17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1167

Oruç ve Sosyal Hayat

Oruç, insanın içtimai / sosyal hayatına bakar. Bu hususta çok hikmet, fayda ve gayeler gözetir. Çünkü, insanlar; maişet ve geçimini temin hususunda muhtelif ve çeşitli suretlerde yaratılmışlardır. Aynı işte, aynı branşta çalışanlar bile aynı başarıyı elde edemez, aynı sonucu alamazlar.

Zira her insanın aklı, zekası ve kabiliyeti başka başkadır. Tıpkı, aynı tohumun; ekildiği toprağa göre neşvü nema bulması, gelişip büyümesi gibi. Çünkü, aynı imkanları, insanların değerlendirmesi birbirinden farklıdır.

Keza, aynı sermaye, aynı para miktarı ile aynı işe yönelen, aynı yatırımı yapan kişilerin alacağı sonuçlar da birbirinden farklıdır. Çünkü, başarıda sermayeden ayrı olarak, kabiliyet ve istidatlar büyük rol oynar. İş icabı yapılacak görüşme, münasebet ve ilişkilerde gösterilecek tavır ve davranışların da başarıda büyük dahli ve rolü vardır. Hatta, giyiniş tarzı ve hitap biçiminin de, muhatabı teshir ve etkilemede payı büyüktür.

Bir de işin nasip tarafı vardır. Kaderin aklımız ermeyen taraflarında insana biçilen ilahi takdir de, başarıda söz sahibidir. Yüce Allah, kuluna; ebedi hayatına halel getirmeyecek bir yol çizer.

Kiminin kazancı yerinde olur. Kiminin de, ne kadar çırpınsa yerinde sayar. Belli bir sınırda kalır. Onun için insandan çalışmaya değil, neticeye kanaat etmesi istenir. İnsan, elbette daha fazla kazanmak için yanıp tutuşacak. Fakat buna rağmen kazandığı ile yetinecek. Yani kazandığına kanaat edecek. Bunca çalışmasına rağmen istediği sonucu alamamaktan ötürü Allah’a karşı isyan bayrağını açmayacak. Çünkü, ne kadarlık kazancın ebedi hayatı teminde kendisi için hayırlı olacağını kul kestiremez.

Demek ki, kul’a düşen çalışmak hep çalışmaktır. Lakin sonuca kanaat edip itiraza sebep ve bahane aramayacak. Nitekim, hayatta çok rastlamışızdır. Öyle kimseler vardır ki, aklı zekası yerinde, üstelik çalışkan fakat ne kadar çalışıp çabalasa belli bir noktadan ileri gidemiyor!

Öyle kimseler de vardır ki, öyle ahım şahım akıl fikir sahibi değildirler. Fakat tuttukları altın olur. Kazandıkça kazanırlar. Çünkü, Yüce Allah onlara -tabiri caizse- “Yürü ya kulum!”demiştir.

İşte burada, Kader’in bir taalluku / işe karışması vardır. Bizler hakkımızda neyin hayırlı olup olmadığını bilemeyiz. Öyleyse, elbette her hususta maddi – manevi yükselmek, kazanmak, çok daha ileri gitmek için elimizden geleni yapacak; yani çalışmaya kanaat etmeyeceğiz. Az da kazansak çok da kazansak hep çalışır olacağız. Fakat neticeye kanaat etmek, sonuçla yetinmek şartiyle. Aksi takdirde manevi hayatımız kararır. Aynı zamanda Mutlak Kadir Yüce Allah’ı da gücendirmiş oluruz.

İşte bu ve bunun gibi sebeplerden ötürü, Cenabı Hakk, kazançlardaki ihtilaf ve çeşitlilikten dolayı, zenginleri fakirlerin yardımına davet ediyor. Çünkü, çevremizde çeşitli bela ve musibetler sonucu, fakir düşmüş her şeyini kaybetmiş kimseler vardır. Dikkat edersek, bir dilim ekmeğe muhtaç, sıcak bir köşeye hasret nicelerini görebiliriz.   Şair ne güzel söylemiş:

“Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan

Bibaht olanın bağına katresi düşmez.”

Yani “Gökten yağmur yerine inci ve cevher bile yağsa, nasipsiz olanın bağına bir damlası düşmez!”

Halbuki zenginler, fakir ve fukaranın acınacak hallerini ve açlıklarını, ancak oruçtaki açlıkta tam olarak hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefislerine düşkün çok zenginler vardır ki, açlık ve fakirlik ne kadar acınacak bir durumdur bilemezler! Onların şefkat ve merhamete ne kadar çok muhtaç olduklarını idrak edip anlayamazlar.

Bu bakımdan, insanın hemcinsine karşı duyduğu şefkat; asıl şükrün ve bir çeşit teşekkürün bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir derece daha fakir birini bulabilir. Çünkü o gibilere karşı, şefkatli olmak ve merhametle dolmakla mükellef ve yükümlüdür.

Eğer Allah’ın emriyle oruç tutarak nefsine açlık çektirmek mecburiyetinde kalmazsa, şefkat ve merhametli yaratılmış olması hasebiyle, muavenet ve yardımla mükellef ve yükümlü olduğu insanlara gereken ihsan ve iyiliği yapamaz. Yapsa da, tam olamaz. Çünkü, o açlık ve yokluk halini, kendi nefsinde hissetmiyor.

Rahmet Ayı Ramazana Hazırlık

Allah katında çok büyük bir değeri olan Ramazan ayı ve orucu aynı zamanda İslâm’ın beş temel esaslarından birisidir.(1) Bu hususta Yüce Mevlâmız şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Böylece umulur ki (haram ve günahlardan) korunursunuz.” (2)

Allah Resulü (s.a.v.) de Ramazan ayının üstünlüğü ile ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “Ramazan ayı gelince cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlere vurulur.” (3) “Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de gece ibadetini (teravih namazını) sünnet kıldım. Kim, faziletine inanarak ve alacağı mükâfâtı Allah’tan umarak orucunu tutup, gece ibadetini yaparsa, anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulur.” (4)

Ramazan öyle mübarek bir aydır ki Allah’ın en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim işte bu ayda Resulullah’a indirilmeye başlamıştır. O, öyle bir Kitaptır ki kendisine uyanları en sağlam ve en doğru yola götürür. (5) Bu Kur’ân insanları hidâyet ve hakka ulaştırır, helal ile haramı ve dinî hükümlerde hakkı batıldan ayırır. (6)

Ramazan ayında Peygamberimize vahiy meleği olan Cebrâîl (a.s.) gelince O, insanların en cömerdi olurdu. Bu ayda Kur’ân-ı Kerîm’i karşılıklı olarak mukabele ederlerdi. (7) Bu sünnet geleneği özellikle Ramazan ayında memleketimizde ve bütün İslâm aleminde halen devam ettirilmektedir. Çünkü Kur’ân ahiret gününde ya lehimizde ve ya aleyhimizde Allah katında şahitlik yapacaktır. (8)

Ahiret gününde müminler yapmış oldukları her amelin sevap veya günahlarını karşılarında göreceklerdir. Özel olarak Kuran ve Orucun şefaat etmesiyle ilgili Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Kur’an ve oruç kıyamet gününde kula şefaat ederler. Oruç, Rabbim! Onu yemeden ve şehevî arzulardan alıkoydum. Onun için bana şefaat hakkı tanı, der. Kur’an da: Onu gece uykusuz bıraktım, (geceleri senin rızan için) uykusu nu terk ederek beni okudu. Bu sebeple ona şefaat etmeme izin ver, der. Peygamberimiz (a.s.): “Bu ikisi şefaat ederler.” buyurdular. (9)  

Ramazan orucu, Müslüman, akıllı, erginlik çağına gelmiş, oruç tutmaya gücü yeten ve mukim olan her mümin üzerine farzdır.

Ramazan ayına girerken önce geçmiş günahlarımızın hepsine birden tevbe ve istiğfar etmeliyiz. Orucumuzu günah ve haramlardan kaçınmak suretiyle, helal ve temiz gıdaları yiyerek tutmalıyız. Çünkü dua ve ibadetlerimizin makbûl olmasının yegâne ve birinci şartı helal lokmadır.

Ömrümüzün birçok bölümünü kendisin den gaflet ettiğimiz ve ilgilenmediğimiz Kur’ân’ı bu ayda daha çok okuyarak anlamaya çalışmakla bu eksiğimizi telafi edelim.  

Bu feyizli ve bereketli ayda maddî ve manevî yönden hayırlı işlerin hepsinde yarış yapmalıyız. Bir taraftan gündüzleri tuttuğumuz oruç, akşamları cemaatle beraber kıldığımız Teravih namazları, okunan mukabeleleri takip etmek, sahura kalkmak sonra da bilhassa sabah namazlarını camilerde cemaatle be raber kılmak….

İşte bu güzel amellerimiz sebebiyle Allah’a yaklaşmış ve O’nun sevgisini kazanmış oluruz.

Diğer taraftan bu ayda cömertliğimizi artırıp bilhassa fakir ve fukara başta olmak üzere diğer din kardeşlerimize iftar sofralarımızı açalım. Hayırlı amellerin en çok sevaplı ve makbul olduğu bu ayda farz olan zekâtlarımızı ve vâcip olan fitrelerimizi ihtiyaç sahiplerine verelim. Bu sayede sosyal yardımlaşma ve dayanışma gerçekleşmiş olur.

 Ramazanın her bir zaman dilimini tam bir gönül uyanıklığı ile hayırlı işlerde yarış yaparak, dinî bilgilerimizi artırarak ve tazelemek suretiyle geçirmeliyiz. Her ibadetin kendine ait bir ta- kım manevî zevki ve hazzı bulunmaktadır.

 Bilhassa orucun ise dinî, ahlâkî, rûhî, sosyal, ekonomik, tıbbî ve eğitim yönünden pek çok hikmet ve faydaları vardır: Oruç, nefsi terbiye ettiği gibi ahlâken olgunlaş- tırır. Bedenlerin zekâtı olup, vücut için en güzel bir sıhhat kaynağıdır. İnsana sabır gibi çok yüksek bir alışkanlığı kazandırıp, şefkat ve merhamet duygularını geliştirir.

Oruç, insanı Allah’a en çok yaklaştıran ibadetlerin başında gelir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Musâ (a.s.)’ı Tûr-u Sînâ’ya davet edip ona önce otuz (30) gün sonra da on (10) gün daha ilave olmak üzere kırk (40) gün oruç tutmasını emrediyor ve bundan sonra kendisi ile konuşma şerefine nâil ediyor. (10)

Bunu mü- teakiben dört büyük Kitaptan ilki olan Tevrat-ı Şerîf’i levhalar halinde kendisine veriyor.

