5.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Şubat 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Düşün Damlaları  (28)

     – Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

     Meselâ: Herşeyi görmelerini ve anlamalarını sağlar. Onları hikmet sahibi kılar. Her şeyin nedenlerini ve  niçinlerini cevaplandırır. Gaybe âşina kılar. İsterse görmeden gösterir, duymadan duyurur. Anladığını idrak ve derk ettirir, algılatır. Bu gibi sayısız mânâ ve anlamlara sahip kılar.

     – Tüm kâinat, tüm cüzleriyle Yaratan’ı gösterir. Çünkü, her şey Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsidir. İşte bu anlamdaki varlıkların, Allah’ın birliğine şâhit olmaları İlahî birer işarettir.

     – “Hu” diye okunan, telaffuz edilen harfin şekline bir bakılsa; yazılış şeklinin kâinatı ve gök cisimlerini nasıl resmettiğinin farkına varılır. İşte Kur’ân’ın mucize oluşunu, bir de bu açıdan düşünmeli. Mânâ ile şeklin uyumunu ibretle tefekkür etmeli.

    Nitekim “Kul euzü birabbinnasi.” ve devamını okurken mânânın somutlanışını hayretle görürüz. Keza “Tebbet yeda” ve devamında mânânın seslenişi duyulur. Kur’ân’ın kelimeleri ve mânâları arasındaki uyum düşünülmeli. Nasıl muhteşem bir kitaba sahip oluş, şükranla yâd edilmeli. 

     – Nasıl ki bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz. Bir müessese ve kurum müdür ve idarecisiz olamaz. Ama bunların etrafında çalıştırdıkları vardır. Yapılanlar idarecinin direktiflerinden başka  şeyler değildir. Tabii ki, Allah’ın gözler önüne zâhiri birer perde olarak sundukları, birer kukladan ibaret olup, yapan yaptıran, aslında bizzat Allah’tır.

     Oysa insanlar gerçekten yardımcıya muhtaçtır. Fakat, Allah’ın bu çeşit yardımcılara zinhar ihtiyacı yoktur. Zâhirdeki görüntü imtihan sırrından dolayıdır.

     Ölünce, bu sırra artık ihtiyaç kalmadığı için, sebepler ortadan kalkar. İnsanlar gerçeği olduğu gibi görür.

     – “Bu dünyada Allahu Tealâ, izzet ve azametinin gereği, akla göre sebepleri, kudretinin bir perdesi olarak var etmiştir. Ama tevhid hakîkati ve İlahî Celal de, Allah’ın kudretinin ortaya koyduğu eserde; hakikî tesirden el ve eteklerini çekmelerini isterler.”

     Zaten bu, istiklal ve bağımsız oluşun da bir gereğidir. Çünkü saltanat, şerik yani ortak kabul etmez. II. Bayezid’in “Arus-u saltanat şerik kabul etmez.” / “Saltanat gelini ortak istemez.” dediği gibi.

     – Kitap ve içindeki harfler, kelimeler, cümleler, kâğıt ve kitabın kapağı; hiçbiri kitabın ortaya çıkışında asıl rol sahibi değildir. Kitabı kitap yapan; onu yazan ve yazdıklarına binbir mânâ yükleyen İnsan’dır. İnsan ise, kitabın ne maddesine benzer, ne de mânâsına! Yüce Allah da, yarattıklarından müstağnidir. Yâni ne onlara muhtaç, ne de onlara karşı ihtiyaç içindedir.

     – Köpek Balıkları ağızlarını açıyor, küçük balıklar girip dişlerini temizliyorlar! Timsah da…

Büyük hayvanlar ve kuşlar, maymunlar birbirlerine yardım edip, asalakları bulup çıkarırlar!…

Her vücut organı; birbirini tamamlayan, onun yardımına koşan organlar toplamıdır.

Rüzgarın, tohumları taşıması. Arıların, böceklerin; çiçek ve bitkiler arasında postacı gibi görev yapmaları, hava ile yer arasındaki ilişki ve alış verişler…                                                                                                                                                         

     Velhasıl her şey, her şeye bağlı. Her şey, başka bir şeye muhtaç. Her şey, her şeysiz olmuyor, olamıyor.

     Bütün bunların arkasında, bu uyumu sağlayan ve hazırlayan Zât-ı Zülcelal Hazretleri var.

     Her şeyi, birbirinin hizmet ve yardımına koşturuyor. Hepsini de insana hizmet ve yardımda âdeta birbiriyle yarıştırıyor.

     Evet “Bir şey, her şeysiz olmaz.” Nitekim olmuyor olamıyor.

     – “Kâinatın bir şiir gibi nazmedilip yazılmasında bir mucizelik var. Kur’ân-ı Kerim nasıl ki mucizedir, hiç kimse onun benzerinde bir kitap yazıp ortaya koyamaz.

    Aynı şekilde, kâinat kitabının yaratılması da öyle mucizedir.”

    Biri kevnî / maddî, somut kitap.

    Öteki kelâmî, soyut mânâ kitabı.

    Biri; sayfasında harf, kelime ve cümleleri bulunduruyor.

    Öbürü; mânâ ve anlamları gösteriyor.

Sevgililer Günü Anısına…

                           ( Sevenler Öldüğünde Yüreklerindeki Sevda Nereye Gider? )

    O sabah da erkenden uyanmış, gece boyunca yağan kar yağışının soğuttuğu evin bir an önce ısınması için sobasını yakmış, yavaş yavaş ısınan mutfağına geçerek biricik sevgilisine kahvaltı hazırlamaya başlamıştı…

   50 yıldan beri hep aynı şeyi yapar, özellikle de sevgililer günü geldiğinde kahvaltıyı o hazırlardı.   Bugün Şubatın 14’üydü.

