2.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Ocak 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Düşün Damlaları  (15)

     En büyük meşgale ve uğraş, marifetullah / Allah’ı bilmek olmalı.

     Vakit, onu bilmek, onu anlamak ve bu anlamaların gereklerini yerine getirmekle dolmalı.

     Allahı bilmekten daha büyük bir zevk, Allahı bilmek için yol almaktan, O’nu anlamaktan daha büyük, daha zevkli, daha heyecanlı ve mutluluk verici bir gayret olmamalı.

     Allah’ın büyüklüğü karşısında, her şey küçük kalıyor. Her şey, mânâsızlaşıyor. Her şey hiçleşiyor. Her şey, O’nunla mânevî hazza gark oluyor.

     İyi ki varsın ey büyük Allah’ım! İyi ki mevcutsun ey gerçek Mâlikim!

     İyi ki Seni biliyor ve Seni çok seviyorum, ey yüce Allah’ım.

     Artık yok benim için, ne Cennet sefası, ne Cehennem korkusu!

     Değil mi ki varsın. Ve Seninle varım. Artık ne gam? Be dostlar!

     Artık, ne Cennet arzusu, ne Cehennem korkusu? Allah aşkı olmalı, hepimizin arzusu.

x

     İnsanı düşünüyorum. Aynı anda, düşünmeyi de düşünmekten kendimi alamıyorum.

     “Düşünüyorum, öyleyse varım.” diyeni de düşünüyorum.

     İnsanın farkına varan ve farkeden olduğunu hatırlıyor, insan oluşuma hayran kalıyorum.

     Düşünmeyi her şeye derman olarak görüyor; insan olmanın değerine, paha biçemiyorum.

x

     Belgesellerde, insan ve toplumların durumlarını görünce, beşerde nübüvvetin zarurî oluş keyfiyetini daha iyi anlıyorum. Çünkü dünya’da insanın her türlü özel ve genel düzenlenmesi hakkındaki vaziyet ve ilişkilerin nasıl olması gerektiğini; Kur’an’a ayna olan ve ondaki her şeyi en güzel şekilde şahsında gösteren ve aksettiren Hz. Peygamberdir. Son Nebî ve Peygamber olması hasebiyle Hz. Muhammed’in hayatı, bu hususlarda tüm insanların örnek alacağı tek şahsiyettir.

x

     Hakikî insan; mevcudatın / varlıkların en müntehabı / seçkini ve seçilmişidir. Üstelik varlıkların en muhtacı ve en nazenin / nazik ve lâtif olanı ve en arzulu ve istekli bulunanıdır. 

x

     “Allah’ı tanımak, sadece O’nun varlığını bilmek değil, aynı zamanda her şeyin yaratıcısı, terbiye ve idare edicisi olma hususiyetlerini de öğrenmektir. İnsan, bu dünyaya her şeyin cahili, fakat pek çok şeyi öğrenebilir kabiliyette gönderilir. Kendisine takdir edilen zaman kadar misafir kaldıktan sonra da başka bir âleme, aslî vatanı olan âhirete nakledilir. Yani o bir yolcudur; doğumla başlayan ve sonsuzluğa uzanan bir yolun yolcusu. Hayat yolculuğunda, dünya misafirhanesinde iken, yaratılış gayesine uygun davranıp davranmadığına göre de, insan, ebedî mekânında muamele görecektir.”

x

     “Kâinattaki her şey, Cenab-ı Hakkın sadece varlığının gerekli olduğunu değil, aynı zamanda nasıl bir yaratıcıya inanmak, ibadet etmek durumunda olduğumuzu da bildiriyor. (Allah), ilimlerin diliyle bütün varlıkların bu sözlerini anlama kabiliyetini (vermiştir).”

 x

     Kâinattan yaratıcısını soran herkes, tefekkür seyahatine çıkmalı. Mütefekkir olarak yolculuğuna devam etmeli. Fiilde Fâili, nakışta Nakkâşı, yapılanda Yapanı görmenin hazzına ermeli.

x

     “Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki elleri uzun olanların hisseleri de var.”

x

     İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, Kâinat Hâlıkını tanımak ve O’na iman edip ibadet etmektir. Evet, o insanın fıtrî / yaratılıştan gelen, yapılması mutlaka boynuna borç olan vazîfesi; marifetullah / Allah’ı bilmek ve Allah’a imandır. Aklı ile kesin olarak varlığını ve birliğini tasdik etmektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığının 42. yılını kutluyor

      

Rauf Denktaş’ın, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden 42 yıl geçti. Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türklüğünün lideri Dr. Fazıl Küçük ve KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş ve arkadaşları bu mücadelenin bayraktarları oldu.

Haber Giriş Tarihi: 15.11.2025 09:51

Haber Güncellenme Tarihi: 15.11.2025 09:56

Kaynak: Haber MerkeziKuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsızlığının 42. yılını kutluyor

Kıbrıs Türklüğünün unutulmaz lideri Rauf Denktaş’ın 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunu ilan etmesinin üzerinden 42 yıl geçti. Kıbrıs Türk halkı, bugün varoluş mücadelesini zaferle taçlandırarak kurduğu KKTC devletinin kuruluşunu kutluyor.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşu, 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk halkının adadaki siyasi yaşamını devlet olarak dünyaya ilan ettiği tarihi bir dönüm noktası oldu. Mehmetçik ile Kıbrıs Türklerinin omuz omuza 15 Kasım 1983’te savaşarak elde ettiği zafer, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlandı.

