Zararlı Çizgi Film Oyun ve Videolar
İnsan hayatının şekillenmesinde; “gördüğü, duyduğu, bildiği, sevdiği, korktuğu, baktığı, yaptığı veya yapmadığı” bütün davranışlarının payı vardır.
Çocuklar, izledikleri içerikleri büyük ölçüde taklit etme eğilimindedirler. Özellikle “şiddet içeren çizgi filmler, aşırı hareketli oyun videoları ya da uygunsuz dil kullanılan içerikler”, çocuklarda “saldırganlık, öfke kontrolü sorunları, dikkat dağınıklığı” gibi davranışsal zorluklara yol açmaktadır.
Sürekli dijital içerik tüketimi, çocukların gerçek dünyayla olan bağlarını zayıflatır. Sosyal ilişkiler kurmakta zorluk çekmesine, oyun kurma becerilerinin gelişmemesine ve yalnızlık gibi duygusal zorluklar yaşamasına sebep olabilir.
Bazı dijital içerikler, çocuklarda kaygı, korku veya üzüntü oluşturur. Özellikle, karanlık, korkutucu karakterler içeren animasyonlar, ya da “korkutma” temalı videolar, küçük yaş gruplarında ciddi duygusal travmalara neden olabilmektedir.
Çocuklar dijital platformlarda gördükleri kusursuz hayatları, kendi hayatlarıyla kıyaslar. Bu da “özgüven eksiklikleri, yetersizlik hissi” gibi duygusal sorunları tetikler.
Eğitici içerikler doğru şekilde kullanıldığında çocukların dil gelişimini destekler. Ancak fazla ve düzensiz içerik tüketimi, çocuğun aktif öğrenme sürecine zarar verir.
Yaşa uygun olmayan hızlı tempolu içerikler, dikkat eksikliği riskini artırabilir ve kelime dağarcığının sınırlı kalmasına yol açabilir.
Yerli ve ithal edilen çizgi filmler üzerinde denetimin artması, yeni denetim mekanizmaları geliştirilmesi, danışma kurullarının oluşturulması, şiddet içeriklerinin görselleştirilmemesi gerekmektedir.
Araştırmalar gösteriyor ki, çocuklar ekranlarla ne kadar geç tanışırlarsa o kadar iyidir. Ebeveynler, kendilerinin izlemediği hiçbir içeriği çocuklarına izlettirmemeldir.
Elinden ekranı düşürmeyen ebeveynlerin, çocuklarına kılavuzluk etmesi de mümkün olamayacağından, işe ilk önce kendimizden başlamak gerekmektedir.
Ebeveynlerin aşağıda sıralanan tavsiyeleri uygulamaları isabetli olur:
1. Araştırmalar, 0-18 alık bebeklerin ekranlardan tamamen uzak tutulması gerektiğini söylüyor. Beynin en hızlı geliştiği bu evrede, çocukların ekranlardan ziyade, ebeveynle etkin bir diyaloğa ihtiyacı vardır. O bakımdan, 2 yaş ve altındaki çocukların ekran karşısına geçmemesine özen gösterilmelidir.
2. İki beş yaş çocukları günde en fazla 1 saat ekran başında bulunabilir. Fakat çocukların ne izleyeceğini, yani içeriğin kalitesini önce ebeveynler kontrol etmelidir.
3. Ekran süresi dışında fiziksel oyunlara, doğa ile temas etmeye, kitap okumaya ve yaratıcı faaliyetlere zaman ayrılması, çocuğun gelişimi açısından son derece faydalı olacaktır.
4. Altı yaş ve üzerindeki çocuklar ve ergenler için, saatleri sınırlandırmak yerine bir “Ekran Zaman Planı” oluşturmak faydalı olacaktır. Çocukla, hafta içinde ve hafta sonunda ekranlara hangi saatlerde ve ne kadar ulaşacağını belirleyen bir “Ekran Zaman Planı sözleşmesi yapılmalıdır.
5. Günde 1 saat fiziksel aktiviteye muhakkak zaman ayrılmalıdır.
6. Her gün en az 8 saat uykuya ayrılmalıdır.
7. Televizyon ve internet çocukların yatak odalarında asla olmamalıdır.
8. Uykudan en az bir saat önce bütün ekranlar kapatılmalıdır.
9. Ebeveynler, video kanallarının “Tavsiye Algoritması” ile çocukların hiç umulmadık, zararlı içerikler barındıran ve yaşlarına uygun olmayan videolar izleyebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden tavsiye algoritması ile oluşturulan otomatik oynatma listesindeki riskler unutulmamalı ve çocuklar rastgele videolarla baş başa bırakılmamalıdır.
10. Ebeveynler, çocuklarının hangi videolarını izleyeceğini, hazırlayacakları oynatma listeleri ile denetim altında tutabilirler.
11. Çocukların ziyaret ettikleri internet siteleri, kullandıkları teknolojik cihazlar ve özellikle sosyal paylaşım ağlarını kullanma alışkanlıkları takip edilmelidir.
12. Çocukta doğru değer yargıları oluşması için, izlenilen çizgi filmler, videolar oynanan dijital oyunlar ebeveynler tarafından kontrol edilerek yaşlarına uygun seçilmeli ve gerekirse konular çocukla tartışılmalıdır.
13. İçerik seçiminde ebeveynler aktif rol oynamalıdır. Ebeveynler, çocuklarının ne izlediğini mutlaka bilmeli ve mümkünse içerikleri birlikte izlemelidir. Böylece, çocukla içerikler üzerine konuşmak, anlamadığı kavramları açıklamak ve gerekirse zararlı içerikleri engellemek mümkün olacaktır.
14. Farkındalık geliştirilmelidir. Çocuklara dijital platformların yalnızca eğlence değil, ticari bir alan olduğunu anlatmak gerekir. Reklamlar, abone ol çağrıları ve daha fazla izletmek için hazırlanmış algoritmalar konusunda farkındalık kazandırmak, çocuğun bilinçli bir kullanıcı olmasına yardımcı olacaktır.
15. Çocuğa yaşına uygun şekilde “güvenli internet kullanımı” ve “kişisel bilgilerin korunması” gibi konular zamanla yaşlarına uygun bir şekilde anlatılmalıdır.
16.Ailelere örnek olmalıdır. Ebeveynlerin dijital medya kullanım alışkanlıkları, çocuklar üzerinde etkilidir. Sürekli telefonla ilgilenen bir annenin çocuğu, doğal olarak ekranlara yönelir.
Sonuç olarak; dijital platformlar, doğru ve bilinçli kullanıldığında çocukların gelişimine katkı sağlayabilir. Ancak kontrolsüz ve sınırsız kullanım, davranışsal, duygusal ve bilişsel sorunlara neden olabilir.
Çizgi filmlerde, oyunlarda ve video kanallarında bulunan risklere karşı ebeveynler bilinçli olmalı ve çocuklarını ekranların renkli, eğlenceli ve pırıltılı dünyasına terk etmeden önce bu karanlık yüzünün de farkında olmalıdırlar.