   Bir an düşündü!

 ‘’Sevginin, sevgililerin günü olur mu hiç?’’ Diye söylendi.

  Tabii ki olmazdı. Seven insan sevdasını günün her saatinde hissetmeli, sevdiğine de göstermeliydi. Seven gönüllerin sevdası zaten sadece bir güne sığmazdı…

  Ne çabuk geçmişti o sevgi dolu yıllar…

  Ne çok birikmişti yaşamlarına anlam katan anılar.

  Göz göze geldikleri, el ele tutuştukları ilk günü hatırladı. Derin bir iç geçirdi. Ve sonrasında acısıyla, sevinciyle yaşanan onca yıl bir anda adeta canlandı.

  Sevgiyle dolu yıllar ardı ardına sıralandı…

   20’li yaşlarda evlendiklerinde ikisi de çok gençti. Ama onlar her şeyi birlikte büyüyerek yaşamıştı.

  Analar, babalar, yakın akrabalar yoktu artık.

  Ama yaşamlarına anlam katan iki evlat, iki de torunları vardı.

  Ve hala birbirleri için çarpan iki sevgi dolu yürek…

   Hayatın en güzel tarafı da bu değil miydi zaten.

   Hayatın en güzel tarafı bu idi ama bundan da güzel olanı, tüm bu güzellikleri paylaştığı, ona bunca zaman büyük bir tutkuyla bağlanan eşi, sevdiği gonca gülünün varlığı idi.

   El, ele tutuştukları o günden sonra bu eller hiçbir zaman ayrılmamıştı. Zaman onları öylesine büyük güçlüklerle sınamıştı ki! Ama onlar her güçlüğe göğüs germiş,  birbirlerine olan sevdalarından asla vazgeçmemişlerdi.

   Tüm bunları düşünüp, kimi zamanda kendi kendine konuşurken hazırladığı kahvaltı masasını türlü kahvaltılıklarla donatmış; ocakta kaynayan çaydanlıktan gelen ses, çayın da hazır olduğu haberini vermişti.

   Artık her şey hazırdı. Sırada evin hanımının, biricik sevgilisinin masaya gelmesi kalmıştı…

   Yavaş, yavaş yatak odasına doğru yürüdü. Oda kapısını usulca açtı. Ve sonrasında:

   ‘’Kahvaltı hazır Gülüm’’. Diye fısıldadı.

    Ancak Gülünden bir cevap alamadı. Çünkü sevdiği kadın odada artık yoktu…

  Sevdiği kadın odada yoktu ama 50 yıl aynı yastığını paylaştıkları yatağın başucunda gonca gülünün gülen bir fotoğrafı ile o sonsuz yolculuğa çıkmadan önce ona hitaben yazdığı son sözleri vardı.

   ‘’Canım sevgilim;

     Biliyorum, ben gittikten sonra hayat senin için çok zor geçecek. Çok üzüleceksin. Yalnız gecelerin ağırlığını taşıman kolay olmayacak. Ama lütfen üzülme, korkma. Ardımızda kalan anılar sana güç verecek. Hem evlatların, torunların da seninle…

   Senden son bir ricam olacak!

   Her 14 Şubat geldiğinde, ben varmışım gibi yine erkenden kalk, kahvaltımızı hazırla. Yine yatağımıza gel beni uyandır. İnan ki, ben her yıl bu anı bekleyecek, yine seninle birlikte olacağım…

    Seni hep sevdim. Ömrüm seni sevmekle geçti. Yeniden dünyaya gelsem yine senin sever, yine senin sevgilin olurdum.

   Hem sevgimi de yanımda götürmüyor sana bırakıyorum. Seni korusun, kollasın diye…

   Hoşça kal aşkım…’’

   Bu kısacık mektubu onu kaybettiği iki yıl önce yatağının başucunda bulmuştu.

  Her güçlüğe birlikte göğüs germişler, her zorluğu el ele vererek aşmışlar ama o melun hastalığa yenik düşmüşlerdi.

   İşte bu sabah, onun beklediği o sabahtı.

  Geride daha kaç 14 Şubatı kalmıştı bilemiyordu! Ama o, her 14 Şubatta onun istediğini yapacak;  sabah kahvaltısını o varmış gibi hazırlayacaktı…

  Yüzlerce defa okuduğu mektubu bir kez daha okudu. Yatak odasının kapısını yavaşça kapattı. Kahvaltı masasına döndüğünde, biricik sevgilisinin, ömrünce sevdiği kadının hayalini, gülen yüzünü karşısında buldu. Her 14 Şubatta o biricik gülünün söylediği cümleleri hatırladı: ‘’Günaydın aşkım. Bak sevgim seninle, yanı başında duruyor. Haydi, gel artık çayını soğutma…’’ Yavaşça masaya oturdu. Gözlerini kapadı. Hayat artık onun için sadece anılar yumağından ibaretti…

                        Yaşanmış bir hayat hikâyesini anlattığım bu yazımdaki asıl soru şu:

                             ‘’ Sevenler öldüğünde yüreklerindeki sevda nereye gider? ‘’

   Cevabınızı en azından bu 14 Şubat günü sevdiğinize mutlaka söyleyin. Onu ne kadar çok sevdiğinizi defalarca tekrarlayın. Siz gittiğinizde dahi yüreğinizdeki sevdanın onun yanında olacağını onun gözlerinin içine bakarak bir kez daha, bir kez daha söyleyin.

