu sebeplerle düşük olsa gerek.

Önce şunu belirtelim: BAŞ AĞRISI ile kastettiğim kronik ama yönetilebilir iç sorunlar, BAŞ BELASI tanımlamasıyla kastettiğim ise krize ve hatta beka sorununa dönüşebilecek iç ve dış tehditlerdir.

Basit ilaç ve istirahat gibi yöntemlerle tedavi edilemeyen baş ağrılarının bazen hastanın hayatını sonlandırabilecek kök sebeplerin belirtisi olabildiği, zamanında tedavinin ihmal edilmesi halinde sonuçlarının çok kötü olabileceğini de unutmamak gerekir.

Şimdi ülkemiz ve milletimiz için bu iki tür sonuca yol açan sosyal ve siyasi gelişmelerden bazılarına bakalım. Her birinin hangi şiddette baş ağrısına veya ne büyüklükte belaya sebep olabileceğini düşünelim. Bu yorumları “formüle etme, yorumlama ve akıl yürütme” yetenekleri OECD ortalamasının altında kalmayan siz değerli okurlarımla yapalım istiyorum.

**************************************

Baş Ağrıtan Sorunlarımız

  1. Ekonomide Bitmeyen Kriz

 İlk baş ağrıtan yani kronik ama yönetilebilir sorunumuz ekonomi. Türkiye uzun zamandır yüksek enflasyonu olağanlaştırmış durumda. Resmî söylem bir krizin varlığını reddediyor. Ama halkın hissettiği gerçek, alım gücü kaybı ve geçim sıkıntısı. Geniş halk kesimlerinin bu kadar derin yoksulluk içine girdiği bir süreci ben hatırlamıyorum.

Hükûmet, faiz politikalarını siyasi bir tercih haline getirerek ekonomiyi bir laboratuvara çevirdi. Denek olarak kullanılan halk kesimleri perişan. Mevcut kurları tutma politikası, “yüksek kur–yüksek enflasyon” ikilisi sanayicinin belini büküyor. Kredi muslukları daraldıkça yatırımcı çekiliyor, üretim yerine ithalat artıyor.

Artık iktidara yakın iş dünyası bile alarm veriyor. Abdullah Kiğılı’nın “Felaket kapımızda, dayanacak gücümüz kalmadı” anlamına gelen çıkışı, vitrindeki iyimser söylemin arkasındaki çöküşün itirafı niteliğinde. Hüsnü Özyeğin’in “akıl dışı ekonomi” vurgusu da böyle. Sistemdeki arızalara işaret eden TÜSİAD yöneticilerini yargı sopasıyla susturmak iş dünyasının bu tedirginliğini gidermedi. Tepkiler ekonomik gerçeklerin artık saklanamaz hale geldiğini gösteriyor.

Bu durum sürdürülebilir bir “baş ağrısı” gibi duruyor. Hayatı çok zora sokuyor ama şimdilik ölümcül değil. Ancak bu ağrı tedavi edilmezse, toplumsal huzursuzluk ve siyasal istikrarsızlıkla birleşip “baş belası”na dönüşebilir.

**************************************

  • Eğitim Sistemi Alarm Veriyor

Eğitimdeki sorunlar, yalnızca müfredatla değil, düşünme biçimimizle ilgili. PISA testleri, öğrencilerimizin okuduğunu anlama ve soyut düşünme becerilerinde dünya ortalamasının çok altında olduğunu gösteriyor.

Eğitim sistemimiz, sorgulayan bireyler yetiştirmiyor. Bu da hem bilimsel ilerlemeyi hem de demokratik bilinci engelliyor.

Yeni müfredat tartışmaları, ideolojik öncelikleri eğitimin amacının önüne geçiriyor. Üstelik son yıllardaki sürekli değişen sınav sistemleri (YGS–LYS–YKS) karmaşası, en son tartışmaya açılan “lise tahsilini ikiye bölmek”, “ders sayısını azaltmak” gibi yüzeysel düzenlemeler “reform” diye sunuluyor. Bu kozmetik değişiklikler eğitimdeki köklü kalite sorunlarını gizleyemiyor.

Eğitim sistemimiz aklın yerine itaat, sorgulamanın yerine ezberi koydukça, gelecek nesillerin başı da ülkenin başı da ağrımaya devam edecek. Sonuçta “baş ağrısı” olarak başlayan öğrenme eksikliği, gelecekte “baş belası” olacak niteliksiz kuşaklara dönüşüyor.

**************************************

  • Devletin Temeli Adalet Çatırdıyor

 Yargıya olan güven her geçen gün azalıyor. Adaletin siyasallaşması, vatandaşın devlete güven duygusunu zedeliyor. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması, Türkiye’nin hukuk devleti imajını yıpratıyor. Bu durum yabancı yatırımcıyı da yerli girişimciyi de caydırıyor.

Daha tehlikelisi ise yargının muhalifleri tasfiye etme aracına dönüşmesi. Siyaset, medya ve sivil toplum üzerinde kurulan yargı baskısı, demokratik rejimi çürütüyor. Muhalif Belediye başkanlarının, gazetecilerin, sanatçıların uzun süreli tutuklu yargılamaları demokrasinin rafa kalktığı izlenimi veriyor. Adalet duygusunun zedelenmesi, toplumda bazı kesimlerde “hak aramak yerine güçlüden yana olma” refleksi yaratıyor. Bu yalnızca ahlaki değil, siyasal bir çöküşün de habercisi sayılmalı.

Baş ağrısı bazen basit bir ilaçla veya istirahatle geçer ama baş belası sorunlar ihmal edilirse ameliyat ister. Türkiye bugünkü tabloya “hastalık yokmuş” gibi bakıyor. Oysa teşhis konulmadan tedavi olmaz.

Yargıdaki bu kalıcı ağrı, giderilmezse sistemin temellerini sarsacak bir “baş belası”na dönüşecektir.

Ekonomide gerçekçi planlama, eğitimde nitelikli dönüşüm, adalette bağımsızlık ve dış politikada akılcı denge şart.