KIBRIS TÜRK DEVLETİNE GİDEN SÜREÇ

15 Temmuz 1974’te, Enosis’i gerçekleştirmek için Rum-Yunan iş birliğinde faşist bir darbe gerçekleştirildi. Garantör ülke Türkiye, bu oldubittiye karşı 1960 garanti ve ittifak anlaşmalarının kendisine verdiği hukuki müdahale hakkını kullanarak; üstün fedakârlıkları sayesinde 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdi. Enosis hayalini tarihe gömdüğü gibi Kıbrıs Türk halkını da ikinci bir soykırım planı olan İphestios Katliamı’ndan kurtardı. 5 Ağustos 1975’de Nüfus Mübadele Antlaşması yapılarak Kıbrıs Türk halkı Ada’nın kuzeyinde, Rumlar güneyinde toplanmış ve tamamen iki ayrı halktan oluşan iki ayrı kesim oluşmuştur.

1977 ve 1979 Denktaş-Makarios, Denktaş-Kyprianou Doruk Antlaşmaları ile iki taraflı yapı teyit edildi ve Kıbrıs’ta iki ayrı otonom idarenin varlığı kabul edildi.

KIBRIS TÜRK HALKININ VAROLUŞ MÜCADELESİ

Sözde tüm Kıbrıs’ı temsil ettiğini iddia eden ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni silah zoru ve terörle işgal ettikleri halde, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak gayrımeşru bir şekilde tanınmayı sürdüren Rumlar, geçen süreçte adil bir çözüme yanaşmadı.Rumlar, Kıbrıs’ın bütününe sahip çıkarak, Kıbrıs Türk halkını üniter bir yapı içine sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne azınlık olarak alma uğraşlarını sürdürdü. Nüfus mübadelesi antlaşmasını yoksayan bu antlaşmayı zorlayan koşulları göz ardı eden, kuzeye göçen Türklerin 11 yıl maruz kaldıkları maddi ve manevi kayıpları ve güneyde bıraktıkları malvarlığını görmezden gelen bu yanlı kararlar karşısında Kıbrıs Türk halkı ve Kıbrıs Türk liderliği, bu hukuksuzluğa daha fazla kayıtsız kalamadı.

KKTC İLAN EDİLDİ

Sonuçta egemen Türk varlığı korunarak yaşatılması için, 15 Kasım 1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisinin oybirliği ile aldığı bir kararla ve Kıbrıs Türk halkının ezici çoğunluğunun onayı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Mücahit Kıbrıs Türk halkının şanlı direnişinin ve egemen varlığının simgesi olan KKTC, bugün 42. kuruluş yılını kutluyor.

Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türklüğünün lideri Dr. Fazıl Küçük ve KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, Kıbrıs Türklüğünün unutulmaz ismi Rauf Raif Denktaş ve arkadaşları bu mücadelenin bayraktarları oldu.

Nitekim, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı ve dönemin Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, cumhuriyetin ilan edildiği 15 Kasım 1983 tarihinde Meclis birleşiminin tamamlanmasından sonra Federe Meclis önünde toplanan halka ve öğrencilere hitaben yaptığı konuşmasında, mücadelenin bitmediğine değinerek, “Ne Mutlu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türk çocuklarına” diyerek, Kıbrıs Türklüğünün mücadelesini özetlemişti.

https://www.bing.com/ck/a?!&&p=7acd98c683399e6c17ed5750c3def9a1408673b61db40ffb49beb67169ba9964JmltdHM9MTc2MzE2NDgwMA&ptn=3&ver=2&hsh=4&fclid=2ff220ae-3355-64c1-2780-324532cc656f&psq=Kuzey+K%c4%b1br%c4%b1s+Devletinin+kurulu%c5%9f+y%c4%b1ld%c3%b6n%c3%bcm%c3%bc&u=a1aHR0cHM6Ly93d3cucWhhLmNvbS50ci90dXJrLWR1bnlhc2kva3V6ZXkta2licmlzLXR1cmstY3VtaHVyaXlldGktYmFnaW1zaXpsaWdpbmluLTQyLXlpbGluaS1rdXRsdXlvci01MTYyOTM

