13.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1164

Dualarımız Neden Kabul Olmuyor -2

 

Öncelikle, Ramazan-ı  Şerif’in
Âlem-i İslam’a, tüm insanlığa huzur, barış ve adalet getirmesini temenni ediyorum.
“Rabbimiz sen bize dünyada ve ahirette iyilik ver.
Bizi Cehennem ateşinden koru.”
Geçen haftaki İbrahim Ethem Efendi’nin buyurduklarına maddeler halinde devam edersek ;

7 –  Ölüm haktır diyorsunuz, gereğini yapmıyorsunuz.
Çevrenizden, eşinizden, dostunuzdan gidenleri görüyorsunuz.
Fakat ibret alıp ölüme hazırlık yapmıyorsunuz.
Ölüm hiç size gelmeyecekmiş gibi davranıyorsunuz.
Ölene üzülmek, sahibine taziyede bulunmak elbette insani bir durumdur.
Ama akıllı insanlara düşen bunların yanında ona da hazırlık yapmaktır.
24 saatin ne kadarını Ahiret ne kadarını da dünya için kullanıyorsunuz .
Hz Ali (r.a.) nin meşhur bir sözü vardır :
“İnsanoğlu gaflet uykusundadır, ölünce uyanır ama iş işten geçmiş olur.
Asıl olan ölmeden uyanmaktır.”
Cenab-ı Hak cümlemize ölmeden gaflet uykusundan uyanmayı nasip etsin!

8  – Başkalarının ayıplarıyla meşgul oluyor, kendi hatalarınızı görmüyorsunuz.
Mevlana (k.s.) başkalarının ayıplarını görme hususunda gece karanlığı gibi,  iyiliklerini görme hususunda da güneş ışığı gibi olunuz buyuruyor.
Birde başkalarının ayıplarını değil de kendi kusurlarımızı görüp düzeltmeye (herkes kendi kusurunu düzeltmeye çalışsa) hem kırgınlıklar ve küskünlükler olmayacak hem de hatalarımızdan kurtulmuş olacağız.
İnsanların başkalarının kusurlarını düzeltmeye çalışmaları, aralarındaki ayrılıkların daha da derinleşmesine sebep oluyor. Kırgınlık ve küskünlüklerin artmasından başka bir işe de yaramıyor maalesef…
Bu durum  aslında zaman ve emek israfı demektir.

9 –  Allah’ın verdiği rızıkları yiyor, şükretmiyorsunuz.!
Şükür, çatlayana kadar yedikten sonra, Elhamdülillah  Yarabbi sen olmayanlara da ver demek değildir.
Şükür olanların olmayanlara vermesidir. O’nun mekânında yaşıyor, O’nun mekânında günah işliyorsunuz. Allah’ın nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Nimeti verene, iyilik yapana teşekkür gereklidir. Bizler gibi medeni insanlara nankörlük yakışmaz.
Günahta işleyecekseniz!  Allah’ın arzını terk ediniz.  O’nun nimetlerini yemeyiniz.
Ondan sonra istediğiniz kadar günah işleyiniz. İnsanlık iyiliğe teşekkür etmekle başlar.
İyiliğe teşekkür etmeyenler Allah’a da şükretmezler . İnsanoğlu bir nefeste Allah’a iki şükür borçludur. 
Nefes alamazsa patlar ölür, aldığı nefesi veremezse çatlar ölür.

10    –  Cenazeyi defnediyor ibret almıyorsunuz.!

Definden sonra yine günleriniz gaflet ve delalet içerisinde geçiyor.
Günahlarla yaşamayı alışkanlık haline getiriyorsunuz.

Peygamberimiz(sav) şöyle buyuruyor:

“Nice insanlar vardır ki kazanmak için kir pas içerisinde kalırlar, rahat yuvalarından mahrum olurlar.
Fakat bu insanların yedikleri haram.
İçtikleri haram.
Vücutları haram ile beslenir.
Sonra ellerini kaldırarak
Ya Rab Ya Rab!
Diye dua ederler”
Ya Rab Ya Rab demekle dualar kabul olmaz ki !
İbrahim Ethem Hazretleri böyle buyuruyor.
Bilemiyorum yeterince açıklayıcı oldu mu?
Şu anki dua anlayışımız ,
Bektaşi’nin abdestsiz namaz kılmasından farklı değildir.
Kabul olabilir dualar yapabilmek dileğiyle…

 

Makinaların Yükselişi

0

 

Çocukluğumuz Arnold Schwarzenegger’in başrol oynağıdı Terminatör filmleri ile geçti denilebilir. Makinalar insanların yerini alacak mı?

Akıllı makinalar kontrolü ele geçirebilir mi? Bunları bilmiyorum.

Ama Tayvanlı Teknoloji üreticisi Foxconn CEO’su Terry Gou üç yıl içinde işçilerin yerine 1 milyon robot kullanacaklarını söylüyor. Ben Terry’nin yalancısıyım.

FoxConn

Foxconn ismini ilk defa duymuş olabilirsiniz. Aslında onu tanıyorsunuz. Başta Apple, Sony, Nokia olmak üzere pek çok teknoloji firması için Çin’de üretim yapan dev tesislerin sahibi olan firma.

Kullandığınız Iphone, Ipad, Android Tablet gibi pek çok zamazingo Foxconn fabrikalarında ortaya çıkıyor.

Şirket şu anda 1 milyonu Çin’de olmak üzere 1.2 milyon insan çalıştırıyor.

Foxconn teknoloji firması olduğu için hali hazırda 10.000 robot kullanıyor. Bu sayı önümüzdeki sene 300.000 ve sonraki sene 1 milyon olacak.

Robotlar fabrikada boya püskürtmek, kaynak yapmak, montaj gibi işleri yapacaklar.

Firma, geçtiğimiz yıllarda, ağır çalışma koşullarından dolayı yaşanan işçi intiharları ile gündeme gelmişti.

İşçilerin çalışma koşullarını düzelteceği yerde fabrika yöneticileri “Sen misin koşullardan şikayet eden?  Keyfin bilir.” dedi. Robotları sahaya sürdü.

Robotlar verimlidirler, yorulmazlar, sigara ve alkol kullanmazlar, işe geç gelmezler, iş  koşullarından şikayetçi olmazlar, sendikaya üye olmazlar , hata yapmazlar.

Galiba  işcisin sen, işci kal bile demeye fırsat kalmadı. İnsanların yaptığı pek çok mekanik işi kademeli olarak robot cihazlar devralıyorlar.

Peki insan ne iş yapacak?