Aksi halde “Başım ağrıyor” derken, bir sabah gerçekten “başımız belada” uyanabiliriz.

NOT: Gelecek yazıda BAŞ BELASI olarak nitelediğim, krize ve hatta beka sorununa dönüşebilecek iç ve dış sorunlarımızı değerlendireceğim.

3. Manifestom!

MANKURT Basın ve MEDYA’ nın Ülkemize Attığı Karartma Maksatlı SİS BOMBALARI” nın Nelere Sebebiyet Verdiği Hk’ da…!

Çok uluslu şirketler göz boyayarak siyasi iktidarlara yakın, yandaş olan yerli bazı kişi ve şirketleri küçük ortak olarak yanlarına alarak ülke ekonomisini adeta ele geçirmiş vaziyetteler.

Gayri milli sermaye siyaseti ekonomiyi, bürokrasiyi ve de özellikle eğitimi yaz-boz tahtasına çevirterek denetimleri altına alıyorlar. Hem de dışarıdakiler ile birlikte ve ortaklık içerisinde.

İşte bu çerçevede; eğitimde kalite ve seviyemiz ulusal alanda her geçen gün irtifa kaybetmekte. Gayri milli ekonomik tercihlerle ülkemiz dış borç batağının içine sürüklenmiş, dış ticaret açığımız sürekli genişlemekte. TÜRKİYEMİZ her geçen gün ULUS DEVLET kimliğinden hızla uzaklaşmakta.

ABD ve AB; Mondros ile Sevr koşullarını çağrıştıran dayatmalarla üzerimize gelmekte,

Yerli bazı büyük şirketlerimiz ve siyasi iradenin şemsiyesi altında bulunan yine bazı şirketlerimiz iş yapmak için giderek milli kimliklerinden uzaklaşarak çok uluslu şirketlerin TÜRKİYE pazarındaki çıkarlarına adeta hizmet eder hale getirilmiştir.

Ulusal çıkarlarımız dikkate alınmayan politik tercihlerin hakim olduğu işte bu düzende yerli sanayicilerimizin çoğu üretmek yerine aşırı ithalatçılığa başlamak zorunda bırakılmıştır.

Daha önceki yıllarda sanayi tesislerimizle övünen bazı sanayicilerimiz yabancı şirketlerle birlikte çalışarak ithalatçı olmuşlardır.

Bu çerçevede; bir çok büyük kentlerimiz yabancılara adeta parsellenir hale getirilmiştir.

Bu mudur YERLİLİK ve MİLLİLİK…?

Hem fakirin, yoksulun çıkarları yanında yer alıyorum diyeceksin; sonrada tam tersi uygulamalara zemin hazırlayarak Müslümanım diyeceksin. Hadi Ya…. bu nasıl Müslümanlık böyle…?

Ülkemiz yabancı dev şirketlerin tekel kurdukları arka bahçe olmamalıdır. Dış dünya ile bağlarınızı koparınız diyen asla yoktur.

Ancak dış dünya ile karşılıklılık (mütegabiliyet) esasına dayalı milli çıkarlarımızı dikkate alan uygar ilişkiler kurmak zorunluluğumuz olmalıdır.

İşte gerçek YERLİLİK ve MİLLİLİK ancak böyle olur.

Ülkemizde genellikle siyasiler ayakta kalabilmek için iktidara gelebilmek ve iktidarlarının devamını sağlamak için bazı emperyal ve küresel dış güçlerin, küresel sermayenin (yahudi sermayesi) TÜRKİYEMİZDEKİ ve bölgedeki çıkarlarına hizmet etmek zorunda olmamalıdırlar.

Şirketlerimiz ise; çok uluslu devlerin ülkemizdeki çıkarlarını kollamak durumunda bırakılmamalıdır. Hangi mevki ve makamda olursa olsun; devleti yönetme yetkisinde söz ve yetki sahibi olanlar, uygulamaları ile kendi halkına karşı emperyalizm tarafında bulunmamalıdırlar.

Partilerimizde mevcut tek adamlık despotik, faşizan ve diktatöryal yapılar yerine; parti içi gerçek demokrasinin işletilebilmesi için gerekli ve zorunlu kanunlar çok İVEDİ çıkarılmalıdır.

Geçmişte Osmanlıda olduğu gibi; bazı Tarikat ve Cemaat yapılanmalarının batı ve diğer emperyal bazı güçlerin kontrol ile güdümünde olarak desteklendiğini hala çözemiyorsak ve anılan bu odakların güç kazanmasını sağlayanların dışarıdaki çevrelerin olduğunu bilemiyorsak işte o zaman devleti adeta ele geçirmek üzere olan FETÖ v.b. daha bir çok belalarla karşılaşmamızın an meselesi olabileceğini nasıl ön göremiyorsunuz anlamış değilim.

Bataklığı kurutmadan SİVRİ SİNEK’ le baş edemezsiniiiiiiiiiiiz.

Yine iç siyasetimizi bazı küresel dev şirketlerin, Brükselin, Washington’ un iplerini tuttuğu oligarşik ve faşist benzeri bu düzenden kurtaramaz isek gerçek demokrasiden, haktan, hukuktan, adaletten, tam bağımsız ve tarafsız yargıdan asla ve asla bahsedemeyiz.

Sonuç olarak işte bu kapsamda; dış ticaret açığımız hızını artırarak patlar ve bazı yandaş, yalaka, besleme v.b. basın ile medya çevreleri ” ihracat patlıyor ” yalanını Joseph Goebbels’ in propaganta makineleri gibi sayfalara ve de ekranlara taşıyarak Asil ve Yüce TÜRK Milletimizi aldatmaya, kandırmaya devam ederler.

Kendi kaderini batının büyük şirketlerinin eline teslim etmiş ” Washington ve Brüksel” ile pazarlıklar yaparak iktidar değişimini gayri milli anlayışla uygulamaya geçirmeye çalışan iş çevreleri ile bazı STK’ ları ülkemizde hala varlığını ve de yaptırım gücünü mevcut siyasi iradeye karşı hakim kılabilmeye çalışıyorsa işte bizler buna ülke toprağını, sanayisini, KİT’ lerini, insanını, kültürünü, özgürlüğünü pazarlayan çevreler demek zorunda kalırız.