Hidayet ve Dalâlet

     Bu kadar karşı çıkmalara, inatçı feylesoflara, inançsızlara karşı îman kalesi düşmüyor. Sefahat ve dünya hayatının menfî lezzetleriyle bîçare gençler; îman hakikatlerinden uzak tutulmak isteniyor! Oysa en şiddetli hücum, en gaddarâne muamele, yalanlar ve aleyhde yapılan propagandalarla îman hizmeti kırılmak, insanlar ondan ürkütülmek isteniyor! Bütün bunlara rağmen îmanın yaygınlaşmasının önü alınamıyor. İçte dışta coşkuyla yayılıyor. Bunun hikmet ve sebeplerinin neler olduğu düşünülünce; îmanın bu dünyada bile manevî bir Cehennemi dalâlette gösterdiği gibi, îman yine bu dünyada manevî bir Cennet bulunduğunu ispat ediyor. Günah, fenalık ve haram lezzetler içindeki manevî elemleri gösteriyor. Güzel haslet ve dinin isteklerini yapmakta, Cennet lezzetleri gibi manevî lezzetler bulunduğunu nazarlara sunuyor. Sefahat ehlini, dalâlete düşenleri, aklı başında olanları bu yanlış gidişattan kurtarıyor. Çünkü âkıbeti görmeyen, bir gram hazır lezzeti, ileride bir ton lezzetlere tercih eden insanî hisler, akıl ve fikre galebe ediyor. Bu durumda sefahat ehlini sefahatten kurtarmanın tek çaresi; aynı lezzetinde elemi gösterip, menfî hislerini mağlup etmektir.

     Bu zamanda âhiretin elmas gibi nimet ve lezzetlerini bildiği hâlde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, îmanlı iken dalâlet ehline -dünya sevgisi için- tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın tek yolu; dünyada bile Cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur. Bunların varlığını ispat ve onların azâbı ile insanları; fenalık ve kötülüklerden caydırmakla olur. Ancak, küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, nefsine düşkün insanları o menhus / uğursuz, gayri meşru lezzet ve sefahatlerden nefret ettirerek, aklı başında olanlara, onların terkini telkîn etmekle mümkün olur.

     Rızka muhtaç hayvanlar âlemine, maddî felsefe gözü ile bakınca, hadsiz ihtiyaç ve şiddetli açlıklarıyla beraber zaaf ve aczleri, o hayat sahiplerinin âlemini çok acıklı ve elîm gösterir. Evet, dalâlet ve gaflet gözüyle bakınca, feryat etmemek mümkün değil. Kur’ân ve îman dürbünüyle bakınca görülür ki, Rahmân ismi Rezzak mânâsında, parlak bir güneş gibi doğmakta. Aç, bîçare hayat sahiplerini Rahmet ışığıyla yaldızlamakta. Yine yüzeysel, inançsız bir bakışla hayvanlar âlemine göz gezdirince yavruların zaaf, acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları. Hazin, elîm, herkesi acındıracak bir karanlık içinde oldukları görülür ve insana “Eyvah!” dedirtir. Fakat îman gözlüğüyle bakınca görür ki, Rahîm ismi şefkat mânâsında doğuyor. O kadar güzel ve şirin bir sûrette; o acı âlemi sevinçli âleme çevirip ışıklandırıyor. Acımak ve hüzünden gelen göz yaşları; sevinç ve şükrün lezzetlerinden gelen damlalara dönüşüyor.

     Sonra insan âlemini görür. Sapık dalâlet dürbünü ile bakınca, o âlem son derece karanlık, dehşetli görünür! Kalbin en derinlerinden feryat sesleri işitilir ve yine insana “Eyvah!” dedirtir. Çünkü, insanın ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı içine alan tasavvur ve fikirleri var. Ebedî saâdeti, yani Cenneti gayet ciddî bir şekilde isteyen himmetleri, fıtrî istidatları, sınırsız potansiyel kuvveleri ve hadsiz maksatlara yönelik ihtiyaçları, zaaf ve acziyle beraber hücumlarına maruz kaldıkları hadsiz musibet ve düşmanları var. Fakat ömrü gayet kısa. Her gün ve her saat ölüm endişesinde. Çok dağdağalı bir hayatı yaşamak için, gayet perişan bir geçim derdi içinde; kalp ve vicdana en elîm ve en müthiş hâlet olan, devamlı zeval ve firak belâsını çeker. Gaflette olanlar için, ebedî karanlık bir kapı sûretinde görünen kabre ve mezaristana bakınca görür ki: İnsanlar birer birer o karanlık kuyulara atılıyor.

     İşte, insan âlemini bu karanlıklar içinde gördüğü anda; kalp, rûh ve akılla beraber bütün insana has lâtifeler; belki bütün vücut zerreleri, feryat ile ağlamaya hazır iken, birden Kur’ân’dan gelen nûr ve îman kuvveti; dalâlet gözlüğünü kırar. Yeni bir bakış verir. Allah’ın güzel isimlerinin tecellîleri birer güneş gibi doğarlar. O karanlıklı ve içinde çok âlemler bulunan insan âleminin umûmunu ışıklandırır, şenlendirirler. Cehennemî hâletleri dağıtıp, nuranî âhiret âlemlerinden pencereler açarlar. O perişan insanın dünyasına nurlar saçarlar. Anlaşılır ki, îmanda manevî bir Cennet muştusu var. Dalâlet / sapık yolda ise, manevî bir Cehennem’in bu dünyada dahi var olduğu kesin olarak bilinir.

