28.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1331

Sevmek, Batırmaz; Yüceltir

Sevmek birini, karşılıksız… Her türlü sayısal ve dünyacı değerlerden uzak bir tutkuyla sevmek. Sarmaşık gibi esir etmek değil sevmek. Hububat gibi beslemek. Habip olmak. Muhabbetle kendinden geçmek. Almak değil, vermek. Vermenin adını sevgi koymak.

Derviş bir gün, bir kucak elmayla bayırlar aşan bir genç kıza rast gelir. Nereye gidersin, kucağındaki nedir, diye sorar. Uzak bir tarlayı işaret ederek, “Sevdiğim orada çalışıyor, elmaları ona götürüyorum.” der genç sevdalı. Derviş, “Kaç tane bunlar?” diye sorar birden. Genç kız, bilge ve sakin duruşuyla, “İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” diye cevap verir dervişe. Derviş, yıkılır aldığı cevapla, zikir çektiği tespihini usulca koparır.

Sevgi bahçesinin eylemidir sevmek. Sevmek, bu bahçeyi işlemek, beslemek, ürüne mekan oluşturmaktır. Dervişçesine bir eylem değildir sevmek. Yavuklusuna elma götüren genç kızın gönül deryasında yetiştirdiği sevgi çiçeğini ebediyen yaşatma eylemidir. Derviş olmak gerekmez sevgiyi tatmak için. Kirlenmemiş kalp yeter. Derviş, sayısal değer koymuştur maşuku ile arasına. Koşul tanımaz sevgi. Dervişe bile “pes” dedirtir sevginin en halisi.

İçten içe kaynayan yanardağın dinginliğidir sevmek. Hem bir iş hem bir oluş hem bir duruş. Bu eylemin öznesi de nesnesi de biziz. Bizi edilgen yapar bu eylem, bazen etken… Yaşamaktır, yaşatmaktır o. Ya da yaşatmak için yaşamaktır. Koalisyona değil, teslimiyete dayalı birlikteliktir. Matematiğin bittiği, hesapların altüst olduğu yerde başlar sevmek. Hocası da yoktur, öğrenilmez o. Öğretilemez de…

Katıksızlık vardır sevgide, tam bir inanç.  Ateşe atılan İbrahim’e yardım teklifinde bulunan Cebrail’i, maşukuna tam teslim olduğu için reddetmeyi gerektirir o katıksız aşk ve sevgi. Ateşe atılırken bile “Sevdiğim ve kendisine inandığım, beni görür.” demek ne büyük aşkın ifadesidir. Kaçımız yanarız sevdiğimiz için, kaçımız kendisi için ateşe düştüğümüzün görmesinden hiçbir zaman ümit kesmeyiz? Pek de aceleciyizdir. Sevgimizin hemen karşılığını görmek isteriz. İsteriz ki sevgimiz bineğimiz olsun, bizi hiçbir koşulda indirmesin sırtından. Taşımak zor gelir bize, taşınmak varken.

Sevmeyi istismar edenlerden utanıyorum bazen. Yalan, beyaz kardaki siyah kömür gibidir sevgide. Tam bir beyazlık olmalıdır, hem de kar beyazlığı. Güvensizlik bitirir sevgiyi; virüstür ki panzehiri olmayan. Ömer’i düşünüyorum bazen. Hz. Muhammet öldüğünde, “Kim Muhammet öldü derse, kafasını uçururum.” diye haykırmıştı. Ölümü yakıştıramamıştı sevdiğine. Ebubekir de çıkmış, “Evet, Muhammet ölmüştür; ama Allah, ölümsüzdür.” demişti. Ömer, buna cevap verememişti. Ömer’i de anlıyorum, Ebubekir’i de… İkisinde de sevgi var, hem aşkın hem içkin sevgi. Ömer, sevgisini öldürmek istemezken Ebubekir, sevdiğinin sevdiği ile hayat buluyordu.

Sevmek, bitmeyen bir eylemdir, doğum ve ölüm gibi hayatın sürekliliğini sağlayan. Faruk Nafiz “Çoban Çeşmesi” şiirinde “Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar, / Tarihe karıştı eski sevdalar. / Beyhude seslenir, beyhude çağlar, / Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…” dizeleriyle sevginin bittiğini duyursa da insan var olduğu müddetçe yaşayacaktır o.

Sevmeyi güzel yapan, kimin neyi sevdiğidir. Kays, Leyla’yı sevdiği için mecnun (deli) olmuştu. Sıfatı, isimleşti. Leyla, Mecnun’u Mevla’ya taşıdı. “Leyla, Leyla!” diye çöllere düşen Mecnun, “Mevla Mevla!” demeye başladı. Sevgi, kemale ermiş; sevmek, anlam kazanmıştı.

Sevmek, batırmaz; yüceltir. Size de yücelik yakışır.

Çanakkale

0

Bu hafta Çanakkale Zaferinin 94. yıldönümünü idrak ettik. Başta büyük önderimiz Atatürk olmak üzere silah arkadaşları ve tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun!

Çanakkale Zaferi, bilindiği üzere hem askeri bakımdan hem de manevi bakımdan tarihimizin dönüm noktalarından biridir.

Zira Çanakkale’de az imkana rağmen çok iş yapılabileceğine dair tüm insanlığa ders verilmiştir. Teçhizatınız az da olsa onu kullanacak “insanınız” doğruysa zafere ulaşmanın mümkün olduğu gösterilmiştir.

Yine Çanakkale’de varolmanın temel şartlarından birinin “ümidini asla kesmemek” olduğu ispatlanmıştır. Dinimizin de önemle vurguladığı “Allah’tan ümidi kesmeme” prensibinin hikmeti burada bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Aynı şekilde Çanakkale’de görünen şartlar ne kadar kötü olursa olsun mücadele etmemeye mazeret olamayacakları hafızalarımıza kazınmıştır. Zira ümit ve gayret oldukça görünen şartlardan görünmeyen imkanlar çıkabileceğinin en güzel delillerinden biri Çanakkale’dir.

Hatırlanacak olursa Çanakkale yetişmiş ve bugünkü tabirle “gelecek vadeden” pek çok gencimizin vatan uğruna seve seve can verdikleri bir zaferdir. Onlar “bağımsız” olmadan “gelecek” kurulamayacağını bilen şerefli insanlar olarak “vererek” değil “savunarak” kazanılacağını tüm dünyaya kanıtlamışlardır.

Dolayısıyla Çanakkale kan ve can pahasına “satılamayacak” olanın ne olduğunu dedelerimizin bize gösterdiği bir destandır!

Kısacası Çanakkale bizi biz yapan dönüm noktalarından biridir. Zira Çanakkale “kim olduğumuzun” tek bir yürek olarak haykırıldığı yerdir!