(Mevcut siyasi İktidarların değişimi; hilesiz, entrikasız, tam özgürce ve hakim teminatında yapılacak bir seçimle ancak sandıkta sağlanabilir, belirlenebilir. Bu gerçeği her kim hangi yer ve mevkide olursa olsun (Asker + Sivil dahil) beynine yazmalı ve de kazımalıdır)

Ülke yönetim kademelerinin en başından başlayarak mevcut aşırı israf, savurganlık, aşırı lüks, şatafat v.b. sürdüğü sürece, tasarrufun adeta sadece ismi kaldığı sürece, yine aşırı ithal bir gayri milli ekonomik sistem ülkemizin her saha ve alanına hakim olduğu sürece; bu ülkenin arzulanan kalkınmasını hayal dahi etmeyiniz.

Ancaaak; ne zamanki sözde değil, ÖZDE gerçek yerli ve milli politik tercihlerin öne alınarak her saha ve alanda üreten, imal eden, dünya ölçeğine paralel olarak teknolojik gelişimleri dikkate alan sanayileşmeyi kapsayan bir milli ekonomik model ülkemizde tavizsiz uygulamaya sokulur işte o zaman yeterli ve zorunlu olarak kalkınabiliriz.

Önümüzdeki süreç açlık ve su sorunlarının öncelik kabul etme zorunluluğunun küresel bazda karşımıza çıkacağını ön görerek çıkardığınız kanunla yasakladığınız yerli tohum kullanmanın önünü çok acil açınız. Tarımda ORGANİK üretime gerekli seviyede geçiniz.

İthal tohumdan vazgeçiniz, GDO’ lu ve HORMONLU ürünler ve gıdalarla yeterli seviyede denetimleri çok İVEDİ uygulayınız.

Tarımda hangi ülke öncelikle kendine yeter seviyede üretim yapar ve yıllık en az 150 Milyar Dolar ve yukarısı ihracat yaparsa o ülkeler ayakta kalacak buna ayak uyduramayanlar ise batacaklardır.

Daha önceleri bir çok defalar kapsamlı olarak ifade ettiğim gibi; üçüncü dünya savaşının FIRAT ve DİCLE suları yüzünde çıkma ihtimalini çok yüksek oranlı ön görenlerdenim. Çünkü dünya hızla bir su kıtlığına doğru sürüklenmektedir.

Ülke olarak çok dikkatli olmalıyız. Sosyal adalet çerçevesinde oran itibarıyla her kesin kazanıp mutlu olacağı iktisadi, siyasi, kültürel sahalarda birlikte yararlanacağımız koşulları geliştirmek varken; mevcut bu çarpık, kokuşmuş, soygun, vurgun, yalan, talan, riya v.b. düzen içerisinde siyasi iradeye yakın, yandaş mutlu bir azınlık emperyalizmin kucağına düşerek neden onlarla iş birliği yapar hale gelir..?

Bazı büyük sermaye çevreleri neden gidip uluslar arası bazı faiz lobilerinin kontrol ve güdümünde; küresel bazlı dev şirketlerin ülkemizdeki maşaları olurlar acaba..?

Siyasi iradenin baş rolünde ulusal sanayi tesislerimizin önce çalışamaz hale getirilip; sonra da batının veya bazı aşırı TÜRK düşmanı Arap sermayesi tekellerine satılmasına nasıl göz yumulabilir..?

Bu nasıl bir YERLİLİK ve MİLLİLİK’ tir böyle..?

Unutmayınız ki soğuk yerde yaşayanlar ısınmanın, sıcak yerde yaşayanlar ise serinlemenin yollarını ararlar.

Ülkemizde ki mevcut bazı satılık, yandaş, besleme, havuz ve MAKURT haline gelmiş MEDYA işte yukarıda bahse konu tüm bu olumsuzlukları, yönetim zafiyetlerini örtmek ve halkımızın gözünden kaçırmak için sık sık, adeta SİS BOMBASI atarak ülke gerçeklerini gizlemek, örtmek, saklamak işiyle meşgul olmaktadır.

Oysaki Basın ve Medya insanlarımızın Anayasal hakkı olan doğru haber alma ve gündeme taşıyarak mevcut olumsuzluklara karşı uygun çözüm reçetelerinin uygulamaya sokulması için 4. kuvvettir.

Tarafıma sık sık sorulan sorulardan birisi de Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ne demektir diyorlar….?

BOP : Orta doğuda büyük İsrail devletinin kurulması kapsamında israilin önündeki bazı barikatları, engelleri kaldırmak ve de ona yandaş bir kürt devletinin kurulması için başta Suriyenin bölünmesi, parçalanması, sonrasında da İran ve Türkiye’ in de bölünerek, parçalanarak bahse konu kürt devletine toprak kazandırılması, en sonun da da Arap (Müslüman diye adlandırılan) ülkelerine yönelik POSTMODERN bir parçalayıcı, küçük, küçük devletçiklerin oluşturulması planıdır BOP…..

Bendeniz bu planın perde arkası senaryosunu öyle ön görenlerdenim.

İşte; maalesef ülke gerçeklerimiz böyle bir çıkmaz sokağa doğru hızla yol almaktadır.

Ülkemizdeki en büyük sorun aslında Yıllardır siyasi iradelere alternatif olamayan bir ana muhalefetin ne hazindir ki oluşturulamamasıdır.

Eyyyyy…..Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Evladı; Ya Sen Ne Diyorsun..?

Öyle Bir İnfilâk Et ki Aynı Şehre Düşmesin İki Parçan

Bu aşkın ateşi var

Yüreğimin dumanı

Sevdâmın çok leşi var

Şimdi ölmek zamânı

Damara lâv topu gönder

Korakor gönül mosmor

Hasret acılara önder

Tutkular bombalık fosfor

Sıra kalbin fitilinde

Oksijenle kayna koçum

Kendini bul Ʞâtilinde

Gayri bitsin sevdâ borcum

Düşünmek tütmek demektir

Yanarız arslanlar gibi

Aşk azrâil beklemektir

Kocamış korsanlar gibi

Geceler sayıklıyor

Saatler sanki duvar

Bir bakar mısın doktor

Bu aşkın ateşi var

Haziran 2013 – Başiskele Barbaros

“Hüzün En Çok Bize Yakışır!”