İşte bu da gösteriyor ki iman sahipleri Allah’a en çok O’nun farz kıldığı oruç gibi hayırlı işleri yapa raktan yaklaşırlar. Bu yakınlıkların neticesinde her kulun seviye ve kabiliyetine göre bir çok lütuf, ihsan ve tecellîlere nâil olurlar.(11)

Cenab-ı Hak bizleri bu ayın feyiz ve bere ketinden azami derecede istifade eden kullarından eyleyip, Bayrama günahlarımızdan temizlenerek çıkmamızı nasip eylesin

Kaynaklar:(1)-Buharî, İman, 2; Müslim, İman, 5; (2)-Bakara, 2/183; (3)-Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 1, Ebû Hüreyre’den; (4)-Nesâî, Beyrut, 1995, Sıyam, 40, hadis, 2210, Abdurrahman b. Avf’dan; (5)-İsrâ, 17/9; (6)-Bakara, 2/185; (7)-Buharî, Bed’ül-Vahy, 5; Müslim, Fedâil, 12, İbni Abbas’dan; (8)-Müslim, Taharet, 1; Dârimî, Tahâret, 2, Ebû Mâlik el-Eş’ârî’den; (9)-A. b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 174, 306, Hâkim, Müstedrek, c. 1, s. 554, Abdullah b. Amr’den; (10)-A’râf, 7/142-143. ayetleri ve tefsirleri. Bak: Zemahşerî, Tefsîru’l-Keşşâf, Beyrut, 1995, c. 2, s. 145-151; M. Ali es-Sâbûnî, Safvetü’-Tefâsir, Beyrut, 2004, c. 1, s. 395-396; Ayrıca bak: Nisâ, 4/164.  (11)-Buharî, Rikak, 38, Ebû Hüreyre’den.

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri-6 DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ

Doğu Türkistan’ın bilinen tarihi, M.Ö. İkinci yüzyılda başlar. Yüzyılın başında, tarihin ilk Türk Devleti olan Hunlar bölgeye gelerek Kaşgar şehrini yönetimi altına aldı. Hun İmparatorluğu parçalanınca, Doğu Türkistan’ı Çinliler istilâ ettiler. Sekizinci yüzyılda, Moğolistan’dan gelen Uygur Türkleri, Doğu Türkistan’a yerleştiler. Hun İmparatorluğu’ndan sonra bölgede Göktürk Devleti, Uygur Devleti ve Karahanlı Devleti başta olmak üzere, tarih sahnesine çıkan pek çok büyük Türk Devletleri’nin çekirdeğini oluşturan devletler kurulmuştur.

Doğu Türkistan’ın yüzölçümü 1.828.418 kilometrekaredir. Yakın tarihlere kadar bölge halkının % 85’i Türk’tü. Bölge, Çin itilasına mâruz kalmadan, Türklere toplu katliam uygulaması başlamadan önce Türklerin sayısı 30.000.000 civarında idi. Bunun 20.000.000’unu, Doğu Türkistan’ın yerli halkı olan Uygurlar, 1.000.000’unu Kazakistan Türkleri, 2.000.000’unu da Moğol ve Kırgız Türkleri oluşturuyordu. Bölgede Türk kökenli Tatarlar ve Özbekler de yaşamaktadırlar. 6.000.000 civarında Çinli vardı. Son yıllarda, Çin topraklarından Turfan’a ve diğer şehir merkezlerine dolu gidip boş dönen trenlerle Çin halkı bölgeye yerleştirilmektedir. Demografik yapı Çinliler lehine değiştirilmiştir. Doğu Türkistan topraklarında yabancıların karayolunu kullanarak seyahat etmeleri yasaktır. Bu yasağın, bölgedeki Türklere uygulanan mezalimin görülmemesi ve Çin nüfus istilâsının anlaşılmaması için konulduğu tahmin edilmektedir.

Doğu Türkistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginlikleri çok üst seviyededir. Gerek bu zenginlikler sebebiyle ve gerekse ulaşım güzergâhı üzerinde bulunması dolayısıyla siyasî ve askerî açıdan, Asya Kıtası’nın en stratejik bölgesidir. Çin Devleti buraya, ‘Yeni Kazanılmış Ülke’ mânâsında, ‘Sinki-ang’ ismini vermiştir. ‘Sincan’ olarak da telaffuz edilmektedir. Türkiye’mizde de, tarih şuurundan mahrum bazı insanlar, aynı ismi kullanarak, Çin zihniyetine hizmet etmektedirler.

Uygur Türkleri, Doğu Türkistan’da ilk devletlerini 745 yılında kurdular. Bu devlet, 840 yılına kadar devam etti. 870 yılında, bugünkü Çin topraklarında İkinci Uygur Devleti kuruldu ve 1225 yılına kadar devam etti. Başşehri Beşbalık olan Edikut Uygur Devleti de 840-1275 yılları arasında, en büyük Uygur Devleti olarak bölgeye hâkim oldu.

Bölgenin bir diğer Türk Devleti de, başşehri Kaşgar olan Karamanlılar Devleti’dir. Karahanlı Hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın, 920 yılında Müslüman olmasından sonra ve halkını da Müslüman olmaya dâvet etmesiyle birlikte, Doğu Türkistan Türkleri de İslâmiyet’le şereflendiler.

Uygur adı, çok eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Bir görüşe göre bu isim, pek çok Türk topluluklarının müşterek adıdır. Bazı araştırmacılara göre Orkun Kitabeleri’nde sözü edilen Dokuz (Tokuz) Oğuz adı ile gerçekte Uygurlar kastedilmektedir.

Uygur Türkleri, Türk toplumları içerisinde en medenî insanlardı. Bu gün bile ‘medenî’ mânâsında kullanılan ‘uygar’ kelimesi, ‘Uygur’ ile aynı kökten gelmektedir.

Uygur Kağanları, bir dönemden sonra, Çin prensesleriyle evlenmeyi gelenek hâline getirdiler. Böylece Çin Devleti’nin iç düzeninin sağlanmasında, ticaretin gelişmesinde önemli roller üstlendiler. Ancak Çinli yöneticiler, zayıf buldukları her dönemde, Uygur Devleti’ni yıkmayı ve zenginliklerine tek başına sahip olmayı hiçbir zaman akıllarından çıkarmadılar.

Doğu Türkistan, 1877 yılında Çin Devleti tarafından istilâ edildi.

Uygur Türkleri vatanseverdirler, hürriyetlerine düşkündürler. Her türlü imkânsızlıklara rağmen, 12 Kasım 1933 tarihinde başşehri Kaşgar olmak üzere Doğu Türkistan İslâm Cumhuriyetini kurdular. Çin yönetimi, Ruslarla iş birliği yaparak 1934 yılında bu devlete son verdi. Pek çok kişi idam cezasına çarptırıldı. Hürriyet aşkı ile ayaklanmalar devam etti. 12 Kasım 1944’te Gulca başşehir olmak üzere Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilân edildi. Mavi zemin üzerinde ay yıldızlı bayrak, altı sene boyunca devlet binalarında hür bir şekilde dalgalandı.

Bu dönemde Doğu Türkistan Cumhuriyeti Genel Sekreteri, İsa Yusuf Alptekin idi. Bu görevi başarı ile yürüttü. Doğu Türkistan’da; milliyetçi, antiemperyalist ve antikomünist politikaların önderliğini yaptı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinde millî düşüncelerin oluşması, İsa Yusuf Alptekin’in örnek alınmasının neticesidir. O büyük insan, önder ve örnek olmasaydı, bugün Azerbaycan’ın, Özbekistan’ın, Kazakistan’ın Kırgızistan’ın, Türkmenistan ve Tacikistan’ın bayrakları, belki de hür bir şekilde dalgalanma imkânı bulamayacaktı.

İsa Yusuf Alptekin, ülkesinin işgal edilmesinden sonra, Hindistan’a geçti. Oradan Türkiye’ye geldi ve yerleşti. İstanbul’da Doğu Türkistan Göçmenler Derneğini kurdu. Çıkardığı dergilerde, çıktığı ekran, mikrofon ve kürsülerde, milletlerarası toplantılarda… Doğu Türkistan’ın sesini bütün dünyaya duyurdu.

İsa Yusuf Alptekin, 17.12.1995 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Aziz naaşı, muhteşem bir kalabalık tarafından, Fatih Camiinde cenaze namazı kılındıktan sonra, Topkapı mezarlığında toprağa verildi. İnançlı bir Müslüman, katıksız bir Türkçü idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennettir inşallah.

Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) hudutları içerisinde (sözde) özerk bölge. ÇHC yönetimi; Türklere, insan hakları başta olmak üzere, dinî ve kültürel hiçbir hak tanımıyor. Müslüman Türkler, işkencenin binbir çeşidinin mucidi olan Çinlilerin zulmü altında gün be gün yok oluyorlar.

Doğu Türkistan önemli bir bölgedir. Başta petrol olmak üzere; altın, gümüş, uranyum, bakır ve kömür gibi pekçok kıymetli madenler bulunmaktadır. Bugünkü Çin Devleti’nin ekonomisi, Doğu Türkistan’daki zenginliklerden güç alıyor. Petrol rezervlerinin 18 milyar ton, kömür rezervlerinin 1 katrilyon 50 milyar ton olduğu biliniyor.

Satuk Buğra Han, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip gibi Türk âleminin kültür devleri bu bölgede yaşamışlardır. Onların âbide eserleri, bu topraklarda yazılmıştır. Eserlerini kütüphane raflarından eksik etmiyoruz. Sözlerini dilimizden düşürmüyoruz. Buna rağmen oradaki türbeleri harabe hâlinde. Yok olmak üzere. Tamiri için hiç bir teşebbüs yok. 1998 yılında, Hoten şehrinde bulunan 200 yıllık cami, yenisi yapılacak diye yıkıldı, izi bile kalmadı. Yerine, askerî bina yapıldı.

Doğu Türkistan’da, insanlık açısından yüz kızartıcı felâketler yaşanıyor: 4 Şubat 1997 tarihinde idrak edilen Kadir Gecesi Gulca şehrinde olanlar, tüyler ürperticidir. Kadir Gecesi sebebiyle küçük bir mescitte toplanan kadınlar Kur’anı-Kerim okuyorlar. Çin polisi mescide girerek kadınları demir sopalarla dövüyor. Sonra da saçlarından tutup sürükleyerek polis merkezine götürüyorlar. Mahalle sakinleri merkeze gelerek kadınların serbest bırakılmasını istiyor. İçeriden ateş açılıyor ve işkence ile öldürülen ihtiyar üç kadının cesedi, kalabalığın önüne atılıyor. Galeyana gelen halk, öfkeli hareketler yapıyor. Hareketler, sokak çatışması hâline dönüşüyor. 100 Çinli, 200 Türk ölüyor. Bir hafta içerisinde 5.000 Türk, kamplara kapatılıp işkencelere maruz bırakılıyor.

 

8 Şubat sabahı, bayram namazı için camide toplanan halkın, namaz kılması engelleniyor. Direnenler, genç-yaşlı ayırımı yapılmaksızın çırılçıplak soyularak buz üzerinde saatlerce bekletiliyor. Üzerlerine tazyikle soğuk su sıkılıyor. Soğuktan ayakları donan insanların tedavilerinin yaptırılması engelleniyor. Donan ve kangren olan uzuvlar, gayri sıhhî şartlarda gövdeden kopartılıyor. İşkenceye doymayan Çinliler, insan avını üç ay süre ile devam ettiriyorlar. Evler didik didik aranıyor. 70.000 Uygur Türkü, kamplara kapatılıyor. İşkencelere oralarda devam ediliyor. Açlığa ve işkenceye direnç gösterebilenler kurşuna diziliyor.

Çin zulmü bitmez. 06 Temmuz 2009 tarihinde Çin yönetiminin, Doğu Türkistan Türklerinden binlerce kişiyi katletmesine yol açan Urumçi olayları yaşandı.

Küçük bir şehirde oyuncak fabrikasında çalışan Doğu Türkistanlı iki gencin, Çinli işçi kıza sarkıntılık ettiği şeklinde uydurma bir haber çıkartıldı. Ardından Türk gençlerinin linç edilmesine göz yumuldu ve olayların büyümesi için saldırganlar desteklendi. Olayla uzaktan-yakından hiçbir ilgisi bulunmayan ailelerin evleri basıldı, yağmalandı ve yakıldı, aile fertleri dövüldü ve öldürüldü. Barbar Han Çinlilerinin başlattığı Müslüman-Türk avına, Çin polisi ve ordusu da silahlı güçle katıldı.

Bu insanlık dışı olaylar, Doğu Türkistan’ın Başşehri Urumçi’de yaşayan Doğu Türkistan Türkleri tarafından bir sessiz yürüyüşle protesto edilmek istenince de kızılca kıyamet koptu. Yürüyüşe katılanların üzerine, hedef belirlenmeksizin otomatik silahlarla yaylım ateşi açıldı, bine yakın insan katledildi, 2.000’den fazla mâsum insan, ciddî şekilde yaralandı, bir o kadarı da asker ve polis tarafından bilinmeyen yerlere götürüldü. Bunların sayısı 10.000’den fazladır. Götürülenlerden haber alınamıyor. Kan görünce kuduran canavarlar, kısa zaman içerisinde şehri savaş alanına çevirdiler. Çin haber ajansları olayları dünya kamuoyuna, ‘Türklerin Çinlileri öldürdüğü ve devlet binalarını ateşe verdiği, otomobilleri tahrip ettiği…’ şeklinde duyuruldu. Dünya buna inandı. İnanmayanlar sessiz kaldılar.

Doğu Türkistan Türkleri için ‘Onlar bizim insanımız’ denilmesi yanlış bir ifâde. Böyle bir söylem, onları rencide eder. Sözün doğrusu: ‘Biz onların insanlarıyız. Onlar bizim ecdadımız, atalarımızdır.

AĞIT

Ağlayın, parmakları nur
Sularından kınalı kızlarım
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga’ya bakıp yıldızlarım

Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
Kimi Semerkant’ta bekler beni
Kimi Caber’de

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
Ben nasıl varım?
Ağla ey Tanrı dağlarından
İndirilmiş Tanrım

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

Ben ki ateşle konuşurdum, selle konuşurdum
İdil’le Tuna’yla Nil’le konuşurdum
‘Sangaryos’u ‘Sakarya’ yapan
‘İkonyom’u ‘Konya’ yapan
Dille konuşurdum.

Arif Nihat ASYA

TÜRK KÜLTÜRÜ

Bir toplumun tarih boyunca ürettiği ve nesilden nesile aktardığı her türlü maddî ve manevî özelliklerin tamamıdır. Kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Kültür millî, medeniyet beynelmileldir.

Maddî kültür unsurları; Binalar, günlük hayatta kullanılan her türlü araç-gereç, elbise ve benzerleri.

Manevi kültür unsurları: Dil, din, müzik, gelenekler, ahlak anlayışı, düşünce biçimleri ve benzerleri..

Kültürü insanlar oluşturur, sonraki nesiller o kültürden etkilenirler. Kültürün oluşumunda coğrafi şartların da etkisi vardır. Ayrıca, statik/durağan değildir. Dinamik/değişken bir yapıya sâhiptir. Değişim, iyiye, güzele ve mükemmele doğru ise gelişme söz konusudur. Kötüye, çirkine, fenalığa doğru ise, bozulma/yozlaşma söz konusudur.

Türk kültürünün kökleri, Orta Asya’daki göçebe hayatına dayalıdır. Türkler başlangıçta Çin kültüründen etkilenmiştir. Doğu Hun hükümdarlarından bazıları, saraylarında Çince konuşmuşlar ve Çinliler gibi giyinmişler, beslenmişlerdir. Bu sebeple Bilge Kağan, Orkun Kitabeleri’nde milletini uyarmıştır. Türkler İslamiyet’le şereflendikten sonra İslam medeniyetinden etkilenmişlerdir. Bu defaki etkilenme Çin etkisinden çok farklıdır: Kültürümüz, esâsen büyük benzerlikler ihtiva eden İslam medeniyeti ile daha da gelişmiş, mükemmeliyette doruk noktasına ulaşmıştır. Türk kültürü, İslamiyet’in doğuş yeri olan Arabistan coğrafyasındaki kültürden çok farklıdır. Zaten her milletin kültürü kendisine mahsustur. Yâni millîdir.

Kültür, insanların davranışlarını yönlendirerek insanlar arasındaki düzeni sağlar. Topluma kimlik kazandırır. Kimliğini kazanmış insan topluluklarına ‘millet’ denilir. Kültür, bir milleti diğer milletlerden farklı kılar. İnsanlara ‘Biz’ duygusu verir. Bu duygu ile milletin fertleri arasında dayanışma şuuru oluşur. Bu şuuru kaybeden insanlar, dillerini-dinlerini, yaşayış şekillerini değiştirirler. Başka milletlerin yönetimi altına girerler ve sonunda, millet olarak tarih sahnesinden silinirler.

Siyasî, iktisadî ve askerî alanda güçsüz milletler, kültür emperyalizminin tehdidi altındadır. Kültür milliyetçiliği denilen düşünce sistemi, kültür emperyalizminden etkilenmemek, kültürel asimilasyona mâruz kalmamak, dolayısıyla milletin bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü korumak için millî kültürü korumaya ve geliştirmeye çalışırlar.

Türk kültürü, Türk töresine göre şekillenmiş, İslamiyet’le yeni ve kendine has bir kalıba bürünmüştür. Töre; millet olma vasfını kazanmış insanlar topluluğunun benimsenmiş olduğu yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünüdür.

4.000 yıllık Türk tarihi süresince, Türk milleti, Avrasya üzerinde farklı medeniyetlerle temasa girip, bazılarından kültür unsurları almış, bazılarına kültür öğretmiş, sonunda insanlık tarihinin en zengin kültürlerinden biri meydana gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, kültür temeli üzerine oturtulmuştur. Bu kültürün sâhip olduğu pek çok özelliklerden bir kısmını şu şekilde özetlemek mümkündür: Bağımsızlık, Yaratan’dan ötürü yaratılanı sevmek, yardımlaşma, ölülerine saygı, ahlaklı ve dürüst olmak, vakıf müesseseleri kurmak, küçüklere sevgi ile bakmak, büyüklere saygılı olmak, misafirperverlik, aile müessesesine bağlılık, kendinden olmayanlara yaşama hakkı tanımak, şiir, müzik ve diğer sanatlara ilgi, haksızlığa tahammülsüzlük, diğerkâmlık, tarih ve dil şuuru, haramlardan sakınma, iyilikseverlik, beden ve ruh temizliği, kıskançlık-haset, kin ve intikam duygularından arınmış olma, iyi niyetlilik ve daha binlerce özellik.

Türk insanında bu özelliklerin bir kısmı çok bir kısmı da kimilerine göre az gelişmiş olabilir. Sağduyulu insanlar; öğüt veren değil, örnek olan davranışlarıyla bu hasletlerin milletimizin her ferdinde, insan karakterinin ayrılmaz bir unsuru olması için çalışmaktadırlar.

DOĞU TÜRKİSTAN KÜLTÜRÜNDEN BİR FIKRA:

KEKLİK KEBABI

Seley Çakkan sefere giderken bir tüccar yolda ona katılıp ‘Birlikte gidelim.’ demiş. Seley ‘Yolda katılan yoldaş olmaz.’ Diye düşünmüş ve ‘Yolda katıldığı zaman yoluna katılan olur.’ diyen atasözünü hatırlayarak ‘Peki’ demiş. Her halükârda ihtiyatlı olup yürümüş. Gün batışına yakın, Seley yolda bir keklik vurmuş. Konaklayacağı yere geldiğinde kekliği ateşe koyup kebap yapmaya başlamış. Bunu gören tüccar:

-Kebabı ikimiz yersek doymayız. Onu bir yere koyalım. Sabaha kadar kim güzel rüya görürse, yarın kebabı yalnız o yesin. Demiş.

Her ikisi de yatmış. Güzel rüya görürüm diyerek, vaktinde uyuyamayan tüccar sonradan koyu uykuya dalmış. Bunu sezen Seley, kalkıp kekliği sıcağı soğumadan yemiş bitirmiş.

Şafak doğar doğmaz arkadaşı aceleyle kalkıp, rüyasını anlatmış:

-Cennete girmişim. Huriler, bu dünyada olmayan lezzetli, meyve ve yemekler ile beni misafir etti. Sonra da gezerek güzel bitkiler ve kuşları gördüm. Seley sen nasıl bir rüya gördün?

Seley cevap vereceği yerde soru sormuş:
-Senin gördüğün kuşlar arasında keklik var mıydı?
-Onların arasında keklik yoktu.
-Ben yiyip bitirdim, demiş Seley Çakkan.

(Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye göç eden Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın Türkiye Türkçesi’ne aktardığı ‘Seley Çakkan Fıkraları’ isimli kitaptan alınmıştır.)

(Seley Çakkan, bizim Nasrettin Hocamız gibi latifeperver Doğu Türkistanlı bir Türk’tür. 1790 yılında Divanü Lügati’t-Türk isimli âbide eserin yazarı Kaşgarlı Mahmud’un doğduğu köy olan Opal Köyü’nde doğmuştur. 1850 yılında, 60 yaşında iken vefat etmiştir.)

Sokak Ortasında İki Şehit ve Arkasındaki Gerçekler (3)

0

 

İşin daha evveliyatında, bu iki kesimin koalisyon kuracak kadar milletvekili çıkarabilmeleri için bir yandan PKK terörünü kışkırttı, şehit cenazeleriyle bütün yurdu gelincik tarlasına çevirdi, öte yandan da Apo’yu Kenya’da yakalayıp Başbakan Ecevit’e seçim hediyesi olarak verdi.

Bu manipülasyonlara kanan halk, komünizmle canları pahasına mücadele eden ülkücüleri, PKK belasıyla en iyi mücadele edecek güç gördü ve MHP’ye 1999 seçimlerinde 125 Milletvekili verdi. Amerika Öcalan’ı bize niye verdi anlayamadım dese de; ABD’nin hediyesi APO paketiyle seçime giren Ecevit’in DSP’si ise % 22 oyla seçimden galip çıkan parti olacaktı.

28 Şubat’ın gölgesindeki iktidarlarını ekonomik iflasla sonlandıran, Kemal Derviş’i tam yetkiyle koalisyona alan, küresel sermayeye Türkiye’nin kapısını açan, akşam iş sahibi olarak yatanların sabah iflasa gözünü açtıkları bir Türkiye’yi arkalarında bırakan DSP ve MHP koalisyonu, Türkiye’nin yenidünya düzenindeki dönüm noktasını oluşturur.

Türkiye’de bu süreçten sonra yaşanan her şey, Türk hükümetlerinin liyakat nişanlı generallerin kontrolünden alınmasıdır.  Bu teşebbüs bazı generalleri rahatsız etti.  Çünkü onlar, Türkiye’nin siyasi iradesine tahakküm etme alışkanlıklarını sürdürmek istiyorlardı ve ABD tarafından tasfiye edilmeyi içlerine sindirememişlerdi, sonunda bağımsız politikalara yönelip direnmeyi denediler ama tutunamadılar.

ABD’nin bölgemizdeki tasarruflarında değişen fazla bir şey yok. Ortadoğu ülkelerinde daha önceleri uyum içinde çalıştıkları diktatörleri, bizde ise generalleri tasfiye ediyorlar. Bu tasfiye sürecine direnme gücü olanlar, Kaddafi ve Esat gibi direniyorlar, kendi ihtilal oyunlarına yenik düşenler, ise sonucuna katlanıyorlar.

Sokak ortasında iki şehidin ne anlama geldiğini, Türkiye’de nasıl bir Türk-Kürt çatışması yaratılmak istendiğini, PKK’nın küresel terörizmin bir parçası olduğunu, Türklerin ve Kürtlerin nasıl bir oyuna getirilmek istendiğini yukarıdaki bilgiler ve paylaşmaya devam edeceğim bilgiler ışığında sabırla birlikte değerlendirmeye devam edelim ki daha neler göreceğiz.

Diyarbakır BDP İl Başkanlığı, 2010 Mayısında operasyonların durdurulması amacıyla bir yürüyüş düzenlemişti. O yürüyüşten sonra konuşan BDP Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş, “Bu politikalar (operasyonları kastediyor) sürerse, Kürt halkı yemin ediyorum sadece gerilla mücadelesiyle kalmayacak, yaşamı cehenneme çevirecek” dedi. BDP Diyarbakır İl Başkanı Nijat Yaruk ise; “Kürtler eski Kürtler değil, diz çöktürmeye çalıştığınız bu halkın önünde diz çökeceğiniz günler yakındır” dedi.

Tehdit ve kışkırtmaların benzerlerini her gün BDP’li sözcülerin ağzından duyuyorsunuz. Bu tehditlerin gerçekleşmesi demek; Güneydoğu, Karadeniz, Ege, Trakya vs yurdun dört bir yanında, Mahallelerde, sokaklarda, pazarlarda, camilerde üç-beş milyon insan ölüsü demektir. İnanmayan Irak’ı, Afganistan’ı, Libya’yı, Suriye’yi, Sudan’ı, Somali’yi, Yemen’i hatırlasın.

Bu iddiamızı doğrular mahiyette, Lübnan Enformasyon Bakanı Michel Samba; “İsrail’in eğittiği Kürtlerin, Irak, Suriye, Türkiye ve İran’da savaşmaya hazırlandığı ve operasyonlar için programlandığını söylüyor.

Öte yandan parasal kaynakları ABD tarafından temin edilen Barzani’nin, peşmerge ordusunu yapılanmasını ve eğitimini İsrail sağlıyor. Bu peşmerge ordusunun tankları Kuzey Irak’ta ve Türk ordusuna karşı konuşlanmış vaziyette.

Tercüman Gazetesi, İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürt gruplarının askeri- komando eğitimini paravan şirketler aracılığıyla verdiğini, bu eğitimi alan 6500 peşmergenin Musul-Kerkük civarındaki Musevi sermayeli İngiliz Arnes şirketinin güvenliğini sağlamak üzere görevlendirildiğini yazdı. Diğer petrol şirketleri de özel eğitim veriyor ve bu eğitimlere İsrailli uzmanlar ve MOSSAD ajanlarının katıldığını ve eğitimlerin; suikast, suikasta karşı koyma, yakın koruma ve istihbarat içerikli olduğunu biliyoruz. Bazı peşmergeler de İsrail’e götürülerek bizzat MOSSAD tarafından eğitiliyor ve bunların hemen hepsinin Farsça biliyor olması da çok dikkat çekicidir.

ABD CIA ile, İngiltere M6 ile, İsrail MOSSAD ile Kuzey Irak’ta üs kurmuş durumdadır. İsrail ABD’nin onayı ile Kuzey Irak’ta 4-5 kişilik timler halinde çalışacak kontrgerilla örgütlediği iddia ediliyor. Bu timler Irak’ta ABD işgaline tavır alanları etkisizleştiriyor, Sabotajlar ve suikastlar düzenliyor, bilim adamlarını hedef alıp öldürüyor. İmralı Krallığının ve onun kapı zili olanların tehditlerinin dayanağı işte bu eğitimli katiller… Tehditleriyle kibarca şunu söylüyorlar: Fırtınalı bir denideyiz, sizin geminizde yüzme bilmeyen beş yüz kişi, bizim gemimizde 50 sat komandosu var, biz sizden üstünüz. Yakarız, yıkarız, bombalarız, öldürürüz… Bunu Türkiye’nin her yerinde yaparız. Bizim arkamızda ABD, İsrail ve Batılı emperyalistler var, onların efendisi küresel sermaye var…(devam edecek)

Fransa’dan İzlenimler: 2

Öncelikle belirtmek isterimki izlenimlerimi ön yargısız aktarmak istiyorum. Çünkü şuna inanıyorum ki her ne olursa olsun olayları ön yargısız olarak değerlendirirsek  doğruları bulmak daha kolaylaşır. Ancak  ben sadece gördüklerimi ve duyduklarımı yazmak istiyorum. Bu nedenle eksik görmüş noksan duymus olabileceğim şeyler olabilir; Ayrıca benim gezdiğim şehirlerde gördüklerimle diğer şehirlerde farklılıklar olabilir, Bu vesileyle olabilecek eksiklerden dolayı okuyuculardan özür dilerim.

Geldiğim yer Paris’e 70 km. uzaklıkta Orleans İli Pithiviers İlçesi le Vieil Köyü.. Kız kardeşim Meryem ve Recep Enişte Fransız.. Recep  bir kaç yıl Turkiye’de çalıştı. Endüstri Tasarım Mühendisi o bir Türk dostu ve Müslüman olduğu için bana çok yardımcı oluyor. Takıldığım konuları hep ona soruyorum. Bir cocukları var 3 ,5 yaşında, adı Ömer; Kız kardeşim Meryem 7 yıl Kocaeli SSK Derince Hastahanesinde çalıştı. Recep ile evlenince görevini bıraktı.

İlk yemek yediğimde sanki tatlarını  birazçık olsun yadırgadım; Meyve ve sebzelerinde tatları biraz değişik geldi. Kendi kendime düşündüm neden böyle olabilir diye kendi kendime şu yorumu yapıyorum. Burada iklim Türkiye’ye göre daha değişik, daha az sıcak ve daha cok kapalı ve daha az güneş görmesi, havaların gün içinde ani değişiklikler olması, kapalı ve yağmurlu olunca çok soğuk güneş gelince hemen ısınmasi ve aradaki ısı farkını çok fazla olması bitkilerin tadını birazcık olsun değistirmiş olabilir diye düşünüyorum.

Köyü gezmeye başlıyorum. Genelde buradaki köylerde evler tek katlı, genelde aynı ayarda bahçeli çok nadir dublex olan evler var ve balkonları yok, neden diye sorduğumda herhalde bu bölge biraz soğuk olduğu için  o nedenle balkonları yokmuş binalar eski olanlar taş bina, yenileri ise  betonarme  catıları kiremitle kaplı binalar üzerinde herhangi bir değişiklik yapılması gerektiğinde mutlaka izin alınması gerekiyormuş, köyde bir fırın, Eczane ve bar var, dikkatimi çeken her köyde  bar olması.. 

Fransızlar genelde şarap tüketirlermiş. Yanlız köyde kahvehane veya toplandıkları bir yer pek yok. Köyün her tarafı muntazam yollar, asfalt yol kenarlarında ilginç olduğunu düşündüğüm erik  ağaclarından koruma amaçlı cit yapılmış, erikler asılıyor isteyende yiyebiliyor. Köyde yüzme havuzu mevcut, ayrıca park alanıda var.  Parkta önemli ve yararlı ağaçlar dikilmiş. Köy binası müdüriyet ayrıca köye ait zaman zaman yapılan etkinliklerde kullanılan binaları var. Köy kenarında helikopterle parayla tur attırılabiliyor. Tabi her köyde böyle birşey yok. Yine  her köyün büyüklüğüne göre bütün köylerde kiliseler mevcut. Kilisenin büyüklüğü o köyün büyüklüğü  ve jeopolitik durumuna göre değişiyor.

Şimdiye kadar  gittigim köy ve yerleşim birimleri Paris hariç çok sessiz ve sakin. Sanki Fransızlar  kendilerini birilerinden saklıyorlar gibi Köylere bakıyorsun ortalıkta kimseler gözükmüyor ilçeye gidiyorsun sokaklarda çok az insan görüyorsun, mağazalar da yine aynı  gizemli sessiz pek kimseler yok ve belirli saatlerde açık öğlen saatlerinde kapalı, valla böyle görünce sanki Fransızlar kendilerini saklıyorlar zannına kapılıyorum.

İnşallah burada olduğum zaman diliminde okuyucuları aydınlatmak amacıyla daha çok araştırıp daha çok bilgi vermek istiyorum. 

Milliyetçiği Reddetmek

Bazılarının eski alışkanlıkları dolayısıyla yumuşatarak yurtseverlik dediği milliyetçilik kimsenin tekelinde değildir. Keşke her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı milli ve manevi değerler, milli menfaatler, milli bağımsızlık, ülkenin birlik ve bütünlüğü, milli kimlik ve Türkçe konularında aynı hassasiyeti gösterebilse… Anlamlı,şerefli ve haysiyetli tavır ve düşünce bazılarının da tekeline biraz olsun girebilse….  Ama bu böyle olmuyor. Birileri sanki ülke kaynakları ve milli menfaatler babalarından kendilerine miras kalmış gibi, bunları ona buna dağıtma, zedeleme ve bağışlama ile meşguller…

Bu satırları yazarken yeni Milli Eğitim Bakanımızın ilk iktidar yıllarında söylediği bir söz var ki hatırlamamak mümkün değil. Çiçeği burnunda Bakanımız “Milliyetçilik gerilerde kaldı artık küreselleşme esas” benzeri laflar etmişti. Ne garip ki küreselleşme, süper güç ve blokların önü açılmış milli devletleri kendilerine itaate zorlaması, ters tepki yapmış, yükselen milliyetçilik kendisini hissettirmişti. Bu önemli gelişme bazıları için hiç de önemli değildir. Onlar yıllarca kulaklarına fısıldananların dışına iradelerini kullanıp çıkamazlar.

Bazıları eskimiş bir modayı tekrar canlı hale getirmeye çalışıyorlar. Milli kimlik ve milliyetçiliği içlerine sindiremeyenler, değişik ideolojik kalıplar gereği yine milliyetçi duruş karşıtlarıyla iç içe ve dayanışma içindedirler. Bu ihanet ittifakı genç nesillerin İslam’a bakışını değiştiriyor ve onları dinlerine soğutuyor. Samimi bir Müslümanın bu yanlışları yapması mümkün olamaz. Ama İslam’ı ve her kutsal değeri kullanıp istismar etmekten çekinmeyenler bundan rahatsız değillerdir. Dün komünizmin kızılı ile uğraşanların bugün önlerine “yeşil”i konmuş bulunuyor. Kızılı gibi yeşili de milli devlet, milli kimlik ve Cumhuriyet karşıtı… Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle kavgalı…

En son ve en gelişmiş din olan İslam bilindiği gibi evrenseldir ve çağlar üstüdür.  Müslümanın milliyetsiz ve milli kimliksiz olmasını önermez. Aksi halde, İslamın gelişmesini engelleyen yine bazı Müslümanlar olur. İslamla şereflenmiş bir Alman’a, Fransız’a, İngiliz’e iyi ve makbul Müslüman olabilmesi için; milliyetini, milli kimliğini çöpe at da gel mi diyeceğiz? Böyle bir şey olabilir mi? Yine bir yabancı ülkede engelleri aşarak bürokraside önemli bir yer işgal ettiğini varsaydığımız bir Müslüman; ülkesinin çıkarlarını, yasalarını, vatandaşlığını bir tarafa atarak sadece aynı ümmete mensup olma duygusunu mu öne çıkaracaktır? Bu mümkün mü? İslam alemine mensup olma bilinci çok güzel bir duygudur. Aslında duygudan uygulamaya dönmesi gereken bir konudur. Ülkeler milli kimliklerine göre farklı bir üslupla İslamı yaşayabilirler.

İslam ülkeleri arasındaki işbirliği ve dayanışma oldukça zayıftır. Dünyanın farklı bölgelerinde Müslüman kanı akarken Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu sessiz kalır ve tepki göstermez. İsrail ve ABD’nin hoşuna gitmeyecek politikaları uygulamaktan kaçınırlar, Balkanlarda atıl duran fabrika ve tesislerin özelleştirilmesinde Ortodoks Hıristiyan dayanışmasını gördükçe insan üzülüyor. İslam ülkelerinin önemli bir bölümünde Batı destekli iktidarların bulunması gerekli işbirliğinin önündeki asıl engeldir.

Aslında milli irade üzerinde Batı ipoteği sürdüğü sürece, halk ile yönetimler duygusal yakınlık kurmuş  olsalar da, demokraside yabancılaşmanın güçlenmesi önlenemez.

Kıbrıs Barış Harekatı emrini Erbakan mı verdi?

0

Kıbrıs Barış Harekatının 38.yıl dönümü törenlerle kutlanırken, bu tarihi olayın yıl dönümüyle ilgili Devri Alem programı olarak çok önemli araştırmalar yapmış, Şubat ayında vefat eden dönemin Başbakan Yardımcısı merhum Necmettin Erbakan hocayla en son konuşan gazeteci ve televizyoncu olmuştum. Konuyu bir de Rauf  Denktaş ile konuşarak her iki konuşmaları belgesel görüntülerle kayıt altına almıştım.

Merhum Erbakan ve Denktaş ile yaptığımız söyleşiler bir çok televizyonda yayınlandı. Çok büyük ses getiren röportajımız ve açıklamalar bugün www.gebzegazetesi.com sitesinde Kıbrıs Barış Harekatı ile ilgili Erbakan’la söyleşi bölümünde belgesel görüntülerle yayınlanıyor. Sizlerde sitemize girerek izleyebilirsiniz.

Bugün konuyu tekrar gündeme getirerek merhum Erbakan’la yaptığımız söyleşiden bir bölüm yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Türk Siyasi tarihinin son 50 yılında önemli izleri olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan başta olmak üzere Türk siyasetine bir çok yeni isim kazandıran Erbakan’la yaptığımız söyleşi tarihe ışık tutması açısından çok önemli.

Merhum Erbakan’la sadece Kıbrıs Barış Harekatını konuşmamıştık. Milli Görüş’ün kuruluş tarihi, 12 Mart Muhtırası, CHP ile kurulan hükümet, 1. ve 2. MC hükümetleri, 12 Eylül askeri darbesi, 28 Şubat süreci ve AK Parti’nin kuruluşu ile ilgili çok önemli açıklamaları Erbakan’ın ağzından devri alem kameralarına kaydetmiştik.

Kıbrıs Barış Harekatı sadece Erbakan’ın sözü değil, belgesel çekimlerini yaptığımız gün Star gazetesinde yayınlanan İngiliz arşiv belgelerinde de yer aldığı gibi barış harekatı Merhum Erbakan’ın eseridir. Barış Harekatı emrini bizzat merhum Erbakan tarafından verildiği İngiliz belgelerinde de kaydedilmiştir. Merhum Erbakan’ın Kıbrıs Barış harekatıyla ilgili açıklamalarının bir bölümünü sizlerle paylaşıyorum.

Kıbrıs Barış Harekatı

Kıbrıs Barış  Harekatı’nın  tarihi   olay olduğunu açıklayan  Erbakan “Şayet bizim  emrini  verdiğimiz harekat  planı aynen uygulansaydı Kıbrıs olayı  40 yıldır sürüncemede kalmazdı” dedi. Kıbrıs Barış Harekatı’nın  arka planını Devr-i Alem  kamerasına şöyle anlatı..

…”Başbakan Ecevit  Kıbrıs harekatına isteksizdi, ancak Kıbrıs’ta çok acı olaylar oluyor ve  her gün bir çok Türk Rumlar tarafından öldürülüyordu. Dönemin Genel Kurmay Başkanı  Semih Sancar sürekli hükümetle görüşmeler yapıyor ve askeri istihbarattan gelen bilgilere göre Kıbrıs’ta yaşanan Rum vahşetine dur demek için bir an önce  müdahale yapılması gerekiyordu”..

O yıllarda tüm  dünya bizim böyle bir harekat yapmamıza karşıydı. Ancak savaşa Ecevit’te   karşıydı. Son görüşmeler için Kıbrıs’ın garantör ülkelerden olan İngiltere ile birlikte harekat yapalım diyen Ecevit bizim karşı çıkmamıza rağmen Londra’ya gitti, Ecevit yanlış bir şey yapmasın diye Oğuzhan Beyi de Ecevit’in yanına verdik. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar ve diğer yetkililerle Ecevit ve Türk heyetini Esenboğa hava limanından uğurladıktan  sonra Semih Sancar paşa bana özel bir görüşme yapalım dedi ve Esenboğa hava limanında  Genelkurmay Başkanı Semih Sancar Paşa ile aramızda şu tarihi konuşma geçti.

Savaş Emrini Esenboğa’da Verdim

Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ile Esenboğa havalimanında bir odada  görüşme  yaptık. Sancar Paşa bana, Sayın Erbakan Sizler şu andan itibaren Başbakan vekilisiniz. Kıbrıs’ta büyük katliamlar yaşanıyor. Sayın Ecevit’in Londra’dan dönmesi uzun zaman alacaktır. Başbakan vekili sıfatı ile bizlere hareket emrini verirseniz biz çıkarma için hazırlık yapabiliriz, harekat emrini verebilir misiniz diye sordu?

Bende  harekat emrini verebilirim dedim. Tekrar söz alan Sancar Paşa daha öncede bu tür  harekat emirleri verildi ancak harekat yapılmadan geri alındı. Bu kez geri alınmamalı, Geri almamak ve kesinlikle çıkarma yapmak üzere verilmeli. Bir kez daha geri alınırsa askerlerin morali bozulur, Kıbrıs tümü ile elimizden gider..” dedi.

Daha önce’de bir kaç kez Kıbrıs’a çıkarma emri verilmiş ve sonradan geri alınmıştı. Sancar Paşa bunları hatırlatıyordu. Orada harekat emrini verdim ve Türk Silahlı Kuvvetleri hazırlık yapmaya başladı. Ecevit Londra’da İngilizlerle birlikte Kıbrıs’a çıkarma yapalım diye görüşmeler yaparken, verdiğim emir üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri çoktan çıkarma  hazırlığına başlamıştı.

Kemal Kayacan  Ben Kıbrıs’ı Alırım

Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’a harekatın teknik durumu ve başarı oranını sordum. Toplantıda yer alan dönemin Deniz kuvvetleri Komutanı Kemal Kayacan söz alarak sayın  Erbakan hiç merak etmeyin ben Karadenizliyim, denizi ve denizcilik  tarihini çok iyi bilirim. Sadece Türk Deniz Kuvvetler Kıbrıs’ı alma imkanı var dedi. Her türlü hazırlık yapıldı ve  Kıbrıs harekatı başarı ile tamamlanacak diyen Askerlerin verdiği bu bilgileri aldıktan sonra  çok rahatladım.

Kıbrıs harekatı karadan, karaya. Havadan Karaya. Havadan Denize, Deniz’den Karaya  bir çok  harekat unsurunu bir arada kapsıyordu. Böyle bir harekat çok iyi planlanmıştı.  Askerimiz çok başarılı  çalışma yapmıştı.

Ecevit  Çok Korktu

Sayın  Ecevit büyük umutla gittiği İngiltere’den eli boş dönüyordu.. İngilizler, Türkiye ile birlikte çıkarma yapmayacaklarını söyleyince Ecevit büyük umutla gittiği Londra’dan hayal kırıklığı içinde Türkiye’ye döndü. Ecevit’i Türkiye’ye döndükten sonra hava limanında karşılayıp, harekat emrini verdiğimizi söyleyince Ecevit şok oldu ve şaşırdı birden.. “Dünya ne der?.. bu çıkarmayı dünyaya nasıl anlatırız?..” diye endişesini dile getirdi. Ecevit’e cevaben sayın Başbakan hiç endişe etmeyin dedim.

Biz çıkarma planı yaptık ve 5 günde varmak istediğimiz yere varabileceğimiz söyledik ve  bilindiği gibi  harekat başladı ve bizim 5 günde gerçekleştireceğimiz planı Askerlerimiz 3 günde gerçekleştirdi. Askerimizin hazırlık yapması ve  harekata dünya ülkelerinin  tepkisini ölçmek için geçici olarak ateş kes kararı aldık..

Larnaka Alınmalıydı

Mili görüş lideri Erbakan sorularımıza cevap verirken Devr-i  Alem kamerasına açık açık konuşarak tarihe not düşüyordu. Sayın Erbakan adeta o günleri yeniden yaşıyor gibi  heyecanlanıyordu ve ikinci harekatın başlamasından sonra planlanan hedefe ulaşıldı, öngörülen yere ulaştık diyordu. 

Zor durumdaki Türkler kurtuldu. Ancak bize haber vermeden Ecevit harekatı sona erdirdi. Bizim planımız Hala Sultan’ın türbesinin bulunduğu Larnaka’yı almak vardı. Larnaka’nın alınmaması ve Maraş bölgesinin iskana açılmaması büyük bir hata. Ecevit ve ondan sonra gelen Hükümetlerin Kıbrıs’la ilgili milli bir politikaları  olmadığı için sürüncemede kaldı.. 1974 yılında Milli Selamet Partisi Hükümette olmasaydı  Kıbrıs Barış Harekatı olmazdı diye konuştu.

“İlk Kez Para Kazanmak, İlk Kez Tatile Çıkmak”

Geçtiğimiz günlerde televizyon reklamlarından tanıdığımız bir sanatçının 31 yaşındaki eşi tatilde yüzerken geçirdiği ani bir rahatsızlık sonucu vefat etti.

Bu hepimizin her an başına gelebilecek bir olay.  Allah’ın bize verdiği nefes sayısından haberimiz yok. Ölen kardeşimize Allah’tan rahmet ve eşine başsağlığı dilemekten başka bir şey elimizden gelmiyor.

Ancak eşini kaybeden 42 yaşındaki Burçin Bildik’in, olaydan sonra ettiği bir söz var ki; bu sözün üzerinde çok durmak gerekiyor. “İlk kez para kazanıp, ilk kez tatile çıkmıştık.”

Eğer böyle ise Burçin Bildik ve rahmetli eşi; 75 milyonluk Türk halkının içinde, bu ülkede sosyal adalet ve adil gelir dağılımı olmadığından dolayı şanslı olanlar zümresine dahildi diye düşünüyorum.

Ülkemizin üzerine oturduğu coğrafyayı gezme fırsatı yakaladı iseniz ne kadar büyük bir güzelliğin ve zenginliğin üzerine oturduğumuzu biliyorsunuz demektir.

Bu memleket güzeldir ve zengindir ama memleketin tapusuna sahip olan halk bu zenginlikten ne yazık ki hak ettiği payı yüzlerce yıldır alamaz.

Köyünden şehre inememiş insanlar, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlar, ortalama 5 büyüklüğünde depremle yıkılan şehirler, büyükşehirlerin varoşları, yeşil kartlılar, sosyal dayanışmadan karnını doyuranlar, Osmanlı’dan bu yana bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik sıkıntılar, bölücü iç düşmanlar, yüzyıllardır genç yaşta toprağa konulan kınalı kuzular, kişisel ve ülkesel borçlar, asgari ücrete talim, gençlerdeki gelecek umutsuzluğu ve iç ihanet vs., vs., vs…

Peki buna karşılık, ülkenin zenginliğini iç eden küçük bir mutlu azınlık ve küresel sermaye ile ona hizmet eden beyaz yakalılar; istedikleri gibi para kazanıp, tatil yapıyor, keyif sürüyor. Sanki kader bu!

Bırakın dünyayı görmeyi ülkenizi gördünüz mü? Beş yıldızlı otellerde kaldınız mı? Ömrünüzde, şöyle bir aklınızda kalacak üç beş tatil yaptınız mı? Dünyanın birkaç noktasına uçup, adamlar şunu yapmışlar “vay be” dediniz mi?

Bunların hiç birini yapamayan milyonlarca insanımız var.

Eyfel Kulesinin 1887’de, New York’daki gökdelenlerin 1895’te, Budapeşte Metrosunun 1903’te hizmete girdiğini biliyor musunuz?

Onun için Burçin Bildik’in “ilk kez para kazanıp, ilk kez tatile çıkmıştık” sözü sizi bilmem ama bana göre çok anlamlar içeriyor.

Memleketimizin insanları;  isteyip te o kadar çok şeyi yapamıyor ki! Hak ettiği halde o kadar çok şeye sahip olamıyor ki!

Benim rahmetli babam uçağa hiç binmemiş ve tatile gitmemiş bir insandı. İşi alaya vurup, vaktiyle bizim tarlanın yakınına düşmüş uçağa bindiğini anlatır ve bizlere tebessüm ettirirdi. 55 yaşında üçüncü emekli aylığını alamadan sıkıntı içinde geçen ömrünü tamamladı.

Bu ülkede babam gibi sıkıntı içinde ve hayatın tadını alamadan öbür dünyaya göç eden o kadar çok insan var ki…

Oysa insanca yaşamak konusunda gelişmiş ülkelerle mukayese yaptığımızda, insanlarımıza haksızlık yapıldığı tartışma götürmez bir husustur.

Almanya’da yaşayan yeğenlerimin, ilkokuldan itibaren devlet tarafından düzenlenen gezilerle bütün Avrupa’yı dolaştırıldığını biliyorum. Kendi yaptığım seyahatlerde de çocukların ve gençlerin, eğitimcilerin önderliğinde dünyayı dolaştıklarını, bilgi ve görgülerini arttırdıklarını, tarihi ve kültürel dokuyu öğrendiklerini müşahede ediyorum.

Hatta son yaptığım seyahatte, Alman Demiryollarının, 5 kişilik bir aileye hafta sonunda 35 Euro karşılığında bütün Almanya’yı trenle dolaşma imkanı sağladığına tanık oldum.

Bize ise, üzerine oturduğumuz Karun gibi zenginliğe karşılık sabırla kanaat edip, ahreti kazanmamızı telkin ediyorlar. Hani hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalışmak ve yarın ölecekmiş gibi ahret hesabı yapmanın terazisi? Küfenin dünya tarafını bizden çalanlar, oraya bizim için aynı ağırlıkta bir hayal ve sıkıntı dolu bir yaşam koymuş. Hangimizin yaşamadan ölenlerden farkı var?

Haydi, Burçin Bildik; hayatında onu ve rahmetli eşini beş yıldızlı bir otelde tatile götürecek parayı kazanmış ya böyle bir parayı hiç kazanamayanlar ne yapıyor?

Acaba nefesleri açlıktan kokanlar, kahve köşelerinde pinekleyenler, karın tokluğu için zenginlere ve iktidara avuç açanlar ne zaman tatil yapacak?

Ufuk, Fahrettin, Aykut, Mustafa, Gökhan, Adem, Mehmet, Barış, Emrah, Necmettin, Noyan, Vefa, Ethem isimli gençleri hatırlıyor musunuz? Belki isimlerini unuttunuz? Onlar parada kazanamayacak ve hiç tatile çıkamayacak.

Kimse bana martaval okumasın, onlar yüzyıllardır tekrarlandığı gibi sizin olan fakat kullanamadığınız zenginliği iç edenler rahat etsin diye şehit düştü. Niceleri gibi…

Bana göre hepsi gariban çocuğu. Kanaatimce bugüne kadar doğru dürüst tatil yapmamışlardı. Ve bundan sonra da yapamayacaklar. Ailelerine ise yaşam bundan böyle haram oldu. Oysa onlar şehit düşerken tatil yapanlar vardı, eğlenceler devam ediyordu, televizyon ekranları hiç hız kesmedi. Buna karşılık pazar günü küçük bir azınlık Türkiye’nin çeşitli illerinde olayı protesto etti. O kadar… İnsan ister istemez soruyor: 75 milyon neredeydi diye?

Yarın hayat yeniden başlayacak. 31 yaşındaki tatilde iken ölen Zeynep Elçin Bildik’i de, şehit çocuklarımızı da unutacağız.

Tatil yapamayanların varlığı da bizi enterese etmeyecek, gerçi bu tatil yapamayanları da garip bir şekilde enterese etmiyor.

İnşallah bir gün dünyanın tadını anlar, zenginliğimizin ve sömürüldüğümüzün farkına varırız. O zamanda belki sık sık tatile çıkarız. Hem oğlum yaşında şehit olan ama bundan sonra hiç tatile çıkamayacak olan Diyarbakır’daki 13 şehit ile diğer şehitlerimiz içinde tatil yaparız. Zaten ne yapıyorsak onlar sayesinde değil mi?

Küçük Hacimli Büyük Konulu Bir Roman: “Gönül Gözlü Yar”

Küçük hacimli, büyük konulu bir roman: “GÖNÜL GÖZLÜ YAR” adlı, Alptekin Cevherli’nin eseri. 2001 yılında yazılmış ve topu topu 103 sayfalık, küçük hacimli bir roman. Roman derinliği var mı? Bana göre var. Bilerek veya bilmeyerek seçtiği ve işlediği konu çok derin. Roman estetiği var mı, bana göre etkileyici. Roman ağırlığı, havası, heyecanı, sürükleyiciliği var mı var. Dolu dolu…

Bazen bir eşyanız, aletiniz veya giysiniz olur da, uzun süre işe yaramaz bir kenarda durur ya… Önemsiz olduğunu düşünürsünüz ya… Ve tam o sırada olaylar gelişir döner dolaşır, kilit alet olur onsuz yol alamazsınız ya, mesela uzun süre elektriklerin kesik olduğu bir şehirde pilli radyoların kıymetliliği gibi, yine pilli el fenerleri ve hatta mumların kıymetlendiği gibi. Bir dağ başında birkaç ağrı kesicinin ısrarla arandığı gibi, Alptekin Cevherli’nin “GÖNÜL GÖZLÜ YAR” romanı işte bu değerde… Bundan sonra çok okunacak ve tartışılacaktır diye düşünüyorum.

“GÖNÜL GÖZLÜ YAR” romanı Kerime Nadir romanları benzeri bir isim taşıyor. Duygusal, romantik, diyeceksiniz. Bu yönü olmakla birlikte, çok önemli bir konuyu, Türkiye’nin ve dünyanın en önemli sosyal konusunu işlemiş, anlatmış… Romanı hiçbir edebi amacım, sanatsal mesuliyetim olmadan, sadece, tanıdığım, kısa bir dönem merhaba dediğim çok kibar bir gencin hatırı için okudum. Belki bir gün; “Ağabey nasıl buldun” deyiverir diye düşündüm.. Buna rağmen yazar belki de kitabından ümidini bile kesmiştir. Olsun ben okudum, düşündüm. Müthiş bir konuya parmak basmış, el basmış olduğunu anladım.. Kutlarım, kelimesi benim takdir duygularımın yanında, emin olun, küçük, basit ve kifayetsiz kalır.

Çünkü bu roman; Türkiye’de ne kadar yaşadığı gerçeklerden aklı karışmış, okur-yazar insan varsa onların akıl tutulmasını işliyor açıkçası. O nedenle; herkesin okuması lazım gelen bir eser. Hatta Suriye’dekilerin, hatta İranlıların ve hatta Yunanlıların, Almanların, Fransızların, İngilizlerin ve kesinlikle Amerikalıların. Bence romanın işlediği, ışık tuttuğu sosyal konuya kim bulaştı ve karıştı is romanı da okumalıdırlar. Çünkü daha anlatacaklarım var.  

Amerika’dan söz edince ve roman deyince: abuk-sabuk hayallerini yazıp, Amerikan halkına roman diye okutarak kapaklarına “best-seller” kaşeleri basıp, yüz binlerce satan Amerikan yazarlarını hatırlıyoruz. Taze dut yaprağı bulmuş ipek böceği kurdu gibi bu best-seller’leri okuyan Amerikan halkı bence bir hafta onları bir kenara iterek, “GÖNÜL GÖZLÜ YAR” ı okusa eminim ki, biz onları, onlarda bizi çok iyi anlamış olurlar. Çünkü “GÖNÜL GÖZLÜ YAR” romanında A. Cevherli Türk halkının belini büken, kanını emen,  bir sosyal kanseri ele almış. Ünlü Rus yazar Aleksander Soljenitsin “KANSER KOĞUŞU” romanında gerçekten biyolojik kanseri ele almış, Nobel’i hak etmişti. Cevherli ise bütün toplumları etkilemiş bir sosyal kanseri ele alıyor.

Belki de bu küçük romanın konusunu hala anlayamadınız. Çünkü sizler de bir zamanlar Özal’ın “bunlar adi eşkıya, üç beş çat, pat ile Türkiye Cumhuriyeti Devletine kafa mı tutacaklar” dediği o, ”vahim gaflet” ve küçük hıyanetin; o günden bu güne, silahlarıyla, alkışlarla Türkiye sınır kapılarından giriş yapan, partileşen, dikkate değer vekil çıkarıp, tarihi düşmanlarla birleşerek Türk varlığını boğmaya çalışan PKK bölücü teröründen bahsedildiğini yine de anlayamamış olabilirsiniz. Yine ifade edelim ki, biyolojik kanserde de olduğu gibi sosyal kanserde de terör, kendisini düşündürtmeme konusunda da gerçekten çok sinsidir. Alptekin Cevherli’nin; 2001 yılında yazdığı bu küçük hacimli roman, çok açık ve gerçekçi bir biçimde Türk halkının bölücü PKK teröründen çektiği ızdırapları, çelikişkileri  konu almış, işlemiş.

Amerikalıların “SAĞDUYU” su da küçük hacimli bir kitaptı. Ama dünyayı değiştiren kitaplar listesinde yer almıştır. Çünkü yeni Amerika’nın kurulmasına yol açan önemli düşünceleri deklere ediyordu. Tarihin en güçlü devletlerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gizli saldırılar karşısında sarsıntı geçirdiği bir dönemde O’nu sevenlerin gönül gözlerini açabilecek bir eser, Cevherlinin romanı.  En az SAĞDUYU kadar fonksiyonel. Kafaları aydınlatıcı, vicdanları muhasebeye götürücü, basiretleri açıcı…

Bir romanın kahramanın canlanarak bil fiil kendi konusuna müdahale etmeye başladığına hiç rastladınız mı? Elbette filmlerde rastlarız ama gerçek hayatta  böyle bir şey olamaz deriz.. Ama bu roman ile fikriniz değişecek ben de çekinmeden yazacağım, işte olaylar..

Kocaeli İli’ni hepiniz biliyorsunuz 41’nci İlimiz. Oradan bir Bakanımız var. Büyükşehir Belediyesi var. Güçlü ve çok çalışkan ve dürüst bir belediye başkanı var. Derki, “biz halkımızın yol, su, kanalizasyon gibi alt yapılara ihtiyacı olduğu kadar kültürel ve sanatsal, düşünsel ürünlere, hizmetlere de ihtiyacı olduğunu kabul ediyor, bu yönde de hizmet vermeye çalışıyoruz” Ve üçüncü Kocaeli Kitap Fuarını 14-22 Mayıs tarihlerinde düzenlerler. Ben de bir kitap dostu olarak fuar süresince etkinlikleri izlerim. Alptekin Cevherli ile kitap fuarında tanışırım ve “GÖNÜL GÖZLÜ YAR” romanını bana 15.05.2011 tarihi itibariyle imzalar ve verir. Kitap ben de 1 ay 17 gün kalmış.

Her okuduğum kitapta yaptığım gibi;”GÖNÜL GÖZLÜ YAR” romanını okumaya başladığımda da, okumaya başlangıç tarihini, düşüncelerimi sayfa altlarına not ettim. Ayrıca belirteyim ki o fuarda Ahmet Ümit’in, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını, Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” ini, M. Rilke’nin Kalem ve Kılıç’ını ve daha birçok kitabı da almıştım. Cevherli’nin kitabını seçip okumaya başlamışım. Kitabın yarısına geldiğimde pasaport çıkartıyordum. Kitabın kahramanı da pasaport çıkartıyordu. Ben Azerbaycan’a gidiyordum. Bir sivil toplum kuruluşunun programı vardı. Kitabın kahramanı da Begüm Azerbaycan’a gidiyordu. Romanı okumam henüz bitmemişti, uçakta da okurum diye düşünmüştüm ve benim yolculuğuma ortak olan romanı çantama koydum.

Beni sadece fikri ve duygusal olarak sarsmıyordu. Birde uluslararası yolculuğumda takip ediyordu. Etsin. Romanı 4 Temmuz günü saat:11,45 sıralarında İstanbul Atatürk Havalimanından Bakü Havaalanına uçarken Azerbaycan yolunda bitirdim. Zaten romanın kahramanları Begüm ve Ahmet’te Azerbaycan’a gelmişlerdi. Azerbaycan’da nişanlanıp mutluluğa adım atmışlardı.

Bütün bu hikayeden Alptekin Cevherli’nin hiç haberi yok belki de böyle bir yazıyı bir yerlere ilk defa okuduğunda da kitabın önemini henüz düşünecektir.

Ama ben bu kitapla ilgili birkaç nokta daha yazmak istiyorum. Çünkü bu kitabı asıl önemli kılan husus bence o bağlantılar ya da bağlantısızlıklardır. Her gün yüzlerce camiimizde beş vakit ezan okunur, duyar dinleriz de, kimse yolunu değiştirmez bu ülkede, az bir kişi camiye gider, çok kişi cami dışında yerlere işlere giderler. Hatta “din hayatın her yönüne karışıp durmamalı” der, bazen sivri dilli hocaları suçlarız. Hele Kur’an’a saygı duyulmalı, süslü pazen muhafazası içinde evlerimiz duvarlarında asılmalı. Fazla okunup tartışılmamalı, hatta hocalar kendi aralarında tartışmalı. Böyle kalıplaşmış anlayışlarımız, önyargılarımız hep vardır…

Halbuki Kur’an’da çok sıradışı öngörüler vardır. Neml Suresi 75’nci ayette “Gökte ve yerde gözle görünen ve görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)  bulunmasın” diyor ve 76’ncı ayetle de; “Doğrusu bu Kur’an, İsrail oğullarına hakkında ihtilaf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.” İlave ediyor. Yani Müslümanlar önemli sorunlarının ipuçlarını Kur’an da arasınlar diyor.

Gelecekle ilgili de Miladi 600 yıllarından sonrası içi ışıklar tuttuğunu belirtiyor. 82’nci ayetle de; ”yerin altından bir yer hayvanı çıkaracağız. O onlara, insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler” diyor. Müthiş ve ilginç ayetler. Sahi bir roman tanıtımı ile ayetlerin ne alakası olabilir ki de konuyu buraya çektik. Evet bir alakasız konu daha dikkate verelim. “Güneydoğuda Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş uçakları bazen sorti üstüne sorti yapar ve dağlarda mağaralara bombalar atar, zavallı ayı, kurt, tilki gibi hayvanları kışta kıyamette mekansız bırakır. Bende soruyorum; Türk Hava Kuvvetleri yabani hayvan düşmanı mı?

Hayır hepiniz biliyoruz ki Türk Hava Kuvvetleri hayvan inlerini yıkmıyor. Hayvan düşmanı hiç değil, hatta yargılanan üst subayların hiç biri hayvan inlerini bombalamaktan sorgulanmadı. Türk Hava Kuvvetlerinin uçakları terör örgütü militanlarının barınak, sığınak olarak adeta hayvanlar gibi, dağlardaki hayvan inlerini kullandıkları bu yolla köylere ve uç karakollara önemli zayiatlar verdikleri için bombaladı. Çünkü onlar vahşi hayvanlarla yer değiştirmişlerdir. Dünya da hiçbir terör örgütü mağaralara sığınmayı adet edinmemiştir. Tabiî ki sadece bu değil bir terör örgütü militanı insani değerlerini kaybederek bir ölüm makinesi ve konuşan bir hayvan haline geliyordu. Belki de Kur’an’ın Neml Suresi’nin 82’nci ayeti bu hayvanlaşan teröristlerden bahsediyordur. Belki de Dabbetül-Arz PKK’nın ta kendisidir.

Evet bu romanı Türkler, Kürtler, Yunanlılar, İngilizler ve Amerikalılar okumalı derken neyi kastettiğimiz  herhalde anlaşılıyordur. PKK’yı koz olarak kullananlarda ülkelerinde bir şekilde yer verenlerde bizzat zararını görenlerde Bu kanlı belanın gerçek mahiyetini anlamalıdırlar. GÖNÜL GÖZLÜ YAR romanı duygusal bir gençlik romanı olduğu kadar, en kanlı ve dünyanın yarısın sarmış komplike bir terör örgütü üzerinde düşünmeye yöneltiyor, insanı… Belki basiretimiz uyanır. Belki ”GÖNÜL GÖZÜMÜZ” gerçekleri görmeye başlar. Belki de roman kahramanı Av. Ahmet’in sevdiği gönül gözlü Begüm’ü kurtarmak için çırpındığı gibi biz de Türkiye’mizi ihanetten kurtarmaya çalışırız.

Düşüncelerimizi reddetmeden önce kitabı okumalısınız.   

Kitabın ön yüzü

Kitabın ön yüzü

Kitabın arka yüzü

Kitabın arka yüzü

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Kitaptan bir sayfa

Sokak Ortasında İki Şehit Ve Arkasındaki Gerçekler (2)

0

PKK’nın siyasi uzantısının sözcüleri, Türkiye’de her ağızlarını açışlarında tehditler savuruyorlar. Diz çöktürmeden, topyekûn savaştan, Türkiye’nin her yerini cehenneme çevirmekten dem vuruyorlar. Bunu söylemek kolay… Bu sözün bedelini, söyleyenler ödemiyor ki! Onlar, sözlerini ABD-İsrail İmparatorluğu’nun bölgedeki küresel çıkarlarının koruyucu taşeronu olarak söylüyorlar ve o bahsettikleri iç savaş ortamında güvenlik içinde olacaklar. Ölenler ise şimdiye kadar olduğu gibi bir elmanın iki yarısı olan Türk ve Kürt çocukları olacak. Bu sefer 20-30 binlerle değil, Irak’ta olduğu gibi milyonlarca ölü, acı, kan ve gözyaşı olacak.

ABD’nin Ortadoğu planları hakkında raporlar yazmış Ralph Peters, bu iddiamızı şu sözlerle doğruluyor: “Amerikan ekonomisi adına, dünyanın güvenliğinin kalıcı olmasını sağlamak, Amerika Ordusu’nun görevlerinden biridir. Bu amaçla; makul sayıda insan öldürmeye hazırız.” (İşgal Altındaki Ülke, Muhammed Hassan, David Pestiean, Papirüs yayınevi Sy.11) Irak ve Afganistan işgalini Libya’nın bombalanmasını başka nasıl izah edebiliriz?

Türkiye’nin Türk-Kürt çatışmasına doğru sürüklenmek istenmesi, küresel mali sermayenin emrindeki ABD-İsrail İmparatorluğu özleminin sonucudur. Bu durumu Graham E. Fuller’in, Timaş yayınlarından çıkan “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabının adından anlayabiliriz.

Graham E. Fuller anlatmaya devam ediyor: “Özellikle Ortadoğu’da İngilizler, bağımsızlığını yeni elde etmiş devletlerin çoğunun yönetimini elinde utmak için buralarda göreve itaatkâr kişileri getirmişler. Bu süreç,  İran, Irak, Mısır Suriye ile birlikte Cezayir, Libya, Tunus, Ürdün ve Yemen’de de yaşanmıştır. (İslamsız Dünya, Profil Yayıncılık, İstanbul 2010, Sy. 271).

Fuller kitabının 272. sayfasında: “Yeni emperyalizmin özellikle Ortadoğu coğrafyasında kullandığı yöntemler değişmektedir. Bunlar, ABD tarafından yapılan büyük yardımlar, ABD kontrolündeki Dünya Banka’sından kredi kullandırılması, düzenli siyasi müdahale, bölgesel politikaların manüple edilmesi ve askeri tehditler.”

Fuller aynı kitabın 12. sayfasında; “Emperyalizm, yenidünya düzeni kurmak için yola çıkmış durumda ve kendi gerçeklerini yaratmaya başladı. ABD’de Bush yönetiminin önde gelen isimlerinden birine Ortadoğu’da yaşanan savaşların yaratacağı gerçeklikler hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, “kendi gerçeklerimizi kendimiz yaratırız” yanıtını almıştır.”

ABD ve müttefikleri Ortadoğu, Afrika coğrafyasında kabile yönetimleri oluşturmuşlardı, bölge haklarını diktatörlerin emrine vermişlerdi.  Palazlanan diktatörler, milli çıkarlarını gözetmeye, ABD ve İsrail çıkarlarına aykırı bağımsız politikalar izlemeye başladıkları ve o bölgedeki halklar arasında ABD’ye karşı bir antipati oluşmaya başlayıp ABD’nin bölgesel çıkarları ve İsrail’in güvenliği tehlikeye girince, getirdikleri diktatörleri Irak’ta olduğu gibi ya bizzat temizlemeye ya da Tunus ve Mısır’da olduğu gibi kendi halklarına temizletmeye başladılar.

Şimdi sırada Yemen ve Suriye var. Sudan’ı ikiye bölerek meseleyi hallettiler. Suriye’den sonra İran karıştırılacak. Bütün bu hareketlenmeler, Şii-Sünni çatışmasıyla yaygınlaştırılıyor.

Türkiye’de Alevi ve Sünnileri çarpıştıramadılar. Alevilerle Sünnilerin aynı etnik kökenden gelmesi, her iki kesiminde devlete bağlılığı çatışmayı önledi. Şimdi sıra Kürt-Türk ayrıştırmasına ve çatışmasına geldi. Bu çabalar bazı genç Kürtleri oyuna getirmesine rağmen, Türk kesiminin birlikte yaşama arzusu ve ağır başlılığı ile bin yıldır birlikte olmanın getirdiği güzellikleri paylaşan yaşlı Kürtlerin karşı tavrı istenilen neticenin alınmasını geciktiriyor.

ABD, Batılı emperyalistler ve İsrail, Ortadoğu ve Afrika’ya yerleştirdikleri diktatörleri değiştirme sürecinde Türkiye’yi de ele aldılar.

Emperyalizme karşı büyük bir savaş vermiş olan Atatürk, kurduğu genç cumhuriyet idaresi sayesinde halkını tebaa konumundan vatandaşlığa taşımış, seçme ve seçilme hakkını vererek, halkı yönetime katılmaya alıştırmış, kuvvetler ayrılığı prensibiyle gücün tek elde toplanmasını engelleyerek, totaliterleşmeyi ve otoriteleşmeyi önlemiş, demokrasiyi nispeten temellendirmişti. Atatürk sonrasında çok partili sisteme geçerek demokratik yönetimi benimseyen genç cumhuriyeti, Batı çıkarlarına göre programlamak, tek adam yönetimine geri döndürmek mümkün olmadığından, ABD, Türk hükümetlerini, Atatürk’ün yadigârı ve Türklerin göz bebeği TSK ile kontrol altında tutmuştur. Bu konudaki başarısını Türkiye’nin NATO şemsiyesi altına girmesiyle perçinledi ve bunu liyakat nişanı verdiği Türk generaller eliyle yapmayı başardı.

ABD, BOP uygulamalarına Irak’ın işgaliyle değil, Türkiye’deki düzenlemelerle başladı ve bu eylemlerine batılı müttefiklerini de ortak etti.

12 Eylül sonrasının sivil gücü Özal’ın vefatıyla birlikte oluşan siyasi istikrarsızlık ve koalisyonlar dönemini iyi değerlendirdi. TSK’deki generalleri “irtica” ya karşı sert tedbirler almaya yöneltti. TSK içinden bir generali Somali Barış Kuvvetleri Komutanlığına getirerek onu Türk ve Dünya kamuoyunda önemli bir aktör haline getirdi. O aktörün planlamalarıyla 28 Şubat sürecini başlattı. Bu sürecin aşırıya kaçan uygulamalarıyla en mütedeyyin Müslümanları bile rahatsız etti. Herkeste ilk fırsatta bu süreçten intikam alacak bir hassasiyet oluştu. Bu gelişmelere paralel olarak; sistemin bütün partileri denendi.

Denenmeyen iki parti milliyetçi sol DSP ile milliyetçi sağ MHP’nin, 28 Şubatçı generallerin kontrolünde koalisyon oluşturmalarını sağladı. 28 Şubat sürecinde yerli ve yabancı işbirlikçiler yardımıyla Türkiye’nin İçinin boşaltılarak, ekonominin çökertilmesi sürecini hazırladı. Türkiye’nin kurtulması için 15 milyar Doların IMF tarafından verilmesini önledi. Deutsch Bank’ın bir gecede çektiği 7,5 milyar Dolar parayla Türkiye iflasa sürüklendi. Bu iflasın faturası, milliyetçi sağ ve milliyetçi sol koalisyona kesilerek, ABD planlarına karşı içeride oluşacak dinamik direnç güçleri iğdiş edildi, itibarsızlaştırıldı ve Türk siyasetinin ana unsuru olan bütün partilere halkın itimadı sarsıldı.(devam edecek)