Ebeveynler olarak, çocuklarımızın dijital dünyadaki yolculuğuna rehberlik etmek, onları yalnız bırakmamak, birlikte öğrenmek ve gerektiğinde sınırlar koymak, onların sağlıklı gelişimleri için hayati önem taşımaktadır.
Unutmayalım ki çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, sağlıklı bir zihin ve bilinçli bir birey olmalarıdır.
Sevgiyle kalın…
İç-grup, Dış-grup
Topluluklar arası ilişkiler, sosyal psikoloji ve grup psikolojisi başlıkları altında inceleniyor. 25 Ocak Cumartesi yazısında, dostum ve patronum İbrahim Kiras bu alandaki önde gelen araştırmalardan birini yazdı. Muzaffer Şerif Onaran’ın meşhur Robbers’ Cave deneyini. Aynı deneyden ben de geçen yılki birkaç yazımda bahsetmiştim. Selçuk Şirin Hoca da Bakışınızı Değiştirecek 10 Deney – İnsan (Mundi 2024) kitabında aynı deneyi yazmış.
Robbers’ Cave’i iki cümlede özetleyeyim: Rastgele iki gruba ayrılan gençler hemen iç-grup, dış-grup kimliklerini benimsiyor. İç-gruba mensubiyet hissiyle bağlanıyor, dış-grubu rakip görüyorlar.
Şeriflerin (Muzafer Sherif ve eşi C. W. Sherif), Gerçekçi Çatışma Teorisi adı verilen deneyleri 1953 tarihlidir. 1970’ler ve 1980’lerde, İngiltere’de Henri Tajfel ve öğrencisi John Turner daha kapsayıcı bir Sosyal Kimlik Teorisi geliştirdi. Tajfel’in deneylerinde denekler, tıpkı Şerif’teki gibi rastgele gruplara ayrılıyordu. Sonra verilen bir ödülü, mesela belli bir miktar parayı deneye katılanlar arasında paylaşmaları isteniyordu. Gruplara ayırma, yazı-tura atarak olsa bile, insanlar kendi gruplarına iltimas yapıyordu. Hatta kendi gruplarının üyelerini hiç görmeseler bile. Şöyle ki mesela deneğe kayıt sırasında “Sen falan gruptansın.” deniyor, sonra paylaşım sırasında ödül veya para verecekleri insanların da grupları belirtiliyordu. Kendi gruplarındaki veya diğer gruplardaki insanları hiç görmeyen denekler kendi gruplarına torpil geçiyordu.
İnsan hep aynı insan
Muzaffer Şerif’in ve Henri Tajfel’in deneyleri iki şeye işaret ediyor.
Birincisi açık: İnsanlar âdeta, mensup olacağı grubu arayan mıknatıslar gibi davranıyor. Tanımlayabildikleri ilk insan grubuna katılıyor ve “iç-grup” diye onu benimsiyorlar. Doğru dürüst bir sebep yokken bile. Sonra o gruptan olmayanlara da “dış-grup” diye bakıyor ve onları rakip görüyorlar.
İkinci husus bütün bu deneyleri kapsayan bir kabul. Deneylerin ayrıntısından bağımsız olarak psikologlar ve sosyal psikologlar, bu deneylerde gözlediklerinin dünyadaki bütün insanlar ve bütün toplumlar için geçerli olacağını kabul ediyor. Bu tartışılmıyor bile. Şerif’in denekleri Amerikan, Tajfel’inkiler İngiliz. Bulunan sonuçlar mesela Almanlar, Fransızlar, Çinliler için de geçerli mi acaba diye sorulmuyor! Bu da insan davranışlarının bütünüyle yerel kültürlerin sonucu olduğu, izafi olduğu iddiasının, sosyal inşacılık teorisinin sessizce reddi demek. Bütün insanlarda müşterek bir insan tabiatının, bir fıtratın varlığı kabul ediliyor.
İbni Haldun
Bu çalışmalara sonradan ekler yapıldı. Dış-grupla rekabet arttıkça iç-grup bağlılığının o ölçüde arttığı gözlemlendi. “Biz” ve “onlar” veya moda tabirle “öteki”, sosyal psikolojinin ana kavramları. Öyle ki onlar olmadan biz de olmuyor.
Şerif ve Tajfel’in buldukları ilk defa keşfedilmiyor. Onlardan altı asır önce, İbni Haldun, Muqaddime’de, “asabiye”yi, yani iç-grup bağlılığını anlatıyor ve bunun devlet kurmanın ve tutmanın ön şartı olduğunu söylüyordu. Haldun’a ilk sosyolog denmesinin sebebi bu keşifleridir.
Bu bilgileri, insan doğası hakkındaki bu keşifleri yan yana koyduğumuz zaman, dünyanın niçin bugünkü gibi olduğunu daha iyi anlıyoruz. Başlangıçtan beri insan, önce toplum içinde yaşamayı, bir topluluğa “benim toplumum” demeyi, onu iç-grup kabul etmeyi seçmiştir. İç-grup ancak dış-grubun varlığıyla mümkündür.
Klan-Kabile-Millet
İç gruba bağlılık ve dış-grupla rekabet tarih boyunca değişmedi. Değişen, insanın iletişim imkânlarının menzili oldu. İletişim arttıkça iç-gruplar büyüdü. Klandan, kabileden millete kadar uzandı. Millet sosyoloğu Benedict Anderson’un, millet oluşumunu “basın kapitalizmi”ne bağlaması bundandır. Basın ve matbaa, iletişimin menzilindeki tarihî bir sıçramadır.
Haldun, bedevi (göçebe) toplumun hadari (yerleşik) toplumdan daha kuvvetli asabiyete sahip olduğunu söyler. Niçin? Çünkü göçebe toplumun daha geniş alanlarda daha çok insanla iletişimi vardır. Hadari toplumun iletişim menzili kısa olduğu için kendi içinde, iç ve dış-gruplara bölünmeye eğilimi vardır.
19. asırdan itibaren, hele hele 20. ve 21. asrın bütün dünyayı kapsayan iletişim menzili ile millet, artık tek iç-gruptur. İnsanların rekabeti de iş birliği de milletler arasındadır. Bir gerçeğin gerçek olması, birilerinin onu kabul veya reddetmesine bağlı değildir. Gerçekleri olduğu gibi gören pilot, uçağı güvenle piste indirir. Göremeyen, dağa çarpar.
Düşün Damlaları (27)
“İman (İnanç), tevhîdi (Allah’ın bir olduğunu). Tevhîd, teslimi (Allah’ın buyruklarını tam olarak yerine getirmeyi). Teslîm, tevekkülü (kulun gereğini yaparak, sonucu Allah’a bırakmayı). Tevekkül, (Dünya ve Âhiret mutluluğunu) iktiza eder (gerektirir).”
x
Kâinat, büyük bir kitap. İnsan, küçük bir kâinat. Kâinat, büyük bir insan. İnsan, küçük bir kâinat. İnsan, kâinat kitabının sayfalarında gezinen bir seyyah; hem gezmeli hem okumalı.
x
İnsan ve âleme karşı ünsiyet ve ülfet; gözü kör, kulağı sağır ediyor! Aklı nötr hâle getiriyor! Oysa, âlemdeki canlı cansız her şey insanla tanışmak ve hâl diliyle konuşmak istiyor!
Eğer insan; bakmaktan görmeye, duymaktan işitmeye, bilmekten anlamaya geçse; şuur ve bilinçle görür, işitir ve anlarsa; bu duyguların her biri, âlem bilmecesinin birer anahtarı olur.
Sadece madde âlemini görmekle kalmaz. Bu mânevî, mânâlı ve anlamlı bakış ve görüşlerle, gerçeklere kanat açmış olur. Böylece, karşısındaki uçsuz bucaksız İlahî sahneleri; ikilemli olarak görmesi mümkün hâle gelir. Kendini, bambaşka ruhsal âlemlerin içinde bulur.
x
İlâhî Hesap Günü Yüce Allah’ın:
– “Ey kulum! Dünyadayken sana, 1 değil, 6 değil, 60 değil, 600 değil, 6000’i aşkın; okumanı istediğim ve yapıp yapmamanı beklediğim mesajlar; yani Kur’ân âyetleri gönderdiğim hâlde, Sen, hiçbirini merak etmedin! İçlerinde ne yazıyor diye bakmadın! “Koy sepete!” kabîlinden bir kenara bıraktın! Bu durumda ne yüzle karşıma çıkıyorsun?”
Diyeceğini, insan hiç aklına getirmiyor! Bu ne gaflet? Bu ne vurdumduymazlık? Aman Allah! El-aman! Ne yaman bir ortamda kalacağı; ne dehşetli bir an! Sen’den Sana sığınmaktan başka bir çaresi yok! Her an bağrına saplanmaya devam ediyor! Hak’tan; haklı, sorgulayıcı bir ok! Çünkü: Günahı çok mu çok! Aklını başına alarak, bir an önce silkinip uyanması gerek, bu derin uykudan.
x
“Muhabbet (sevgi), şu kâinatın bir sebeb-i vücûdu (var oluş nedeni)dir.” Çünkü, önce sever, sonra alır, sonra yaparız. Önce sever, sonra yeriz. Yapacağımız, gideceğimiz her şeyin temelinde; yapacağımız gideceğimiz yeri, önce sevmek vardır. Evet, “Muhabbet, kâinatın temel taşıdır. Önce sevmek temeli üstünde yükselir, maddî-manevî her şey. Muhabbet, kâinatın nuru ve hayatıdır.” Sevmek âdeta insana yol gösteren; ışık ve rehberdir.
x
Dünya bir ordugâh gibidir. Her şey, bir kanuna bağlanmış. Görünür görünmez “yap” ve “yapma”lar içi içe, her yerde kendini gösteriyor.
x
Karınca ve Arı milletleri bile cumhuriyetçi iken, insanların onlardan geri kalması düşünülemez!
x
“Bir millet, kendilerinde bulunan güzel ahlâk ve meziyetleri değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti, güzel durumu değiştirmez.” (Enfâl: 53)
Zaten her kemâlin bir zevali vardır. Ayrıca eğer bir bahar gelecekse, eskinin üzerinden bir hazan ve bir kışın geçmesi gerekmektedir ki, ter ü taze, yepyeni ve turfanda güzellikler boy atıp kendilerini gösterebilsinler. (Abdullah Aymaz)
x
Bilim adamlarımız, bir tek kolumuzu kaldırıp indirmemizde, yetmiş çeşitten fazla kimyevî reaksiyon vuku bulduğunu ve her bir çeşit reaksiyonun da, binlerce kez cereyan ettiğini söylüyorlar.
Bunların hiçbiri bizim işimiz değil.
Ama biz kolumuzu kaldırmayı irade etmesek; bu reaksiyonlardan hiçbiri ortaya çıkmıyor.
(Alâaddin Başar)
Tabiat’ın Maruzatı
Ay, Yıldızlar ve Denizlerin, kısaca Tabiatın içindekilerin her biri, kendilerine mahsus dillerle insana: “Merhaba! Bizi tanımak istemez misin!” diyorlar. Öyle ise insan, onlara yardımlaşma sırrı, gösterdikleri nizamın gerektirdiği şekilde bakıp, onları dinlemeli. Çünkü her biri hâl diliyle:
“Bizler birer hizmetçi, Yüce Allah’ın rahmetinin birer aynalarıyız. Hiç de üzülmeyin! Bizden sıkılmayın! Zelzelenin naraları, olayların yankıları, sizi hiç korkutmasın! Vesvese de vermesin! Çünkü, bizler; içlerimizde bir zikir zemzemesi / mırıltılarına, bir tesbih / Yüce Allah’ı anma demdemesi / coşkulu seslerine, naz ve niyaz velvelesi / Yaratan’a yalvarışlara tercüman oluyoruz. Bizlerin dizginleri Yüce Allah’ın elinde. Ancak iman gözü; her birimizin yüzünde, hâl diliyle konuşan Rahmet âyet ve delillerini görebilir.” diyor.
Ey kalbi uyanık Mü’min / İnanan İnsan! Gazap edilenlerin yolunda iken, Tabiat’ta genel bir matem havası var sanıyordun! Her taraftan gelen sesleri ölüm çığlıkları olarak işitiyordun! Oysa şimdi anladın ki, onlar Allah’ı anış sesleriymiş.
Bil ki: Havadaki demdeme / yüksek sesler, kuşlardaki civcive / civciv sesleri, yağmurdaki pıtırtılar, denizlerdeki şıpırtılar, şimşekteki gök gürültüsü, taşlardaki tıktıka sesleri; mânâlı / anlamlı, tatlı âhenkli seslerdir. Aslında, havanın terennümleri, şimşeğin naraları, dalgaların nağmeleri, yağmurun âhenkli sesleri, kuşların ötüşleri; hâl dilleriyle Allah’ın azametini zikretmekte olup, gerçeklere birer mecazdırlar. Mevcudatta olan sesler, birer varlık sesidir. Her varlık, çıkardığı seslerle “Ben de varım.” diyor. O susan, sessiz kâinatın içindekiler, hâl diliyle: “Bizleri cansız ve donuk zannetme! Ey ‘Boşboğaz’ insan!” demiş oluyorlar.
Nitekim, Kuşları; ya bir nimetin lezzeti ya da bir Rahmet’in inişi; ayrı ayrı seslerle, küçük ağızlarıyla İlahî Rahmeti dile getirmelerine sebep olup, onları söyletir. Şükrederek kanat açmalarına sebep olur. Ve rumuzlu bir ifade ile:
“Ey kâinattaki kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz. Şefkatle beslenmekteyiz. Hâlimizden memnun ve hoşnutuz.” diyerek, sivri gagalarıyla fezaya, naz dolu birer avaz salarlar. Sanki tüm kâinat, muhteşem bir musikidir. İman nuruna sahip olanlar; bu zikir ve tesbihleri işitirler. Zira hikmet / bir şeyin içyüzü; tesadüfün vücudunu reddeder. Nizam ise, kuruntu veren birlikteliği tardeder.