Şair ve Yazar Yavuz Bülent Bakiler’i daha orta mektep talebesi iken ne zaman, nerede ve nasıl yayınlanacağı belli olmayan Serdengeçti Dergisi’ndeki Cebeci Camii şiiriyle tanıdım(1959). Şairimiz diyordu ki “Cebeci Camii’nde ezan okunur/ Kapısı önünde fakir fukara/ Al git bu sevdayı başımdan rüzgâr/ Al git uzaklara” Duygusal” şiirin son dizesi şöyle biter “Ne güzel Rabbim, Rabbim ne güzel/ Türk İslam yaratılmak”

Bir dönemin şiir meraklılarının her yıl beklediği yıllık, almanak ve antolojilerde mutlaka yer alan ve hep okuduğumuz Cebeci İstasyonu şiirinde ise aşk fideleri filiz vermiş, dal olmuş ve çiçeğe durmuştu Yavuz Bülent Bakiler’de.

“Cebeci İstasyonu’nda bir akşam üstü/ İncecikten bir yağmur yağıyordu yollara/ Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi/ Sıcak bir kara sevda/ Yüreğimizin başına bağdaş kurup oturmuştu/ Acımsı, buruk!”

Harman, Yalnızlık, Duvak ve Seninle adlı şiir kitaplarının bir milyon sattığını söylerdi bana. Ben kendisinden daha fazla sevinirdim.

“Gözlerin İstanbul oluyor birden” dizesini nasıl açıklamalıyız?

Benim neslim ideoloji ve aşk ikisini birlikte yaşamadı, yaşayamadı ya da yaşatılmak istenmedi.

Ya hep ideoloji, ya da hep aşk.

Oysa ideoloji aşk ile bütünleşmezse cılız kalırdı, bunu geç öğrendik.

Avrupa’da Türk İzleri

Yavuz Bülent Bakiler ikisini birleştirdi; yüreği öne çıkardı, insana endeksledi.

Kendisiyle yüzyüze dostluğumuz TRT’de başladı(1976). Ben muhabir olarak girmiştim kuruma ve çok yeniydim. Kendisi benden birkaç ay önce. TRT’nin kiraladığı bir apartmanın zemin katlarındaki rutubetli bir odaya görüşlerinden ötürü mahkûm edilmişti. Başkent Ankara’da her yönetim değiştiğinde böyle gelişmeler olur. Ankara’da bürokrasi hükümetlere göre kaynak ve kadrolarını devreye sokar. Zaman dilimi Prof.Dr. Şaban Karataş yönetimindeki TRT Genel Müdürlüğü emrine girince Yavuz Bülent Bakiler de devrede buldu kendisini. Kurumda tertibim Prodüktör Mehmet Ali Özpolat’ın 16 dizi olarak hazırladığı Avrupa’da Türk İzleri Yavuz Bülent Bakiler’in metin yazarlığını üslendiği başarılı bir prodüksiyonla öne çıktı, reating rekorları kırdı. Hatta şairliğinin önüne geçti Yavuz Bülent Bakiler’in. Yabancı televizyonlara bile satıldı dizi.

Yeni bir dönem başladı artık. Defalarca ve ısrarla siyasi deneyime ısındırılan, hatta birinci sırada olmasına rağmen parlamentoya giremeyen Yavuz Bülent Bakiler böylece önemli bir sıçrayış yaptı, başardı. Bence daha da iyi oldu.

Sivil Toplumda Beraberlik

Daha önceki kamusal alanlarından sonra Kültür Bakanlığı’na da hizmet etti. Bakan ve hemşerisi Mükerrem Taşçıoğlu ile siyasi rakip olduklarından örtülü müsteşar yardımcısı olmasına rağmen bu rekabet sürekli artarak devam etti. Darbe sonrasında bakan olan ve her Avrupa seyahatinde eşine kürkler getiren Cihat Baban hikayelerini duyduğunda çok üzüldü. Bize nakletti. Hele bir Kültür Bakanının “Mehmet Akif’in mezarını Moskova’dan Türkiye’ye getireceğiz!” demesini yüreğine kabul ettiremedi. Ülkemizde kimler Kültür Bakanı oluyordu şaşıp durdu. Bakan Fikri Durmuş Sağlar ile medyada ciddi bir tartışmaya girdi. Görevden alınıp, sürgün edileceği sanılırken Başbakan Demirel tarafından danışmanlığa getirdi.

Birlikte Türkiye Yazarlar Birliği ve Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfını 14 arkadaşımızla birlikte kurduk. Şair, yazar ve politikacı İsmail Hakkı Yılanlıoğlu vakfımızın kuruluşuna çok katkı verdi, zaman ayırdı ama damadı Yavuz Bülent Bakiler’in daha faydalı olacağına inandı.

Yavuz Ağabey çok erken emekli oldu ve İstanbul’a taşındı. Yurtiçi ve yurt dışında konferanslara dahil oldu. Viyana ve Budapeşte’ye birlikte gittik. Ayşe Hanım kesinlikle eşinin konferanslar falan için seyahatlere çıkmasına şiddetle itiraz ediyor, telefonla konuşmasına bile müsaade etmiyordu.