   Çünkü o gittikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, anılar yumağında ona seslenseniz de, hayalini yanı başınızda hissetseniz de, onun yeri ise asla dolmuyor…

Yolsuzlukla Mücadele İddiası da Çöktü

R. Tayyip Erdoğan’ın ve diğer AKP yetkililerinin uzun yıllar çok kullandığı söylemlerden biri, “Biz yola çıkarken 3Y ile mücadele dedik; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Yolsuzluğa asla müsamaha göstermedik, göstermeyiz” sloganıydı.

Günümüzde “Yoksulluk ve yasakların” arttığını herkes kendi gözlemleriyle bile görebilir halde. Özellikle CHP’li belediyeler üzerinden yürütülen ve adına “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları” denilen yargı operasyonları ile yolsuzlukla mücadele edildiği iddia ediliyor.

Acaba yolsuzluk algısı bu iddialardan ne kadar etkileniyor?

Veri olmadan, ölçümler yapılmadan yapılan tartışmalardan sonuç çıkmaz. Artık sosyal parametreler de objektif ölçütler kullanılarak ölçülebiliyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü bu konuda ölçüm yapan en güvenilir örgütlerden biri. Her yıl tüm ülkelerde kamu sektörü yolsuzluk algısını 0 (yüksek yolsuzluk) ile 100 (tamamen temiz) arasında bir ölçekte değerlendiren kapsamlı bir rapor hazırlıyor.

Türkiye, “2025 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde” 100 üzerinden yalnızca 31 puan alabilmiş ve 182 ülke arasında 124. sıraya gerilemiştir. 2024 yılında 34 puanla 107. sırada yer alan Türkiye’nin, sadece bir yıl içerisinde 17 basamak birden düşmesi son derece kritik bir uyarı olmalıdır.

Türkiye’de, yapısal reformlar rüzgarlarının estiği 2012-2013, Yolsuzluk Algı Endeksi puanının 50 ile zirvede olduğu yıllardı. Bu puanla küresel sıralamada 53. sırada, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri arasında lider konumda yer alıyorduk. Moody’s, Fitch gibi kuruluşların Türkiye’yi “yatırım yapılabilir ülke” ilan ettiği yıllardı.

Türkiye bu tarihten itibaren aralıksız bir kurumsal ve hukuksal erozyon sürecine sürüklendi. 2013’ten 2025’e kadar geçen 12 yıllık periyotta Türkiye, toplamda 19 puan kaybederek küresel sıralamada tam 71 basamak geriledi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sonrası yapısal düşüşün belirginleşmesi ile en çok gerileyen ülkeler arasına girdik. 2025’te de en sert düşüş gerçekleşti.

2025 yılı skoru ile Türkiye; Zambiya ve Gambiya’nın dahi gerisinde kalarak Avrupa Birliği üyelik sürecindeki ülkeler arasında açık ara en alt sıraya demirledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporu, Türkiye’deki bu gerilemenin son derece “keskin ve kalıcı” olduğunu, yolsuzluğun siyasal ve idari yapılara sistematik ve derin bir biçimde yerleşmesi nedeniyle bu tablonun tersine çevrilmesinin artık son derece güçleştiğini vurgulamaktadır.  

*************************************

Neden Hukuk Devleti Diye Yırtınıyoruz?

Yolsuzluk Algı Endeksindeki bu sert düşüş, soyut bir “algı” meselesi değildir. Son yıllarda yaşadığımız somut olayların, yüksek profilli davaların, siyasi ve ekonomik alanlarda art arda gelen yargıya siyasi müdahalelerin doğal sonucudur.

Yolsuzluk Algı Endeksi’nin yöntemi basittir: Yargı bağımsızlığı, denetim kurumlarının etkinliği, siyasetin finansmanı ve kamu yönetiminde liyakat. Türkiye’de bu alanların her birinin sahada karşılığı var. Verilerle olaylar birbirini doğruluyor.

Dün görevden alınan Adalet Bakanı hemen her gün “YARGI BAĞIMSIZDIR” diyordu ama halkın yargıya güveninin sürekli düştüğünü Yargıtay Başkanları bile itiraf ediyor.

Son yıllarda kamuoyunu meşgul eden dosyalar, bu göstergenin ve halkın güveninin neden aşağı çekildiğini açıkça ortaya koyuyor.

İBB ve Ekrem İmamoğlu dosyaları bunun en görünür örneği. İBB’ye yönelik yargılamalar, terör bağlantısı iddiaları, İmamoğlu ve ekibi hakkında açılan davalar ve siyasi yasak tartışmaları… Bu dosyalar, CHP kurultaylarının iptal davaları, parti içi süreçlere yönelik yargı müdahaleleri de Türkiye’de “hukuki süreçlerin siyasi rekabetin bir parçası hâline geldiği” yönündeki eleştirileri güçlendirdi.

Muhalif bazı belediye başkanlarının tutuklanması ve bazı belediye başkanları ve milletvekillerinin AKP’ye transferiyle “milli irade rafa kaldırıldı” tartışması yeniden alevlendi.

Bu örneklerin her biri, Yolsuzluk Algı Endeksi’nin “yargının tarafsızlığı” ve “kurumsal öngörülebilirlik” göstergelerinde Türkiye’nin neden gerilediğini açıklıyor.

****

Yolsuzluk Algı Endeksinde önemli olan 2. Parametre yargının ve denetim kurumlarının bağımsızlığıdır. Türkiye’de bu başlık son yıllarda daha fark edilir hâle geldi.

TÜSİAD yöneticilerine açılan davalar, iş dünyasının eleştirel açıklamalarının yargı yoluyla baskılandığı iddialarını gündeme taşıdı. ZP Genel Başkanı Ümit Özdağ, ünlü gazeteci Fatih Altaylı, sinema sektörünün etkili ismi Ayşe Barım gibi isimlere yönelik davalar, ifade özgürlüğü tartışmalarını derinleştirdi. Habertürk grubunun eski ve yeni patronlarına yönelik soruşturmalar, Habertürk ve Tele-1 gibi medyaya kayyım atanması otosansür mekanizmalarını tetikledi. Bu olaylar medya sahipliği ile siyaset arasındaki ilişkinin karanlık yüzünü düşündürmektedir.

Bazı büyük sermaye ve medya kuruluşlarının kayyıma devri, Yolsuzluk Algı Endeksi göstergelerinde Türkiye’nin neden hızla gerilediğini açıklayan örneklerden biri hâline geldi.

Yıllardır artan bir şekilde, “Hukuk Devleti” diye adeta yırtınmamızın sebebi budur.

*************************************

Siyasetin Finansmanı ve Liyakat Sorunu

Yolsuzluk Algı Endeksinde 3. Parametre siyasetin finansmanı ve liyakattir. Bu, Türkiye’de son yıllarda en çok tartışılan alanlardan biridir. Partilerin finansmanı ve kampanya harcamalarının şeffaf olmaması, kamu kaynaklarının seçim süreçlerinde kullanıldığı iddiaları ve bağış mekanizmalarının denetlenmemesi, Türkiye’nin düşük puan alma sebeplerindendir.

Belediyelerdeki yolsuzluk iddialarının gerçek kaynağı siyasetin finansmanı sorunudur. İstisnalar hariç, Belediyeleri ve kamu kaynaklarını yönetenlerin bu makamlardan aldıkları güçleri siyasete finansman sağlamak için kullandığı herkesin bildiği bir sırdır. Ama nedense yolsuzluk iddialı soruşturmalarda iktidar partileri mensupları muaftır. Hatta muhalefet partilerinden seçilmiş olanlar yolsuzluk iddialarından korunmak için iktidar partisine transfer olmakta, yargıya karşı siyasi transfer zırhını kuşanmaktadır.

Kamu yönetiminde liyakat tartışmaları da bu tabloyu tamamlıyor. Belediyelerden bakanlıklara kadar geniş bir alanda “liyakat yerine sadakat” eleştirileri, kurumsal kapasitenin zayıfladığı yönündeki kaygıları artırıyor. Bu durum, Yolsuzluk Algı Endeksinde Türkiye’nin gerileme nedenlerinden biri olarak görünüyor.

Özetle, Türkiye’de “hukuk devleti” tartışması yalnızca akademik bir mesele değildir. Türkiye’nin “üçüncü dünya ülkesi” sınıfına girdiği algısı yerleşirse “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar” daha da artacaktır. Ve bundan hepimiz etkileneceğiz.

Yitik Bahar Neredesin

Yitik bahar, neredesin dön artık

Hasretin yürekler yaktı yetmez mi?

Gönül dağlarında nice sarayı

Kasırgalar vurdu, yıktı yetmez mi?

Acayiplik sürüsüyle her yanda

Neler gördük şu kısacık zamanda

Bilir idik, yağ kokardı, tamam da

Şimdi artık tuzlar koktu, yetmez mi?

Tanıyamaz olduk, yaz ile Kışı

Menzili belirsiz oldu her koşu

Kâbuslar doldurdu hayali düşü

Gözyaşları donuk aktı yetmez mi?

Muhabbet yurduna karanlık çöktü

Rahmet üstümüzden elini çekti

Haramiler, bağı yerle bir etti

Bin bir ayrık otu ekti yetmez mi?

Her sabah aydınlık güneş doğardı

Gökler kadar mavi umutlar vardı

Bizi biz yapardı, değerler vardı

Hepsi birer birer çöktü yetmez mi?

İllallah diyerek Ya Hu çekenler

Gönül bağlarına umut ekenler

Hakkın huzurunda boyun bükenler

Namertlere boyun büktü yetmez mi?

 Not: İllallah. Ancak, yalnız Allah

Peki, Ne Yapacaksınız?

Birileri bana “Hayat, nedir?” diye sorsa körün fili tarif etmesi gelir aklıma.

Bir fil getirmişler ortaya. Beş farklı köre filin herhangi bir uzvunu tutturmuşlar ve her birine fiilin ne olduğunu sormuşlar. Hortumunu tutan, fil bir borudur, demiş; kuyruğunu tutan, fil bir yılandır; kulaklarını tutan, fil bir yelpazedir; kuyruk ucunu tutan, fil, kıl yumağıdır; dişlerini tutan, fil bir oktur, demiş. Körler, algılarına göre fili deneyimlerinden esinlenerek ya söylediklerine benzetmişler ya da bizzat o zannetmişler.

Fil, buysa hayat, nedir? Hayat, birkaç damla gözyaşıdır; hayat, pişmanlıktır; hayat, sevgidir; birkaç dosttur, sağlıktır. Beklentilerine, önemsediğin değerlere göre de değişebilir hayatın tanımı. Hayat; paradır, kadındır, vatandır. Hayat; annedir, eştir, evlattır. Bunların hiçbiri ya da hepsidir. Konjonktür, yaşananlar, beklentiler, idealler de değiştirebilir hayatın anlamını ve tanımını.

