6.8 C
Kocaeli
Salı, Ekim 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Dinin Ruhunu Anlama Çabası

Bu sene Ramazan ayına girerken dinin özünü, ruhunu anlama çabamı yoğunlaştırmak, zihinsel yolculuğumu sizinle paylaşmak istiyorum.

Benimsediğimiz din yorumu bizim hayatı algılama ve yaşama biçimimizi belirler. Bunun farkında olsak da olmasak da.

Türk milletinin İslam’ı anlama, yorumlama ve yaşama biçimini, diğer Müslüman ülkelerin halklarından ayrıldığının çoğumuz farkındayızdır. Dini ve felsefi birikimi olmayan, hatta okuryazar dahi olmayan insanlarımızla, ilim irfan sahibi olanlarımızı da birleştiren böyle bir zihniyet nasıl oluştu?

Biz Müslüman Türklere göre, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz. Sadece “günahkâr mümin” olur. Bu yüzden ibadet etmeyen ancak ben Müslümanım diyen herkese sevgi ve saygı ile yaklaşırız.

Yine bizler, bir konuda Kur’an’da açık bir hüküm yoksa, İslam’ın genel ilkeleri çerçevesinde akıl yürüterek (kıyas) çözüm üretilebileceğini kabul ederiz. Allah’ın en önemli ayetinin akıl nimeti olduğunu kabul eder ve “Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır” diye düşünürüz.

Bu düşünce tarzı hiç “Maturidi” adını duymamış olsak da bizim “itikatta Maturidi mezhebinden” olmamızdan kaynaklanır.

Bizler ayet ve hadislerin sadece lafzına bakmayız, onları doğru anlamak için Allah bundan ne murat etmiş olabilir diye sorgularız.

Biz Türkler İslam’ın temel naslarına aykırı olmayan yerel kültür ve gelenekleri (örf) reddetmez, yerel ve milli gelenekleri bid’at saymaz, tam tersine hukukun bir kaynağı olarak görürüz.

Bu anlayış “İmam-ı Azam Ebu Hanife” adını duymamış ve “Hanefilik” hakkında hiç bilgisi olmayanlarımızın da içine yerleşiktir.

Çünkü bizler farkında olmasak da “amelde Hanefi mezhebindeniz.” (Farklı mezheplerden olanları da kötülemez, aşağı görmez ve dinden çıkmış saymaz, sevgi ve saygı duyarız. Daha da ötesi, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü.”)

Bizim dini anlama ve yaşama şeklimiz İmam Maturidi’nin inanç (itikad) sistematiği ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin hukuk (fıkıh/amel) metodolojisinde, ahlakta Yesevi çizgisinde saklıdır.

Bu yüzden bizim düşünce sistemimizi, din ve iman anlayışımızı ve tarihsel süreçte kaderimizi şekillendiren Maturidi- Hanefi- Yesevi anlayışına dair temel bilgileri özetlemeye çalışacağım.

************************************

Maturidi ve Hanefiliğin Temel İlkeleri

İtikatta (inanç esaslarında) Türklerin mezhebi olan Maturidilik, Semerkantlı İmam Maturidi tarafından sistemleştirilmiştir. Bu ekol, Türklerin İslam’ı “bağnazlıktan uzak” yorumlamasının temel sebebidir.

Hanefilik ise Türklerin fıkıhta (ibadet ve hukukta) benimsediği mezheptir. En belirgin özelliği, nasların (ayet ve hadislerin) sadece lafzına değil, gayesine (maksadına) odaklanmasıdır.

Maturidi’ye göre, bilgi kaynakları gözlem ve deney, vahiy ve peygamberlerin getirdikleri ile tarihsel olarak kesinleşmiş bilgiler ile akıl yürütmedir.

Yani akıl bir bilgi kaynağıdır.

Allah’ın varlığı ve birliği, peygamber gönderilmese dahi akıl ile bilinebilir. Nakil (Vahiy) ise ibadetlerin ve ahiretin detaylarını öğretir. Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır.

Allah insana seçme hakkı (cüz’i irade) vermiştir. İnsan fiillerinin yaratıcısı Allah olsa da, o fiili “tercih eden ve yapan” kuldur. Dolayısıyla insan, yaptıklarından tam sorumludur.

İman – Amel Ayrımı: İmam Maturidi ve Ebu Hanife’ye göre; Amel (ibadet ve eylemler), imanın bir parçası değildir. İman, kalbin tasdikidir.

Sonuçta, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz.

İman-amel ayrımı sayesinde Türk toplumu, günah işleyen bireyi dışlamaz. “Allah ile kul arasına girilmez” anlayışı hâkimdir. Bu, toplumsal barışı ve birliği sağlamıştır.

Bu Maturidi-Hanefi sentezi, Türklerin İslam anlayışını; Selefi/Vehhabi (katı metinci) veya Şia (imameti esas alan) yorumlardan keskin çizgilerle ayırır.

Bazı katı yorumlarda (örneğin Haricilik veya günümüzde Selefilik) namaz kılmayana veya büyük günah işleyene “kafir” gözüyle bakılabilirken, Anadolu İslam’ında bu mümkün değildir.

Maturidi aklı ile Hanefi fıkhı, Ahmet Yesevi’nin “Hikmet” geleneğiyle yoğrulmuştur. Anadolu’ya Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş Veli olarak yansıyan bu anlayış, İslam’ı sadece “korku” değil, “sevgi” (Muhabbetullah) üzerinden anlatır.

Bu anlayışta Şeriatın kuralları (zahiri) ile tasavvufun derinliği (batıni) çatışmaz. Anadolu insanı, medrese (ilim) ile tekkeyi (irfan) birleştirmiştir.

Anadolu İslam’ı, dini sadece şekilsel bir ritüeller bütünü olarak görmez. Onu ahlak, adalet, akıl ve aşk (tasavvuf) ile harmanlamıştır.

************************************

Dışı Hanefi İçi Eş’ari Olanlar

Türklerin İslamlaşma sürecini ve Anadolu İslam’ının karakterini analiz eden tarihçiler (örneğin Fuat Köprülü, Halil İnalcık, Osman Turan), bu üçlü yapının (Maturidi-Hanefi-Yesevi) birbirini tamamlayan mükemmel bir “sacayağı” oluşturduğunda hemfikirdir.