     Sonra Arz’ın âlemi görülür. Dinsiz felsefenin karanlık, sözde ilmî kanunları hayâle dehşetli bir âlem gösterir. Her vakit dağılmaya ve parçalanmaya kabil ve içi zelzeleli, çok yaşlı Arz gemisinde kâinatın sonsuz boşluğunda seyahat eden zavallı insanoğlunun durumu vahşetli bir karanlık içinde görünür. Başı döner, gözü kararır. Fakat felsefenin gözlüğünü yere atıp kırınca, birden Kur’ân ve îmanın hikmetiyle ışıklanmış bir göz ile bakınca görür ki, Arz gayet muntazam, musahhar / insanın emrine verilmiş, mükemmel, hoş, emniyetli, herkesin erzakı içinde bir seyahat gemisidir. Tenezzüh / gezinti, keyif ve ticaret için hazırlanmıştır. Rûh sahiplerini güneşin etrafında, Rabbin ülkesinde gezdirir. Yaz, bahar ve güzün mahsûlâtını rızık isteyenlere getirmek için hizmet gören bir gemi, bir tayyare / uçak ve bir tren gibidir.

     Sefahat ve dalâlet ehli, dünyada dahi manevî bir Cehennem içinde azap çeker. Îman ve salâhat ehli / dindarlar, dünyada dahi manevî bir Cennet içindedirler. İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmanın tecellîleriyle, manevî bir Cennet lezzetlerini tadabilir. Belki îman derecelerine göre istifade edebilirler. Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi iptal eden ve insanın nazarını âfâka / ufuklara  dağıtan ve boğan cereyanlar; hissi iptal nev’inden bir sersemlik vermiş ki, dalâlet ehli manevî azâbını geçici olarak tam hissedemiyor. Hidayet ehline de gaflet basıyor. Hakikî lezzetini tam takdir edemiyor.

İman Ölçer Sahiplerine Nesimi’nin Cevabı

“Ben melâmet hırkasını, kendim giydim eynime” diye başlayan şiiri ve ezgiyi çok severim. Kul Nesimi’nin yaklaşık dört yüz yıl önce yazdığı bu şiir, sanki bugün için yazılmış gibi, zihnimin vitrininde duruyor.

Bana göre, bu şiir şekilci, dar, tek-tip inanç anlayışına karşı bir isyanın göstergesidir. Tasavvufi aşkın ve inanç özgürlüğü anlayışının en rafine, en cesur ve en şiirsel ifadesidir.

Atatürk ve Atatürk’e dua edenleri dinsiz olmakla, dinden çıkmakla suçlayan, trolünden profesörlerine kadar, siyasal İslamcıların bir türlü kavrayamadığı arı duru bir İslam anlayışını yansıtır.

Ben melamet hırkasını / Kendim giydim eynime,

Ar u namus şişesini / Taşa çaldım kime ne?

Melâmet, tasavvufi literatürde “kınayanın kınamasından korkmama”, dışa dönük şöhret değil içsel hakikat yoluna yönelme olarak tanımlanır.

Şairin “melâmet hırkasını kendim giydim” cümlesi, onun inanç özgürlüğünü, Melami anlayışını içsel bir duruşla ve kendi iradesiyle seçmiş olduğunu anlatır.

Şiir, “tek bir doğru” dayatan din yorumlarına karşı, inançta bireysel tercihin ve tecrübenin özgürlüğünü savunur.

Bu yönüyle laikliğin, yani inanç ve vicdan özgürlüğünün tasavvufi temellerinden biridir.

Şair “Ar u namus şişesini / Taşa çaldım kime ne?” derken, başkalarının veya topluma egemen olan güçlerin tek hakikat olarak gösterdiği kavramların bile eleştirilebilir, reddedilebilir olduğunu anlatır. Dinî veya toplumsal otoritenin dayattığı “şu şekilde yaşanmalı, şu gibi görünülmeli” gibi kalıplara itaat etmemek özgürlüğünü savunur. Kınama, alay ve suçlamalara karşı, inanç ve eylemlerinden kendi sorumlu olduğunu “kime ne” diyerek vurgular.

Klişe görüşlerin (dış taklit, gösterişli ibadet, toplumsal onay arayışı) karşısında, melâmet anlayışı çerçevesinde “takdir edilmek için değil, hakikat için yaşama” amaçlı duruştur.

****************************

Dini Yorumlar ve Siyasi Otorite

Kul Nesîmî’nin yaşadığı 17. yüzyıl ortamı, dini yorumun siyasi otoriteyle birleştiği ve “dinden sapma” olarak görülen farklı düşüncelerin (özellikle Alevi Bektaşi inancının) cezalandırıldığı bir dönemdi.

Bugün de benzer biçimde, bazı çevreler dini yalnız kendi yorumlarıyla eşitleyip, başka bir dindarlık biçimini “dinsizlik” veya “küfür” sayabiliyor.

Kul Nesimî’nin mısraları, işte bu tür dayatmalara karşı, kişinin kendi inanç tecrübesini kimseye hesap vermeden yaşama özgürlüğünü savunur.

Bugün birileri, ellerindeki iman ölçer ile kimin Cennete kimin Cehenneme gideceğine karar veriyorlar. Onlar için mesele sevgi, insanlık veya rahmet değil; şeklî kurallar, ritüeller, grup kimliğidir. “Atatürk’ün ruhuna mevlit okutulmaz, dua edilmez” diyerek aslında Allah’ın rahmetinin sınırlarını belirlemeye kalkışıyorlar.

Atatürk’ün dini siyasetten ayırma mücadelesiyle, Nesîmî’nin melâmet felsefesi aynı hedefte buluşur:

Dini, ahlakın özü olarak yaşamak; siyasetin veya gösterişin aracı haline getirmemek.

Dış yargıların, kimin ne dediğini değil, Allah’ın rızasını öncelemek.

Milyonlarca insanın 10 Kasım’da zorla değil, içten gelen bir rahmet dileğiyle Atatürk’e dua etmesi tam da bu çizgiye saygının ifadesidir.

****************************

O Yâr Benim Kime Ne?

Nesîmî’nin şiirindeki en çok etkilendiğim kısım şudur:

Nesimi’ye sordular ki / Yârin ile hoş musun?

Hoş olayım olmayayım / O yâr benim kime ne?

İlk bakışta bu dörtlük, sanki dünyevi bir aşkı anlatıyor gibidir. “Sevdiğinle aran nasıl, mutlu musun?” anlamını çıkarılabilir. Bu halde bile Nesîmî’nin bağımsız, başkalarının yargısına kapalı duruşunu; aşkı mahrem bir bağ olarak tanımladığını anlarsınız.

Ama bu anlam sadece ilk katmandır. Nesîmî, sıradan aşkı değil, Hak aşkını anlatır.

Tasavvuf geleneğinde “yâr”, “sevgili”, “dost”, “güzel”, “şarap”, “meyhane” gibi kelimeler hep Tanrı’nın remzidir. Dolayısıyla burada “yâr”, bir beşer değil, Allah’tır.

Nesîmî’nin cevabı bu bağlamda bir “inanç özgürlüğü bildirisi”dir:

“Benim Hak ile ilişkim, benim içsel hâlimdir. Onunla ilişkilerimin boyutu ve niceliği sadece benimle O’nu ilgilendirir. Sizin onayladığınız veya kınadığınız hususlar beni bağlamaz.”

Bu dörtlük, bugün modern anlamda “inanç özgürlüğü”, “vicdan hürriyeti”, “bireyin kutsal alanı” diye adlandırdığımız düşüncenin 400 yıl önceki şiirsel ifadesidir

****************************

Manevi Mahremiyet Alanıma Girme

Nesîmî’nin “O yâr benim, kime ne?” cevabı üç yönlü bir özgürlük beyanıdır:

a) İnandığını kendi seçme özgürlüğü: “Yâr benim” derken, kişinin kendi Tanrısını, kendi iman yolunu seçme hakkını savunur. Yani bireyin inancı, kalıplaşmış mezhep, tarikat, cemaat veya siyasi otorite dayatmalarından farklı olabilir.

b) İnancını yaşama biçimini başkalarına hesap vermeme hakkı: “Hoş olayım, olmayayım” ifadesi, “inancımda bazen coşkulu, bazen kederli, bazen şaşkın olabilirim ama bu benim yolum”, diyor.

Yani imanı sabit bir şekil değil, bir tecrübedir. “Benim imanımda dalgalar var” demekten çekinmiyor. “Gâh gökyüzüne çıktığım ve gâh yerde süründüğüm gelgitlerim olabilir” diyor.

Bu, sorgulayan ve yaşayan iman anlayışıdır.

c) İnanç alanına müdahaleye karşı sınır çizme: “Kime ne?” ifadesi, kelimenin tam anlamıyla bir “manevi mahremiyet duvarı”dır.

İnsan ile Tanrı arasındaki o özel alana kimsenin girmemesi gerektiğini söyler.

Bu, hem dini otoriteye hem toplumsal baskıya ve hem de “başkalarının imanını ölçmeye kalkışan” herkese, bir meydan okumadır.

****

Bu şiir, aslında günümüz Türkiye’sinde dinin siyasallaştırılmasına, toplumsal kutuplaşmaya, imanın gösteri malzemesi yapılmasına karşı da güçlü bir şiirsel manifesto gibidir.

Eğer günümüz kanaat önderleri ve siyasetçileri bu şiiri anlayabilselerdi:

Kimse “Atatürk’e dua edilemez” diyemezdi. Bazı çevreler “bizden olmayan dinsizdir” yaftasına sarılmazdı.

Partiler dini aidiyetle değil, ahlaki sorumlulukla tanımlanırdı.

Nesîmî’nin cevabı, bütün bu çarpıklıklara karşı bir “manevi bağımsızlık bildirgesi”dir.

Ve hâlâ en çağdaş özgürlük anlayışıyla uyumludur.

 Ben melamet hırkasını, Kendim giydim eynime

Ar u namus şişesini, Taşa çaldım kime ne?

 Gâh çıkarım gökyüzüne, Seyrederim âlemi

Gâh inerim yeryüzüne, Seyreder âlem beni

 Nesimi’ye sordular ki, Yârin ile hoş musun?

Hoş olayım olmayayım, O Yâr benim kime ne?