Şimdi misalî âlemden çıkalım. Hayalî vehim âleminden inelim. Akıl meydanında duralım. Herşeyi mizana vuracak yollara koyulalım. Dalâletin sapkın / acı yolu mağdub ve dalâlettekilerin yolları idi. O yol, vicdanın en derin yerine; hem acı bir his, hem şiddetli bir elem verirdi. Şuur onu gösterdi. Oysa önceleri şuur ve bilince zıt bir yol tutulmuştu.
Hüda ve hidayet yolu ise, şifadır. Kötü arzular, hissi iptal eder. Bu da teselli ister. Bu da eğlence ister. Ta ki vicdan aldansın! Ruhu uyutulsun! Elem hissedilmesin! Yoksa o acı veren üzüntü, vicdanı yakar! İnleyişlerine dayanılmaz, ümitsizlik elemi çekilmez olur!
Demek ki, doğru yoldan ne kadar uzak düşülse, o derece şu hâl; etkiler vicdanı ve bağırtır. Çünkü her lezzet içindeki elem, bir iz bırakır!
Demek ki heves, eğlence ve sefahatten oluşan medenî şaşaa; dalâlet / sapıklıktan gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, uyutucu bir zehirden ibaretmiş.
Halbuki nuranî yolda, öyle bir hâl hissedilir ki, o hâl ile oluyor hayat; lezzetin kaynağı. Elemler de lezzet oluyor. Onunla bilindi ki, çeşitli derecede; iman, kuvvetine göre, ruha güzel bir hâl verir. Çünkü, Ceset ruhla lezzet almakta, Ruh da vicdan ile lezzete dalmaktadır.
Âcil bir saadet, vicdana yerleştirilmiş.
Manevî bir Firdevs / Cennet, kalbe sokulmuştur.
Düşünmekse deşmektir. Şuur ise, gizli bir sır.
Şimdi kalb ne kadar ikaz edilir / uyarılır ise, vicdan harekete geçirilir.
Ruha hissettirilirse, lezzet ziyadeleşir.
Hem de ateşi nura, kışı yaza döner.
Vicdanda, Firdevs Cennetleri’nin kapıları açılır.
Dünya bir cennet olur. İçinde ruhlarımız uçuşur.
Sapık İlişkiler, Şantaj ve Casusluk Örgütleri
“Epstein Dosyaları” açıklandıkça dünyayı yönetenlerin içindeki sapıkların çokluğu, her türlü maddi zevke ve hazza erişme imkânı olanların “sübyancılık / pedofili” gibi iğrenç sapkınlıklar içinde olduğunu öğrenmek hepimizde şaşkınlık ve tiksinti uyandırıyor.
Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından “Şeffaflık Yasası” kapsamında yayınlanan 3 milyon sayfalık belgelerin içeriği öğrenildikçe bu yapının “Pedofili üzerinden Küresel Siyaset Mühendisliği” yaptığına dair kuşkular yoğunlaşmakta.
Daha açık ifadeyle, Epstein örgütünün karar alıcıları “ahlaki zaafları” üzerinden esir alarak küresel politikaları tasarladığı ve düzenlediği kanaati güçlenmektedir.
Epstein’in kurduğu bu organizasyonun bireysel değil, arkasında İsrail gizli servisi Mossad ve ABD’nin CIA’in olduğu iddia ediliyor.
Epstein’in operasyonunun, seçkinleri (örneğin Little St. James adası gibi) mülklerine çekerek reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye girmelerini sağladığı ve bunları koz olarak kullanmak üzere kayda aldığı iddia edilmekte.
Bazı araştırmacı gazeteciler bunun istihbarat ajansları için küresel kararlar üzerinde etki sağlamaya yarayan bir tuzak olduğunu savunmaktadır.
Belgeler, Epstein’in, sadece bir cinsel suçlu değil, Mossad ve kısmen CIA ile bağlantılı, küresel politikaları İsrail lehine şekillendiren bir istihbarat operatörü olduğunu gösteriyor.
****
Epstein’in İsrail lehine öne çıkan bazı faaliyetleri ve etkileri şunlardır:
Eski istihbaratçı Ari Ben-Menashe gibi bazı isimler, Epstein ve Ghislaine Maxwell’in geçmişte İsrail / Mossad adına çalışmış olduğunu iddia etmektedir.
Suriye-Rusya-İsrail Üçgeni: Epstein, 2013-2016 yılları arasında İsrail (Ehud Barak) ve Rusya (Putin) arasında “arka kapı diplomasisi” yürütmüştür. Bu görüşmelerin, Rusya’nın Suriye’deki İsrail hava saldırılarına göz yummasını sağladığı ve İsrail’in bölgesel güvenliğini tahkim ettiği iddia edilmektedir.
Epstein, Moğolistan ve Fildişi Sahili gibi ülkelerde, “iş bitirici” olarak devreye girmiş; İsrail’e maden hakları sağlamış ve İran/Çin etkisine karşı istihbarat ağını genişletmiştir.
Epstein ABD Politikalarının Dizaynında da etkili olmuş.
Trump’ın ilk döneminde, ortağı Tom Barrack üzerinden, ABD’nin Suriye’den çekilmesi (2019) gibi İsrail çıkarlarına uygun kararların alınmasında etkili olduğu öne sürülmektedir.
Clinton/Obama Döneminde de Bill Clinton ile olan yakınlığı (26 uçuş) üzerinden şantaj yapılarak, ABD’nin Suriye politikasının pasifize edildiği savunulmaktadır.
Yönettiği bazı fonlar üzerinden, İsrail ordusu için kritik olan gözetim teknolojilerini finanse ettiği ve teknoloji transferini yönlendirdiği belirtilmektedir. Bu teknoloji ve finansal casusluk açısından önemli bir başarıdır.
Bu iddialar mahkemede kesinleşmemiştir. Ancak resmi hiçbir sıfatı olmayan birinin bu işlere bulaşmış olması, örgütünün sapıklık organizasyonundan çok öte bir casusluk faaliyeti olduğunu gösteriyor.
Siyasi analizlerde, İsrail’in bu defa, yeni açıklanan Epstein belgelerini, Trump yönetimini İran politikaları konusunda istediği yöne yönlendirmek için şantaj olarak kullandığı ifade ediliyor.
******************************
Savarona’da Sübyancılık ve Şantaj
Yılmaz Özdil, https://www.youtube.com/watch?v=jNf8LN9_-98 adresindeki videosunda, Epstein dosyalarını Türkiye bağlamında ele alıyor. Özellikle Tevfik Arif’in rolü ve 2010 Savarona yatı fuhuş skandalını Epstein ağına benzer bir “yerli versiyon” olarak yorumluyor.
Şöyle ki; 2010 yılında, Epstein tarzına benzer şekilde, “sübyancı” sapıklara Ukrayna ve Rusya’dan yaşı küçük kız çocukları getirtildiği, bazı oligarkların/ baronların Atatürk’ün yatı Savarona’da bu çocuklara tecavüz ettiği tespit edilmiş. Jandarma baskın yaparak sanıkları suçüstü yakalamış.