Bu üçlünün başarısı hem kendi aralarındaki tutarlılıkla hem de Türklerin İslam öncesi kodlarıyla (Gök Tanrı inancı ve Töre) olan şaşırtıcı uyumuyla açıklanabilir.

Maturidi aklı özgürleştirmiş, Hanefi hayatı kolaylaştırmış, Yesevi ise bu kuralları sevdirmiştir. Biri eksik olsaydı, Türk İslam’ı ya çok katı (Selefi gibi), ya çok batıni (aşırı Şii/Bâtıni gibi) ya da çok şekilci olurdu.

****

Fakat Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır Seferi (Ridaniye Savaşı) ve Halifeliği devralması, Osmanlı tarihinde sadece siyasi bir dönüm noktası değil, aynı zamanda kültürel ve zihniyet açısından bir “eksen kayması”na sebep oldu.

Yavuz’un Mısır’dan getirdiği yüzlerce Arap aliminin çoğu itikatta Eş’ari mezhebine mensuptu. Bunlar Osmanlı medreselerinde “akli ilimler”den (felsefe, matematik, mantık) ziyade, “nakli ilimler”in (tefsir, hadis, fıkıh) ve özellikle Eş’ari kelamının hakimiyet kurmasına zemin hazırladı. (Bunların 17. yy’daki uzantısı Kadızadeliler Hareketi tasavvufa, müziğe, kaşıkla yemek yemeye bile düşmandı.)

Bu alimler Türk İslam yorumunun (Maturidi-Hanefi) Arap İslam yorumu (Eş’ari-Şafii) içinde erimesine veya rengini değiştirmesine neden oldu.

Zaman içinde resmi inanç Hanefi olmasına rağmen, medrese ve inanç dünyasının (cemaat ve tarikatların) zihniyeti büyük ölçüde Eş’arileşti.

Günümüzde -Diyanet dahil- din hakkında hüküm verenlerin arasında bu anlayış oldukça güçlü konumdadır.

Ramazan ayının, Maturidî aklı, Hanefî kolaylığı ve Yesevî sevgisini hatırlamaya vesile olmasını diliyorum.

Oruç ve Sağlığımız

“Allah için oruç tutmak, içi temizlemektir. Allah’ın sevgisini gönülde gizlemektir.” Şerafettin Yaltkaya

Şairimizin de işaret ettiği gibi, ibadetlerin hikmetlerinden biri iç temizliğini sağlamak ve Allah’ın rızasını kazanmaktır. Oruç ibadetinin de böyle bir hikmeti olduğunu bilmeli ve buna uygun yaşamalıyız.

Oruç, sağlığı elverişli olan her Müslüman için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Sağlıklı bir insanın belirli bir zaman diliminde aç kalmasının genellikle bir zararı yoktur. Oruç, bir bakıma sindirim sistemimizin yıllık tatili gibidir. Mide ve bağırsak sistemimiz için bir dinlenme ve bakım ayı sayılabilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için iftar ve sahurda ölçülü ve dengeli beslenmek gerekir. Oruç tutuyorum diye etli, yağlı ve tatlı yiyeceklerle mideyi tıka basa doldurmamak gerekir.

Orucun önemli faydalarından biri de irade eğitimidir. Tok olanın açın hâlini anlamasına imkân tanır. Zekât, fitre ve sadaka gibi yardımlaşmaları teşvik eder. Böylece varlıklı insanlar ile ihtiyaç sahipleri arasında sevgi, hoşgörü ve barışa katkı sağlar; toplumsal dokunun güçlenmesine yardımcı olur.

Müslüman toplumlarda yardımlaşma bilincinin güçlü olması ve bencilliğin azalmasında, oruç gibi kişisel sorumluluk geliştiren ibadetlerin önemli bir payı vardır.

Oruç, aynı zamanda sağlığa da katkı sağlayan bir ibadettir. Yapılan bazı araştırmalar; kontrollü açlık uygulamalarının tansiyon üzerinde olumlu etkileri olduğunu, kilo vermeyi kolaylaştırdığını, enflamasyonun (iltihabi süreçlerin) kontrolüne yardımcı olduğunu, beyin fonksiyonlarını desteklediğini, bağışıklık sistemini güçlendirebildiğini ve bazı hastalık risklerini azaltabileceğini göstermektedir.

Ramazan ayına ulaşan, akıl sağlığı yerinde ve ergenlik çağına gelmiş her Müslüman oruç tutmakla yükümlüdür. Ancak bazı özel durumlarda oruç tutulmayabilir ya da ertelenebilir:

Yolculuk (Sefer): Yolculuk sırasında ciddi zorluk varsa oruç ertelenebilir.

Hamilelik: Annenin beslenmesinin bozulması ve bebeğin etkilenme ihtimali varsa oruç ertelenebilir.

Emzirme: Süt miktarının azalması ve bebeğin etkilenmesi ihtimali varsa anne orucunu ertelemelidir.

İleri yaş: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olanlar, imkânları varsa fidye vererek yükümlülüklerini yerine getirirler.

Ağır işlerde çalışma: Sağlığı tehdit edecek derecede zorlayıcı bir durum varsa oruç ertelenebilir.

Hangi Hastalar Oruç Tutmamalıdır?

Hastalığı nedeniyle belirli aralıklarla yemek yemesi veya düzenli saatlerde ilaç kullanması gereken kişiler oruç tutmamalıdır. Özellikle mide ve onikiparmak bağırsağı ülseri olanlar, diyabet (şeker hastalığı) hastaları ve böbrek yetmezliği olanlar dikkatli olmalıdır. Bu konuda en doğru kararı hastayı takip eden hekim verir.

Oruçlu bir kişi, oruç sırasında ciddi bir rahatsızlık yaşarsa ve bu durum sağlığını tehdit ediyorsa ilacını alarak orucunu bozmalıdır. Örneğin kalp krizi şüphesinde dilaltı ilacının hemen alınması gerekir. Bu kişiler daha sonra sağlıklarına kavuştuklarında oruçlarını kaza ederler. Kalıcı olarak oruç tutamayacak durumda olanlar fidye verirler. Daha sonra sağlıkları düzelirse, oruçlarını tutarak borçlarını yerine getirirler; verdikleri fidye ise sadaka yerine geçer.

