13.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1163

Aylarımızın ve Günlerimizin İsimleri

 

Cumhuriyet döneminde, 1 Ocak 1926 tarihinde kabul edilen 698 sayılı yasayla ülkemizde “miladi takvim” uygulamaya koyulmuştur . Günümüz dünyasında da pek çok ülkede bu takvim kullanılmaktadır.

Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden atalarımız, zaman içinde sürekli değişen takvimler kullanmışlardır. Eski çağlarda Çinlilerde olduğu gibi hayvanların isimlerini taşıyan aylardan oluşan takvimlerin de uygulandığı görülmüştür. Daha sonraları antik Mezopotamya’nın etkisinde kalarak Asur, Sümer, Babil takvimleri kullanmışlardır. Bu nedenle halen kullanmakta olduğumuz ayların isimleri, bu bölgede konuşulan dillerin (Süryanice gibi) etkisi altında kalmıştır.

Müslümanlığın kabulünden sonra (M.S. 1000) hicrî, kamerî, celâlî takvimler de kullanılmaya başlanmıştır. 18. yy.’da Rumî takvim de bunlara eklenmiştir. Cumhuriyet öncesi İstanbul’da kullanılan takvim şu aylardan oluşuyordu; Muharrem (aşure), Safer, Büyük Mevlût, Küçük Mevlût, Büyük Tövbe, Küçük Tövbe, Recep, Şaban, Ramazan, Şeker Bayramı, Aralık, Kurban Bayramı.

Cumhuriyet yönetiminde ise ayların sıralanması şöyle oldu; 2. Kânûn, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, 1. Teşrin, 2. Teşrin, 1. Kânun,

Daha sonra 1945 yılında, 1.Teşrin’e Ekim, 2. Teşrin’e Kasım, 1. Kânun’a Aralık ve 2. Kânun’a Ocak ismi verilerek günümüzdeki ay isimleri oluşturuldu.

Ancak, bugün kullandığımız ay isimlerinin çoğu başka ülke dillerinin etkisinde kalmıştır. Örneğin;

Ocak   = Türkçe                     Şubat= Süryanice

Mart   = Latince                     Nisan= Süryanice

Mayıs = Latince                     Haziran Süryanice

Temmuz= İbranice                Ağustos= Latince

Eylül= Süryanice                   Ekim= Türkçe

Kasım= Arapça                     Aralık= Türkçe

Haftayı oluşturan yedi adet günlere verdiğimiz isimler de aylarınkinden pek farklı değildir. Genelde Farsça ve Arapça dillerinin etkisi altında kalınmıştır. Örneğin;

Hafta= Farsça  (7 sayısının ismi olan “hefte” den gelmektedir.)

Pazar= Farsça (bazaar sözcüğünden gelmektedir.)

Pazartesi= Pazar Farsça, erte Türkçe

Salı= Arapça (üç anlamındaki “salis”ten gelir)

Çarşamba= Farsça (Cehar şenbe yani 4. gün anlamında)

Perşembe= Farsça (Penç şenbe yani 5. gün anlamında)

Cuma= Arapça (cem- toplanma günü- Cuma namazı)

Cumartesi= erte Türkçe eki ile birleştirilmiştir.

Günlere verdiğimiz isimlerin, her ne kadar komşumuz ülkelerin dillerinden etkilenmiş oldukları görülmekte ise de artık bizim öz isimlerimiz gibi kabul edilmişlerdir. Halkımız tarafından uzun süre kullanmanın alışkanlığı ve benimsenmesiyle dilimize yerleşmişlerdir.

 

Aklı Karışıklar İçin: ‘İki Parametre’, Terörist Aşıklarına Bir Hatırlatma

0

61. Hükümeti kurduktan sonra Başbakan ilk ziyaretini KKTC’ye yaptı. Farklı bir süreçten bahsetti ve “Kıbrıs diye bir devlet yoktur, Rum yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti vardır.”dedi. Ziyaret tarzının ve yaklaşımının farklı olduğu kesin, bu bile desteklenmeye değer. Fakat “Şu anda hiç tereddüt yoktur ki Birleşmiş Milletler parametreleri çerçevesindeki çözüm, mevcut müzakere sürecinde liderlerin ortak açıklamalarındaki mutabakatlara uygun olacaktır,” dedikten sonra bu konuşmanın ve verilen mesajların bir anlamı kalır mı?

Birleşmiş Milletler (BM) Parametreleri

BM Güvenlik Konseyi’nin bu yönde aldığı iki karar var: (a) KKTC’nin ilanından sonra 18 Kasım 1983 tarihli ve 541 sayılı kararla Konsey, KKTC’nin bağımsızlık ilanını esefle karşılamış ve bu kararın geri çekilmesini istemiştir. Ayrıca diğer devletleri, Kıbrıs Cumhuriyet Devleti şeklinde tanıdığı devlet dışında, başka hiçbir Kıbrıs devletini tanımamaya çağırmıştır. (b) 11 Mayıs 1984 tarihli ve 550 sayılı ikinci kararda da Konsey, Türkiye ile KKTC arasında gerçekleşen büyükelçi teatisi de dâhil olmak üzere bütün ayrılıkçı eylemleri kınamış; bu eylemleri yasal olarak geçersiz ve yapılmamış ilan etmiş ve hatta geri alınmasını istemiştir.

Ayrıca kararda, KKTC’nin tanınmaması için bir kez daha çağrı yapılmıştır. Bu iki karardan çıkan sonuç ise sudur: BM, Kıbrıs Devleti olarak sadece, Güney Kıbrıs Yönetimi’ni tanımaktadır. Güney Kıbrıs Yönetimi’ni, Kıbrıs adasının bütününü temsil eden bir devlet olarak kabul etmektedir. BM’ye göre KKTC ise gayrımeşru bir varlıktır, bir devlet olarak kabul edilmemektedir.

Hangisi Doğru?

BM parametrelerine göre Kıbrıs diye bir devlet var, bunun dışında her hangi bir devleti BM kabul etmiyor ve diğer devletlerin de bu yönde hareket etmesini istiyor. Fakat Sayın Başbakan hem Kıbrıs diye bir devletin olmadığını, Rum yönetimi ve KKTC’nin var olduğunu belirtmekte; hem de BM parametreleri çerçevesinde çözümden bahsetmektedir.

BM parametreleri çerçevesinde meseleyi çözmek, “Kıbrıs’tan başka devlet yoktur.” hükmünü kabul etmek ve hatta, Türkiye ile KKTC arasında gerçekleşen büyükelçi teatisi dâhil bütün eylemlerin BM tarafından kınanmasına ve geçersiz sayılmasına rıza göstermek demektir. Doğrusu bu manzara karşısında aklım karıştı. Fakat bir gün sonra CHP de bu konuşmayı doğru bulduğunu, hatta geç kalındığını, sonunda Başbakan’ın kendi görüşlerine geldiğini ilan ederek durumdan pay istedi. Bu kez aklım tamamen karıştı. Anladım ki Türkiye’de iki siyasi dil var, birisi millete dönük diğeri egemen güçlere dönük. Kafa konforumu bozmamak için birinciyle şimdilik idare edip, ikinciyi bulmaya çalışıyorum.

Barış Maskesinin Ardındaki Öfke

İşin aslı ve esası parametrelerde saklı olduğu hâlde son zamanlarda akıl hocalığına soyunmuş gazeteci, “Kıbrıs’ta tarih barışa engel olmasın!” başlığını atmış. Sözleri sert çizgili bulmuş. Verdiği mesajın özü şu: Haklılık payın var ama böyle konuşursan haksız duruma düşersin. Gerekçe, barışın bozulmaması. Keza 13 şehidin ardından Başbakan, “Bundan sonra işler farklı olacak.” dedi diye malum taife hemen harekete geçti ve “Tarihi fırsat elden çıkmasın, barışa çok yaklaşıldı.” şeklinde itirazlar ileri sürmeye başladı.

Elinde silah ve bombayla gezen, canlara kıyan, özerklik ilan eden, davranışları açık ve ortada olan terör örgütünün reklamını yapıp, başkalarını savaş isteyen taraf olarak göstermek sadece aklı karışıklığın bir eseri değildir. Aynı zamanda barış maskesinin arkasındaki öfkenin yansımasıdır. Aklı karışıkların, cinnet geçirmişlerin büründüğü örtünün barış, özgürlük ve demokrasi gibi kavramlarla süslenmiş olması ayartma tekniğine özgü bir tarzdır.

Ey İnsaf! Neredesin?

Deli otu yemiş aklı bulanık taife, milletçe yaşadığımız hazin olaydan post çıkarmaya çalışıyor. Olayı üstlenen ortada olduğu hâlde, 13 şehit olayını derin devletin tezgâhladığını, TSK’nın ihmalinin olduğunu utanmadan yazıyor. Bu baskı karşısında siyasi iktidar söylediğinin arkasında duramıyor. Çünkü her tarafa sızan ve fitne-fesat ağı oluşturan bu kesim, yarın öbür gün Pekin’de birisi hırsızlık yaptığında hoşlanmadıkları bir kişiyi Ankara’da tutuklayıp “Sen hırsızlık yaptın.” derlerse şaşmayın. Çünkü cerbeze, bir hastalık türüdür.

Bu hastalığa tutulan her şeyi çarpıtmaktan zevk alır. İstanbul’un fethi sırasında bir meczubun “Yarabbi, gâvurcuklarımı koru.” dediği gibi bunlar da her gün “Ey efendimiz, evlatlarımıza saldıran teröristleri koru. Kıbrıs Türkü’nü imha etmeye niyetlenmiş fanatik Rumları koru.” demektedirler. Bunlar terörist aşığı. Gençlik dönemlerinde bu yola girip bir işe yaramadıkları için İmralı’daki terörist başına derin bir hayranlık duyuyorlar.

Ya da bilinçaltlarında cansız bir şekilde yatan ve dirilme ihtimâli bulunmayan gençlik hayallerinin İmralılı eliyle dirileceği halüsinasyonuyla avunuyorlar. Yakında ileri demokrasinin gereği olarak “Biz de haftalık görüşme talep ediyoruz.” derlerse şaşmayın. Aşk insanı götürür. Ancak eminim ki bu çirkin tablonun ustalarıyla bu millet bir gün mutlaka görüşecektir. 

Avrupa Birliği ve Türkiye

Türk milletinin önünde ki tuzaklar ve milletinizin tabii dirençlerinin çeşitli oyunlarla kırılması yolunda ki gayretler konusunda başta devletimizi yönetenler olmak üzere bir milli şuur uyanıklığı ve hassasiyeti gerçekleştirmesinin bu konuda aziz milletimizin aydınlatılmasının hepimizin üzerine düşen tarihi bir görev olduğu inancındayım. Öncelikle siyasetçiler, aydınlar ve bilhassa yazılı ve görsel basın olmak üzere hepimiz yüzyılların kavşağında bulunduğumuz şu günlerde üzerimizde ki sorumluluğun ağırlığını hissetmeli ve tarihin şaşmaz yargısından korkmalıyız.

Bu gün Avrupa Birliği dayatmaları ile Türk Milletinin önüne getirilen bazı konuların birçok çevrede büyük sürpriz etkisi yarattığı görülmektedir. Şaşkınlık duyanlar arasında Türk Milletini yönetenlerinde bulunması milletimizin geleceği bakımından ciddi endişeler duymamızı gerektirmektedir.

Meselelerin vahameti mevcut ev ödevi listesinin bir müzakere metni olmayıp, bir tebligat olmasıdır. Milletler arası münasebetlerdeki asgari nezakete bile uymayan bu metin ancak ve sadece savaş kaybetmiş ve kayıtsız şartsız teslim olmuş bir ülkeye imzalatılacak cinstendir.

Türk Milleti Türkiye Cumhuriyetini bir imparatorluğu feda ederek yeni bir toplumsal sözleşme ile kurmuştur. Bu sözleşmemin konjoktürel hadiselerle değiştirilmesinin mümkün olmayacağının hem devleti yönetenler, hem de siyasetçiler aydını ve medyası herkes tarafından bilinmesi gerekir.   

Türkiye Cumhuriyetini oluşturan toplumsal sözleşmenin temelinde ülkede yaşayan bütün insanların eşitliği ilkesi vardır. Geçen 88 yıllık uygulamalarda ülkedeki uygulamaların etnik kökenlerine göre tek bir farklı davranış olmamıştır.

Şu veya bu etnik menşeli olduğu için eğitim, meslek seçimi devlet de görev almış veya iktisadi faaliyetlerde bulunma veya yargı önünde hak arama gibi temel insan hakları açısından Türk Milletini utandıracak tek bir uygulama mevcut değildir.

Etnik ayrımcılık Türk Milletinin tanımadığı bir kavramdır. Çünkü Türk Milleti kavramı hem Türkiye Cumhuriyetini oluşturan kamusal iradede hem de devletin hukuki yapısında hem de imparatorluk sonrası yeni devletin oluşmasına etken fikri hareket de etnik bir kavram değil sosyolojik bir kavramdır. Bu kavram suni olarak oluşturulmuş da değildir. Toplumsal yapıdan yüzyıllarda oluşan kaynaşmadan hayat pratiğinden gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde yaşayan insanların çok büyük çoğunluğu bu günde etnik bir ayrışma talep etmemektedir.

Bu kesimlerin dil ve kültürleri üzerinde hiçbir baskı söz konusu değildir. Bu alt kültürler hiçbir müdahale görmeksizin yaşatılmakta ve gelecek nesillere aktarılmaktadır.  

Türkiye’de bireylerin tamamına yakını etnik kimlikleriyle anılmak gibi bir talepleri de yoktur. Bu yasak veya aşağılama sebebi olduğu için değil Türk Milleti kavramına olan inançtan dolayı böyledir.

Türkiye’de hiçbir ayrıma tabi tutulmayan bir gurubun içinde bir takım insanlar çıkmış ve ayrı bir devlet kurmak için 25- 30 yıldır silahlı terör faaliyetlerinde bulunmaktadırlar.  

Etnik ayrışmayı esas alan bu uzun terör devrinde aynı zamanda bütün dünyada mikro milliyetçilik rüzgârlarının estiği bir zaman dilimidir. O gurubun birçok ferdinde bir ayrışma bilinci oluşturulmuştur.  

Bu gün bölücü terörün beyinleri ve onu destekleyenler silahlı mücadele yönteminden şimdilik vazgeçer gibi sözler söylemelerine rağmen başkaldırı eylemleri bütün hızıyla devam etmektedir. Teröristbaşının İmralı da ki duruşması sırasında açıkladığı gibi siyasal zemini esas alan ve bol bol demokrasi insan hakları eşitlik gibi evrensel değerlere gönderme yapan yeni bir strateji denemesine giriştiler.  