Bir bakış açısına göre hayatını dolu dolu yaşamış diyebileceğimiz; ancak kendince hayatı “pişmanlık” sözcüğüyle tanımlayan bir avukat, bakınız ibretlik itiraflarda bulunmuş:

Kusursuz bir beden, şık kıyafet, daha büyük bir ev; aslında hiçbir önemi olmayan insanların yapmacık saygısı… En değerli şey olan zamanının, tamamen boşa gitmesi…

Dördüncü evre pankreas kanseriyim, doktorlar bana altı ay ömür verdiler… Bu beş ay önceydi, şu an belki dört haftam kaldı. Kimsenin sana söylemediği bir gerçek var, uyarı gelmiyor hazırlanmak için, zamanın olmuyor. Bir gün iyisin, ertesi gün bir doktor gözlerinin içine bakarak “Geri dönüş yok.” diyor ve bir anda önemli sandığın her şey, hiçbir anlam taşımamaya başlıyor.

Ben büyük bir hukuk bürosunda avukattım, kurumsal davalar, yüzlerce müvekkil, uluslararası şirketler ve şahıslar… 38 yaşında ortak oldum, altı haneli maaş… Plazanın en üst katında ofis…  20 yıl boyunca haftada 70 saat çalıştım, dile kolay 70 saat…

Oğlumun okul gösterilerini kaçırdım; çünkü duruşmalar vardı. Evlilik yıldönümlerini kaçırdım; çünkü acil dosyalar vardı. Kendime hep şunu söyledim: “Biraz daha şu seviyeye ulaşayım, sonra yavaşlarım, aileme zaman ayırırım, tatile gideriz; hiç yavaşlamadım, o tatile artık hiç gidemeyeceğim. Kızım şu an 16 yaşında, geçen haftalarda bana şunu söyledi: “Baba seni neredeyse hiç tanımıyorum.” ve sonra ekledi: “Fiziksel olarak hep vardın; ama hiç gerçekten burada değildin.”

Komik olan ne biliyor musun, hastalığı öğrendiğimde iki hafta sonra 20 yıldır beklediğim mail geldi; beni kıdemli ortak yapıyorlardı. Uğruna hayatımı verdiğim unvan… Maili okuduğumda hiçbir şey hissetmedim, aslında hayır öfke hissettim; çünkü hayatımı hiçbir anlamı olmayan bir unvanla takas ettiğimi fark ettim.

 Bir arkadaşım vardı, Murat. Hukuk fakültesinde iken tanışmıştık, birinci sınıfın sonunda okulu bırakmıştı. Nedenini ona sorduğumda “Hayatımı adliye koridorlarında geçirmek istemiyorum.” demişti. Onu aptal sanıştım. Devlet okulunda öğretmen olmuştu. Kendimi ondan çok üstün hissediyordum daha çok kazanıyorum diye. Murat, çocuklarının her etkinliğine gitti, eşiyle hafta sonları küçük tatillere çıktı, her pazar bir yardım derneğinde gönüllü oldu. Kitap okudu. Geçen ay Murat beni hastanede ziyarete geldi, ona baktım ve fark ettim: Ben sadece çalışmıştım, biriktirmiştim, kazandım; ama yaşamadım.

Eşim Zeynep 43 yaşında, 18 yıldır evliyiz. Geçen hafta hastane odasında yanımda oturuyordu, bana dedi ki “Evliliğimizin onuncu yıl dönümünde Antalya’ya gitmek istemiştik, hatırlıyor musun? Hatırlamıyordum, işler biraz sakinleşince gideriz, demiştin.” dedi. Beni asıl yıkan büyük anlar değil, küçük anlar aslında. Cumartesi sabahları kızım beraber kahvaltı hazırlamak istediğinde, “Kızım işim var.” deyişim. Sonsuz zamanım var sandım; meğerse yokmuş.

Şu an yataktayım, yürüyemiyorum. Günleri karıştırıyorum. Peşinden koştuğum şeyler; para, başarı, kıdem, daha büyük olmayı istemek; ama bunlardan daha önemli şeyler varmış: Sevilmek. Ben 20 yıl değerli hissedilmek için çalıştım, sonunda kızım elimi tutup “Seni seviyorum.” dediğinde aradığım şeyin bu olduğunu anladım. O his, her akşam evdeydi; ben göremedim ve duyamadım. Bir yapılacaklar listem var, asla tamamlanmayacak.

Bir ay sonra kızım 17 yaşına giriyor, muhtemelen yanında olamayacağım; eşimin elini tutamayacağım.

Ben geri dönemem; ama siz hala buradasınız. O yüzden beklemeyin mutluluğu, ertelemeyin. Hayatınızı, başarıya feda etmeyin; çünkü hayat olmadan başarı sadece boşluk, sadece bir hiç. Benim zamanım bitti; ama sizinki henüz bitmedi.

Peki ne yapacaksınız?

İnsanın Gayeleri

     – Bedene konulan tartıp ölçebilen duygu teraziler ile İlahî Rahmet hazinelerinde biriktirilen nimetleri tartmak ve hepsine karşı şükürde bulunmaktır.

     – İnsanın yaratılışına konulan cihaz ve organların anahtarlarıyla, İlahî Kutsal İsimleri’nin gizli definelerini açmak. Allah’ın Kutsal Zâtını, o isimler ile tanımaktır.

     – Dünya sergisinde, yaratılmışlar gözünde, Allah’ın isimlerinin insana taktıkları garip ve eşsiz sanatlarını ve lâtif / güzel yansımalarını; insanın, bilerek hayatıyla sergilemesi ve açığa vurmasıdır.

     – İnsanın; sözü ve hâl dili ile Yaratıcısının; varlıkları egemenliği altında bulunduran yüce katına karşı, kulluğunu ilân etmesidir.

     – Nasıl bir asker; komutanından aldığı çeşit çeşit nişanları, resmî günlerde takıp takıştırarak, komutanın nazarına görünür. Onun kendisine nasıl iltifat ettiğini gösterirse,

     İnsan da İlahî isimlerin kendisinde yansıma ve görünmesi ile, zaten Allah’ın kendisine verdiği manevî değeri; Ezelî Şâhid olan Hz. Allah bildiği ve zaten ona, O verdiği hâlde, o güzellikleri O’na sunmaktır.

     – Hayat sahibi olanların hayat belirtileri denilen Yaratanlarına karşı selâmlarını, hayat işaretleri denilen Sânilerine yaptıkları tesbihlerini, hayatın gayeleri denilen; hayatı veren Allah’a karşı kulluk ve tefekkürlerini göstermektir.

     – İnsan, hayatına verilen azıcık ilim, kudret ve irade gibi sıfat ve hâllerinden küçük örneklerini; ölçü birimi kabul ederek, Yüce Allah’ın mutlak sıfatlarını ve kutsal hâl ve özelliklerini, o ölçüler ile bilmektir.

     Meselâ insan, birazcık iktidarı ve azıcık ilmi ve azıcık iradesi ile, bir evi düzgün bir şekilde yaptığı gibi, Âlem Sarayı’nın insanın hanesinden büyüklüğü derecesinde, Âlemin Ustası’nı o nispette Kadîr / Kudretli, Alîm / Bilici, Hakîm / Hikmetle yaratıcı, Müdebbir / Tedbir alıcı olarak bilmesidir.

     – Âlemdeki varlıkların her birinin, kendilerine mahsus bir dil ile, Yaratıcılarının birliğine, Sâni’lerine / sanatla yaratıcı Allah’a kulluklarına dair manevî sözlerini anlamak ve kavramaktır.

     – Acz / güçsüzlük ve zaafın / zayıflığın, fakr / Allah’a muhtaç oluşun ve ihtiyacın ölçüsüyle, İlahî Kudret ve Rabbin zenginliğinin tecellî / yansıma derecelerini anlamaktır.

     Nasılki açlığın dereceleri nispetinde ve ihtiyacın çeşitleri miktarınca, taam ve yemeklerin lezzeti, derece ve çeşitleri anlaşılır.

     Onun gibi, insanın da nihayetsiz aczi ve fakrıyla, sonsuz kudret ve İlahî zenginliğin derecelerini fehmetmesi / anlaması ve kavramasıdır. 

     x

     Çünkü: İnsan hayatının iç yüzü; Allah’ın “Bir oluş.” gerçeğine, Allah’ın samediyetine / hiçbir şeye muhtaç olmadığı keyfiyetine aynalık etmek. 

     Yani, bütün âleme tecellî eden isimlerinin hareket noktası hükmünde bir kapsayıcılık ile, Ehad ve Samed olan Yüce Allah’a aynalık yapmaktır.

    x

     Çünkü: İnsan hayatının saadet içindeki mükemmelliği; insan hayatının aynasında beliren ve Ezelî Güneş olan Allah’ın nurlarını hissedip sevmesi. Şuur ve bilinç sahibi olarak, insanın O’nu çok istemesi. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmesi. Kalbin göz bebeğine nurunun aksini yerleştirmesidir.

     İşte bu sırdandır ki insan, insanlığın en yüksek mertebesine çıkarılmış ve bu yüzden:

     “Ben göklere ve yerlere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.”

Denilmiştir.

   x

     İşte insan; hayatının böyle ulvî / yüce gayelere yönelik olduğu ve kıymetli hazineleri içerdiği hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hayatını; nefsin, hiç ender hiç olan, geçici dünya lezzetleri için, sarf edip zayi etsin!   

Batan Geminin Malları

Fatih ve Boğaziçi köprüleri ile 9 paralı yolun 25 yıllık geliri 5-7 milyar dolara satılmak isteniyor. Bununla ilgili bir yabancı firma yetkilendirilmiş.

Diyelim ki iktidarın beklediği rakama satış gerçekleşirse, bu köprü ve otoyolların gelirinden 25 yıl mahrum kalması karşılığında, devletin kasasına 7 milyar dolar girecek.

“Eski Türkiye’nin” yaptığı bu son eserlerin gelirleri de satılırsa, dışarıdan bu kadar bir döviz girmesi bütçenin deliğine yama olabilecek mi?

Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın verdiği bilgilere göre;

“2025 Ocak-Kasım 11 ayda MB ödemeler bilançosuna göre, net hata ve noksan kaleminden çıkan ve kaynağı belirsiz döviz tutarı 18 milyar 29 milyon dolardır.”

Çünkü, yurt içi tasarrufların bir kısmı yurt dışına çıkıyor. Mesela “yurt dışında gayrimenkul alımı için çıkan yerli sermaye, gayrimenkul almak için giren yabancı sermayeyi geçti.”

“Son zamanlarda bazı aylarda yurt dışına çıkan doğrudan yatırım sermayesi de giren yabancı yatırım sermayesinden fazla oldu.”

“TÜİK verilerine göre, Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken 2024’te yüzde 11,3’e geriledi. Bunun en önemli nedeni, maaş ve ücretlerin geçim seviyesinin altına düşmüş olmasıdır. Demek ki bugün halkın ancak yüzde 89’u tasarruf edemiyor. Geliri geçimine zor yetiyor. Ya da varsa tasarruflarından yiyor, söz gelimi malı mülkü varsa satıyor, yastık altı varsa bozduruyor veya borçlanıyor.”

Yani çok zor para biriktirebiliyoruz. Ama bu paraları bile içeride tutamıyoruz.