Tüm bu gerçeklere rağmen Türkiye’de son zamanlarda pek çok alanda yaşanan değer kaybetme ve kaybettirme sürecine binaen Çanakkale gibi zaferlerimiz de altında yatan değerler dikkate alınmaksızın “basite” indirgenmeye çalışılmaktadır.

Ulvi gayeler için bir nesli kaybettiğimiz ancak karşılığında bir gelecek kurduğumuz böylesi bir zaferi hafife almak, korunması gereken değerlere karşı duyarsızlaşmanın / duyarsızlaştırılmanın en belirgin özelliğidir. Duyarsızlaşma ise tıpkı canlı organizmalarda olduğu gibi toplumların yok olma sinyali anlamına gelmektedir.

Bu sebeple Çanakkale gibi saygı duyulacak, gelecek nesillere şuur ve heyecan aktarmaya vesile olacak değerlerimizi gerektiği gibi anlamanın ve aktarmanın en temel görevlerimizden biri olduğunu ve şehitlerimize en azından bunu borçlu olduğumuzu unutmayalım ve unutturmayalım.

Herkes Kendini Seçer

Bu bir insan insiyakıdır. Kimi her daim şampiyon takımların otomatik taraftarıdır. Kimi ise hep Afrika takımlarından yanadır. Ezilenden yana olmak, haksızlığa karşı durmak ve ‘uydum kalabalığa‘ teranesine pabuç bırakmamak.

Bireysel ve toplumsal nefisle mücadelenin adıdır hayat. Nefis bazen postaldır, bazen sandık.. Ümidimizi, azmimizi dört mevsim inek gibi sağanlardan usandık.

Çoğunluk her zaman statükodan yanadır. Hayatın idamesi, vaziyetin idaresi, pozisyonun korunması, çıkarların devamı derin bir muhafazakârlık gerektirir. Özellikle de ‘kâr‘ın muhafazası..

Şeytan ama’lı cümlelerde gizlidir.Yiyor ama yapıyor”, “Çalıyor ama bölüşüyor”, “Hırsız ama bizden”, “Ama biraz da bizimkiler götürsün”, “Ama başka alternatif mi var?” gibi.

Dünya üzerindeki 6.7 milyar insan temelde 2 tarikata mensuptur: Vicdaniler ve işkembeviler.. Ve aralarındaki terazidir tarih. Gerçi birinciler ikincilerin azami 10’da 1’i olabilmişlerdir sürüsüne bereket yüzyıllar boyunca. Yine de vicdanlıların yüzü suyu hürmetine dalgalanır iyiliğin bayrağı. Ve varoluşun sırrı işte budur.

Menfaatlerin toplu pazarlanması gerginlik yaratır. Boy boy çıkar tezgâhları kaçırılmaması gereken bir pazar alışverişidir. Ekmeklerine yapılan zam için kılı kıpırdamayanlar; takımları, partileri, cemaatleri için canhıraş bir kavgaya hazırdırlar.

Bir zamanlar Müslüm Gürses‘e laf söylemek bıçaklanmak sebebiydi. Zira Müslümcülük gelmiş geçmiş en katolik tarikatlardan biriydi. Allah’ı tartışmaya demokrasi, Peygamberi tartışmaya diyalog, majeste hazretlerini tartışmaya ise bozgunculuk diyorlar.

Ebeveyninizi siz seçemezsiniz. Çocukluk arkadaşlarınızı, sınıfınızı, öğretmeninizi de siz seçemezsiniz. Askerde düştüğünüz bölük ve gittiğiniz yer sizin seçiminiz değildir. Üniversite için 20 tane tercih yaparsınız ama içlerinden ÖSYM seçer. Tuttuğunuz takımda ‘efsane başkan‘, tuttuğunuz partide ‘asırlık çınar‘, tutulduğunuz dini cereyanda ‘seçilmiş efendi‘ler vardır.

Bir pazarda domates yada salatalık seçebilirsiniz o da pazarcının izin verdiği kadar. Bir de 4 senede 1 “Pazar” günleri kendinize benzeyenleri seçebilirsiniz. Sonra seçilmiş efendilerin tahakkümü berdevam. Buna ‘pazar demokrasisi‘ derler. Langırt köy sandığı..

Ben oyumu yalnızlığa veriyorum. İnsanın kozmik yalnızlığına.. Ve yıldızlar arası gök yolculuğuna..

Ben oyumu vicdana veriyorum. Günübirlik yaşantının ufuk ötesine.. Ve ideallerin inanç olarak davranışa dönüşmesine..

30 Mart’ta bayrakla, broşürle heba edilmiş bir ilke görüyorum. Bu seçimde yapılan israf da ayrı bir ekonomik krizdir diyorum.

30 Mart’ta krizzedelere eklenmiş seçimzedeler görüyorum. Memleketin enerjisini boşa emdik diyorum.

Amerika seçimlerinde oy kullanmak istiyorum. Başka da bir şey demiyorum.

Milli Romantik Duyuş Tarzının Eğitim Sistemimiz Açısından Önemi

Nesnelerin kutsallığını yitirdiği yerde bütün anlamlar silinir. Anlamsızlaşan şeyler, herhangi bir değerin temsilcisi olamazlar. Bunun için ruhaniliğin ayak seslerinin kesildiği ülkelere bakınız. Manevi yoksulluk onların hayatlarını kemirerek kurutmuştur. Bunun için yurdumuzdan romantizmin el ayak çekmesine müsaade etmemeliyiz. Ona, Türklüğün milli kimliğini giydirerek romantik coşumculuğu teşvik etmeliyiz.

Muhterem Arkadaşlarım, bugün Türk milli eğitiminin durumu içler acısıdır.Test tekniğinin her türlü insani duyarlıktan uzak ölü ortamında yetişen gençliğimiz, bunalım bulvarında tükenmektedir. Bu eğitim sistemi, gençlerimizin umutlarını tüketen bir kara basandır. Hiçbir hedefi olmayan eğitim programlarıyla çağın insanını yetiştirmek bir yana; çağın kuyruğunda beklemekten kurtulamayız. Her şeyden evvel bu eğitim sistemi insanın bedensel ve ruhsal gelişimine aykırıdır. Bilgiyi üretken bir hale getirmekten uzak olan bu sistem, sürekli tekrarlarla insan enerjisini ve bilinç edimini işlevsellikten uzaklaştırarak sömürmektedir. Bu sistemde hiçbir bilinç aktı ve paylaşımı yoktur. Statükocudur, Materyalistir, bencildir ve kıskançtır.

Kapımızda bekleyen en büyük tehlike ise bu eğitim sisteminin hiçbir insani ve milli hedefinin olmayışıdır. Bunun için yetmiş yılda kendi dilini, ülkesini ve tarihini sevmeyen milyonlarca insan yetiştirmiştir. Ülkemizin bu insan modeliyle geçmişini anlaması, şimdisini değerlendirmesi ve geleceğini tayin etmesi imkânsızdır. Son dönemde toplum olarak yaşadığımız büyük mutsuzluğun temelinde, böylesine iddiasız ve insan gerçeklerinden uzak bir eğitim sistemiyle yolumuzu bulmaya çalışmamız yatmaktadır.