Savarona yatını kiralayan kişinin kimliği ilginç. Tevfik Arif (asıl adı Tofik Arifov), 1953 Kazakistan doğumlu. 1993’te Türkiye’ye gelmiş, 1994’te T.C. vatandaş olmuş, İhlas Holding’le ortaklık kurmuş. 2001’de New York’a taşınmış, Trump’la ortak (Trump Soho, Florida otelleri) olmuş biri. Özdil, Tevfik Arif’in Savarona’yı günlük 50.000 dolara işlettiğini, yaşı küçük kızları oligarklara sattığını, şantaj yaptığını iddia ediyor.
Fakat bu rezaleti ortaya çıkaran savcı başka bir göreve alınarak yerine “Fetöcü” bir savcı atanıyor. Yeni gelen savcı Osman Şanal takipsizlik kararı vererek, bütün sanıkları serbest bırakıyor. (Daha sonra Osman Şanal FETÖ üyeliğinden yargılanarak, 11 yıl 3 ay hapis cezası verildi.)
Yılmaz Özdil, Türkiye’den kızların kaçırıldığı, Epstein’in “Lolita Express” adlı uçağının Türkiye’ye 9 defa indiğini hatırlatıyor.
Türkiye’de pedofili şantajı varsa, yerli aktörler üzerinde de yabancı istihbarat (Rusya/Mossad/ABD) lehine uygulanmış olabilir mi?
Bu soru sadece bir vehim eseri olabilir. Ama Savarona olayı gibi üstü örtülmezse, bakarsınız Epstein dosyalarının Türkiye ile bağlantıları da ortaya çıkarılabilir.
******************************
Rehin Alınan Karar Alıcılar
Açıklanan Epstein belgelerinden, şantaja muhatap olan önemli makam, mevki, para ve şöhrete sahip insanlar kullanılarak bazı ülkelerin politikalarının yönlendirilmiş olduğuna dair bilgiler çıkıyor.
Ülkelerin politikalarında kırılma noktaları yaratabilecek değişikliklerde şantajcıların etkisi olduğu anlaşılıyor.
Bu aşamada “Bu işler veya benzerleri Türkiye’de de oluyor mu?”
Türkiye’de bazı siyasetçiler şantaj ve kaset operasyonlarıyla radikal dönüşümler geçirmiş olabilir mi? gibi sorular akla geliyor.
Bu sorular siyasi davranışlardaki ani değişimlerin arka planını anlamaya yönelik analitik sorulardır. Bu yazıda yer alan değerlendirmeler; kamuya açık kaynaklardan yararlanılarak yapılan analizlerdir. Hiçbir kişi, kurum veya devlete yönelik bir suç isnadı içermemektedir.
Epstein belgeleri bize göstermiştir ki; bir ülkede karar alıcıların en temel politikalarında yaşadığı ani, açıklanamayan ve radikal yön değişimleri, bazen sadece siyasi tercihlerle değil, perde arkasındaki baskı mekanizmalarıyla da ilgili olabilir.
Türkiye’de de, hem iktidar ve hem de muhalefet kanadında, geçmişte savunulan temel değerlerin tam tersi istikamette savrulmalar yaşanmaktadır. Ancak bu değişimlerin rasyonel gerekçelerini şeffafça göremiyoruz. Bu durum, ister istemez, ‘karar vericiler üzerinde bir dış baskı mı var?’ sorusunu doğurmaktadır.
Bu soruların cevapları ancak şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokratik denetim mekanizmalarının güçlenmesiyle netleşebilir.
Temennim, ülkemizdeki tüm karar alıcıların, hangi yöntemle olursa olsun baskı altına alınmaya karşı güçlü bir duruş sergilemeleridir.
Türkiye’de Toplum Bilimi- Dün ve Bugün
Geçen yazımı “uygulanmayan bilim yoktur”a yakın bir hükümle bağladım. Lineer cebir, grup teorisi gibi en soyut matematik dallarının bile dönüp dolaşıp uygulamayı desteklediğini anlattım. Bu dönüp dolaşma şaşırtıcıydı ama gerçekti. Fizik ve matematikten bolca söz ettim ama asıl maksadım insan bilimleri—beşerî bilimler idi.
Beşerî bilimlere geçmeden bir aşırı hüküm daha vereyim: Uygulanmayan bilim, bilim değildir! Şöyle ki eğer bilim sadece tasvirle yetinmeyip sebep-sonuç ilişkilerini çözmeye bakıyorsa uygulamalıdır. Çünkü sebep-sonucu çözen gayret, “Sebebi değiştirirsem sonuç nasıl değişir?” sorusuna da cevap arar. İşte burada, bilim uygulamalıdır tezine, yirminci asrın bilim felsefesinin ağır topu Karl Raimond Popper’dan destek gelir. Popper, “Sadece yanlışlanabilen şeyler bilimin sahasına girer; bir iddia yanlışlanamıyorsa bilim değildir.” der. Bir iddianın yanlışlanabilir olması için “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap verebilmesi lazımdır.
Ne yaparsam ne olur? Ne olmaz?
Mevcut bilgilerden, geleceği veya geçmişi tahmin etmeye çalışmayan bir yapı yanlışlanamaz. O hâlde bilim değildir.
İnsan bilimleri de son tahlilde, “Ne yaparsam ne olur?” sorusuna cevap arar. Herkes tıbbı, psikolojiyi beşerî bilim şemsiyesi altına sokmaz ama tıp da psikoloji de sebep-sonuç bilimleridir; şüphesiz uygulamalı bilimlerdir. Aynı şey sosyoloji ve sosyal psikoloji için de doğrudur. Tarih, arkeoloji, paleoantropoloji içinde doğrudur. Bu son grup “Ne yaparsam ne olur?” değil, “Ne oldu da bu oldu?” ile uğraşır. Sebep-sonuç yerine sonuç-sebep ile. Beşerî bilim saymayabilirsiniz ama insana etkisi şüphe götürmeyen paleontoloji ve jeoloji de sonuç-sebep bilimlerindendir. Onları hem geçmişi anlamak hem geleceği tahmin için kullanıyoruz.
Sosyologların, sosyal psikologların, Türkiye için söyleyecekleri önemli sözler olmalıdır. Vardır; hep olmuştur. Sosyolojimizin kurucularından sayılan Ziya Gökalp’in bütün gayreti Türk toplumu içindir. Ne yapılması, hangi politikalara başvurulması gerektiğini bulmak için çırpınır. Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Orhan Türkdoğan, Mübeccel Kıray, Çiğdem Kâğıtçıbaşı ve burada sayamadığım nice bilim adamı genelle de uğraştı ama bu uğraşları hep Türk toplumu için bir şeyler söyleyebilmek, tavsiyelerde bulunmak amacıylaydı.