“Vay Başıma Gelenler”

Yavuz Bey de bunu biliyordu. Ama aile bağları çok güçlüydü. Bir defasında aradığımda Ankara’da ameliyat olmuştu, ama İstanbul’daki ailesi üzülmesin diye kimseye haber etmemişti. “Ağabey en azından bizi bilgilendirseydin” desem de ailesine haber ulaştıracağımızı tahmin ediyordu. Hitabeti çok güçlüydü. Sordum, “Bu özelliği nasıl kazandınız?” diye. Bir Milli Eğitimin unutulması mimarı Tevfik İleri hayranı çıktı karşımıza. Sırf hitabet tarzını öğrenmek ve ülke sorunları hakkında bilgi donanımına sahip olmak için Tevfik İleri’nin her etkinliğini takip edermiş. İki can arkadaşı Kültür Bakanları Ağah Oktay Güner ve Namık Kemal Zeybek’in de hitabetleri ve birikimleri bir hayli fazlaydı. Üçü birlikte az göründü daha sonraları “Vay Başıma Gelenler”de limoniliklerini ideolojik değişim olarak ileri sürüyordu.

TOBB’daki bir sempozyumda tebliğ sunuyordum, Yavuz Bülent Bakiler de oturum başkanıydı. Birden bire konuşmamı kesti ve “Sayın Çiftçigüzeli bazen bazı harfleri yutarak konuşmayın” dedi ama moralim de bozulmadı çünkü kendimi biliyordum, iyi bir hatip değildim hele hele kendisi gibi hiç değildim.

“Akif’in Çağdaş Türkiye İdeali”

Sözün Doğrusu çalışmaları güzel Türkçemize olan duyarlılığındandır. Eleştirel düşünceye kimsenin hala tahammül edemediği bir dönemde bu çıkış dikkat çekmişti. Peki Fetöcü müydü? Zaman’da yazıyor, Samanyolu’nda programlar gerçekleştiriyordu. Kesinlikle hayır. Ankara başta olmak üzere, ülke yönetiminde sorumluluk almış herkesin ve siyasilerin Fetöye methiyeler dizdiği, hasretinden yanıp tutuştuğunu açıklayanlarla aynı döneme denk gelmişti. Çünkü o zaman diliminde yurtdışındaki okullarda güzel Türkçemizin öğretilmesi, İstiklal Marşımızın söylenmesi, Türk Bayrağının göndere çekilmesi iktidar ve muhalif liderlerin bile iltifatına mazhar olurken, Yavuz Beyin de etkilenmemesi bittabi mümkün değildi. Öyle ki bugün bu hususu eleştirenlerin de böyle bir kamburu çıkması muhtemeldir.

Ayrıca bir başka gazete ve televizyondan da teklif yoktu, imkân verilmiyordu. Mısır’da idam edilen Prof.Dr. Seyyit Kutup’un medyası olmadığı için diktatör iktidarın baskısı karşısında kendisine komünist-marksist gazetelerin teklifi ile oralarda yazıyordu. Peki Seyit Kutup komünist miydi? Şiddetle hayır.

İstiklalimizin yazarı Mehmet Akif’in son dönemde çektiği başta vatan özlemi olmak üzere üniversitedeki işinden el çektirilmesi, borçlarını ödemekteki zorlukları, sürekli takip edilmesi, yalnızlaştırılması ve hastalık gibi sıkıntıları kendisi aynen yaşıyormuş gibi bir ruh hali vardı. Yavuz Bülent Bakiler, Akif’e öylesine bir sevgi-saygı-minnet doluydu.  Akif’in Kahire’ye gönüllü sürgüne gittiği dönemin yönetimine de bundan ötürü kızıyordu. “Mehmet Akif Ersoy’da Çağdaş Türkiye İdeali” adlı eseri bunun bir yansıması oldu. Yeni bir esere de başlamıştı. Yanlış anlaşılacağından ben ve ortak dostlarımız Oğuz Çetinoğlu ile Mehmet Şadi Polat’ın endişeleri vardı “Yaz ama yayınlama, kalsın. Zamanı gelince bakılır ve değerlendirilir” demiştik. Öyle de oldu. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nda kendisiyle halef-selef olmuştuk.

Yakup Kadri İle Yavuz Bülent Örtüşüyor mu?

Şimdi Peyami Safa’nın Türk İnkılabına Bakışlar’ını ilk değerlendiren bir aydın olan Yavuz Bülent Bakiler inkılap düşmanı mı? Şimdi buna cevap arayalım.

Macaristan’da o yıllarda TİKA Başkanı olan ve bugün Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğü görevi yapan  Prof.Dr.Süleyman Kızıltoprak, Yavuz Beyle beni konuk etmişti. Macaristan’ın ünlü bütün Türkoloğlarının katıldığı, Budapeşte’de sorulu cevaplı bu toplantıda konu dışı da olsa her husus tartışıldı. Kimse kimseyi itham etmedi, kınamadı. Sonrasında da hep birlikte çay içtik, sohbet ettik.

Hafızası güzlü, ezber kabiliyeti yüksek Yavuz Bülent’ten bizzat dinledim. Mustafa Kemal Paşa’nın en güvendiği ve en yakınlarından, inkılapların savunucusu yazar-milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Hisar Dergisi’ne röportaj yapmak üzere buluşmuşlar. Kadro Dergisinin kurucusu, Kemalizmi değiştirmekle suçlanan, Zoraki Diplomat, Yaban, Bir Sürgün, Ankara, Sodom ve Gomore ile Panorama kitaplarının yazarı yazılmamak kaydıyla öyle şeyler anlatmış ki Yavuz Bülent bile şaşırmış. Yakup Kadri “söylediklerimi sakın ola ki yazma seni mahkemeye veririm sonra” demek mecburiyeti hissetmiş. Ufku açık Yakup Kadri’nin anlattıkları özgür düşüncenin gereği, yanlışların hatırlatılması, doğruların teşviki biçimindeydi. İlerde bunlar konuşulacak ve bir aydınımız çıkıp “neden ve niçin geç kaldık peki?” diye sorabilir. Bekleyip göreceğiz.