 

Kayıp Coğrafyalarımızdan Haberler – II

0

MOENA LA TURCHİA

İtalya’nın kuzeyinde, Avusturya sınırında bir kasaba. II.Viyana Kuşatması’nda esir düşen bir Osmanlı yeniçerisi bu köyde tedavi edilmiş, sonra köy halkını Dükalığın adaletsiz vergilerine karşı ayaklandırmış ve köy halkının sevgilisi olmuş. Kasaba halkı da onun geleneklerini 325 senedir yaşatır olmuş. Başlık parası dâhil Türk örf ve adetlerini benimsemişler. Türkçe bilmiyorlar ama Küçük Türkiye’de doğduk diyorlar. Ve her yıl Türk kıyafetlerini giyip, kasabanın simgesi olan ay yıldızlı bayraklarını alıp festival düzenliyorlar. Bir de bizi bekliyorlar.

MOENA LA TURCHİA

FAYMONVİLLE

Belçika’nın Arden bölgesinde yaşayan, ay yıldızı sembol olarak tanıyan ve Haçlı Seferlerinde Türklere karşı savaşmayı reddettikleri için bu ismi aldıkları kabul edilen bir köy dolusu insan. Futbol kulüplerinin ismi Turkania. Her yıl yaptıkları ay yıldızlı festivale Avrupa Türkleri de ilgi gösteriyor. Türkiye Cumhuriyetiyle de temas kurmak istediler ama ilgi görmediler. Fehriye Erdal’a karşı Faymonville.

FAYMONVILLE

TURKEİJEWEG / TURKEYE

16.yy’da 1.500 Osmanlı forsası

İspanya’ya karşı Hollanda’ya destek vermek için bu köye yerleşiyor.

Bir asra yakın bu görevi bihakkın ifa ediyorlar ve Kral adlarını o köye hatıra olarak veriyor.

Köy, ülkenin Zeeland bölgesindeki Sluis kasabasına bağlı. Hane sayısı ise 50. Köyde en çok tanınan kişi merhum Barış Manço. Köyü ilk keşfeden de o.

KOKOS (COCOS) ADALARI

Hint Okyanusu’nda, Endonezya açıklarında bir İslâm adası. Aynı zamanda İngiliz Milletler Topluluğu üyesi. Keyling Adası olarak da bilinir.

Daniel Defoe’nin meşhur eseri Robinson Kruze’nin burada geçtiği kabul edilir.

Jurassic Park filmi de bu adada çekilmişti.

Halkı Müslüman Malay’lardan müteşekkildir.

Bayrağı Türkmenistan bayrağının simetriği. Başkenti Bantam.

Yüzölçümü 14 km2. Nüfusu bin kişi.

KOKOS (COCOS) ADALARI

SİNT ANNA TER MUİDEN

Türkiye Köyü’ne 15 dakika uzaklıkta, Sluis’in 1 km. batısında bir kasaba. Muiden’liler zor durumdaki bir Osmanlı gemisine yardım edince padişah da onları ödüllendirmek için İstanbul’a davet etmiş.

Sultanın hediyesi olan gümüş hilâl kasabanın armasında.

Kasaba meydanında da hilâlli – tulumbalı bir çeşme mevcut.

SİNT ANNA TER MUİDEN

O gün bu gündür kasaba halkına ‘Türkler’ deniliyor. Ve Türkiye’den ilgi bekliyorlar.

Hani Çok Güzel Şeyler Olacaktı

0

Türkiye’de yaşayan ve hayatla bağlarını koparmayan herkes; “çok iyi şeyler olacak” cümlesini hatırlar.

Nasıl hatırlamayalım ki; karanlık kış günleri yerini aydınlık günlere terk ediyordu. Havaya, suya ve nihayet toprağa Cemre düştüğü günlerdi. Herkes, şenlikli ve bol yeşil bir bahar bekliyordu. Bütün tohumları çiçek açma sancısı tutmuştu. En önemlisi; 30 yıldır canımıza tak eden PKK belasından kurtulacağımızı müjdeleyen yalanların bile kutsandığı bir zamandı.

Hala hatırlamayanlar, internette arama motorlarından birine cümleyi yazıp sorgulasınlar. Bu öngörünün: Büyük bir geleceği görme ifadesi, tespitte sıfır hata… şeklindeki tanımlamaya ek olarak; Cumhurbaşkanımız Abdullah GÜL’ün, 10 Mart 2009 tarihinde, Ekonomik İş Birliği EİT’in 10. zirve toplantısına giderken, gazetecilere, (Kürt sorunuyla ilgili olarak) “önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacak” dediğine dair bolca habere rastlarsınız.

Cumhurbaşkanı o tarihte Manisa bağlarından birine girmiş olsa ve incelemesini tamamladıktan sonra bağ sahibine; “çok iyi şeyler olacak” dese, siz bu cümleden ne anlardınız?

Kış mevsimi bol yağışlı geçmiş, bağın bakımı yerinde, dallar tomurcuklanmış ve bahar başlıyor. Müsaadenizle; ‘bol mahsul alacağınızı ve iyi para kazanacağınızı’ kastettiğini anlayalım artık…

Cumhurbaşkanının bu sözleri her ne kadar hükümetin, ‘Demokratik Açılım Projesini’ kamuoyuna açıklamaya hazırlandığı günlere denk gelse de,  sözlerinin tamamından; somut birtakım verileri görerek böyle bir cümle kurduğunu ve sorunun sona ereceği, eskisi gibi bir ve beraber olacağımızı müjdelediğini anlarsınız…

Bu müjdeli haberin yarattığı sevinçle önümüze serilen “demokratik açılım” seccadesine binip “Simbat” gibi, sevgi ve kardeşlik ülkesine çıktığımız yolculuk, tam iki sene sonra DTK eş başkanı Aysel Tuğluk’un; “kötü şeyler olacak” sözüyle sarsıntı geçirdi. 13 tomurcuğumuzun,  açmadan solduğu gün, Aysel Tuğluk’un, DTK’nın “demokratik özerklik” bildirisini okumasıyla bizim bağa don düştü! Milletin yas tuttuğu gün, onlar, kutlama yaparak kanımıza ekmek doğradılar.

Bahar bekliyorduk, yaz geldi geçti. Şimdi hazandayız, hüzünlüyüz, can evimize ateş düşürenlere, seyredenlere,  ‘sabır’ tavsiye edenlere öfkeliyiz.

Cumhurbaşkanı bu yolculuğunda, gazetecilere başka şeyler de söyledi. Söylediklerinin tamamını hatırladığımızda, nasıl bir projeye bakarak “önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacak” dediği daha net anlaşılır. Cumhurbaşkanımız açıklamasında;

Kürt sorunuyla ilgili önümüzdeki günlerde çok iyi şeyler olacak. Barak Obama’nın seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştır. Yeni fırsatlar doğdu. Esas sorumluluk ABD’dedir. Herkese büyük sorumluluklar düşüyor. Türkiye ve İran’da dâhil olmak üzere tüm Ortadoğu ülkeleri de görevini yerine getirmeli. Gerçek anlamda yeni bir dünya düzeni kurma imkânı doğdu. Yeni bir çağ açılabilir. Ortadoğu’da kalıcı anlamda bir güvenlik sağlanabilir. Bunun için İsrail’in güvenliği konusunun halledilmesi şart.

Sayın Cumhurbaşkanı bu açıklamalarını, ABD Dış İşleri Bakanı Bayan Clinton’ın Türkiye ziyaretinde yaptığı ikili görüşme ertesinde ve Barak Obama’nın Türkiye ziyareti öncesinde yapıyor.

Yani ABD-İsrail İmparatorluğunun yenidünya düzeni hakkındaki yeni proje ve politikalarına vakıf olduğu zamanda.

Bu politika ve projelere göre Türkiye’deki PKK (Kürt) sorununda çok iyi şeyler olması; ABD’nin bölgedeki ekonomik çıkarlarının korunması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması şartına bağlanıyor.

Bunun için İran ve Türkiye ile birlikte bütün Ortadoğu ülkelerinin üstlerine düşeni yapması gerekiyor.

ABD’nin bölgedeki ekonomik çıkarları güvence altına alınmadı. İsrail’in güvenliği tam olarak sağlanmadı.

Ortadoğu ülkeleri henüz üstüne düşeni tam yapamadı. Suriye, Libya, Yemen’de direnişler devam ediyor ve en önemlisi İran; “Nuh diyor, Peygamber demiyor!” Bir tek Türkiye’nin çırpınmasıyla da bu iş olmuyor. Demek oluyor ki, biz, PKK (Kürt) sorunu konusunda Türkiye’de çok iyi şeyler olması için daha çok bekleyeceğiz. Daha çok evladımız şehit düşecek, daha çok ayrışacağız. İçimizdeki maşalar, devleti daha çok tehdit edecekler ve biz daha çok “fesuphanallah” deyip daha çook “ya sabır” çekeceğiz.

Bu acınacak halimiz bana şu fıkrayı hatırlattı: Adam önünde yürüyen hasmını görüp sinirlenir ve ensesine bir tokat aşk etmek ister ama yeterli cesareti yoktur. Yanından geçen züğürt bir delikanlıyı görür ve “şu adamın ensesine bir tokat at, sana bir akçe vereceğim” der. Delikanlı işin ucunda parayı görünce hemen kabul eder ve adamın ensesine- yaratana sığınıp- bir tokat patlatır. Tokadı yiyen, hışımla geri döner ve tam karşılık vereceği esnada delikanlı; “çok affedersiniz, sizi, arkadaşım Hasan sandım, ne kadar da benziyorsunuz” diyerek işi tatlıya bağlar. Hasmının ensesinde şaklayan tokatla yüreği yağ bağlayan zengin, bir tokat daha atarsan sana beş akçe daha veririm deyince,  bizim züğürt delikanlı, ben bu sefer ne derim diye düşünerekten bir tokat daha atar ki, yer gök inler. Can havliyle geri dönen mağdur; ulan bu sefer ne diyeceksin diye sorunca, delikanlı; valla ne diyebilirim ki, sende bu ense, bey amcada bu kese, bende bu züğürtlük oldukça sen daha çook dayak yersin!

Siz ne düşünüyorsunuz? Çok güzel şeyler olmasını sabırla ve umutla beklerken; daha çook şehit verip daha çook dayak yer miyiz?

Sahi bizim geleceğimiz, ABD’nin bölgedeki ekonomik çıkarlarının tesisine ve İsrail’in güvenliğinin sağlanmasına mı bağlı? Öyleyse İsrail’le niye kavga ettik? Büyük Kürdistan İsrail’in güvenliğinin olmazsa olmaz koşulu mu? Bunun için Türkiye’deki Türklerin ve Kürtlerin daha çok ayrıştırılması gerekmez mi?

 

Türkiye Normalleşiyor mu?

Olmazlar oluyor, hiç yaşanmamışlar yaşanıyor. TSK’da olan son gelişmeler hakkında sorulan sorular, (istifa eden Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in veda mesajında da) dile getirilen endişeler ve iktidar kanadından verilen cevaplardan bazılarını özetleyelim:

Ø  Yüksek Askeri Şura öncesi Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları istifa etti. Tarihimizde ilk defa olan bir olay bu.

Ø  Türkiye normalleşiyor. Türkiye demokratikleşiyor, ileri demokrasi ile tanışıyor. Eskiden olsa böyle bir durumda muhtıra veya darbe ile hükümet düşürülürdü.

 

Ø  Şu anda 173’ü muvazzaf, 77’si emekli olmak üzere 250 general/amiral, subay, astsubay ve uzman jandarma çavuşun hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunuyor. Komutanlar buna tepki verdi.

Ø  Suç işleyen cezasını çekmesin mi? Türkiye artık eski Türkiye değil. Kimse dokunulamaz değil.

 

Ø  Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek mümkün değildir.

Ø  Yargı bağımsızdır. Yürütmenin yargıya müdahalesini mi bekliyorsunuz?

 

Ø  Ege Ordu Komutanı Orgeneral Nusret Taşdeler, Tümgeneral Mustafa Bakıcı ve Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Hıfzı Çubuklu ve eski 1’inci Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hasan Iğsız’ın da arasında bulunduğu 17’si muvazzaf subay, 2’si sivil memur 22 kişi hakkında hazırlanan iddianame, İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nce oybirliği ile kabul edildi. İddianameyi hazırlayan özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Cihan Kansız, 7’si muvazzaf general ve amiral olan 22 sanık hakkında yakalama emri çıkartılmasını istedi.

Tam Yüksek Askeri Şura öncesi alınan bu kararlar, yargının TSK’nın şekillendirilmesinde araç olarak kullanılması değil midir?

Ø  Atamalardan sonra tutuklansalar daha mı iyi olurdu?

 

Ø  Haklarında henüz hiçbir kesin yargı kararı olmamasına rağmen, tutuklu bulunan 14 general/amiral ile 58 albay, hürriyetlerinin tahdit edilmesinin yanı sıra, mevcut yasalarımız gereğince bu yıl yapılacak Yüksek Askeri Şura’da değerlendirmeye girme hakkını kaybetmiş ve peşinen cezalandırılmıştır.

Ø  Ne yapalım yasalar böyle.

 

Ø  Bu durum birçok defalar yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen, soruna yasal çerçevede bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır.

Ø  Kanunlar kişiye özel uygulanmaz.