Bu yüzden iktidar, sadece bir yılda dışarı kaçan döviz miktarı yaklaşık 20 milyar dolar iken, bunun 7 milyar dolarını köprüler ve otoyolların gelirlerinin satışıyla kapatmaya çalışıyor.

******************************

12 Günlük Faiz İçin 2 Köprü, 9 Otoyol Satılıyor

“2 köprü ve 9 otoyolun 25 yıllık gelirinin satılması bütçedeki hangi deliği kapatabilir” sorusu için benzer bir hesabı İYİ Parti’den Turhan Çömez TL üzerinden yapmış:

“Orta vadeli planda 2026 özelleştirme hedefi 185 Milyar TL. (Anlaşılan 2 köprü ve 9 otoyol satışından elde etmeyi umdukları para bu.)

Şimdi dikkat ediniz: Yalnızca Ocak ayında ödenen faiz 453 Milyar TL

Yani kendilerinden önce yapılan köprüleri, otoyolları (25 yıllık gelirlerini) satıp, kendilerinin yaptığı borcun 12 günlük faizini ödeyecekler.

Özelleştirme işlemini de Londra merkezli bir şirket yönetecek.”

****

Sadece bu iki veri bile Türkiye ekonomisinin tam bir çıkmaza girdiğini gösteriyor.

Bir yandan da “hukuk devleti” olmaktan uzaklaştığımızı gösteren “tek adam yönetimi” risk yaratıyor. “Denge ve denetim mekanizmalarının” çalışmadığı, “kurumlarına ve kuralların objektif uygulanacağına güven olmayan” ülkelere de dış sermaye gelmiyor.

Bu ortamda dış yatırımcı gelmediği gibi içeriden dışarıya bir sermaye çıkışının önü alınamıyor.

Nitekim geçen sene Manisa’da büyük bir yatırım yapacağı ilan edilen ve bunun karşılığı olarak birçok imtiyaz tanınan Çin’in otomotiv devi BYD şirketi Türkiye’ye yatırım yapmaktan vaz geçti.

İktidar “batan geminin mallarını satarak” bütçeyi denkleştiremediği için her sıkıştığında yaptığı gibi petrol ve doğalgaz çıkarma ümidi satıyor. O da yetmeyince işlemeyeceğini defalarca denenmiş olan, vatandaşlarımızın zor günler için yastık altında biriktirdiği altınları ekonomiye kazandırma projelerini raftan indiriyor.

******************************

Ekonomide Yapısal Sorunlar

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu sürekli “dış ticaret açığı” veriyor olmasıdır. Yani dışarıdan aldıklarımızın tutarı kadar ihracat yapamıyoruz. Bu açığın bir kısmı turizm gelirleriyle kapatılıyor. Geride “cari açık” kalıyor.

Türkiye, 2003 yılından 2025 yılına kadar, 22 yılda 1 trilyon 314 milyar 405 milyon dolar dış ticaret açığı verdi. Dış ticaret açığı vermesek turizm gelirlerimizle ilave yatırımlar yapabilir, çok hızlı büyüyebilir ve refah içinde bir toplum olabilirdik.

Bu açığı kapatmak için ya doğrudan sermaye girişi veya borç almamız gerekiyor.

Türkiye’ye artık doğrudan yabancı yatırım sermayesi gelmiyor. Bu yüzden daha çok borç almak ve daha fazla faiz ödemek zorunda kalıyoruz. Sıcak para girişleriyle durumu idare etmeye çalışıyoruz.

Sözde “faize karşı olan bir yönetim” altında Türkiye dünyanın en yüksek faiz oranlarıyla borçlanabiliyor. 2026 toplam faiz yükü 2,7 trilyon TL’ye çıkacak.

Döviz ihtiyacımız arttığı, ihracatla karşılanamadığı için kurlar yükseliyor.

Beş yıldır dünyanın en yüksek ve yapışkan enflasyonlarından birini yaşıyoruz. Avrupa ülkelerinin bir yıllık enflasyon oranı toplamı Türkiye’nin Ocak ayı enflasyonu kadar etmiyor.

Tarım ve hayvancılıkta yapılan fahiş hatalar sebebiyle gıda enflasyonu düşürülemiyor. İnsanlarımız yetersiz beslenmeden kaynaklı sağlık ve çocuklarımız zekâ gelişememesi sorunları yaşıyor.

“Kuvvetler ayrılığının” uygulanmadığı tek adam yönetimlerinin önceliği uzun vadeli yapısal sorunları çözmek değil, iktidarını devam ettirmektir. Bu zihniyetle katma değerli, yüksek teknolojili üretimin oranı artırılamıyor.

Ülkenin kaynakları bu amacı finanse etmeye yönlendirildiği ve hukuka, kurumlara ve kuralların eşit uygulanacağına güven verilemediği sürece yapısal sorunların çözülmesi beklenemez.

Bu sorunlar çözülemez değildir.

Öncelikle bir “zihniyet değişimi” yapmak gerektiğinin farkında olmamız gerekiyor.

Kuvvetler ayrılığı ile erkler arası denge ve denetim mekanizmaları kurulmadan batan gemiyi yüzdüremeyiz.

Çok Kültürlülük

Bir tarafta bilim, bir tarafta günlük hayat ve icraat. Bilim akademisyenlerin işi. İcraat ve günlük hayat da siyasilerin ve bürokratların herhâlde. İkisinin arasında bir iletişim, bir geçişkenlik var mı? Zaman zaman bu soruya olumsuz cevap verildiğini hissediyorum. Bilim adamı ise bilim adamlığını bilsin, etliye sütlüye karışmasın. Hatta aktif olarak uzak dursun. Bilim ile siyaseti karıştırmayalım değil mi?

