17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1166

Oruç, Şükrün Anahtarı

Mübarek Ramazan’da tutulan Oruç; insana, Cenabı Hakk’ın nimetleri karşısında bigane ve kayıtsız kalmaması gerektiğini fehm ettirir. Nitekim, en ufak bir iyilik veya ihsan ediş yani veriş karşısında, nasıl teşekkür ede ede bir hal olduğumuz herkesin malumudur.

Oysa, teşekkür etmekle karşımızdakine maddi bir şey kazandırmış olmayız. Fakat teşekkür etmemiz; muhatabı memnun eden bir lafızdır. Teşekkür etmekle, şahsımıza karşı yapılan güzel hareketlerin farkında olduğumuzu belirtir. Bundan son derece memnuniyet duyduğumuzu karşımızdakine ihsas ettirir. Onu da memnun etmiş; yaptığının boşa gitmediği duygusunu ona yaşatmış oluruz.

Böylece yapılan hareket iki tarafın memnun ve mesrur olmasına sebep olur. Bu da tarafeynin manevi bir haz almasına sebebiyet verir. Ki bu haz, parayla-pulla satın alınacak cinsten bir şey değildir. Yapılan güzel bir hareket, sarfedilen hoş bir söz; iki tarafın kalplerini kıpırtatır. İki gönlü de hoşnut eder. Manevi bir havanın oluşmasını sağlar.

İşte Ramazan-ı Şerif’te, kıymetleri çok daha iyi anlaşılan nimetlerin sahibine karşı, manen daha bilinçli bir yöneliş olur. İnsan; O’na karşı tam bir minnettarlık hissiyle dolup taşar. Bu duyguyu kelimelerle ifade etmeye “Şükür” deriz. Üstelik, bu şekilde şükür etmeye de, şükür etmemiz gerektiğini idrak ederiz. Ne kadar şükür etsek; nimet sahibinin hakkını ödememizin imkansızlığını da, o nispette kavramış oluruz.

Böylece, Oruç’un nice hikmetlerinden birini daha derk edip anlamış olmanın hazzı içinde mest olur, kendimizden geçeriz.. Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, ancak mahlukatın O’na muhtaç olduğu Yüce Yaratan’ın -bir bakıma- Lezzet-i Mukaddese diyebileceğimiz manevi hoşnutluğuna da sebep oluruz.

Pazarlarda çeşit çeşit sebze, meyve ve sair cinsten sayısız nimetler sergilenir. Satıcılardan bir fiyat karşılığında istediğimizi alır ve tabii onlara teşekkürler ederiz. Oysa, satıcıların hiçbiri sattığı malın yapıcısı, -haşa- yaratıcısı değildir. Sadece Huda Nabit meyve, sebze ve sairenin Tezgahtarlığını ve Tablacılığını yaparlar. Onlara verdiğimiz ücretler asla aldıklarımızın ücreti değildir. Zaten olamaz da. Çünkü, bütün insanlar bir araya gelseler, -bırakın hiçten ve yoktan ortaya koymayı, mesela- en küçük bir nimetin yetişip oluşmasını sağlayamazlar!     

Demek ki, Tablacı ve Tezgahtarlara verilen ücret ve bahşişler; nimetlerin karşılığı değil. Üretici ve Satıcıların; nimetleri, ayağımıza kadar getirmelerinde gösterdikleri hizmetlerin karşılığıdır. Bu durumda, o Tablacı ve Tezgahtar’lar; teşekküre fazlasıyla layıksalar; o sebze, meyve ve sairenin asıl yetiştirici ve asıl terbiye edicisi olan Yüce Allah  -ihtiyacı olmadığı halde-  binlerce şükre daha çok layıktır.

İşte Ramazan-ı Şerif bu his ve duyguların, daha da yeşermesine fırsat verir. Kulun Allah’a sayısız şükürler içinde bulunması gerçeğine parmak basar.

Demek ki, Tablacı ve Tezgahtarlar mallarına bir ücret istiyorlar. Cenabı Hakk da kullarına sunduğu sayısız nimetlerine mukabil yani karşılık olarak; elbette bir fiyat istiyor ki, o da şükürdür.

Halbuki asıl nimet verici olan Allah; rızık ve nimetlerin oluşum sebeplerinden ve onları bizlere getiren Tablacı ve Tezgahtarlardan,  -o nimetler vasıtasıyla-  şükür ve teşekküre daha çok layıktır.

Teşekkür ise, o rızık, nimet ve saireyi doğrudan doğruya Allah’tan bilmektir. -Söz, kuvvetini kaynağından aldığı gibi- tüm nimetler de, değer ve kıymetini, yapanın kimliğinden alır. Böylece nimetlerin değeri bilinmiş ve layıkı veçhile takdir edilmiş olur. Ayrıca, o nimetlere olan ihtiyacımızı bilmek de, nimet verene teşekkür sayılır.

Demek ki, bu durumda Oruç; hakiki, halis, azametli ve umumi bir şükrün anahtarı hükmündedir. Çünkü, oruçsuz zamanlarda insan aç kalmadığı için, nimetin değerinin farkında olamıyor!

Bir parça kuru ekmek, tok için bir şey ifade eder mi? O ekmek parçasındaki nimetin kıymet derecesini anlayabilir mi?

Halbuki, hem oruç tutan fakir, hem de oruç tutan zengin mü’minler için, iftar vaktinde, o kuru ekmek ne kadar kıymetli olur. Yediklerinde, ondan ne çok lezzet alırlar. Zira, her şey zıttıyla bilinir. Açlığı nispetinde insan, yediğinden lezzet alır.

“Tok olanı ağırlamak zordur.” Sözü boşuna söylenmemiştir. Fakir ve Zengin, ancak Ramazan’da nimetin kıymetini bilirler. Asıl nimet sahibinin farkına asıl o zaman varırlar. Böylece, Bay ve Geda, Zengin ve Fakir herkes; işte ancak Ramazan Ayı’nda manevi bir şükre mazhar olurlar. Nimetlerin Yüce Allah tarafından kendileri için var edildiğinin şuur ve bilincine vakıf olurlar.

Oruçlu kimse, gündüz yemek ve içmekten men edilmekle; kendisinin nimet sahibi olmadığını da görür. Dolayısiyle, onların hangisini ne zaman ve ne şekilde yiyip içeceği hususunda hür olmadığını anlar. Biri tarafından nimetlendirildiğinin bilincine varır. Binaenaleyh, yeme – içme konusunda emir altında hareket etmesi lazım geldiğini sezer.

İşte ancak bu şekilde nimeti nimet bilir. Bu şekilde, manevi bir şükür etmiş olur. İnsanın, -bir çok bakımdan- gerçek insanlık görevinin “şükür” olduğu hükmüne varır. Böylece, şükrün anahtarı; Oruç olduğunu anlar.

Ramazan-ı Şerif’te tam olarak anlaşılır; nedir şükür?
Dedirir insana şükür: “Abdiyetimle olurum ben tam hür.”

Sisteme Mecbur Allah’a Küs

I.

İnsan bir yerden başlamak zorundadır. Ne kadar da sisteme mecbur Allah’a küs bir cümle…

Zihnimizi bocalanmış bulmak, onun en temiz yerinin istila edilmesine müsaade etmek, her bir hücremizin onlarca kez aldatılmasına inanmak ve de düşünme eylemimize ket vurulması diğerlerinin elinde mi yoksa bizim elimizde mi?

Sessizlik demiştik çıkamamacasına o dehlizden… Bu bizim ifademize yüklediğimiz anlam da olabilir; vefakat sessizlik deyince diğerleri ne anlamakta bu da önemlidir.

Sadece düşünmek istiyorum; biz nereye gidiyoruz geri dönmeyi göze almadan, biz nereye götürülüyoruz hiç düşünmeden, biz kiminle yola çıktık yola revan olduklarımız bizi nereye götürüyor?

Yazarın dediği gibi deyip yazımın ortasından başlamak istiyorum: ” İnsanoğlu yaratılmış olduğunun farkına varınca uyanışına başlar. Ama iş burada bitmez asıl iş burada başlar.”

Ayakta durmak, varolmak, yaşamak yani feylesofun dediği gibi “düşünüyorum o halde varım”, bir belirti göstermek yaratılmışlığın farkındalığı ile başlıyor.

Üst cümleleri ise belirtisi olmayan yaşamlar; zihnine tecavüz edilmiş toplumu oluşturmuş oluyor. Düşünememek ve diri bir zihne sahip olamamak bizi gerçek kıyamet gelmeden kendi ölümümüze sürüklüyor. En azından o diriliği koruyacak kalkanı aramak dahi kayda değen bir iştir.

Geri dönmeyi göze almadan yaşamak ne kadar sağlam bir irade gerektirirse geri dönüp en baştan almak o denli sağlam bir irade ister. Götürülürken diğerlerince bir kayboluşa düşünmeden; ne vakit sabah olur diye beklemek demektir. Yola revan olduklarımız yol bilmezken biz onların peşinde çıkmaz bir yolda mıyız?

II.

Bir döngü var yaşantımızın etrafında; göremediğimiz, hissedemediğimiz ve de müdahale edemediğimiz. Bir sürtüşme var, bir tufan var, bir kısırlık var hayatımızda.

Tutsağı olduğumuz eşya, esir edildiğimiz zoraki düşünceler, bileklerimizi kelepçeleyip ” hadi ne haliniz varsa görün” deyin sistem ve hepsinden öte içinde kaybolduğumuz ilişkilerimiz.

Zaman kullanılamayacak kadar sığ, hızımız o denli yavaş ki sürekli müştekiyiz halimizden ve haliyle insani ilişkilerimiz de kısa, çabuk, yetersiz ve de samimiyetsiz.

III.

Söz söylemeden önce hatta sonra her şey yaşanmışlığa göz dikmektedir. Yaşayabiliyorsak varız. Ve varsak da iyi, kötü yani tüm zıtlıklar hayatımızda var olacaktır. Bu tezatlıkları kontrol edebilme iradesini gösterdiğimiz sürece kendi hayatımız, çevremiz ve toplumumuz söylemleri ile yaşamları bir olan, paralel olan, zıt olmayan iyi bir toplum olacaktır.

Bunları sürekli isteyip -her nerede olursa olsun- tam istemenin sonucuna ulaşırken bir ayak kayması bir yalpalama bir gerisince dönüş neyi hatırlatır bize?

Sisteme mecbur Allah’a küs bir yaşantı sadece dünya dediğimiz âleme kelepçelenmiş ve rotası belli olmayan her an batmaya hazır bir gemiyi hatırlatır bize.

Değişmek mi? Mümkün ya da mümkün değil… Hep sonunda üç nokta vardır. Bir çıkış olmalı. Adalet bunu gerektirir sanrımca…  

Necdet Sevinç Ağabeyimiz Hakka Yürüdü

Necdet Sevinç Ağabeyimiz ile 1967 yılından beri tanışmaktayız.

Kendisine Anayasanın 66. Maddesinde yazıldığı gibi Türk Vatandaşı demiyoruz.

Çünkü Necdet Sevinç Ağabeyimiz Türkoğlu Türk, Türkçü ve Türk Milliyetçisidir.

Necdet Sevinç Ağabeyimiz Allahın huzurundan başka hiç kimsenin huzurunda eğilmemiştir. Kırılmıştır. Ancak eğilmemiştir.

Onurundan taviz vermeden yaşamıştır. Bizim Anadolu Gazetesindeki yazılarından tanıdım, sonra Ortadoğu ve Hergün Gazetesinde beraberliğimiz devam etti. Değerli Ağabeyimiz Tercüman Gazetesi ve Yeniçağ Gazetesinde de yazılarıyla Türk Gençliğine yön vermiş ve hiçbir zaman kiralık kalem olmamıştır. Yazılarından dolayı kurşunlanmış yılmamış ve yazılarına devam etmiştir. YAZARINI KURŞUNLATAN yazılar diye kitabı yayınlanmıştır.

Kendisini Türk Milletinin tarihine adadığı için bu konuda birçok eseri yayınlanmıştır.

Necdet Sevinç Ağabeyimiz yazılarından dolayı mahkemelerde yargılanmış, cezaevlerinde yatmıştır.

Necdet Sevinç Ağabeyimizin Avukatlığını yapma şerefine nail oldum. Kendisini İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinde bir yazısından dolayı 1 sene ceza almış ve bu cezası kesinleşmişti. Daha sonra ceza kanununda yapılan bir değişiklikle Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanan kişiler 6 aya kadar verilen cezanın tecil edilmesi 1 seneye çıkartılmış ve bu kanun kesinleşir kesinleşmez hemen mahkemeye müracaat ederek 1 senelik tecil durumundan istifade etmesini talep ettim. O zaman Necdet Sevinç Ağabeyimiz TERCAN Cezaevinde hükümlü bulunuyordu.

Mahkeme talebimizi kabul etti ve tahliyesine karar verdi. Hemen telle Tercan Cumhuriyet Savcılığına durumu bildirdim. Ve Savcı Necdet Sevinç Ağabeyimize tahliye kararınız geldi deyince önce inanamamış, şaşırmış. Savcı bey gerçek olduğunu söyleyince çok sevinmiş ve İstanbul’a gelir gelmez yazıhaneme geldi teşekkür etti. Bende ” siz bizim dava adamımız, ağabeyimizsiniz size Avukatlık yapmaktan şeref duyarım” dedim. Sohbet ettik, devamlı olarak yazıhaneme uğrar sohbet ederdik. Bazen de telefonlarla hal hatır sorardık.

Aramızdan erken ayrıldı. Türk Milleti büyük bir yazarını önderini kaybetti. Türk Milleti başın sağ olsun.

Allah Rahmet eylesin mekânı Cennet olsun.   

Yaz Yiğidim Yaz! Kırmızı Beyaz!

Düşlerim vardı kırmızı beyaz
Uçsuz bucaksız saman yolunda
Talihine altın hızmalar ördüm
Yıldızların arasında yiğidim seni
Bayrağa kan döşerken gördüm.

Süzülürken sokaklardan kırmızı beyaz
İlteriş misin yurdumun dağlarında,
Yürek yangınımla sana dualar ördüm
Tekbirlerle uğurlanırken şehidim
Türk birliğini sağladığını gördüm.

Yollanıyorken  vatan ocağına kırmızı beyaz
Ak alnından öpüyordu gururla anan
Coşkuyla taşan arkadaşlarından halay ördüm
Altaylardan esen kutlu sevdalarla
Toyunda Kür- şad soylu  bir nefer gördüm.

Şeb- i  aruza gülümserken kırmızı beyaz
Baban tabutuna sarıldığı an
Halis niyetlere kor ateşler ördüm
Dedem korkut kucağında şehidim seni
Kahramanlığını boy boylarken gördüm.

Yaz yiğidim yaz! Kırmızı beyaz!
Manas destanı altı bin beyit, bitmez
Her dizede vuruluşunu beynime ördüm
Kim demiş Türk milleti kin gütmez
İntikamını alacağım rüyalar gördüm!

Sokak Ortasında İki Şehit ve Arkasındaki Gerçekler (4)

0

Amerikan Savaş Akademisinin yayınlarında, savaşların geleceği dünyanın geri kalmış şehirlerinin sokaklarından, lağımlarından ve derme çatma evlerinden geçmektedir. Tabi bu süreçte saldırı yapılacak şehirlerin bilgilerinin ele geçmesi önemli bir durumdur.

Her şehrin yapısı ve insanları aynı olmadığı için buna uygun taktik ve strateji geliştirmek için şehirlerin incelenmesi, bilgilerin düzenli olarak kaydedilmesi gerektiği belirtilmektedir.

ABD’nin düşünce kuruluşlarından RAND bu amaçla, İstanbul dâhil olmak üzere pek çok şehirde ve ülkede Amerikan ordusu adına araştırmalar yapıyor.

Geçenlerde, TÜİK verilerine göre 73 milyon olan Türkiye nüfusunu CIA, 78 milyon olarak açıkladı. Bu açıklama ulusal basında da yer aldı. Bu bilgiler de ABD’nin Türkiye’ye ilgisinin ayrıntıları hakkında yeterince bilgi vermiyor mu?

RAND gibi düşünce kuruluşlarının ABD ordusu için oluşturduğu açık istihbaratlar ARROYA araştırma merkezine gidiyor. Bu merkezde değerlendirilen ilginç çalışmalardan birisini de; “Nüfus Hareketlerinin Gelecek Çatışmalara Etkisi” oluşturuyor. Bu çalışmanın ana fikri; “aşırı göç alan şehirlerin, şehirleşmiş terör doğurma yapısıdır”. Bu ana fikrin günümüz Türkiye’sinde yaşanan terör odaklı ayrılıkçı hareketin nereden ve neden kaynaklandığını izaha yardımcı olacağını düşünüyorum.

Onun için tekrar söylüyorum: “Sokak ortasındaki iki şehit” vicdanımızı kanatıyor. “Yetti artık, ip inceldiği yerden kopsun!” dedirtiyor ama ABD-İsrail İmparatorluğunun oluşturmak istediği yeni emperyalizm; tam da bunu istiyor. Bu tahrikler neticesinde, Türkiye’de oluşacak muhtemel Türk-Kürt çatışması, her iki halka tarifi imkânsız ve nesiller boyu onarılmayan acılar ve tahripler yaşatır ama ABD ve İsrail ile taşeronlarının ekmeğine yağ sürer.

Namuslu Türk ve Kürt aydınlarını, ateş kendilerini bulmadan ve kalabalıklar harekete geçmeden bu ateşi söndürmek üzere elinden geleni yapmaya davet ediyorum. Ateş onları bulduğu zaman ortada ne kurtarılacak Kürt ne Türk ne de bir vatan kalır. “Bad el harab’ül Basra” olduktan sonra hiçbir pişmanlık işe yaramaz ve kafayı kuma gömmek sizi mesuliyetten kurtarmaz. Unutmayın bombalar patlamaya başladığında ilk ağzını açan siz olacaksınız ve o nedenle ilk vurulan da siz olacaksınız. Çünkü bu milletin milli hafızası sizsiniz ve o hafıza yok edilmedikçe taşeronlar ve efendileri kendilerini hep tehlikede hisseder. İnanmıyorsanız, Irak’ın hafızasına ne olmuş lütfen bir bakın!

Sokak ortasında iki şehit ve daha binlercesi; ‘bu vatan bölünmesin, Türkiye Cumhuriyeti bütün vatandaşları hür ve müreffeh olarak ebediyen yaşasın’ diye canlarını verdiler. Onların bu şahadetini bir iç savaş vesilesi yapamayız, aksine birleştirici ve bütünleştirici bir merhem olarak değerlendirmeliyiz. Herkes diyor ki; Cumhurbaşkanı, Başbakan; Savunma Bakanı, Genel Kurmay Başkanı niye susuyor? Ne yani! Onlar, geçmişte binlerce kez olduğu gibi,” kanları yerde kalmayacak, eli kanlı katiller en ağır şekilde hak ettikleri karşılığı bulacaklar, devletimiz terörizmle mücadelesini kararlı bir şekilde sürdürecektir” deselerdi siz görevinizi yapmış mı olacaktınız?

Şehitler kanlarının ve canlarının, geride bıraktıkları bağrı yanıkların haklarını senden, benden ve hepimizden günü geldiğinde tahsil edecekler, üstelik yedi kuşak geleceğiniz sürünerek acılar ve sefalet içinde bu borcu ödeyecekler ama onlar yine de haklarını helal etmeyecekler.

Siz, şehit haberlerini duyduğunuzda; ‘aman yine acıklı haber, dayanamayacağım’ deyip tek tuşta başka kanala geçebilme özgürlüğünüzü o şehitlere borçlu olduğunuzu düşündünüz mü? Düşündüyseniz, onların şehit oldukları idealleri yaşatmak adına bu vatan için ne yapıyorsunuz?

Benim görebildiğim tek şey; şehitlere askeriyenin eskiyen demirbaşları, askeri tabirlerle ‘HEK ve KAL’ deposuna kaldırılan envanteri muamelesi yaptığımızdır. Yaşayan ölüler gibi yapmayıp onların haklarını verseydik bu gün ABD ve İsrail’in oyuncağı, küresel sermayenin kölesi olmazdık.

Sokak köpekleri için ne yapabilirim diyenlerin hassasiyetine eyvallah ama vatanın bölünüp parçalanmaması, bizim birlik ve beraberlik içinde yaşamamız için canını verenler için, çocukların, torunların, kendin için ne yapıyorsun? Mesela Türk-Kürt Kardeşliği Derneği kurdum, komşumla arada bir latife ederiz diye iki kelime Kürtçe öğrendim, düğünlerinde halay çektim, taziyelerine gittim onlardan elimi ayağımı çekmedim de…  

Haydi, anlat bana! Buradan yazmazsam, ellerini öpmezsem namerdim ama sakın,’ şehidim hakkını helal et bize’ diye slogan attığını söyleme ve incitme bu vatanın bağrında sıra dağlar gibi duranları! (SON)

Başbakan’ın Bu Defaki Kükremelerinden Çok Memnunum

Başbakan Erdoğan, Davos’ta “van minut” deyip İsrail‘e kükremiş, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu paylamış, MHP lideri Bahçeli’ye çıkışmış, komutanları haşlamış, Yüksek Yargı‘yı hizaya sokmuş, TÜSİAD‘ı kuzuya çevirmiş bir liderdi.

Ama anlamakta güçlük çektiğimiz bir tarzda, bölücü terör örgütü ve uzantılarına karşı son derece sabırlı ve hoşgörülü idi. Kıbrıs konusunda da “soft” bir tutumu vardı.

Kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle muhalefet liderlerine, yazar ve çizerlere ağır sözler söyleyip çok sayıda dava açarken; “hastir” çeken, tankın üstüne çıkan Belediye Başkanına, polise taş atan ve tokat atan BDP’li milletvekillerine müthiş bir sabır göstermişti.

Muhtemeldir ki, “anaların gözyaşının dinmesiiçin terör örgütü ile mücadele etmenin başarı getirmeyeceğine, ancak müzakere ederek çözüm bulunabileceğine inanmıştı.

“Kıbrıs’ta ise Rauf Denktaş‘a karşı, çözümsüzlüğü savunduğu gerekçesiyle şiddetle karşı dururken, Mehmet Ali Talat’ı desteklemiş, Annan Planı‘nın kabul edilmesi için gayret etmiş, “ver kurtul“cular ve  “yes be annem“cilerden yana tavır almıştı. “Kırk yıldır çözülemeyen bu sorunu“, politik açılımlarda “bir adım önde olmak” suretiyle çözeceğini ifade ediyordu.

Habur” rezaletine getiren “açılım” sürecinde de, “Kıbrıs” meselesinin çözümü için Annan Planı‘nın esas alınmasında da en büyük destekçisi olan eski sosyalist neo-liberallerin desteğinden mutlu olmuştu.

Şimdi ise Başbakan Erdoğan Kıbrıs konusunda, bir zaman “çözümsüzlük çözüm değildir” sloganı ile yerden yere vurulan, büyük devlet adamı Rauf Denktaş gibi konuştu: “Adil, kapsamlı ve kurucu iki devlet anlayışı kabul edilmediği sürece bir adım atılması mümkün değildir. Şu anda Kıbrıs diye bir devlet yoktur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vardır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır…”

Kıbrıs’ta şu sözlerle kükreyen Başbakan göğsümüzü kabarttı. “Güzelyurt Kuzey Kıbrıs’ındır. Karpaz’da zaten en ufak oynama yapılamaz. Annan Planı’nın üzerine biz daha ne alırızı konuşuyorlar. Kusura bakmasınlar geçti. Güney Kıbrıs’ı AB başkanlığında, kesinlikle görüşmeyiz. AB ile ilişkiler donar. Biz onlarla aynı masada oturmayı bile zül sayıyoruz BM’de. Maraş’ın açılması konusunda daha çok beklerler. Limanlar eş zamanlı olarak açılabilir. Kıbrıs’tan asker de çekmeyiz.”

Başbakan taraflar arasında süren görüşmeler için bir tarih koydu. 2012 ye kadar ya sonuç alınacak ya da mevcut durum ilelebet sürecek.. Yani Ada iki devletli olacak..

Bunun sonuçlarının ne olacağına dair çok tahmin yapılabilir. Ancak ABD/AB nin, yedi senedir kendi dayattıkları “Annan Planı”nı (24 Nisan 2004’te) yüzde 65 oyla kabul eden Türk tarafını cezalandırıp, yüzde 76 oyla reddeden Rum tarafını mükâfatlandırması gösterdi ki, Türkler açısından durum bugünkünden daha kötü olmayacaktır.

Erdoğan’ın Kıbrıs’ın stratejik konumunu, Akdeniz ve Ortadoğu için önemini, Türkiye’nin güneyinin savunulmasının Kıbrıs’tan başlatılması gerektiğini, KKTC’nin “milli dava” olmasındaki hikmeti artık daha doğru kavradığı görülüyor.

Batı’nın verdikçe doyurulamayacağını, verdikçe daha fazlasını isteyeceklerini ve bizi Sevr şartlarına sürüklemekten başkasının Batı’yı tatmin etmeyeceğini anlamış olmalı.

Şükürler olsun ki, Kıbrıs için birçok yazımda paylaştığım endişelerim kalkmakta, yerini artık devletime duyduğum güven ve gurura terk etmekte.

Annan Planı referandumu sürecinde “nasıl olsa yakında AB’ye gireceğiz, sınırların önemi kalmayacak Kıbrıs, Rum yönetimine verilse ne olur, verilmese ne olur” tarzı yazılar döşeyen Fehmi Koru ve benzerlerinin de bu idraki göstermelerini diliyorum.

Terör Meselesi/ Kürt Sorunu/ Bölücülük tehlikesi konusunda da Başbakan’ın keskin bir tavır aldığı görülüyor.

İmralı ile müzakere devam ederken, PKK saldırıları sonucu verilen şehitler ve en son Silvan’da 13 şehit olayı ve aynı gün PKK uzantılarından DTK’nın “demokratik özerklik” kararını ilan etmesi bir “kırılma noktası oluşturdu”.

Başbakan Erdoğan kararlı tavrını şöyle ortaya koydu: “Eğer bunlar bir barışı istiyorlarsa talep ediyorlarsa yapacakları tek şey vardır, o da şudur: Bir defa terör örgütü silahı bırakacaktır. Silahı bırakmadıkları müddetçe ne operasyonlar durur, ne de bu süreç daha farklı bir noktaya doğru gider. Bundan sonraki süreç çok daha farklı stratejilerle ve uygulamalarla kendini gösterecektir.” “Bir defa şu 4 temel ilkemiz değişmez; tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Burada kimse bizden geri adım beklemesin.”

Başbakan, bölücü terör örgütünün verdikçe doyurulamayacağını, verdikçe daha fazlasını isteyeceğini ve topraklarımızda bir Kürt Devleti kurulmasından başkasının, bölücüleri tatmin etmeyeceğini anlamış olmalı.

Başbakan Erdoğan’ın gerek PKK/BDP yanlılarına ve gerekse Kıbrıs konusundaki Rum taleplerine uygun çözüm teklifinde bulunanlara karşı aldığı bu tavırları “şahin” bulup eleştirenler var. Ama bana göre Başbakan, “ustalık dönemi” dediği üçüncü döneminde, doğru ve içimizi ferahlatan bir tavır almıştır. Her iki konuda da muhataplarının anlayacağı dilden konuşmaya başlamıştır.

Bütün bunların ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un ve CIA Başkanının Türkiye ziyaretleri ve Füze Kalkanı projesine Türkiye’nin destek vermesiyle bir alakası var mı bilemiyorum. Ancak Başbakan’ın daha rahat hareket etmesini sağlayan bazı mutabakatlar söz konusu olabilir.

Başbakan’ın bu tavırlarının kalıcı olmayacağını savunanlar da var. Bunlar geçmişte yaşanan bazı “diklenmelerin, dik durmaya yetmediğini” gösteren örnekleri hatırlatıyorlar:

Zinanın suç sayılması kararından dönülmesi, NATO’nun Libya’ya müdahalesine karşı çıkıp daha sonra destek verilmesi, “Van minut” olayından 6 ay sonra Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunda İsrail’in nükleer silahlarının sorgulandığı toplantıda İsrail’e destek verilmesi ve İsrail’in OECD üyesi olmasının AKP hükümetinin olur’u ile gerçekleşmesi gibi.

Ben Başbakan’ın ustalık döneminde koyduğu bu tavrın kalıcı olduğuna, bu tavırları ortaya koyarken karşılaşabileceği her türlü güçlüğü hesap edip, bunları göğüslemeye hazır olduğuna ve olumlu netice alacağına inanmak istiyorum.

Başbakan bu tavırlarını sürdürürse, CHP ve MHP’nin de desteğini alacaktır. Sağlanacak “milli mutabakatın” milli menfaatlerimize uygun çözümleri kolaylaştıracağı kanaatindeyim.

Necdet SEVİNÇ’İN ardından

Necdet Sevinç’te her fani gibi bu dünyadaki çilesini bitirip, Yaradan’ına kavuştu. Her insan doğar, yer, içer, eğlenir, oynar, tozar sonuçta büyür ve ölürler. Bu yaradılışın bütün insanlara bahşettiği bir durumdur. Ancak bunlardan bazıları vardır ki, biz onlara büyük insan demeyiz. Biz onlara özellikle büyük adam deriz.

Büyük adam olmak her insana nasip olmaz. Tıpkı şairin dediği gibi;                              
“Set hazar terbiye etsen bed esil olmaz edip,
İnsaniyet dad-ı Haktır, her kese olmaz nasip”

Bu bir Allah vergisidir. Nasibi olan yararlanır.

Lise çağlarından beri kendisini haklı bir davanın içine atmış ve ömrünü ülküsü olan Türk vatanına ve Türk Milletine adamış, bu uğurda taviz vermemiş, hiçbir kuldan menfaat beklememiş büyük bir adam Necdet Bey.

Hangi çağda olunursa olunsun böyle adam gibi adamlara millet daima ihtiyaç duyar. Necdet Sevinç yalın bir dava adamı olmanın dışında fikren birçok Ülkücünün gençlik çağında gelişmesine sebep olmuştur ve onların gönlünde yer almıştır.

1969 yılının yine böyle bir Temmuz ayında ağabeyim ve hemşerim Sayın Abdulkadir BİLLURCU tarafından Bizim Anadolu Gazetesinde musahhih olarak başladığım ilk günde Necdet Bey ile tanıştım.

Her davet edilen yere icabet etme alışkanlığı olan ender insanlardan biri olan Necdet Sevinç Hukukçular Birliği Derneğinin Darulziyafe’de tertiplediği 27.09.2008 tarihli etkinliğe hastalığına rağmen iştirak etmişti. Burada da her zamanki gibi memleket mesellerini konuşmuştuk.

Haklı bir davaya gönül vermiş ve bir ömrü bu dava yolunda tüketen ender insanlardan biri olan Necdet Sevinç’e Allah’tan rahmet, kederli ailesi ve Türk Milletine başsağlığı dilerim.

Mustafa Özkurt, Necdet Sevinç'le birlikte

Mustafa Özkurt, Necdet Sevinç’le birlikte

Türk Kızlarını Omza Alın

Türklerin vatanı olan Türkiye’de,Türk Milleti için çok ama çok kirli dolaplar dönüyor.
Türk Milletine karşı oluşturulan dış destekli bu tezgahın siyaset, medya, bürokrasi , yargı ve sermaye ayakları var.

Dikkatli gözlerin bunu görmemesine ve canının acımamasına imkan ve ihtimal yok…
Amaçları, psikolojinin bilinen tüm yöntemleri ile Türk milletine pes ettirmek. Ama tarih boyunca ders almadıklarıda bilinen bir gerçek.

Kime hizmet ettiği bir türlü şahsım tarafından anlaşılamamış olan Hürriyet Gazetesi’nin 18 Temmuz 2011 günlü nüshasının baş sayfasında bir haber “Türk Kızlarını omza alın” başlığı ile yayınlandı. Ne demek Türk Kızlarını omza alın? Başka omuza alınacak kız mı yok?

İşinize geldiği zaman, mozaik ve Türkiye’lilik masalı veya çok etnikli, dilli, kültürlü memleket edebiyatı ama kızları omza almaya gelince akla gelen “Türk” meselesi…Belki orada bulunanlar;

Kürt, Çerkez, Gürcü, Arap, Arnavut, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani vs. kızıdır. Niye iş omza alınmaya gelince herkes “Türk kızı” oluyor…

Bu bana gazeteciliğin yaşayan efsanelerinden biri olan Muhittin Nalbantoğlu ile BengüTürk Tv’de yaptığım programda; Nalbantoğlu’nun söylediklerini hatırlattı.

Nalbantoğlu;1918’de İstanbul’u işgal eden Fransız askerlerine öncelikle iki sözcük öğretildiğini anlattı. Bu iki sözcük: “Ayşe istiyorum, Fatma istiyorum, Zeynep istiyorum…” muş.Türk Milleti bunları bilmiyor…

Siz o Türk Kızlarını onursuz ve namussuz zannetmeyin. Böyle yaparak, onların ancak Türk olmaktan dolayı olan gururlarını kırıyorsunuz.

Yine kürt şarkıcı Aynur Doğan’ın, İstanbul Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, üst üste kürtçe şarkılar söylemeye başlaması ile artan protestolar üzerine sahneyi terk ederken, zafer işareti yapmasına neredeyse methiyeler düzüldü ve Türk Milleti medya eliyle yine mahkum edildi. Buraya kadar herşey anlaşıldık, bilindik şeyler.

Ancak 17 Temmuz 2011 Pazar günü Radikal Gazetesi’nin başsayfası, kürt şarkıcı Aynur Doğan’ın resimli sürmanşeti ile çıkıyor ve Doğan’ın ağzından “… Azınlığın bize yıllardır çoğunluk gibi gösterilmesi sorun” deniliveriliyordu.

Büyük Türk Milletinin, Türkiye’de küçük azınlık olduğu nasıl da satır aralarında bir zehir gibi zikrediliyor değil mi? Hemde hissettirmeden, acıtmadan ve acındırarak.

Başka bir örnek ise Habertürk televizyonundan. Programa “Grup Yorum” çıkartılmış. Onların müziği üzerine konuşulacak.

Ancak Grup Yorum’un, faaliyetlerini, felsefesini ve yaptıklarını bu ülkede bilmeyen yok

Türkiye’de yürürlükte olan yasalar kapsamında kovuşturmaya uğramışlar, yasaklanmışlar ve tutuklanmışlar.

Buna karşılık kadın sunucu; sizinle gurur duyuyoruz, sizi görmek harika, müthişsiniz mealinde sözler sarf ediyor ve Türkiye’de anayasal düzene karşı çıkmayı kendine iş haline getirmiş olanları övüyor.

Acaba bu programı seyreden genç ve temiz dimağlı Türk genci, Türk insanı nasıl bir tuzağa düşer? Müziğin büyüleyici ve evrensel özelliğiyle beyninin kılcal damarlarına zerk edilen tatlı zehirin farkına nasıl varabilir? Bunu yapanların amacı ne?

Başka bir örnek de Fatih Çekirge ile Hıncal Uluç’dan. Tünel’de soğuk birayı yudumlayarak ya da Ortaköy’ün neşeli havasından, Türkiye’ye bakan bu arkadaşlar; birbirlerine topu atarak, şehitlerin varlığına rağmen “karartmayalım bu hayatı” diyorlar. Neymiş efendim “teröristlerin de asıl istediği bu değil mi?” bahanesi ile bunu söylüyorlar

Doğru neşe içinde geçen bu hayatları karartmamak lazım!

Peki yaşamlarının baharında hayatı kararan gençlerimiz için ne demeli? Fatih Çekirge ve Hıncal Uluç Türkiye’de ne olursa olsun, Türk Milletinin başına ne gelirse gelsin, hayatlarını karartmayacak cinsten.

Çoğunluğa da bunu telkin ediyorlar. Öyle ya; ölen öldü veya bundan sonrada ölmeye devam edecek ama biz kalan sağlarla devam edelim anlayışı.

Dikkat çekici olan nokta,nedense ölenlerin ve hayata kaldığı yerden devam edenlerin aynı zümreden olması.

İş göründüğü gibi ise bunların nihai hedefi, bölücüler ile dış destekli iç ihanet şebekeleri karşısında Türk milletini pes ettirmektir.

Görmüyormusunuz; Türk Milletinin bağrından çıkan Türk ordusuna, Silvan’daki olaydan sonra saldıran Bugün,Yeni Şafak ve Zaman gazetelerini?

Türkiye’de medya eliyle yürütülen bu kirli oyunun arkasında bir çok zaman olduğu gibi yine mikro milliyetçilik vardır. Kimse topu kürtlere ve kürtçülük yapanlar ile PKK’ya atarak sıyırmasın.

Şimdilerde bir çok mikro milliyetçi gizlendikleri siperden; kürtçülüğü ve PKK’yı bahane ederek Türk Milleti ile hesaplaşıyor. Medyadaki azan tezgahı bununla ilişkilendiriyorum.

Onun için kimse zannetmesin ki;Türkiye’de sadece ümmetçiler iktidardadır. Keşke Hazreti Peygamberin ümmeti iktidar olsa.Çünkü bu kirli tablo Peygamber’in ümmetinin iktidarında asla olmaz.

Bu gün Türkiye’nin egemen güçleri;ümmetçiliği ve pkk terörünü kendine kılıf yapmış olan Türk düşmanı mikro milliyetçilerin elindedir.Bunun içinde elbette diğerleri gibi açık veya gizli etnik milliyetçilik yapan kürtler vardır.

Oysa ki; bugün kendisi ile uğraşılan Türkler yüzyıllardır bunların hepsinin canını,malını ve namusunu korumuştur.

Onun için “Türk kızları omza alın” gibi Türk kadınına hakaret içeren başlıklar Türk Milletini aşağılama maksadı ile atılmaktadır.

Ancak birilerine omza alın komutu verdiğiniz Türk kızlarının; manevi olarak Hz. Ayşe, Hz. Fatma, Hz. Hatice’nin çocukları, nesep olarak da Şerife Bacının, Kara Fatma’nın, Nene Hatun’ların torunları olduğunu hatırlatmak isterim. Dikkat edin onların cevabı, size çok acı olur.

Yeni Hükümete Tavsiyelerimiz

AK PARTİ; Yöneticilerinin de beklemediği Genel Başkanları Sayın RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN kişiliği ve liderlik vasfı ile yakaladığı rüzgâr yıllarca milletimize kan kusturan yolsuzluk, yoksulluk, çete, mafya, hortumlama olayları işsizlik, açlık, vurgunculuk ve umursamazlık sebebi ile tek başına % 50 oy alarak üçüncü defa iktidar olabilmiştir.

Bu güne kadar Türk Siyasi hayatında üç dönem üst üste iktidar olup da her seçim döneminde oylarını artıran bir başka parti yoktur.

Bunun en önemli sebebi Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın halkın içinden gelmesi ve halkla bütünleşmesidir. Başbakan konuşurken dinleyenler ” işte bizden birisi” diye kendisine inanıyor ve seviyor.

Öncelikle Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı bu başarısından dolayı kutluyorum AK PARTİNİN önünde çok ciddi meseleler vardır.

Bu yazımızda Anayasa ve hukuk sorunlarına değinmeden Türk Milletinin beklentilerini Ak Parti yöneticilerine sunmak istiyorum.

1-Temel anlayış ve ana konularda mutabakat Türkiye’nin demokratik siyasi hayata geçtiği 1946 yılından beri milletimizin çok büyük çoğunluğunun rağbet ettiği ve devamlı olarak reyleriyle desteklediği ve iktidara getirdiği temel siyaset anlayışı şu şekilde olmalıdır.

Milliyetçi, muhafazakâr, demokrat, dürüst ve atılımcı bir siyaset bu temel anlayıştaki beş kavramın belirgin özelliklerini Ak Parti yöneticileri çok dikkatle inceleyip çalışma alanlarını bu yönde göstermelidirler.

Aksi takdirde yakaladıkları bu rüzgâr durursa kendileri çok şey kaybeder. Türk Milleti nasıl getirdiyse öyle de götürmesini bilir gönül böyle olmasını istemez.

Bu beş kavramı ayrı ayrı incelemek zorundayız. Milliyetçi; siyaseti şahsi çıkar ve istikbal için değil ve fakat mensup olduğumuz şerefli Türk milletine hizmet için yapmak Devleti milliyetçi anlayışla yönetmek.

Muhafazakâr: milletimizin kimliğini belirleyen ve toplumda fazilet ve saygınlığı canlı tutan milli ve manevi değerleri koruyup geliştirmek

Demokrat: Hür düşünceleri benimseyen ve savunan bir zihniyet. Ancak devletin bölünmez bütünlüğünü Anayasamızda teminat altına alınan kutsal değerleri hangi düşünce ve maksatta olursa olsun tavizsiz korunmak.

Dürüstlük: Siyaseti şahıs ve gurup çıkarları için bir yol olarak gören anlayışı red ve onunla mücadele ederek her yer ve her halde temiz davranış ve helal kazanç inancını mutlak hakim kılmak.

Atılımcı: Ülkemizi her alanda çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak için girişimci ruhu canlı tutmak ve gelişmeci hamleleri devam ettirmektir.

Siyasi çalışmalarda gereken bu “TEMEL ANLAYIŞI” belirtildikten sonra başlatılması gerekli olan yeni girişimin bazı ana konularda da mutabakatı sağlamak zaruridir.

Aksi halde tutarlı mütecanis, uyumlu ve insanlarımıza güven veren bir hareketten bahsedilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum muvacehesinde bu ana konular şu şekilde sıralanmalıdır.

Ana mutabakat konuları;

İç ve dış güvenlik; bölücülük ve bu suçu teşvik hiçbir zaman hürriyetler sahasında yer alan bir konu değildir. Türk Milletinin bütünlüğü değişmez bir esastır.

Etnik ve inanç farklılıkları bu bütünlüğü zaafa uğratacak nitelikte kullanılamaz. Toprak ve millet bütünlüğümüzü güçlendirecek müessir tedbirler süratle alınmalıdır.

Bölücülük ve terörün iç ve dış kaynaklarını kurutmak için kesin ve kararlı mücadele yürütülmelidir. Ülke savunması güçlü tutulmalıdır. Avrupa Birliğine girmenin şartı egemenliğimiz ve Kıbrıs dahil olmak üzere toprak bütünlüğümüzden taviz verilmesi olmamalıdır.

Avrupalı bilmelidir ki Avrupa Birliği olmazsa Türkler mutlaka Türk Birliğini kurmakta kararlıdır. Görüşünü artık telaffuz etmeye başlamalıyız.

Ayrı ayrı inceleme konusu yapacağımız Adalet, işsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, hortumlama, vurgunculuk, rüşvet gibi toplumu derinden yaralayan özgüveni kaybettiren bu konulara da acilen neşter vurulması ve hiçbir güçten korkmadan üzerine gidilmesi halinde Ak Partinin yakaladığı rüzgârı daha bir artıracaktır.

Aksi halde bu rüzgâr bir durulursa netice hüsran olur. Temennimiz ve dualarımız rüzgârın devam etmesinden yanadır.

Dolunay Işığı

Geceleri dolunay çıktığında
Aydınlığın karanlığın içindeki yüzü aydınlanır
Yuvarlaklaşan ayın ışığı, gecenin serinliğinde
Ferahlatan rüzgarların yüzüne vurduğu sevinci
 
Yazın sıcaklığında, ara ara gelen serinliği
Günlerin uzunluğunda, Sema’ya açılan elleri
Yaradan’a yönelen duaları, umutları
şükür eden yürekler içindeki huzuruyla
 
Alnı secdeye varan gönlüyle
Rabbim Sen büyüksün diyen diliyle
İsyan etmeyen kalbiyle
Huzura yönelerek dolunay ışığı kadar parlar, yüreğindeki ışığın gölgesinde