HASTA YATAĞINDA AYTMATOF

“Hüzün En Çok Bize Yakışır” diyen, “kitap” dendiğinde yüreğinin yağı eriyen Yavuz Bülent Bakiler Türkistan Türkistan, Üsküp’ten Kosova’ya eserlerinin yanında bir döneme damga vuran Serdengeçti Geldi Geçti, sonra Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamar, kılık kıyafeti müsait olmadığı için Ulus’tan Kızılay’a geçmesine müsaade edilmeyen Aşık Veysel, şaibeli bir helikopter kazasında şehit olan Muhsin Başkan, Efendime Söyleyeyim, Hatıraların Işığında ve bir ilk “Şiirimizde Ana” yazarına rahmet diliyorum. Son günlerinde gelgitleri olmaya başlamıştı, diyalize giriyordu ve 89 yaşında hakka yürüdü. Mekânı cennet olsun. Hasta yatağında bile Cengiz Aytmatof okuyordu rahmetli.

Yavuz Bülent Bakiler iyi bir insan ve aile babası, çok önemli bir yurtsever, milliyetçi saygın bir sanatçı, muhafazakâr örnek bir Türk-Müslüman entelektüeli, bağımsız bağlantısız olarak sivil toplumun bir önderiydi.

Kitap Tanıtım

Kocaeli Aydınlar Ocağı site yazarlarımızdan Sevil Köse Hanımefendi, “Çörek Otu” isimli kitabı ile edebiyat dünyasına adım atmıştır. Kendisini tebrik ediyor, başarılarının devamını, okuyucusunun bol olmasını diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

Çörek Otu

Savaşarak yaşadığım hayat her ne kadar beni yorsa da, en iyi bildiğim yoldan yürüyerek değil koşarak geçiyorum. Arkamdan atlı kovalıyormuş gibi, sırtımda yumurta sepeti var gibi, nefes nefese, biraz tedirgin, biraz öfkeli, biraz suskun. Her şeye geç kalmanın telaşı belki de.

İnsan hayallerinden arda kalanmış. Arda kalan tarafımı sırtıma alıp düştüğüm yollar beni yolda koymaz. Koymaz zira o yollardan geçerken yaşadıklarımın üzerine biraz çörek otu serpiyorum. Çörek otu bana bir ölüme çare olmadığını hatırlatırken, bir yandan da insanın yaşadıkları acıların bir hal çaresi bulunur olduğunu hatırlatıyor.

Çörek otunun felsefesini kalbime yazdım. Saçlarımdan aşağı döküldükçe çörek otları, bir mucize gibi geçip gidiyor acılar. Daha olmadı yerlere dökülen çörek otlarını tekrar ellerimle tek tek toplayıp yeniden döküyorum döküyorum başımdan aşağı.

Ayağa dokunmadık taşlar, gelip başınızda kışladığında, Olmaz değiniz ne varsa yaşadığınızda , kalabalıklar içinde yalnız kaldığınızda, söyleyecek onca şey varken susmak zorunda kaldığınızda, kalbinizin üzerinde bir sancı hissettiğinizde, özlediğinizde, çaresizliğinizde, öfkelendiğinizde, anlaşılmadığınızı düşündüğünüzde başınızdan aşağı çörek otu serpin.

İnsanın kefenine bile serpilen çörek otu. Acıyla yaşayıp duran insanı kolay çıkarır zor yokuşlardan. Tırmandığım dağlardan geri dönerken de kolay inemedim hiç. Zorlandığım yerde, kandığım yerde, kanadığım yerde bir avuç çörek otu serptim.
Herkes yaraları kanadığında tuz basar, ben çörek otu tozu. Yarayı bir siyahlık kaplar, durdurur kanamayı, çörek otuyla kabuk bağlar yaralarınız. Siz bile isteye kabuğu kaldırmadıkça, o yara kapanır gider.

Şiirler, mektuplar, türküler çörek otuna benzer, evet evet çörek otuna benzer. Ne alakası var demeyiniz. Bir çift kara göze yazılan şiirler, alına bağlanan kara çelgili türküler, çörek otu kokulu mektuplar. Kara toprağın dip dalgalarından gelen uğultulu, iniltili, kokulu çörek otu gibi yürekten yüreğe dökülen ayrı bir dili vardır.

Yetim çocuğun gözyaşlarına benzeyen çörek otu, yanaklarına süzüldüğünde, dökülen gözyaşı değildir, söz yaşlarıdır. Yetim çocuğun gözyaşlarını sildiğinizde mendilinize bir avuç çörek otu dökülür kalır. Bulutlar hep çörek otu biriktirir.
Ay gökyüzünde kaybolduğunda üzerine çörek otundan yorgan örter, yorganı kaldırdığında avuç avuç yıldız dökülür.

Hep sorarsın sana ne getireyim diye, bir avuç çörek otu getir uzak diyarlardan. Gel birlikte dökelim saçlarımızdan aşağıya şifa niyetine. Şifa niyetine diyorum, evet evet şifa niyetine. Bu kadar arsıza, bu kadar uğursuza denk gelmemizi kadere bağlayamayız ya en iyisi çörek otu serpelim ki arsızlar, uğursuzlar, nankörler , kem gözlüler uzaklaşsın gitsin bizden.

İster inanın, ister inanmayın, arınmak da çörek otuna dahil. Ne kadar çörek otu, o kadar arınmış olur insan tüm kötülüklerden. Çörek otu duasını da unutmayın, kırk bir tane Ayetelkürsü okuyup, tüm kötülükleri, tüm kötüleri Allaha havale edebiliriz…