                                Kul Nesimî

İman, Küfür ve İnsan

     İmanlı olan, dünyada bile mânen Cennet’tedir. Çünkü imanın, binlerce güzellikleri var. Çünkü insan, ancak iman nûru ile Cennet’in en yüksek derecelerine ulaşır. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Küfür / imansızlık ile de Cehennem’in en aşağı tabakasına atılır. Çünkü iman insanı Yaratan’a bağlar. İman Allah’a mensubiyet ve bağlanıştır. İnsan, iman ile kendisinde görünen İlâhî sanat ve Rabbanî isimlerin nakışları bakımından bir kıymet alır. Küfür / inançsızlık, o nispeti / o bağı keser. O kesişten, insanda tecellî eden Rabbin sanatları gizlenir. Kıymeti yalnız madde itibariyle olur. Madde ise, hem fâni, hem zâil / zeval bulucu, hem geçicidir. Bu yüzden kıymeti hiç hükmündedir.

     İnsanların sanatları içinde, maddenin kıymeti ile sanatın değeri farklıdır. Bazen eşit, bazen maddenin yansıttığı sanat daha kıymetlidir. Beş liralık demir gibi bir madde, belki beş milyonluk bir sanat nakşını aksettirir. Nitekim antika bir sanata, milyonlarca kıymet biçildiği hâlde, maddesi beş para etmeyebilir. Böyle bir eser, kaba demirciler çarşısında, birkaç liralık bir demir pahasına alınabilir.

     İşte insan, Allah’ın böyle antika bir sanatıdır. En nazik ve nazenin bir kudret mucizesidir. Bütün İlahî isimlerin yansımasına aynalık eder. Ama unutulmasın ki, aynada görülen aynadan değildir. Ayna sadece İlâhî nakışların yansımasına sebep olandır. Allah insanı, bu işleviyle kâinata küçük bir misal suretinde yaratmıştır. Eğer iman nûru içine girse, üstündeki tüm mânâlı nakışlar o ışıkla okunur. Mü’min olan, şuur ile okur ve o intisapla okutur. Yani insan; Allah’ın sanatlı bir yapısı, en güzel mahlûku, rahmet ve keremine mazhar oluş gibi yapısıyla; Rabbin sanatlarını kendisinde zuhur ettiren, aksettiren ve yansıtan en güzel kıvamdaki eseridir.

     Yaratıcısına intisap / bağlanmaktan ibaret olan iman, insandaki bütün sanat eserlerini açığa çıkarır. Demek ki, insanın değeri, Rabbin sanatına, Hz. Allah’ın güzel isimlerine ayna olması bakımındandır. Bu yönüyle mahlûkat adına, Allah’a muhatap, Cennet’e lâyık Rabbanî bir misafirdir. Eğer, Allah’tan bağın kesilmesinden ibaret olan küfür, insanın içine girse, o zaman bütün o anlamlı İlâhî isimlerin nakışları karanlığa gömülür, okunmaz olur. Çünkü, Yaratan unutulsa, Yaratan’a yönelik manevî cihetler de anlaşılmaz. O mânâlı sanatların ve manevî yüksek nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, basit ve aşağı sebeplere, tabiata ve tesadüfe verilip; nihayet mânen düşüşe sebep olur. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük cam hükmünü alır.

     İman, nasıl ki bir nûrdur. İnsanı ışıklandırır. Üstünde yazılan bütün İlahî yazıları okutturur. Kâinatı da ışıklandırır. Mazi ve geleceği karanlıktan kurtarır. Fakat, küfür / inançsızlık; hayatın başlangıcı ve sonunu, kısaca hayat yolunu düşündürmez! Berzah / kabir âlemini akla getirmez! Geçmişi-geleceği doğru şekilde algılatmaz! Olayları ve acip mahlûkatı tefekkür ettirmez! Bütün bunları hesaba kattırmayan, aslında; bencil ve bildiğine güvenen, vahyi dinlemeyen Benlik ve Ego denen Ene’dir.

     Fakat Enaniyet, Benlik ve Gururuna itimat eden gaflete düşer. Dalâlet / Sapıklık karanlığına kapılır. Eksik, yanlış ve sapık malûmat ile, maziyi büyük bir mezar sûretinde ve yokluk olarak görür. Geleceği fırtınalı, tesadüfe bağlı bir vahşet yeri sanır. Allah’ın emrine amâde olan olayları mânâsız, varlıkları ise, birer canavar sanır.      İlahî hidayet yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavunluğu kırılsa, Kur’an’ı dinlese; kâinat bir gündüz rengini alır. Nûr ile dolar. Mazinin mezar olmadığını anlar. Peygamberlerin riyaseti altında kulluğunu yapan rûhların; hayat vazifelerini bitirmekle, yüksek makamlara uçtuklarına şahit olur. Geleceğe geçtiğini, kalp gözü ile görür. Cennet bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş Rahmanî bir ziyafeti, iman nûru ile fark eder. Ölümü ebedî hayatın başlangıcı, kabri ise ebedî saâdetin kapısı olarak görür. Çünkü: İman hem nûrdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir. İmanın kuvvetine göre, olayların baskılarından kurtulabilir. Allah’a tevekkül eder. Hayat gemisini emniyetle seyran ettirir. Ağırlıklarını Allah’ın kudret eline emanet eder. Rahatla dünyadan geçer. Berzah / Kabir’de istirahat eder. Ebedî saadete girmek için Cennet’e uçar.