Değil tabii! Siyaset ve politika sadece bazı insanların birbiriyle çekişmesi manasına gelmez. Siyaset yönetim demektir. Ülkenin direksiyonu demektir. Bilim başka, yönetim ve siyaset başka şey demek, gerçekler başka, politika başka şey demektir. “Ben pilotluk yapacağım ama radara ve göstergelere bakmayacağım, o başkalarının işi.” demek gibi bir şey!

Bilimle yönetilir

Ekonomi, siyaset bilimi, sosyal psikoloji… Ülkeyi yönetmeye talip ekip bunlarla donanmamışsa olmaz. Kendilerinin uzman olması gerekmez – olsa iyi de olur– fakat yönetime talip ekiplerde o uzmanlar bulunmalı. Üniversiteler öncelikle ülkenin ihtiyacı olan konuları araştırmalı. Böyle yapmaları için o konulara para desteği sağlanmalı. Üniversitelerden başka, Devlet Planlama Teşkilatı gibi uzmanların doğrudan icraya destek verdikleri kurumlar olmalı. Tabii, siyasette de bilimin bulduklarına kulak verecek feraset olmalı. Kalkınmış ülkelerde ülkenin mekanizması böyle çalışır. Böyle çalışmayan ülkeler de bir türlü kalkınmış ülke olmaz.

Ülkenin yönetiminde ekonominin önemini kimse inkâr etmez. Fakat toplum biliminin, sosyal psikolojinin ve siyaset biliminin, özellikle uluslararası siyasetin biliminin de en az ekonomi kadar önemli olduğu göz ardı edilir.

İç-grup, dış-grup ve devlet

Sosyal psikolojinin iç-grup, dış-grup keşfi neredeyse bir asrını dolduracak. İnsanların gruplaşmaya, iç-gruba bağlanmaya, dış-gruba rakip gözüyle bakmaya ne kadar yatkın olduğu defalarca gösterildi, ispatlandı. Öyle anlaşılıyor ki yüzbinlerce yıldır; belki milyonlarca yıldır, insanoğlunun bir rakibi yırtıcılar ise diğer rakibi de başka insanlardı. İnsan hayatta kalabilmek için 50- 100- 150 kişilik klanlar hâlinde yaşıyordu. Tek başına asla direnemeyeceği yırtıcılara karşı ancak birlikte ve alet kullanarak galip gelebiliyordu. Ancak klanlar da birbirine rakipti. Klanlar klanlarla, kabileler kabilelerle rekabet etti. Daha iyi rekabet edebilmek için koalisyonlar kurdular, birleştiler. Bu rekabet ve iş birliği mekanizmasının son ürünü, bugünkü dünya siyasetinin yapısıdır. “Ulus-devletler”, millet devletleri dünyasıdır. İç-grup millet, dış-grup diğer milletlerdir.

Son dört yazımda anlattıklarım, bu konulardaki neredeyse standart ders kitabı yaygınlığına ve kabulüne ulaşmış bilgilerdir.

Bilim ve ngram

Sıkça atıf yaptığım siyaset bilimci Francis Fukuyama, Kimlik kitabında[i] bütün bu değerlendirmeleri bugünün gerçeği üzerinden yapıyor. Vardığı sonuç şöyle: Ülkeleri bir dizi küçük kimliklere bölmek çıkar yol değildir. İzlenmesi gereken politika, anayasaya dayanan, bir uçtan bir uca bütün ülkeyi kapsayan tek millet kimliğinin yerleştirilmesidir.

Ünlü sosyolog Ernest Gellner için hazırlanan bir kitapta, Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Mark Beissinger’in şu satırlarını birkaç defa alıntıladım[ii]:

Modern dünyada, milletlerin içerisinde rekabet ettiği bir milletler evreni icat etmek zorundayız… Gellner’in bize anlattığı gibi, bir milliyet yok olsa bir başka milliyet bu boşluğu hızla doldururdu. Yüksek kültürün yaygınlaştığı bir dünyada millî olmayanı hayal bile edemeyiz. Modern devlet ve ekonomi, işlevini, millet denilen kabın içinde yürütmektedir. Gellner’in dediği gibi, Milliyetçilik, belki her zaman tahripkâr değildir ama yerçekimi gibi önemli ve sarıcı bir kuvvettir.’

Toplum bilimlerine gerektiği gibi kulak verilseydi belki birileri bizim siyasetçilerimize bunları anlatırdı. Belki birileri Almanya’da Angela Merkel ve Horst Seehofer’in, İngiltere’de Başbakan David Cameron’un “çok kültürlülük” politikasının iflas ettiğini ilan ettiklerini de onlara duyururdu.

Bu dört yazılık maratonu, çok kültürlülüğün etiketi “multiculti” kelimesinin kitaplardaki kullanılış sıklığını veren Google Ngram’ıyla bitireyim. 1987 yılında belki bir Avrupa Birliği politikası olabilir diye ortaya atılan kavram, 2003’ten itibaren sert şekilde düşmeye başladı. Alman ve İngiliz devlet adamlarının yukarıya aldığım sözleri bu itiraz dalgasının ifadesinden ibarettir. “Reel sosyalizm”in serencamına benzer bir şey!

[i] Francis Fukuyama, Identity, Farrar, Straus and Giroux (2018)

[ii] Mark Beissinger, The State of the Nation, Ernest Gellner and the Theory of Nationalism, sayfa 170, editör: John E. Hall, Cambridge University Press (1998)