Osmanlı’nın Çöküş Nedenleri

Konuya ilişkin edindiğim bilgilerden bahisle;
Bir aile devleti olan Osmanlı İmparatorluğu, kendi ipini kendi çekmiş, kendi kendini bitirip yok etmiştir.
Dinci çevrelerin dolduruşuyla Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için yoktan Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını yaratan Yavuz Sultan Selim, bu savaşları kazanarak halifelik makamını üstlenmiştir.
Tarih 1517.
Ancak bu makam, Osmanlıya hiçbir şey kazandırmadığı gibi Osmanlının düşüşe geçmesinin miladı olmuştur.
Yani?
Yani gerçekte iki farklı Osmanlı vardı.
İlki, Halifeliğe kadar olan Osmanlı, diğeri Halifelikten sonra Araplaşan Osmanlı İmparatorluğu…
*
“Araplaşan Osmanlı” dedik, bu konuyu da açalım.
Arap dünyası, halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler.
İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.
Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…
İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle “Türk İslam’ı” terk edilerek; “Arap İslam’ına” evirilmesi, konusunda anlaşırlar.
Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi”
Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.
(Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm ya da Türkmen’im” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.)
Maalesef Osmanlı’nın son 350 yılı ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer.
Günümüz Arap mezhepçiliğinin ve tarikatçılığının temelleri o günlerde atılmaya başlanır..
1603 yılına gelindiğinde artık Ehli Beyt Türk Tekkeleri yasaklanıp kapatılır, yerine Halid-i Nakşî Kürt-i Tekkeleri kurulur.
Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,
1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)
Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir…
Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve kırdırılma amacıyla en ön safta savaştırılır, ganimet toplamalarına bile izin verilmez.…
Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…
Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.
Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlar, Halaçlar, Mukrizler, Bayatlar, Begdililer, Evyalar, Yıvalardır…
Tarihimizde bunlara “Ekrad Türkmanlar” denir…
Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı da İran’a gider.
Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak sorunlar bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.
Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir; çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…
Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler…
Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı da ıskalatırlar.
Bu molla hazretleri(!) her defasında yeni bir fetva ile Osmanlının matbaaya kavuşmasını engellerler; ta ki Batı, Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani tam 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile Osmanlı matbaaya kavuşur ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…
Bu aşamada irdelenmesi gereken konu şudur.
1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan başta ‘’Türk imparatorluğu Osmanlı” varken;
neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?!
(Osmanlı, son 250 sene; yani 1683 Viyana Bozgunu’ndan, 1922’de Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.)
*
Şimdi şu soruyu soralım kendimize…
Halifelik uğruna, Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı?
Ve bir başka soru…
Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin… İslam’ı, İslam değil miydi?
Ya da Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslam’ı, Akşemseddinlerin İslam’ı İslam değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip, batırdık koca İmparatorluğu…
*
Yazarken kalemimin ucu bile titriyor ama şunu da dillendirmek zorundayım.
Bugün de hâlâ aynı sürecin devam ettirilmesi tarihten, hiç ders almadığımızı gösteriyor..
Ve anlayana son söz… Ahmet Yesevi der ki: “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”
*
Evet, Osmanlının küllerinden çıkardığımız bağımsız bağlantısız yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti TURAN dediğimiz Türk dünyası birliğini de sağlamalıdır. Türk dünyasının birliği vaz geçilemez önceliğimiz olmalıdır. Türk birliği için çalışmanın pek çok yolu vardır. Efsane, destan, tarih, dil ve edebiyattaki ortaklıkları göstermek için ilmî çalışmalar yapmak bu yollardan biridir. Aynı amaçla sanat çalışmaları yapmak da bir yoldur. Tek tek insanlarla konuşarak onlarda birlik bilincini oluşturmaya çalışmak da bir yoldur. Yazılar yazmak, yazılı ve görüntülü iletişim araçlarında faaliyette bulunmak, bu amaca yönelik sivil toplum kuruluşları meydana getirmek ve onlar içinde yer almak… Daha fazla ayrıntıya girmek gerektiğini sanmıyorum. Bu amaçla yapılacak her türlü faaliyet, Türk birliği için çalışmak demektir.
*
Bütün bu faaliyetler iyi ve kutsaldır. Ancak en başta uyulması gereken bir şart vardır: Mevcut durumu doğru bilmek, doğru tespit etmek. Doğru bilgiye dayanmayan hareketler, amaca fayda vermek yerine zarara yol açabilir. Hiçbir şey abartılmadan her şey doğru bilinmelidir. Bütün olgular, sebepleriyle birlikte doğru tespit edilmelidir. Doğru ve sağlam bilgilerden hareket edilerek amaca doğru yürünmelidir.
Bugün için bilinmesi gereken doğrulardan biri, bizim Türk dediğimiz topluluklardan birçoğunun veya o topluluklar içindeki insanlardan birçoğunun kendilerini Türk bilmedikleridir. Aynı şekilde dillerini de Türkçe olarak adlandırmadıklarıdır. Onlar, kendilerinin ve dillerinin bizimle aynı kökten geldiğini biliyorlar, fakat artık ayrı olduklarını düşünmeyebilirler.
Elbette sadece bu bilgiyle yetinmek doğru değildir. Neden kendilerini ve dillerini öyle biliyorlar? Bu sorunun da cevabını araştırmalı ve sebebini bilmeliyiz. Bunun için, yakın dönemlere kadar onların da genel adlarının Türk, dillerinin adlarının Türkçe olduğunu, durumun başka devletlerin bağımlılığı altına girdikten sonra değiştiğini onlara tarihî delillere dayanarak ve sabırla anlatmamız gerekir.
*
Özbek, Türkmen, Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt kimlikleri uydurma kimlikler değildir. Bu kimlikleri kullanmakta sorun yoktur. Önemli olan, Türk üst kimliğinin unutulmuş veya hâkim güçler tarafından unutturulmuş olmasıdır. Onlara hatırlatmamız gereken, üst kimlik adlarının Türk olduğudur.
Hâkim güç, Türk adını sadece Türkiye Türklerine, Türkçe adını da Türkiye Türklerinin dillerine inhisar ettirerek kardeşlerimizde yanlış bir imaj oluşturmuştur. Bunun, hâkim güç tarafından zihinlere yerleştirilmiş bir bilgi olduğunu onlara yumuşak ve ikna edici bir dille anlatmamız gerekir.
Özbek, Türkmen, Uygur, Kazak ve diğer kardeşlerimize Türk olduklarını anlatmaya çalışmak bir zorlama değildir. Ortak Latin alfabesinde birleşmek gerektiğini anlatmaya çalışmak nasıl zorlama değilse Türk olduklarını anlatmaya çalışmak da zorlama değildir.
Tabii ki usul ve üslup çok önemlidir. Hiç kimseye zorla bir şeyi kabul ettirmek yetkisine sahip değiliz. Yumuşak bir üslupla, delilleri ortaya koyarak karşımızdakini ikna etmeye çalışmalıyız.
Zaman da önemlidir. Yüz yılların tortusu, on yılda, yirmi yılda giderilemez. 20-25 yılda olmadı diye “bu iş olmaz” yargısına varmak da doğru değildir. Azerbaycan, özellikle Güney Azerbaycan’daki kardeşlerimizin artık kendilerini Türk kabul ettiklerini, hatta Azeri sözüne öfkelendiklerini görüyoruz. O hâlde “olmaz” diye bir şey yoktur. Ülküler, çetin ve zorlu uğraşlardan sonra gerçekleşebilen kutsal dileklerdir.

Acip Bir Saray

     İnsan, kasr / köşk ve sarayların en güzeli, o sarayların en acibidir.

     Bu insan denilen sarayın cevherlerinin bir kısmı ruhlar âleminden, bir kısmı misal âleminden ve Levh-i Mahfuz’dan, diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, unsurlar âleminden geldiği gibi; ihtiyaçları ebede uzanmış, emelleri semaların ve yeryüzünün her tarafında yayılmıştır. Bağları, alâkaları dünya ve ahiret devirlerinde dağılmış bir acip saray, bir garip kasr gibidir.

     İnsanın kalbi, hüviyet ve mahiyeti ise, bir ayna hükmündedir. Fıtratında / yaratılışında ve kalbinde şiddetli bir beka / kalıcılık ve daimîlik sevgisi vardır. Fakat o muhabbet, o ayna için değildir. O kalp ve mahiyet için hiç değildir.

     Belki o aynada istidat ve kabiliyete göre yansıması bulunan Bâki-i Zülcelal olan Allah’ın tecellilerine karşı muhabbeti vardır. Düşüncesizlik yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.

     Fâtır-ı Hakîm / hikmetle benzersiz yaratan Hz. Allah; insanın mahiyetine öyle garip bir hâl ve keyfiyet koymuştur ki, bazen dünyaya yerleşemiyor.  Dünyadan daha geniş bir yer istiyor. Fakat bu durumda iken, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşir. Fakat koca dünyaya yerleşemeyen kalp ve fikri, o zerreciğe sığar. En şiddetli hisleriyle o dakikacık, o hatıracıkta dolaşır.

     İnsanın mahiyetine öyle manevî cihaz, uzuv, organ ve lâtifeler konmuştur ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz. Bazıları bir zerreyi içinde yerleştiremez. Baş bir batman taşı kaldırdığı hâlde, göz bir saçı bile kaldıramaz. O lâtife; saç kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâle dayanamaz. Hatta bazen söner ve ölür.

     Öyleyse insan; hazer etmeli / çekinmeli, dikkatle basmalı, batmaktan korkmalı! Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batmamalı! Dünyayı yutan büyük lâtifelerini onda batırmamalı!

     Çünkü, çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl ki küçük bir cam parçasında gök yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal tohumcuğu gibi küçük hafızasında, amel sayfalarının çoğu, ömür sayfalarının ekseri içine girdiği gibi, çok küçük şeyler var ki, öyle büyük şeyleri bir bakıma yutar, içine alır.

     İnsanın çok geniş tasavvur ettiği dünyası ise, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi yerin; duvarları camdan olduğu için, birbiri içinde aksedip, göz görünceye kadar genişliyor.

     Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünüyor. Çünkü, o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi de yok hükmünde oldukları hâlde, birbiri içinde aksedip, gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mevcut olmayan bir dünyayı var zanneder.

     Nasıl ki bir hat, hızlı bir hareketle bir satıh / düz bir yer gibi geniş görünürken; aslında hakiki vücudu ince bir hat olduğu gibi, insanın da dünyası hakikatçe dar, fakat insanın gaflet, vehim ve hayaliyle duvarları çok genişler. O dar dünyada, bir musibetin harekete geçirmesiyle kımıldasa, başını çok uzak zannettiği duvara çarpar. Başındaki hayali uçurur, uykusunu kaçırır. O zaman görür ki, o geniş dünyası kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Zamanı ve ömrü şimşekten daha çabuk geçer, hayatı ırmaktan daha hızlı akar.

     Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvansal hayat böyledir. İnsan, hayvanlıktan çıkmalı. Cismaniyeti bırakmalı, kalp ve ruhun hayat derecesine girmelidir. Vehmettiği geniş dünyadan daha geniş bir hayat dairesi, bir nur âlemi bulur. İşte o âlemin anahtarı; marifetullah / Allah’ı tanıma, anlama, bilme ve vahdaniyet / Allah’ın bir oluş sırlarını ifade eden “La İlahe illallah” kutsal kelimesiyle kalbi söylettirmeli, ruhu işlettirmelidir.

     Evet, bu önemsiz, zail, fani tavırlarda bu derece kusursuz, yanlışsız hafiziyet tecellisi; kesin bir delildir. Ebedî etkisi ve azîm ehemmiyeti bulunur. En büyük emanetin taşıyıcısı ve arzın halifesi olan insanların fiil, iş, eser, söz ve iyi amelleri ve fenalık ve kötülükleri; tam bir dikkatle muhafaza edilip muhasebeleri görülecek. Bu durumda olan insan zannetmesin ki, başıboş kalacak? Elbette insan, ebede gönderilecektir. Ebedî saadete, daimî bir sıkıntıya adaydır. Küçük büyük, az çok, her yaptığından hesaba çekilecek, ya taltif görecek veya tokat yiyecektir.

Konferansa Davet

Kocaeli Aydınlar Ocağı konusunda dünyaca ünlü bilim insanlarını İzmit halkı ile buluşturmaya devam ediyor.

Ekim ayı konuğumuz, deprem biliminde ülkemizin yetiştirdiği ve bu konuda dünyanın saygın isimlerinden birisi olan Prof. Dr. Tuncay Taymaz.

Özellikle Marmara bölgesinde ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde meydana gelecek depremlerin olası etkileri hakkında sormak istediğiniz tüm soruları birebir sorma imkanının olduğu söyleşimize tüm halkımız davetlidir.

Saygılarımızla

Kocaeli Aydınlar Ocağı