1.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ocak 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 15

1948’den Bugüne Filistin Gerçeği

Önceki yazımda, Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” eserinde anlattığı Filistin’i ve Osmanlı’nın son döneminden İsrail devletinin kurulduğu 1948’e kadar uzanan süreci ele almıştım. Şimdi 1948’den bugüne yaşanan gelişmeleri kısaca hatırlatmak istiyorum. İsrail’in kuruluş dönemiyle başlayalım.

1948 yılında, İsrail’in kuruluşunu izleyen günlerde, yüz binlerce Filistinli, evlerini terk etmeye zorlandı. Filistinlilerin “Nakba” yani “büyük felaket” adını verdikleri 1948 olayı, bir halkın yurdundan koparılışının simgesidir. İsrail’in devlet ilanıyla başlayan çatışmalarda yaklaşık 700 bin Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı. 500’den fazla köy ve kasaba boşaltıldı; yüzbinlerce insan mülteci kamplarına sığındı.

O günden bugüne Nakba, bitmeyen bir travmadır. Çünkü o felaket, her nesilde yeni biçimler altında sürmüştür.

İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları Filistin’e girdi. Birinci Arap–İsrail Savaşı (1948–49) başladı. Ama dağınık Arap orduları karşısında örgütlü, Batı destekli ve disiplinli İsrail ordusu üstün geldi. Savaş sonunda Filistin topraklarının büyük kısmı el değiştirdi; halkının çoğu ya göçe zorlandı ya da Ürdün ve Gazze’ye sığındı.

Sonraki Altı Gün Savaşı (1967), Arap dünyasının askeri üstünlük umudunu tamamen yıktı. İsrail Sina’yı, Gazze’yi, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü ve Golan Tepeleri’ni ele geçirdi. Filistin toprakları bir kez daha küçüldü, Kudüs fiilen İsrail denetimine girdi.

Bu dönemden itibaren “güvenlik bahanesiyle genişleme” İsrail siyasetinin kalıcı stratejisi haline geldi. 1967 öncesinde hiç Yahudi sivil yerleşimci yokken, bugün Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria’da yaklaşık 700 bin İsrailli yerleşimci, uluslararası hukuka aykırı olarak inşa edilen birimlerde yaşamaktadır. Bu devasa nüfus artışı, apaçık bir toprak gaspı planı ve demografik değişim politikası eseridir.

Ardından gelen Yom Kippur Savaşı (1973) ise Araplara kısa süreli moral kazandırsa da kalıcı sonuç vermedi.

Bugün İsrail, o savaşlarda elde ettiği stratejik mevzileri daha da genişletmiş durumda: Suriye’nin güneyinde Golan’ı fiilen ilhak etti, Suriye ordusunun savaş kabiliyetini yok etti, İran’ın Suriye’deki askeri varlığını büyük ölçüde tasfiye etti. Lübnan’da Hizbullah’a ağır darbeler vurdu. İran’la yürüttüğü savaşta istihbarat ve hava üstünlüğüyle öne geçti. ABD desteğiyle İran’ın nükleer programına ciddi zarar verdi.

Böylece 1948’den bugüne kadar İsrail, her savaşı yeni bir genişleme halkasına dönüştürdü. Her yenilgi, Arap toplumlarında “yenilmişlik psikolojisini”, İsrail’de ise “dokunulmazlık inancını” pekiştirdi.

Falih Rıfkı Atay’ın “Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap!” diye anlattığı tablo, çok daha büyük bir coğrafyada ve artık siyasi anlamda da geçerliydi: örgütlü azınlık, dağınık çoğunluğu yönetiyordu.

******************************

Filistin Davamız Olmalı mı?

İsrail güçlenirken Filistin kendi içinde bölündü. 2006 seçimlerinden sonra HAMAS Gazze’de, El Fetih ise Batı Şeria’da ayrı yönetimler kurdu.

1960’larda FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ve Yaser Arafat liderliğindeki El Fetih hareketi doğmuştu.  Türkiye o yıllarda Filistin’e en samimi desteği veren ülkeydi. Ne var ki bazı Filistinli örgütlerin ASALA militanlarına kamp imkânı sağlaması, PKK’ya meşruiyet tanıması, Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan’la iş birliği yapması, Türk kamuoyunda derin bir kırgınlık yarattı.

HAMAS, 2007’de Gazze’yi ele geçirdikten sonra merkezi yönetimle kavga haline geldi.

Mısır’daki Müslüman Kardeşler çizgisinden doğan HAMAS’a, AKP iktidarı ideolojik yakınlığı nedeniyle sahip çıkıyor. Hatta dünyada “terör örgütü” kabul edilen HAMAS’ı Kuvayı Milliye gibi görüyor. Ancak Filistin’i yönetenlerin Türkiye yerine PKK, Ermeni ve Rum gruplarıyla iş birliği yapması, Zeytindağı’ndaki “Arapların Türk düşmanlığı hissi”nin hâlâ canlı olduğunu gösteriyor.

Bu yüzden bazı vatandaşlarımızın “Benim Filistin davam yok” demesi bir duyarsızlık değil, bu çelişkilere duyulan haklı bir tepkidir.

Yine de devletin tavrı farklı olmalıdır; çünkü Türkiye’nin Filistin politikası insani ve duygusal olduğu kadar stratejik ve jeopolitik bir temele oturmalıdır.

Çünkü “vaat edilmiş topraklar” anlayışından beslenen “Büyük İsrail” ideali, Nil’den Fırat’a uzanan coğrafyayı kapsar. Bu da Türkiye’nin güney sınırlarını ve su kaynaklarını doğrudan ilgilendirir.

******************************

Türkiye’nin Duruşu Ve Çözümün Yolu

Türkiye’nin bir yandan İsrail ile ticari ilişkileri sürdürürken, İsrail’e yönelik eleştirileri belki etkisiz kalıyor. Ama Türkiye ABD ve İsrail ile ilişkileri bozmadan Gazze’deki yıkıma da bu yayılmacı vizyona karşı da bir duruş sergilemek istiyor. Bu konuda 3 husus dikkat çekiyor:

  • Ankara, Filistin’e destek verirken aynı zamanda bölgesel dengeleri koruma zorunluluğu içinde. Ayrıca Cemal Paşa’nın “keşke o kadar altını şu çöle değil, Anadolu’ya harcasaydık” yakınması benzeri bir pişmanlık yaşamamak için ülke kaynaklarını doğru kullanmamız gerekiyor.
  • Arap ülkelerinin bir kısmı artık Filistin davasını gündeminden çıkarmış durumda. Normalleşme anlaşmalarıyla (İbrahim/ Abraham Anlaşmaları vb.) İsrail’i resmen tanıyan Arap rejimleri, tarihsel kardeşlik iddialarını sessizce terk ettiler.
  • İktidarın böylesine insani bir meseleyi bile iç siyasetin malzemesi haline getirmesi, Türkiye’nin dışarıdaki itibarını da inandırıcılığını da içerideki birliği de zedeliyor.

İsrail’in genişlemesini durdurmanın tek yolu, bölgesel iş birliğini, diplomatik baskıyı ve küresel vicdanı aynı çizgide buluşturmaktır.

Filistin’in dağınık yapısı birleşmeden, Arap dünyası çıkar hesaplarını bırakmadan, Batı kamuoyu çifte standardı sorgulamadan kalıcı barış mümkün değildir.

Türkiye bu süreçte politik gerçeklerden kopmadan, mazlumun yanında yer almalıdır. Ekonomimizi ve savunma gücümüzü güçlendirmeye odaklanmalıdır. Çünkü Adaleti sağlamak için, haklı olmak kadar güçlü olmak da gerekir.

Eğitimde Kimlik Muamması

Ekmeğin bir kimliği vardır; bazıları bu kimliği önemser hiç üşenmeden kilometrelerce gidip beğendikleri fırının ekmeğini alır. İzmit simidi de böyledir. Renginin koyu kahverengi, parlak; tadının pekmezli, karamelimsi; hamurunun az mayalı veya mayasız; dokusunun sert ve kıtır; susamının bol ve hafif kavrulmuş; pişirme şeklinin taş fırında, yüksek ısıda kısa sürede; Türkiye’deki en kıtır simit olması onun kimliğini oluşturur. Kimlik, insanın, eşyanın, fikrin alamet-i farikasıdır.

Türk eğitim sisteminin bir kimliği var mıdır? Türk okullarının birinden mezun olmuş herhangi bir kişi, dünyanın herhangi bir yerinde özgün haliyle kendini belli eder mi? Türk eğitim sisteminin alamet-i farikası nedir? Milli Eğitim Temel Kanunu’nda iyi vatandaş olmanın şartları ve Kanun’un amaçları belirtilmiş. Ancak yetişen insan örnekleri ile amaçlar arasında büyük bir uçurum görüyorum. “Türk, beklenendir.” gibi duyguları okşayıcı hamasi ifadeleri şimdilik yazının dışında tutuyorum.

İzmir Saint Joseph Fransız Lisesi öğrencilerine okumak istedikleri üniversiteler sorulmuş. Alınan cevapların hiçbiri Türkiye’deki üniversiteler değil! Neden? Bu örneğe göre Türkiye, çocuklarını kaybeden ülke… Yabancı liselerin hemen tamamı Saint Josep’ten fark değil. Tablo, pek çok açıdan değerlendirilebilir. Duygusallığa, tepkisel yorumlara gerek yok. Eğitim, bir akıl ve gönül işidir.

Yaklaşık on yıl önce bir fuar programı için Türkiye’den eğitimci bir grup İngiltere’ye gider. Bu ziyaret sırasında, İngiltere’nin en başarılı okulu olan Eton College’a uğrarlar. 1441’de Kral VI. Henry tarafından kurulan okulda sadece erkek öğrenciler vardır, hepsi yatılı okumaktadır. Yurt dışı eğitim firmalarının gönderdiği broşürlerde gördükleri manzaralar gibi, çimenlere uzanmış geyik yapan veya gitar çalan gençler göreceğini zanneden ziyaretçiler, okula girdiklerinde hiç böyle bir ortamla karşılaşmazlar. Öğrenciler asker gibidir. Teneffüs saatinde bile alçak sesle konuşurlar. Hepsinin yüzünde büyük bir ciddiyet vardır. Okul müdürüne bir ders gözlemi yapmak istediğini söyler bizim ziyaretçilerden biri. Adam çok net bir şekilde “Dersleri bölemeyiz” der.

Gezinin bundan sonraki bölümünü eğitimcilerden biri şöyle anlatıyor: “Daha sonra Abbey School’a gittik. Bu okul, 1887’de kurulmuş bir kız lisesiydi. Ortam yine benzerdi. Okulun geneline büyük bir ciddiyet hâkimdi. Kütüphanede onlarca kız hiç konuşmadan ders çalışıyorlardı. Okul müdiresi ülke genelinde not ortalaması en yüksek öğrencilerin o okuldan çıktığını büyük bir gururla anlattı. Bu okulda da sınıflara giremedik. Okul müdiresine, ‘İngiltere eğitim broşürlerinde, hep bir parti havası var. Ama burada hiç öyle bir ortam yok’ dedim gülerek. Kadın ‘O broşürler genelde yabancı öğrenciler için hazırlanıyor. Dışarıdan gelen öğrenciler öyle bir ortam istiyorlar demek ki’ dedi. Sonra da ‘Biz bu okullara zaten pek yabancı öğrenci almıyoruz. Burası Birleşik Krallığın geleceğine önemli insanlar yetiştirmek için var.’ diye de ekledi.

Müdirenin verdiği cevap, “Onlar ve biz” karşılaştırması yapmak isteyenler için geniş alan oluşturuyor. Yorum serbest.

Amerika başkanının, Birleşik Arap Emirlikleri ve Malezya ziyaretlerindeki karşılanma törenlerini hatırlayın. Ait olduğum ümmet adına utanç verici. Gaflet, diz boyu; oyun ve eğlence içindeyiz.

Sebepler, mazeretimiz olamaz. Bizi biz yapan ruhumuzu kaybediyoruz. Nerede kaldı Türk kimliği, nerede kaldı Müslüman kimliği? Belki anlamını dahi bilmediğimiz birkaç ritüel kaldı elimizde avucumuzda.

Tatildeyken devletin aracına binmeyen valinin hikâyesini bilir misiniz?

Yıllar önce, İzmir ile Çeşme arası seyahat eden bir minibüsü polis, kimlik kontrolü için durdurur. Ayakta seyahat eden bir beyin kimliğine bakan polisler donakalır. İçişleri Bakanlığı tarafından verilen kimlikte, Bilecik Valisi yazmaktadır. İlk şaşkınlığı atlatan polisler, “Sayın valim sizi biz götürelim.” teklifinde bulunsalar da; “Teşekkür ederim. Tatildeyken, devletin aracına binmem.” yanıtını alırlar. Görev yaptığı, Bilecik, Erzincan, Manisa illerinde sabahları makama yürüyerek, Ankara’ya valiler toplantısına kendi biletini alarak otobüsle giden vali, Refik Arslan Öztürk’tür.

Bu, bir ahlaktır. Bu bir sorumluluktur. Bu bir hakkaniyet anlayışıdır. Bu bir kimliktir. Böyle bir anlayışı, her bürokrat ve yönetici için, her öğretici ve öğrenici için her iş ve davranışa göre genişletebilir, uygulanır hale getirebiliriz. Saygı, sevgi, değerbilirlik, vefa, sorumluluk, adalet, hak bilirlik ve benzeri insani cevherler bu tercihlerin mayasıdır. Maalesef, bu mayayı çürüttük.

Kimliğimizi oluşturan mayayı tekrar canlandırıp hamurumuza katmak zorundayız. Eğitimde kimlik muammasından kurtulmanın zamanı geçiyor. Gözü eğitim için dışarıda olan öğrencileri ve velilerini suçlamak, çözüm olmuyor. Ülkemizde yürürlükte olan güzel örnekler üzerinde yürümek ve yeni projelerle yeni örnekler oluşturmak gerekiyor. Mide bulandıran, iflah olmaz parazitler gitsin; ancak “giden gitsin” yerine “bize değer katan insan zenginliğimiz burada kalsın ve gidenler de geri gelsin” parolasıyla yeni kısa ve uzun vadeli stratejiler oluşturulmalı, yol haritaları çizilmelidir.

İstiridyenin kabuk zarına sıkışmış inciler ziyan olmasın. Kahraman avcılar, işiniz kolay gele …

Düşün Damlaları (13)

     “Eğer kâinat (evren) ebedî saadeti netîce vermezse, Sâni’in (san’atla yaratıcı olan Allah’ın) akılları hayrette bırakır bir şekilde mükemmel yaptığı şu nizam, zayıf ve aldatıcı bir surete döner, nizamdaki bütün mâneviyât, râbıtalar ve nisbetler hebaenmensur olur / boşa gider. Öyleyse bu nizamı nizam eden, onun ebedî saadetle olan bağıdır. Yani bu nizamdaki incelikler ve mânevî şeyler ancak âhiret âleminde sümbüllenir, yoksa bütün mânevî şeyler söner, bütün rabıtalar (bağlar) kesilir, bütün nisbetler parçalanır ve bu nizam, nizam olmaktan çıkar. Hâlbuki nizamda mündemiç (mevcut) olan kuvvet, bu nizamın çökmesi ve çözülmesinin mümkün olmadığını en yüksek bir sesle ilân ediyor.”  

x

     “Biz Kur’an şakirdleri (talebeleri) olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyor (uyuyor)uz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakâik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları (fertleri) gibi, ruhbanları (Hristiyan din adamlarını) taklit için burhanı (delili) bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbal (gelecek)de, elbette burhan-ı aklîye (aklî delillere) istinat eden (dayanan) ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’an hükmedecek.”

  x 

     “Yağmur, bitkilerin hayatına sebeptir. İslâmiyet de ruhların hayatına..Şimşek ve gök gürültüsü, vaat ve vaîde (tehdide) işaret eder. Karanlıklar ise sana küfrün şüphelerini ve nifakın (iki yüzlülüğün) şek (ve tereddüt)lerini gösterir..Gök gürültüsüne muhatap olan kişi dikkatle ona nazar etmeli (bakmalı), ülfet ve alışkanlığa bina edilen sathi (yüzeysel) nazar (bakış) ile bakıp geçmemeli ki İlahî kudretin san’at incelikleri kendisine inkişaf etsin (açılsın).”

x

     “İnsanın beş duyusu tabiattan meydana gelmiş değildir. Kulak ve göz boşluklarının bir lâzımı da değildir. Onlar ancak Allah’tan birer hediye ve ihsandır. İşitmek ve görmek için bu organlar ve sebepler ancak şerait-i adiyedirler (sıradan şartlardır). (Nitekim) Allah, bu organlarla insanın işitmesini ve görmesini bir âdet edinmiştir. Ama bunların varlığı illâ işitmek ve görmek anlamına gelmediği gibi, yokluğu da işitme ve görmenin imkânsız olacağı anlamına gelmez. Nitekim bazı insanlar kalb gözüyle çok farklı boyutta görebilmektedir. Kezâ insan rüyada gözü kapalı görebilmektedir.”           

  x

     “İnsan lâtif, acip bir mizaç; huy, tabiat ve yaratılışla; bütün canlılardan farklı olarak mümtaz, seçkin ve müstesna, istisnaî ve ayrı bir şekilde yaratıldı. Bu mizaç ona, netice olarak; seçme, en güzeline talip olma, ziynete, süse yönelme ve insaniyete lâyık bir hayat ve tam bir kemal ile, güzelce yaşamak gibi, fıtrî bir meyil verdi.”

x

     “İnsan, üstüne pek çok muhabere âletlerinin bağlandığı bir santral hükmündedir. Başına yaratılışın temel nizamları sarılmış, fıtratın kanunları kendisine uzanmış, kâinattaki İlahî nevamisin (kanunların) şuaları odaklanarak kendisinde yansımıştır. Dolayısıyla, insanın bu kanunlarla uyum içinde ve irtibat halinde olması, onlara intisap etmesi / bağlanması; umumî cereyanı temin için onların eteklerine tutunması gerekir. Ta ki ayağı kaymasın, tardedilmesin, bu tabakalardaki hareket hâlindeki dolaplardan aşağı atılmasın. Bu ise, ancak emirleri yapmak ve yasaklardan kaçınmaktan ibaret olan ibadetle mükündür.”                                    

x

     “İnsan, cismen küçük, çok zayıf, çok âciz ve sıradan bir canlı olmakla beraber, çok kıymetli bir ruha sahiptir, mükemmel kabiliyetleri vardır, sayısız meyiller taşır, nihayetsiz emeller sahibidir, sayılamayacak fikirleri, sınırsız kuvve (güç)leri vardır. Sanki o, bütün nevilerin (türlerin) ve âlemlerin bir fihristesi gibidir.”

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedir kısaca neden kutlanır ve niye bu gün bizler için bu kadar önemli. Mustafa Kemal Atatürk bir sözünde ”Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir” diyerek ve bir diğer sözünde de ”Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir” açıklamaları ile aslında bizlere bu konuda ışık tutmaktadır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Nedir Özet 2019

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Nedir

Cumhuriyet Bayramı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs’ta kutlanan bir millî bayramdır. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramının önemi hakkında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutkunda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.

29 Ekim günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan “Cumhuriyet” önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne vermiştir. Meclis önergeyi kabul etmiştir ve böylece Türkiye Devletinin yeni yönetimi biçimi Cumhuriyet, yeni ismi “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak belirlenmiştir. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyetinin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Halk da Cumhuriyetin ilanını sevinç ve coşku ile karşılamıştır.

Cumhuriyette Atatürk’ün de söylediği gibi, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus, kendini yönetme yetkisini, kendilerine temsil eden milletvekilleri aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler, yasaları tasarlar ve yöneticileri ulus adına denetler. Ulus, seçimle yöneticileri seçebilir.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=729fb5ac21102c11f561189896261e64d9ddc41f540e96566423031f4eea288cJmltdHM9MTc2MTUyMzIwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=29+ekim+cumhuriyet+bayram%c4%b1&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cubmF6bGltLm5ldC9zb3psdWsvMjktZWtpbS1jdW1odXJpeWV0LWJheXJhbWktbmVkaXIuaHRtbA

Cumhuriyet Bayramı

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 102. Yılı Milli Bayramımız Türk Milletine Kutlu olsun; Bayramımız mübarek olsun,
Bilinen Emperyal güçlerin desteğiyle Yunan Askeri gücü sadece bir işgal için, zenginliklerimize sahip olmak için gelmediler…
Amaçları Türklüğü Anadolu’dan söküp atmak, hatta Kızılderililere yaptıkları gibi, Türklere soykırım uygulamaktı…
Ernest Renan 1870’lerde bunu açıkça ifade etmişti… Yalnız o da değil, 1916-1922 yılları arasında İngiltere başbakanı olan Davit Lloyd George da benzer ifadeler kullanıyordu…
Kurtuluş savaşı sadece bir vatan mücadelesi değil, aynı zamanda bir ölüm kalım, soykırımdan kurtulma mücadelesiydi…
Ve M. Kemal Atatürk gibi çok az kişi bu durumun farkındaydı…
*
Evet, 1071’de de Anadolu’ya geldik ancak bu geliş, Türklerin Anadolu’ya Müslüman olarak gelişiydi… Türkler değişik adlar altında Anadolu’da idi. İşte o nedenle Atatürk, II. Balkan konferansında yaptığı konuşmasında, Balkan ülkelerinin delegelerine, “Balkan milletlerinin aynı beşikten gelen, damarlarında aynı kanı taşıyan milletler olduğunu, bu kardeşlerin din ile ayrıştığını” söylüyordu…
Türklüğü Anadolu’dan silmek isteyenlerin planları aksamıştır ancak bu plan iptal edilmemiştir… Davit Rockefeler’in, “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık” sözü, planın devam ettiğinin en açık ifadesidir…
O dönemde Türklüğe karşı olup, İngilizlere uşaklık yapan hainler ile günümüzde Türklüğe saldıran hainlerin hiçbir farkları yoktur…
Türk milleti bu gerçekleri bilmek zorundadır…
Öğrenmek için de din tacirlerinin hikâyelerini dinlemek yerine araştırmak zorundadır…
Bu savaşta inanç ayrımı yoktur… Müslüman olsun ya da olmasın hedef Türklüktür…
İşte o nedenle bizler, Atatürk gibi Türkçüyüz ve TÜRKÇÜLÜK BİZİM FİKRİ SAVUNMA HATTIMIZDIR…
Atamız Bilge Kağan’ın o meşhur sözü tarihin hiçbir döneminde geçerliliğini yitirmedi…
“…ALDANDIN ÖLDÜN, ALDANIRSAN YİNE ÖLECEKSİN…”
*
Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran; binyıldır Türk Milletinin vatanı olan ANADOLU’YU Türk Milletine yeniden vatan yapan ve en büyük eserimdir dediği bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk gençliğine emanet eden Başbuğ Gazi paşamızı ve necip kadrosunu şükran ve minnetle anıyoruz.
Gazi Paşamız Atatürk kurduğu ve milli iradenin geçekleşmesini temel alan Cumhuriyeti tanımlarken:
‘’Cumhuriyet ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir’’diyerek;
‘’Vatan ve Cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’vurgusunu yaparak geleceğimize ışık tutan en anlamlı mesajlarını Türk milletine vermiştir.
‘’Laik Cumhuriyet, öngördüğü nitelikleri esasında Sultan’a kul olmaktan çıkarılıp özgür birey olarak yurttaş kimliğine kavuşmuş Türk gençliğinin omuzlarında ilelebet yaşayacaktır’’.
*
Cumhuriyetin ilanı her şeyden önce egemenliğin kaynağını değiştirmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla ‘’dinsel egemenliğin’’ yerini ‘’ dünyevi egemenlik’’ almıştır. Şöyle ki, cumhuriyet, kendini ‘’Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’’ olarak gören ‘’saray saltanatına’’ son vererek egemenliği, asıl sahibine; millete vermiştir. Fransız devrim’inden beri milli egemenlik, dolaysıyla cumhuriyet laiktir. Bu nedenle ‘’laik’’ niteliğini yitiren bir cumhuriyet, aslında cumhuriyet olmaktan çıkar.
*
Gazi Paşamızın ‘’EFENDİLER; YARIN CUMHURİYET İLAN EDİLECEKTİR’’hitabetiyle 29 Ekim 1923 kurduğu Laik Cumhuriyetin ilan tarihidir. Cumhuriyetin 102. Yılını milli bayramımız olarak kutluyoruz ve ilelebet yaşatacağımıza Türk Milleti olarak milli kimliğimizi ve güvenliğimizi teminat altını alma adına, yurtseverliğimiz / vatanperverliğimiz adına kutluyoruz.
Sonsuz minnet ve şükran Başbuğ Atatürk’e, silah arkadaşlarına, isimsiz kahramanlarımıza…
’Ebedi Vatanımız Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Bozkurt Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’E şükran duygularımızla selam olsun.

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Zeytindağı’ndan Gazze’ye, Filistin’e Bakışımız

Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” adlı eseri Osmanlı’nın son döneminde Filistin, Suriye, Lübnan ve Hicaz’daki durumu, yapılan hataları ve ihanetleri anlatır. Bugün Filistin’de ve genel olarak Ortadoğu’da süren çatışmaları anlamak için, o dönemin aydınları ve yöneticilerinin Filistin’e bakışını ve yönetim tarzını hatırlamak yararlı olacaktır. Yöneticilerin ve bizim kardeş bildiğimiz ahalinin “ihanet, kibir ve körlükle” yoğrulmuş ilişkilerini bilmek gerekiyor.

Falih Rıfkı Atay, Osmanlı ordusunun Kudüs’teki son karargâhında, Cemal Paşa’nın yaveri olarak gördüklerini ve teşhislerini yazmıştır. Bu kitapta anlatılanlar Filistin, Lübnan ve Suriye’de bugün olanları anlamamız için eşsiz bir pusuladır. Atay, Zeytindağı’nda yalnız hatıralarını değil, bir çöküşün anatomisini anlatır.

Öncelikle Osmanlı aydını ve Anadolu Türk’ünün bölgeye hangi safiyane duygularla baktığını ve buna karşılık çıplak gerçeği anlatan şu ifadelere bakalım:

“Halep büyük bir şehir, Şam büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir. Kudüs büyük bir şehir ve hepsi yabancı idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi. Fakat her yere bizim diyorduk. Şam, evimiz kadar bizim. Lübnan bahçemiz kadar bizim… Bu tasarruf ve hüküm hissinin bizim damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu.”

Falih Rıfkı, merkezden atanan yönetimin bile yabancılaştığını şöyle anlatır: “Osmanlı bürokrasisi bile tam Arap yahut yarı Arap’tır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rastlıyordum.”

Bu yabancılaşma o kadar derindir ki, “‘Türk müsünüz?’ sorusuna çoğu zaman ‘Estağfurullah!’ cevabı verilirdi.”

Atay’a göre: “Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Halep’ten Aden’e kadar süren o koca memlekette ‘Arap meselesi’ denen şey Türk düşmanlığı hissi idi.”

Bugün de Lübnan, Filistin ve Suriye’de yaşayan “Müslümanların” Türk’e bakışı aynı değil mi?

******************************

Arap Şeyhlerin Osmanlı’ya İhaneti

Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı’nda, Osmanlı’nın Arap vilayetlerinde otoriteyi korumak için başvurduğu yöntemlerden biri olarak “altın dağıtma siyaseti”ni anlatır.

Cemal Paşa, Suriye-Filistin cephesinde Arap kabilelerini Osmanlı’ya bağlı tutabilmek için büyük miktarda altın harcamıştır. Bu altınlar, özellikle Hicaz, Necef, Şam ve Filistin çevresindeki şeyhlere, kabile reislerine, aşiret liderlerine dağıtılmıştır.

Osmanlı, sadakati satın almak için harcadığı altınlarla aslında kendi sonunu hazırlamıştı. Çünkü aynı şeyhler, kısa süre sonra İngilizlerin altın torbalarıyla ikna edilerek saf değiştirdiler.

1916’da başlayan Şerif Hüseyin İsyanı, altın dağıtma politikasının trajik sonucudur. İngiliz casusu “Arabistanlı Lawrence” Hicaz ve Şam çevresinde Osmanlı’nın altınla desteklediği kabile liderlerini daha fazla altın vererek ve bağımsızlık vaadi ile İngiliz safına çekti.

Arap liderlerin çoğu Osmanlı’ya karşı İngiliz’le iş birliği içindeydi ama bu durum, bütün Filistin halkını kapsayan bir bilinçli ihanet değildi. Halkın çoğu, yoksulluk ve cehalet içinde, yöneticilerin tercihlerine mahkûmdu.

Bu süreçte Osmanlı ordusunun Suriye-Filistin hattındaki savunması çöktü. Cemal Paşa’nın komutasındaki 4. Ordu, lojistik, ikmal ve moral bakımından yıkıma uğradı.

Savaş bittiğinde, Cemal Paşa İstanbul’a dönerken Falih Rıfkı’ya şu yakınmada bulunur:

“Keşke, o kadar altını şu çöle değil, Anadolu’ya harcasaydık… En azından o altınlardan köy yolları, mektepler, tarlalar kalırdı.”

Bu cümle, bir imparatorluğun stratejik körlüğünün itirafıdır.

Halkın kaynağını halkına harcamayan; Türk halkının üretim yeteneğini artırmaya değil, dışarıdan sadakat satın almak için harcayan Osmanlı kalıcı olamadı. Osmanlı bu dersi aldığında artık çok geçti.

Buna karşılık Yahudiler parayı doğru kullanmanın, örgütlü olmanın ve kendi insanına yatırım yapmanın ödülü olarak güçlü bir devlet kurmayı başardılar.

******************************

İsrail Nasıl Kuruldu?

Atay, “Yafa’dan Kudüs’e kadar Yahudi Filistin’ini birkaç defa dolaştım. Filistin’in yeni kasabaları ve köyleri Yahudi eseridir. Bu, yeni değil, yepyeni bir Filistin’dir” der.

“Bir avuç Yahudi ile altı yüz bin Arap!” nüfusun yaşadığı Filistin’de daha o yıllarda Müslüman Araplar Yahudi efendilerin hizmetindedir.

“Simokinli İngiliz Yahudisi muhtarlık eder. Araplar üzümü sıkar, şarabını semiz Yahudi içer.” “Çıplak Arap, kapı eşiklerinde yemek artığı ve portakal kabuğu kemirip durur.”

“Eski Filistin” sefalet ve cehalet içindedir; Yahudilerin elindeki “yeni Filistin” ise modern ve düzenlidir.

O dönemde dahi para, diplomasi ve örgütlülük bir araya gelmiş; Filistin’in kaderi çoktan değişmeye başlamıştır.

Osmanlı çekilince bu altyapı, İngiliz mandası döneminde devletleşmeye elverişli bir temele dönüştü.

Yahudi nüfusun artırılması için 1882-1914 yılları arasında Rusya ve Doğu Avrupa’dan kaçan yaklaşık 30 bin Yahudi Filistin’e geldi. 1904-1914 arasında yaklaşık 40 bin Yahudi daha geldi. 1901’de kurulan Yahudi Ulusal Fonu (JNF) Avrupa sermayesiyle araziler satın aldı.

1917 Balfour Deklarasyonu ile İngiltere, Filistin’de “Yahudi halkı için bir milli yurt” vaat ederek Siyonist hedefe diplomatik meşruiyet kazandırdı.

1920-1948 arasında fiilen bir devlet öncesi yönetim kuruldu. Portakal ihracatı, Avrupa sermayesi, eğitim-sağlık altyapısı, savunma örgütleriyle, kurumlaşma ile Yahudi nüfusu 400 bine çıkarılarak ekonomik- idari egemenlik yaratıldı.

Yahudiler ekonomik üstünlüğü siyasal egemenliğe dönüştürmek ve Batı sermayesiyle yerel demografiyi değiştirme stratejisini başarıyla uyguladılar.

İsrail devleti 1948’de kurulduğunda, Filistin topraklarının yarısı fiilen el değiştirmişti. Falih Rıfkı’nın “Yeni Filistin” dediği yapı, yirmi beş yıl sonra İSRAİL adını alacaktı.

Türkiye, o dönemde Batı ittifakına yakın politikası gereği İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu.

İsrail, kurulduğundan bu yana, topraklarını sürekli genişletti. Filistinlileri Gazze ve Batı Şeria’ya sıkıştırdı.

Bugün Gazze’de yaşanan dram, bir bakıma Zeytindağı’ndaki manzaraların devamıdır. İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı da yaşanmaz hale getirerek Filistinlileri tamamen göçe zorlaması, yüz yıl önce başlayan demografik mühendisliğin son perdesidir. Tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi, dünya yine suskundur. İsrail’in Filistin halkına uyguladığı soykırıma karşı dünya devletleri kör ve sağırdır.

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Ekim Ayı Etkinliğinde Prof. Dr. Tuncay Taymaz Konferansı

0

Kocaeli Aydınlar Ocağı Ekim ayı Etkinliğinde Türkiye’nin ünlü Deprem Bilimcisi Sismolog İTÜ Maden Fakültesi Sismoloji ve Jeofizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncay Taymaz’ı Türkiye ve Dünyada deprem konusunun aydınlatılması için konuk etti.

İzmit BELSA PLAZA Leyla Atakan Kütüphanesi Toplantı salonunda yapılan Toplantıya; KAO Yönetim Kurulu üyelerinin yanında Kocaeli Sivil Toplum Kuruluşlarından Selçuklu Derneği ve Kocaeli Hürriyetçi Eğitim Sendikası Başkanı Dr. Süleyman Pekin, Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği Başkanı Yücel Alpay Demir, Kocaeli Çukurovalılar Dernek Başkanı Erdoğan Davut’la birlikte KAO eski başkanlarından Mal Müşavir Ahsen Okyar ve çok sayıda dinleyici katıldı.

KAO Başkanı Tahir Serkan Irmak açılış konuşmasında: “Dünyaca ünlü çok önemli bir ismi ağırlıyoruz. Türkiye’de çok fazla bilinmiyor ama dünyanın yakından tanıdığı bir isim.” Diye tanıttığı Prof. Dr. Tuncay Taymaz: “Beş buçuktan küçük depremleri çok önemsemiyoruz ama 5 civarında olan depremler bile ülkemizde hasara yol açabiliyor” dedi.

Prof. Dr. Taymaz sözlerine devamla:  “daha önceki depremlerde birçok uyarılarda bulunduklarını ancak yine de aynı yerlere konutlar yapıldığını belirterek, “Toplumda bir dik kafalılık, umursamazlık var. 55 bin kişiyi pisi pisini kaybettik. Bu insanlar kurtarılabilirdi” dedi. Kaymaz, “80 saniyede 55 bin insan öldü. Doğa bilimlerine, yer bilimlerine yatırım yapmanız lazım

Taymaz, “Maraş depremlerinde yıkımın çok olmasından sebeplerinden biri fayın yerleşim yerlerinin içinden geçmesi. 2021’de uyarmıştım; bize AFAD’takiler, bakanlık, valilik gülüyordu. Üfürmüyoruz; pozitif bilim ve gözlem yapıyoruz” ifadelerini kullandı. “Ovacık-Malatya fayı halen kırılmadı, 100 yıldır büyük fay üretmedi” diyen Kaymaz, “Karlıova’dan Erzincan’a büyük deprem üretebilecek potansiyele sahip. Buralarda nüfus yoğunluğu her geçen gün artmakta. Bir yerde sıcak su kaynağı varsa kıymetli maden kaynaklarını yukarı taşıyor. Bu bölge Uranyum, toryum gibi nadir elementler yönünden çok zengin” dedi.

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak, konferansın açılış konuşmasını yaparken

Prof.Dr. Tuncay Taymaz deprem konusu hakkında bilgi verirken.

KAO Yönetim Kurulu Üyesi İdris Türkten konuşmacı Prof.Dr. Tuncay Taymaz’a plaketini takdim ederken

Dr. Süleyman Pekin, kendi yazdığı imzalı “Türkosfer” isimli kitabını Taymaz’a takdim ederken.

KAO Yönetim Kurulu Üyesi Banu Aykan Hanımefendi Günün anısına KAO logolu kupayı sayın Taymaz’a takdim ederken.

Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak, Prof.Dr. Tuncay Taymaz ve Yücel Alpay Demir.

Söyleşiyi dinleyicilerden bir gurup.

Kayıp Cüzdanlarla Dürüstlük Olimpiyatı

Sosyal medyada, kaybolup iade edilen cüzdanlarla ilgili bir grafik gördüm. Bir deney tasarlamışlar. Sözde kaybolmuş şu kadar cüzdanı izlemişler. Kaçının iyiliksever insanlarca sahiplerine iade edildiğini, kaçından bir daha haber alınamadığını takip etmişler. İlgi çekici. Deney, birçok ülkede tekrarlanıp ülkeler arasındaki iade oranları değiştikçe, daha da ilgi çekici hâle geliyor.

Hemen okuyucularımla paylaşayım dedim ama sosyal medya bu. Her gördüğüne inanmayacaksın ve her şeyi tekrar tekrar kontrol edeceksin. Öyle de yaptım… İyi ki yapmışım. Fikir epey eski. Kayıp mektup deneyiyle başlamış. Sonra sokağa bırakılan 100 – 200 cüzdan… Derken, birkaç üniversiteden bilim adamının birlikte yürüttüğü, gerçekten büyük ve dünya çapında bir deneye dönüşmüş.

17 000 “kayıp” cüzdan

Sayılar etkileyici. Dünyanın 40 ülkesinde, 355 şehirde 17 000 cüzdan unutulmuş/ düşürülmüş. Bu sözde unutma/ düşürme şöyle işliyor: Banka, sinema, tiyatro, kütüphane, karakol, müze, postane, otel gibi tercihen bir resepsiyonu ve sorumlusu olan kurumlara giriliyor. Kayıp cüzdan oradaki şahsa uzatılıyor, “Bunu yandaki sokakta, yerde buldum. Ben turistim, hemen gitmem gerekiyor, vaktim yok. Siz lütfen gereğini yapar mısınız?” denilip çıkılıyor. Araştırmacılar bazı sorunlarla da karşılaşmış. Biri Kenya’da şüpheli davranış gerekçesiyle göz altına alınmış. Cüzdan dolu valizler gümrüklerde zaman zaman sıkıntı yaratmış.

Cüzdanlar, şeffaf kartvizit kabı şeklinde. Açmak gerekmeden içindekiler görünüyor. Her birinde sözde sahibinin adı ve e-posta adresi yazılı birkaç kartvizit ve yerel dilde bir alışveriş listesi var. Bundan sonra cüzdanlar çeşitleniyor. Bir kısmında sadece kartvizit ve liste var. Bazılarında 13 dolar civarında yerel para. Demek bugün olsa Türkiye’dekilerde 500 – 600 TL civarında bir nakit var. Bazılarında da bir ev anahtarı. Cüzdanların “sahipleri” ile temas etmenin tek yolu e-posta. Her cüzdanın içindeki kartvizitte farklı bir e-posta adresi var. Dolayısıyla hangi cins cüzdanın “iade” edileceği de kayda geçiyor.

İçinde para olan cüzdanlar mı, boş cüzdanlar mı daha çok iade ediliyor? Sizin tahmininiz nedir?

Para mı özsaygı mı?

Birkaç yüz kişiye bu soru sorulmuş. Çeşitli kurumlardan üstün başarılı 279 ekonomiste de… Uzmanlar da uzman olmayanlar da içinde para bulunan cüzdanların daha sık alıkonacağını tahmin etmiş. Öyle ya, paralı cüzdanı tutmak insanların menfaatine daha uygun. Gerçekte gözlenen bunun tam tersi. Boş cüzdanlarda iade oranı, paralılardan daha düşük. Üç ülkede, ABD, İngiltere ve Polonya’da içinde 100 dolar, yani bugünkü kurla yaklaşık 4200 TL bulunan cüzdanlar da deneye dâhil edilmiş. İade oranları bir daha artmış. 40 ülkeden 38’inde içinde para bulunan cüzdanların iade sıklığı tereddüde mahal bırakmayacak derecede yüksek. İki ülkede, Şili ve Peru’da, istatistik anlam verilemeyecek kadar birbirine yakın.

Birkaç yazımda şikâyet ettiğim husus burada da kendini gösteriyor. “Beşerî bilimler” ki ekonomi beşerî bilimlerin en çok ilgi görenlerindendir, maalesef iyi tahmin yapamıyor; ki tahmin, bilimin varlık sebeplerinden en kuvvetlisidir. Psikologlardan tahmin yapmaları istenmemiş. Muhtemelen onlara sorulsaydı onlar da yanılacaktı. Fakat sonuç ortaya çıktıktan sonra psikologlar pek güzel izah etmiş: İçinde para bulunan cüzdanları alanlar, kendilerine hırsız gözüyle bakmaktan çekindikleri için cüzdanları sıklıkla iade ettiler. Parayı tutmaları hâlinde kaybedecekleri öz saygı, kazanacakları paradan daha değerli gelmiş. Makul görünüyor. Fakat olanı izah etmek olacağı tahmin etmekten her zaman daha kolay bir spordur.

2019 yılında tamamlanan bu deney, Gallup firmasının her yıl tekrarladığı dünya mutluluk anketinin de dayanak noktalarından biri olmuş. 2025 anketinde, yardımın vereni de alanı da daha mutlu ettiği, dürüst toplumların fertlerinin daha mutlu olduğu uzun uzun anlatılmış.

Dürüstlüğün neresindeyiz?

Şimdi gelelim ülkelerin medeni dürüstlük veya “sivil dürüstlük” performanslarına. Tepede en dürüst, yani cüzdanların en çoğunu iade eden toplumlar yer alıyor. Toplam 40 ülkeden en dürüst 10 veya en dürüst dörtte bir şunlar:

1) İsviçre, 2) Norveç, 3) Hollanda, 4) Danimarka, 5) İsveç, 6) Polonya, 7) Çek Cumhuriyeti, 8) Yeni Zelanda, 9) Almanya ve 10) Fransa.

En alt 10 ülke, en alt dörtte bir de şöyle:

31) Türkiye, 32) Gana, 33) Endonezya, 34) Birleşik Arap Emirlikleri, 35) Malezya, 36) Kenya, 37) Kazakistan, 38) Peru, 39) Fas ve 40) Çin.

Bizden daha iyi puan alan, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülke yok.

Deneyin popüler anlatımını ABD National Public Radio sitesinde hem metin hem ses hâlinde bulabilirsiniz: https://bit.ly/cuzdan-npr Çalışmanın bilim adabına uygun yayımı da Science dergisinde yapılmış: https://bit.ly/cuzdan-science .

Umarım birileri kızmaz. Moral bozucu ama… Vallahi ben demedim, onlar dedi!