17.8 C
Kocaeli
Cuma, Nisan 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 35

Cehennem ve İlahî Merhamet (2)

     O kâfirler hakkında iki ihtimal var.

     Ya ölümle yokluğa gönderilecek

     veya daimî azapta kalacaklar.

     Vicdanına dikkat etsen,

     var olmanın, velev cehennemde de olsa,

     yokluğa nisbetle merhamet ve hayır olduğunu anlarsın.

     Çünkü yokluk şerr-i mahz / sırf şer, bütünüyle şerdir.

     Dünyadaki idam ve müebbet hapis cezalarını mukayese etmek,

     bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

     İdama mahkûm biri,

     cezası müebbet hapse çevrilince sevinir.

     Çünkü bir miktar daha yaşayabilecektir.

     İşte -temsilde hatâ olmasın-

     ebedî yokluğa nisbetle, ebedî cehennem cezası;

     daha alt bir cezadır,

     kâfir hakkında bir çeşit rahmettir.

     İyi tahlil edip / incelersen,

     yokluğun bütün musibet ve günahların kaynağı olduğunu anlarsın.

     Vücud ise, cehennemde de olsa, hayr-ı mahz / sırf hayır, bütünüyle hayırdır.

     Azabın kendi cinayet ve isyanına mukabil, onları izale eden bir ceza olduğunu bilmek,

     cinayetin utanç yükünü hafifletmek için ruhu razı etmesi ve

     “O haktır, ben de buna müstahakım” demesi, ruhun fıtratının şanındandır.

     Hatta adalet sevgisiyle, bu cezadan lezzet alır.

     Dünyada namus sahibi nice insan, işlediği cinayetin utanç perdesini kaldırması için,

     kendine had cezasının uygulanmasını iştiyakla arzulamıştır.

     Her ne kadar cehennemdeki hayat ebedî bir hayat

     ve cehennem kâfirler için daimî bir mesken ise de,

     amelin cezası bitince, hak kazanma tarzında değil,

     bir lütuf şeklinde onların hayırlı amellerine, bir mükâfat olarak çok hafifletmelerle beraber,

     oraya bir nevi ülfet ve alışma olacaktır.

     Hadisler buna işaret etmiştir.

     Meselâ şu hadisler bu meyanda hatırlanabilir:

     “Allah mahlûkatı yarattığı zaman yanında bulunan, Arş’ın gerisindeki bir kitaba şunu yazdı:

     ‘Muhakkak ki rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.’ ” (Buhârî, Tevhid 15)

     “Allah, rahmeti yüz parçaya böldü. Bundan doksan dokuz parçayı kendine ayırdı.

     Yeryüzüne geri kalan bir parçayı indirdi.

     Bunu da cin, insan ve hayvan mahlûkatı arasında taksim etti.

     Bu tek parça sebebiyledir ki, mahlûkat birbirlerine karşı merhametli davranır.

     At bu sayede, yavrusuna basmak endişesiyle ayağını kaldırır.” (Buhârî, Edeb 19)

     “Allah’ın yüz rahmeti var.

     Bunlardan biriyle,

     mahlûkat kendi aralarında birbirlerine merhamet gösterirler.

     Doksan dokuz rahmet de Kıyamet günü içindir.” (Müslim, Tevbe 20)

     Bu da, onlar buna lâyık olmamakla beraber,

     onlara bir çeşit merhamettir.

     İnsan zor ve çetin şartlar altında bir süre kaldıktan sonra, gittikçe o hâle alışır,

     ülfet eder, şartlar aynı olmakla beraber, ilk günlerdeki kadar etkilenmez.

     (İşârâtü’l-İ’câz, Tercüme ve Dipnotlar: Doç Dr. Şadi Eren’den yararlanılarak yazılmıştır.)

101. Vefat Yıldönümünde Ziya Gökalp

Türkçülük düşüncesinin öncüsü Ziya Gökalp, vefatının 101. yılında anılıyor.

“Türkçülüğün Esasları”, “Kızıl Elma”, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ve “Altın Işık” adlı eserlere imza atan şair, yazar, düşünce insanı ve bürokrat Ziya Gökalp’in vefatının üzerinden 101 yıl geçti. Tam adı Mehmet Ziya olan usta edebiyatçı, Vilayet Evrak Müdürlüğünde uzun yıllar hizmet veren Mehmet Tevfik Efendi ile bölgenin tanınmış ailelerinden Pirinçcizadeler’in kızı Zeliha Hanım’ın oğlu olarak 23 Mart 1876’da Diyarbakır’da dünyaya geldi.

Rüştiye-i Askeriyye’ye (askeri ortaokul) 1886’da başlayan Gökalp, son sınıftayken babasını kaybetti.Ziya Gökalp, 1890’da amcası Müderris Hacı Hasip Bey’den geleneksel İslam ilimleriyle ilgili ders almaya başladı. Aynı yıl İstanbul’a giderek lise eğitimine başlayan yazar, 1891’de geri dönerek, ikinci sınıfa Diyarbakır’da devam etti. İstanbul’da yatılı Mülkiye Baytar Mekteb-i Alisi’ne 1896’da kaydolan yazar, amcasından Arapça ve Farsça, okul müdüründen ise Fransızca dersleri aldı. Okula alınmadığı için baytarlık eğitimini tamamlayamadı Usta kalem, 1898’de, 4. sınıfa geçtiği yaz tatilinde Diyarbakır’da gizli toplantılara katılmak, izinsiz cemiyet kurmak ve zararlı yayınları okumak suçlamasıyla tutuklandı. Bir müddet sonra serbest kalarak İstanbul’a dönen Gökalp, okula alınmadığı için baytarlık eğitimini tamamlayamadı. Geleneksel ilimlerde kendisinden faydalandığı amcası Hacı Hasib Efendi’nin kızı Vecihe Hanım ile 1900’de evlenen yazar, kısa süre memuriyetlerde bulundu, askeri okulda Fransızca öğretmenliği yaptı. Gökalp, dönemin yoğun siyasi ortamının da etkisiyle İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu ve muhalif hareketlerin içinde yer aldığından 1900’de 9 ay tutuklu kaldı. İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla İttihat ve Terakki Cemiyetinin Diyarbakır Şubesini kuran yazar, 1911’de Selanik İttihat ve Terakki Mekteb-i Sultanisi’nde Türkiye’nin ilk sosyoloji derslerini verdi.Başarılı edebiyatçı Balkan Savaşları başlayınca İstanbul’a dönmek zorunda kaldı, 1912’de yenilenen Meclis-i Mebusan seçimlerinde Ergani Milletvekili olan Gökalp, aynı yıl meclis feshedilince Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi) sosyoloji profesörü olarak ders vermeye başladı.Yazılarıyla “Genç Kalemler” dergisine katkı sundu. Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in çıkardığı “Genç Kalemler” dergisine şiir ve makaleleriyle katkıda bulunan Gökalp, birçok dergi ve gazete için düşünce yazıları kaleme aldı. Ziya Gökalp, şiir ve edebiyatın toplumun anlayabileceği bir düzeyde tutulmasını savunarak, “sanat toplum içindir” düşüncesinden hareketle eserlerini kaleme aldı. Dönemin edebi akımlarının, dili ağır ve anlaşılmaz bir hale getirdiğini düşünen yazar, dilde sadeleşme ve şiirde hece ölçüsünü savunan “Yeni Lisan” hareketi içinde yer aldı. Usta kalem, sanatın elit bir topluluğun malı olmasındansa halka mal edilmesi gerekliliğini savundu.Yazdığı eserleri yalın, şiirlerini ise “milli ölçü” olduğunu söylediği hece ölçüsüyle kaleme alan Gökalp, ilk eserlerinde Ziya, Ziyaeddin, Mehmed Ziya, Hüseyin Vedad, Tevfik Sedad, Mehmed Mehdi, Mehmed Nail, Demirtaş, Celal Sakıb takma adlarını kullandı.Ord. Prof. Mehmet Fuad Köprülü, yaptığı bir açıklamada, yakınlarının, mahcup, sessiz, mütevazı, durgun, suskun ve sıkılgan olarak tanımladığı Gökalp’in kuvvetli bir hafızaya, Doğu ve Batı hakkında geniş ve sağlam bilgilere sahip olduğunu söylemişti. Başarılı yazar, 1911’de okuyucuyla buluşan “Genç Kalemler” dergisindeki “Altın Destan” manzumesinde ve sonraki hemen hemen tüm eserlerinde “Gök Alp”, Ziya Gökalp imzasını tercih etti. Yazar Gökalp, toplumsal anlamda bir inkılap gerçekleştirmek için toplumun duygusal ve ruhsal anlamda buna hazırlanması gerekliliğine inanarak, yazı ve şiirlerini bir propaganda aracı olarak kullandı. Toplumu duygusal olarak hazırlayabileceği ortamın sanat olduğunu düşünerek ideolojisini eserlerinin içine yerleştiren Gökalp, dilin ve edebiyatın tüm imkânlarını seferber ederek Türkçü ve Turancı motiflere yer verdi. “Turan” şiiri ile başlayan “Kızıl Elma” kitabını 1914’te yayınladı. Usta edebiyatçının 1914’te yayınladığı şiir kitabının ismi Kızıl Elma, kitabın ilk şiiri ise Türklerin tek bir devlet içerisinde yaşama arzusunu vurgulayan “Turan”dı. “Vatan ne Türkiye’dir Türklere / Ne Türkistan Vatan / Büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” dizelerinin sahibi Gökalp, toplumcu bir düşünce insanı olmasının yanında milliyetçilik düşüncesini Turancı ideolojiyle destekleyerek eserlerinin içerisine yerleştirmesiyle dikkati çekti. Bu şekilde sanatsal bir hazdan ziyade faydacı bir yaklaşım benimseyerek eserleri aracılığıyla toplumdaki milli duyguları canlandırmayı amaçladı. Gökalp, gerçekleştirilmek istenen inkılabın sosyal düzlemdeki temelini hazırlamak amacıyla yazdığı “Yeni Hayat” eserini 1918’de, şiir ve düzyazı şeklinde kaleme aldığı, Keloğlan, Küçük Şehzade ve Ala Geyik adlı halk hikâyelerine yer verdiği “Altın Işık” eseri ise 1922’de okuyucuyla buluşturdu. Dünya Savaşı sonrası 1919’da işgal güçleri tarafından tutuklanarak sürüldüğü Malta Adası’ndan 1921’de Türkiye’ye dönen yazar, Diyarbakır’da Küçük Mecmua dergisini çıkardı. Yeni Mecmua dergisini yeniden yayımlayarak burada da yazmaya devam eden edebiyatçı, 1923’te Diyarbakır mebusu olarak Meclis’e girdi. Eserlerinde “millilik” vurgusu yapan Gökalp, 1924’te yayınlanan “Türkçülüğün Esasları” kitabıyla “Türkçülüğün fikir babası” olarak anılmaya başladı. “Milliyet, eğitime dayalıdır”Kendisinin ırkıyla ilgili tartışmaların yaşandığı bir dönemde yaptığı açıklamada, Türk ırkına sahip olduğundan emin olduğunu ancak aslında bunun önemsiz olduğunu dile getiren Gökalp, “Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet, eğitime dayalıdır.” değerlendirmesinde bulunmuştu. Gökalp, hastalığı dolayısıyla kaldırıldığı hastanede 25 Ekim 1924’te hayata veda ederek, Sultan Mahmut Türbesi haziresine defnedildi. Alper Çağlar ile Doruk Acar’ın yapımcılığını üstlendiği, 15 Temmuz’a giden süreçte Polis Özel Harekâtın hikayesini anlatan mini televizyon dizisi “Börü”de, Gökalp’in, “Düşman yine öz yurduna el attı/ Mezarından Ata’n kılıç uzattı/ Yürü diyor, hakkı zulüm kanattı/ Attila’nın oğlusun sen unutma” dizelerinin olduğu, “Türk Oğullarına” şiirine yer verildi. Yapımcılığını Bozdağ Film’in üstlendiği Mehmetçik Kut’ül Amare’de de yine Gökalp’in: “Cenk meydanında nice koç yiğit/ Din ve yurt için oldular şehit/ Ocağı tütsün, sönmesin ümit/ Şehidi mahzun etme ya Rabbi!/ Soyunu zebun etme ya Rabbi!” şeklindeki dizelerin yer aldığı “Asker Duası” eseri kullanıldı.Usta edebiyatçının kaleme aldığı eserlerden bazıları şöyle:Şiir: “Şaki İbrahim Destanı” (1908), “Kızıl Elma” (1914), “Yeni Hayat” (1918), “Altın Işık” (1923)Deneme-düşünce: “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” (1918), “Türkçülüğün Esasları” (1923), “Doğru Yol” (1923).Kaynak: AA

Ziya Gökalp, istanbul, Politika, Edebiyat, Kültür, Güncel, Son Dakika

Son Dakika › Güncel › Ziya Gökalp’in 101. Vefat Yıldönümü – Son Dakika

Cehennem ve İlahî Merhamet (1) 

     Küfür / Allah’ı inkâr mâsiyeti / günah ve imansızlığı;

     Az bir zamanda olmakla beraber, cezası ebedî ve sonsuzdur.

     Cezanın sonsuzluğuna sebep ise,

     Küfrün mahdut / sınırlı ve hudutlu bir zamanda;

     Sınırsız bir cinayet oluşu yüzündendir.

     Çünkü küfür üzere / imansız olarak ölen bir kimse,

     Şayet dünyada ebedî ve daimî kalsaydı,

     Ebedî olarak kâfir olmakta / imansızlıkta devam edecekti.

     Çünkü, ruh cevheri bozulmuştur!

     Bu durumda olan bozuk bir kalb,

     Sonsuz cinayete elverişli bir hâldedir.

     Küfür / Kâfir oluş durumu, her ne kadar sınırlı bir zamanda yapılmış olsa da,

     Sonsuz olana, yani Hz. Allah’a karşı işlenmiş bir cinayettir.

     Sonsuz olanın vahdaniyetine / Allah’ın birliğine şahitlik yapan bütün kâinatın

     Sonsuz şehadetlerini / Yaratan’ı gösteren şahitliklerini yalanlamaktır!

     Küfür, sonsuz nimetlere karşı bir küfran ve nankörlüktür.

     Küfür, Allah’ın gayr-i mütenahi / sayısız İlâhî zât ve sıfatlarına karşı bir cinayettir.

     “Ne Arz’ım / Dünya, ne Semâ’m / Göğüm Ben’i içine almadı!

     Ama mü’min kulumun kalbine yerleştim.”

     Mealindeki kudsî hadîsin sırrıyla,

     İnsanın vicdanı, her ne kadar dış görünüşü

     Ve mülk / yer cihetiyle sınırlı ise de,

     Bâtını / içi ve melekûtu / hâkimiyeti cihetiyle kökleri, ebede uzanır.

     Bu cihetle o, sonsuz gibidir.

     İşte bu vicdan, küfürle / imansızlıkla kirlenir, bozulur.

     Çünkü iman, ebedî lezzetleri içeren meyveler veriyor,

     Fakat ebedî elemlerin, kendisinden meydana gelmesi de,

     Küfrün / inançsızlığın şe’ninden / hal ve tavrından meydana gelir.

     Çünkü iman ve küfür birbirine tamamen zıddır.

     Ama bu, her ikisine de ebedî karşılık verilmesine engel değildir.

     Biri ebedî saadeti netice verirken, diğeri ebedî hüsranı netice verir.

     Bunları düşünce süzgecinden geçirdiğimiz takdirde, küfür sebebiyle

     Sonsuz cinayete mukabil; sonsuz cezanın tam bir adalet olduğu sonucuna varırız.

     Az bir şer / fesat ve kötülük gelmesin diye, büyük bir hayır terk edilse, çok şer olur.

     Çünkü İlahî hikmet,

     Hakikî hakîkatlerden kat kat fazla olan nisbî / kıyasî hakikatlerin

     Ortaya çıkmasını iktiza eder / gerektirir.

     Bu ise, ancak şerlerin vücuduyla olur.

     Şerri bir sınırda durdurmak ve tuğyan ve azgınlığına engel olmak,

     Ancak korkutmakla gerçekleşir.

     Bu korkutmanın vicdanda hakikî tesiri,

     Bunu tasdikle ve hariçte bir azabın olmasıyla tahakkuk eder / gerçekleşir.

     Çünkü akıl ve vehimden farklı olarak vicdan;

     Ancak ve ancak çeşitli emarelerle, hariçte vücudu olan ebedî bir azabı anlamakla,

     Tesir altında kalır.

     Bu durumda dünyada, cehennem ateşinden korkuttuktan sonra,

     Âhirette bunun gerçekten var olması, hikmetin ta kendisidir.

Evliya’ullâhtan Sivri-Hisarlı Ali Dede (XV. yy)

Eskişehir’in Sivrihisar İlçesi, İç Anadolu Bölgesi’nin kuzeybatısında yer alır. İlçe merkezi Eskişehir’e 95 km. mesafededir. Doğusunda Günyüzü ve Ankara; batısında Mahmudiye, Çifteler; kuzeyinde Mihalıççık ilçesi; güneyinde Emirdağ ve Çeltik ilçesi ile çevrilidir[2]. Bu yıl (2025) Ağustos ayının sıcak bir günü Eskişehir-Sivrihisar İlçesine dostum Atilla AYVA ile birlikte gitmiştik. Birlikte gerçekleştirdiğimiz daha önceki ziyaretlerde olduğu gibi Türklüğün bu kadim şehrinde tarihî mekânlara uğramayı planladık. Bu ilçenin tarihî bağlı olduğu Eskişehir’e (Sultanönü Sancağı) kıyas edilirse daha da eski olduğunu düşünenler bile vardır. Tarihî eserleri, yetiştirdiği şahsiyetler itibariyle bölgenin bir övünç kaynağıdır. Hatta Nasrettin Hoca’nın doğum yeri (Sivrihisar’ın Hortu Köyü 1208’de) olması itibariyle “Dünyanın Merkezi” olduğu da farz edilmektedir. Şahsımın doğum yeri Konya/Akşehir olduğu için Rahmetli Orhan Keskin Ağabeyim başta olmak üzere birçok Sivrihisarlı büyüğüm ve arkadaşım “Hilmi kusura bakma Nasrettin Hoca Sivrihisarlıdır” dediğine tanık olmuşumdur. Hâlbuki Türk Dünyasının tüm coğrafyasında “Nasrettin Hoca Türbeleri” vardır ve fıkraları anlatıla gelmektedir. Esasında  Bayrak Şairi  Arif Nihat Asya şu dizeleriyle iki ilçeyi buluşturmuştur: “Bir beşik kalmış Sivrihisar’da / Akşehir’de bir mezar/ Sayesinde akraba olmuşlar/ Akşehir’le Sivrihisar….” Bu dizeler Türkistan’dan Balkanlara kadar uyarlanabilir. Eşim Müjgan Hanım, oğlum Göker ile birlikte Romanya/ Babadağ-Köstence’de “I. Uluslararası Sarı Saltuk Buluşması 9-12 Kasım 2012[3]” etkinliklerine katılmıştık. Yavaş yavaş yürüyerek Sarı Saltuk Türbesine giderken yanımızda konuşmaları Anadolu Türkçesi olan bir teyze ve eşi de yürüyordu. Kıyafeti Anadolu’da köylerimizdeki kıyafetle, başında tülbent ayağında şalvar konuşa konuşa türbeye yaklaşmıştık. “Teyze” dedim “biz Eskişehir’den geldik siz nerelisiniz?” “Evladım biz Bulgaristan’ın Nasrettin Hoca köyündeniz” deyince Hoca Nasrettin’i Özbekistan, Azerbaycan, Türkiye ve daha otuzun üstünde yerdeki türbeleri anlamış; onun “ortak miras şahsiyet” olmasının önemini bir nebze de olsa kavramaya çalışmıştım.

         Bu satırlarda Sivrihisar’ın sessiz o denli de tarihî kayıtlara geçmiş Ali Dede’den bahsedeceğim. Atilla AYVA ile Sivrihisar’a her gittiğimizde sessizce türbesinde adeta Sivrihisar’ın öncü kimliği ile bizi (giderseniz sizi) karşılamaktadır. Gedik mahallesinde mütevazı hali ile uğrarsanız hoş uğramazsanız yine hoştur. Fakat türbe bakım gerektirmekteydi. Bu yıl (2025) emeği geçenlerden Allah razı olsun; bakımı da tamamlanmıştır.

Unutmamak gerekir ki bu türbeler ve tüm tarihî eserler Türk Milletinin her yerde tapu senetleridir. Sivrihisar Erken Türk Uygarlıklarından olan Frig Krallığından Oğuz Türkmen boylarına kadar Türklerle iskân olmuş kadim bir Türk coğrafyasıdır. Daha geniş bir yazımızda “Erken Türk Uygarlıklarından Oğuzlara Sivrihisar” başlığı ile kaleme alınacak yazıyı okuyucularla daha sonra buluşturmak üzere “Evliya’ullah’tan Ali Dede” üzerine yazımıza geçilebilir. Ali Dede’nin tarihî kaynaklardaki hatırası “Kitab-ı Cihan-Nümâ Neşri Tarihi”nden okunabilmektedir. “İkinci Bayezid devri ilim adamlarından Müderris Mevlana Mehmed Neşri tarafından Kitâb-ı Cihan- nümâ adı altında telif edilen ve Hicri 898 ( M. 1492) yılında tamamlanarak o tarihlerde padişaha sunulduğu tahmin olunan ve “Neşri Tarihi” adı altında tanınmış bulunan eserin, XIV. ve XV. Yüzyıl Osmanlı tarihi olayları hakkında, çağdaş diğer yazma Osmanlı tarihlerine nazaran daha tafsilatlı ve çeşitli bilgi verdiği malumdur”[4].

Ali Dede’nin Türbesine girildiğinde sağ taraftaki duvarda “Ahmet Bican ATMACA” tarafından Neşrî Tarihinden sadeleştirerek daktilo edilen Ali Dede’nin aşağıdaki “Hayat Hikâyesi” bulunmaktadır.

Sadeleştirilmiş yazıya girişte şu açıklamalar yazılmıştır: “Ali Dede merhum Yıldırım Beyazıt (d. 1354–ö. 1403) (Ali Dedenin ölümü II. Murat ( d. 1404-  ö. 1451 ) döneminde olduğuna göre gençliği Çelebi Mehmet ( d.1386 – ö.1421) dönemine rast gelmektedir H.Ö.) ile Selçuklu Beyliklerinden Karamanoğlu Beyliği dönemlerinde yaşamış bir Ahi büyüğüdür. Halk tarafından sevilmiş kendisine “EMİN İNSAN” denilmiştir. Osmanlılar ve Karamanoğulları döneminde yapılan savaşlarda Sivrihisar kadınlarını Karamanoğlu II. İbrahim’in zulmünden korumak için her zaman Ali dede görevlendirilmiş ve hizmet esnasında Karamanoğlu İbrahim’in askerleri tarafından şehit edilmiştir. Sivrihisar kadın ve kızları o zamandan bu yana türbesini ziyaret ederek Fatiha okur ve bir giysi ziynet eşyası takarlar. Türbesi adeta çeyiz evini andırır”[5]. Ali Dede’nin katledilmesi Osmanlı Padişahı II. Murat ( 1404-  1451 ) Karamanoğlu II. İbrahim’in (1406 – 1464) dönemlerinde vuku bulmaktadır. “Hikâyet-i hurûc-ı Murat Han İlâ Karaman bi gaaretihi” başlıklı bölümünde Ali Dede olayı anlatılmaktadır.  

Mehmed Neşri’nin “Kitab-ı Cihan-Nümâ Tarihi” özgün metin şöyledir:  Şöyle rivâyet olunur ki, çün Karaman oğlu İbrahim Bey ……. dört yanını yaka yıka, haramilikler ede ede, Sivri- Hisar’a geldi. Sivri- Hisarlı Karaman oğlu’nun hareketini duyup, dahi gelmezsizin kaçıp, hisara girmişlerdi. Karaman Oğlu zâlim, geldiği gibi, hisarı muhasara edip, savaş yürütmeğe başladı. Karaman oğlu Selamlık’tan yürüyüp, oğlu Kızılca – Kule’den yürüyüp, Varsak ok yağdırıp kale cengini ederlerdi. Selçuk Bey merhum, ol vakit Sivri-Hisar’da bulunup, ne kadar zimmi kâfir varsa öne tutup, halkı cenge haris edip, kaleden tüfek ve darbuzan yağdırıp, Karaman askeriyle ceng ederlerdi. Karaman oğlu dahi hisarı açlıktan ve susuzluktan bunaltıp, gaayel zebun etmişti. Kale dizdarı ve şehir uluları bir yere gelip, “Karaman oğlu hisarı darb-ı destle almak mukarrer oldu, Tedarik edin. Avret oğlan elden geçmesin, dediler. Ne kadar kız, gelin varsa ayağına papuç geydirip, geceyle Uğrun-Kapı-dan Mudurnu’ya göndermeyi reva gördüler. Kendileri(ni)n başlarına ne yazıldı ise göreler. Ol zamanda Ali Dede derlerdi, Evliya’u-llâhtan bir “aziz var idi.

Anı baş dikip ve bir nice mu’temedün “aleyh pirler dahi koşup; geceyle nısf-ul leylde Uğrun-Kapı’ya geldiler ki, kızı ve gelini alıp, kaçalar. Karaman oğlu dahi hisarın bunaldığını bilip, kapıları bekledirdi. “Ali Dede tecessüs etmeğe, kapıdan taşra çıkınca Uğru – Kap önünde kayalar ardında pusudaki halk Ali Dede’yi karvadilar. Hisardan çağrışıp eyitti(ler): “Bire zâlimler, ol kişiyi incitme(yi)n : Velâyeti zâhir olmuş kimesnedir., dediler. Ol zâ- limler eslemeyip, hemen başını kesip, şehit ettiler. Çünki Ali Dede’nin başı gövdesinden cüdâ düşüp, ba’dehü cesedinin üzerinde bir nice zaman dönüp, bülend avâz ile kelime-i tevhid ederdi. Karamanlı bu hali görüp, dahi nefesi tutulup, niye uğradıklarını ‘bilip, hemen Ali Dede’nin mübarek başını getirip, dahi bir nice zaman esneyip, hareket eyleyicek, bu kişiler Ali Dede’ye olan vakayı bir bir Karaman oğlu’na haber verdiler (Hicretin 845’i M. 1441-1442). Uğru – Kapı’dan taşra çıktığını, bunlar dahi karşı gelip, tuttuklarını, hisar bedenindeki halk çağrışıp “öldürme(yi)n, ol kişi velidir,, dediklerini, bunlar dahi öldürüp, öldürenin elleri kuruduğunu, merhumun başı gövdesinden cüdâ düştükten sonra cesedinin üzerinde nice zaman dönüp lå ilâhe illa’llah âvâzı geldiğini, Beylerine tafsîliyle “arz eylediler. Karaman oğlu bu kişilerin cevaplarını işidip, başın dahi hareketini görücek can başına sıçrayıp, “Bire beni er hışmına oğrattınız, deyip, Ali Dede’yi şehit edenin, buyurdu, boynunu vurdular. Andan Karaman oğlu, bir lahza, dahi tehir etmeyip, hemen o saat Sivri-Hisar’dan kalkıp, tâ Kütahya’ya gelince vurup, gaaret ettiler. Ol taraftan tâ Enguriye varınca ne Seyyid – Gazi’yi ve ne Bolvadin’i kodu, urdu. Elkıssa, ayağı bastığı yerlere zulmü kemalinde kıldı. Nesneler etti ki, dile almağa yaramaz. Ve dahi Akhisar’ı ve Bey-şehri yakup yıkıp, viran eyledi. Andan oğradığı yerleri yaka boza vilâyetine vardı. Karaman oğlu, Ali Dede’nin mübarek naşını alıp, bile gitmişti, iledip, Lârende (Karaman)’de defn edip, üzerine türbe yapıp, mübâlağa vakıflar koyup, ziyâret-gâh etti. Ve Sivri-Hisar halkı dahi, Karaman oğlu’nun gittiğini görüp, kaleden çıkıp, Ali Dede’nin namazını kılıp, mübarek cesedini alıdıp, hisar altında defn edip, anın-dahi üzerine türbe dahi yapıp ziyaretgah ettiler. Şimdi dahi ziyâret-gâhdır. İtikad ile türbesine ziyârete gelen hasta sıhhat ve şifa bulup gider. Rahmet ul-ilãhi aleyh[6]. Andan Sultan Murat (II), Karamanoğlu’nun yağı olup, iller urup, Müslümanlara ettiği hakaretleri işitip, asker-i azim cem ettikten sonra ne kadar kendisine tabi kafir çerisi varsa bile alıp, gelip Konya’ya çıkıp Karamanoğlu kaçıp, taşa girdi. Alaaddin Çelebi bin Murat Han babası ile yürüyüp, Karaman illerini yakıp Lârende’yi vurdu. Konya ve Lârende’yi cem-i vilayeti ile harap etti. Ol vakit ol kadar mezalim oldu kim, Osman Beylerinden o vakte değil kimsesi o kadar zulüm etmiş değildi.  Bunca mezalime sebep Karaman oğlu İbrahim Bey oldu. Ve bir cümle Karamanoğlu’nun hatunu ki, Sultan Murat’ın kız kardeşiydi. Anınla dahi veziri Kara Serveri Sultan Murat’a viribidi eyitti: beni devletli sultanımdan dilek edin. Ayrık tevbe-i rabbena bunun gibi bir iş etmeyeyim” dedi. Bunlar gelip Hünkarın ayağına düşüp tasarruf ettiler. Hemşiresi hünkara eyitti “ Çünkü gelip benim evimi böyle harap edecek idin, Beni buna verip ne dersin? deyip tasarruf edip ağladı. Hünkar terahhum edip Kara Server’e eyitti: Sen boynuna alır mısın ki ayrık şirret etmeye.. Kara Server eyitti “ Devletli Sultanım evvelki hatasından ben bile değildim. Ve bu hatasına dahi rızam yoktu. Hep Turgud oğlanlarının iğfası ile oldu. Kendi dahi hatasına mu’terif olup ben kuluna eyitti, var Hünkarı inandır, suçumu affettir dedi. Hünkâr dahi Karamanoğlu’nun yaramazlıklarına kalmayıp, suçunu affedip, dönüp gittiler. Ve bu hadise hicretin sekiz yüz kırk altısında (M. 12.V. 1442-30.IV. 1443)vaki oldu [7]. Karamanoğlu İbrahim Beyin Sultan Murat’dan aman dilemesi ve ona bilinen tarihî bir ahidname vererek Osmanlı-Karamanoğulları gerginliği duruldu. Paris ve Konya nüshaları bulunan ahidnamede şunlar yazmaktadır:

“İbrahim Beyin barışı sağlayabilmek ve varlığını devam ettirebilmek için Osmanlı padişahına vermiş olduğu sözler yer almaktadır. Her iki nüshada da büyük benzerlik gösteren fakat başlangıçları farklı olan mu’ahede şartlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Paris nüshasında şartlar kısmına: Merhum ve mağfür Mehmed Han oğlu Murad Begün şerif nefislerine ve canlarına ve ırzlarına ve dostlarına ve memleketlerine ve vilayetlerine ve vilayetlerindeki şehirlerine ve kalelerine ve kuralarına ve sınurlarına ve oturur raiyetlerine ve göçlerine ve beylerine ve vezirlerine ve sipahilerine ve kullarına ve etbaına ve eşyaına ve cemi taallükatlarına zahiren ve batınan hiç veçhile düşmanlik etmeyim ve ettirmeyim ve etmek isteyene dahi şerik olmayim ve muavenet etmeyim ve kimesne etmek dilese elümden geldüği kadar men ve def idem, Taksirlik etmeyim, dostlarına dost ve düşmanlarına düşman olam ve devletlerine ziyan gelecekyerde olmayim …. diye başlarken, Konya nüshasında ise; ziyade ibram ve inbisat etmeyim dostlarına dost ve düşmanlarına düşman oldum ve devletlerine ziyan gelecek yerde olmayım … diye başlamaktadır. Görüldüğü gibi her iki nüshanın şartlar kısmı, buraya alınmış olan son cümleleri ile aynılaşmakta ve metin, her iki nüshada da çok az istisna ile sonuna kadar aynı olarak devam etmektedir[8]”. Allah üzerine yeminederek, hiçbir şekilde ahidnamede sıralaya gelmiş olduğu ahdini bozmayacağını, ahdini bozup kefaret vermeyeceğini ve verdirmeyeceğini, yine Allah üzerine yemin ederek, ahdini bozarsa her eziyetin, zahmetin ve yeminin kendi üzerine olmasını, Allah’ı şahit göstererek dosdoğru and içtiğini, hile ve istisna yapmadığını ve ahdine muhalefeti olmadığını, ahdinin dışına çıkmayacağını şayet ahdini bozarsa elinde tuttuğu Tanrı kelamının (Kur’an-ı Kerim) kendisine ve çocuklarına düşman olmasını (veya kendisinden ve çocuklarından alacaklı olmasını) ve yeminin gereğinin kendi üzerine olmasını söylemekte ve mu’ahede; “yeminimize Allah vekildir ve O, vekil olarak bize yeterlidir[9]” mealindeki Arapça bir ibare ile sona ermektedir: “ve ‘llahu ‘ala ma nakulu vekilun ve hüve hasbi ve ni’me ‘l-vekil”. Metnin tamamında Karamanoğlu II. İbrahim Beyin ne kadar zor durumda olduğu açıkça görülür. Mu’ahede metni daha önce de belirtildiği üzere, Osmanlı sultanına övgülerle başlamakta ve sultana samimi olarak bağlılık ve hizmetkarlığı vurgulayan cümlelerle devam etmektedir[10]. Bu mu’ahede ile Osmanlı Devleti ve Karamanoğulları arasında bir barış tesis edilmiş ve bu barış bir müddet devam etmiştir. Karamanoğlu II. İbrahim Bey de en azından Sultan Murad’ın ölümüne kadar, yeminine sadık kalmıştır. Zira Haçlılarla Osmanlı Devleti arasında cereyan eden Varna ve II. Kosova savaşlarında, Osmanlı ülkesine taarruzda bulunmak yerine, Osmanlı ordusuna yardımcı kuvvetler göndermiştir. Görünen o ki İbrahim Bey bu dönemde Osmanlılarla uğraşmak yerine, yönünü güneye çevirmiştir ve buna bağlı olarak da 1448 yılında Kıbrıslıların elinde bulunan Gorigos’u zapt etmiştir[11]. Karaman ülkesinin Osmanlı devletine geçmesi, bilindiği gibi, Fatih Sultan Mehmed zamanındadır ve Karamanoğlu İbrahim Bey’in 868 (1464) de ölümü üzerine açılan mücadeleler sonucunda vuku bulmuş, fakat daha sonra da bu ülke üzerinde hakimiyet iddiaları bir müddet sürüp gitmiş, kesin ilhak II. Bayezid devrinde olmuştur[12]

Sonuç

Ali Dede’ye karşı askerlerinin işlediği cinayetten Karamanoğlu II. İbrahim Beyin pişmanlık duyması ve olaya karışanları cezalandırması arifler nezdinde bir nebze de olsa onu aklamıştır. Ayrıca Bizans ve Haçlılara karşı mücadele eden Osmanlı Devletine karşı II.  Murat Hana bir ahidname ile söz verip sözünü tutması da Türk tarihi açısından önemlidir.

Yazımızın bugünkü konusu “Evliya’u-llâhtan Ali Dede”nin başsız gövdesinin bulunduğu türbenin 2025 yılında Sivrihisar’da yeniden tamir ettirenlere teşekkür ve bu mekândaki Allah dostunun hatırasını yâd etmektir. Mübarek başı ise Neşri Tarihinde de anlatıldığı gibi Karaman’da bulunmaktadır: “Karaman oğlu, Ali Dede’nin mübarek naşını (Ali Dede’nin mübarek başını) alıp, bile gitmişti, iledip, Lârende (Karaman)’de defn edip, üzerine türbe yapıp, mübâlağa vakıflar koyup, ziyâret-gâh etti” Neşri’nin bu kaydı üzerine şu an elimizde bulunan belgeler üzerinden hareket edildiğinde Lârende’ninKaraman ilinin, ilk defa Gedik Ahmet Paşanın sadrazamlığı sırasında, H. 881 (1476) de, vakıflarının ve emlâkinin tesbit edildiğini görüyoruz ki, buna göre eyâletin ikinci livası Lârende idi ve şu suretle 11 şehir ve kasabadan mürekkep gösteriyordu. 1 — Konya, 2 — Lârende, 3 — Seydişehir ve Bozkır, 4 — Beyşehri, 5 — Akşehir, 6 — Ilgın, 7 — Niğde ve Şücaaddin ve Enduki 8-Ürgüb 9-Ereğli, 10 – Aksaray, 11 — Koçhisar. Lârende, H, 922 tarihinde (Tapu deft. No. 58) ve H. 929 tarihinde (Tapu deft. No. 392) sancak statüsünde idi ve mirlivâ olarak Mustafa Bey adında birisi bulunuyordu. Fakat kısa bir süre sonra, diğer bir tahrir defteri Lârende’nin sancaklıktan bozulup sipahilerinin Konya sancağı sipahileri ile sefere gittiklerini işaret etmektedir (Tapu defteri No. 387). Yani ayrı bir sancak beyi bulunmuyordu[13].

Kanunî Sultan Süleyman devrinde Lârende şehrinde 33 mahallede 462 hâne (ayrıca 18 gebran hanesi) ve 570 nefer kayıtlıdır. (387 Numaralı tapu defteri). Bu mahallelerin adları şöyle sıralanmıştır: Faruk, Kaşud, Dahhâk Hatip, Sekiz-çeşme, Seyyar Şeyler, Külhan (Savcı) Ömer-hoca, Ali-Şeyh, Bâzarı galle-i Köhne Hacı-cellâd, Kadı-dükâni, Kûçük-dede, Abbas, Ahi-Osman, Çelenk, Taptık-Emre, Mansur dede, Ebremlü Sarı, Kirişçi-pâre Hoca-Mahmud, Ulu-Zâviye, Karaltı Kiçi-Zâviye,  Hisar-İçi Emeksuan, Şam-bazarı Eski-Pazar-pâre,  Şeyh-Alâeddin, Zimmiyân,  Lârende’de bu tarihte bir imaret, 4 cami, 25 mescid, 7 medrese, bir dârülhadis, 3 dârülhuffaz, bir muallim-hane, 10 zaviye, 1 kalenderhâne, bir haydarî-hâne, 7 hamam, 246 dükkân, 65 sanduk (20 tanesi bedestende, 45 tanesi iplikçilerde), 13 vakıf hanesi mevcuttu[14]. M. Tayyib Gökbilgin araştırmasında tahrir defterlerinde vakıfların XII. Asırdan itibaren Kanunî Sultan Süleyman devri başlarına kadar genel tablosunu da vermektedir[15]. Bu vakıflar arasında “Neşri Tarihi”nde Karamanoğlu İbrahim Bey’in Ali Dede adına yaptırdığı vakfı bulamasak da mahalle isimleri de dâhil araştırmacıları bekleyen birçok başlık yer almaktadır.

Örneğin Taptuk Emre’nin Ankara/Nallıhan, Aksaray, Manisa/Kula, Afyon-Sandıklı, Sivas, Erzurum, Isparta Keçiborlu ve birçok yerde kabrinin olması ile isminin o yüzyıllarda  Karaman’da (Lârende) bir mahallede bulunması da dikkat çekicidir. Aynı şekilde Yunus Emre Türbesinin Sivrihisar, Karaman gibi Türk dünyasının birçok yöresi tarafından sahiplenilmesi arkeolog, mimar, tarihçi ve sanat tarihçilerini beklemekte olan konulardan sadece birkaçıdır. Lârende Ali-Şeyh (Dede) Mahallesi ismi ile Sivrihisar Ali Dede Türbesi de bunlar arasında bulunmaktadır.

Ali Dede gibi nice Allah dostunu hatırlama ve hatırlatma biz torunlarının birincil görevleri arasındadır. Türk milletinin çekildiği birçok vatan topraklarında camilerimiz, türbelerimiz, medreselerimiz, köprülerimiz, çeşmelerimiz, “Erken Türk Uygarlıkları” eserlerimiz yıkılmış ve Türk’ün hafızası yok edilmeye çalışılmıştır. Arkeoloji araştırmalarıyla ortaya çıkan Güney Doğu Anadolu’da Göbeklitepe, Karahantepe, Boncuktepe gibi Altay-Baykal-Türkistan bağlantısı ortaya konmuş Erken Türk uygarlıklarının bilinmesi bile örtülmeye çalışılmaktadır. Türk Milleti on binlerce yıldır getirdiği irfanının mayasıyla  her uygarlığın mirasına sahip çıkmış ve bugünlere getirmiştir. Fakat binlerce yıllık Balkan coğrafyasında bile Türk milletinden kalan tarihî eserlere karşı yapılan yok etme uygulamaları Türk Milletine yapılan haksızlığın en acı örneklerinden biridir. Anavatan Türkiye’de Türk evlatlarının atalarının bıraktığı tarihî ve manevî hatıralara sahip çıkması ise gelecek kuşakların varlık ve yaşama güvencesidir. Eserlerimizin unutulması ve kaderlerine terk edilmesi gelecek kuşakların da kimsesizliği ve yabancıların vicdanına bırakılması ile eş anlama gelmektedir. Türk’ün bunca acı ve kayıplarından sonra tarihinden kendisine emanet edilen hiçbir somut olmayan kültürel değeri, mimari eser yahut tarihi bir şahsiyeti unutma ve unutturmaya hakkı yoktur. Kitab-ı Cihan-Nümâ ve Ali Dede’nin Türbesini yeniden tamir ettiren “Yüksek Bilinç” Türk Milletine bunları anlatmaktadır.

Birçok Osmanlı tarihçisinin naklettiği gibiMehmed  Neşri de Türklerin Oğuz Han’a Zülkarneyn dediklerini yazarak, mutlaka Türk Milletine büyük bir görev vermekte aynı zamanda bir “bilinç dünyası/atmosferi” oluşturmak istemektedir: “Oğuz’la atası Kara Han arasında yitmiş biş yıl kıtal-ı kesire vaki olub ahir ül-emr Kara Han maktul olub Oğuz, atası elinde olan memalike bi’l-külliyye malik olub, sıyt u sedası artub şarkdan garbe varınca rûy-i zemine müstevli oldı. Ve bu kaziyye İbrahim Halil aleyhisselam zamanında idi Ana iman getürmişdi. Etrak (Türkler) şöyle zu’um  iderlerdi ki, Hak subha­nehu ve teala Kellam-ı Kadiminde zikr itdüği İskender – i Zü’l-Karneyn meğer bu ola dirlerdi”[16].

Kaynaklar

1-Ahmet Bican Atmaca, Ali Dede, Türbe İç Mekân Giriş Sağ Taraf Duvardaki Tanıtım Yazısı (Neşri Tarihinden Sadeleştirilmiş), Tarihsiz, Sivrihisar-Eskişehir.

2-Alaaddin Aköz, Karamanoğlu II. İbrahim Beyin Osmanlı Sultanı II. Murad’a Vermiş Olduğu Ahidname, Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl 2005, Cilt: 24 Sayı: 38:  71-92.

3-Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-Nümâ Neşri Tarihi I-II. Cilt, Yayınlayanlar: Faik Reşit Unat, Mehmed A. Köymen, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1957.

4-M.  Tayyip Gökbilgin, XVI. Asırda Karaman Eyaleti Ve Lârende Karaman Vakıf ve Müesseseleri, s.29-38.

5-Orhan Keskin, Bütün Yönleriyle Sivrihisar, Bayrak Matbaası, İstanbul, 2001.


[1] Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

[2] Orhan Keskin, Bütün Yönleriyle Sivrihisar, Bayrak Matbaası, İstanbul, 2001., s.21.

[3] I. Uluslararası Sarı Saltuk Buluşması 9-12 Kasım 2012, Editör: Gıyasettin Aktaş, Uluslar arası Kalkınma ve İşbirliği Derneği (UKİD) Yayınları, 2013, İstanbul.

[4] Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-Nümâ Neşri Tarihi I. Cilt, Yayınlayanlar: Faik Reşit Unat, Mehmed A. Köymen, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1957, s. IX(Önsöz).

[5] Ali Dede Türbesi Girişinde Sağ Duvarda Çerçeveli Cam Korunaklı Duvar Yazısında Ahmet Bican ATMACA’NIN Açıklamaları (Neşri Tarihinden Sadeleştirilmiş,)-Sivrihisar-Eskişehir, Tarihsiz.

[6] Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-Nümâ Neşri Tarihi II. Cilt, Yayınlayanlar: Faik Reşit Unat, Mehmed A. Köymen, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1957, s.637-641.

[7] A. g. e., s. 643.

[8] Alaaddin Aköz, Karamanoğlu II. İbrahim Beyin Osmanlı Sultanı II. Murad’a Vermiş Olduğu Ahidname, Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl 2005, Cilt: 24 Sayı: 38:  79.

[9] “Kendisine dayanılıp güvenilecek vekil olarak Allah yeter”. Nisâ / 81. Ayet’den ilhamla.

[10] Alaaddin Aköz, a.g. m. s. 81.

[11] Alaaddin Aköz, a.g. m. s. 82.

[12] M.  Tayyip Gökbilgin, XVI. Asırda Karaman Eyaleti Ve Larende Karaman Vakıf ve Müesseseleri, s.29.

[13] M. Tayyib Gökbilgin, a. g.,m.s. 32.

[14] M. Tayyib Gökbilgin, a. g.,m.s. 35.

[15] M. Tayyib Gökbilgin, a. g.,m.s. 36-38.

[16] Mehmet Neşri (I. Cilt), a. g. e., s. 11.

Düşün Damlaları  (12)

     İnsanlar, olup bitenlere gereği şekilde, tam bir isabetle mânâ vermekte, geçmişi geleceği bilmek ve yorumlamakta acz içindedirler. Ne çok maziye / geçmişe nüfûz edip sızabilirler, ne de geleceğe kanat açabilirler. İşte Kur’ân-ı Kerîm, insanların mânâ / anlam vermekte acze düştükleri şeyleri açıklamaktadır.

x

     Tarla kiminse; içinde olanlar, içinde bitenler, onda yapıanlar ve bütün bunların sonuçları onundur. Ondan elde edilecek gayeler de onundur, emeller de. Fakat bazen emel ve mecralar, akışları dışında cereyan eder / akar. Bundan da, ilgili kişiler sorumludur.

x

     Rabbimizi bize tarif eden delil ve bürhanlar sayısızdır. Fakat büyük küllî / kapsamlı bürhan ve hüccet / deliller üçdür.

     Birisi: Büyük bir kitap hükmünde olan Kâinat.

     İkincisi: Kâinat kitabının en büyük âyeti / alâmeti, delili ve Nübüvvet / Peygamberlik hatemi / mührü ve gizli hazinelerin miftahı / anahtarı olan Hz. Muhammed.

     Üçüncüsü: Âlem kitabının müfessiri / tefsircisi, açıklayıcısı ve Allah’ın Âdem oğullarına karşı bir hücceti olan Kurân-ı Hakîm.

                                                                               x

     İnsan; hilkat / yaratılış ağacının meyvası, sebeplerin en kudretlisi ve en geniş seçme kabiliyeti olanıdır. Böyle olduğu halde, terzilik san’at ve marifetinin bütün kabiliyetlerini, ustalıklarını  toplayıp; dikenli eğri büğrü bir ağacın umum âzâlarına uygun bir gömlek dikmek istese, elbette yine âciz kalıp yapamıyacaktır.

 x 

     Yeis / ümitsizlik, her türlü gelişmenin önündeki en büyük engel. Nitekim, “Bir kişi Cennet’e girecek.” deseler, “O kişi ben olabilirim.” diye insanın gayret etmesi lâzım. “Bir kişi Cehennem’e atılacak.” deseler, o kişi olmamak için de, yine büyük bir korunma faaliyeti göstermesi gerek.

                                                                               x

     Binanın yapımında çalışanlar, binayı sahiplenemedikleri gibi, hiçbir malzeme de binayı “Ben yaptım.” diyemez.

   x  

     Vücûdunu, mûcidine / seni Yaratanına feda et.

x

     Göz nimetinin herkeste olması, göze olan ihtiyacımızı ortadan kaldırmaz.

x

     Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.

  x  

     Hüsn-ü zanna memuruz. Bir kimse veya bir olayın iyiliği hakkında, vicdanen iyi kanaat beslemekle mükellef ve yükümlüyüz.

    x    

     Nasıl gördüğümüzü bimememiz; görmemize engel değil.

x

      San’atla yaratan, hikmet sahibi Allah, insanı öyle bir keyfiyette yaratmıştır ki, eğer insan kendini etraflıca düşünse; o zaman misli ve benzeri olmayan; hem zıdları ve kendisiyle kıyas edilecek bir şeyin bulunmadığı, sonsuz ve sınırsız İlahî sıfatları tasdik edip onaylaması, ona daha kolay gelir.

x

     Göz, kalb ve ruhun gördüğünü göremez. Özellikle maneviyattan uzaklığı ve özellikle gaflet ile, kalbin ölümü de söz konusuysa.

     Çünkü, her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatta kördür.

Baş Belası Risk Ve Tehditler

Göç ve Demografi Değişimi

Bir önceki yazımda ülkemizin kronik ama yönetilebilir ‘baş ağrılarını’ ele almıştık.
Şimdi, eğer zamanında tedavi edilmezse, ülkemizin bekasını tehdit edecek ‘baş belası’ riskleri ele alalım.

SIĞINMACI POLİTİKASI artık insani bir mesele olmaktan çıkıp sosyo-ekonomik bir krize dönüşüyor. Nüfus yapısı hızla değişiyor; demografik denge bozuluyor.

DİSK-AR İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’na (Ağustos 2025) göre; Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29,6 oldu. Geniş tanımlı işsiz sayısı (İş aramayan ancak çalışmaya hazır olanların da dahil olduğu işsizler) son bir yılda 1,3 milyon kişi arttı!  Son bir yılda iş bulmaktan ümidini kesmiş olanlar 1 milyon kişi arttı!

Türkiye’de 5,3 milyon kişi çalışmak istemesine rağmen iş bulamıyor. Her 4 gencimizden biri ne eğitimde ve ne de işte olan “ev genci” olarak ailelerinin himayesinde yaşamaya çalışıyor.

İşsizlik bu kadar yüksekken düşük ücretli sığınmacı emeği, yerli işgücünü baskılıyor.

Bazı yörelerde sığınmacı ve vatandaş yapılan yabancı nüfus, yerli Türk nüfusunu geçmeye başladı.

Ülkemizde Türk kadınların doğurganlık oranları tarihimizin en düşük seviyelerinde. Nüfusun dengesinin korunduğu ortalama 2,1’in çok altına 1,48’e düşen doğurganlık alarm veriyor. Buna karşılık Suriye’den göç eden sığınmacılarda ilk doğum çok erken yaşlarda başlıyor ve doğurganlık oranı 5,5 mertebesinde.

Türkiye’nin en nitelikli okul ve üniversitelerinden yetişen parlak beyinlerimiz ilk fırsatta Avrupa ve ABD’ye giderken, bunların boşluğu niteliksiz sığınmacı ve vatandaş yapılan yabancılarla dolduruluyor. Bu da sağlık, eğitim vd kamu hizmetlerinde kalite düşüşüne yol açıyor.

Kendi nüfusumuz yaşlanırken, genç sığınmacı nüfusun artışı Türkiye’nin sosyolojik dengesini kökten değiştirme potansiyeli taşıyor. Kontrolsüz göç ile düşük doğurganlığın birleşimi, ülkenin geleceğini tehdit eden sessiz bir “nüfus devrimi” anlamına geliyor.

Orta ve uzun vadede bu durum, bir milli kimlik krizine ve hatta nasıl bir “Kürt Sorunu” yaratılmışsa, “Arap Sorunu”, “Afgan Sorunu” gibi yeni fay hatlarının oluşmasına yol açabilir.

Bu tablo, iyi yönetilmezse ülkenin en büyük “baş belası”na dönüşebilir.

******************************

Abd/İsrail’in Ortadoğu Planı Türkiye’yi Sarsabilir

Orta Doğu’da Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail Projelerinin yeni bir evreye geçme ihtimali büyüktür. Başbakan Netanyahu’nun, İsrail Meclisinde ABD Başkanı Trump’a, “İsrail’in en büyük dostusun” demesi aslında bir teşekkürden çok, ortak bir stratejinin ilanıydı.

Bu iki liderin döneminde bölgeye yönelik projeleri (BOP ve BİP) bakımından çok ciddi kazançlar elde ettikleri muhakkak.

İsrail, topraklarını yüzde 20 genişletti, Lübnan’da Hizbullah’ı etkisizleştirdi. Suriye ordusunu felç etti. İran’a ciddi darbe vurdu. Suriye’de, iki eski teröristin (Ahmet Şara ile Mazlum Abdi’nin) iktidarı paylaşması yine ABD/İsrail planı çerçevesinde gerçekleşmekte.

Bu projeye bir başka terörist, Abdullah Öcalan’ın eklemlenmesi gündemde. Yasalarımızda halen olmayan “umut hakkı” kapsamında Öcalan’ın serbest bırakılması, Suriye PKK’sının (PYD/YPG/SDG) başına geçmesi ve “4 parçalı Büyük Kürdistan’ın” lideri olarak sisteme dahil olması tartışılmaya başlandı bile.

Bir başka konu: İRAN ile İSRAİL arasında yeni bir savaş gündeme gelme ihtimali ortadan kalkmadı.

Türkiye hem Suriye ve İran’la komşuluk hem İsrail’le ticaret, ABD ile siyasi ilişkileri nedeniyle bu denklemde hassas bir konumda. Olaylar Türkiye’nin “denge politikası”nı zorluyor.

Türkiye’nin milli üniter devlet olmasını ABD ve İsrail istemiyor. ABD Büyükelçisinin bu niyeti ifade eden sözleri ve Türkiye’ye federasyon tarzı bir yönetim telkini tesadüf değil.

Ancak şaşırtıcı olan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’yi, milli üniter devlet yerine, Türk- Kürt- Arap federasyonuna götürme çabalarına öncülük etmesidir. Aynı Bahçeli çelişkili bir tutumla, KKTC’deki seçimde kazanan “yeni Cumhurbaşkanının Rumlarla federasyon taraftarı olduğu” gerekçesiyle seçimi meşru görmedi.

Bölgede enerji yollarının güvenliği, dış ticaret ve iç kamuoyu dengelerinin aynı anda sarsıldığı bir durum yaratılabilir. Türkiye bu süreçte milli-üniter devlet yapıdan vazgeçmesi için büyük baskı altına alınır. Şu sıralarda da böyle bir baskı olabilir ama baskının şiddetinin artması muhtemeldir.

Bu nedenle bölgesel gelişmelerin Türkiye için “baş belası”na dönüşmesi an meselesi.

******************************

Türkiye ABD İlişkileri

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri giderek “zoraki evlilik” görüntüsü veriyordu. Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Trump’la görüşmesi ve yapılan anlaşmalar bir kırılma noktası izlenimi verdi.

ABD ile CAATSA yaptırımları, F-16 ve F-35 tedariki, Halkbank Davası gibi sorunlara çözüm bulundu mu bilinmiyor. Ancak Trump’ın gönlünü hoş edecek 100 Milyar dolarlık uçak vs alımları, ABD mallarına uygulanan gümrük indirimleri ilişkileri onarıcı etki yapmış olabilir.

Bu aşamada, ABD ile ilişkilerde, biri siyasi, diğeri ekonomik nitelikte, iki kritik husus çok ciddi riskler barındırıyor.

Birinci risk, Suriye’deki gelişmelerin bir parçası olarak Türkiye’nin milli- üniter devlet yapısından uzaklaşması. Türk vatandaşlarının “terörsüz Türkiye” sloganıyla uyutulup bir Türk- Kürt- Arap ortak devleti haline getirilmesi süreci gerçek bir beka sorunudur.

İkinci büyük risk Trump’ın gözünü diktiği dünyada ikinci büyük Nadir Toprak Elementleri (NTE) rezervinin bulunduğu Eskişehir Beylikova’daki cevherler konusudur.

Türkiye Cumhuriyeti yönetimi bu konunun konuşulmadığını söylese de Trump, “Bir yıl içinde o kadar çok nadir elemente sahip olacağız ki şaşıracaksınız” diye konuştu. Ben Trump’ın “siz çıkarın biz işleyelim” diye talepte bulunduğunu veya yakında talep edeceğini tahmin ediyorum.

Böyle bir anlaşma yani rezervi çıkarıp işlemeden satmak, Türkiye açısından stratejik bir intihar olur. Bu alanda Çin’in izlediği yöntemi uygulamak gerekiyor. Anlaşma yapılacak ülkelerden teknoloji transferi yapma, bu alanda insan gücü yetiştirme, Ar-Ge ve teknolojiye yatırım yapıp nihai ürünleri üretebilir hale gelmek hedef olmalıdır.

Bu karmaşık tablo ekonomik ve diplomatik bedeller doğurabilecek ölçüde riskli: yani ciddi bir “baş belası.”

   

    

Neler Tekrar Edilmeli

Bir zamanlar… Mazide… Gazetede her ne varsa ömrü 24 saatti. İster haber olsun ister yorum, fikir yazısı, köşe yazısı… Bir gün sonra, bunların hepsinin yerine yenileri gelir ve gazete bazen kesekâğıdı, bazen raf örtüsü olurdu. Gazetenin saltanatı bir günlüktü, hani Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş şiirindeki bir namazdan az fazla.

Beyin teri, göz nurunuzun ömrü daha uzun olsun istiyorsanız daha dayanıklı, daha uzun vakitli mevkuteler seçmeniz gerekirdi. (Mevkute vakitli demektir zaten- periyodik…) Haftalık, aylık, vs. dergi mesela. Tabii en sağlamı kitap. Kitap ölümsüz gibiydi. Hiç olmazsa mevkutelere kıyasla öyleydi.

Bu hâl, gazete yazarı için hem iyi hem kötüydü. Kötüydü çünkü emeği bir gün sonra yok hükmündeydi. Yazısı kupür olarak ceplerde dolaşmıyorsa tavsiye bile edilse onu görmek için kalkıp gazete biriktiren bir kütüphaneye gitmek gerekirdi. İyiydi. Çünkü ne yazarsa yazsın, ne hata yaparsa yapsın her şey ertesi gün unutulurdu. Her gün çıkan bir genel basın affı gibi.

Tekrar etmek veya etmemek

Çok şükür ve maalesef artık öyle değil. İnternet sayesinde, değil bir gün sonra bir yıl, on yıl sonra da yazdıklarımız o bulutta ikamet etmeye devam ediyor. Kolayca da bulunabiliyor.

Bu yüzdendir köşemi yazmaya her oturuşumda, aklımdaki konuyu daha önce yazmış mıyım diye bakmak gereğini hissediyorum. Gerçi tekrar kötü değilmiş. Şakası da var: Et-tekrarı ahsen velev kaane yüzseksen. Ciddisi de… Değerli bir felsefe hocasına tekrara düşme endişemi anlattığımda, “Felsefe tekrarsız öğretilmez, öğrenilmez.” demişti.

Daha önce neler yazdığımı hatırlamıyor muyum? Vallahi hatırlayana aşk olsun. Sadece Karar’ı alalım. İlk köşe yazım 2020 Ocak ayında yayımlanmış. Kabaca 5 yıl; yılda 100 yazıdan 500 yazı eder. Siz olsanız hatırlayabilir misiniz?

Dünyayı gör-me-mek

Öyleyse bir yazdığımı bir daha yazmayayım. Bu da doğru değil. Hem felsefe hocasının tembihinden ötürü doğru değil hem de internette de dursa, kitaba da geçirseniz unutuluyor. Lincoln’ün aldatmak üzerine dediğine benzeteyim: Bir kişi, bir yazınızı, her zaman hatırlayabilir ama herkes bütün yazılarınızı her zaman hatırlayamaz. Ben eski yazılarımı şöyle bir kuş uçuşu gözden geçirdim. Hatırlanmasını istediğim, insanların ciddiye almasını istediğim, ciddiye almazsak iyi bir geleceğe ulaşamayacağımızı düşündüğüm konulardan birkaçı şunlar:

Yöneticilerin dünyayı olduğu gibi görmesi şarttır. Kafasındaki ideolojinin projeksiyonunu değil gerçeğin gözüne yansıyan şeklini görmelidir. Otoyolu uçak pisti zanneden pilot, Antalya’daki kazada olduğu gibi uçağı dağa çakar; 153 kişiyi öldürür. Ekonomi biliminin gerçeklerine değil de ideolojisine göre ülkeyi yönetmeye kalkan lider de ülke ekonomisini dağa çakar; 85 milyonun hayatıyla oynar.

Ahlak – önem – zayıf partiler

Toplumun yaşayabilmesi için ahlak şarttır. Fertle toplumun en geniş ve sık yüz yüze geldiği alanlar ticaret ve siyasettir. Dolayısıyla ticaret ve siyasette ahlak yoksa toplum ahlaklı değildir. Ahlaksız toplumda güven yoktur. Düzen yoktur. Biz maalesef, bu gerçeğin tam aksine, siyaset ve ticarette ahlaksızlık doğaldır diye düşünüyoruz. Güvenin bulunmadığı toplum geri kalmış toplum olmaya mahkûmdur.

Siyasilerimizde, strateji yok. Her şey taktik. İktidarda da öyle muhalefette de. Acil ama önemsiz işlerden, acil olmayan fakat önemli, çok önemli hayati işleri düşünmeye, o işleri planlamaya, o işleri konuşmaya vakitleri kalmıyor. Önemli işler önemsenmiyor.

Partilerimiz zayıf. Başkanlarımız kuvvetli. Partinin her kademesini başkanın tayin etmesi olağan. O tayin ettikleri de dönüp başkanı seçiyor. Buna da demokrasi diyorlar. Bakınız mesela ABD’de mesela Almanya’da, İngiltere’de partiler güçlüdür ve başkanı parti belirler. Başkan partiyi değil. Her şeyi, hatta anayasayı değiştirmeye bayılıyoruz da partiler kanunundan çok mutluyuz.

Soyut ve zekâ – hukuk – demokrasi

Zekâ testleri soyutu kavrama becerisini ölçer. Halkımızın zekâsı, 100 olan ortalamanın altında, 90 civarındadır. Çünkü soyutu öğretemiyoruz. Öğretecekler de soyutu bilmiyor. Dinin değerleri, millî değerler… Bunlar soyuttur. Soyutu kavrayamayan, anlatamayanlar bu değerleri nesillere veremez. Somut kabuk değerlerle uğraşırlar. Din, ölü yıkamak; milliyet birilerinden nefret etmektir.

Hukuk devletinde eylemler kanunlara uymak zorundadır. Hukuksuz devlette kanunlar eylemlere uydurulur. Seçmece kanun adamları, sipariş üzere çıkarılan kanunları kullanır. İktidara menfaatler sağlar, muhalefeti ve demokrasiyi yok ederler.

Dahası var ama şimdilik bu kadarda durayım.

Ne dersiniz, bunları tekrarlamalı mıyız? Peki sizce hangilerini?

            Millet Bahçesinde Aklıma Gelenler

Belki yarım asır Kocaeli Sanayi Fuarı adıyla bölgeye hizmet sunan, şimdi millet bahçesine dönüştürülen bölgeye düştü yolum bu sabah. Gördüklerim beni şaşırtmadı, desem yalan olur.

Mekân oldukça geniş. Ortasında yapay göl, içinde kuğular veya ördekler, göl etrafında yıllara direnmiş uzun ağaçlar mevcut. On beş civarında kişi toplanmış, yaşlı çınarlardan birini oldukça yüksek ses çıkaran motorlu testereyle sabahın ilk saatlerinde kesmekle meşgul. İş, ağaç kesmek… Bu iş için görevlendirilmiş, seyirci pozisyonunda on beş kişi… Kafelerde istirahat edenleri kaçıran hayli çirkin cayırtı… Ortam, tuhaf geldi bana.

Arkadaşlarla buluşacağımız mekâna ilerledim. Telaffuzda zorlandığım, hafızamda tutamadığım ismi var mekânın. Yandaki kafe de kendine yabancı isim koymuş. Buralar Türkiye’de dinlenme mekânları mı, diye sordum kendime. İsimler yabancı; kafelerin mimarisi hiçbir geometrik şekle benzemiyor, belki çokgen; yiyeceklerin ve içeceklerin her birinin hem adı hem sunumu hem de tadı yabancı. Fiyatları da oldukça yüksek. Bu bölgenin adı, millete büyük iddialarla bir proje olarak sunulan Millet Bahçesi.

Bir dönem zihniyetinin eleştirisi olarak dillerde “Halk, plajlara akın etti, vatandaş, denize giremiyor.” cümlesi dolaşırdı. Hatırladım ve acı acı gülümsedim. Millet bahçesinin neresi milli? Millet bahçelerinin hangi yönü millete hitap ediyor? Fiyatlar yüksek, lezzetler yabancı, mimarisinin ne tarz olduğu belli değil; ama adı Millet bahçesi. Soruyorum: Buralara hangi millet gidiyor? Diğer şehirlerdekini bilmiyorum; benim İzmit’te gördüğüm, adı Fuar Millet Bahçesi olan yer, böyle.

Rahat duramadım, Büyükşehir Belediyesi genel sekreter yardımcısını aradım, ondan cevap alamadım. Diğer yardımcıyı aradım, seyahat halindeki yardımcıya, projeden dolayı teşekkür ettikten sonra kendisine tesislere verilen isimler konusundaki rahatsızlığımı ifade ettim. Teklifsiz tenkitlerin samimiyetten uzak olduğunu bildiğim için dinlenme veya sohbet mekânlarına “gülistan”, “lalezar”, “sohbethane”, “yarenler”, “dost meclisi”, “kıraathane” gibi, bizi de ifade eden, kültürümüze uygun daha sıcak isimler verilebileceğini ifade ettim. Değerli yardımcı, bana hak verdi; ancak bu konuda yetkili olmadığını söyledi. Bir süre sonra beni az önce kendisine ulaşamadığım yardımcı aradı. Ona da teşekkür ve tekliflerimi bildirdim. Aldığım ortak cevap şuydu: “Bu kafeler kendi marka ve isimleriyle geliyorlar, yoksa gelip burada yer tutmuyorlar.” Onun da çözümü var dedim: Belediye isterse sözleşmeye “Her iş yeri kendine Türkçe isim koyacak, markasını yaşatmak isteyenler tabelasının bir yerine bunu yazabilecek.” şartını koyabilir. Aldığım cevap, “Hocam, konu anlaşıldı, mesaj alındı, siz haklısınız, ilgili yerlere ulaştıracağız, hık mık…” Telefon iyi dileklerle kapatıldı.

Sağlıklı toplum olmak; duygu, ülkü birliğini gerektirir. Ortak dili konuşuyor olmak, aynı heyecanı paylaşmak, düşmanlaşmadan tartışabilmek; millet olmanın olmazsa olmazlarıdır. Çeyrek asırdır siyasi söylemlerle gündemde tutulan düşüncelerin uygulamalarla beslenmediğini, desteklenmediğini görüyor, kaybedilen yıllar, harcanan birikimler, kırılan ümitler nedeniyle üzülüyorum. Nedir bizi bize yabancılaştıran? Nedir bir türlü aşamadığımız kompleks? Kültürde, sanatta, duyguda, algıda, olguda bir farklılaşmanın değil, yozlaşmanın içindeyiz. “Tabelaya kendi isimlerini yazmazlarsa, gelmiyorlar.” gerekçesinin hiçbir mantığı yok. “Siz bize benzemezseniz, sorun değil, biz size benzeriz.” mantığı bu. Başkalarına benzemeyi tercih edenler ve bunda bitaraf olanlar hep bertaraf oldular. Ben bertaraf olmak istemiyorum, emanetçi neslimin de benim duruşumla tarih içindeki yerini almasını istiyorum. Günümüzün etki ve yetki sahibi yöneticilerinin de bu hassasiyetimi anlamalarını, bu doğrultuda icraat yapmalarını bekliyorum.

Millet bahçeleri, seçim vaadi olarak açıklandığında bende heyecan yaratmıştı. Bekledim ki sosyal hayatımızı renklendirecek çalışmalar yapılsın, buralarda geleneğimiz yaşatılsın, devlet-millet kaynaşması sağlansın, bir Türk sosyal yapısı inşa edilsin. Buralarda çarşı, kütüphane, ibadethane, aşhane, dinlenme mekânları, yetimler yurdu gibi müesseseler olsun. Her millet bahçesi bir külliye olsun. Batı’daki siyasi, edebi, mimari, düşünsel ekoller ve bizdeki Osmanlı, Selçuklu usulü gibi nitelenen tarzda, yaşadığımız dönemi geleceğimize taşıyacak bir sosyal hayat modeli oluşturulsun. Ama bu, şimdilik olmadı, olmayacak gibi de görünüyor. İstense hiç de zor değil.

Teklifim şudur: Millet bahçeleri bir projeyse, bu proje “kervan yolda düzülür” mantığıyla yürümez. Sosyal bilimciler, psikologlar, mimarlar, medeniyet tarihçileri, milli ve manevi duygu ve düşüncelerle donanmış bilge kişiler, bir araya gelmeli, istisnaları da olan standartlar geliştirmeli. İş başındaki etkili ve yetkili insanlar da makamlarının verdiği sorumluluk bilinciyle bunu hayata geçirmelidir. Kaybedilen zamanın, sermayenin, insan faktörünün sorumluluğundan kaçamazlar.

Benden söylemesi… Benimkisi bir monologdu. Samimiyet ve duyarlılık yüklü…

Ceza ve Müjde

Birçok konu gibi popülizmin de bir olumsuz bir de olumlu yüzü var. Doğru ifade: Menfi popülizm var, müsbet popülizm var. Popülizm deyince daha çok olumsuz yönü akla gelir. Çünkü popülist liderler o yönü daha sık kullanır.

Nasıl? Şöyle: Falan falan falan ve de filan bizi tehdit ediyor. Benim arkamda toplanın o kötülerle hep birlikte mücadele edelim. Bu son önerinin birinci kısmı önemlidir. Yani, “Benim arkamda toplanın…” Gerisi olmasa da olur, hatta daha iyi olur. Bu dış güçlere karşı benim arkamda toplanın önerisi. Fakat tecrübeyle sabittir ki sabah akşam dış güçlere çatmak bazen başa bela getiriyor. Hele isim vererek çatıyorsanız çok tehlikeli. Onun için isim vermeyin. İşte adı üstünde, en iyisi “dış güçler” deyin kâfidir ve daha güvenlidir. Bir şahsı meçhulden bir tek şahsı meçhul alınır- hiç olmazsa öyle olmasını ümit ederiz.

Muhalefet suçtur

Fakat isim vermeden dış güçlere çatmak bir süre için şahsımın arkasında yeterli toplanmayı sağlasa da bu bir süre sonra bıkkınlığa sebep oluyor. Onun için şahsı meçhul, bir yere kadar. Peki, ne yapmalı? İsim versen bir türlü, vermesen bir türlü. En iyisi dış güçlere değil de isim vererek iç güçlere, yani muhalefete çatmak. “Onlar aşağılıktır, haindir, cahildir; onlar anlamazlar, hele ekonomiden falan hiç anlamazlar.” Bunun tehlikesi de yok. Zaten şahsıma olabileceği kadar düşmandırlar. Daha da düşman olsalar cürümleri kadar yer yakarlar.

Belki bir kanun çıkarırız. Hani hangi derin görüşlü devlet adamı söylemişti, mevcut durumu kanuna uydurmak saplantısından kurtulmalı ve kanunu mevcut duruma uydurmalıyız! Ceza kanunumuza birkaç satırlık ilaveler:

Muhalifler, falan ile filan yıl arasında hapis cezasına mahkûm edilir. Muhalefet suçunun basın ve yayın organları aracılığıyla işlenmesi hâlinde ceza iki kat arttırılır. Muhalifin, daha önce iktidarın elinde bulunan bir makamı seçimle kazanması hâlinde, muhalefet suçuna suçüstü hâli uygulanır ve ceza tekrar iki kat arttırılır. 

Dünyaya müspet bakalım

Nasıl da rahatlarız. Yok gözaltı ceza gibi kullanılıyordu, yok suç belli değilken tutuklama yapılıyordu. Bu kanunu bir çıkaralım, artık her gün, biz hukuk devletiyiz diyebiliriz. Öyle diyemesek de kanun devletiyiz deriz. Kanun ne diyorsa o. Tabii göz altıların sabah 4’te yapılması, polis değil jandarmayla yapılması cevval kanun adamlarımızın inisiyatifidir. Uygulamalar için kanuna gerek yok. Yine de yetkilileri rahatlatmak için bunları da yönetmeliğe bağlasak iyi olur. Muhaliflerin, tabiatları icabı, kaçma şüphelisi olduklarını da eklemek lazım.

Buraya kadar saydıklarım popülizmin menfi kısmı. Hain muhaliflere karşı tedbirler faslı. Şahsımın arkasında toplanmaları için popülizmin müsbet tarafları da kullanılmalı. Müsbet tarafların ifadeleri “müjde” diye başlamalı. Etkilidir. Bakınız asırlardır saha uzmanlığı olan misyonerler tebliğlerine hep “Müjde!” diye başlar. Müjdeler getirdiklerini söylerler. Demek ki etkilidir “müjde” diye başlamak. Neleri müjdeleyebiliriz?

“Müjde! Hiç çalışmadan emekli olabileceksiniz.”

Bu, benim anayasa değişiklik tasarımla da uyumlu. Eski yazılarımı hatırlamakta güçlük çekebilecek okuyucularıma hatırlatayım. Anayasa değişiklik tasarım şöyle: Her Türk vatandaşına doğumunda nüfus kartı ile birlikte bir diploma ve emekli cüzdanı verilir. Bunun karşısında hiçbir hain muhalif duramaz.

Daha daha müjdeler olsun

Hemen akla benzer müjdeler geliyor:

Müjde! Okula hiç gitmeden diploma vereceğiz.

“Herkes üniversiteye sınavsız girecek.” müjdesi yine derin görüşlü bir devlet adamımızın yıllar önce yaptığı bir teklifti. Hayaldi gerçek oldu. Şimdi arık üniversiteye girişten ziyade üniversitelerin boş kalma sıkıntısı var. Okula gitmeden alınacak diploma bütün problemleri kökten halledecektir. Bu size abartılı gelebilir ama alışık olmadığınızdandır. Bazı müjdeleri alıştıra alıştıra vermek gerekir. İnsan diş ağrısı hariç, her şeye alışırmış. Bakın ilk adımı attık. Önce 12 yıllık zorunlu eğitimin bir yılını tıraşlayarak başlıyoruz. Hiç sesinizi çıkarmayın. Yoksa zaten okula gitmeden diploma veren kanun dışı odaklar var. Onların işlerini kolaylaştırmayın. Eğitimi ne kadar uzatır ve zorlaştırırsanız, sahte diploma o kadar câzip hâle gelir.

Bir de “Müjde! İmara aykırı yapıları affedeceğiz.” vardı. Ama şimdilik bu konuda sessizliği tercih ediyoruz. İki sebep var. Biri küçük, biri büyük. Küçük sebep, bu müjdeyi daha önce defalarca verdik. Müjdeler bile çok sık kullanılınca etkisini kaybediyor. Büyük ve asıl sebep: Deprem felaketi geldi. İmarsız yapıları affetmek değil, yapanları hapsetmek gerektiği anlaşıldı. Onun için şimdilik sükût.