Oruçlu kişinin dikkat etmesi gereken hususlardan biri de beslenme ve giyimdir. Özellikle sıcak aylarda aşırı terleten kıyafetlerden kaçınılmalıdır. Aşırı yorucu ve terletici işlerden mümkün olduğunca uzak durmak faydalıdır. İftar ile sahur arasında yeterli sıvı alınmalı, beslenmede çeşitlilik sağlanmalıdır. Ayran, cacık, komposto gibi sıvı gıdalar tercih edilebilir.

İftarın önce hafif bir başlangıçla yapılması, kısa bir aradan sonra ana yemeğe geçilmesi tavsiye edilir. Sahurun dengeli bir öğün şeklinde olması ve yemekten hemen sonra yatılmaması sağlık açısından önemlidir.

Yazımı Yunus Emre’nin şu sözüyle bitirmek isterim:

“Yunus Emre der hoca, Gerekse bin var hacca, Hepsinden iyice,

Bir gönüle girmektir.”

Ramazan ayının ve orucun maddi ve manevi faydalarından istifade edebilmemiz, gönüllere girebildiğimiz nice Ramazanlara ve yıllara ulaşmamız dileğiyle…

Sağlık ve selametle kalınız.

Din ve Atatürk

     “Hiç kuşkusuz bu Tarık / Kur’an, doğru ile yanlışı ayırt edici, doğru yolu gösterici olan gerçekleri ayrıntılı olarak açıklayan sözlerin / Kavlun Faslun kitabıdır.” (Târık:13)

     “Dolayısıyla da O, asla hafife alınamaz. Çünkü içindekiler boş ve anlamsız laflar değildir.” (Târık:14)

     Ayetlerdeki bu özellikleri ile, Kur’an, bütün insanların yararlanacakları Ana ders kitabı, dinin anayasasıdır. Kur’an’ın bu zenginliğine vakıf olan Atatürk, halkın dindeki doğruları Kur’an’dan öğrenmesi için, Kur’an’ın Türkçe tercümesini yaptırmış ve ilk 10 bin baskısını kendi cebinden verdiği 10 bin lira ile yaptırmıştır. Bütün dindarları kucaklama amacıyla “Dinin özüne dönüş projesi” ni başlatmış ve bu çerçevede aydınların İslâm dinine sahiplenmelerini ve eleştirel özgür akıllarla Kur’an’ın farklı yaklaşımlarla incelenip farklı tercümeler yapılmasını istemiştir. Çünkü Atatürk, Batı ülkelerinde aydın filozofların, dine sahiplenmiş, öğrenmiş, hatta papaları aydınlatmış ve onların sultasından kurtararak toplumu aydınlatmış olduklarını biliyor ve aynısını ülkemiz aydınlarından bekliyordu.

     (Çünkü) din kelimesi “Deyn-Borç” kökenli bir kelime olup, Allah, Vahiy kitaplarının hepsinde Muhkem (Evrensel) kurallar bütününü Beşerler (insanlar) uysunlar ve bunlara göre Dünya eğitimlerindeki yaşamlarında uygulasınlar diye onlara borç olarak verdiğinden, bu kurallar bütününe “Din” demiştir. Peygamberler bu borçluluğumuzu hatırlatıcı (Müzekkir), her bir vahiy kitabı da hatırlatma (Zikir) kitabı olmaktadır.

     Buna rağmen, bildirdiklerine inanmayan ve şirk koşan inkârcılar, O’nun (Kur’an’ın) önemini zayıflatmak üzere devamlı planlar kuruyorlar. (Târık:15)

     Kur’an’ı zayıflatıcı uğraşılar, 1400 yıldır olduğu gibi günümüzde hâlâ devam etmektedir.

     (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, s: 61)

Tek Taraflı Karar Vermek

     İki hasım kişinin, kendi aralarındaki anlaşmazlığın öyküsünü Sana anlatalım: O iki kişi gizlice mabedin duvarından atlayarak Davud’un yanına kadar girmişlerdi. (Sâd: 21)

     Davud, iki adamı karşısında görünce korkmuştu. Her ikisi de “Korkma! Biz sadece kendi aramızda anlaşamadığımız bir mes’elenin çözümü için sana geldik. Sen aramızda adaletle karar vererek bizi anlaştır. Bu arada haksızlık etme. Bize yardımcı ol, aramızdaki sorunu da doğru olarak çöz” dediler. (Sâd: 22)

     İki kişiden biri, “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var. Buna rağmen kardeşim ‘Onu da bana ver’ diyerek ısrar etti, ben ise etkileyici sözleri karşısında onunla baş edemedim” diyerek durumu anlattı. (Sâd: 23)

     Tek koyunu olanı dinler dinlemez ve diğer kardeşi dinlemeden Davud hemen, “Gerçek şu ki! O senin bir tek koyununu elinden almak istemekle sana zulmetmiştir. Zaten imanı hiç olmayan veya zayıf imanlı olan ve birbirlerine yakın veya akraba olanların çoğu birbirlerinin hakkına el uzatır. Ancak içtenlikle iman edip, iyi ve güzel işler / Salih ameller üretenler böyle yapmaz. Fakat böyleleri de sayıca çok azdır” diyerek tek koyunlu kardeş lehine karar vermek üzere iken TEK TARAFLI KARAR VERMEKLE yanlış yaptığını anladı ve kendisinin bir sınava tabi tutulmuş olduğunu fark etti. Bunun üzerine de hemen rükû etti / Allah’a boyun eğdiğini ifade etti ve yaptığı yanlış için af diledi. (Sâd: 24)

     Bu ayette, karar verme yetkisi olanlara bir tavsiyede bulunulmakta ve aldıkları kararları zaman zaman gözden geçirip vicdan muhasebesi yapmaları önerilmektedir. Ayrıca bu olay vasıtası ile Davut Peygambere de yaptığı bir yanlış nedeniyle de ikaz söz konusudur.   

     (a.g.e. s: 67)

Öğretmenim Ramazan’dan Beklentilerim

Öğretme yeteneğine sahip tek varlık, insan değildir. Zaman da mekân da eşya da akıl sahiplerine çok şey öğretebilir.

Ramazan, on iki aydan biri olmanın ötesinde öğretmenlik niteliği ve sosyal dönüştürücülüğü yüksek bir aydır. Ramazan, kişiye sabrı, hoşgörüyü, paylaşmayı, fedakârlığı, özeleştiriyi, özgürleşmeyi öğreten etkili bir kişisel gelişim öğretmenidir.

Ramazan adlı öğretmen, bana, midemizin gurultusunu kutsayıp vicdanımızın çürümesini görmezden gelen bir dindarlığı değil; bu ay, insanı içten içe silkeleyip ayağa kaldıran bir diriliş olduğunu öğretmeli.

Ramazan Öğretmen, beni özgürleştirmeli; nefsimin, alışkanlıklarımın, korkularımın, konforumun esaretinden kurtulmayı; kendimi, çevremi, dünyayı, hakikat üzre tanımamı öğretmeli; bana varlık bilincimi kavratmalı, hayatın iyilerle kötülerin mücadelesi üzerine kurulduğuna inandırmalı.

Gün boyu aç kalıp akşam sofralarında israf yarışına giren bir toplumun parçası olmaktan utanmalıyım. Açlığı saatle ölçen ama adaletsizliği görmeyen bir bilinç uyuşukluğu istemiyorum. Eğer Ramazan yalnızca iftar menülerinin zenginliğiyle konuşulacaksa, kusura bakmayın, bu ayın ruhuna en büyük ihaneti biz yapıyoruz.

Öğretmenim, bana sabrı öğretirken aynı zamanda itiraz etmeyi de öğretmeli. Zulme, haksızlığa, kibre, gösterişe karşı dik durmayı öğretmeli. Oruç sadece boğazdan geçen lokmayı kısmak değildir; dili de tutmaktır, gözü de arındırmaktır, kalbi de temizlemektir. Ama biz ne yapıyoruz? Gün boyu aç, akşam vakti öfkeli. Trafikte tahammülsüz, evde gergin, iş yerinde kırıcı. Böyle bir oruç insanı özgürleştirmez; sadece sinirli bir bedene dönüştürür.

Ramazan, bana, muhakeme kabiliyetimi körelten reklamları, “Ramazan kampanyası” adı altında tüketimi azdıran sistemi sorgulatmalı. İndirim broşürleriyle değil, iç muhasebeyle yüzleştirmeli. Eğer bu ayda hâlâ nefsimizin teşhir panolarına bakarak yaşıyorsak, demek ki zincirlerimiz hâlâ sapasağlam duruyor.

Öğretmenim Ramazan, korku üretmemeli; cesaret üretmeli. Allah’la ilişkimizi ceza paranoyasına indirgemek yerine, sorumluluk bilincine yükseltmeli. Oruç, beni başkalarının açlığını hissetmeye götürmüyorsa, soframdaki ekmeğin değerini öğretmiyorsa, cebimdeki paranın hesabını sordurmuyorsa neye yarar?

Gündüz aç kalıp akşam savurganlık yapmak bir ibadet değil, çelişkidir.

Bu ay içinde, ben kalabalıkların sosyal baskısının ne kadar yalan, ne kadar aldatıcı olduğunu da idrak ve ikrar etmeliyim. Gösterişli iftar davetlerinin, sosyal medya paylaşımlarının, “en hayırlı benim” yarışmalarının tuzağına düşmemeliyim. İyiliğin fotoğrafı olmaz, yardımın reklamı yapılmaz. Ramazan, riya ile arasına mesafe koymadıkça insanı özgürleştiremez.

Daha da önemlisi, öğretmenim Ramazan, beni kendimle yüzleştirmeli. Kaçtığım hatalarımı önüme koymalı. Affedilmek için önce yanlışımı kabul etmem gerektiğini öğretmeli. Özgürlük, inkârla değil; itirafla başlar. Oruç, insanın kendine söylediği en sert hakikattir: “Sen zayıfsın ama irade sahibisin.” İşte ben bu iradenin güçlenmesini istiyorum.

Ramazan, içi boş, hayata anlam katmaktan uzak alışkanlıklarıma savaş açmalı. Ertelediğim iyilikleri ertelememeyi öğretmeli. Namazı zamana sıkıştırılan bir görev olmaktan çıkararak hayatın merkezi olduğuna inandırmalı. Dilimi dedikodudan, kalbimi kinden, zihnimi kibirden arındırmalı. Aksi hâlde açlık sadece biyolojik bir deney olur; ruhum ise hâlâ tutsak kalır.

Ben Ramazan’dan romantik cümleler, edebi söyleşiler, tiyatral davranışlar değil; radikal bir dönüşüm bekliyorum. Beni daha sakin değil, daha bilinçli yapsın; daha suskun değil, daha adaletli kılsın; daha gösterişli değil, daha samimi eylesin.

Eğer bu ay bittiğinde hâlâ aynı öfkeyle, aynı hırsla, aynı bencillikle, aynı duyarsızlıkla, aynı uyuşuklukla, yaşıyorsam, kusura bakmayın öğretmenim, ben sadece aç kalmışımdır, sen da görevini yapmamış, benim zamanımı çalmışsındır, ikimiz de birbirimizi aldatmışızdır. Oysa ben özgürleşmek istiyorum. Ramazan’dan beklentim budur: Zincirlerimi kıran bir ay olması.

Sebepsiz kuş uçmaz, rüzgâr esmez; bu Ramazan, bütün kirlerden arınmamıza, yeni ufuklara yelken açmamıza sebep olsun. İnkılapçı ruhlarımız Ramazan toprağına kök salsın. 

Öğretmenimiz Ramazan’ın diriltici, uyuyanları uyandırıcı, taşlaşan ve buzlanan kalpleri eriten nefesinden, sönmeyen meşale gibi yolumuzu aydınlatacak ışığından istifade edenlere ne mutlu!

Türk Milliyetçiliği Tarihi’ni Niçin yazdım?

-Kitabımı büyük bir ciddiyetle okuyup bazı şahsiyetler hakkındaki bilgileri eleştiren gençlere teşekkür ve cevabımdır.-
Bir kitap incelenirken; konusu, anafikri, kurgusu, içeriği, dil ve üslûbu, tertip ve düzeni, dizgi ve baskı, kapak, kâğıt, mizanpaj ve cilt gibi ölçütlere dikkat edilir. Başarılı bir kitabın özellikleri içinde en önemlisi “muhteva (içerik)” tir. Fakat bazı kitaplar da vardır ki, yazıldığı “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin de önüne geçer. İşte yeni yayımlanan “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında da “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin önüne geçmiştir.
“Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında öne çıkan ölçütler şunlardır:
AMAÇ; bu konuda yazılan kitaplarda, Türk Milliyetçiliği Tarihi’nin 1839’da ilan edilen Tanzimat’tan sonra yer verilmesinin yanlış olduğunu ve “Milliyetçilik” fikrinin 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkan ve aydınlarımız tarafından ithal edilen bir fikir olduğu kabulünü ortadan kaldırmaktır.
HEDEF; Türk Milliyetçiliği fikrinin, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı günden beri var olan yüzde yüz, yüzde yüz yerli olan otantik bir fikir olduğunu, bu alanda çok değerli ilim, irfan sahibi, sanatçı ve devlet insanlarının Tanzimat’tan önce eserler verdiklerini ve eylem ortaya koyduklarını, Türk Milliyetçiliği alanındaki çalışmaların bir bütün halinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ruh ve fikir dünyasını oluşturduğunu, bu fikrin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin temeli olduğunu ortaya koymaktır.
KAPSAM; Türk Milliyetçiliği Tarihinin, Türk Destanları’nın oluştuğu Sözlü Edebiyat Dönemi’nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ve Atatürk Dönemi’ndeki şahsiyet ve eserleri kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Mevcut Türk Milliyetçiliği Tarihlerinde, Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nda yetişen, eser veren, çile çeken ve hatta öldürülen ve özellikle 1908’den sonra Türkiye’ye gelerek milliyetçi kuruluşlarda görev alan, milliyetçi yayın organlarında yazıları yayımlanan Türkçü şahsiyetlere yeterince yer verilmemiştir. Kitabımın hazırlanma safhasında gözden kaçan bu eksikliği de mümkün olduğu kadar gidermeye çalıştım
HEDEF KİTLE; Kitabımın hedef kitlesi, 12 Eylülden bu yana ihmal edilen, çocuklarımızın ve gençliğimizin milliyetçi olarak yetiştirilmesi hususunun ihmal edilmesi sebebiyle, günümüz gençliğidir. Türk gençliğinin, kültürlü ve şuurlu bir Türk milliyetçisi olarak yetişmelerine katkıda bulunmak hedefimizdir. Burada şu hususu belirtmeliyim ki, geçmişte Türk milliyetçisi olmanın çilesini ve sıkıntısını çekmiş, bugün 60’lı, 70’li ve 80’li yaşlarda olup hâlâ milliyetçi olmanın heyecanını yaşayan, halen içindeki milliyetçilik ateşini söndürmeyen her Türk Milliyetçisi de bana göre gençtir. Gençlik, izafi bir kavramdır. Herkes, kendini hissettiği yaştadır.
Sevgili Gençler! Öncelikle bu kitap sayesinde, Türk Milliyetçiliğinin, Türk tarihinin başlangıcından Cumhuriyet’le taçlanmasına kadar devam eden uzun tarihini kapsayan bir kitabımız olduğu gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Ama bu durum, kitabımın içeriğinin eleştiriden muaf olmasını sağlamaz. Mutlaka Sizlerin “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımdaki, Neriman Nerimanov, Sultan Galiyev gibi bazı şahsiyetlerle ilgili eleştirilerini ciddiye aldığımı belirtmek isterim. Kitapta yer alan şahsiyetleri, tek tek ele aldığımızda “Mevlâna’ya niye yer verdiniz” diyen olduğu gibi, “Ahi Evren’e niye yer vermediniz” diyen de çıkacaktır. “Mehmet Âkif, Ersoy, Süleyman Nazif ve Yahya Kemal”, edebiyatımız tarihinde “müstakil şahsiyetler” olarak geçerler. Ben şahsiyetleri, eserlerindeki ve eylemlerindeki millî hassasiyetleri göz önünde bulundurarak kitabıma aldım.
Bu kitabımı hazırlarken, Türk milliyetçilerinin geçmişte yaptığı bazı hatalı bakış açılarını değiştirmeye çalıştım. Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, 9 Ekim 1994 tarihinde yapılan MHP’nin Dördüncü Olağan Kongresi’nde konuşması sırasında hazırladığı metnin dışına çıkarak, Nâzım Hikmet’in Kuvâ-yı Milliye Destanı’ndan şu bölümü okumuştur: “Dört nala gelip uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/Bu memleket bizim. Bilekler kan içinde/Dişler kenetli/Ayaklar çıplak/Ve bir ipekli halıya benzeyen bu toprak/Bu cehennem, bu cennet bizim.” Türkeş “Bunu niye yaptınız” sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nâzım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nâzım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”
Ben de milliyetçi şahsiyetleri seçerken, “komünist, sosyalist, kapitalist, liberal vb.” ideolojilere bakmadan “ulusalcı/milliyetçi” ayrımına girmeden Türklükle ilgili tutum, davranış, görüş ve eylemlerini göz önünde bulundurdum. Kitabımızın gelecek baskılarında, onlarla ilgili yanlış bilgiler düzeltilir, eksik bilgiler tamamlanır. Bu konuda başka kitaplar, makaleler yazılır, yayımlanır. Ben milliyetçilik tarihimizin bütününü kitaplaştırarak bir adım attım. Onu geliştirecek olanlar da bizden sonra yetişecek olan genç Türk Milliyetçisi yazarlardır.

Kahire Trafiğine Bir Yerbilimcinin Gözünden Bakmak; Faylardan Yollara Uzanan Bir Kompleks Sistem Hikâyesi

Kahire’ye indiğimde zihnimde klasik büyük şehir sorusu vardı: “Trafik ne kadar kötü olacak?”

Türkiye’de yaşayan biri için bu sorunun karşılığı nettir. Zaman zaman bir kavşakta tek bir sinyal döngüsünü geçebilmek için dakikalarca bekler, toplamda saatleri bulan dur-kalk yolculukları yaşarız. Bu nedenle Kahire gibi 20 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropollerinden birinde karşılaşacağım tabloyu tahmin ettiğimi sanıyordum.

Yanılmışım.

İlk dikkatimi çeken şey şuydu: Trafik yoğundu ama durmuyordu. Araçlar milimetrik boşluklarla ilerliyor, şerit kavramı akışkan bir geometriye dönüşüyor, korna sesleri bir gürültü olmaktan çok bir iletişim biçimi gibi işliyordu. Dışarıdan bakıldığında düzensiz görünen bu sistemin içinde, şaşırtıcı biçimde sürekliliği olan bir hareket vardı.

Bu aslında bir yerbilimci için tanıdık bir manzaraydı; bu bir trafik değil, bir kompleks sistemdi. Fizikte granüler akış; kum, çakıl ya da yoğun insan kalabalıkları gibi çok sayıda parçacıktan oluşan sistemlerin birlikte akış göstermesini tanımlar.

Kahire trafiğinde: her araç bir parçacık, araçlar arası boşluk porozite, korna ise parçacıklar arası etkileşim sinyali gibi davranır. Sistem merkezi bir kontrolle değil, tamamen yerel etkileşimlerle çalışır. Her sürücü yalnızca çevresindeki birkaç aracın hızını ve konumunu okuyarak karar verir. Buna rağmen makro ölçekte kesintisiz bir akış ortaya çıkar. Bu, kompleks sistemlerin en temel özelliğidir: yerel kurallar → küresel düzen.

Deprem fiziğinde iki temel hareket biçimi vardır. Birincisi stick–slip davranışıdır. Fay kilitlenir, enerji birikir ve ani bir kırılmayla boşalır. Türkiye’de alışık olduğumuz trafik tam olarak böyledir: uzun beklemeler ve kısa süreli hızlanmalar.

İkincisi ise asismik sürünmedir. Enerji birikmeden sistem sürekli küçük adımlarla hareket eder. Kahire trafiği bu ikinci tipe şaşırtıcı derecede benzer: hız düşüktür, yoğunluk yüksektir, fakat hareket süreklidir. Bu nedenle ortalama hız düşük olsa bile toplam yolculuk süresi kısalır.

Deprem sürülerinde (fırtınalarında) merkezi bir ana şok yoktur. Olaylar birbirleriyle etkileşerek uzay ve zaman içinde göç eder. Sistem, dışarıdan bakıldığında karmaşık görünür; ancak aslında yerel etkileşimlerin oluşturduğu bir organizasyona sahiptir. Kahire trafiği de aynı prensiple çalışır: merkezi kontrol yok, sürekli karşılıklı uyum var, kendiliğinden organize olan bir akış var. Bu nedenle şerit çizgilerinin yokluğu düzensizlik değil, esneklik sağlar.

Peki bu durum neden kaos gibi algılanır? Çünkü düzeni genellikle şu şekilde tanımlarız: sabit sınırlar, kesin kurallar, sessizlik. Oysa burada düzen: akışkan sınırlar, adaptif öncelik, sürekli iletişim üzerine kuruludur. Bu, mühendislikten çok doğaya yakın bir organizasyon biçimidir.

İnsan beyni için hareket etmek ilerleme anlamına gelir. Saatlerce beklenen bir trafik, kısa süreli ama sürekli hareket eden bir akıştan çok daha yorucudur. Kahire’de sistemin psikolojik olarak “rahat” hissedilmesinin nedeni budur. Yoğun Kahire trafiği: granüler akış, doğrusal olmayan dinamikler, kendiliğinden organize olan kritik sistemler, sürü davranışı gibi fizik kavramlarının gerçek ölçekli bir laboratuvarıdır.

Bir yerbilimci için bu manzara şaşırtıcı değildir. Çünkü fay zonlarında, deprem sürülerinde ve kabuk içi deformasyonda gördüğümüz kolektif davranışın aynısı burada, bir metropolün yollarında ortaya çıkar.

Kahire trafiği bize önemli bir şey öğretir: Bir sistemin düzenli olması için katı kurallara ihtiyacı yoktur. Bazen esneklik, kilitlenmeyi önler. Sürekli küçük hareketler, büyük duruşlardan daha verimlidir.

Faylardan şehirlere kadar doğanın birçok yerinde aynı fizik çalışır. Ve bazen bir yerbilimci için en ilginç laboratuvar, bir metropolün akşam trafiği olur.

Düyûn-u Umumiye ve Abdülhamid Güzellemesi

Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Erzurum Valisi iken 31 Ağustos 2024 tarihinde, X (Twitter) üzerinden Valilik hesabından bir mesaj yayınlamış.

“Sultan Abdülhamid Han’ın tahta çıkışının 148. yıl dönümü kutlama mesajında” Abülhamid’in “iradesi, kararlılığı, dehası ve ileri görüşlülüğü” övülmüş.

Siyasal İslamcıların ve AKP’lilerin Abdülhamid hayranlığı bilinen bir durum. Abdülhamid’e övgülerini çok işittik.

Daha önce de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Abdülhamid Han döneminde bir karış toprak kaybedilmedi” ifadesi tarihçiler tarafından hayret ve şaşkınlıkla karşılanmıştı. Çünkü, bırakın bir karışı, Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların yüzölçümü bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık iki katı kadardı.

33 yıllık Abdülhamid döneminde, Tunus, Mısır, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Teselya, Bulgaristan, Kars, Ardahan ve Batum gibi vatan toprakları, toplamda 1,5 milyon kilometrekarelik bir alan elden çıkmıştı. Kıbrıs, 1878’de tek bir kurşun atılmadan İngilizlere “kiralanmış”, karşılığında alınan para ise ne yazık ki yatırıma değil, dış borç faizlerine ve cari giderlere gitmişti.

Bu defa yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi Abdülhamid güzellemesine pek rastlamadığımız bir şekilde, “Düyun-u Umumiye İdaresini kurarak devletin borç yükünü hafifletmiş” olduğu gerekçesini de eklemiş. Bir İçişleri Bakanı/ Cumhuriyet Valisinin Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmasını iyi bir şeymiş gibi sunması çok şaşırtıcı.

******************************

Düyûn-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi

Osmanlı’nın mali iflasının ve egemenlik kaybının sembolü olan Düyun-u Umumiye hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını yaptığı 1854’ten 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) yaptı. Toplam 239 milyon lira borçlanmıştı; ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı lirası geçmişti. Borçlar alınırken Maliyenin en değerli gelir kaynakları teminat olarak gösteriliyordu.

Alınan borçlarla üretim yapacak tesislere yatırım yapılacağı yerde Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı gibi sürekli gideri olan, geliri olmayan eserler yapıldı.

Abdülhamid 1876 yılında tahta oturdu. Bu yıl hükümet borçları ödemek için para bulamadı. Moratoryum ilan ederek, bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu. (Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.)

Buna rağmen Abdülhamid Han, “itibardan tasarruf” etmedi, 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi, bir de cami yaptırdı.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile müzakerelerde bulunuldu. Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Müzakereler sonucunda yapılan ve adına “1881 Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi. Muharrem Kararnamesi ile borçlar bir miktar indirildi. Ama bu indirim mali egemenlik haklarından vazgeçme bedeliyle yapıldı.

1882 yılında Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar üzerinde Osmanlı hükümetlerinin hiçbir yaptırım hakkı yoktu.

“Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.”

Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 9.000’e ulaşmıştır. 9.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

******************************

Düyûn-u Umumiye İdaresi Türk Düşmanıydı

“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, “Düyun-u Umumiye İdaresi devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır” demektedir.

****

Düyun-u Umumiye’ye bağlı Tütün Rejisi, üretimi tekeline almıştı. Türk köylüsünün kendi tarlasında binbir emekle yetiştirdiği tütünü, piyasa değerinin dörtte birine zorla topluyorlardı. Ürününü, üç kuruş fazla versin diye başka tüccara satmak isteyen veya çocuğunun rızkı için bir balya tütünü saklayan köylü, Reji’nin “Kolcu” denilen silahlı birlikleri tarafından “kaçakçı” sayılarak infaz ediliyordu.

Hepimizin bildiği o meşhur “Çökertme” türküsündeki “Burası da Aspat değil Halil’im, aman Bitez yalısı” dizeleri, bir aşk kaçışını değil; tütün kolcularının kurşunlarından kaçan Ege köylüsünün feryadını anlatır.

Prof. Dr. Tayfun Özkaya’nın araştırmalarına göre, bu dönemde 20 binden fazla Anadolu insanı, sırf Avrupa’ya olan borçlar ödensin diye bu kolcular tarafından katledildi.

Halil’lerin ahını duymadan, Düyun-u Umumiye güzellemesi yapmak, Anadolu insanının hatırasına haksızlıktır.

“Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.”

Osmanlı’nın borçlarını, son kuruşuna kadar (1954 yılına kadar) Türkiye Cumhuriyeti temizlemiştir. Ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre, T.C. nin ödediği Osmanlı borçlarının güncel değeri 500 milyar dolar mertebesindedir.

****

Devlet yönetmek, tarihi hamasetle süslemek değildir. Geçmişin hatalarından ders çıkarıp, ülkeyi yeni Düyun-u Umumiyelere muhtaç etmemektir.

Gerçek “yerlilik ve millilik”, Halil’lerin ahını işitmekten ve mali bağımsızlığı her şeyin üstünde tutmaktan geçer.

Yapılan – Yapan İlişkisi

     Yapılandan, yapana geçmeli fakat;

     Yapılanı, yapan olarak görmemeli.

     Yapılanı, yapandan bilmemeli.

     Evet, yapılan, yapanın eseri ama,

     Yapılan, yapandan değil.

     Meselâ: Yapılan, tuğladan olsun;

     Fakat tuğla; yapan değil.

     Tuğlayı, yapıda kullanan;

     Usta var arada.

     Yapılan ve yapanın oluşta;

     Beraberlikleri şart. Fakat,

     Yapılanın içinde, arasında değil yapan.

     Her şey, bir şeyden ama;

     O şey, yapan değil.

     Yapılan; yapandan, bir parça değil.

     Fakat, yapılanın yapana ihtiyacı var.

     Yapanın, yapılana ihtiyacı yok.

     Buna takılıp kalanların,

     Hiç mi aklı yok?

     Yaratan / yoktan var eden; değil yaratık.

     Bu gerçeği analayalım artık!

     Meselâ: Sarayı, saraydan bir parçanın yaptığı sanılsa!

     Hem o parça; hem yapan, hem yapılan sayılsa!

     Akıl, işte bu noktada, ister istemez ayılsa!

     Anlasa ki, yapan ayrı, yapılan başka!

     “Düşmüşüm, der: Ben nasıl bir aşka?”

     Akıl, bu hususta gidip gelse!

     Bu sefer görse ki, yapılan içinde:

     Bir plân, bir proje denecek bir belge;

     “Tamam! Der: İşte buldum, bu iş nasıl bir bilmece!

     Bu sarayı yapan; bu plân, bu kroki olsa gerek!

     Yok artık bu kadar kafa yormaya, bu iş için!

     Niçin akıl edemedim? Yazık bana, hayf bana!

     İşte her şey ortada; plân, program ve yaptıkları saray!

     Sanki doğdu içime, beni aydınlatan bir Ay!

     İşte, yapan da belli, yapılan da;

     Artık, arama; yapanı, ne yerde ne de Ay’da!

     Çünkü yapılan da yapan da, aynı şey!”

                                              x

     Akıl; akıl olmayınca ancak;

     Düşülür! Yapılanda, yapanı aramak gibi bir safsataya!

     Bu temelden yanlış bakış; düşürür insanı:

     Sebep, madde ve tabiata yaratıcılık vermeye!

     Zerre hareketleri, atom enerjisi gibi keşif ve buluşlar;

     Kimi insanları heyecanlı kılar!

     Yaratılışın, onlardan bilinmesini dayatırlar!

     Çünkü, Yaratan, yaratılanlar cinsinden olamaz!

     Gerçeğinden gafil ve habersizdirler!

Gelecek Eşit Dağıtılmıyor

Geçmiş yazılarımdan birinin başlığı “Ben yapay zekâ, geliyorum!” idi. Bilin bakalım kimden esinlendim? Kılıçdaroğlu gelemedi ama yapay zekâ çoktan geldi ve bir tsunami gibi gelmeyi, kapsamayı, derinleşmeyi sürdürüyor. Cin şişeden, diş macunu tüpten çıktı; artık geri girmez.

Biz, yapay zekâdan bahsedilirken sanki yabancı ülkelerde yaşanan bir olay gibi bakıyoruz. Hani oralarda oluyormuş ama bizi pek etkilemez — teğet geçer. Bu da anlaşılabilir, çünkü yapay zekâ kullanımının yayılmasında başı çeken ülkelerden değiliz. Dünya ortalamasının da gerisindeyiz. Microsoft, yapay zekâ kullanımının 2025 istatistiklerini yayımladı. Ülkeleri karşılaştırıyor. Her ülke için 2025’in ilk yarısıyla ikinci yarısını da karşılaştırıyor. Dolayısıyla kimin hangi hızla büyüdüğünü görebiliyorsunuz.

Global kuzey ve güney

Yaygınlık ölçüsü olarak yapay zekâ araçlarını kullananların çalışma yaşındaki nüfusa oranını almış. 2025’in ilk yarısında, bu oranın %40’ın üstünde olduğu ülkeler sırasıyla; Birleşik Arap Emirlikleri (59,4), Singapur (58,6), Norveç (45,3) İrlanda (41,7), Fransa (40,9). İkinci yarıda bu beşe, İspanya (41,8) ve Yeni Zelanda da (40,5) katılmış. İlk beşlide de oranlar sırasıyla 64.0; 60,9; 46,4; 44,6 ve 44,0’a yükselmiş.

Microsoft’un raporunda ülkeler, Global Kuzey ve Global Güney diye ikiye ayrılıyor. Bu ayrım biraz coğrafya ama daha çok kalkınmışlık ve teknolojiye uyum. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri pek Kuzey’de değil ama Kuzey’in başını çekiyor. Global Kuzey yapay zekâ kullanımında ortalama %24,7’deyken Global Güney %14,1’de. Daha kötüsü, Kuzey birinci 6 aydan ikinci 6 aya kullanımı %1,8 arttırırken Güney ancak %1,0 arttırmış. Yani “dijital uçurum” azalmamış, artmış. Bir başka yıldız iki yarı arasındaki kullanım artışı hızının şampiyonu Güney Kore. %25,9’dan %30,7’ye sıçramış. %4,8’lik sıçrayışla dünyada 18. sıraya yükselmiş. Dünya ortalamasını vermedim; o da %16,3 ve artış hızı %1,2.

Şahlansak mı?

Türkiye bunun neresinde? Türkiye %14,6 ile dünya ortalamasının gerisinde. Global Güney’e yakın. Artış hızımız dünya ortalamasıyla aynı, %1,2. Yapay zekâmızda henüz bir “şahlanış” veya “Türkiye yüzyılı” görünmüyor.

“Dijital uçurum” bir tabir. Bir de veyl mağluplara anlayışıyla söylenmiş, yarı şaka, yarı aşağılama bir söz var: “Gelecek geldi. Gelecek burada. Ama eşit dağılmıyor.”

Yapay zekâ yeni bir teknoloji ve her yeni teknoloji gibi bir S eğrisi çizerek yayılacak. S eğrisi yavaş başlar, sonra hızlanır, sonra doygunluğa ulaşır. Hani cep telefonlarının veya daha önce otomobillerin yayılışı gibi. Öyle ama tam öyle de değil. Çünkü yapay zekâ, yayılan sabit bir ürün değil. Cep telefonu ve otomobil de yaygınlaşırken gelişti. Fakat yapay zekâda gelişmenin hızı, yaygınlaşmanın, şimdilik, çok önünde. 2023 başında o zamanın en gelişmiş modeli GPT 3.5’e üniversite giriş sınavının Türkçe testini vermiştim. 40 soruda 8,75 net yapmıştı. Bu sınava giren adayların %21’inden daha iyi bir sonuçtu. O yıl, Türkiye ortalaması 15 net idi. Benzer testi 2024’te GPT 4.0’e, bu hafta da GPT 5 kullanan Copilot’a verdim. İkisinde de sonuç birbirine yakındı. Adayların %95’inden iyi sonuç aldılar.

Talih hazırlıklı olana güler

Microsoft’un raporunda iki ülke özel incelemeye alınmış. Biri kullanımda başı çeken Birleşik Arap Emirlikleri. 2017 Ekim ayında, dünya ChatGPT ile yapay zekâya uyanmadan ta beş yıl önce BAE, dünyanın ilk Yapay Zekâ’dan Sorumlu Devlet Bakanı’nı atamış. Aynı yıl, 9 kritik sektörü kapsayan bir millî yapay zekâ stratejisi tasarlamışlar. Başarı hazırlıklı olana geliyor.

Özel incelemeye alınan ikinci ülke, kullanımın en hızlı büyüdüğü Güney Kore. Güney Kore’de benim Türkiye’de TYT sonuçlarıyla verdiğim gelişmeye paralel bir hikâye var. GPT3.5’te yapay zekâ, İngilizce testlerinde öğrencilerin %70-80’inden iyiymiş. Benzer testin Korece’sinde başarısı en düşük %5’teymiş. GPT4.o’da İngilizce %90-95’e, Korece’de %70’e tırmandı. Nihayet bugün, Korece, İngilizce ile (ve Türkçe ile) aynı sonuçları alıyor. Testlerde öğrencilerin %95’inin üstünde.

Gelecek eşit dağılmıyor. Geleceği hızlandırmanın iki yolu görünüyor. Biri ülkenin olup bitene uyanık olması; kendisini ve halkı hazırlaması. Nutuk maalesef bu başarı için yeterli değil. İkinci yol, yapay zekânın daha da zekileşmesi. Yapay zekâyı Türkçe kullanıcılar için daha zeki kılmanın bir yönü de bizim sorumluluğumuzda. Yapay zekânın eğitiminde dilin yazı varlığı kullanılıyor. Derin bir geçmişi, devleti, edebiyatı olan dillerin milyarlarca kelimeden oluşan, dil biliminde “corpus ~ gövde” denilen yazılı birikimi vardır. Türkçenin bütün yazılı varlığını dijitalize edip yapay zekâyı onunla eğitmeliyiz. Türkçe corpus, yapay zekâ şirketlerinin kullanımına açılmalı, belki daha iyisi, biz kendi büyük dil modellerimizi (LLM’lerimizi) eğitmeliyiz. Kulağa geldiğinden daha karmaşık ve maliyetli bir iş ama yapmak zorundayız. Bu yönde teşebbüsler olduğunu duyuyorum.