Merkez köy
Kültür değişmelerini incelediler çünkü kültürü değişen, değiştirilen toplum Türk toplumuydu. Köy sosyolojisi yaptılar çünkü onların zamanında Türkiye’nin çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Mümtaz Turhan’ın “merkez köy”, sonra Ecevit ve Türkeş’in “köy kent” ve “tarım kentleri” tezleri hep Turhan’dandır. Bu çalışmalarda, sosyolojinin seyirle yetinmeyip, elini taşın altına koyması gerektiği mesajı, o merkez köyler için o sosyologlarımızın verdikleri kadro listesinden anlaşılır.
Mümtaz Turhan’a göre merkezî köy kadrosunda öğretmen, ziraat uzmanı, veteriner, sağlık uzmanı, ebe, teknik elemandan başka bir de sosyal hizmet uzmanı- halk eğitmeni de vardır. Bu sonuncunun görevi, köyün sosyal yapısını güçlendirmek, kooperatifleştirmek, örgütlemektir. Erol Güngör’le birlikte, Mümtaz Turhan’ın halefi olarak niteleyebileceğimiz Orhan Türkdoğan, “Köy Sosyolojisi” eserinde merkez köyleri tekrar ele alır ve kadrodaki sosyoloğu açıkça belirtir. Köy kalkınması projelerinde sosyoloğun mutlaka bulunması gerektiğini söyler ve gerekçeleri sayar. Teknik uzmanlar tek başlarına sonuç alamaz. Değişim, sosyal yapıyı göz önüne alarak yapılmalıdır. Merkez köyde sosyal yapıyı analiz eden bir uzmanı bulunmalıdır. Köyün toplum matrisinde değişime yardımcı unsurların ve değişime direnecek unsurların belirlenmesi şarttır. Sosyolog, bu analizlerden başka davranış değişikliklerini yerinde izleyecek ve kalkınma programlarını sosyal yapıya göre uyarlayacaktır.
Merkez köy, Türkiye’nin %75’i 40 000 adet köyde yaşarken kurgulanmış bir çözümdü. 40 000 köye yukarıda sayılan hizmetlerin götürülmesi mümkün olmadığı için bunları merkezler etrafında toplamak ve mesela 40 bin yerine 4 bin noktaya hizmet götürmek planlanıyordu. Bu yapılmadı. Sonuçta köyler yok oldu.
Kuzuların sessizliği
Köylü toplum, şehirli toplum hâline geldi diye sevinebilirsiniz. Köylü toplumun, endüstrileşmenin itici gücüyle burjuva toplumu, şehirli toplum hâline dönüşmesi iyi bir şey olabilir. Burjuva kelimesi şehirli demektir zaten. Ancak kalkınma teorilerinde bir de “endüstrileşmeden şehirleşme” diye arzu edilmeyen bir süreç anlatılır. Bizimki hangisidir? Onu da sosyologlarımızın söylemesi gerekir.
Geçmişi ve bugünü gözlediğimde benim vardığım sonuç şudur: 20. asırdaki sosyologlarımız bütün dikkatlerini Türk toplumuna odaklamıştı. “Bu toplumu tutup kaldırmak için ne yapmalıyız?” sorusu temel dertleriydi. Şimdi de öyle mi? Ben o yoğunluğu, o odaklanmayı göremiyorum.
Türkiye’nin kucağında büyük sosyal problemler var. Kontrolsüz, plansız göç dalgaları. Millet devletini, millet egemenliğini yıkmaya yönelmiş kalkışmalar ve bu kalkışmalara hoşgörüyle yaklaşılmasını salık veren odaklar. Bunlar olur mu? Olursa nasıl olur? Toplum nasıl ve ne yönde değişiyor? Barışa mı yoksa başka yönlere mi sürükleniyor? Bilim adamı sıfatını taşıyan birilerinin bu soruları cevaplaması lazımdı. Hiç olmazsa bunlara cevap aradığını söylemesi. Araştırdım; meğer tam aksine, bu konuların zülfü yâre dokunduğu, pek bulaşmamak gerektiği telkini varmış. Kuzuların sessizliği…
81 İl İçinde 61’inci Olsanız
Önce bir gazete haberi: “Kocaeli Sağlıkta Sınıfta Kaldı”
Başlığın devamını okuyorum: “Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi kapsamında yayımlanan 2025 yılı verileri, illerin sağlık hizmetlerindeki performansını ortaya koydu. Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim kriterlerinin esas alındığı değerlendirmede, Kocaeli 81 il arasında 61’inci sırada yer aldı.” cümleleri ile haberin ayrıntıları verilmiş. Bir de: “Sanayi ve nüfus yoğunluğu yüksek iller arasında yer alan Kocaeli’nin sağlık hizmetleri performansının komşu illerin gerisinde kalması dikkat çekti.” cümlesiyle karşılaştırma yapılmış.
Siz ne düşünürsünüz, bilmem; ben sağlıkçılardan memnun değilim. Çok uzak olmayan, hani doktorlara zor ulaştığımız zamanlarda, muayene olmanın mutluluğunu yaşar, huzurunu duyardık. Odasına girdiğimiz doktorun beyaz önlüğü olurdu, boynunda taşıdığı stetoskobu mutlaka bulunurdu. Şikâyetimizi bile tam söylemeden önce bizi baştan aşağıya süzer, sırtımızdan ve göğsümüzden ciğerlerimizi ve kalbimizi dinlerdi. Sıkıntımızı biraz daha dillendirince elindeki özel fenerle gözlerimize ve kulaklarımıza ışık tutar, onları incelerdi. Ağzımızı açtırarak derin bir “aaa” dedirtmek, olmazsa olmaz bir işti. Yanındaki hemşireden nabzımızı ve ateşimizi ölçmesini isterdi. Aklımıza gelmeyen soruları sorar, hastalığımızı iyice anlamaya çalışırdı. Biz de kendimizi tam ifade edebilmenin güveniyle aldığımız reçeteye sadık kalır, ilaçlarımızı hakkıyla kullanırdık.
Peki ne oldu şimdi? Dostlarıma soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor. Artık doktorlar muayene etmiyorlar, oturdukları yerden “Şikâyetin ne?” diyorlar, bilgisayardan bir reçete numarası verip doğruca eczaneye yönlendiriyorlar. Pek az doktor, belki tahlil istiyor. Doktorların görünüşleri, davranışları, ilgileri hastalara güven vermekten bir hayli uzaklaşmış durumda.
Hekimlik, son derece önemli, mübarek bir meslek. Bununla ilgili daha önce birkaç yazı yazdığımı hatırlıyorum. Gönülden, sevgiyle yapılmayan hekimlik hastayı tedavi etmek yerine daha da hasta ediyor. Her hasta, bir çocuğun annesine duyduğu güveni hekime duymak ister. Tedavinin yarısı ilgidir, sevgidir, hastaya zaman ayırarak onu dinlemektir.
Bu gözlemimi bir doktorla paylaştığımda bana şunları söyledi: “2019 Pandemi döneminde bir süre doktorlar hastalara karşı fiziken mesafeli durdular. Ancak bu geçici bir dönemdi. Her doktorun hastasını muayene etmesi, özellikle öksürük şikâyetlerinde stetoskopla dinlemesi mesleğinin gereğidir.”
Sağlık sisteminde son yirmi yıl içinde büyük iyileştirmeler yapıldı. Vatandaş olarak memnunuz. Sistemdeki değişikliğe bilerek karşı çıkanların veya ayak uyduramayanların varlığı inkâr edilemez. Mesleğini sevmeyenlerin, bir nedenle mesleğinin hakkını vermeyerek vatandaşa güven verici hizmeti sunamayan doktorlarımızın uyarılması veya meslekte geri hizmete alınması da sağlık yöneticilerinin görevi.
Amacım, bir meslek erbabını tahkir etmek, değersizleştirmek değil. İşi sulandırmak gibi bir niyetim de yok. Yapay zekânın, sağlıkla ilgili beni tatmin edici seviyede olduğunu söylemek istemiyorum. İtiraf etmeliyim ki yapay zekâ, bir hastayı daha iyi muayene ediyor; ona muhtemel pek çok soru soruyor, aklımıza gelmeyecek ihtimallerden bahsediyor, önerilerde bulunuyor. Sonunda yine hekime görünmeyi tavsiye ediyor; ama hasta kişi de hizmet alamayacağını düşünerek sağlık ocağına, hastaneye gitmemeyi tercih ediyor. Yapay zekâ, hekimlerin yerine geçmemeli, mesleğini elinden almamalı. Hekimlerimiz, hafızalarımızdaki güzel hatıralarıyla var olmalı, hizmetleriyle saygınlıklarını korumalı.
Hasta memnuniyeti, randevu süreleri, hizmet verimliliği ve sağlık hizmetlerine erişim gibi kriterlerle 61. sırada yer alması Kocaeli sağlık yöneticilerini düşündürmeli, yöneticiler dürüstçe kendilerini sorgulamalı. Kriterlere hasta memnuniyeti, reçete takibi, ilaç kullanımı da eklenmeli. Verilen ilaçların yarıdan fazlasının israf edildiğini düşünmekteyim. Sağlık, maliyeti yüksek bir sektördür, ilaç savurganlığını önlemek, vatandaşı bu konuda bilinçlendirmek de sağlık yöneticilerinin görevi olmalı.
Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen GÖREN (Görev-Eylem-Netice) sistemi, Kocaeli için övünülecek tablo sunmasa da takdire değer bir çalışma. Bu tür çalışmalar, eğitim, güvenlik, adaletli gelir dağılımı, adalete güven gibi alanlarda da yapılmalı, kurumlar hizmet kalitesinde rekabete yönlendirilmelidir. Benim yeni haberdar olduğum bu tür çalışmaların, hükümetin politikası gereği olduğunu düşünmek istiyorum, böyleyse proje ve emek sahiplerini tebrik ediyorum.
“Kimin karnı ağrır, o bağırır.” der eskiler. Ağrı neredeyse can oradaymış. Sağlık, ihmal edemeyeceğimiz alan, sağlık görevlileri de vazgeçemeyeceğimiz kişiler. Hepsi bizim için birer kıymet. Kıymetlerimizin, beklentilerimizin üzerindeki hizmetleriyle daha değerli olmalarını istemek de güzel ülkemizin cefakâr, fedakâr, kadirşinas insanlarının hakkıdır.
Ülkemizin bizi biz yapan değerleriyle yetinmek, bu vatan toprağında var olmanın mutluluğunu duymak için iyilikte, güzellikte, hizmette yarışmak, hem atalarımızın mirası hem konjektürel coğrafyanın gereğidir.
Sırât – ı Müstakîm
Sırât-ı Müstakîm / İstikametli ve Doğru Yol, iman ve inancın yoludur.
Delil ve imamı / önder ve rehberi, inayet ve hâkimiyet kanadını inananların üstüne geren Kur’an’dır.
Ne zaman ki, Ezelî Sultan Yüce Allah’ın rahmet, inayet ve yardımı; insanı yaratmak istedi.
Kudreti, insanı ortaya çıkardı. Yönlendirici tavırlarla donatılmış olarak irade kanunuyla, yeryüzüne indirdi. Beden elbisesini insana, şefkat ve korunma duygusuna sahip kılınmış olacak şekilde giydirdi. Lâyık olduğu emaneti kendisine verdi. Bunun nişanı olarak Niyaz edip, Namaz kılmayı ondan istedi.
Devirler boyunca takınacağı tavırlar; uzun yolculuğunda Naz Makamı olarak belirlendi. Yoldaki kolaylıklar için, kaderden yönetmelik verilen insan; hayat yolculuğunun her safhasında, misafir gibi kardeşcesine karşılanır oldu.
İnsan, Tabiat’la karşılıklı alış verişte bulunur. Âdeta bir ticaret anlayışıyla muamele görür. Dünya kapısında sevinç çığlıklarıyla varlıklarla kucaklaşır.
Böylece, Rahmân olan Allah’ın isimlerinin aynası olan İnsan, hayatı boyunca âdeta tepinip duracağı, şahadet / görünen âlem olan Dünya’ya adım attırıldı. Üstelik henüz hiçbir şey bilmez olduğu hâlde.
Çünkü, delil ve imamı / önder ve rehberi Rahmân’ın göstereceği yollar idi. Delil olarak görünen ise, nazenin / duyarlı, dünyaya sâdık açık gözleri idi.
Oysa, insan önceki hâl ve durumunu bir hatırlasa! Neydi? Ne oldu? Neredeydi? Nereye getirildi? Garîb ve yetimdi! Düşmanları çoktu. Hâmisini bilmezdi! Şimdi ise, iman ve inanç nuru / aydınlığı ile, o düşmanlarına karşı sağlam esaslar edinmişti. İnsanın koruyucusu olan dayanakları ise düşmanlarını def’ etmeye yeter derecede idi.
O Allah’a imandır ki, ruhun ışığı, hem hayatın nuru olup, ruhunun ruhu, yani ruha ruh verendir. Böylece kalbi rahatlar. Düşmanlarına aldırmaz! Hattâ düşman tanımaz!
Önceki dalâlet / sapkın yoldayken vicdana yönelmiş; ondan binlerce bağırıp çağırma ve çığlıklar işitmiş; belâlarla karşılaşmıştı! Çünkü insan; emel, arzu, istidat ve hisleriyle daima ebedî oluşu / sonsuz kalışı ister.
İnsan, inkâr içindeyken yolu, yordamı bilmezdi! Ağlayıp sızlanmaktan, yalvarıp yakarmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu!
Fakat, -elhamdülillah- insan, dünyaya gelişinde medet ve yardım alacak noktayı buldu. O kabiliyet noktası insana ve emellerine; daima hayat veriyor. Ebedü’l-âbâd’a / ebedler ülkesine, sonsuz ahiret hayatına erişmek için, insana kanat açtırıyor.
Yaratılışındaki istidat ve kabiliyet insana yol gösteriyor. Hem yardım ediyor, hem âb-ı hayatı içiriyor, hem olgunluk ve mükemmeliyete doğru koşturuyor. O medet noktası. O şevke getiren işaretler…
İmanın ikinci kutbu: Haşri tasdik ve onaylamaktır. Ebedî / sonsuz saadet / mutluluk ki, o sadefin / mahfazanın cevheri ve incisidir. İmanın bürhanı / delili ise Kur’an’dır. Vicdan da, insanî bir raz / sırdır.
Şimdi ey insan! Başını kaldırıp kâinata bakarak onunla konuş! Önceki dalâlet / sapık yolun ne kadar dehşetli bir görüntü verdiğini hatırla! Şimdi gördüklerin ise, her tarafa gülücükler saçıyor! Nazlı bir şekilde niyaz ve dualarını içeren seslerin semada yankılanıyor.
Hem görür ki gözü arımisal olmuştur. Her tarafa uçuyor. Kâinat, bostanıdır. Her tarafta çiçekler. Her çiçek veriyor insana çok tatlı bir su. Ünsiyet / dostluk, teselli ve sevgi veriyor. O da alır getirir şahadeti. Bal gibi lezzetli yapar. Balda bir bal akıtır. O esrarengiz gizemli / sır dolu yiğit insan.
Velhasıl Sırât-ı Müstakîm, insanı mest ve şad etmeye devam ediyor.
Gezegenlerin hareketlerine, yıldızlara, güneşlere gözü takıldıkça, Hâlık’ın hikmet ve amacını eline verirler. Hem ibret levhasını, hem rahmet parıltısını alıp uçuşa geçer.
Sanki İnsan, Güneş’le konuşur!
Uygulamalı Bilim, Uygulamasız Bilim
Uygulamalı bilimler… Bu ifadeyi sıkça duyarız. Bunun ima ettiği bir ayrım var. Demek ki bilimler ikiye ayrılıyor. Uygulamalı bilimler ve uygulamasız bilimler. Aynı ayrımı daha da çarpıcı tarzda yazabiliriz: Bilim için bilim ve insan için bilim! Tıpkı sanat için sanat ve tersi gibi. O “tersi” her ne ise—ideoloji mi siyaset mi…
Aslında bilim de sanat da insan içindir. Bilim adamı ve sanatçı, “Hadi oturup insan için bir şeyler yapayım.” diye düşünerek işe koyulmaz ama ne düşünürse düşünsün ne hissederse hissetsin sonunda ortaya koyduğu ürün, insanın kullanımı içindir. Hani ihtiyaç keşfin anasıdır derler. Anası yoksa doğum da yoktur.
Şuraya kendimden bir alıntı yapayım:
“Hadi teknoloji neyse ama bilimle fayda nasıl birlikte olur! Zannedilir ki bilim adamları merak ettiklerini, evrenin sırlarını araştırıp çözer. Sonra teknoloji, onların bulgularını kullanarak yararlı şeyler icat eder, üretir. Bilim tarihine baktığınızda bunun tam tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. En çarpıcı misali, endüstri devrimini başlatan buhar makinesi. James Watt’ın buhar makinesini icadı ile onun bilimi, yani termodinamik arasında yetmiş yıl var. Önce makine, sonra teori gelmiş.” (6 Haziran 2025 tarihli “Çıkar ve Bilim” başlıklı yazım.)
Matematiğin sihri
Fizikle uğraşanlar sık sık şu şaşırtıcı gerçekle karşılaşır. Çözmeye, anlamaya çalıştıkları tabiat davranışını matematikçiler daha önce çözmüştür. Bu ne demek şimdi! Şu demek: Tabiatın o köşesine tıpa tıp uyan bir matematik dalı vardır; ve bu cidden hayret vericidir. Matematikçi o yapıyı kurarken fiziğin o gerçeği, doğanın o davranışı bilinmiyordu bile!
İki örnek: Kuantum Teorisi’nin tam anlaşılması lineer cebir denilen matematik dalı sayesinde oldu. Bu eşleşmeyi önce Heisenberg, sonra Dirac gördü. Fakat lineer cebir her ikisinden de eskiydi. Einstein’ın genel izafiyet teorisi için tensör cebri gerekiyordu. Fakat tensör cebri daha Einstein doğmadan kurgulanmıştı!
Matematik de insan içinmiş!
Bir üçüncü örnek de fiziğin şu andaki en uzak sınırlarından; tanecik fiziğinden. Temel taneciklerin varlığını, davranışlarını açıklamak için geliştirilen birden fazla teori, matematiğin grup teorisine dayanıyor. Elementer partiküllerin keşfi ve teorisi 20. asrın ikinci yarısının konusu. Grup teorisi, Galois ve Cauchy’nin işi ve 19. asrın ilk yarısına ait. Bu da garip değil mi?
Çok tuhaf, sanki sihirli tesadüfler bunlar! Aslında değil. Çünkü matematikle gerçek hayat arasında, matematikçinin belki hissetmediği fakat şuur altında kurulup oturmuş bir paralellik vardır. Matematikçi de matematikçi olmayan da çevresindeki doğanın gerçeğinden etkilenir, oradan aldığı izlenimlerle düşünür. Doğanın davranışlarının kendini tekrarlaması da çok tuhaf değildir.
Genel izafiyetin ve kuantum teorisinin aksine, bilim devriminin ilk ve en büyük keşiflerinden Newton kanunları için gereken matematiği Newton kendisi buldu. Diferansiyel ve entegral hesap. Biz lise sonda okumuştuk. İstanbul Teknik Üniversitesi giriş sınavında da sorulurdu. Lise müfredatında hâlâ var mı baktım. Mevcut bakan döneminde entegral kaldırılmış. Sayın bakan, “Ben kaldırmadım, komisyon kaldırdı.” diyor. Eh o hâlde mesele yok. Demek diferansiyel ve entegral hesap zaten yokmuş.
Bilim uygulanır
Öyle ya. Newton kanunları ve onun dayanağı türev, entegral ve diferansiyel denklemler daha çok yeni. Doğru mu yanlış mı hele belli olsun, ondan sonra bakarız. Daha şunun şurasında dört asır olmuş. Daha dün gibi. Biliyorsunuz evrimi de zor olduğu için kaldırmıştık.
Neyse yukarıdaki son paragraf kinayeydi. Dostlarım şikâyet ediyor. Bazen şaka yapıyorsun ama anlaşılmıyor diye. İşbu yazdığımda ciddi değilim diye belirteceğim bundan sonra.
Bilimi bilim adamları, bilim için yapsın bırakın. Ama bilim son tahlilde insan içindir, insanın yararına kullanılacaktır, kullanılmalıdır. İnsanın yararına kullanılabilmesinin şartı da bize ne yapmamız gerektiğini söylemesidir. Yani sebep-sonuç; yani determinizm, yani şu sebepler şu sonuçları doğurur diyebilmesidir. Öyle ki sonuçlar hoşumuza gitmiyorsa sebepleri değiştirelim; hoşumuza gidecek sonuçları alabilmek için gereken sebepleri sağlayalım, kuralım.
Bu yazı, beşerî bilimlerin uygulanabilirliği, toplum yararına kullanılabilirliği tartışmasının methaliydi. O bir sonraki yazıma kaldı.
(https://millidusunce.com/cikar-ve-bilim/ )