O halde ne yapmalıyız ? İki kavram üzerinde durmak istiyorum: Yaratıcı muhayyile ve dinamik ruh İnsanın gelişme yetisi, bu iki Tanrısal bağışın ışığında olgunlaşmaktadır. Bu iki büyük güç, bütün enerjisini eğitim yoluyla edindiklerinden alır. Şeylerin, yani kavramların içi boşaltılmışsa, insanlığın onların gölgesinde     barınması mümkün değildir. Kısacası gölgenin gücü, muhayyileyi yaratıcı; ruhu, dinamik olmaktan alıkoyar. Kaldı ki tekrarlar gölge bile değildir. Bu sebeple günümüzün eğitim sistemiyle cemiyetimizin büyük sıçramasını gerçekleştirecek insanını yetiştirmesi imkânsızdır.

Ruh ve muhayyile, birer savan gibidir. Orada yatay ve dikey boyutların biçimlenişi vardır. Geçmiş, bu iki kutsal toprakta bir abide olarak muhteşem bir biçimde yükselmelidir. Çünkü o, bir cazibe merkezidir. Bizim olandır. Geçmiş günlerimizdir. Büyük evdir. Ruh ve muhayyile üzerinde edebi metinler yoluyla geçmişin izi bırakılmalıdır. Şanlı ve menkıbevî geçmişimiz, insanımızın ruh ve muhayyilesinde bütün kutsallığıyla inşa edilmelidir. Dönüş izleklerimiz, olmadıkça farkında olamayız ve kendimiz kalamayız. Kendisi olmayanın dünya üzerinde tutunabilmesi mümkün mü? Milli hafıza, bu toprakta yeşerir. Sanat, milli hafıza üzerinde şekillenir. Şiir, roman, tiyatro, musiki v.b. bu toprağın çocuklarıdır. Kısacası geçmişi olmayanın sanatı yoktur. Neyi ve kimin için yazacak ? Yaratma, bir birikim işidir. Muhayyilenin kanatlanması için geçmişin pramidal bir biçimde dizgeleşmesi şarttır. Ruh, mazi denilen bu büyük tarladan kopardıklarını muhayyilenin ocağına atar. Muhayyile, geçmişi ve şimdiyi yoğurarak geleceği kurar. Bunun için geçmişi olmayanın geleceği yoktur. Tüketici eğitim sistemimiz sayesinde geçmişiyle büyük bir kopuşu yaşayan insanımızın yarınını kuramaması        bu yüzdendir. Bu sistem, geçmişi ve geleceği olmayan şizofren insanlar üretir. Yani kendisi ve farkında olmayan insan. Bu tür insanlarla dünya coğrafyasında tutunabilmek mümkün değildir. Çünkü emir komuta zinciri içerisinde bunlar daima emir alarak söyleneni yaparlar. Yaratıcı değil; tüketicidirler. Mevcut imgeleri tüketerek, tükenirler. Milli romantik kaynaklarımız, sanatın diliyle genç neslin ruhunu ve muhayyilesini bir anne gibi emzirmelidir. Aynı zamanda coşumcu karakteriyle ileriye dönük hamle yapabilme yeteneğine sahip olan bu milli romantik tavır, eğitim sistemimizin yenilikçi ve gelişmeci yönü olmalıdır. Hem insanımızı hem de dünya insanlığını kucaklayan bu tavırla edebi metinlerle temas kurulmalıdır. Dil bilinci, tarih bilinci ve vatan sevgisiyle kalkınma ve ilerleme düşünceleri kol kola birlikte yürümelidir. İlköğretimden ortaöğretime doğru derece derece geliştirilen müfredat programı, milli ve evrensel değerler doğrultusunda bir hedefe yönelmelidir. Karşılaştırmalı metinler aracılığıyla müspet ve menfi duygularla düşünceler yan yana verilerek öğrencilerin muhakeme yapma yetenekleri geliştirilmelidir. Böylece öğrencilerin iyiyi kötüden daha rahat ayırt etmeleri sağlanmalıdır. Yahya Kemal, Tanpınar, Yunus Emre gibi şairlerle; Cengiz Aytmatov, Kemal Tahir ve Tarık Buğra gibi romancılarla romantik duyarlık sürekli olarak işlenmelidir.

İnsanımızın geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamında kendi ülkesini, dilini, vatanını ve evreni sağlıklı bir biçimde kucaklamasını istiyorsak, eğitimimizi milli    romantik temeller üzerine oturtmalıyız.

Referansınız Ne?

Çevremizde, evinde veya işyerinde birilerine iş yaptırıp yaptırdığı işten memnun kalan kaç kişi var? Bir başka ifadeyle, yaptığı işle müşterisini memnun eden kaç usta ya da müteahhit var? Yoksa biz, memnuniyet duygusunu yitirmiş bir toplum mu olduk?

Katlanabilir cam sistemleri; kış bahçeleri, balkonlar için ideal ortamlar oluşturuyor. Balkonumuza böyle bir sistem uygulattık. Aynı kişiye, evimizin ön balkonuna da böyle bir sitem arzuladığımızı söyledik. Medeni ilişkilerimiz de iyiydi. Bir müşteri olarak sorumluluklarımın bilincindeydim, hiçbir ödememi aksatmadım. Bana göre, çalışanın hakkı, alnının teri kurumadan verilmeliydi. Borcumu uzatarak, kendime ve insanlara karşı bir güvensizlik duygusu oluşturmaya hakkım yoktu. İkinci balkon için siparişimizi verdik. Yapım zamanı, ödemeler, kullanılacak malzeme konuşuldu. Ancak, yazışmadık. İşi yapacak kişiyle aramızda oluşan güven duygusu, bir yazışmanın dahi gereksiz olduğu hissi uyandırdı bende. İşin teslimi için verilen tarih, bir hayli geçti. Bana söylenen gerekçeleri, onaylamasam da, kabul ettim. Bir miktar para vermiştim, gecikme mazeretlerini sineye çekmeliydim. İş bitirildi; fakat işçilik, yüz güldürecek gibi değildi. Şikayetimi bildirdim, bir hafta sonra ustalar geldi, baktı, kendilerince bir şeyler yaptı, gitti. İşin başında konuşulan malzemeler de kullanılmamıştı. Sık sık hatırlattığım halde, haklılığım itirazsız onaylandı. Halbuki, işi alan kişi, işi almadan önce, yapacağı işten benim kesin memnun olacağım, ideal bir eser ortaya çıkaracağı taahhüdünde bulunmuştu. Kalan cüzi parasını istemek için telefon ettiğinde eksiklerini söylediğim için telefonda bana yırtıcı kaplan kesildi. İş anlaşıldı, biz bir yerlerde hata yapmıştık.