 

Ø  Soruşturma ve uzun süreli tutuklamaların bir amacının da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sürekli gündemde tutularak, kamuoyunda bir suç teşkilatı olduğu izleniminin yaratılmaya çalışıldığı, bunu fırsat bilen yanlı medyanın da her türlü yalan haber, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiği dikkatlerden kaçmamaktadır.

Ø  TSK içindeki komutanlar da -diğer bürokratlar gibi- hata yapıyorlarsa cezasını çekmelidir.

Dikkat ediniz. İktidar kanadının verdiği cevaplar genel kuralların çerçevesinde kalan, özel durumları açıklamayan cümlelerden oluşmakta.

Tezlerinin özeti şöyle: Eski Türkiye değişiyor. Eskiden her şey kötüydü, şimdi daha özgürlükçü, daha demokratik, daha çok milli iradenin yansıması olan gelişmeler yaşıyoruz. Bundan mutlu olmamız gerekiyor.

Oysaki özel durumda istenen sanıkların korunması, yargılanmaması değil. Darbelerin ve darbecilerin meşru gösterilmesi de istenmiyor. Talep, özgür ve demokratik ülkelerde geçerli olan, evrensel hukuk kuralları çerçevesi dışına çıkmamaktan ibaret.

Dile getirilen endişelerin arka planında şu düşünce var: (Yasama ve yürütmeden sonra) yargıya da hâkim hale gelen iktidarın, yargı gücünü kullanarak TSK’yı şekillendirmeye çalışması. Liyakat yerine sadakatin esas alınması.

Bunun yapılması aşamasında da TSK’nın itibarının azaltılması ve moralinin bozulması suretiyle caydırıcılık vasfını kaybetmesidir.

Geçmişte askerin darbelerle, muhtıralarla, andıçlarla siyasetin belirleyicisi olması normal değildi. Demokratik ülkelerdeki uygulamadan farklı olarak “rejimi koruma” görevini üstlenmesi de, demokratik ölçülerle normal kabul edilemezdi. Ancak şu hususları da ifade edelim:

Bir yanda terörle boğuşuyoruz. Ülkemizi bölmek isteyen güçler var. Bir bölgemizde özerklik ilan edilmiş. Çevremizdeki ülkelerde önemli çatışmalar devam ediyor. Komşu bir ülkenin (Ermenistan) Cumhurbaşkanı topraklarımızda gözü olduğunu ifade etmeye cesaret edebilmekte. Böyle bir coğrafyada ve zaman diliminde olan bir ülkede,

Ø  Bu kadar çok komutanın yargılanması normal değil. (İster yargılananlar suça bulaşmış olsun, isterse haksız ve hukuksuz bir yargılama söz konusu olsun. Her iki hal de normal değil.)

Ø  Bu kadar uzun tutukluluk süreleri normal değil.

Ø  TSK mensuplarını yargılayan mahkemelerde tahliye kararlarını veren hâkimlerin başka görevlere tayini normal değil.

Ø  Terör örgütü mensuplarının her türlü şımarıklığı anlayışla karşılanırken, çoğunlukla hayatının bir döneminde terörle mücadele etmiş komutanların -hem de tutuklu- yargılanmaları normal değil.

Ø  TSK’nın terör örgütü gibi gösterilmesi; her PKK saldırısında teröristleri mazur göstermeye çalışırken, TSK mensuplarının hatalarının tartışmaya açılması normal değil.

Ø  “Tartışmalı tutuklamaların” YAŞ kararlarının belirleyicisi olması normal değil.

Ø  YAŞ öncesi Ege Ordu Komutanı ve generaller hakkında yakalama emri çıkarılması normal değil.

Bu nasıl “normalleşmedir” anlamak mümkün değil.

“Türkiye normalleşiyor” diyenlerin, “Kürt meselesinin” vardığı bu aşamada özerklik ilanından, terör örgütü liderinin affı ve siyasi haklarının iadesi, “Kürtlerin” toprak talebi, vergi verip vermemesi gibi (toplumun sinir uçlarını uyaran) konuların gündeme getirilmesine verdikleri cevap da aynıydı: “Türkiye normalleşiyor.” Herhalde bu benzerlik de tesadüf değil.

Bir terör örgütünün ilan ettiği özerklik ne kadar “demokratik” olabilir ise, bu gelişmelerin götürdüğü Türkiye ancak o kadar “normal” olabilir.

NOT: Mübarek Ramazan ayının, Müslümanların normalleştiği ve dünyaya normal (olması gereken) olumlu katkılarını yapabilir hale geldiği bir dönemin başlangıcı olmasını diliyorum.

 

Bir Türk Aydınının Ardından

Türk kendi özyurdunda bile garip olduğu için ölümü de bir garibin ölümü gibi oluyor.

Bilmem tanıyormusunuz ama bütün ömrünü Türklüğe hizmet ederek geçirmiş bir Türk aydını olan Necdet Sevinç sonsuzluğa göç etti. Niçin “bilmem tanıyormusunuz” diye sordun derseniz, çünkü birçoğunuzun onu tanımadığını biliyorum.

Arkasından çok anlamlı yazılar yazıldı ve sözler söylendi. Ben Necdet Sevinç’i kaybedişimize başka bir açıdan bakmak istiyorum.

Necdet Sevinç; fikrini ve kalemini satmamış gerçek bir Türk aydını idi.

Türkiye’de bu tip bir aydın olunca; hayatınız çile içinde ve büyük ihtimalle hapis yüzü görmüş bir şekilde; maddi ve manevi mağduriyetlerle geçiyor demektir.

Hadi bunlara katlandık diyelim. Göreceğiniz en büyük ceza ise fikirlerinizin milletinizle buluşmasının engellenmesi olacaktır. Zaten yaşadığınız dönemde üç beş tane mücadeleci Türk aydını olur. Buna bir de sesinizin toplumca duyulması engellenince, karalar bağlamış gibi olursunuz. İşte Necdet Sevinç’in başına da bu gelmiştir. Çok değerli çalışmaları yeterince Türk milleti ile buluşamamıştır.

Halbuki Necdet Sevinç; misyonerlik, Osmanlı – Türk Devletinin yükselişi ve çöküşü, milli mücadele ve o dönemdeki etnik ihanet ve daha bir çok konu ile aklımızı ve gözümüzü açmayı başarmış bir Türk aydınıdır. Ama malum odaklar ve Türkiye’li bile olamayan medya; ne kadar kürtçü, bölücü, ermenici, AB’ci, ABD’ci, rusçu, almancı, yahudici, çinçi, arapçı bir çok haysiyetsiz adamı cilalarken, Necdet Sevinç gibi bir adamı hem de Türk milleti ve devleti  sırat köprüsünden geçerken, perde arkasında bırakmayı başarmıştır.

Necdet Sevinç ve onun gibilerinin hak ettiği değeri bulamadıkları ikinci taraf ise Türk milliyetçiliği cenahıdır. Necdet Sevinç’in; cenazesine katılmak veya arkasından methiyeler düzmek ona ve onun gibilere sahip çıkıldığı anlamına gelmez.

Maalesef Türk milliyetçileri; ne yapıp ne yapmadığının farkında değildir. Ne yazık ki; Türk Milletinin, ruhsal genetiğindeki iflah olmaz hastalıklar günümüzün Türk milliyetçilerini sarıp sarmalamıştır. Şöyle bir aynaya bakma zamanı çoktan gelip de geçmektedir. Organize olamayan ve içinde çıkan aydın vasfını taşıyan değerlerini koruyup kollamayan vefasız bir fikir hareketi; varlığını devam ettiremez.

Bu nedenle Türk milliyetçileri; bir an önce dünyevi ve nefsi arızalardan arınmalı, organize olmalı ve değerlerini sağlıklarında iyi yaşatmalı ve korumalıdır. Sadece çile vaad etmekle bu işler yürümez. Sonra yükü taşıyacak adam kalmaz. Bunu yapamazlarsa tarih onları da diğerlerinde olduğu gibi yargılayacak ve hükmünü verecektir.

Şahsiyetli bir Türk aydını olan Necdet Sevinç’in arkasından bana göre en anlamlı değerlendirmeyi yapanlardan biri de Yeniçağ Gazetesinden Yavuz Selim Demirağ idi. “Sağlığında kadrini, kıymetini bilmeyenlerin tabutu önünde fotoğraf karesine girebilme gayretleri mideme ok gibi saplandı. İmamın çağrısına “Helal Olsun” diye tiz sesleriyle cevap verenlerle aynı safta olmayı yediremedim kendime. Bırakınız hastane ziyaretini, birkaç dakikalık telefonla hatır sormayı, bir bayram tebriğini bile Necdet Sevinç’e çok gören riya yüklü bedenlere omuzlarım değsin istemedim…” diye çok gerçekçi bir tasvirde bulundu. Türk Milleti de zaten bu durumu çok net görüyor. Fikriyatın güçlülüğüne rağmen uygulamadaki samimiyetsizlik, vefasızlık ve ilkesizlik, Türk milliyetçilerinin ülke üzerindeki etkisini her geçen gün azaltıyor. Kızabilirsiniz ama Necdet Sevinç’in ölümü bana bir kez daha bunları düşündürttü.

Eğer Necdet Sevinç, fikirlerini bu toplumun tümüne arzu edilen şekilde nakledebilseydi; Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ermeni gençliğine “Karabağı biz aldık Ağrı’yı size bıraktık” diye seslenemez veya seslense bile Türk milleti ayağa kalkar, Sarkisyan’a diz çöktürürdü. Neredeyse anamıza küfretseler arkamızı dönüp yürüyecek hale gelmezdik.

Adana’da kendini asarak intihar eden kaynak ustasının merdiven korkuluklarına bağladığı ipte sallanan cesedinin kaldırılışını, plastik sandalye taşıyarak yanlarında getirdikleri kola ve içi soğuk su dolu termoslarla aval aval sanki bir eğlence varmışçasına seyreden halk, Necdet Sevinç ve onun gibi Türk aydınlarının çerçevesini çizdiği Türk halkı asla olamaz. Biliyorum ki; onlar Necdet Sevinç’i ve onun gibi Türk aydınlarını hiç okumadılar ve dinlemediler. Aksi olsaydı bu hal içinde olmazlardı. Onun için Necdet Sevinç ve onun gibilerinin değeri Türk milleti açısından çok büyüktür.

Türk toplumunda Necdet Sevinç ve onun gibiler gerektiği gibi etkili olsaydı veya biz onları etkili hale getirebilseydik bunlar böyle olmazdı. Gidin sorun bakalım her yüz kişiden kaçı Necdet Sevinç’i tanıyor? Bu sorunun cevabı emin olun ki, hepimizi çok üzer.

Necdet Sevinç ve onun gibiler belki millet ve devlet varlığı açısından çok önemli değildir. Ancak, Necdet Sevinç gibi düşünenlerin durumu Türk milleti ile devletinin gittiği nokta açısından çok önemlidir.

Necdet Sevinç’e bu düşüncelerin altında bir kez daha rahmet, ailesine ve onun gibi düşünüp ve yaşayanlara başsağlığı diliyor ve kendini Türk milletine sevdalı olarak görenleri de öz eleştiri yapmaya davet ediyorum.

 

Satranç

Satrancın kimin tarafından ve ne zaman bulunduğuna dair kesin bilgiler yoktur. Ancak günümüze kadar ulaşan bazı söylentiler, rivayetler vardır.

Yunanlılara göre Truva savaşına katılan Eğriboz adası kralı Palemodes tarafından bulunmuştur. Palemodes onlara göre damanın da paranın da mucididir. Ancak Yunanlıların bu söylentilerini kanıtlayacak hiçbir bilgi ve belgeye rastlanmamıştır.

Genel kabule göre satranç Hindistan’da, bir Brahman rahibi tarafından kurgulanmıştır. İlk önce bir Hint prensine sunulmuştur. Oyunu prense öğreten din adamı, oyunun felsefesini de şöyle açıklamıştır; Şah en değerli taştır. O alınmadan oyun bitmez. Fakat gördüğünüz gibi devletin en güçlü kişisi olan şah, eğer kendini koruyacak tebaası olmaz ise hiçbir şey yapamaz.

Yanıtı ve açıklamayı çok beğenen raca, brahmanı ödüllendirmek ister. “- Dile benden ne istersen” deyince rahip 64 kareli satranç tahtasını gösterip “- Şu ilk kareye bir adet buğday koy ve yanındaki kareye bir kat fazlasını koyarak devam et. 64. karedeki buğdayları bana ver” der. Bu basit ve kanaatkâr bir istek gibi gözüken talebi karşılamak için, hesaplama yapılınca yedi gruptan oluşan şaşırtıcı bir rakamla karşılaşılır: “18.446.774.073.703.551.615” Yani dünyanın ekilebilir bütün alanlarını ekmek bile rahibin isteğini yerine getirmek için yeterli gelmemektedir. Dünya büyüklüğünden yaklaşık 70 kat daha büyük bir alanın üretiminin, brahmanın isteğini ancak karşılayabileceği hesaplanmıştır.

Satrancın M.S. 600 yıllarında, İran’a Hindistan’dan geldiği (Tarihçi Murret) bir yazıttan öğrenilmiştir. Araplar bu oyunu 7. yüzyılda öğrenmişler ve 9. yüzyılda Avrupa’ya taşımışlardır. Bu arada Harun – ür – Reşid’in, Charlemagne’a hediye ettiği satranç takımı da çok ünlüdür.

Ülkemizde satrançla ilgili, 500 yıl öncesine ait bazı kitaplar vardır. Bunlardan biri de Şereflihisarlı İsmail oğlu Şaban isimli bir yazara aittir. Oyunun faydalarından bahis etmektedir. ” Savaşta hilelere karşı tedbirli olunmasına, planlı davranılmasına, sabırlı, akıllı ve dayanıklı olunmasına yararlı olur. Galibiyetin hazzını yenilginin acısını tattırır.” Diye önsöz yazısı ile kitabını yayımlamıştır.

Cumhuriyet döneminde Türkiye’de satranç çok yaygınlaşmıştır. Hemen bütün okullarda oynanmaktadır. 1954 yılında Türkiye Satranç Federasyonu kurulmuştur. 1962 yılında ise FİDE (Fédération İnternationale d’Echéc) Uluslararası Satranç Federasyonu’na bağlanılmıştır. Takımlarımız uluslar arası müsabakalara katılmaktadırlar.

Milyonlarca meraklısı olan ve günümüzde zekâ ve akıl geliştirme sporu olarak kabul gören satrançla ilgili pek çok ve gerçeklere dayalı anekdot vardır.

 

Türk’ün Destanı

Orta Asya ana yurdum,
Üç kıtaya mühür vurdum,
Düş önüme sen bozkurdum…

Türk titresin, düne dönsün,
Tan ağarsın güne dönsün.

Asenalar, Alperenler,
Bu toprağa can verenler,
“Dünya bana dar” diyenler…

Nerdesiniz Başbuğlarım,
Paslı kaldı tunç tuğlarım.

Akınların zafer sesi,
Dervişlerin gül nefesi,
Oğuz Kağan sülalesi,

On altı Türk devletim var,
Asil soylu milletim var.

Dede Korkut kitabınla,
Edebali hitabınla,
Dualarla sevabınla…

Ruhumuza rehber Kur’an,
Yürüyoruz hedef Turan.

Ergenekon, Çanakkale,
Destan yazdım dilden dile,
Tarih der ki; “beni dinle…”

Bölünmesin yerim, yurdum,
Ayağa kalk Anadolum.

Alparslan’ım, Atatürk’üm,
Türk birliği yüce ülküm,
Söylenecek benim türküm…

Ozanımda sazın teli,
Özlem kokar hasret yeli.

Nam salmışım tüm dünyaya,
Çin seddinden Viyana’ya,
Binbir yıldır atlı, yaya..

Bu davete koşuyoruz,
Dadaş, zeybek coşuyoruz.

Mostar senin, Tuna sensin,
Yankılanır mehter sesin,
Ülkücüler yeter…! desin.

Bu sevdayı biliyoruz,
Yola çıktık, geliyoruz.

Üç hilalim, ay-yıldızım,
Bitsin artık ağrım, sızım,
Birlik olsun oğlum, kızım…

Türk milleti mutlu olsun,
Kurultayın kutlu olsun.

Bu Gün Seçim Olsa

Aslında bu hikayeyi daha önce de yazmıştık. İki ayrı kitabımızda da yer aldı.

Muhtemelen hatırlanacaktır; 2007 seçimlerinde Demokrat Partiden Milletvekili Adayı olmuştum. Güzel bir seçim kampanyası yürütülüyordu. İnsanların bize olan ilgisi ve sevgisi bir beklentinin de sonucu olarak oldukça iyi bir şekil almıştı. Sonra birden ters rüzgarlar esti ve seçimi feci şekilde kaybettik.. Benim için kişisel treselli tarafı ise Mecitözü’nde Partimizin Çorum Merkeze göre İKİ KAT FAZLA REY ALMASI olmuştu. O zaman da yazdım, bunun için Mecitözü’ne müteşekkirim.

İlginç bazı gelişmeler ve karşılamalar da oluyordu. Örnek olarak; Avkat’da;  Elmapınarı’nda Horgu’da, Geykoca’da, Karacuma’da; Sarıhasan’da; Tanrıvermiş’te, Sülüklü’de, bana açıkça söylenen;  

“Bey keşke bunlardan aday olmasaydın, sana canımız feda amma velakin, bu Demokrat Parti O Demokrat Parti değil.. Keşke…

Keşke Bağımsız da olsaydın.. Neyse olan olmuş, kusura kalma..

Ve işte sonuç; Feci bir yenilgi ve fakat  Çorum merkezin iki katı oranında rey..

Buna müteşekkirim. Bu saydığım köylerde hiç çıkmayacak derken kırık dökük bir kaç rey.. Onlar hepsi, hepsi benim için teşekküre değer, harika mesajlar..

Ama bir olay var ki şimdi tekrarlamadan geçemiyorum.

Çorum Boğazkale’de, Seçim Otobüsünün üzerindeyiz; Uğur Barlık, Murat Koçak ve ben..

Mikrofon bende; hararetli güzel bir konuşma!… Karşımızda hatırı sayılır bir kalabalık!..

Ve onların arasında Eşim Keriman!.. O da, halkın arasında, duvar üzerine oturmuş, bir yabancı gibi bizi izliyor. Ve alkışlıyor. Ve dikkat ediyor ki; konuşma arasında ve özellikle de sonunda, yanındaki insanlar bizi çok heyecanla alkışlıyorlar.

Keriman bu manzara karşısında hem mutlu oluyor, hem de sormak istiyor.. Bir nevi “Kamu Oyu Yoklaması”.. Yanındaki, o çok da hararetle alkışlayan köylümüze dönüyor;

  • – Çok alkışladın, çok da beğendin galiba.. Reyler de bunlara mı? Diye soruyor.
  • – Alkışladım Abla.. Gobel eyi gonuşuyo da!.. Yok abla, reyler bunlara değil..
  • – Neden ama? Çok da canı gönülden alkışladın. Şimdi Reyler kime.. Bak sen de diyorsun ki; Güzel Konuşuyor.
  • – Doğru Abla.. Guzel gonuşuyo.. . Allah için . Hele de şu sarı.. Eyi gonuşuyo da..
  • – Ama reyler yok diyorsun..
  • – Reyler yok abla..
  • – Peki reyler kime?
  • – Reyler Kasımpaşalıya Abla.. Tayyibe!..
  • – Neden ama?
  • – Bak abla şimdi.. Bunların Ağa babası var ya:
  • – Kim O?
  • – Demirel Abla Demirel.. ,
  • – Eee ? Ne olmuş Demirel’e?
  • – Ne olacak, Asker Haaayyyt deyiverince Şapkayı Aldı Gaçtı.. Hem de İKİ KERE..
  • – Eeee?
  • – Eee si, abla Kasımpaşalı ne dedi?
  • – Ne dedi?
  • – Haayyt, Asker hadi bakıyımmm Sen Kışlana.. Kışlana …
  • – Eee?
  • – Eeesi Asker Kışlaya Tayyip Makama.. Öyle şapkayı alıp ta kaçmadı.. O neydi, bunların Agası.. Abla iki kere Şapkayı aldı aldı kaçtı..
  • – Doğru haklısın..
  • – Tabii Abla.. Şimdi bunlar eyi gonuşuyo da…
  • – Anladımm..
  • – Annadın mı Abla.? İşte böyle ..

Evet siz de anladınız mı şimdi, ne söyleyeceğimi?

Dört Komutanın meydan okurcasına istifaları!..

Aslında bu gerçekten önemli bir olaydı.. Ne askerin buna hakkı vardı, ne de Hükümetin bu tabloyu yaratma lüksü vardı.. Keşke olmasaydı.

Ama oldu..

Oldu ve Hükümet kazandı..

Asker ve onu öne sürerek arkasına sığınmak isteyen macera meraklıları ise kaybetti.

Ve, ve demokrasi kazandı..

Şimdi hemen seçime gidilse bence % 70 le tekrar Ak Parti gelecektir.

Ben olsam denerdim..

Ama yine bu İktidar soğukkanlı ve Askerin yaptığına ve özellikle de Askerin arkasına sığınmak isteyenlere güzel bir cevap oldu..   

Bize göre bu Siyasi tarihimizde Demokrasi adına Sivil İktidara gelmiş geçmiş en büyük Rest’tir.

Ve aynı kararlılıkla karşılık görmüştür. Kazanan ise Demokrasi olmuştur.

Bazı çevreler tekrar sormak gerekiyor;

ASKER KİMİN ASKERİDİR.?  .Ve  ASKERİN GÖREVİ NEDİR?

Askerin görevi Demokrasiyi korumak ise; Demokrasinin kendisi nedir? Demokrasiyi kim,kimler nasıl tesis edecektir.?  Demokrasi bir temsil rejimi değil midir? Asker, Demokrasiyi tesis edecekse SEÇİMLERİN ve SİVİL İKTİADARLARIN anlamı nedir?   Halkı kim temsil eder?  Demokrasi, b ir temsil rejimi değil midir?    V

Doğrudur, Asker Demokrasiyi koruyacaktır.. Koruyacaktır ama, kendi ölçülerine göre değil.. Ya kimin ölçülerine göre? HALKIN ÖLÇÜLERİNE GÖRE.. Halkın ölçülerini nasıl anlayacağız? Halkın TERCİHLERİ İle.. Eee onlar nedir? Onlar seçimle gelenlerdir.

Şimdi ben Demokrat Parti kazanamadı diye,  ben Milletvekili olamadım diye seçilenleri kabul etmeyecek miyim?   Ak Partiyi kabul etmeyecek miyim?

Son olayda Asker de belki kendi açısından doğrusunu yapmış diye düşünebilirsiniz. Kim bilir belki de devam eden davalar nedeniyle, karşılaştıkları mesleki baskından dolayı böyle bir karar almışlardır.

Ama bize göre Askerin de buna hakkı yoktur.

Belli makamlarda böyle bir lüksünüz yoktur. 

Belli makamlarda iseniz, hele böyle anlamlı bir şekilde bir toplu hareket içinde olamazsınız.  

Şimdi ilk saatlerde bazıları el ovuşturmuş,  Allah, Hükümet gidiyor diye heveslenmiş olabilirler. Çarpıcı beyanlara hazırlanmış olabilirler. Hatta acele ederek bazı sözler de sarf etmiş  olabilirler. Hiç heveslenmesinler.

Şimdi burada iki olay var;

  • – Birincisi, Komutanlarımızın böyle bir lüksü yoktur. İstifa ve emeklilik elbette kişisel bir tercihtir. Ama komuta kademesinin zirvesinde ve topluca bu hareket Savunma Gücünü Zaafa uğratma sonucunu doğurabilir ve Allah korusun kötü şeyler olabilirdi. Ve belli ki kasıtlıdır. O nedenle soruşturulmalıdır. Emekli Orgeneral Kenan Evren kadar, hatta ondan da fazla sorumluluk vardır. Ve bunun hesabını sormak gerekir.
  • – Bu sonucu doğuran olaylar üzerinde de durmak gerekir. Eğer bunlar devam eden davalar ise; başından beri söylediğimiz ve savunduğumuz bir hukuk zaafı vardır. Ön hazırlık çok iyi yapılmalı ve iddianame çok net olmalıdır. Ve özel yetkili mahkemelerde de süreç hızlı işlemelidir. Net ve kesin delilleriniz varsa insanları tutarsınız. İnsanları tutarken delil zenginleştirme lüksünüz de olmamalıdır.

Aslında hukuk yönüne gelmişken bir hususa daha değinmeden geçemiyoruz; Dikkat ediniz önce karar veriliyor ve aylar sonra gerekçe ilan ediliyor. En basit hukuk mantığından bu son derece sakıncalı bir durumdur. Gerekçen yoksa karar veremezsin, varsa da onu karadan önce oluşan, oluşması gereken o gerekçeyi en azından kararla birlikte açıklamak zorundasın. Kimse kusura bakmasın, gerekçesi aylar sonra ilan edilen bir karar asla saygı duyamazsınız.

Halk bunları sessiz ve derinden izliyor ve kime ne prim vereceğini de çok iyi biliyor.

İşte onun için rahatlıkla söylüyoruz ki, bu gün bir seçim olsa Ak Parti % 70’le yeniden iktidardır.

YARGI değerlendirmesinde ve ASKERİN son davranışında da HALK kendi değerlendirmesini son derece de doğru ve kararlı olarak yapmaktadır.   

Onun için de tekrarlıyoruz ki; bu gün bir seçim olsa Ak Parti % 70’le yeniden iktidardır.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

Vahşi Kapitalizm ve Dünya Düzeni

12 Eylül 1980 Darbesi olmuş ve Türk Milliyetçileri tutuklanmış cezaevlerinde işkencelere tabi tutulmuşlardır. Sistem intikamını ülkücülerden almıştır.

O tarihte hangi zihniyettir bilinmez, bölücülerle Türk Milliyetçilerini aynı görmüş ihtilalın esas gayesi, sistemin intikamını almak için vatanını seven gerekirse uğrunda ölebilmeyi göze alan Türk Gençlerini yıldırmak ve sisteme uyan yeni bir gençlik, diskotek gençliği, ABD hayranı gençlik yetiştirmektir.

Bunun için 1989 tarihinde ” Liseler için yazılan Milli Güvenlik Bilgisi kitabında Milliyetçiler, Ülkücüler şöyle tarif ediliyordu:

“Bir doktrin olarak kabul ettikleri görüşleri doğrultusunda devletin yeniden teşkilatlanmasından hareketle, siyasi, sosyal ve ekonomik yapıda değişiklikler yaparak bir kadro oluşturulması, bu kadronun devlet gücünün yerine geçirilerek her ne şekilde olursa olsun iktidar yapılması, benimsenen ilkelerin yanı sıra “TEK LİDER” prensibinde kabul edilerek zaman zaman PAN TÜRKİZM propagandasına yönelmesi.”

” Bir bütün haline getirdikleri ideolojik düşüncelerinin sonuçta devlet anlayışına hâkim duruma getirilmesi amacı taşıyordu.”

“Bu unsurları sürekli şekilde, komünizme karşı oldukları temasını işleyerek ve bu faaliyetlerini milliyetçiliğin gereği olarak yaptıklarını savunarak 12 Eylül 1980 harekâtı öncesinde yurdumuzda yaşanan terör ortamının bir yanı durumuna gelmiştir. “

Ne acıdır ki ders kitabı olarak yazılan ve Türkiye Cumhuriyetinin Liselerinde Milli Güvenlik Dersi olarak okutulan bu kitapta Türk Milliyetçiliği suç sayılmış.

Türk Milletini sevmek PANTÜRKİZM kabul edilmiş sanki kötü bir şey yapmış, gibi Türk Milliyetçileri, yurdumuzda yaşana terör olaylarının, Güneydoğuyu kan gölüne çeviren, 30 bin insanımızı şehit eden, asker, polis, öğretmen, imam, bebek katilleriyle birlikte terör ortamının bir yanı olarak gençlere öğretilmiştir.

Türk Milliyetçilerini eli kanlı bölücü terör örgütünün bir yanı olarak gösteren kitap aşırı solucuları, teröristleri nasıl anlatmaktadır? Kitaptan aynen aktarıyorum.

” Bütün aşırı sol ve komünist teşkilatların amacı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mevcut anayasal rejimini yıkarak ülkemizin tümünde veya arzuladıkları bölümlerinde Marksist – Leninist – Maoist bir düzen kurmak ve komünist ideolojinin yayılmasını sağlamak şeklinde özetlenebilir.”

 ” Bu gurupların her fırsatta kullanmak istedikleri; işçilerin haklarını kazandırma, ezilen zümreleri kurtarma, gelir dağılımındaki adaletsizliği giderme herkese eşit eğitim imkânı sağlama, herkese iş imkânı sağlamak, ülkeyi tam bağımsızlığa kavuşturmak gibi sloganları amaç görünümü altında fakat nihai amaçlarını gizlemeye ve yandaş teminine yönelik propaganda faaliyetleri olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.”

  Oh ne güzel ne kadar güzel lise talebesi bu sloganları okuduğunda ne ulvi sözler, tam bir sosyal adalet, bizde solcu olalım diye düşünmezler mi? Kaldı ki bu aşırı solcuların terörün bir parçası, bir yanı olduğu da kitapta belirtilmemiştir.

Rahmetli Türkeş, sistemin intikamı alınmak için 12 Eylül 1980 darbesi ile tutuklanmış ve Ankara da Askeri Dil Okuluna konmuştur.

Avukatı olarak ziyaretine gittiğim de 1983 seçimleri yakındı. Ve siyasi partiler yeni yeni kurulmaktaydı.

KONSEY iki partili bir sistem istediği için vetolarla ikiden fazla parti kurulmasını engelliyordu. Turgut Özal da parti kurmak gayreti içerisindeydi.

Fakat 30 kişilik kurucu listesini vetolar sebebiyle tamamlayamıyordu. Ancak ABD den KISSINGER Türkiye’ye gelerek Özal’ın partisinin kurulmasını ve seçimlere katılmasını sağlamıştı.

Seçimlere Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Anavatan Partisi katılma hakkını kazanmışlardı.

Rahmetli Türkeş Bey’e “siz içeridesiniz dışarıda bizim görüşlerimizi temsil eden siyasi parti yok ne yapacağız” diye sorduğumda aldığım cevap çok ilginçti. 

“Turgut Sunalp Paşa iyidir, ancak devlet yönetimini bilmez. Halk kendisini tanımadığı için ve konsey tarafından görevlendirilmiş olması çok kötü bir puan, başarı sağlayamaz. Turgut Özal son anda ABD ile anlaşarak verdiği tavizlere göre parti kurma izni aldığı için Amerika’nın Vahşi Kapitalizmini uygulayacaktır.

Muhafazakâr görünümü ile de halktan oy alarak ve büyük bir ihtimalle iktidar olacaktır” dedi.

” O zaman biz ne yapacağız “dedim. ” Herkes istediği partiye oy versin hiç kimseyi bir parti için yönlendirmeyin” ikazını yaptı.

ABD’nin ana hedefi olan Vahşi Kapitalizm’in yontularak ekonomik güçlerini daha iyi kolay geliştireceği bir düzen yaratmak için Özal’a ihtiyacı vardı.

Ülkemizin insan haklarını savunmak Türk Milletinin tarihteki rollerini savunmak anlamına gelmiyor.

Amacı bölücülük olan etnik politikayı savunmak anlamına geliyor.

Gençler artık ülkelerine ve milletine değil yabancı güçlere güveniyorlar.

Milletin ufkunu açan Atatürk’ün en büyük talihsizliği yerini Türk Milletine inanmayanlara bırakmak zorunda kalması olmuştur.

Özal’a yüklenen görev eski doğu blok’u ve Üçüncü Dünya Ülkelerinde Milliyetçilikten ayakta ne kaldıysa tasfiyesini yapmak olmuştur. 

ABD, Sovyetler Birliğine BORİS YELTSİN’İ Türkiye’de Turgut Özal’ı elinin altında tutmuştur.

Yeltsin sayesinde Sovyetler Birliği dağılıp Orta Asya’da ki petrol cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşturur.

Özal sayesinde de Türkiye Cumhuriyeti Devletini Atatürk’ün Milli Devlet anlayışından uzaklaştırılıp, onun üzerinden, Bağımsız Türk Cumhuriyetlerine ulaşmayı düşünmüş ve Türk Cumhuriyetlerinde ki Petrolün Türkiye aracılığı ile Washington’un kontrolüne alınması hedeflenmiştir.

Onun için bahsettiğimiz kitaplar yazılmış gençler ABD hayranı olarak yetiştirilmeye çalışılmış ve sayısız televizyon kanalları açılarak Millet dizi filmlerle, yarışma programlarıyla uyutulmuş ve Türk Gençliği milli değerlerden yoksun bırakılmıştır.

Atatürk diyor ki;” Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.