Silahlı terör yerine taleplerini kültürel haklar ve “demokratik Cumhuriyet birlik “Çerçevesinde takdimi daha olumlu ve doğru bir stratejinin gereği olarak gündeme soktular. Türkiye Cumhuriyeti, Milletinin bütünlüğünden ve vatan topraklarının tamamiyetinden emin olmak ihtiyacındadır.  

Avrupalı bunu nevrotik bir saplantı olarak algılaya bilir. Çünkü Türkiye’nin gerçekleri ile Avrupa’nın gerçekleri bir birinden farklıdır. Türk Milleti ülkede ki belirli bir gurup için kültürel haklar eğitim vb talep ve dayatmaların altında ayrı bir millet yaratmak fikri bulunduğunu bilmektedir. Ve kendi eliyle içinden ayrı bir millet çıkarmayacaktır.  

Bütün bu olup bitenlerin Türkiye ye ve Türk Milletine her hangi bir zarar vermesi mümkün değildir. Bu gibi temel meselelerle ilgili olarak sağlam bir düşünce zeminine sahip bulunmayanlar kolaylıkla paniğe kapılmakta veya bir takım rüzgarların önünde oraya, buraya sürüklenmektedirler. Sağlam durmak ve neyi niçin savunduğumuzu bilmek durumundayız. Milletimiz terör doruk noktasında iken günde birkaç evladının şehit naşını vatan toprağına verirken bile vakarından bir şey kaybetmeden baykuş seslerini de sabırla dinlemiştir.  

Zaafta olanlar bütün devirlerde olduğu gibi aydınlarımız ve siyasetçilerimiz arasından çıkmıştır. Bilhassa yazılı ve sözlü basınımız bilerek veya bilmeyerek hangi yanlışları yaptığını elindeki gücü neler için kullandığını sorgulamak zorundadır.  

Devlet bütün organları ve kurumlarıyla anayasa ve yasalarımızda belirlenen esaslar ve uzun yıllar boyunca edinilen birikim ve teamüllerin oluşturduğu ilkeler çerçevesinde yönetilir.  

Sıfatı ve makamı ne olursa olsun hiç kimse bu esasları bir kenara iterek şahsı tercihlerine ve çevre ilişkilerine göre keyfi bir üslup benimseme hakkına sahip değildir. Bazı çevrelerin teşvik ve alkışları devlet geleneğini hiçe saymak anlamı taşımaz uygulama yanlışlıklarını telafi edemez.  

Özellikle devletin kritik makamlarında bulunan ülke güvenliği için stratejik önem taşıyan kurumlarda görev yapanlar söz ve davranışlarına daha fazla özen göstermeleri şarttır. Zira iyice düşünülmeden yapılan çıkışlar bu kurumların gereksiz şekilde siyasi polemiklerin içine çekilmesine, saygınlığın zedelenmesine yol açtığı gibi yaşanılan ortamda canlı tutulması daha da önem kazanan milli reflekslerin yıpranıp yavaşlatılması sonucunu doğurur.

Kaldı ki AB’nin son tavır ve davranışlarının ve anadilde yayın ve eğitim hakkıyla amaç ve içeriği dikkatle gizlenmek istenen taleplerinin demokratik mülahazalarla ve insan hakları  gayretkeşliği ile değil siyasal amaçlarla hem de PKK’nın siyasal amaçları doğrultusunda düzenlendiğini ortaya koymaktadır.

Son tarih alma olayı herkesin sıfat ve konumuna uygun şekilde dikkatli ve ölçülü davranmasının ne derece gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Tarih de alsanız AB’nin bütün isteklerini yerine getirseniz de AB ye alınmayacağımızı bilmemiz gerekmektedir. Çünkü siz Viyana kapılarına dayanmışsınız, siz Avrupa krallarını vezirlerinize dahi denk tutmamış bir milletin mirasçısısınız.

Avrupa’yı yönetenlerin çocuklarına, ana, babaları yaramazlık yaptıklarında Türkler geliyor diye korkuturlardı. Geçte olsa yöneticilerimiz bu durumu anladıkları için kendilerine teşekkür ediyoruz.

Tarihi iyi okuyun ve haritaya iyi bakın diyorum.

Adem – i Merkeziyet

0

 

İnsanların ağzından çıkan ve “Adem-i Merkeziyet”i ima eden / çıtlatan dehşetli kelimeler var. Bu kelimeleri; bir kısım aydınlarımız, şuursuz olarak, şuurlu düşmanlara yardım ettiğinin bilincinde olmayarak; kimileri de, kast – ı mahsusla / -maalesef- bilerek ve şuurlu olarak kullanıyorlar.

Evet, zamanımızda manaları tatbik safhasına konulmak istenen kelime ve tabirler var! Bu kelime ve tabirleri hayata geçirmek isteyenler var! Bunu zaruret derecesinde görenler var! Bir kısım aydınlar mezkur kelimeleri kullanmaya müptela olmuşlar. Kullanmak için can attıkları bu kelime ve tabirlerin, genel bir beliyye ve felaketi doğurması kaçınılmaz. Ne yazık ki bu çeşit kelime ve tabirleri kullanarak tatbikini isteyenler; üzücü ve tehlikeli işler peşinde koşmaktadırlar!

Bunlardan biri de Adem-i Merkeziyet / Merkeziyetsizlik / Kendi Başına Buyruk Olmak / Yerinden İdare / Muhtariyet / Özerklik / Tavaif-i Müluk / Beylikler manasına gelen söylemdir. Ki, sonuçta sözde bağımsızlıkla noktalanacak olan ve ayrılanı izmihlale / yok oluşa ve dağılmaya götürecek olan idare tarzını istemektir.

Su’-i ihtiyardan, gayr-i meşru meyillerden, yanlış ve yasak eylemlerden ortaya çıktıkları zaman; bunları yasal görmek ve göstermek son derece yanlıştır. Çünkü: “Bir hükmün hikmeti (faydası) ayrıdır, illeti (sebebi) ayrıdır. Hikmet ve maslahat (fayda) ise, tercihe sebeptir. İcaba, icada medar (sebep) değildir. İllet ise, vücuduna medardır.” (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul-1979, s: 451)

Adem-i Merkeziyet de, idare tarzını hükme bağlayan bir hükümdür. Adem-i Merkeziyet’in neden ve niçini, bu tarzda ihtiyaç duyuluşu, keyfiyeti / içeriği, kısaca hikmeti yönünden faydalıdır. Zatında, soyut olarak ele alındığında, güzel ve iyidir.

Fakat, ihtiyaç duyulduğuna dair bir illet / sebep bulmak ve görmek; tatbikata elverişli sanmak; mes’eleye, uygulanmasına geçilip geçilemeyeceği noktasından baktığımızda, başka bir ifadeyle, mukteza-yı hale muvafıklığı / duruma uygun olup olmadığını düşündüğümüzde, zaman ve zemin bakımından yerine getirilmesi, fiiliyata konulması asla doğru değil, yanlış ve hatta, acı sonuçlar doğurucu niteliktedir.

Demek ki, Adem-i Merkeziyet, hikmetçe güzel, iyi ve faydalı, fakat tatbikat açısından son derece sakıncalı ve tehlikelidir.

Hükümde illet / sebep asıl, hikmet tebeidir / illete bağlı olarak vardır. Binaenaleyh bir şeyin illeti olmayınca, hikmeti de olmaz. Dolayısiyle beklediğimiz ve umduğumuz faydalar, tasavvur, tahayyül ve hayalden öte geçmez. Tıpkı bir tohumu, kendisine uygun olmayan, elverişsiz bir toprağa ekmek gibi.

Böyle bir ameliyeden sonra çekirdekten çıkacak bitkiyi düşünüp; açacağı çiçekleri, vereceği meyveleri hayal ederek sonuç alacağımızı sanmak, nasıl yanlışsa; Adem-i Merkeziyet’in vehmii, tasavvurii ve hayalii neticelerine kavuşacağımızı zannetmek de, o nispette sakat bir görüştür. Çünkü sebep yok ki, hikmet olsun.

İşte bu hakikatin aksine, -maalesef- günümüzde bazı kimseler, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip / geçirip ona göre hükmediyor. Şüphesiz böyle bir düşünce tarzı yukarıda belirttiğimiz kaziyye-i muhkeme / kesin hükme ters düşmektedir.

“Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi sedd edilir (kapatılır). Yeni kapılar açmak, hiçbir cihetle kar-ı akıl (akıllıca bir iş) değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa (boğulmağa) vesile (ve sebep)dir.” (a.g.e. s: 449)

Şu zamanda: 28 – 29 Kasım 1992 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen bir forumun nihai bildirisinde: “Haksızlık kimden gelirse gelsin ve zulüm kime yönelik olursa olsun,

mazlumlardan yana ve zalimlere karşı durmak kararlılığı ile…” (Yeni zemin, Sayı:1, 1 Ocak 1993, s:48) Yuvarlak ifadeleri altında, “Es-sebebü ke’l-fail.” / “Sebep olan yapan gibidir.” (Dini, İlmi, Felsefi YENİ ANSİKLOPEDİ, 1.Cilt, İstanbul-1991, s: 452) Evrensel İlahi kaidesini göz ardı ederek, devlet zalimlikle suçlanır, ona karşı durmak yeğlenirken…

“Sorunu sadece toprak sorununa indirgemeyi sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul etmiyoruz!” (Yeni Zemin, Sayı:1, 1 Ocak 1993, s: 48) diyerek baklayı ağzından çıkaranlar varken…

“(Doğu Anadolu) bölge(si) refah ve kalkınmadan hak ettiği payı alamamıştır.” (a.g.dergi, s: 49) ifadesiyle, GAP gibi, devasa bir projenin gerçekleşmek üzere olduğu, görmezlikten gelinerek, öküz altında buzağı aranırken…

“Türkiye’de yekpare veya homojen bir etnik topluluktan söz etmek mümkün değildir. Başka ulusların varlığını inkar eden ve onların taleplerini bastıran ulus-devletin yerine çok uluslu bir hukuk devletini geçirmek gerekiyor!” (a.g.dergi, s: 49) derken “Dil, Din bir ise, millet birdir. Madem öyledir. Hakiki unsuriyete değil, belki Dil, Din, Vatan münasebatına (münasebetlerine) bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir Millet, eğer biri noksan olursa, tekrar Milliyet dairesine dahildir.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Sözler Yayınevi, İstanbul-1977, s: 302) hükmünce, bu vatanda yaşayan insanların yüzde doksan sekizinin Müslüman olduğunu ve onların  -istisnalar dışında, menşe’leri ne olursa olsun-  yine yüzde doksan sekizinin Türkçe konuştuğunu unutarak, doğru gibi görünen fahiş hatalı fikirlerin ileri sürüldüğü…

Bu topraklardaki varlığın, gelişmenin, on asırlık Selçuklu-Osmanlı Müslüman-Türk idaresinde gerçekleştiğini, vatanın  her köşesinde bu kültürün taştan tapuları, kütüphanelerinde milyonlarca eserlerle imparatorluk mühürleri varken …Vatanı, Milleti yamalı bohçaya benzeterek bugünlere gelişin şanlı tarihini hesaba katmayanlar bulunurken…

Bugün -maalesef- Sevr Antlaşma şartlarının yerine getirilemediğine zımnen hayıflanan, esefler eden kimseler, aramızda boy gösterirken…Ki, gerçekleştiği takdirde, Anadolu’da hepimizin varlığına hatime çekileceği / son verileceği, hayat hakkımızın elimizden alınacağı kaçınılmaz bir sonuç olacakken…

Almanya’da, Tübingen Üniversitesi Özel Araştırma Bölümü tarafından 1989 yılında  “Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Etnik Gruplar” adlı bir araştırma yayınlanır ve bu araştırmada Türkiye’de 47 etnik grubun varlığından söz edildiğinden hareketle yola çıkarak, Türkiye’de 100’e yakın etnik grup ve ara kültürün varlığını saptadığını ve bu sayının artacağından söz edilebilirken…(Hale Soysü, Kavimler Kapısı – 1, Kaynak Yayınları, -Tarihsiz- s: 10)

(Bazı) Kürtleri örnek aldıklarını söyleyerek, Lazların haklarını korumak ve Laz Tarihi’ni, kültürünü araştırıp geliştirmek amacıyla Laz Vakfı kurmaya kalkışanların çıktığı bir ortamda…(31 Ocak 1993, Bugün gazetesi)

Kısaca, ecnebilerin / yabancı devletlerin, manen istilası sürerken, her türlü kışkırtmaların çoğaldığı hengamda ve bölücü telkinatın / üfleyişlerin tahribatı sırasında; Adem-i Merkeziyet / Muhtariyet / Özerklik / Yerinden Yönetim’den söz etmek…Bu istekle Vatan, Millet ve Devlet binasında yeni kapılar açıp, duvarlardan tahripçilerin girmesine sebep olacak delikler açmak; Vatan, Millet ve Devlet’e karşı büyük bir cinayet işlemekten farksızdır.

Bediüzzaman “Nutuk” isimli eserinde, İmparatorluğun mes’ele ve dertlerine temas etmiş, teşhis kadar, hal şekillerini de göstermiştir. İmparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak ve bütünlüğünü korumak gayesiyle yayınladığı açık mektubun; Cemal Kutay tarafından sadeleştirilmiş şeklinden bazı kısımlar:

“Bu topraklar üzerinde bütün yaşayanları, aynı kültür ve düşünce seviyesine eriştirmeden

Adem-i Merkeziyet fikri veya kardeşi oğlu olan her unsura mahsus kulüpler (dernekler) kurdurursak, zaten merkezden nefret eden diğer unsurlar ve milliyetler büsbütün alevlenecek, ayrılık fikirlerini tatbike dökme imkanı bulacaklardır. O zamanlar dehşetle göreceğiz

Ki …Adem-i Merkeziyet ve tevsi-i mezuniyet (gemlenemeyen istekler ) …kendi kabına sığmayacak, dört yanı tazyik edecek (zorlayacak) ve Osmanlılığın ümit bağladığı Meşrutiyet (bugün Demokrasi) perdesi üzerine öylesine baskı yapacaktır ki, bu perde tazyike dayanmayacak, yırtılacaktır. Hatta feveran ile (şiddetle) patlayacaktır. Muhtelif ırk, din ve milliyetler önce Muhtariyet (Özerklik), daha sonra İstiklal (Bağımsızlık) isteyeceklerdir.

“Tarihte Tavaif-i Müluk (Beylikler) denen ve büyük bir devletin varlığından çıkmış o sayısız küçük devletçiklerin etrafımızı kuşattığını görürüz. Bu rekabet hissinin dizginlenmemesinden doğan netice, öylesine vahşet yolunu açar ki, müsavi (eşit) olmayan kuvvetlerin yıkıntıları arasında içeride birbirimizi yerken, dış istilalarla memleket maazallah (Allah korusun) çöker gider. O zaman hasretini çektiğimiz Hürriyet’in kazançlarıyla, kaybımızı teraziye koyarsak hangisi ağır basar?

“Biz İstibdadın zehirlerini Hürriyet panzehiri ile tedaviyi düşündük. Bu akıl yolunda muvaffakıyetimiz (başarımız), bünyemizi hazırlamamızla mümkündür. Eğer Hürriyetlerimiz Milli Camia’yı zedeleyecek, ayrılık fesadını yeşertecekse, Adem-i Merkeziyet’le bu ihanet yolunda, bilmeden kapı açmaz mıyız? Bugün mahiyeti bilinmeyen Siyasi Kulüpler (Dernekler) bile, ayrılığı destekleyen menfezler (girilecek yerler) oluyor. Aman dikkat…

“Milletin Hürriyet’ini ve Birliğini korumak, akıl ve irfan yolunu zedeleyecek hareketlerden uzak kalmak, halaasın (kurtuluşun) tek çaresi iken, nereden gelirse gelsin ve mahiyeti ne olursa olsun, bu gibi aksi netice verecek teşebbüslere mani olmak şarttır. Bugünkü aklii ve fikrii kudretimizle onu tatbik edemeyiz. Daha çok zaman ve himmet lazım bize.” (Cemal Kutay, Tarih Sohbetleri, Sayı: 4, İstanbul -1967, s: 219 – 224)

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri – 7

Balkan Türkleri
Balkan Yarımadası; kuzeyde Tuna’nın aşağı kesimleri ve Sava Irmağı, güneyde: Ege Denizi ve Akdeniz, batıda: Adriyatik Denizi, doğuda: Karadeniz ile çevrilidir. Yüzölçümü yaklaşık 760.000 kilometrekaredir. Balkanlarda 100.000.000 insan yaşamaktadır. Bölge, adını Bulgaristan’ı ikiye bölen ve doğudan batıya uzanan dağ silsilesinden almıştır.
Bugünkü siyasî taksimata göre bölgede yer alan devletler: Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Türkiye’nin Trakya kesimi ve eski Yugoslavya Federasyonunun dağılmasıyla, bağımsız devletler olarak tarih sahnesinde yer alan Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Slovenya, Karadağ ve Kosova’dır.
Balkanlarda; Romenler, Almanlar, Ruslar, Türkler, Macarlar, Slovaklar, Çekler ve Polonyalılar başta olmak üzere 20’ye yakın etnik grup yaşamaktadır. Müslümanlarla birlikte, Ortodokslar ve Katolikler başta olmak üzere Hıristiyanlığın bütün mezheplerinin mensupları ve Museviler vardır.
Balkanlarda, (şayet böyle bir kavramın varlığı kabul edilebilirse) Avrupa medeniyetine en yakın topluluk, Müslüman Türklerdir. Diğer etnik gruplar; bir-iki istisnası ile insanlık ve medeniyet adına, dünyanın kabul ettiği değerleri hiçe sayan uygulamalar içerisinde bulunmuşlardır. Şiddet kullanarak toprak kazanmak, diğer ırka mensup insanlar üzerinde mutlak otorite tesis etmek, etnik temizlik adı altında kendi ırkından olmayanlara, soykırım dâhil her türlü zalim baskılar, bölgede sıkça rastlanan insanlık dışı hareketlerdir.
Balkan Yarımadası’nda yer alan Batı Trakya Türkleri, ayrı bir yazının konusu olacaktır. Türkiye’nin Trakya kesimi de hariç tutulacak olursa, Balkanlar Coğrafyası’nda 6.000.000’dan fazla Türk yaşamaktadır. Batılı kaynaklarca Türk kabul edilen Türklükten uzaklaştırılmış Slav kökenli Müslümanlarla birlikte sayı 10.000.000 civarındadır.
Balkanlardaki yaygın yönetim anlayışına göre insanların dinleri ile milliyetleri bir bütün olarak kabul edilmektedir. Bosna Müslümanlarının dilleri Sırpça ve Hırvatça olduğu hâlde, nüfus cüzdanlarında milliyeti bölümünde: ‘Müslüman’ yazılıdır.
Balkanlarda, Bulgaristan başta olmak üzere komünist yönetimler, din eğitimini şiddetle yasakladılar. Buna rağmen dinin, millî kültür ve gelenek şekline bürünerek yaşamasını engelleyemediler. Konuştuğu dil ne olursa olsun, Müslümanlar, Türk kültüründen tamamen kopmamış diğer Müslümanları kardeş olarak görmüşlerdir. Balkanlarda Türklük ve Müslümanlık, Türkiye’de de olduğu gibi iç içedir. Biri diğerinden ayrılamaz. Çocuklara; Türklüğün beş şartı olarak İslâmiyet’in beş temel esası öğretilir.
Osmanlı idaresinin gelmesiyle Balkanlarda gerçek bir sosyal ilerleme kaydedilmiş, feodalizm denilen kaba kuvvete dayalı beylik yönetiminden devlet sistemine geçilmiştir. Lâtince ‘Pax Ottomanica’ olarak isimlendirilen Osmanlı Barışı, bölgeye 200 yıl süren huzur ve barış getirmiştir. Bu 200 yıl içerisinde Balkanlar ekonomik açıdan çok gelişmiş, birçok yeni şehirler kurulmuş, günümüzde hâlâ ayakta durabilen köprüler, camiler, saraylar ve tarihî eserler, yollar inşa edilmiştir.
Günümüzde Balkanlarda yaşayan Türklerin ekonomik, sosyal ve kültürel problemleri vardır. Balkanlarda yaşayan Müslüman Türklere karşı büyük çapta insan hakları ihlâlleri uygulanıyor. Balkanlarda yaşayan Türklerden daha fazla Balkan kökenli Türk, Anadolu’muzda yaşıyor. Tarihî, kültürel ve dinî-ırkî bağlarımızla birlikte, akrabalık bağlarımız var. Bu sebeple. Balkanlarla sosyal ilişkilerimizi canlı tutmak hem hakkımız hem de vazifemizdir. Şahısların ve kültür-yardımlaşma derneklerinin gayretleri ile sürdürülen ilişkilerin, devletçe de desteklenmesine ihtiyaç var.
Balkanlardan Türkiye’ye göçün önlenmesi, oradaki kardeşlerimizin baba ocağında rahat, huzurlu, mutlu ve güvenli yaşamalarını temin etmek, ancak milletlerarası diplomasi yöntemi ile mümkün olabilir.
Balkanların kapısını bize, 1389 yılında Sultan Birinci Murat Han açtı. Balkanlardaki soydaşlarımız, Evlâd-ı Fâtihan’ın torunlarıdır. Onlar, vatan yetimi, ezan öksüzü kardeşlerimizdir. Onları bilmek, tanımak, sevmek ve dertleriyle dertlenmek mecburiyetindeyiz. Mecburiyetimizin gereğini yapamadığımız takdirde, bizler de güzel yurdumuzda -Allah korusun- vatan yetimi, ezan öksüzü durumuna düşeriz. Çünkü bizim insanlarımız; Saraybosna’dan – Üsküp’ten, Kaşkar’a – Urumçi’ye, Kazan ve Ufa’dan Kerkük ve Musul’a kadar uzanan bir tesbihtir. Tesbihin ipi Türklük Şuuru, Türk Dili ve temelinde İslâm bulunan Türk Kültürüdür O ip koparsa, inci teşbihin taneleri, dağılır ve yok olur.

Canım Türk Dünyasında
Canım Türk Dünyası’nda
Dilde, işte, fikirde
Bir olursak biz varız,
Dostça kardeş yaşarız.
Kerkük bir gözüm benim,
Kıbrıs’tır diğerinde
Bölüm bölüm Balkanda
Evlat var aynı kanda,
Selam Özbeklerime,
Can canım Azeri’me,
Elmasım var Yakut’ta,
Güzel Hakas Başkut’ta
Tatar da övgülerim,
Kazak’tadır ciğerim
Kırgız’a öpücüğüm
Kumanım ve Kumukum,
Aziz Karakalpaklım
Gagauzum
Gerçek özüm
Balkar’ım, Karaçay’ım
Uygurum hem Altay’ım
Hepside altın ayım
Başım benim Türkmende,
Tüm kalbim Türkiye’de
Canım Türk Dünyası’nda
Dilde, işte, fikirde
Bir olursak biz varız,
Dostça kardeş yaşarız.
Oraz YAĞMUR (Türkmenistan)
06 Temmuz 2009 Urumçi Olayları
Doğu Türkistan’da, 2009 yılı Haziran ayının son haftasında küçük bir şehirde oyuncak fabrikasında çalışan Doğu Türkistanlı iki gencin, Çinli işçi kıza sarkıntılık ettiği şeklinde uydurma bir haber çıkartıldı. Ardından Türk gençlerinin linç edilmesine göz yumuldu ve olayların büyümesi için saldırganlar desteklendi. Olayla uzaktan-yakından hiçbir ilgisi bulunmayan ailelerin evleri basıldı, yağmalandı ve yakıldı, aile fertleri dövüldü ve öldürüldü. Barbar Han Çinlilerinin başlattığı Müslüman-Türk avına, Çin polisi ve ordusu da silahlı güçle katıldı.
Bu insanlık dışı olaylar, Doğu Türkistan’ın Başşehri Urumçi’de yaşayan Doğu Türkistan Türkleri tarafından bir sessiz yürüyüşle protesto edilmek istenince de kızılca kıyamet koptu. Yürüyüşe katılanların üzerine, hedef belirlenmeksizin otomatik silahlarla yaylım ateşi açıldı, bine yakın insan öldü, 2.000’den fazla mâsum insan, ciddî şekilde yaralandı, bir o kadarı da asker ve polis tarafından bilinmeyen yerlere götürüldü. Götürülenlerden haber alınamıyor. Kan görünce kuduran canavarlar, kısa zaman içerisinde şehri savaş alanına çevirdiler. Çin haber ajansları olayları dünya kamuoyuna, ‘Türklerin Çinlileri öldürdüğü ve devlet binalarını ateşe verdiği, otomobilleri tahrip ettiği…’ şeklinde duyurmuştur.
Çin kaynaklarından internete intikal eden bilgilere göre ölü sayısı 197’dir. Çoğunun Çinli olduğu iddia edilmektedir. Gözaltına alınanlardan ve kayıplar ile yaralılardan söz edilmemektedir. Tarafsız gazeteciler, ölü ve kayıpların 10.000’lerle ifade edilebileceğini, 5.000’den fazla insanın da tutuklu bulunduğunu belirtiyorlar. Bu rakamların tamamı Müslüman Türklerle ilgilidir. Ölen Çinlilerin sayısı hakkında Çin kaynaklarında bile bilgi yoktur. Demek ki olaylarda Çinli ölmemiştir.
Olayın Yorumu:

Kendi ırkından olmayanlara hayat hakkı tanımayan Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) yönetimi, çalıştığı işyerine giden Türklerin öldürülmesini engelleyemediği gibi, can güvenliği olmadığı için işyerine gidemeyen zavallıların işine, sorgusuz-sualsiz, derhal ve tazminatsız olarak nihâyet vermiştir.
ÇHC Yönetiminin yaptıkları bunlardan ibâret değildir. ‘Daha kaliteli bir millet oluşturmak’ düşüncesiyle, kendi insanına karşı giriştiği cinâyetler ve soykırım uygulamaları; insan haklarıyla ilgilenen beynelmilel kuruluşlarda, yüzlerce klasörü dolduran belgelerle tescillenmiş durumdadır.
Doğu Türkistan’ın akıl kamaştıran eşsiz zenginliklerine doğrudan sâhip olabilmek ve Türkleri bölgeden uzaklaştırabilmek için her gün binlerce insanla dolu trenler Doğu Türkistan’a yıllardan beri dolu geliyor, boş dönüyor. Bununla yetinilmiyor; köylerde yaşayan Müslüman Türk ailelerinin 2’den, şehirlerde yaşayanların ise 1’den fazla çocuk sâhibi olmaları yasaklanmıştır. Yasağa uymayıp hâmile kalan kadınları yakalayıp seyyar kasaphânelerde derhal kürtaj ediliyor. Gayri sıhhî şartlarda ve ehil olmayan kişiler tarafından kürtaj edilen kadınların % 10’u ölüyor, % 25’i sakat kalıyor.
Gelen haberlere göre vahşet bununla bitmiyor. İnsanlar sırf, organları anılıp satılmak maksadıyla öldürülüyor. Deri ve böbrek gibi canlı doku taşıması gerekli organlar ise, kurşunlanan insan henüz can çekişirken, bedeni kesilip alınıyor. Kurşuna dizilen mahkûm ailelerinden kurşun parası tahsil ediliyor. Ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderiliyor.
Haksızlıklar Karşısında Sessiz Kalan Şeytandır

Yaşanan vahşet karşısında bütün dünya sessizdir. Her fırsatta ‘insan hakları’, ‘hukukun üstünlüğü’ adına dünya jandarmalığına soyunan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), hak aşığı olması gereken İslam âlemi, aynı çileleri çekmiş Türk Cumhuriyetleri ve Hindistan ile medeniyet havârisi Avrupa Birliği (AB)… cılız kınama kelimelerinin ötesinde tepki göstermediler. Çünkü her birinin ÇHC ile siyasî, askerî ve ticarî anlaşmaları var.
Çin; Birleşmiş Milletler Teşkilatı bünyesindeki Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi sıfatıyla önemli bir siyasî güçtür. Nükleer silahlara sâhip olması hasebiyle korkulan askerî bir güçtür. Dünya ticâretinde 2,5 trilyon dolardan daha fazla bir payı olduğu için etkili bir iktisadî güçtür. Ve hepsinden önemlisi ÇHC; güçlü olduğunun farkındadır. Kendisini; değil alt edebilecek, kendisiyle mücâdeleyi göze alabilecek bir gücün bulunmadığı kanaatindedir.
Sergilenen vahşet karşısında, yetersiz ve kısa süreli olmakla birlikte, en ciddî tepkiyi Türkiye gösterdi. Göstermekte haklıydı. Çünkü Doğu Türkistan Türkleri… soykırıma mâruz kalan mazlum ve mağdur insanlar; aynı tarihi paylaştığımız, aynı dili konuşup aynı dine inandığımız, aramızda kopmaz bağlar bulunan öz kardeşlerimizdir.
Doğu Türkistan’da

*M. Ö. 209 yılından Milattan Sonra 216 yılına kadar Türk asıllı Hun İmparatorluğu,
*552-630 yılları arasında Birinci Göktürk İmparatorluğu
*680-745 yılları arasında İkinci Göktürk İmparatorluğu
*745-840 yılları arasında Uygur Devleti.
*850-920 yılları arasında Kırgızlar
*950-1212 yılları arasında Karahanlılar
*1212-1759: Seyidiye Hanlığı
*1759-1863: Çin Hâkimiyeti
*1863-1876: Bağımsız Doğu Türkistan (Yakuphan Ba Devlet dönemi)
1876-1882: Çin yönetimi
1882-1944: Çin Genel Valiliği
1944-1949: Bağımsız Doğu Türkistan (Üç Vilayet Rejimi) hüküm sürdü.
1949-2009: Çin işgali devam ediyor.
Yüzsüzlük

TC Başbakanı’nın Doğu Türkistan’da Müslüman Türk milletine uygulanan soykırımın durdurulması isteği, Çin Hükümeti tarafından ‘iç işlerine müdâhale’ olarak görüldü ve geri alınması istendi. Diğer taraftan ÇHC’nin soykırım olaylarını protesto etmek maksadıyla, sivil toplum kuruluşlarının İstanbul Valiliği’ne başvurduğunu öğrenen Çin’in İstanbul Konsolosluğu yetkilileri; İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazı göndererek, gösteriye izin verilmemesini talep etmişlerdir. İçişlerine müdâhale, asıl bu yazı ile vuku bulmuştur. Çin, böyle yüzsüz ve küstah bir yönetim anlayışına sâhiptir.
Sonrası…

Provokasyon ürünü olaylar yatışmış gibi görünüyorsa da Çinli yöneticilerin açıklamalarına bakılırsa, devam edecektir ve şüphesiz tekrarlanacaktır. Çünkü ÇHC, kadim Türk yurdu olan Doğu Türkistan’ın zenginliklerini yalnızca kendisi için kullanmaya kararlı görünüyor. Çin’i bu kararından vazgeçirebilecek faktörler son derece sınırlıdır.
Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dışı dramın önlenmesi için insan hakları ile ilgili kuruluşları, insan haklarına saygılı ülkeleri harekete geçirmek mümkündür. Türkiye bunu yapabilir. Hatta yapabilecek ve de yapması gereken tek ülkedir.
Çin’in, medenî dünya ile ilişkilerini geliştirdikçe bencillikten, şovenizmden ve barbarlıktan uzaklaşması, insan haklarına saygılı bir konuma erişmesi… tahammülü mümkün olmayan bir uzun süreçtir. O sürecin, milletlerarası kapalı ve gürültüsüz diplomasi yollarıyla çabuklaştırılması mecburiyeti vardır.
Milletlerarası strateji uzmanları, ÇHC yönetimini daha ılımlı hareket etmeye yönlendirecek asimetrik mücâdele yöntemini belirleyebilir.
Çâresiz olmadığımıza inandığımız anda, çözüm mümkündür.
Unutulmamalı: Zulüm üzerine kurulu yönetimler kalıcı olamazlar. Olabilselerdi, Sovyetler Birliği dağılmazdı. Günün birinde Çin Halk Cumhuriyeti de mutlaka dağılacaktır. İnanmış insanların kararlı mücâdelesi karşısında eritilemeyecek beşerî güç yoktur.
Dünyanın diğer süper güçleri gibi Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) de kendisine göre yeni bir düzen oluşturmuştur. Çin’in oluşturduğu düzen; kapitalist ekonomi ambalajı içinde komünizm ideolojisinden ve katıksız ırkçı düşüncelerden beslenen şoven ve emperyalist, gayri medenî ve çağ dışı yönetim sistemidir.
ÇHC bu sistemi şimdilik, yönetimi altında bulundurduğu Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan’da uyguluyor. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, gücünü yetirebileceği; Pakistan, Keşmir, Afganistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Moğolistan’da da uygulamaya koymak isteyebilir.
Türk Dünyasından Portreler:
Ali Şir NEVÂÎ
Doğu Türkeli’nin büyük şâiri, âlim ve üstün devlet adamı Ali Şîr Nevâyî, 23 Ağustos 1501 tarihinde Herat şehrinde, 60 yaşında vefât etti. Doğumu: Herat, 1441.
Timuroğullarından Ebü’l-Kasım Babür’ün himayesinde Meşhed ve Semerkand gibi dönemin ilim merkezlerinde çok iyi bir eğitim görerek yetişti. Hayatı Horasan Hükümdârı Hüseyin Baykara’nın yanında ve emrinde geçti. Vezir ve emir unvanı ile devlet görevlerinde bulundu. Düşmanları onu zehirlemek isteyince, devlet görevlerinden çekilip kendini ilim ve edebiyata verdi. Buna rağmen Hükümdar Baykara, kendisinden danışman olarak yararlandı. Türk Dili’ne hizmetleri sebebiyle Türkçülüğün önderlerinden sayılır.

Eserleri: ‘Fâni’ Mahlâsı ile yazdığı Farsça Divan Türkçe yazdığı 4 adet Divan, Beş adet Mesnevî. Günümüz Türkçesi ile ‘İki Dilin Ölçüştürülmesi’ olarak isimlendirebileceğimiz Muhâkematü’l – Lugateyn isimli eserinde, Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak, Türkçe’nin üstünlüğünü ortaya koydu.
Timurlu Devleti zamanında, Türkistan’da gelişen Türk Çağatay edebiyatının en büyük ismidir. Moğollardan önce, özellikle Karahanlılar döneminde Doğu Türkistan’da, Müslüman Türkler arasında edebî faaliyetler çok gelişmiş idi. Gelişmeler, Hüseyin Baykara döneminde doruğa çıktı. Bu yükselişin en önemli âmili Ali Şîr Nevâî’dir.
Ali Şîr Nevâî’nin ataları, 7 kuşak boyunca Timurluların hizmetinde oldular. Babası Kikçine Bahadır, hizmetinde bulunduğu Şahruh’un ölümünden sonra oğlunu da yanına alarak Bağdat’a göç etti. Babasının ölümünden sonra, 1457’de Semerkand’a döndü.
Kikçine Bahadır, kendisi bir savaşçı olmasına rağmen oğlunu fazilet sahibi bir âlim olarak yetiştirmeye gayret etmişti. Dayıları da Türkçe şiirler yazan, besteler yapan emirlerdendi.
Ali Şîr Nevâî, Timurlu Devleti âlimlerinden, hayatı hakkında teferruatlı bilgilerin ve hakkında yazılan kitapların günümüze intikal ettiği tek şahsiyettir. O; temiz ahlâklı, samîmi, tedbirli ve heybetli bir devlet adamı idi. Başlıca özelliği, ömrünü ve mesâisini, ancak büyük ve güzel işlere hasretmek, bayağılıktan ve küçük işlerden sakınmaktı. Aileden zengindi. Resmî memuriyette bulunduğu dönemlerde devletten maaş almazdı. Buna rağmen çevresindeki fakirlere, kendi kesesinden yardımlarda bulunurdu.
Şair ve edip sıfatıyla Ali Şîr Nevâî, o zamanki Türk aydınlarının hayran oldukları İran edebiyatını benimseyip Türk zevkini adapte ederek Türkçeyi yüksek bir sanat dili hâline getirdi. Böylece Türk ismini yükseltti.
Kitaplarının en önemlisi; beş manzum eserden oluşan ve 64.000 mısralık Hamsa isimli olanıdır. 1484’te tamamlamıştır. Kitabın birinci bölümü ahlâk ve tasavvufa dairdir. Diğer bölümlerde sözlü halk edebiyatının eşsiz güzellikteki örnekleri olan Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun’u yazılı hâle dönüştürmüş, İskender ve Behram Gur’un hayat hikâyelerini şiirle anlatmıştır.
Diğer bir eseri de 55.000 mısralık Hazâ’in al-Mâ’ni isimli Türkçe Divan’dır.
O’na göre insan hayattan zevk almalı, dünyanın güzelliklerini sevmelidir. Nevâî, İslâm dinine de bağlıdır. Yazılarında İslâmiyet’i ihmal etmez. İslâmiyet’i, halkın anlayacağı sâde bir dille anlatır. Sufî değildi. Fakat samîmi bir mutasavvıftı.
Ali Şîr Nevâî, döneminin en önemli devlet adamlarından biri ve erişilmez zirvede bir edipti.

 

Ufalanma İçin Model Arayışı

1970’lerin sonlarına doğru Yugoslav modeli bize örnek gösteriliyor ve “özyönetim” üzerine makaleler, kitaplar yazılıyordu. O dönem bazı CHP yetkilileri yeni ve makbul bir şey bulmuş gibi Yugoslavya seyahatine çıkıyor, rapor üzerine rapor yayınlıyorlardı. II. Dünya Harbi’nden sonra bir arada yaşamaları mümkün olmayan, ancak Tito’nun varlığı ile birbirine pamuk ipliği ile bağlı devletlerin Avrupa’da liderliğe oynayan ülke tarafından ne hale getirildiğini birlikte yaşadık.

Yine zaman zaman IRA ve İrlanda örnekleri ortada dolaştırılır. Gerek Yugoslav modeli, gerek İrlanda bize hiç uymamaktadır. Birbiriyle tamamen zıt bir araya gelmesi mümkün olmayan unsurları hangi ad altında olursa olsun bir arada tutmak mümkün değildir. Federasyonda bile böyledir. İrlanda gerçeği farklı mezheplerin birbirine üstünlük mücadelesidir. Bunları bir araya getirip yaşatmak mümkün değildir. Türkiye’de ise;  %5 – %8 arasında değişen bir oran hariç insanlar bir araya gelebilmekte, iç göçe konu olabilmekte, mezarlıklar ve mabetler farklılaşmamaktadır. Ancak son senelerde demokratikleşme tezgâhı ile vatandaşlarımızın zihnine baskı ile etnik fitne sokulmuş, kendi kendilerini ötekileştirme yolu açılmıştır.

Anayasası olmayan İngiltere’nin anayasa deneyimini ve İrlanda gerçeğini öğrenmek için TBMM’den bir heyetin gitmesini doğrusu yadırgadım. Yerinde bir araştırmaya gerek yoktu. Gelişen teknoloji Türkiye’de de bize İrlanda gerçeğini öğretebilirdi.  Ama seyahat daima faydalıdır; gerginlikleri giderir; moral yükseltir ve yeni heyecan dolu vekillerimize güç katar.

Terörle mücadele askeri yönden 1984’den itibaren başarı ile sürdürülmüştür. Bazı yanlışlara ve zayiatlara rağmen bunun aksi söylenemez. Ancak siyasi irade dik durabilmiş kararlı, istikrarlı bir çizgi izleyebilmiş midir?  Terörle mücadele yerine müzakere, silah bile bırakmamış bir örgüt ile yapılamaz. Bu mücadelede gerek polis, gerek asker vatan savunmasını gerektiği gibi yapmaya çalışmışlardır. Şimdi malûm çevreler asker ile polisi, halkla orduyu karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

Malûm Kürtçü ve ırkçı parti askerin başarısızlığını bir psikolojik harp anlayışı içerisinde ileri sürmektedir. Türkiye son yıllarda sınır ötesi kara ve hava harekâtını neden yapamamaktadır? Irak ve Kuzey Irak yönetimleri ile ABD ve Türkiye arasındaki antlaşma neden Türkiye’nin elini kolunu bağlamaktadır? Terörle mücadele yasası neden değiştirilmiştir? Van’da son verdiğimiz şehitler İçişleri Bakanlığının yol aramalarını ve kontrollerini gevşetmesinden değil mi?

Türkiye’ye Irak’ın Kuzey’inde çekiç gücü yerleştirilmesinden itibaren yanlış yaptırılmaktadır. Terörle mücadelenin yeri Irak’ın kuzeyidir. Şimdi buna müsaade etmiyorlar.  Maalesef bu olumsuzlukların çoğu son 7-8 senede oldu. Ortak bir Kürtçe yaratılmaya çalışıldı ve siyasi bir malzeme olarak kullanıldı. Devlete Kürtçe TV kanalı kurduruldu. Terörle mücadele edenlerle mücadele edildi. Türk değil; Türkiyeli olduğunu ilan eden devlet adamları neyin mücadelesini verebilir? Bir ara Kandil’de yerleşmiş olan insan katilleri Norveç’e gönderilecekti. Bunun rüzgârı bile bu ülkeyi etkiledi ki hiç beklenmeyen bir terör olayı ortaya çıkıverdi.

2011 Türkiye Değerler Araştırması dikkat çekici sonuçlar veriyor. Türk olmaktan gurur duyanların oranı %92’dir. Türk değilim diyenlerde %6. Bu oranlar diğer bazı araştırma sonuçları ile de benzeşiyor. İspanya’da hem İspanyol, hem Katalan olmak mümkün iken milli kimlik ve mahalli sıfatlar veya etnisiteler birbirine rakip kabul edilmezken; Türkiye’de tam tersi oluyor. İngiltere’de 400 senelik ortak hayatın İskoç’a ve Galli’ye ayrılma ve bağımsızlık hakkı vermediği kabul edilmesine rağmen; Anadolu’da bin yıllık beraberlik hâkim kültür ve Türk kimliği ile uğraşılıyor.

İskoç ve İngiliz kültürlerinin farklı olduğu ancak Birleşik Krallığın sürmesi açısından İngiltere’de çoğunluğun ayrılıkçılığa, bölünmeye karşı direnme hakkının bulunduğu belirtiliyor. Türkiye’de bunun tersi demokratikleştirme diye yutturuluyor. Irka dayalı uluslaşmalar ve mili devletleri hedef alan faaliyetler Avrupa Hukuk düzeninde reddediliyor. Kimseye vatandaşı olduğu devlet ile savaşma, ülkenin bütünlüğünü hedef alma hakkı verilmiyor.

 

Kocaeli’yi hak ettiği yere getirelim

Gazetemizin manşetinde bugün ilimizden toplanan vergiler ile ilgili ayrıntılı bilgi var. Kocaeli İstanbul’dan sonra, en çok vergi toplanan il. Buna karşılık ise devletten en az hizmet alan illerin başında geliyor.

Kocaeli devlete 17 verip 1 alıyor. