1.8 C
Kocaeli
Perşembe, Nisan 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1377

İletişimin Sağlığı Açısından Bilinmesi Gerekenler

İletişim yüzyıllardan beri devam eden bir kavramdır. İlk insanlarda duvar yazıları, çivi yazıları, resimler şeklinde olan iletişim konuşma şekline dönmüş ve iletişim araçlarının olmasıyla da modern görünümüne kavuşmuştur.

İnsanlar bulundukları her çevre ile ister istemez iletişime geçerler. İsteklerini, ihtiyaçlarını, sorunlarını iletişimle çözerler. Bu istek ve ihtiyaçları için ne kadar iyi iletişime geçerse sorunları o kadar çok çözülecektir. İnsan kendi iç sorununu dışarı aksettirmediği zaman kendisiyle çatışmaya başlar, saldırgan bir tutum alır. Bu tür insanlarda gözlenen özellik içine kapanıklık, sorunlarını dile getirememe, her denilene evet deme hayır sözcüğünü fazla kullanamama ve hayatı boyunca ikinci planda kalan bir yaşam tarzıdır. Bu insanın iletişime geçtiği her fert ile arasında bozuk temelle kurulmuş olan bir ilişki ağı olacaktır. Bundan dolayı kişi iletişimini bozuk temele oturtmuş olan savunmacılıkla yapacaktır. Savunmacılık ise, ferdin benlik bilincini koruma ihtiyacından kaynaklanır. Savunmacı durumda olan kişi ise zihin gücünü söz konusu edilen durumdan çok, kendisini savunmaya harcar. Konudan söz etmek yerine, karşısındakine nasıl göründüğünü düşünür. Karşısındakini nasıl alt edeceğine, tartışmayı nasıl kazanacağına, nasıl baskın çıkacağına kafayı yorar. Bir kimse saldırgan biçimde konuşursa, muhatabına kendiliğinden bir savunmacı tavır takınır. Savunmacılığı gittikçe artan kişi, karşısındakinin niyeti, söylemek istediği şey ve duygularını anlayamaz hale gelir. Bu insan kendi makus talihini insanlarla devamlı iletişime girerek yenecektir. İletişimde ilk kural dinlemeyi öğrenmekle işe başlayacaktır. Kişi dinlemeyi doğru bir şekilde yerine getirdiği zaman iletişim kazaları olmayacak ve ardından başarı meydana gelecektir. Kişi iyi bir dinleyici değilse, kavrayamama ve fırsatları kaçırma ihtimali olacağından, diğer kişisel becerileri (pazarlık yapma, ikna etme, çalışmaları yürütme, sorunları dile getirme vb.) geliştirme şansını büyük ölçüde yitirecektir.

Dinleme ile işitme birbirinden farklıdır. Dinleme ile işitme arasındaki fark, görmekle bakmak arasındaki fark gibidir. İşitmek sözleri duymaktır. Dinlemek ise söylenene dikkat etmeyi yorumlamayı ve hatırlamayı gerektirir. Ayrıca dinlemek, öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. Başarılı, etkin bir dinleme’’ aktif dinleme’’ dir. Aktif dinleme ise şu unsurları içine alır.

YOĞUNLAŞMA: İnsan beyni ortalama bir konuşmacının hızının yaklaşık dört katı hızlı konuşmayı takip edebilecek bir kapasiteye sahiptir. Aradaki boş zamanı pasif dinleyici başka şeyle düşünerek geçirmesine karşılık, aktif dinleyici konuşmaya konsantre olur ve söylenenin ardındaki anlamı yakalamaya çalışır.

EMPATİ: Aktif dinleyici, kendini konuşmacının yerine koyar ve ne anladığını değil, konuşmacının ne demek istediğini anlamaya çalışır.

KABULLENME: Aktif dinleme, konuşma süresince objektif olma ile gerçekleşir. Aktif dinleyici, sözünü bitirene kadar sadece anlatılanlara konsantre olur. Anlatılanlar kendi düşüncelerine karşıt şeyler olsa dahi o anda içinden yargılama yapmaz ve zihninden karşıt seyler üretmeye kalkarak anlatılanların bir kısmını kaçırmaz.

BÜTÜNÜ ANLAMAYA İSTEKLİ VE GAYRETLİ OLMA: Aktif dinleyici, kulakları, gözleri ve aklı ile dinler. Sadece sözleri değil, vurgularla yüz ifadesini ve vücut dilini de değerlendirerek mesajın tamamını yakalamaya gayret eder. Ayrıca aktif dinleyici mesajın tam olarak kaçmaması için sorduğu yapıcı sorular ile konunun netleşmesine yardımcı olur.

Son olarak iletişim adına söylenmiş birkaç sözle konuyu bitirelim.

Kullandığın kelimelere dikkat et, çünkü onlar senin yaşama biçimini belirleyecektir. Her istediğini söylersen istemediğin cevapları işitirsin.

Zihni modeller münakaşa ile değil, müzakere ile değişir. Önemli olan aklı ilzam etmek değil, gönlü tatmin etmektir. Karşındakinin kalbine girmek istiyorsan ihtilaflı noktaları öne çıkararak muhatabının enaniyetini tahrik etme, ortak noktalardan hareket etmenin yollarını ara. ‘’Sana katılmıyorum’’ demektense, ‘’Şu görüşünüze katılmıyorum. Bu hususta ise şöyle düşünüyorum.’’ Demek daha makbul ve yürek fethetmeye daha yakındır.

İletişimde yanlış anlamaların önüne geçmek istiyorsan ‘’Aktif dinleme’’ metodunu kullan. Aktif dinleme; dinleyen kimsenin dinlediklerinden anladığı şeyi tekrar edip doğru anlayıp anlamadığını muhatabına anlatması demektir.

Başarılı insan ilişkileri, bir başkasına istediği şeyi vererek karşılığında kendi istediğimiz bir şeyi almak demektir.

İnsanlarla olan ilişkilerimizde sorunsuz iletişime katkıda bulunmamız ümidiyle sevgi ve muhabbetlerimi sunarım.

29. Şura Ve Anlamı

Aydınlar Ocakları 29. Şurası 27-29 Nisan tarihleri arasında Konya Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı. Bu vesileyle yurdumuzun manevi ikliminin önemli bir parçası olan Konya’da bulunma mutluluğuna erdik. Konya Dedeman Otel’de gerçekleştirilen Şur’aya kuruluş aşamasında olan 4 Ocağımızla birlikte 33 Aydınlar Ocakları iştirak etti. Bu defa, her bir Ocaktan fazla üyenin iştiraki olunca; istişare toplantıları daha canlı ve yoğun geçti. 21 Ocak temsilcisi görüşlerini ifade ettiler. Şur’ada serbest zamana ve kültürel gezilere de yer ayrılmış olması, hanım iştirakçi sayısını da arttırdı. 3 gün süren Şura’nın 2. gününde Prof. Dr. Nuri Köstüklü , Bilal Şimşir’in konuşmacı olduğu, Prof. Dr. Ömer A. Aksu’nun oturum başkanlığını yaptığı “Ermeni Meselesi” açıkoturumuna şehirden de çok iştirak oldu.

İstanbul ve diğer bazı büyük şehirlerimizde gördüğümüz manzaralar Konya’da da geçerliydi. Fabrika yerine, büyük alışveriş merkezleri kurulmuştu. Türkiye’nin her yerinde insanlara üretimi değil; tüketimi öğretiyoruz. Tabii yerli yerine; ithal mallar da kaliteli kalitesiz öne çıkıyor. Kurduğumuz tesis ve otellerde Türkçe’ye saygısızlık her yerde aynı… Adeta Türkçe terk edilmiş, yerine İngilizce geçmiş. Şuranın 4 sayfalık sonuç bildirisi Aydınlar Ocağımızın internet sayfasında da yer alıyor.

Toplantının düzenlenmesinde büyük emek sarf eden Konya Aydınlar Ocağımıza, başta Başkan Dr. Mustafa Güçlü olmak üzere, herkese, toplantıyı şereflendiren Ocaklarımıza, vefalı, kadirşinas ve milli endişe sahibi arkadaşlarıma buradan teşekkürü bir borç biliyorum.

Bu Şur’amız, küresel çapta belirsizliklerin ve istikrarsızlıkların arttığı, önü açılmış milli devletlerin ve bu arada Türkiye’nin bir takım yeni tip kuşatma ve tuzaklarla karşı karşıya bırakıldığı bir dönemde yapılmıştır. Hayali AB üyeliği uğruna içişlerimize müdahaleler artmış, bunlar çoğu kere yönetenler tarafından normal karşılanmış, gerekli milli tepki gösterilememiş ve siyasi irade ortaya konamamıştır. Bizi biz yapan birliktelikler yerine; ayrılıklar ve farklılıklar kutsallaştırılmış, gerginlikleri tırmandırıcı beyanlar ülkeyi yönetenlerce seslendirilir hale gelmiştir. Türklüğün dışlandığı ve tartışmaya açıldığı, etnik ırkçılığın hortlatıldığı, insanların birbirine ötekileştirilmeye çalışıldığı ve bunun da demokratikleştirilme zannedildiği bir dönemden geçiyoruz. Anayasal ve milli kurumlarımız ile iktidar arasındaki uyumsuzluğu ve rekabete varan çekişmeleri ülke çıkarlarıyla bağdaştırmak mümkün değildir. İktidarlarını demokrasiye borçlu olanlar, adeta rövanş alıcı, intikam kokan, gerginlikleri tırmandıran tavırlarıyla demokrasinin sorunu haline gelmişlerdir. Bu yanlışların Irak’ın Kuzeyinde, Kıbrıs’ta yeni düzenlemeler zorlandığımız bir ortamda gündeme getirilmesi, Musul petrolleriyle ilgili dünkü gelişmeleri hatırlatıyor. Ülkenin iç sorunlarının çözümünde dış desteklerin kullanılması, hükümranlık haklarımız ve caydırıcılığımız üzerinde menfi etkiler yapmakta ve demokrasi ile de bağdaşmamaktadır. Türkiye sorunlarını demokrasi içinde çözemez noktaya sürüklenmemelidir. Çözüm gerginlik ve kamplaşmalarda değil; “Ne Mutlu Türküm Diyene” veciz ifadesinin ve Anayasanın temel giriş maddelerinin kucaklayıcı, kapsayıcı mutabakat anlayışındadır. Teslimiyetçi politikalar, Yeni Petrol Yasası, yeni Vakıflar yasası, garip özelleştirmeler, Türkiye’ye düşman bazı STK faaliyetleri ve bizzat iktidarca desteklenmeleri, Patrikhaneye ve Heybeliada Ruhban Okuluna yakılan yeşil ışık, terörle mücadelede İspanya’daki yanlışın tekrar edilmesi, yükselen asayiş sorunları, artan yolsuzluklar ve işsizlik, milliyetçiliğin kafatasçılıkla suçlanması, Türk düşmanlığı, Ermeni sorununa yanlış bakış, Türkiye’ye karşı açılan psikolojik savaşa duyarsızlık, ister istemez milli uyanış ve milli direnişi de beraberinde getirmektedir.

Türkiye’de sorunların çözümü için, teslimiyetçi ve küreselci olduktan sonra laik olmak veya alnın secdeye gitmesi fazla bir fark teşkil etmez.

30. Şur’amızın, milli kimliğe ve İslâm’a dolaylı saldırılarda yeni merkez haline getirilmek istenen Hatay’da yapılma kararı da çok anlamlı olmuştur.

Bir Türk Yılda Kaç Kitap Okur?

0

Bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Peki ya bir Türk?

İşte çarpıcı sonuçlar:

Türkiye’de kitap okuma alışkanlığının henüz istenilen seviyede olmadığı belirtilerek, bu alışkanlığın özellikle çocuklara kazındırılmasında ailelere önemli görevler düşmektedir..

Kitap okuyanların kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturanlardır. Popüler kültürün öznesi kalabalıklardan oluşur, kalabalık psikolojisinin de sorgusuz sualsiz yeniliklere kapılıp gitmeye müsaittir, bu durumun da kültürü besleyecek unsurların önü tıkanmıştır..

Yapılan araştırmaların, Türkiye’de okuma alışkanlığının çok düşük olduğu “Araştırmalara göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Türkiye’de ise 6 kişiye bir kitap düşüyor. Araştırmalarda elde edilen bu sonuç, ülkemizde kitap okuma oranının ne kadar düşük olduğunun göstergesidir.”

Türkiye’deki eğitim sisteminin kitap okumaya teşvik edici olmadığı, kitap okuyanların örnek olarak gösterilmediği, en önemlisi çocuğa model olabilecek kişilerin kitap okumaya karşı duyarsız davrandıklarını, bu ortamda çocuklardan kitap okumalarının beklenmesinin yanlış olduğunu belirtmekte yarar vardır.

Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırılmasında ailelerin baskı yapmak yerine örnek olmaları gerekmektedir “Evde anne-babalar çocuklarıyla kitap okumalı, onlarla kitapçılara gitmeli, onlara kitap hediye etmeli. Kitap okuma alışkanlığı çocuklara ancak sevgiyle kazındırılabilir”

Okullarımızda kitap okuma alışkanlığı edindirme adında bir ders koymamız gerekli görülüyor. Demesi Kolay da acı veren bir gerçek. Aslında Türk toplumunun en çok okuması gerekirken en az okuyan bir toplum olarak görülmesi toplumun gittikçe yozlaştığını göstermekte.

Yaşayan kişiler olarak ve /veya bu durumu algılayan bireyler olarak etrafımızda çalışmalar yapmalıyız. Muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı hayal etmek hamasi nutuklar atarak olmamalı. Gerçekten toplumumuzun okuyarak bir yerlere gelmesi gerektiğini vurgulamak zorundayız.

Bu gün gençliğimiz kütüphanelerde sabahlamalı bilgisayar başında dünyanın değişen ve gelişen gerçeklerini araştırmak zorunda. Gelecek güzel şeylere gebe ama bizim için bu doğumun çok sancılı olacağı görülmekte. Bunu en iyi atlatmanın yolu okumaktan geçtiğini hepimiz görmekteyiz. Önce biz okumalıyız daha sonra çevremizdekileri teşvik etmeliyiz.

Çevremizde okuma seferberliğini başlatalım. Okullarımızda başlatalım. İlçemizde başlatalım. İlimizde başlatalım. Türkiye de başlatalım. Artık bir yerlerden başlamamız gerekliliği geldi de geçiyor. Ham hayaller peşinde koşmanın manasızlığı ortada. Günümüz basın ve yayın organları daha çok yayınlarında magazin haberleri adıyla anılan yayınlara destek vermekte belkide reytingi yüksek olduğu için tercih edilmekte ama okuyucunun okuma alışkanlığı kazandıracak faaliyetlerden uzak durmakta.

Bu şartları hepimiz biliyoruz da çözümü ne diye düşünüyor muyuz? Bunu düşünmek gerekmekte. Biz birde bu yoluyla konuyu ele alalım. Öncelikle medya: Renkli resimlerle sayfalarını doldurmaktan vaz geçmeli, okumaya özendirici yayınlara yer vermeli, vurucu sloganlarla okumayı teşvik edici yazılar yayınlanmalı; Okullar ve öğretmenlerimiz: en fazla duyarlı olması gerekenler. Her gün yılmadan her ders bıkmadan öğrencilerimizi çocuklarımızı okuma konusunda teşvik etmeli onları yönlendirmeli örnek olmalılar; herhalde kamuoyu olarak bize en ağır görev düşmekte her platformda bu konuyu gündeme taşıyarak bu konuda gereğini yapmamız lazım çevrenin göstereceği duyarlılık bizim için çok önemlidir.

Ben şu anda bir kitap okumaya başladım. Sizlere kolay gelsin.

Bir Türk; yılda gelişmiş ülkelerin okuduğundan daha fazla kitap okumaktadır. Gerçekleşmesi umudu ile.

Saygılarımla

Psikolojik Tahlil !

Geçtiğimiz günlerde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın yaptığı basın toplantısında kullandığı “her ne kadar güçsüz bir ülke olarak inandırılmak istensede ülkemiz güçlü bir ülkedir” ifadesi dikkatimi çekti.

Paşanın yapmış olduğu konuşmanın hemen hepsine katıldığım gibi, yukarıda kullanmış olduğu ifade ülke insanımızın psikolojisini açıklamak babında son derece önemlidir.

Hakikaten ülkemiz insanı uzun zamandır “güçsüz devlet ve millet” psikolojisi içinde yaşamaktadır. Halbuki yurtdışına gidenlerin birçoğu geri geldiklerinde ülkemizin diğer ülkelerden hiçbir farkı olmadığını, hatta milletimizin ahlaki olarak daha üstün nitelikte olduğunu söylemektedir.

Belirtmek gerekir ki milletimizin öz güven bunalımına girmesinin geçmişten gelen bazı sebepleri vardır. Çünkü tarihte büyük devletler kurmuş, dünya tarihinde önemli rol oynamış bir milletin kendini güçsüz hissetmesi sebepsiz değildir.

Milletimizin kendine güvenini sarsan geçmişteki en büyük olay II. Viyana kuşatmasıdır. Buradaki yenilgi milletimizin, imparatorluklara has “diğer milletlere yenilmezlik” duygusunu sarsmıştır. Tıpkı günümüzde, her zaman belirttiğim üzere, 11 Eylül saldırıları ile ABD’nin yaşadığı psikoloji gibi.

Nitekim bu yenilgiden sonra toplumda “neden yenildik?” sorusu doğmuş ve akabinde Batı’daki teknoloji bize uygulanmaya başlanmıştır. Ülkemizde başlayan modernleşme hareketlerinin temelini oluşturan bu durum daha sonra Batı’nın üstünlüğüne bizlerinse geri kalmışlığına yönelmiştir.

İncelendiğinde görülecektir; sosyologlar modernleşme çabasına giren milletlerin psiko- sosyal durumlarında kendilerine karşı bir özgüven eksikliği, Batı’ya karşı bir aşağılık kompleksi olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca sosyologlar bu durumun Batı’nın üstünlüğünü mutlaklaştırdığına, Batı’nın egemenlik ilişkilerini meşrulaştırdığına, bunun yanında Batı’da var olan sistemin umut ve gelecek vaad eden bir ideal olarak diğer toplumlarda yer bulduğuna dikkat çekmektedirler.

Yukarıda izah edilen durum şu an içerisinde bulunduğmuz toplum psikolojisinin aynası gibidir.

Bu bağlamda, önümüze konan AB’ye girme ideali uğruna bizi biz yapan değerlerden vazgeçmeye çalışmak ve üye olunduğunda ülkedeki her sorunun hallolacağına inanmak, kendimizi güçsüz görmemizin netcesinde doğan sonuçlardan sadece biridir.

Kanaatimce milletimize güvensizlik hissi bazı güçler tarafından kasıtlı olarak da aşılanmaktadır. Çünkü bu hissin neticesinde koşulsuz teslimiyet oluşmaktadır.

Tabii Türk milletinin geçmişine bakıldığında dönem dönem kendini var eden özelliklerden uzaklaşabildiği görülmektedir. Mesela en eski dönemlerden Orhun yazıtlarında Bilge Kağan’ın halkına yönelik özünden uzaklaşma uyarısı manasında “titre ve kendine dön” ikazı yer almaktadır.

Ancak unutmamak gerekir ki; millet olarak ne zaman titreyip kendimize dönmüşsek dünya tarihinde önemli rol oynayan hadiseler meydana getirmişiz. Bu durumun en son örneği olarak tüm olumsuz şartlara rağmen İstiklal Savaşı’nı başlatmamız ve kendi özümüzden gelen güçle bu savaşı kazanmamız gösterilebilir.

Sevgili okuyucular, “inanmak kazanmanın yarısıdır” diye bir söz vardır. Ülkemizin son dönemlerde içerisinde bulunduğu durum kendimize inanmanın zamanının geldiğini göstermektedir. Çünkü bizim milletimiz son anda hamle yapan millettir. Bugünün şartlarında millet olarak bir hamle yapmazsak yarın çok geç olabilir. Saygılarımla!…

Uçmayı Bilmiyorsan…

Bugünlerde herkes Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yayınlanan “Hükümete uyarı”, “muhtıra” veya “e-muhtıra” şeklinde nitelendirilen bildirisini konuşuyor, yazıyor. TV ve gazeteleri izleyen herkes, her kesimden insanların bu konudaki fikrini öğrenmiş durumda. Böyle günlerde rahatlamak için biraz mizah denemesi yapmak ve bir fıkra anlatmak belki daha iyi olabilir.

Fıkra bu ya, karga ile tavşan bir uçak yolculuğunda, yan yana koltuklarda seyahat ediyorlarmış. Karga bir ara, hostesi çağırma düğmesine basar, gelen hostese soğuk bir gazoz istediğini söyler. Hostesin getirdiği soğuk gazozdan bir yudum içen karga “bu ne biçim gazoz, ben buz gibi bir gazoz istiyorum” diyerek tersler. Gelen ikinci gazozun da gayet soğuk olduğu bardağın buğulanmasından bellidir. Ancak karga yine benzeri ifadelerle daha soğuk gazoz istediğini söyleyerek gazozu iade eder. Yine soğuk olarak gelen üçüncü gazozu ise söylene söylene içer.

Karganın yanında seyahat eden tavşan “karga kardeş, gelen gazozların hepsi de soğuk olduğu halde neden böyle davrandın?” diye merakla sorunca, karganın cevabı kısa ve nettir: “Hiç! Pislik olsun diye böyle yaptım.”

Bunun üzerine tavşanda da aynı şekilde davranma arzusu uyanır. O da hostesi çağırır, soğuk gazoz ister, gelen gazozu beğenmeyerek tersler, yenisini ister. İkincisinde de aynı davranış biçimini sergiler. Bu arada hostesin tahammül edecek hali kalmamıştır. Uçağın güvenlik amirine giderek karga ve tavşanın “pislik yaptığını” anlatarak şikâyet eder. Güvenlik amiri, derhal kapının açılarak bu iki yolcunun dışarı atılması talimatını verir.

Kapıya götürülmekte iken karga tavşana sorar: “Tavşan kardeş sen uçmayı bilir misin?” Tavşan büyük bir korku ve endişe içinde “hayır” diye cevaplar. Karganın cevabı: “Tavşan kardeş, uçmayı bilmiyorsan, pislik yapmayacaksın.”

Bu arada karga ile tavşanın davranışlarından rahatsız olan yolculardan bir kısmı güvenlik görevlilerine tezahürat yapmaktadır: “Atın bu pislikleri aşağıya.”

Yolculardan diğer kısmı ise endişeli bir itiraz içindedirler: “Arkadaşlar bu keyfi bir uygulamadır. Bu görevlilerin canının istediğini böyle aşağıya atmasını destekler veya göz yumarsak bir müddet sonra içimizden başkalarını da aşağıya atmayacağını kim garanti edebilir?”

Bir grup yolcu ise orta yolu bulma telaşındadır: “Sayın yolcular böyle meseleler fevri bir şekilde çözülmez. Bakın içimizde çok tecrübeli bir hukukçu yolcu var. İsterseniz önce O’nun fikrini alalım, yanlış bir iş yapmayalım.”

Tecrübeli hukukçu, “durun bakalım, bu zannettiğiniz kadar basit bir mesele değil. Herkes sakin bir şekilde beni beklesin, bir müddet düşünüp, değerlendirdikten sonra karar vereceğim” der.

Bu arada yolcuların büyük çoğunluğu içlerinden samimi bir tarzda: “İnşallah hemen en yakın hava limanına bir iniş yapsak da, bu meseleyi ayağımız karaya basarken, sağduyu ile ve daha geniş bir katılımla çözsek” diye dua etmektedir.

Hz. Mevlana ve Hoşgörü

0

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”

Hz. Mevlana’nın bu meşhur sözlerini sanırım duymayan, bilmeyen yoktur. Bilhassa dünyamızın içinde bulunduğu sıkıntı, tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük dolu ortamda insana bir nevi rahatlık veren ifadeler ki bu sebeple olsa gerek bu yılın Mevlana yılı olarak kabul edilmesi daha da anlamlı hale geliyor.

Ancak kanaatimce, bu sözlerin ifade etmek istediği hoşgörü anlayışı yanlış algılanmaktadır. Öyle ki; Mevlana’nın bu sözleriyle herkesi olduğu gibi kucakladığı, her anlayışa sanki günümüzün yaygın tabiriyle “saygı duyduğu” ve bu yaklaşımın bizler için de örnek teşkil ettiği kabul edilmektedir.

Bahsettiğim yanlış algı işte bu noktada ortaya çıkıyor. Zira Hz. Mevlana “ne olursan ol yine gel” demekte ancak “olduğun gibi kal” dememektedir.

Peki, Hz. Mevlana bize ne anlatmak istiyor?

Hz. Mevlana İslam’ın çok önemli bir mesajını öz bir biçimde ifadelendiriyor: “Ümitsizliğe düşmemek!”

Buna göre, bir insan ne kadar yanlış ve hata yaparsa yapsın, içinde bulunduğu durumdan her zaman kurtulma, doğruyu bulma ve yaşama şansı vardır. Bu sebeple yaptığı hataların ve yanlışların büyüklüğü sebebiyle asla ümitsizliğe düşüp kendini içinde bulunduğu durumdan kurtarma hususunda mücadeleden vazgeçmemelidir.

Aynı şekilde Allah katında insanın her zaman tövbe edip tekrar aynı yanlışları alışkanlık haline getirmeden onlardan uzak kalmak suretiyle affedilme imkanı söz konusudur.

Peki, bu anlayışın önemi nedir?

Söz konusu anlayış veya daha doğrusu yaklaşım, insanların kendilerini yenileme fırsatını bulmalarına, daima yeni bir başlangıç sahibi olabileceklerini idrak etmelerine vesile olacaktır. Zira her davranışımızın altında bizi bu davranışa sevk eden motivler yatar. İşte bu yaklaşım ile, insan kendini yenileme hususunda ciddi bir motivasyon kazanabilir. “Bitti” denilen yerden başlamanın mümkün olduğunu idrak eder ve tabir-i caizse “can çıkmadıkça her zaman bir ümidin” söz konusu olduğunu bilir.

İntihar olaylarının gittikçe arttığı günümüzde insanların ümitsizlik psikolojisi içinde kendilerini ne hallere maruz bırakabildikleri göz önüne alınırsa, böylesi bir yaklaşımın “doğru” anlaşılarak hayata geçirilmesinin önemi daha da artmaktadır. Bu sebeple eğitim dediğimiz süreci söz konusu yaklaşım doğrultusunda anlamamız ve ele almamız, insanların yaptıkları hatalardan dolayı pişman olup kendilerini toparlamalarına fırsat verilebilmesi bakımından zaruri olmaktadır.

Dolayısıyla, büyük fikir ve gönül insanı Mevlana’nın öz biçimde ifade ettiği bu yaklaşım, yanlışa karşı “hoşgörü” içinde olmayı asla vurgulamaz. Zira böyle bir tutum hoşgörü değil en hafif tabirle vurdumduymazlıktır ki böylesi bir “kolaycılığın” bizi götüreceği yer, suç çeşitlerinin ve işlenme sayılarının hızla artması gibi gündemimizi işgal eden pek çok olayda zaten ortaya çıkmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki; insanların hata yapabileceklerini kabul edip bu hatalardan dönme imkanlarının, bilhassa İslam açısından, her zaman bulunduğunu unutmamak ve insanlara bu açıdan “hoşgörü” ile yaklaşmak, Hz. Mevlana’nın mesajını doğru anlamak olacaktır…

Milli İradeyi Hâkim Kılmak

Devletimizin temelini teşkil eden esaslar Anayasamızın ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” şeklinde nitelendirilmiştir.

Lafı eveleyip, gevelemeden hemen söyleyelim ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu anda ne tam demokratik, ne tam lâik, ne tam sosyal devlet, ne de tam bir hukuk devletidir. Cumhuriyet tarihimiz boyunca bazı konularda olumlu gelişmeler kaydetmemize rağmen, Anayasamızda ifade edilen bu kavramlar rejime tam olarak yansıtılamamıştır.

Sami Selçuk’un “Demokrasiye Doğru” kitabından bir cümle: “Cumhuriyetin ülküsü kısa vadelidir, son duraklıdır: Hukuk Devleti. Demokrasinin ülküsü de, ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez: Hukukun üstünlüğü.” Demek ki demokratik bir cumhuriyet olabilmek için sadece “hukuk devleti” olmak bile yetmiyor, “hukukun üstünlüğü” kavramının yer etmesi gerekiyor. Ya tam bir “hukuk devleti” bile olamayan bir rejimin adı ne olur?

“İrade-i milliye’ yi hâkim kılmak” (Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir/ Egemenlik ulusundur) esası Cumhuriyet döneminin bütün anayasalarında kabul edilmesine rağmen uygulamada tam olarak gerçekleştirilememiştir.

Maalesef Cumhuriyet tarihimiz boyunca da, millet iradesine ipotek koyan güçler hukuku milleti terbiye aracı olarak kullanmışlardır. Millet iradesinin hâkimiyeti sağlanabilseydi, hukuk kuralları milletin hayatını sadece tanzim eden (düzenleyen), inanç, örf ve gelenekleri ile tam bir uyum içinde olan kurallar olacaktı. Hukuk, devleti yönetenlerin fikir ve inançlarına göre, milleti şekillendirme aracı olarak kullanılıyorsa bu tür rejimlerin adına demokrasi demek mümkün değildir.

Diğer taraftan, özellikle son yıllarda, AB ve ABD ile ilişkilerde milli vicdanı yaralayan uygulamaları yaşıyoruz. Kanunlarımızın nasıl çıkması gerektiğine AB karışıyor, ekonomimize IMF, dış politikamıza ABD müdahale ediyor. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı ve birçok düşünen kişi “Cumhuriyet tarihinin en riskli döneminin yaşandığını” ifade ediyor.

Bu ortamda, milliyetçilik (veya ulusçuluk) duygularının canlanmasının çok tehlikeli bir gelişme olduğunu söyleyip, bu gelişmeden endişe duyanların sesi vatan ve millet sevdalılarından daha gür çıkabiliyorsa, Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmak konusunun ne kadar geçerli olduğuna varın siz karar verin.

Bütün bu yazdıklarımdan sonra çok karamsar olduğum sonucuna varılmasın. Devlet gibi dev bir organizasyonu değerlendirirken siyah ve beyaz olarak değerlendirmek doğru değildir. Biz Anayasamızda ifadesini bulan bu kavramları çeşitli gri tonlarında yaşıyoruz.

Bu konularda bizden geride olan çok sayıda devletten daha iyi durumdayız. Ancak milletimizin bizden daha iyi durumda olanlar kadar demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü hak ettiğini düşünüyorum.

Cumhuriyetimizi kuran iradenin de nihai hedefinin “demokratik cumhuriyet” olduğundan hiç kuşkum yok.

Milli iradenin tecelli ettiği TBMM’ nin kuruluşunun 87. yıldönümünde demokrasi ile cumhuriyeti bağdaşmaz kavramlarmış gibi tartışacak yerde, Cumhuriyetimizi tam bir demokrasi ile nasıl taçlandıracağımıza odaklanmak herhalde daha doğru olacaktır.

İran Nereye Koşuyor

Tarihi geçmişinde bir medeniyet oluşturan ve yaşayan devletler ileriki dönemlerde de bulundukları coğrafyada etkin rol oynar. Çünkü hepimizin takdir edeceği gibi geçmişinde bir medeniyet oluşturan devletin etki sahası, kısaca “kültürel hinterlandı” daima geniş olur.

İran da yukarıda bahsettiğim tarihi geçmişi köklü olan devletlerdendir. Pers medeniyeti arkasından Sasani İmparatorluğu, Akkoyunlu Devleti, Safevi devleti gibi tarihte kültürel ve siyasal olarak etkin rol oynayan devletlerin mirasçısıdır. Kısaca İran Fars medeniyetinin devamı olan devlettir.

İran gerek coğrafya olarak yakın olmamızdan gerekse İslam devleti olmasından dolayı tarihi ilişkilerimizin yoğun olduğu bir devlettir. Akkoyunlu devletinin kurucularının Türk olmasından dolayı orada halen varolan Türkmenler sayesinde yakın ilişkiler daha da artmıştır.

İran’nın resmi mezhep olarak Şiiliği seçmiş olması ve nüfusunun çoğunluğunun Şii müslümanlardan oluşması iki ülke arasında geçmişte yaşanan anlaşmazlıkların başını çekmektedir. Çünkü Yavuz Sultan Selim döneminden beri İran ülkemizde varolan Şii müslümanlar üzerinde gerektiğinde nüfuzunu kullanarak Osmanlı Devleti’ne karşı isyan çıkartmıştır. Bugün dahi İran’nın ülkemizdeki Şii ve Alevi müslümanlar üzerinde etkisi sürmektedir.

İran ile ülkemizin tarihte coğrafi manada anlaşmazlığı 1639 yılında yapılan Kasr-ı Şirin anlaşması ile çözümlenmiştir. Bu anlaşma ile çizilen sınırlar bugünkü İran sınırımızı belirlemiştir.

Kısaca İran’nın tarihi misyonundan bahsettikten sonra günümüze geldiğimizde yeraltı ve yerüstü kaynaklarının dünyada hızla tükenmesi neticesinde global politika kurucularının gözünü tekrar Avrasya topraklarına yönelttiğini görmekteyiz. Bu duruma binaen stratejistler bu coğrafyada lider olabilecek iki ülkenin tarihi misyonlarından dolayı İran ve Türkiye olabileceğini belirtmişlerdir.

Nitekim 1980’lerden itibaren Ortadoğu liderliği için üç devletin yarışmakta olduğu görülmektedir: Mısır, İran ve Türkiye. Son on yıla kadar bölge sorunları çözümünde Türkiye liderliği götürse de özellikle son zamanlarda ülkemizde izlenen yanlış dış politika ile liderliğe İran’nın geçmekte olduğu aşikardır.

Avrasya topraklarını yeniden inşa etmek ve bu bölgede bulunan zenginlikleri tek bir elden yönetmek için ortaya atılan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) projesi içerisinde müdahele edilecek devletlerin başında gelen İran’ın, bu müdahale karşısında göstermiş olduğu tavır takdire şayandır.

Nitekim en son İngiliz askerlerinin İran karasularını ihlal etmesi sonucunda esir edilmesi ve serbest bırakırken yaptığı gövde göstergesinin arkasını okuduğumuzda kanaatimce İran’nın vermek istediği mesaj “bu bölgenin ‘yeni lideri’ benim” mesajıdır.

Tabii şunu belirtmekte fayda görüyorum: İran’ın, ABD ve İngiltere karşısında bu kadar güvenle hareket etmesinin ardında yatan Almanya, Çin ve Rusya desteğini de unutmamak gerekir. Dikkat edilirse İran aleyhine ABD’nin verdiği demecin hemen ardından genellikle bu üç devletten birinden İran’ı destekler demeç gelmektedir.

İran’nın geçmişten gelen kültürel mirası, Ortadoğu devletleri arasında “kitap kültürünün” varolduğu yegane toplum olması, buna binaen yetişmiş insan gücü ve hızla artan ticaret hacmi ile çok kısa zamanda Ortadoğu’nun yeni lideri olması muhtemeldir.

Son olarak ifade etmek isterim ki; İran elindeki imkanları en iyi şekilde kullanıp Ortadoğu liderliğine koşarken, aynı imkanların daha fazlasına sahip ülkemizin geldiği en son noktanın kendi sınırlarını koruma, hatta başkasına “korutma” şeklinde olması, hepimizin gelecek açısından dikkatle düşünmesi gereken bir noktadır! Saygılarımla…

“Cumhuriyet Mitingi” ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Gerek şahıs olarak diğer insanlarla ilişkilerimizde yaşadığımız sıkıntılar ve gerekse kurumların, diğer kurumlar ve halkla yaşadığı sorunların temelinde iletişim problemleri yatar. İletişim ise tek taraflı değil, iki taraflı gerçekleştirilebilen bir olaydır.

İnsanlar genellikle anlaşılmak isterler. Anlaşılmak için hiçbir çaba göstermediği halde anlaşılma beklentisi içinde olanlar olduğu gibi; anlaşılmak, kendini ifade etmek için ciddi gayret gösterenler de az değildir. Muhatabımızı dinlemek ve anlamak konusunda gayret gösterenimiz ise çok çok azdır.

Oysaki iletişimsizlik daha ziyade karşımızdaki insanı dinleme ve anlama becerimiz olmamasından kaynaklanır. Genellikle karşımızdaki insanı, kendi yargılarımızdan, geçmiş yaşantılarımızdan, tecrübelerimizden veya dış etki ve telkinlerden yola çıkarak anlamaya çalışırız ve onun daha kendisini tam olarak ifade etmesini beklemeden yargılar veririz. Böylece kurulması muhtemel bir iletişimi ya kurulmadan sona erdirir ya da gelişmeden kopartırız.

Karşımızdaki insanı anlamak için, öncelikle iyi niyet ve arkasından da onun hislerini ve duygularını paylaşmak gibi özel bir insani çaba göstermek icap eder.

Muhatabımızı anlamak konusunda iyi niyetli isek, yani maksadımız üzüm yemek olup, bağcıyı dövmek değilse, önce karşımızdaki insana saygı gösterip onun kendisini tam olarak ifade etmesine imkân vermeli ve kendimizi onun yerine koyarak, yani empati (duygudaşlık) kurarak onu anlamaya çalışmalıyız.

Kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok okunan kitaplar arasında yer alan “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabının yazarı Stephen Covey, yukarıda özetlemeye çalıştığım anlayışı “önce anlamaya, sonra anlaşılmaya çalışın” şeklinde formülleştirmiş.

Bu anlayış çerçevesinde Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sn. R. Tayip Erdoğan’ın muhtemel adaylığı (ve seçilmesi) ile 14 Nisanda Ankara’da gerçekleşen “Cumhuriyet Mitingi”ni yorumlamaya çalışalım.

Sn. Başbakanı anlamaya çalışmak için empati kurarsak, muhtemelen O demokratik seçimler sonucu (tek başına iktidar olmaya ve Cumhurbaşkanı seçmeye yeter Meclis çoğunluğunu elde etmiş) iktidar partisinin başkanı olarak, Cumhurbaşkanlığı makamının kendisinin en tabii hakkı olduğunu düşünmektedir. Fani olan insan hayatında bir defa gelecek böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyecektir. O’na göre Ankara’daki miting neticede birkaç yüz bin kişinin görüşünü aksettirmekte, anayasanın ve yasaların kendisine verdiği haktan vazgeçmesi için bir gerekçe teşkil etmemektedir.

Bu mitingden sonra Sn. Erdoğan aday olmaktan vazgeçerse “yapılan baskılara dayanamadığı için”, Cumhurbaşkanı olamadığı ile kalmayıp, bu tercih sonucu seçmen kitlesi nezdinde itibarının sarsılacağını, partisinin de yapılacak genel seçimlerde ciddi oy kaybına uğrayacağını düşünecektir. Artık geri dönüş pek mümkün değildir.

Öte yandan yedi yıl süreyle bu milletin Cumhurbaşkanı olmaya niyetlenen birisinin, mitinge katılanlar ve katılamayıp aynı görüşü destekleyenlerin duygularını anlamaya ve endişelerini gidermeye çalışması gereklidir. Anlaşılan odur ki, sayıları milyonlarla ifade edilebilecek vatandaşımızın “vatanın satılması”, “rejimin değişmesi” gibi ciddi kaygıları vardır. Bu kitleler Cumhurbaşkanı olması muhtemel kişinin “vatan haini” olduğuna, anayasada belirtilen “devletin temel değerlerini” yıkmaya çalışacağına inanmaktadırlar.

Miting göstermiştir ki, birbirini anlamaktan çok uzak kitleler mevcuttur ve bu durum gerilim ve çatışma potansiyeli yaratmaktadır. Herkesin sağduyu ile hareket etmesi gereken bir döneme giriyoruz.

Sorumluluğun büyük bölümü Sn. R.Tayyip Erdoğan’a düşmekte olup, kendisine karşıt kitlelerin endişelerini giderecek, ortak milli ve manevi değerlerimizi sahiplenen bir devlet adamı görüntüsü çizmesi şarttır. Aksi taktirde korkarız ki yeni dönem milletimiz için de, kendisi için de çok zor geçecektir.

Engelli Çocuklar ve Eğitimi

0

Engelli çocuk anne-babası olmanın ne demek olduğunu yalnızca başka bir engelli çocuk anne-babası bilir.

Engelli çocuk anne – babası hiçbir zaman böyle bir çocuk sahibi olmak istememişlerdir. Ne de çocuğumuz bu şekilde dünyaya gelmek istemiştir.

Anne-baba, aslında çoğu zaman anne, çocuğunun engelli olduğunu öğrendikten sonra kimi zaman yıllar süren şok, isyan ve durumu kabullenememe süreci yaşar. Bu arada en çok ezilen anneler olmaktadır. Sanki suçlu muamelesi görmektedirler. Çeşitli nedenlerle engelli çocuk dünyaya getiren ailelerin önemli bölümü kendilerini “suçlu” hissediyor. Bu da eşler arasında çatışmalara ve ailenin tüm bireylerinin mutsuzluğuna yol açıyor.

Aileler için özürlü bir bireye sahip olmak, yaşamlarının en zorlu deneyimidir. Özürlü bir çocuğa sahip olduğunda anne babalar ilk olarak hayal kırıklığı yaşarlar. Çocuklarına ne olduğunu bilemediklerinden hayal kırıklığına uğrarlar. Büyük endişe içindedirler. Kendilerini, eş ve yakınlarını ya da sağlık ekibini suçlarlar. Çocuklarına tam teşhis konunca bu duygu ve endişeler kaybolmaz. Çocukların durumunun ne olduğunu kabul etme, birkaç ay veya yılları alabilir.

Sorunlarıyla yalnız kalan ve destek bulamayan aile bireylerinin içinde bulundukları duruma tepkileri farklı oluyor. Engelli çocuğunu eve kapatıp, utanılacak durum gibi gizleyenler de bulunuyor. Kimi de “kader” diyor, içinde bulunduğu durumu kabulleniyor.

Akraba evliliklerinin engelli çocukta önemli risk faktörü olmasına rağmen bu sakıncalı evlilikler ısrarla sürdürülüyor. Engelli çocukların yüzde 28’inin anne ve babaları akrabalardan oluşuyor. Zihinsel engelli çocukların engelli olmasında en büyük etkeni, doğum anında ya da erken çocukluk döneminde yaşadıkları ateşli hastalıklar ve havaleler gibi travmalar oluşturuyor.

Annelerin yüzde 80’i çocuğa korumacı yaklaşıyor, yüzde 83 çocuğunun geleceğinden kaygı duyuyor. “Ben ölürsem o ne olur?” kaygısı yaşayan anne, babadan daha fazla psikolojik sorun yaşıyor. Annelerin yüzde 44 engelli çocuğun bakımında eşleri tarafından yalnız bırakılmaktan yakınıyor.

Aile cephesinde sorunun çözümü için ise önce çocuğun engelini kabul etmek gerekiyor. Aile, bu durumu kabul etmediği sürece eğitim ve rehabilitasyon imkânlarını araştırmıyor.

Eğitimciler olarak ilk önce ailelerin eğitimi gerekmektedir.

Sonra sıra çocuğun eğitimine gelir. Çocuğun bir kez eğitim almaya başladıktan sonra yavaş da olsa bir şeyler öğrenmeye başlaması, hem kendisini hem de anne-babasını mutlu eder. Üstelik her gün okula gitmek, arkadaş edinmek, arkadaş ve öğretmenleriyle gezilere katılmak, çocuğa da, ailesine de iyi gelir.

En ağır durumdaki engelli bir çocuğun bile yapabileceği şeyler var ama buna karşın bu özel çocuk ve gençlerin çoğu evlerinde, dört duvar arasında yaşamak zorunda.

Temel amacımız özürlü çocuklarımızın ve ailelerinin acılarını çok yönlü paylaşmak ve onların eğitim ve rehabilitasyonunu sağlamaktır. Bunun için de uzmanlar nezaretinde

  1. Öncelikle engelli çocukların aileleri eğitilecektir.
  2. Yine engelli çocukların Eğitimi ve Rehabilitasyonu sağlanarak el becerileri geliştirilecektir.
  3. Yeterince eğitim görmüş zihinsel engelliler için istihdam sağlanacak ve işe yerleştirilecektir.
  4. Zihinsel ve bedensel engellilere devletçe tanınmış haklar ve sağlanan kolaylıklar konusunda aileler bilgilendirilecek ve bu haklardan faydalanmaları sağlanacaktır.
  5. Anne ve Babanın ölümü halinde bu çocukların, koruma altına alınarak barındırılmaları sağlanacaktır.