Güven, güzel bir duygu; ama her zaman istismara açık. Başlangıçta yazışmak gerekiyordu. Bakara suresinin 282. ayetindeki “Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın, kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın,

Alışveriş ettiğinizde de şahit tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin.” İlahi buyruğuna göre hareket etmemiştik. Hatırdan geçer, satırdan geçmez. Konuşulanlar yazılsaydı, kim bilir, taraflar kendini daha sorumlu hissederdi. Tatsızlık olmazdı.

Pazarlama işiyle ilgilenen rahmetli bir arkadaşıma otuz yıl önce, “Çalıştırdığınız elemanlara güvenemiyor musunuz ki bu kadar sık denetleme yapıyorsunuz demiştim, o da bana “İtimat, kontrolle mümkündür.” diye cevap vermişti. Kontrol, güvensizlik olduğu için değil, güven tesis etmek için  yapılmalıdır. Kontrol, işi verenin hakkı; güven duygusunu yıpratmamak da işi alanın veya işe aracılık edenin görevi. Hakların baskı aracı olarak kullanılmadığı, görevlerin suiistimal edilmediği yerde huzur olur, barış olur.

Atalarımız, “Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.” demiş.  Sözün bir değer, bir senet olduğu devirler yaşanmış. Buna rağmen yazışmak emredilmiş. Günümüzde, yapılan yazışmaların da yaptırım gücünün kalmadığını görüyoruz. Yazışmanın, yalnız bir hatırlatma değeri var. Her şey insanda bitiyor. Kişiler “İnkar etmiyorum; ama verdiğim sözü yerine getirmiyorum.” dediği anda yapacağınız bir şey kalmıyor. Sığındığınız yasalar da sizi korumaktan aciz. İhtiyacımız, yüksek ahlak, temiz vicdan.

Mehmet Akif, ideal bir insan ve toplum için bunların ötesinde “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah (c.c) korkusundandır.” diyerek başka bir kaynağı referans gösteriyor. “Kılavuzu karga olanın…” sözünde olduğu gibi, referansı sağlam olmayanlar, sorunlardan kurtulamaz. Doğruyu öğrenmek için, hiçbir gün geç sayılmaz.

Nevruz, PKK’yı Silahsızlandırma, ABD ve Irak

NEVRUZ TÖRENLERİ: Bu yıl 21 Mart Nevruz kutlamalarında olay çıkmamış. DTP’nin yaptığı kutlama törenlerinde PKK ve İmralı’daki başı lehine yapılan konuşmalar ve açılan pankartların olay sayılmamasına artık alıştık. Olay deyince sadece taşlı, sopalı, silahlı, molotof kokteylli saldırıları veya yaralı ve ölümlü olayları anlamaya başladığımız için, herkes bu durumdan memnun oldu.

Vatandaşlarımızın bir kısmının baharın müjdecisi “yeni gün”ü böyle kutlaması, aynı vatandaşlarımızın geçen seneki kutlamalardaki şiddet tavrı ile karşılaştırıldığında şu soru akla geldi: “Bu insanlar niye değişti?”

Toplantıları düzenleyen DTP’nin bir yıl içinde iki farklı kutlama tarzı ortaya koyarken, kendi iradesi ile hareket ettiği kanaatinde değilim. Çünkü bölgede çok önemli gelişmelerin hazırlığı var ve senaryoyu hazırlayanlar, oyunculara uygun rol dağıtımını yapmaya başladılar. DTP, senaristlerin kendilerine yaptıkları telkine göre bir tavır ortaya koydu. Keşke kendi iradeleri ile hareket etmiş olsalardı.

ABD’nin Irak Politikası: ABD, Obama yönetiminin işbaşına gelmesinden sonra, Irak’tan silahlı kuvvetlerini çekmeye karar verdi. Bu çekilme esnasında ve sonrasında, ABD’nin, Türkiye’den bazı talepleri olacağı zaten beklenen bir durumdu.

ABD, Irak’ta istediği siyasal düzeni kuramadı. İran, Irak halkının çoğunluğunun Şii olmasını çok iyi değerlendirmişti. Irak’ın bölünmesi Orta ve Güney Irak’ın, İran etkisine girmesine razı olması anlamına gelecekti. Irak’ın kuzeyinde oluşumunu tamamlaması için destek verdikleri “Kürdistan” henüz bağımsız bir devlet olacak şartlara kavuşmamıştı. Kaldı ki bölge devletleri Irak’ın bölünmesine karşı.

Bu durumda  “Sünni Kürtlerin“,  “Şii Arap’lardan” korunmasını Türkiye vasıtasıyla sağlamak, bölgede ABD etkinliğini sürdürmek için uygun görülmüş olabilir. “Gölün taşı ile gölün kuşunu vurmak” ilkesini kullanacak ABD, kendisi hasar görmeden uzun vadeli BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) için gerekli şartları hazırlamayı düşünmüş olabilir.

Obama yönetimi, öncelikle ABD’de başlayan Küresel Kriz’in yaralarını sarmak istiyor. Bu zaman diliminde, bölgede İran’ı pasifize etmeyi, Türkiye’yi ise Irak ve Afganistan politikasında kendi yararına kullanmayı planlıyor.

Seçildikten sonra uzunca bir süre TC yöneticileri ile telefonla bile görüşmeyen Obama, dış politikadaki bu zaruretleri öğrenince, Türkiye’ye önce Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’u gönderdi. Nisan ayı içinde de kendisi ziyarete geliyor.

Türkiye’yi istediği role ikna edebilmek için PKK’yı silahsızlandırma ve uzun bir süredir çektiğimiz terör belasından nefes alır hale getirmek kozu kullanılacak.

Bunun için Irak’a Cumhurbaşkanı seçtirdikleri Talabani ve Kürt bölgesinin lideri Barzani’nin kulakları çekildi. Kürt liderlere, artık terör yoluyla yapılacak bir şey kalmadığı, şimdi politika yolunu açmanın ve uzun vadede “Büyük Kürdistan” projesi için Türkiye ile akıllı/kurnaz bir ilişki yürütmenin gerekliliği anlatıldı.  “Ben Türkiye’ye kedi bile vermem” diyen bu adamlar, şimdi Türkiye ile işbirliği şarkıları söylemekte.

PKK’NIN SİLAHSIZLANDIRILMASI: Talabani, “Nisanda tüm Kürt grupları PKK’ya silah bırakması için çağrı yapacak” demişti. Irak cumhurbaşkanı “Eğer hapishaneye göndermek istiyorsanız, dağdan inmezler. Evlerine dönmelerini istiyorsanız, bir tür af çıkartmalısınız” ifadelerini de kullanmıştı.

Böylece Türkiye Hükümetinin “açılım” adı altında yaptığı hareketlerle elde edilenlerin, PKK’nın silahlı eylemleri sayesinde olduğu anlatılmakta ve bundan sonra varılması istenen siyasallaşma sürecinden, bölünmeye geçiş için alt yapı korunmaya çalışılmakta.

PKK’nın lider kadrosundan Duran Kalkan ise örgüte yakın Fırat Haber Ajansı’na yaptığı değerlendirmede şöyle konuşmuş: Kürt sorununun çözümü konusunda adımlar atılırsa, “Gerillanın bu biçimde örgütlenmesi, mevzilenmesi ve savaşması artık gerekli olmaz. Silahlı güçlerin yeniden organizasyonu, yeniden biçimlenişi gerçekleşir.” 

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk aynı konuda şöyle konuştu: “Çözüm isteniyorsa PKK muhatap alınmalı. İkna ve tatmin edilmeleri gerekiyor.” Türk, Kürt Konferansı’na PKK olmazsa katılmayacaklarını söyledi.

Talabani’nin ve diğer Kürt liderlerin sözlerinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün geçen hafta söylediği “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” açıklamasından sonra söylenmesi, taraflar arasında yürütülen ikna sürecinde ciddi mesafe alındığının göstergesi olsa gerektir.

YANDAŞ MEDYADA GENEL AF TALEPLERİ: AKP yandaşı bazı yazarlarca, olayın PKK’nın tasfiyesi değil, silahsızlandırılması olması gerekliliği ve (PKK yöneticileri ve Öcalan dâhil tüm örgüt için) genel af talepleri dile getirilmeye başlandı.

İşte Cengiz Çandar’ın son yazılarından birinde söyledikleri: “PKK’nın silahsızlanmasına büyük bir barışçıl atılıma ulaştırmak bağlamında yaklaşılmazsa, bunu ‘PKK’nın tasfiyesi’ zorlamasına dönüştürmeye kalkarsak, bu iş toslar. ‘Silahsızlanacak’ PKK’lılara izleyecekleri ‘tek yol’ olarak ‘Eve Dönüş Yasası’ hükümleri gösterilirse, bu onlara ‘Silahsızlanmayın, aramızdaki hesaplaşmayı bugüne dek yürüttüğümüz usulden sürdürelim’ demekten başka bir anlam taşımaz. Bu bakımdan ‘Genel Af‘ kavramına alerjiden kurtulmak gerekiyor.”

Çandar ve benzerleri açıkça ne diyor? “PKK silahları bıraktım desin, devlet bir genel af çıkarsın. PKK ve Öcalan serbestçe siyasi faaliyette bulunsun ve gelip vatandaştan siyasi parti olarak oy istesin. Gelsin TBMM’de milletvekili, bakan olsun.”  Ey vatandaş gel de buna alerji duyma.

Seçimden sonra gündeme gelecek en önemli siyasi konu bu. Seçim sadece yerel değildir. Genel siyaseti de etkiler. Oyumuzu verirken PKK’ya genel af ve PKK’nın siyasallaşma sürecine de evet veya hayır demiş olacağız.

Kümelenme..(3)

“Kümelenme; içersindeki tüm üyelere rekabet avantajı sağlar.”

Küreselleşmenin yaygın bir şekilde arttığı dünyamızda, iş yapış şekilleri de ona göre değişmiştir. Bu değişime ayak uydurabilenler ancak ayakta kalabilmişlerdir. Türkiye’nin de bu arenada boy gösterebilmesi için rekabet gücüne ve yüksek katma değere sahip ürünler üretip, bu küresel pazara sürebilmelidir. Bunu yapmanın yolu araştırma geliştirme, kamu, sivil toplum kuruluşları, Üniversite, araştırma merkezleri ve sanayiden geçmektedir. Görülüyor ki son zamanlarda Üniversite bölgelerinde kurulan Teknoparklar vasıtası ile sanayi üniversite işbirliğinin yoğun olduğu bu bölgelerde kümelenme yapılarına önem verildiği gözlenmektedir. Bu iş asında rekabetçi ortamda şirketlere avantaj sağlayacak gelişmelerdir. Bu oluşumlar kesinlikle desteklenmelidir.

Bir işletme eğer faaliyet gösterdiği alanda oluşan ortalama kar avantajının üzerinde kar etmek istiyorsa ve bu karıda sürdürülebilir kılmak istiyorsa iş stratejilerini buna göre kurgulamak zorundadır. Aslında rekabet avantajı geliştirmek için işletmelerin rakiplerinden daha üstün kaynaklara ve yeteneklere sahip olması gerekir. Eğer bir işletmenin üstünlüğü yoksa diğer firma tarafından kopyalanır ve elde edilen rekabet avantajı ortadan kalkar. Rekabet avantajı kaynak ve yetenek üstünlüğünü göstererek oluşturulan maliyet avantajı ve farklılığın ortaya konması ile oluşur.

Kümelenme Rekabeti üç ana yolda etkiler. 1. Kümelenme içinde bulunan işletmelerin üretkenliğini artırır. 2. Yeni ürünlerin oluşmasını sağlayarak yenilikçiliği özendirir ve gelecekte rekabet avantajlı ürünlerin üretilmesini sağlar. 3. Yeni ürün ve değişik iş yapış şekilleri ile birlikte genişleyen ve güçlenen yeni iş kolları oluşturur.

Bir kümelenmenin üyesi olmanın avantajları ise başlıca,  girdilerin sahip olunmasındaki; ilişkili şirketlerin koordine edilmesindeki; bilgi ve teknolojiye ulaşmadaki; uzmanlaşmış ve deneyimli personeli bulmadaki kolaylık gibi sayacağımız bir sürü özellik vardır. Kümelenme dışında bulunan şirketlere göre Kümelenme içindeki şirketler rekabette avantajlı konuma geçecektir. Kümelenmeler işletmelere çeşitli fırsatlar sunarlar. Ciddi bir tedarikçi alt yapısına sahip olunur. Yerel tedarikçiler oluşur. Maliyet ve zaman tasarrufu sağlanır. Envanter ihtiyacını minimize eder. Yakınlık ve yerellik iletişimi kullanılarak satış sonrası hizmetlerinde maliyetleri düşürülür. İşletmeler arası bağlar kuvvetlenir. İşletmelerin paydaşları ile ilişkileri artar ve birbirlerine olan güven bağları artar. Teknik ve rekabet bilgileri kümelenme içinde ciddi bir bilgiye dönüşür. Oluşan bu bilginin birbirlerine akışı hızlanır. Devlet’in yapması gereken yatırımlar daha düzenli olacağından mükerrer yatırımlar yerine Kümelenme bölgelerine uygun yatırımlar yapılır. Ülke kaynakları heba edilmez. Kümelerdeki bu yapısal durum, bu işletmelere finans sağlayan kuruluşlara da risksiz bir şekilde finans hizmeti vermesini kolaylaştırır. Kümelenmenin içinde bulunan işletmelere daha avantajlı finans sağlayabilir duruma gelir. İşletmeler ürettikleri malları bilinen müşterilere vererek risklerini aza indirirler.

Yeni işletmeler kurulmaya başlandığında ise ilgili kümelere dahil edilmesi gerekir. Böylelikle Kümelenmede oluşan tüm rekabet avantajlarından faydalanması sağlanır. Böylelikle işletme diğer yerlere göre sektöre girerken avantajlı konumda girmiş olur.

Kümelenmenin kendisi baktığımızda aslında önemli bir iç pazar oluşturur. Tedarikçileri, personeli, satış sonrası hizmetleri, finans şubeleri ve diğer ilişki kurdukları paydaşları ile birlikte.

Aslında bakıldığında Kümelenme; şirketlere ve paydaşlarına sadece rekabet avantajı sağlamıyor, aynı zamanda teknolojinin uygulanmasına, gelişimine, iletişimin artmasına, uzmanlaşmış profesyonel insan gücüne, ekonomik kalkınmaya ciddi katkı sağlıyor. Her şeyden önemlisi o ülkeye kattığı sosyal ve teknolojik gelişmeyle birlikte, bireylerin ekonomik ve sosyal anlamdaki gelişmişliğine verdiği güçle mutlu ve sağlıklı bireylerin yetişmesine imkan sağlamış oluyor.

İzlenimler

ABD seçimlerinden sonra genel olarak dünya kamuoyu yeni bir dönemin başlayacağı konusunda hem fikirdi. Özellikle ülkemizde bu yönde çok yoğun bir kamuoyu oluşmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki büyük devletlerin politikaları da büyük olduğu için kişilere göre değişim göstermez. Söz konusu olan devlet ABD olduğunda ise bunun mümkünü yoktur.

Fakat ABD diğer devletlerden farklı olarak, dünya kamuoyuna kendi politikalarını kabul ettirmek için neredeyse her on yılda bir farklı imaj çizmektedir. Bu imaj değişikliği ise bir dönem sert diğer dönem ise yumuşak hatlı politika izlemek şeklinde olmaktadır.

Mesela yakın dönem ABD başkanlarına baktığımızda baba Bush’un sert müdahaleci bir politika izlediği arkasından gelen Clinton’ın barışçıl bir portre çizdiği görülmekte, yine oğul Bush’un babası gibi izlediği müdahaleci politikası yerine yeni seçilen Obama’nın ise daha barışçıl bir politika izleyeceği kendisi tarafından da ifade edilmektedir.

Reagen döneminde stratejik danışman olan Brezenski “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında, günümüzde hızlı bir uygulama alanı bulan “Büyük Ortadoğu Projesinin” ana hatlarını çizmektedir. Bu proje doğrultusunda bahsettiğimiz noktalar da dikkate alınınca görülmektedir ki ABD yumuşak politika izlenimi altında gelecek stratejilerini belirlemekte, sert politika izlerken de bu stratejilerini uygulamaya koymaktadır.

Nitekim Reagen döneminde belirlenen Ortadoğu politikası baba Bush zamanında uygulamaya konulmuştur. Yine Büyük Ortadoğu Projesinin Avrasya ayağı ise Clinton döneminde planlanmış, oğlu Bush zamanında uygulamaya konulmuştur.

Yeni dönemde ise dünyada egemen güçlerin gözlerini çevirdikleri bir diğer bölge Afrika’dır. Yani hem yeraltı zenginliği hem de bakir bir pazar teşkil etmesi hasebiyle Avrupa ve ABD’nin yeni satranç tahtası bu bölge olmaktadır.

Buna göre ABD’de yapılan son seçimler neticesinde seçilen başkanın portresi de önümüzdeki dönemde ABD’nin yönünü nereye çevirdiği hakkında bize ipucu vermektedir. Zira Başkan Obama’nın bir tarafının Afrika kökenli olması, diğer yandan babasının Müslüman ve kendisinin diğer isminin Hüseyin olması dünyaya verilen mesaj açısından önem arz eder.

Bu noktada görünen o ki ABD diğer devletlere göre imajın önemini çok iyi kavramış durumdadır. Çünkü, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi, artık devletler de dünyada imajlarına göre algılanmaktadır.

Değerli okuyucular yukarıda aktardıklarımdan anlaşılacağı üzere büyük devletlerin politikaları ve bu politikaları uygulayacak kişiler tesadüfi seçilmemektedir. Her seçilenin belli bir misyonu vardır.

Buradan hareketle umarım önümüzdeki günlerde gerçekleşecek seçimlerde bizler de büyük devletler gibi büyük düşünürüz ve seçtiğimiz kişilerle geleceğe dair dünyaya vereceğimiz mesajımız büyük olur. Yoksa yapılan yardımlara göre verilecek oylar bize, fakirlik ve küçülme olarak geri dönebilir.

İyi haftalar…

Eğitim ve İletişim

Eğitim fert ve toplum üzerinde yapılması düşünülen sözlü ve fiili davranış değişikliklerini gerçekleştirebilmektir. Varsa yanlışlarını terk ettirmek, yanlışı yoksa olması gereken davranış ve becerileri kazandırmak.

Eğitimde; okul öncesi eğitim çok önemlidir. 0-6 yaş grubu ihmal edilirse istenilen sonuca ulaşmak zor olur.

Eğitimi üç bölümde incelemek mümkündür.   

1- Okul öncesi eğitimde çocuklar anne babayı model alır. Bu zamanda çocukların hafızaları tertemiz ve bomboştur. Anne babadan gördüğü iyi yada kötü davranışları fotoğraf kareleri gibi hafızasına yerleştirir. Kişilik oluşumunun temeli bu yaşlarda atılır. Bu yaşlardaki çocuklara sadece sözle değil davranışlarla da güzel örnek olmak gerekir. Eylem ile söylem mutlaka birbirini desteklemelidir. Ebeveyndeki söz ve davranış birbirine ters düştüğü zaman çocuklarda kişilik bozuklukları oluşur.

2- Okul dönemi eğitim ilköğretim, ortaöğretim, yüksek öğretim. Burada asıl olan insan unsurudur. Ustası da hammaddesi de mamul maddesi de insandır. İnsanlar birbirlerinden olumlu yada olumsuz olarak etkilenirler.

Eğitimde bu etkileşimi olumlu yönde sağlamaktır. Bunun içindir ki eğitimciler mesajlarını en uygun yöntemle hedef kitleye ulaştırmaları gerekir.

Hedef kitleye ulaşan bu mesajında amacına ulaşıp ulaşmadığı çok önemlidir. Eğer bu mesaj amacına ulaşmışsa o toplum üzerinde olumlu davranış değişikliği meydana getirir. Aksi halde zaman ve emek israfı söz konusudur.

 Eğitimde beklenen netice elde edilemiyorsa ya mesajlar doğru bir şekilde hedef kitleye(öğrenciye) ulaştırılamıyor, yada hedef kitlede bir sıkıntı var demektir. Ortada bir yanlış varsa bu yanlışı doğru tespit etmek gerekir. Tüm suçu öğrencilere yüklemek doğru mudur? Öğretmenlerin hiç hataları yok mudur? Elbette ki eldeki malzemenin kalitesi önemlidir ama doğru kullanmak daha önemlidir.

Verimli bir araziye bozuk tohum ekerseniz ürün olmaz, çorak bir araziye en kaliteli tohumları ekseniz yine ürün olmaz. Ürün ve onun kalitesinde tarla ile tohumların uyumu çok önemlidir.

Kaliteli bir eğitim için eğitimcilerde bulunması gereken bazı hususlar vardır.

a) Güvenilir olmak: Güvenilir olmadan etkili iletişim olmaz. İnsanların kalbine girilmeden kafalarına hükmedilmez.

b) Meslek bilgisinin yeterli olması gerekir. Yetersiz bilgi ile iyi bir eğitim olmaz.

c) Formasyon sahibi olmak: Bildiklerini öğrenciye nasıl anlatacağını bilmek çok önemlidir.

Bilmekten daha önemlisi öğretmeyi bilmektir. Bunun için her bilgili insan öğretmen olamaz.

d)Genel kültür düzeyinin gayet iyi olması: Aktüaliteyi takip etmeli, yeni yayınlardan haberdar olmalı, kendini sürekli yenilemeye çalışmalı, sadece okumamalı aynı zamanda düşünmeli de.

e) Kılık kıyafetine dikkat etmeli: Saç sakal ense tıraşı zamanında olmalı, elbise ütülü ve tertemiz olmalı, ayakkabısı temiz ve boyalı olmalı, taktığı kravat giydiği elbiseyle uyumlu olmalı yada yakışanı giyinmeli.

f) Öğrencilerin kendisi ( gerek ders işleyişi, gerekse kılık kıyafeti ) hakkındaki görüş ve düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini dikkate almalı, önemsemelidir. Etkili iletişim tek taraflı bilgi aktarmak değildir.

g) Derslerde hiçbir işe yaramaz bayat bilgiler yerine öğrencilerin bugününü, yarınını ilgilendiren, günlük hayatta kullanılabilen bilgiler verilmeli. Aksi halde ilgi dağılır, gürültüler çoğalır yada öğrenci bedenen sınıfta olur ama ruhen başka yerlerdedir.

Bu kurallara dikkat edildiği takdirde huzurlu mutlu ve başarılı bir eğitim olur.

İstisnalar her meslekte olurda eğitimciler, fedakâr, gayretli ve alanlarında başarılı insanlardır.

h) Eğitimde (her zaman ve her yerde) sen dili yerine ben dilini kullanmak. Öğrenciye karşı suçlayıcı ve aşağılayıcı konuşmalar öğrenciyi küstürür, başarıyı düşürür.

Mesela derste sürekli konuşan bir öğrenciye sen ne geveze çocuksun demek yerine dersi dinlemek yerine beni üzüyorsun, oysa ben seni seviyorum. Yazılılarından zayıf alan çocuğa sen tembel çocuksun senden adam olmaz yerine çalışırsan başarırsın, aslında iyi ve zeki bir çocuksun başarılı olman beni sevindirir. Şeklindeki yaklaşım hem başarıyı yükseltir, hem de öğretmenin otoritesini güçlendirir.

Ayrıca başarı için öğrencilerinde şu hususa dikkat etmeleri de zaruridir.

a)  Dersleri dikkatlice dinlemek, anlamadığı yeri hemen sormak soru sormaya utanan ve çekinen öğrenciler istediği başarıya ulaşamazlar, soru bilginin anahtarıdır.

b) Sınıfta işledikleri dersleri eve gidince sıcağı sıcağına tekrar etmek. Tekrar edilen bilgiler kolay kolay unutulmaz ve kalıcı olur. Tekrar edilmeyen bilgiler ise zaman içerisinde unutulur bu da başarıyı engeller.

c) Yarınki derslerde işlenecek konulara hazırlanmak. Böyle olunca dersler hem zevkli olur hem de anlaşılması kolay olur.

3-Halk eğitimi: Bu camilerde vaizler aracılığı ile eğitim şeklidir. Halk eğitim merkezleri genelde meslek edindirme kursu şeklinde olduğu için bu kapsamda değerlendirmiyorum. Radyo, TV’lerdeki aydınlatıcı ve bilgilendirici programlar, seminer, konferans, açıkoturum, panel vb. hususlar yetişkin eğitimi kapsamında ele alınır.

Üzerinde durulması gereken en önemli husus camilerde vaiz ve vaizeler tarafından yapılan halkı aydınlatıcı konuşmalardır. Halk bunlardan ne kadar istifade edebiliyor, bu konuşmalar amacına ulaşabiliyor mu?

Çoğunlukla buradaki konuşmalar amacına ulaşamıyor.

Sebep: Konuşmacının (vaizin) halk cahildir, ne konuşsan dinler mantığıyla hareketle hazırlıksız, plansız, programsız ezanın okunmasına 15-20 dk kala çıkıp aklına gelen her konuya girmesi azandan sonra konuşmayı gereksiz uzatması halkı ilgisiz hale getiriyor.

Yıllardır cemaat camilerde aynı yada benzer konuşmaları dinleye dinleye artık ezberlemişse ezan okunmadan camiye girmeyi gereksiz görüyor.

Cemaatin maddi manevi ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bir konu bütünlüğü içerisinde önceden hazırlık yapılarak yapılan konuşmalar elbette ki daha verimli olur. Burada; vaizlere, imamlara, müftülere büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Şunu unutmamak gerekir ki sözlerimizin dinleyenler üzerinde etkili olabilmesi için, yani eğitimin amacına ulaşması için yaşantımızla da örnek olmalıyız.

Tutarsız insanların konuşmalarına halk-cemaat-öğrenci itibar etmiyor. Unutmamak gerekir ki peygamber(SAV)’in Vasfi Muhammed-ül Emin olmaktı. Eğitimin (örgün-yaygın) amacına ulaşabilmesi için eğitimcilerin, anne babaların, öğretmenlerin, müftü, vaiz, imam, müezzin ve benzerlerinin emin, dürüst ve güvenilir olmaları şarttır.  

Yoksa oğlum Raşit sen konuş, sen işit olur.

Görev ve sorumluluklarımızın bilincinde

Unutursun Mihriban’ım

Unutmak kolay mı? Deme/  Unutursun  Mihriban’ım

Oğlun kızın olsun hele/ Unutursun Mihriban’ım

Abdurrahim Karakoç

Mihriban’ım diyorum…

Türkü bütün yüreğimden geçenleri ifşa edip, yıktı hüzün duvarlarını. İçimdeki bütün sarp kaleler, yıkılmaz bildiğim duvarlar yıkıldı, ateşi fitillendi gönlümün. Nerede kalmıştık diyen bir dost sesi gibi ruhumun pervazlarına bir kez daha kondu türkü, bir serçenin ürkekliğiyle… Telaşlandım, ellerimden düştü zamanın sırçası. Seneler, upuzun senler geçmiş gibi, gerçekten unutmuş ve unutulmuş gibi bir keder doldu ruhuma ve yüreğime. İnledi bedenim. Neden bütün şarkılar, bütün türküler unutmak üstüne, unutulmak üstüne söylerlerdi? Mutlu, şen ve âsude biten ne vardı ki dar-ı dünyada? Sanki “O günü hiç yaratmadık”  diyen bir efsunlu hisse tercüman oluyor gördüğüm bütün düşler. Sanki yeni baştan bir sefere çıkıyorum kendi coğrafyama… Kendime gidiyorum sanki kendimi görüyorum satır aralarında…

“Unutursun Mihriban’ım” diyen türkü müydü bana bütün bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban’ım diyorum…

Zaman geçecek, saçlarıma aklar dolacak… Hatıralar üşüşecek yüreğimin çatlaklarına, gelecek geçmişin isiyle örtülecek. Zaman duracak, bitecek günün gecenin telaşı. Her gün yeni bir yorgunluk saracak dizlerimi, yokuşlarda kalacak, tükenecek yüreğim. Dün, her dem türküsünü söyleyecek usanmayası. Yarın hiç gelmeyecek belki de, yarım kalacak hayallerim ve umutlarım. Çoktan unuttuğum sandığım, kalın feracelerin ardına saklanan eski yüzleri göreceğim düşlerimde, ürkeceğim belki de…  Can ocağım bir daha yanacak hiç sönmeyesi. Cayır cayır tutuşacak… Bütün içli duygular düşecek üzerime, yakası… Benim aşklarım su üstünde salınan bir nilüfer çiçeği gibi miydi utanılası? Hatırlamıyorum, bilmiyorum, unutmuşum diyeceğim belki de… O zaman anlayacağım ki zaman geçmiş, bütün gazellerini dökmüştür ömrün bağları… Cenneti dünyaya indirmeyi hayal ettiğim günlerin koskoca bir yalan olduğunu fısıldayacak yalan dünya kulağıma, bir başıma bırakacak beni, çaresiz koyacak.

“Unutursun Mihriban’ım”diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban’ım diyorum…

Kimbilir, hatalarıma ağlayacak, pişmanlığın derin girdaplarında boğulacağım korku tüneline girip. Ne hatalar yaptım oysa ne günahlar işledim utanılası. Ne kalpler kırdım, ne yürekler yaktım, ne köşkler yıktım, ne canları silip unuttum hatırlanası… Kaç yanağın üzerinden gümrah ırkmaklar aktı benim dağlarımdan. Yaşamak az şey miydi, insan olmak az şey mi? Ne yaptım, neler ettim şimdi hatırlamıyor, yeni baştan silemiyorum hiçbir şeyi. Yıllardır vefa kulelerinden ıpıssız çöllere düşüp, yayan yapıldak seraba doğru koşmuşum meğer. Arınacak ummanlar aramışım, düşülecek sonsuz yollar. Dönülecek bir yuva düşlemişim, ebedi, ezeli ve kusursuz… Sonsuza kurmuşum saatimi, hiç çalmayası. Zaman geçmiş, bitirmiş, eskitmiş hayallerimi, beni, eşyalarımı… Güz gelmiş ve içine düştüğüm derin uykudan bir türkünün sözlerine uyanmış yüreğim. Ve bir türkünün peşine düşmüşüm.

“Unutursun Mihriban’ım” diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban’ım diyorum…

Ve bile bile kendimi yazıyorum…

Bir kırık gençlik hikâyesi mi desem, ziyan olmuş bir ömür mü bilmiyorum. Bile bile kendimi yazıyorum işte… Mektuplarım kendi adresime gayrı. Sözlerim kendi yüreğime… Bildiklerim kendime, bilmediklerim kendime. Öfkem, sitemim kendime… Bilerek kendime yazılıyorum. Ruhumu bedenimden ayırdığım günden beri ırağım kendime, yabancıyım, bizarım. Şimdi gürül gürül kendime akıyorum. Kendimi kınıyorum artık, kendimi paralıyor, kendimi yaralıyor, kendimi aralıyorum… Bir baharım kendime, bir güz. Bir kışım üstünden kar kalkmayası… Yüreğimin bütün kuşlarını saldım. Kuşlar kafilesi misali döne döne özgürlüklerine uçuyor, uçuyor hiç dönmeyesi yüreğimin kuşları… Ben benimleyim artık, ayrılmayası. Ayaklarımın altında çiğnenen bir ömrün solgun gülleri can çekişiyor, zamanı kalbime gömüyorum bundan böyle, zamanı kalbime gömüyorum. Bir yağmur sonrası kara topraktan tüten buram buram bir koku çekiyor, çağırıyor uzaktan sıkılmayası. Koskoca bir rüyanın bitimindeyim.

“Unutursun Mihriban’ım” diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?

Mihriban’ım diyorum…

Merhametin sıcaklığını duydum kendi yüreğimde, şefkatin sesini… Dinlediğim bütün türküler gamdı, elemdi, yarımdı oysa. Her kalbin bir türküsü, bir masalı, bir sevdası olmalıydı elbette. Benim yüreğimin türküsü, masalı, sevdası var mıydı o demlerde? Bir yüreğim olduğunu yeni öğrendim oysa. Hayat geçip giderken, bizden de götürdü her ne varsa. Yükte hafif, pahada ağır neyimiz varsa götürdü hayat utanmayası, sıkılmayası, arlanmayası… Hayat bizi de götürdü giderken. Bohçalandı ömür feracesi. İliklendi vademizin kopçası. Bir sabah ansızın rüyama değdi vefasızlığın eli, uyandım bir daha uyumayası. Nice gümüş duygular sürüklendi gitti rüyanın seline hatırlanmayası. Oysa az çok bilirdik sevda taşıyan testiyi, aşk dokuyan gönül terkisini,  sesinden tanırdık. Yudum yudum içerdik sonra… Şimdi muhacir yüreğim kendi sürgününde telaşsız, Âsude bir türkünün ritmine bıraktı kendi… Unuttu işte.

Unutursun Mihriban’ım” diyen türkü müydü bana bunları hatırlatan?

Yoksa başka bir şey mi?