Hanımefendi, Allah Sizin Gibilerin Sayısını Artırsın

Baştan sona seyretmişliğim yoktur yemek yapma yarışması programlarını. Topladıkları beş kişiyi kıyasıya rekabet ortamına sokup seviyesiz şekilde tartıştırarak adaletsiz bir ölçüyle içlerinden birini kazandırdıklarına şahit oldum birkaç kez.

Bu tür programlar hakkında bende oluşan kanaat: “Ne kadar kavga ve hakaret, o kadar reyting.

Hanım anlattı. Bu haftaki yarışma programında yarışma öncesi herkese kazanacakları yüz bin lirayı nasıl harcayacaklarını sormuşlar. Bir hanımefendinin verdiği cevap şu: “Yarışma sonunda yüz bin lirayı kazanırsam her yarışmacı arkadaşıma eşit şekilde pay edeceğim.” Kimse inanmamış buna. Program yöneticisi daha önce de böyle sözler verildiğini ancak kazanan kişinin yarışma bitiminde baştan verdiği sözünden dönüp 100 bin lirayı alıp gittiğini söylemiş.

Haftanın son günü yarışmanın genel bir değerlendirmesi yapılır ve derece yapanların belirlenmesine sıra gelir. Herkes, birinci olacak kişiyi merak etmektedir. Heyecanlar yüksektir. 5, 4, 3’üncü ilan edilir, sıra 1’inciyi İlan etmektededir. Diğeri zaten 2. olmak durumundadır. Nihayet en güzel yemek yapmakta en fazla puan kişi ilân edilir. O kişi, 100 bin TL’yi paylaştıracağı sözünü veren kişidir. Hanımefendinin ağzından şu cümleler dökülür: “Bu yarışmaya beş kişi katıldık. Hepimiz yarışmanın birer elemanıydık. Burada herkesin bir payı ve hakkı var. Benim, yarışma sonunda bir türlü beğenisini kazanamadığım kaynanama karşı kendimi ispatlamam bana yeter. Her arkadaşıma 20 bin TL bağışlıyorum.” der. Yüksek bir anlayışın, cömertliğin, kararlılığın, sözünde durmanın örneği olan bu davranış hem yarışmacıların hem program yöneticisinin hem de seyircilerin büyük takdirini kazanır. 

Olay, belki çok basit, bence çok anlamlı. Derin bir civanmertlik, sevgi, fedakârlık, gönül genişliği var bu davranışta. Böyle güzel örnekleri ne kadar da özlemişiz ki bir yazı konusu yapmaktan kendimi alamadım. Bencilliğin, kazanma hırsının zirve yaptığı, üç kuruş için dokuz takla atanlara iş bitirici kişi gözüyle bakıldığı, yalakalığın ve dalkavukluğun pirim yaptığı bir çağda, insani değerlerden ödün vermeyen, baş tacı edilecek, eli öpülecek insanların varlığı ne kadar da müstesna örnek oluyor bizim için.

Engelli sporcular arasında yüz metre yarışması düzenlenir. Yarış bitimine yaklaştıklarında içlerinden biri düşer, koşamayacak hale gelir. Diğerleri gelir onu kaldırırlar, hep birlikte bitiş çizgisine ulaşırlar. Bütün yarışmacılar birinci olmuştur.

Kişinin bedeni değil, zihni engelli olmamalı. Engelli zihinler, anlayamazlar dayanışmanın, paylaşmanın, fedakârlığın, karşılıksız vermenin, iyilikte sınır tanımamanın ne olduğunu. Ucunda zengin olmak, makam mevki elde etmek, şöhrete ulaşmak varsa engel teşkil eden hiçbir ahlaki değerin önemi yoktur. İftira atabilirsin, yalan söyleyebilirsin, haksızlık yapabilirsin, bencilce davranabilirsin, her biri mübahtır başkaları için günah olan.

En kaliteli ürünü yetiştirme yarışında birinci olan köylüye jüri, her sene bu birinciliği nasıl elde ettiğini sorar. Köylü, “Ben yetiştirdiğim ürünlerin tohumlarından komşularıma da veriyorum, benimle birlikte onlar da bu tohumu ekiyorlar, ama ben birinci oluyorum.” der. Jüri, bununun bir yarışma olduğu halde komşularına niçin böyle bir iyilik yaptığını, kendi ayağına kurşun sıktığını sorar. Köylünün verdiği cevap her yönüyle insanı düşündürecek cinstendir. “Ürünler birbirini rüzgârla tohumlar, benim ürünüm tek kalsa döllenmeyecektir. Komşulardan gelen polenlerle tohumlama gerçekleşir, benim ürünlerim de en kaliteli şekliyle yetişir.

Bu bir dayanışmadır, bu bir paylaşmadır. Paylaşma, mum ışığı gibidir. Her mum, yaktığı mumla daha fazla aydınlık oluşturur.

Güzel örnekleri görmezden gelme yerine daha da görünür, bilinir hale getirmeliyiz; küçümsemek yerine yüceltmeli, yaygınlaştırmalıyız. İyilikle beslenen ruhlar daha dingin, kalpler daha mutlu, zihinler daha berraktır. Yaptığı kötülüklerle kalıcı mutluluğu elde edeni görmedim bugüne kadar, ancak iyilikleriyle gönülleri fetheden rol model insanları, sayıları az da olsa, hatırlarım hep.

“İri olacağız, diri olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız.” İfadesi siyasi slogan olmaktan çıkarılmalı, hayatımızın ilkesi olarak gönüllere, zihinlere kazınmalıdır.

“Ben alarak değil, vererek ağa oldum, bu insanların saygısını kazandım.” demişti bir yol arkadaşım yıllar önce.

Düşün Damlaları  (14)

     “İnsan küçük bir âlemdir, harabiyetten (parçalanıp dağılmaktan) kurtulamaz. Âlem de büyük bir insandır. Elbette o da ölümden kurtulamaz. Nasıl ki ağaç kâinattan bir nüshadır. Tahribe ve çözülmeye maruzdur.  Onun gibi yaratılış ağacından gelen kâinat silsilesi, tamir için tahribe maruz kalacaktır. Şayet fıtrî (yaratılışla belirlenen) ömründen önce, ezelî irade ile bir fırtına veya haricî bir maraz ona ârız olmazsa ve onun Sâni’i (San’atlı Yaratıcısı) daha önce onu harap etmezse, bizzarure ve alâ külli hâl (ister istemez), hattâ fennî bir hesapla bir gün gelecek (olan olacak).”

x

     “Ebedî saâdet iki kısımdır. Birincisi ve en önemlisi Allah’ın rızası, taltîfi, tecellîsi ve kurbiyeti (yakınlığıdır). İkincisi  cismanî saâdet. Bu da mesken, yiyecek ve âile hayâtıdır. Bu nîmetleri tamamlayan ve mükemmel kılan şey ise, devam ve sürekliliktir.”

x

     “Kalplerin en lâtifi, en şefkatlisi ve en harâretli olanı kadın kalbidir. Sonra, ruhî imtizacı (uyuşmayı) tamamlayan, kalbî ünsiyeti (dostluğu) tekmil eden (mükemmelleştiren) ve surî (şeklî) beraberliği sâfileştiren, kadının kötü huylardan ve nefret ettirici ârızalardan uzak ve tertemiz olmasıdır.” 

x

     “Îman bir ağacın köklerine, amel de onun meyvelerine benzetilebilir. Kökler zayıfsa, meyveler az ve cılız olur. Onun gibi, amelde noksanlık; îmanın zayıf olmasına delâlet eder.”

x

     “Akla hitap eden mânâlar, temsil vasıtasıyla temessül eder (cisimlenir). Meselâ, cennet gibi henüz gözle görülmeyen bir yer, temsille anlatıldığında, âdeta gözle görülür hâle gelir.”

x

     “Rüyâda sultan olmak, insanı gerçekte sultan yapmadığı gibi, bir rüyâ gibi olan şu dünyâ hayatı, âhirete nisbetle bir kıymet ifade etmez.”

x

     “Kemmiyet ve keyfiyet birbirinin karşıtı olarak kullanılan iki kavramdır. Kemmiyet, sayıca çokluk, keyfiyet ise kalite anlamındadır. Meselâ, binlerce demir parçası, sayıca çoktur. Fakat bu çokluk, küçük bir elmasa mukabil gelmez (eş değerde kabul edilmez).”

x

     “Âlemi meydana getiren atomlar, İlâhî mürekkep hükmündedir. Gördüğümüz her şey, bu atomlardan yazılır. Bu atomların halden hâle geçmeleri, akılları hayrette bırakan bir hikmet (gaye, amaç) ve nizam iledir.”

x

     “İlim varsa, amel de olmalı. Zekâ varsa, ilim elde edilmelidir. İnsanda var olan istidat (mevcut potansiyel) değerlendirilmeli ve zekâ işlerlik kazanmalıdır. Öyle görülüyor ki, her insana verilen istidatlar madenlere benzer. İşletilirse kıymet kazanır.”

x

     “Hayat, en büyük nimettir. Çünkü kendisinde hayat olmayan bir cisim, ancak bulunduğu mekânla ve iç içe olduğu şeylerle münasebettardır, dağ da olsa yetimdir ve tek başınadır. Lâkin meselâ arı gibi küçük bir cismi görsen, ona hayat girdiğinde, birden bütün kâinatla münasebetleri ve değişik nevi (ve tür)lerle alış-verişi olur. Hattâ şöyle diyebilir: ‘Mekânım olan kâinat, benim mülküm gibidir.’ ”

x

     “Arz’da (yerde) olan her şeyin istifadesine müheyya (hazır) kılınması ve kâinatın envaı (her şeyinin) kendisine itaat ettirilmesi ile, hilkatin (yaratılışın) neticesi olduğu gösterilen bu insanın elbette çok büyük bir ehemmiyeti vardır.”

x

Fâniliği düşünmek, her elemin anası;

Korkma! Ebedî varsın, kalmasın tasası.

Türk Milletinin Başı Sağ Olsun

Türk Hava Kuvvetleri’ne ait C-130 tipi askeri kargo uçağımızın Türkiye’ye gelmek üzere Azerbaycan-Gence’den havalandıktan sonra Gürcistan topraklarında düşmesi ve askerlerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan kazada Türk Milleti olarak derinden sarsıldık. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve Büyük Türk Milletine sabır ve başsağlığı dileriz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı