22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1168

Yurtdışına İlk Çıkış Heyecanı

En küçük kız kardeşim Meryem’in Fransa’da olması vesilesiyle 12 Temmuz 2011 tarihinde Fransa’ya uçacaktım.

Aylar öncesinden bilet almış ve o heyecanı yaşamaya başlamıştım. 11 Temmuz akşamı valizlerimizi kontrol ediyorduk. Biraz tez canlı olmam nedeniyle  pek fazla uyku tutmadı. Evimizde bulunan bütün telefonları kurmamıza rağmen akrabamıza sabahleyin uyanırsanız bizi çaldırın  diyordum. Uçağımız 10;35’de Sabiha Gökçen Havaalanından Paris’e kalkacaktı. Pegasusun servisine saat 07;10’da binecek olmamıza rağmen erkenden  hanımı servis alanına götürdüm.

Baska  ülkeye gitmek oradaki yaşam biçimini, kültürünü görmek çok fazla heyecanlandırıyordu. Kız kardeşim Meryem Paris’e gelen  birilerini bulursan sana yardımcı olurlar dedi. Havaalanına bizi almaya gelecekti. Saat 09;00’da bütün kontrolleri yaptıktan sonra işimizi bitirip uçak kapılarına geçip oturmuştuk.

Gözüm bir Türk arıyordu. Birisi karşımıza oturdu. Hemen kendimi tanıttım. İlk defa yurtdışına çıktığımı bana yardımcı olup olamayacağını sordum. Kendisi Cabbar Alagöz, Kahramanmaraş Elbistan’danmış. Memnuniyetle yardımcı olacağını söyledi. Uçağa kadar beraber gidip yerlerimize oturduk. Yanımıza birisi oturdu. Özcan Güntay Bingöl’lüymüs ve İstanbul’da oturuyormuş. 11 yıl sonra Türkiye’ye gittiğini, Türkiye’de 25 gün kaldığını ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadığını söyledi. Sonra da bana neden Fransa’ya geldiğimi, gezmek için neden Turkiye’yi seçmediğini ve Türkiye’yi gezmem tavsiyesinde bulundu. Türkiye’den ayrılmanın üzüntüsünü yaşıyordu.

Uçağımız havalandıktan sonra eşimin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Ülke ve şehirleri tek tek geçiyorduk. Sonunda Paris Orly Havaalanına indik. Cabbar Alagöz Beyefendiyle işlemleri yaptırdıktan sonra vedalaşarak ayrıldık.

Kız kardeşim ve eniştemiz bizi karşıladılar. Arabaya binip Paris’e 1 saat mesafede olan ikamet ettikleri Köye Pitviviers le Vieil geldik. 40 gün buradayız sanırım.

Size anlatacağım çok şey olacak.

Müteferrik / Çeşitleme

0

               Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bir başkenti var Ankara

               Aksini savunanlar, iyice düşünsünler, kara kara

 

               Kürdü, Lazı, Boşnakı, Çerkezi, Arnavudu ve Gürcüsüyle,

               Tüm Türkler bir Ordu, tarihten aldıkları, birlik öncüsüyle

 

               AB’ye giden yol gidecekse eğer, Ankara’dan geçer

               Dostunu düşmanını, sırasında bu millet, iyi seçer

 

               “Arus-ı saltanat, şerik kabul etmez!” bakın tarihe

               Tersini söyleyen, yansın için için, kara talihe

 

                Diyorlar  “Sözde Ermeni Soykırımı”nı, edin kabul

                Çünkü, hepsi soykırım suçlusu; olmayanı gel de bul

 

                AB derken: “Başka kriterimiz, başka koşulumuz yok!”

                Böyle açıklamalara ne zaman denecek, karnımız tok?

 

                Fransa ve İsviçre’de demokrasiler, nasıl da alkışlanır.

                Soykırım yoktur diyen baba yiğidin ise, alnı karışlanır.

 

                Yerinde hayır demesini bilirse eğer Türkiye,

                İnanın el-pençe divan durulur, aman yapma diye.

 

                Güneyimizde, ihanetin adımları atılıyor sinsice!

                Yüzümüze gülen hainler, diş biliyor habire, gündüz gece

 

                Başta büyük müttefik (!) Kore’den eski dost ABD(e)

                İki yüzlü davranıyor, yüzü kızarmaz biçimde

 

                Büyük Ortadoğu Projesi için, elden gelen yapılıyor

                Bunca mel’anet işlenip dururken, sanki Şeytana tapılıyor!

 

                Takke düştü kel göründü, AB’nin içi, çıktı yüzeye

                İki yüzlü Avrupa, aşikar oldu artık Türkiye’ye

 

                Yedi bin yıl önceki beyni, ortaya çıkardı arkeolojik kazı

                Günümüz insan beyninden, farksız çıktı, buluntu insan beyni enkazı

 

                 Darwin’in tezleri çürüdü böylece, birer birer

                 Sanıyı, zannı bir kenara attı, ilim denen er

 

                 Fatih’in bedduası var, kılıç hakkı toprak satılmasın diye

                 Satmak ne kelime, sanki ediliyor, birer ikişer hediye!

 

               Ermeni soykırımını kabulü, Rum’u tanıma baskısı

               Bu dayatmaların asıl, tek kaynağı, sadece Türk fobisi

 

               Ermeni konusu, Kürt sorunu, Kıbrıs sendromu

               Hepsinin temelinde var, Türk’ten nefret tohumu

 

               Mim Kemal Öke diyor ki, bilin dostlar: “Türkiye ötekidir!”

               Ağzıyla kuş tutsa, yine de edilecek nefretin tekidir!

 

               Türkiye’nin öyle gücü var ki, baştakiler bundan çok gafil

               Telafer’de, Kızılay’dan bile korktular, görmüşçesine fil

 

               Türkün yardımı erişince Türk’e, aldı ABD’yi bir telaş

               Görününce Ay-Yıldızlı bayrak, dost yüzler oldu memnun be kardaş.

 

               Türkiye’ye, insan hakları dersi verirken hala!

               Telafer’de geçilirken ırza, nerde bu Avrupa?

 

               AB’ye verile verile, daim taviz üstüne taviz,

               Geç kalan dik duruş, alınmıyor ciddiye, olsa da caiz

 

                AB’ye bu derece hahiş-ger olanın reddi, tabii bir kanun

                Elbette, başka değil, maskarası olur bu gidişle, ancak onun

 

                 ABD, Türkiye ve Irak politikasında iki yüzlü!

                 Tavşana kaç, Tazıya tut şeklinde takınmış, maskeli yüzü

 

                  Attığı bunca kazıklar, yetmiyormuş gibi Türkiye’ye

                  ABD, hala beklenti peşinde, utanmazlık içinde!

 

                  ABD’nin, ısındırmak için, devletlere uzattığı havuç

                  Kocaman bir topuza dönüşüyor, alamayınca tam bir sonuç

 

                  Okyanus ötesinden kalkıp, ta denizler aşıp gelen ABD(e)

                  Türkiye, komşularıyla ilişki kurmasın diyor, ne hikmetse

 

                  Ödleri kopuyor, ya ittihada giderse Alem-i İslam

                  Titriyor, ya olursa Türkiye, Alem-i İslam’a Şeyh-İslam

 

                  Fakat, hiçbir zaman korkunun ecele faydası yok

                  Kader yazdıysa, olacak bu, olsa da engeli çok

 

                  ABD hedefinde, şimdi İran ve Suriye var, fakat;

                  Başarı için, Türkiye’nin desteği isteniyor heyhat!

 

                  Türkiye, ah bir bilse, bilmediği, büyük potansiyel gücünü

                  Dünya titreyecek, diyerek; ya almak isterse Türkler öcünü

 

                  Ama buna, vermiyorlar fırsatı, ederek onu meşgul

                  Ey Allah’ın has kulu, harekete geç artık, usul usul

 

                  Türkiye, öyle cevahir bir ülke ki, yapamıyor Batı

                  Ne onunla bir arada, ne de onsuz buluyor rahatı

 

                  Türkiye, öyle büyük, yakut kütle ki, ne takılır yakaya

                  Ne de bir çırpıda vazgeçilip, atılır kolayca kenara

 

                  Her devlet, adım atarken diyor, kendi kendine: “Türkiye ne der?”

                  Sözde devlet adamları ediyor Türkiye’yi, boş yere heder!

 

                  Ne hikmetse, Türkiye’ye veriliyor hep, söz üstüne söz!

                  Ama ondan isteniyor, vermesi gerekli görülen öz

 

                  Şimdi, yeni bir moda, birden bire, aldı başını yürüdü!

                  Soruluyor artık “Doğru mu?” yoksa “Ulusal çıkar mı?” günü?

 

                  Elbette “Ulusal çıkar” katılmalı bazen hesaba

                  “Doğru” verecekse zarar; susup çekilmeli kenara

 

                  Elbette her zemin ve zamanda her söylediğimiz olmalı hak

                  Ama, her hakkı söylemeye de, hakkımız olmadığı muhakkak.

 

 

Dua -4

Biz isteyeceğiz Allah yapacak !

Müslümanlar ne yapacak?

Rahatlarını bozmayacak keyiflerini kaçırmayacaklar.

Bu kafayla çok daha Müslüman kanı akar !

Ağlamaktan gözpınarları kurur !

Peygamberimiz Allah katında tüm insanların vede peygamberlerin en değerlisi olmasına rağmen müşriklerin bin bir çeşit sıkıntılarına göğüs gerdi.

Dişi kırıldı.

Kan revan içerisinde kaldı.

Birçok sahabe malını canını feda etti.

Ama oturdukları yerden Ya Rabbi sen zalimleri kahret.

Bizide sıkıntıya sokma diye …

Allaha sipariş vermediler.

Günümüz Müslümanları istisnaları tenzih ederim.

Kendilerini peygamberden vede sahabeden üstün mü? Görüyorlar ki !

Hiçbir fedakârlık yapmadan her işi Allahtan bekliyorlar.

 Bekliyorlar ama görüldüğü gibi olmuyor işte.

Her sene Hacda,

Her ay umrede milyonlarca müslüman ,

Çeçenler Filistinliler için,

 Dünya nın her tarafında zulme uğrayan müslümanlar ,

Hatta tüm insanlar için dua ediyorlar .

Ama zalim zulmetmeye mazlumlarda inilemeye devam ediyor.

Kâbe’ nin hatırı içinde desen Peygamberin ve ashabının hatırı içinde desen de !

Fiili dua olmadan kavli dua olmuyor.

Savaşta oku(topu ) atarsında Ya Rabbi atması benden isabet ettirmesi senden dersen,

Allah duanı kabul eder topta hedefe isabet eder.

Tıpkı Seyit Onbaşının Çanakkale’de 250 kg’ lık top mermisini sırtlayıp namluya sürdükten sonra ,

Ya Allah deyip ateşlemesiyle ,

Düşman zırhlısının denizin dibini boylaması gibi.

Günümüz Müslüman’ı topu atmadan düşman donanmasının denizin dibine batmasını bekliyor.

Buda zalimlerin işine yarıyor.

Görüldüğü gibi Ya Rabbi sen düşmanları kahret demekle düşman kahrolmuyor.

Düşmanın kahrolması yanı duanın kabulü mermiyi namluya sürerken dua etmeye bağlıdır.

Bugün kü müslümanların yaptığı iş çobanın sarayın tavanında deve aramasına benzer.

İbrahim Ethemden bir anekdot:

Bilindiği üzere İbrahim Ethem 

Belh sultanı iken bir gün sarayda kuştüyü yatakta uzanır cennet hayal eder.

Bu esnada sarayın tavanından birtakım sesler duyulur .

Bunun üzerine İbrahim Ethem” Kim var orada?”

Diye seslenir.

Gelen ses “Ben bir çobanım develerimi kaybettim onları arıyorum” der.

İbrahim Ethem hiddetle ;

“Bire sersem develerin orada ne işi var?” deyince

 Çoban:” Sen sarayda kuştüyü yatak ve koltuklarda her türlü lüks zevk ve sefa içerisinde cenneti arıyorsun bu oluyor da benim yaptığım mı olmuyor?” Cevabını verir.

Bunun üzerine İbrahim Ethem bunun İlahi bir ikaz olduğunu anlar.

 Hak etmeden cennetin kazanılamayacağının farkına varır gerisi malum …

Bugünkü müslümanların dualarıyla,

O günkü İbrahim Ethem’in hayelleri arasında ne fark var?

İbrahim Ethem bir tıkırtıyla uyandı.

Ama bizler top sesleriyle bile uyanmıyoruz!

Evet, Hz Ali(ra)nin ifadesiyle bir gün bu gafletten uyanacağız ama çok geç olacak.

Allah (cc) bizlere tez zamanda uyanmayı nasip etsin .

Haftaya dualarımız neden kabul olmuyor?

Öğretilmiş Lümpenlik Ve Halkı Adam Etme Senaryoları

      “Siz bir akrepsiniz bayım..” [1]

   Gülizar ilk defa ‘Şeher‘e gelmiştir. Her nasılsa yolu Boğaz‘da bir yalıdaki partiye düşer. Onu gören mini etek­li pon-pon kızlar ve cicili – bicili oğlanlar şalvar ile eşarba bakıp kıkırdarlar.

 Bir defasında Şaban lük(ü)s bir restorana gider. Kuru fasulye ve soğan  ısmarlar. Ekmeği büyük bir lokma yapıp suyuna banar. Soğanı eliyle bi güzel kırıp cücüğünü çıkarır. Istakozlu beyler, şampanyalı hanımlar; herkes yemeğini bırakmış, gizli bir işbirliğiyle ona bakıp gülmektedir.

Bir başka defa Ramazan döner kapıya takılır. Bayram, yanlışlıkla p(i)laja girer. Emine otobüste tacize uğrar. Döndü hâlâ Gayseri ağzıyla konuşmaktadır.

Bir başka, bir başka..

Sığınmacı hayvan(!)lar,[2] Lümpen gurbetçiler, despot toprak ağaları,[3] dedikoducu teyzeler, aklı uçkurunda amcalar, envaî kötülük hacılar / hocalar,[4] su katılmamış yobazlık ve çağdaşlığa genetik karşı çıkma alışkanlığındaki adam olmaz halk. Alaturka ve kahretsin tüm çabalara rağmen Türk gibi yaşamaya iyi – kötü devam eden o ilkel sürü.

 Onları onlara rağmen kurtardığımız / kurtaracağımız için her şeyi hak ediyorlar. Köylü, yoz, câhil, kıro, ma­ganda, zonta, vs. vs. Ağzı lahmacun kokan, gecekonduda oturan, geri kafalı yoksul ve düşkün, lümpen proleter yada homoarabescus.

Birileri suyun başına oturmuş ha babam senaryo uyarlıyor. Hem de alafranga aparmalarla.. Astıkları astık, kestikleri kestik. Cellâdınıza az kibar ol deseniz kafanıza demediğini bırakmıyorlar.

Bunlar suyun başına taharetsiz oturarak suyu da pisletip bulandırdılar. Nihat Genç‘in tari­fiyle; “Bunları tanıyorum; bir koyun sürüsü mağaralardan inip medya köşelerine geçti, hepsi bu.

 Bunlar var ya bunlar; ah şu bizim karabıyıklarımızdan bile iğrenerek Demir‘li, Taş‘lı kitapları karalamışlardır. İnce Memet‘li bardaklara doldurdukları Burbon şarabıyla Yaşar‘lar. Genelde onların adı Kırmızı‘dır. O bir Âtıf filmidir ve ahlâkın apışarası ağdalanmıştır.

Bebek‘te kanyakla karışık şiirleri vardır. En sevdikleri mısra “Yüzyıllarca namussuzluk yapmaktan bıkmadın mı namus?“tur.[5] Kerizlerin parası yenir, buna diş kirası denir. Evi Hanoi‘de kalmış Slovakyalı salyangozlarımız bizim.[6] Boğaz tokluğumuzun askıntıları, dışkılarımıza zahmet bağırsak parazitlerimiz ha bunlar.

 Seni şuursuz mukallit, ruhsuz ve asılsız insan sureti. Ve seni lümpen oğlu lümpen! Levanten topuklu, yaban dudaklı, sülâle boyu kabuklu.. Çekiçle, çiviyle konuşuyorsunuz bu bizim içli milletin kelebek kalbiyle.

Kelimeler, kavramlar ve anlamlar sizde. Çizin ve sıraya dizin. Alın ulan izin.

 ‘Abi bu halk adam olmaz, lümpen bunların hepsi yav. Daha sınıf şuuruna bilem erememişler, fakirler ve ağızlarıayakları kokuyor.’ Çamurdan ürkmüyor ve şehri terletmiy­orlar. Düzenli bir iş sahibi değiller ama işporta mafyası el­lerinde. Bilinç ve davranış olarak ne yaptıklarının farkında değiller. Popüler kültür –bazen arabesk bazen parabesk– tek gıdaları.

Kimin eseri lan o öğretilmiş lümpenlik ve yozluk? Bu ne zırtapozluk! Hiç anlamaya çalıştığınız bir an oldu mu onları? Varsa yoksa siz ve sizin o lânet mühendisliğiniz.[7] De gidin!

Her gün Çiçek Pasajı‘nda meze yapıp yediğiniz kalbi­mizin kıvrımlarıdır. Gazozuna hap attığınız, BMW‘lerle çiğnediğiniz, hapse düşürdüğünüz, yoldan döndürdüğünüz, onuruna çamur sıçrattığınız ve anasından doğduğuna pişman ettireceğiniz / ettirdiğiniz hep bizdik, bizimkilerdik.[8]

 Komprador komitacılar sizi! Kadınlarınızın, dünyanın en eski mesleği dediğiniz haltı günlük hayatın her anına taşıyan histerik rahatlık ve her daim hazırlık yetmedi, bizim kadınlarımızı emsal kurban istiyorsunuz.

Bir ayının armuda karşı hisleri, sizin soymayı başardığınız körpelere karşı duyduklarınızın tıpkısı.

Sizi medenî domuzlar ve pezevenklik kutsayıcısı tezekler!

Siz bir akrepsiniz bayım; gelin bunları Ahmet Arif‘ten tanıyalım:

 

“Bunlar engerek, bunlar çıyandır,

 Bunlar ekmeğimize el koyanlardır;

 Tanı oğlum bunları,

 Tanı da büyü.” [9]

 


[1] Mevzuat Ötesi Düşler’den (Süleyman Pekin)

[2] Otobüs filmi

[3] Yaşar Kemal romanları

[4] Vurun Kahpeye romanı

[5] Sezen Aksu

[6] İsmet Özel

[7] Toplum mühendisliği

[8] Lânetli Sınıf’tan mülhem (İdris Özyol)

[9] Hasretinden Prangalar Eskittim

Sokak Ortasında İki Şehit ve Arkasındaki Gerçekler (1)

0

5 Temmuz 2011 tarihinde gazetelerin internet sayfasında, sivil giysili iki askerin sokak ortasında şehit edilmiş fotoğrafları, gözümün önünden bir türlü gitmiyor.

Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde sabah göreve gitmek üzere evlerinden sivil kıyafetle çıkan Uzman Çavuş Yahya Karakaya ve Mehmet Özkozanoğlu saat 07.00 sularında teröristlerin saldırısıyla şehit edilmişlerdi ve sokak ortasındaki solan bedenlerini ilçe sakinleri uzaktan- bilmem hangi duygularla- öylece seyrediyorlardı.

Olaya milli, manevi ve insani açıdan nereden bakarsanız bakın insanın yüreğini sızlatıyor, nefretini arttırıyor, İntikam ateşini körüklüyor.

Bedeninizi, duygularınızın yönetimine verdiğinizde, yürek yangının ötesinde, içinizde zapt edilemeyen bir ses yankılanıyor: “Kana kan, intikam!” İnsanlıktan biraz nasibiniz varsa ve biraz empati yeteneğine sahipseniz; aynı acıların, aynı isyanların terörist cenazelerinde onların ana babalarının yüreğinde yankılandığı gerçeğini de fark edersiniz.

Anadolu toprağında yaşamak böyledir. Bedel ister, akıl ister, feraset ister, uyuyanı hiç sevmez. Biraz yüreği geçen, kendini bir alev çemberinin içinde bulur.

Biz, bu filmi daha önce de iliklerimize kadar yaşadık. Her gün, yurdun dört bir yanından gelen ölüm haberleri, milletin yüreğini dağlıyordu ve tek kanallı televizyonda ‘4. Murat’ oynuyordu ve millet bir kurtarıcı bekliyordu. Şehirler, sokaklar belli ideolojik görüşlerin eline geçmişti. Adana’da bekâr teknik öğretmenlerin evi basılıp topluca katledildikleri günün ertesinde, Trabzon’da aynı yöntemle bir başka karşıt ideolojideki bekâr teknik öğretmenlerin evi basılarak katlediliyorlardı.

Manisa’da sol görüşlü bir eczacı öldürülüyor, buna cevaben sağ görüşlü başka bir eczacı katlediliyordu. Aynı ana babanın çocukları, ideolojik düşünce farklılıkları nedeniyle birbirine silah çeker hale gelmişlerdi.

Yaşanan bu acılı süreç; kan, gözyaşı ve beş bin canın ötesinde; ülkenin insan kaynaklarının körelmesine, eğitim ve üretim sistemlerinin çökmesine, enflasyonun tanımlanamaz boyutlara ulaşmasına, dış borç batağına sürüklenmesine sebep oldu. Miletler mücadelesinde milyon dolarımız, on yılımız heba olup gitti.

Siyaset kurumu tatil edildi, siyasiler milletin gözünden düşürüldü. Demokrasi tecrübemiz erginleşmeden rafa kaldırıldı. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı, ABD güdümlü anti demokratik, despotik bir idare oluştu. Türkiye, AB’ye Yunan vetosu sebebiyle giremezken, NATO’dan ayrılan Yunanistan, Türkiye’nin vetosu kaldırdığı için NATO’ya geri dönebildi.

Sonunda gördük ki; birbirimizi hain ilan ettiğimiz, kardeşin kardeşi vurduğu ideolojik çatışmalar, ABD’nin kurgusuymuş. Taşeronları da içimizdeki “bizim çocuklarmış!”

Türk insanını sağ ve sol diye ayırıp birbirine vurduran, bununla da yetinmeyip Alevi ve Sünni çatışması çıkarmak isteyen ve Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta bunun provalarını yapan, bu çatışmalarla netice alınamazsa meseleyi Türk-Kürt çatışmasına dönüştürebilmek için küresel terörizmin uzantısı olan PKK’yı icat eden ABD, bu icadını 12 Eylül darbesiyle birlikte sahneye koydu. Çekiç güç ve 36. paralelin kuzeyini, uçuşa yasak bölge kapsamına alarak PKK’yı koruma altına aldı. Onlara lojistik destek sağladı, eğitim verdi. PKK ile mücadele adına, Güneydoğu’da olağanüstü hal ilan ettirdi. İsyanla mücadele adına, sivillerin topluca yerlerinden edilmesi, toplu cezalandırma, işkence, baskı, faili meçhul cinayetler ve terörist cenazeleriyle bölge halkının TSK mensuplarını teröristlerden daha kötü görmesinin zeminini hazırlattı.

ABD gibi büyük devletler, 50-100 yıllık planlarla, bizim gibi büyük devlet hafızasını kaybetmiş mankutlaşmışlar ise seçim odaklı planlarla geleceğin yol haritasını hazırlar. ABD son elli yılda Türk nüfusun kontrol altına alınması için gönüllü kuruluşları vasıtasıyla ve parasal destekler sağlayarak ‘nüfus planlaması’ çalışması yaptı ve bunu hükümet politikalarına kattı. Kürtlerin doğurganlığını teşvik etmek için geleneksel çok eşli evlilikleri belgesellere konu ederek teşvik etti. Kürt nüfusu kendine sermaye yaptı. Bu günlerin alt yapısını 50 yıl önceden hazırladı.

ABD’nin, Türkiye’yi de içine alan “BOP” projesi, Bush döneminde kotarılmış bir proje değildir. O proje, SSCB’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılıp iki Almanya’nın birleşmesiyle tek kutuplu hale gelen dünya sonrasında, ABD’nin ekonomik çıkarlarını korumak için yeniden konumlanması projesidir ve en az 50 yıl öncesine ait bir hazırlığın sonucudur.

Türkiye’nin gayri iradi olarak kendini BOP’un eş başkanlığında bulduğu bu projenin esası; ABD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki enerji yataklarındaki çıkarlarını korumak ve bu bölgede yer alan dünya enerji yollarını kontrol altında tutmak, yenidünya düzeninde borsa ve küresel sermaye emrindeki ABD-İsrail İmparatorluğu’nu tesis etmektedir. Bu bakımdan İsrail, projenin önemli ayaklarından biri olup İsrail’in bölgedeki güvenliği projenin önceliklerinden biridir. Kürt kartı da bu pokerde ABD’nin elindeki önemli kozlardan birisidir. ABD; Irak, Suriye, İran ve Türkiye Kürtlerinden oluşan, ABD-İsrail güdümlü bir “Büyük Kürdistan” vaadiyle bölge Kürtlerini kendi devletlerine karşı isyana hazırlıyor.

Bu amaçla oluşturduğu PKK terörü ve onunla yürütülen ölçüsüz mücadele sayesinde,  Güneydoğu’da yaşayan milyonların, acı hatıralarıyla birlikte Anadolu’nun dört bir tarafına savrulmasını sağladı. Onlara, yerleştikleri şehirlerin varoşlarından, elli yıl geride oldukları modern yaşamları izlettirdi. Bu çelişkinin yıprattığı psikolojilerini PKK terörüyle Türk düşmanlığına evirilmesi için çalıştı. Türkiye’nin bu gün karşı karşıya olduğu durum; ABD ve İsrail açısından küçümsenemeyecek bir başarı… Çıkarlarına ters düşeni tek bir silah çekmeden kendi içinden vurmak… Bir Yahudi ve Amerikan askeri ölmeden ve çarpıştırdığın her iki tarafı stratejik ortak kılarak… (devam edecek)

Türk Milleti Denince Akla!

 

Hatırlarsanız çok eskilerde bir bisküvi reklamı vardı.Reklamda “bisküvi denilince akla hemen onun adı gelir” diye bir nakaratı bulunuyordu. Şimdi de Türkiye ve dünyada yaşananlara bakınca insanın aklına ister istemez bu nakarattaki gibi bir takım klişe şeyler geliyor.

Dünyanın zenginliğinin çoğunu paylaşan ülkelerde yaşayan insanlar;devletlerinin gücü ve politika uygulamadaki maharetleri nedeniyle,içte ve dışta meydana gelen olaylardan bizler gibi etkilenmiyor.

Onların güçlü devletleri,dünyanın zenginliğini elde etme savaşını kendi toprakları dışında verdikleri için vatandaşları;günlük gelişmeleri fark etmiyor ve adeta hiçbir şeyi umursamadan hayatlarına devam ediyor.

Biz de ise bunun tam tersi oluyor.Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik kriz,İtalya’nın iflası,İspanya ve Portekiz’deki gelişmeler,bizi etkiler mi diye yüreğimiz güp güp atıyor.

Mısır,Libya derken Suriye’ye kadar dayanan ve de ortalama aklın mantıkla izah edemediği olaylar,İsrail’in binlerce yıllık idealleri ve bütün bunların ülkemizde yaşananlara yansıması bizleri inanılmaz şekilde etkiliyor.

Dünya da bir türlü sona erdirilememiş ve erdirilemeyecek olan menfaat savaşı,ülkemize de;şike,yemin krizi,başörtüsü meselesi,anayasa değişikliği,Ergenekon ve Balyoz davaları,bölücü terör vs. olarak yansıyor.Bu yansımanın yoğunluğuda bizi hiç sevmediğimiz bir biçimde bunaltıyor.Ve hemen “aman ne olursa olsun” moduna geçiveriyoruz.

Adamlar o kadar tedbirli ki;futbol federasyonu,basın,kulüpler ve bil cümle vatandaşımızın haberdar olamadığı şike operasyonunu önceden biliyor ve Fenerbahçe’nin borsa da işlem gören hisselerinden hemen kaçıyorlar.Kitaplarında hiç zarar etmek kuralı yazmıyor.Bütün zarar,bu memleketin insanına yani Türk milletine kalıyor.

Türk milletinin gözünü Habur faciası bile açamadı.Son günlerde de Yüksekova’da evlerinden çıkıp,sokak ortasında kahpece arkalarından vurularak şehit edilen uzman çavuşlar hakkında çıt yok.Belki gözünüzden kaçmıştır diye söylüyorum,Samsun’un Ayvacık ilçesinde çıkan bir çatışmada bir PKK üyesi terörist yaralı olarak yakalandı ve akabinde yaralanan teröristin içinde bulunduğu grubun Kastamonu civarında bulunan grupla birleşmek üzere geçiş halinde olduğu açıklandı.Diyarbakır’da kaçırılan askerleri saymayalım isterseniz.Vah benim ülkeme vah!

Yollar,dağlar,ovalar,üniversiteler,sokaklar,şehirler,denizler güvensiz hale gelmiş.Gez geze bilirsen?

Yunan ekonomisi iflas etmiş ama Yunanistan Kardak kıyılarında inşaata başlamış ve Türk kıyılarında bulunan boş adalara ise asker çıkarmış.Hiç birimizin umurunda değil!

Ama bunları sakın yeni bir şey zannetmeyin.Türk milleti zenginliğin içinde sıkıntılı bir züğürt hayatı yaşamayı çok sever.Cari açık falan bize vız gelir.Biz ne açıklar gördük,allem eder kalem eder açıkları kapatırız.Kapatamazsak biraz toprak veririz hallederiz olur biter.Tarih bunun örnekleri ile dolu…

Benim Türk milleti denince,aynı bisküvit reklamında olduğu gibi aklıma hep aynı şeyler gelir.Bakın Bilge Kağan bize nasıl sesleniyor: “Ey Türk Milleti! Hür ve hakimken,mutlu ve güçlüyken niçin kendine,ülkene ve töre’ne ihanet ettin de yenik düştün.Niçin yenik düştüğünü bilmelisin ve hiç unutmamalısın!Ancak o zaman bir daha öyle olmamayı başaracaksın!..” Kimin aklına gelir;kaç yüz kere yenik düştük,hangi bedellerle paçayı nasıl kurtardık ve Bilge Kağan’da kimdi diye?

Gördünüz mü,bazı konularda millet olarak bisküvi reklamında olduğu gibi hemen akla gelen sabıkalı bir markayız…

Biz bunları biliyoruz,bunlar çok eskide kaldı diyorsanız,hemen yeni tarihli bir misal vereyim.Rahmetli Fevzi Çakmak 1927 yılında basılan “Batı Rumeli’yi nasıl kaybettik?” adlı kitabında,Selanik Valisi Mehmet Nazım ve on yedi arkadaşının imzasıyla 05.Kasım.1912 tarihinde Hasan Tahsin Paşa’ya tebliğ ettikleri karar ile “… düşmanın şehre yaklaşması gerçekleşirse,konsolosların davet edilerek aracılıklarının istenmesi ve bazı şartlarla teslime onay verilmesi bu kez de kararlaştırılmıştır.” diye teslim olma arzularını ikinci kez tekrar ettiklerini belgeleyerek belirtmektedir.Yani isteyerek teslim olma durumu.Gel de bir “ah” çekme!

Bu karar da Selanik’in Müslüman Türk halkının isteği önemli rol oynamıştır.Rahmetli Çakmak bunu “Talihin ne garip cilvesidir ki;hürriyetin beşiği olmayı paylaşamayan,Selanik ve Manastır düşmana teslim olmakta yarışıyordu…” diye anlatıyor.

Günümüzde artan bir şekilde yoğunlaşan ve beynimizi,cebimizi,hayatımızı kemiren tüm olaylar ve bu olaylar karşısındaki acziyetimiz,Türk milleti tanınmayınca hiç anlaşılamaz.Onun için gelip geçen her padişaha “padişahımız çok yaşa” denmesinin ve Yunan ordusunun Yunan bayrakları ile karşılanmasının,Amerikan ve İngiliz mandacılığına soyunmanın ve BOP projesinin bir ayağı olmanın, perde arkası görülmeden,doğru bir yöne gitmemiz mümkün olmaz.Belki kabul edemezsek de,bisküvi reklamı örneğinde olduğu gibi Türk milleti denilince hemen akla bazı gerçekler gelmelidir.

Silah Bırakmayan Örgütle Müzakere Sonuç Vermez

Silvan’da PKK ile çatışmada 13 şehit vermemiz infial uyandırdı. Oysa bu olaydan önce, bir ay içinde PKK saldırılarında 11 şehit verilmiş, 2’si asker 3 vatandaşımız PKK tarafından kaçırılmıştı. Ne devlet erkânında, ne medyada ne de halkta ciddi bir tepki olmamıştı. Sadece “ateş düştüğü yeri yakmıştı.” Demek ki kamuoyunun tepki vermesi için, şehit sayısının birer üçer olması yetmiyor, toplu şehitler vermemiz gerekiyormuş.

Şehit haberleri ajanslara düştükten az sonra DTK, Aysel Tuğluk’un ağzından “demokratik özerklik” ilan etti. (Özerklik ilan edilen kongrede bir AKP milletvekilinin de olması, en hafif tabirle bir talihsizlik olmalı.)

PKK acımasız bir terör örgütü. Ancak bu terör örgütünün “uzantıları” var. Siyasi kanadı, TV’leri, gazeteleri var. Hâkim oldukları belediyeler, yerel parlamento mahiyetinde kurumları, şehir örgütlenmesini yürüten yapılanmaları var.

PKK ve onun İmralı’daki liderinin bütün fikirlerini, düşüncelerini ve talimatlarını bu uzantıları vasıtasıyla günlük olarak takip edebilmekteyiz.

Özgür Gündem adlı gazeteden de böyle bilgiler almak mümkün. Bakınız, bu gazetede Silvan olayından bir gün önce yayımlanan İmralı Diplomasisi Kesin Zafer Yolundabaşlıklı yazıda neler deniyor: İmralı’da süren görüşmeler, belli ki, çok ciddi bir aşamaya doğru evriliyor. Ama Kürt Özgürlük Hareketi bu “görüşmeler yüzünden oyalanıyor mu?” Eğer siz “bir şey” yapacakken, bu “görüşmeler yüzünden” o şeyi yapmayı “erteliyorsanız”, biliniz ki “oyalanıyorsunuz. Ama geçen zaman göstermektedir ki, bir yandan “görüşmeler sürmekte” diğer yandan da “yapılmak istenen her şey yapılmaktadır.” Görüşmeler yüzünden “ertelenenhiçbir şey yok!

Yazıda devamla şunlar anlatılıyor: “Sonuç şu: Görüşmeler sürerken Kürt Özgürlük Hareketi her alanda güçleniyor; Kürt sorununda çözümsüzlük yanlıları her alanda zayıflıyor. “Görüşmeler”, “kimlik ve dil” talebinde bulunan bir örgütün önderiyle yapılıyor. Bu görüşmeler sürerken, Kürt Özgürlük Hareketi adım adım fiilen meşrulaşıyor. Hiçbir somut hedefe doğru yürüyüş, bu görüşmeler yüzünden ertelenmiyor. PKKkendini dağıtmıyor“, Öcalansız ve PKK’siz çözüm artık kimsenin aklından bile geçmiyor.”

Yazıda ayrıca “Abdullah Öcalan’ın tüm Kürt özgürlük hareketi için önder rolü” vurgulanmakta ve son söz olarak “işler sanıldığından da iyi gidiyor” hükmü verilmekte.

Keşke şu cümlelerin yanlış olduğunu söyleyebilseydik: Görüşmeler devam ediyor, PKK kendini dağıtmıyor, özerklik ilan ediliyor, şehitler vermeye devam ediyoruz. Bu görüşmeler yüzünden PKK gerçekten hiçbir şey ertelemiyor. İşler PKK açısından iyi gidiyor.

****

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün ”Milletin tekrar birbiriyle kucaklaşmaya başladığı, birbiriyle konuşmaya başladığı bir zamanda teröristlerin bu saldırılarının altında çok maksat aramak gerekir” açıklamasını anlamakta güçlük çektim.

Cumhurbaşkanının, “milletin birbiriyle kucaklaşması ve konuşmasından” kastı, “Kürt siyasi hareketi” ile Türk toplumu arasında ise, bu pek doğru değil. Çünkü bu hareketin siyasi kolu Meclis’e girmemekte devam ediyor. Kurulması hedeflenen Federe devletin parlamentosu olarak yapılandırılan DTKözerklikilan ediyor. Hareketin propagandistleri aşırı bir özgüvenle, çoğunluğa ve devlete meydan okumaya devam ediyor. (Mesela BDP milletvekili Sabahat Tuncel 8 askerimizi şehit eden canlı bombayı kahraman ilan ediyor, yapılan eylemin siyaseti özgürleştirdiğini söyleyebiliyor.)

İmralı’da, “devlet yetkilileriile örgüt lideri arasında sürdürülen görüşmelerin kastedilmiş olacağını da sanmıyorum. Çünkü bu görüşmeler hakkında, milletin -Öcalan’ın açıklamaları haricinde- bir bilgisi yok. Görüşmecilerin milleti temsil ettiğini söylemek de mümkün değil.

AKP ve CHP arasında yapılan görüşmelerle CHP’nin yemin krizinin çözülmesini kastedilmiş ise, bu görüşmeleri Silvan olayı ile irtibatlandırmak doğru olmasa gerek.

Ancak Cumhurbaşkanının, “terör örgütünün de bütün dünyanın da çok iyi bilmesi gerekir ki; devletimiz, asla tehditlere, şantajlara ve bu tip şiddete boyun eğmez” sözünü anlamak daha kolay olmalı. Anlaşılan odur ki, terör örgütü bu tür şiddet olayları ile Türk devletini tehdit etmekte, görüşmelerin lehine yürümesi için şantaj olarak kullanmaktadır.

Yani yapılan müzakereler, silah bırakmayan ve bırakmak niyeti de olmayan bir terör örgütü lideri ile yürütülmektedir. Eğer Öcalan’ın yakalandığı dönemde yaptığı gibi örgütün silahlı gücünü Türkiye sınırları dışına çıkarması ile yetinilecekse tehdit ve şantaj devam edecek demektir.

Öcalan’ın, “açılım” sürecinde ortaya koyduğu, “özerk” devletin “özsavunma gücünü”  oluşturmak üzere silahlı PKK güçlerini kullanmak istediği bir sır değil. O halde, silahlı örgütün terör şantajı altında yapılan müzakerelerden netice almanın mümkün olmadığını Devletimizi yönetenlerin anlamış olması gerekir.

Nitekim Başbakan Erdoğan da, “olayın milletçe herkesi üzdüğünü, terör örgütü PKK’nın ne kadar samimiyetsiz olduğunu, yine kötü niyetli bir uygulamasını ortaya koyduğunu” belirtti.

Ve Başbakan Erdoğan en kesin ifadelerle tavrını ortaya koydu: “Eğer bunlar bir barışı istiyorlarsa talep ediyorlarsa yapacakları tek şey vardır, o da şudur: Bir defa terör örgütü silahı bırakacaktır. Silahı bırakmadıkları müddetçe ne operasyonlar durur, ne de bu süreç daha farklı bir noktaya doğru gider. Bundan sonraki süreç çok daha farklı stratejilerle ve uygulamalarla kendini gösterecektir.”

“Bir defa şu 4 temel ilkemiz değişmez; tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Burada kimse bizden geri adım beklemesin.

Evet, Sayın Başbakanımız, inanın gönlümüzü ferahlattınız. Milletimiz, şehitlerinin acısını yüreğine gömmeye hazır. Yeter ki “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” ilkesi çerçevesinde, bugüne kadar yapılanlardan farklı strateji ve uygulamalarınızı ortaya koyunuz.

Dört gözle bekliyoruz.

AB, Türkçe vs.

                  

                     

                    Sağında Türk, solunda İslam Alemi’yle önemliyse eğer

                    Baş olmak varken ikisine, AB kuyruğunda niçin gezer?

 

                    Bırakarak Alem-i İslam’ı dünyada, yetim ve öksüz!

                    Türk Dünyası terk edilip, kendi haline oluyor köksüz!

 

                    Türkiye Ermenileri Patriği, İkinci Mesrob çok memnun

                    Çünkü biliyor ki, AB elinde olur Türkiye, pek zebun

 

                     “Türkiye’yi bölme propagandası” oldu serbest!

                     Böyleler, yakasından tutulmalı değil mi der-dest?

 

                      Daha mürekkebi kurumadan, çıktı olmaktan müzakere

                      “Serbest Dolaşım” gibi, birçok hayaller, düştü suya, kaç kere

 

                      Kendi halkına; etnik, dil, din ayrımı yapmak suçtur derken,

                      Niçin oluyor Avrupa, bozgunculuk tohumları eken?

 

                      Avrupa değil, o eski refah içinde, müreffeh Avrupa.

                      Hıristiyan bir kulüp olduğunu, söyleyip duruyor Papa.

 

                       “İngiltere’nin Baskı Oyunu” getirdi aklını başına Rum’un

                        Açığa çıkmasına vesile oldu, Güney Kıbrıs’taki durumun

 

                        Daha sıcağı geçmemişken 3 Ekim’in, dün bir bugün iki

                        Olmayacak duaya belli oldu, kimlerin  “Amin”  dediği

 

                         “Hayır” dedikleri halde, Annan planına Rumlar, alındı AB’ye

                         Türkler  “Evet”  dedikleri halde, cezalandırıldılar acaba niye?

 

                          Kimi vatandaş Ahmet, AB konularında çok saf!

                          AB’nin isteklerini hiç düşünmüyor, ne tuhaf

 

                          Çünkü, öyle toz pembe hayaller, kurduruluyor ki ona!

                          Hazırlanıyor sanki o, hiç gelmeyecek olan bir sona!

 

                           Karıştırılıyor, AB halkı ile resmiyet birbirine

                           Halklar, kendi resmiyetinden habersiz yaşıyorsa kime ne?

 

                           Mahkeme kararları, eleştirilirse bir ülkede

                           Doğru yanlış başka mes’ele, istikrar kalmaz yine de

 

                           II. Meşrutiyetle başlayan, o güzel ve hür ortam

                           Yazık edildi ayrılıkçılarla, olmadı hürriyet tam

 

 

                            Bugün de fazilet olan Cumhuriyet ve nazlı Demokrasi

                            Heder ediliyor çocuklarınca, olarak devlete asi

 

                            Bugün de çullanıyor üstüne, bütün dünya Türkiye’nin

                            Paranoyak diye üstüne yürünüyor, böyle diyenin!

 

                            Yabancılara peşkeş çekilirken, Milli Kuruluş’lar bir bir

                            Esef ediliyor, Milli Kuruluş’a gitti diye Erdemir!

 

                            İstiklal ve Hakimiyet’in kaybına, deniyor zafer!

                            Bu başka değil, olur ancak, yokluğa doğru bir sefer!

 

                            Sanki tarih, işletilmek isteniyor geriye doğru!

                            Milli Mücadele’yi, asla unutmuyor elin oğlu!

 

                            Unutmak, ne yazık ki, bize mahsus tarihi bir gaflet

                            Oysa Batı, bize karşı, ne çok besliyor kötü niyet

 

                            Haklı olmakla; hata bizde, kusur bizde, suç bizde!

                            Ne demek Batı’da hata arayış, suç kendimizde?!

 

                            AB Müzakere Çerçevesi, işte önümüzde apaçık

                            Diyorlar: Hiç itirazsız, kabul etmelisin değilsen kaçık!

 

                            Çünkü, Türk insanı adam olmaz diyerek, uyutuluyor

                            Dün Mandacılar böyle diyordu, ne çabuk unutuluyor

 

                            Basın, oldu sanki, geçmişin tam birer Mütareke Basını

                            Batı’nın, eleştirmiyor hiç mi hiç, ne A’sını ne B(a)’sını

 

                             Ne yapsa, ne etse yaranamıyor bir türlü, AB’ye

                             Yola taş koyuyor Batı; ağzıyla kuş tutsa Türkiye

 

                              Dünya’da yok karşı çıkan, bu derece kendi devletine

                              Batı leş kargaları üşüşüyor, kemiğine etine

 

                               Olduk, iki paralık Rum’un maskarası

                               Gidiyor Kıbrıs elden, bunun yok şakası

 

                                Geçmişi, statükocular diyerek tenkit edenler

                                Oldu, Kıbrıs’ı Rum’a vermek için eliyle yedenler

 

                                Türk Dünyası ile İslam Alemi’nin olsun diye arası

                                Türkiye’den istendi tutması, etkili liderlik asası

 

                                Bir Türk T(e) V(e)’si derse, hafta sonu haberleri için “weekend!”

                                Atılmış olmuyor mu güzel Türkçe’nin boynuna, yağlı kemend?

 

                               Şu sorunu veya mes’eleyi  “Sizden alayım!” denir oldu!

                               O cümle  “Size sorayım.” şeklinde kurulmalı değil miydi?

 

                                Türkçe, Türklerce, Türkiye’de kaldı   -yazık-  öksüz!

                                Bu vurdum duymazlık, yapar bizi, zamanla köksüz!

 

                                Öncelik, her şeyin büyük harflerle yazıldığı Türkçe’de

                                 Antik isimler yer almalı, ancak parantezler içinde

 

                                 AB’ye karşı durmak ne mümkün, istekleri: Ayet!

                                 Böyle bakışın sonu getirir, elbette  “Vesayet!”

 

                                  Eğer istersen, değil Türkiye’de; olmak dünyada büyük yazar!

                                  Türklerin aleyhine, oynatmalısın kalemini, azar azar!

 

                                  Üstelik, bir de aday olmak istersen, Nobel’e

                                  Vurmalısın Türklerin tarihini, yerden yere!

 

 

 

 

 

 

Hiyeroglif Yazı ve Napoleon Bonaparte

Hiyeroglif yazı Mısır’da İ.Ö. Dört binden İ.S. 400’üncü yıla kadar kullanılmıştır. Yaklaşık 700 şekilden oluşan bir yazıdır. Hiyeroglif ismini Yunanlıların verdiği ve kutsal yazılar anlamına geldiği kabul edilmektedir.

Hiyeroglif yazıların okunması bilim adamlarını çok uğraştırmış ve yormuştur. Yazının çözümüne ilk defa Jean- François Champollion (Jan Fransuva Şampolyon) ismindeki bilim adamı ulaşmıştır.

Okunan ilk kelimeler Firavun Ptolemees ile Kraliçe Kleopatra’nın isimleri olmuştur. Fransız askerinin siper için yaptığı kazıda büyük bir taş kitabe ortaya çıkmıştır. Taşın üstünde hem eski yunanca hem de hiyeroglif yazının bir arada olması Dr. Champollion’un 17 harfli hiyeroglif alfebesinin on bir harfini tanımasına yardımcı olmuştur.

Ancak bu bulgular yeterli olmamıştı çünkü eski mısırlılar isimleri harflerle yazmalarına karşın somut ve soyut olayları ve düşüncelerini yedi yüze yakın şekillerle ifade ediyorlardı. Uzmanların çalışmaları otuz yıl kadar devam etmiş sonunda Dr. Champollion, hiyerogliflerin okuma anahtarını insanlığın hizmetine sunmuştur.

Napoleon ‘nun bu araştırma ve çalışmalarda ki yeri nedir?

Napoleon 10 yaşında girdiği askeri okuldan 16 yaşında topçu teğmeni olarak Fransız ordusuna katılmıştır. Çok çalışkan, zeki ve hırslı yapısıyla sür’atle yükselmiş, genç yaşında önemli görevlerde bulunmuş ve rütbe kazanmıştır. Özellikle Fransız devrimine karşı iç ve dış saldırıları başarı ile önlemiştir.

Avusturya, İngiltere, İtalya gibi monarşi ile yönetilen ülkelerin Fransız devrimine karşı başlattıkları askeri saldırıları püskürterek yabancı kuvvetlerini yenerek ulusal kahraman olmuştur. Artık general rütbesindedir. Yaşı 28’dir.

Giderek çevresi genişleyen bu genç general devrim hükümeti Direktuvar’ı ürkütmüştü. Paris’ten uzaklaştırılması gerekiyordu.

Direktuvar, Kuzey Afrika’dan Hindistan’a kadar uzanan bölgede hakimiyet kurmak için Napoleon komutasında güçlü bir ordunun hareketine karar verdi.

Napoleon sür’atle Malta’yı, İskenderiye’yi ve Kahire’yi işgal ederek Suriye’ye kadar geldi. Akka kalesine dayandı.

Kale komutanı Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini alarak geri çekilmek zorunda kaldı. Bu arada Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’nın donanmasıyla Mısır’a gelmekte olduğunu haber alınca askerlerine uzun siperler kazdırmaya başladı.

İşte bu kazılar esnasında yazımızın başında söz ettiğimiz taş kitabe ortaya çıkmıştır.

Türk kuvvetleri gelmeden Napoleon tekrar Paris’e dönmüştür. Sonuçta Mısır, Kahire ve İskenderiye tekrar Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Hiyeroglif yazılar artık kullanılmamaktadır. Bir iki devlet dışında alfebeye dayalı yazı kullanılmaktadır. Üstünden binlerce yıl geçse de insanlık belleği bir şeyleri günümüze taşımış gibidir.

Çok zehirlidir ifadesi için çaprazlanmış iki kol kemiği üstündeki kuru kafa, dikkat elektrik çarpar diyen zik zaklı yıldırım resmi, bütün parmakları kapalı yalnız işaret parmağı açık tek yön gösteren el işaretleri günümüzün modern hiyeroglifleridir.

 

Türkiye’nin İç ve Dış Güvenliği

 

Bölücülük ve bu suçu teşvik hiçbir zaman hürriyetler sahasında yer alan bir konu değildir. Türkiye ve Türk Milletinin bütünlüğü değişmez bir esastır. Etnik ve inanç farklılıkları bütünlüğü zaafa uğratacak nitelikte kullanılmaz. Toprak ve millet bütünlüğünü güçlendirecek müessir tedbirler süratle alınmalıdır. Bölücülük ve terörün iç ve dış kaynaklarını kurutmak için kesin ve kararlı mücadele yürütülmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının başlangıç bölümünde “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu anayasa Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşması azmi yönünde; Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu belirtilmiştir.

Ülke savunması güçlü tutulmalıdır. Dünya siyasetinde ortaya çıkan yeni gelişmeler ve Türkiye’nin çıkarlarını uluslar arası siyasi platformda tehlikeye sokmaktadır. Bunlar AB ve ABD, Balkanlarda, Ege ve Kıbrıs’ta, Ortadoğu, Kafkasya ve Türk Cumhuriyetiyle olan ilişkilerimizde belirgin hale gelmiştir. Tüm Kuzey Iraktaki Türk bölgeleri ( Kerkük, Telafer, Erbil, Musul ) kaybedilmiştir. Türk Cumhuriyetleri ve mücavir ülkeler bizim tabii ve tarihi birlik havzamızdır.

Milli kültürümüz ve onun çok önemli bir unsuru olan Türkçenin korunması vazgeçilmez bir hedef olmalıdır.

Bugün Türkiye’mizde ki olumsuz manzara sonucunda insanlarımız bezgindir. Kırgınlık içerisindedirler. Ve yeni ümitler ve çıkış yolları aramaktadırlar.

Ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur. Çünkü Atatürk Gençliğe Hitabesinde ” Bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” demiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünya durdukça yaşayacaktır.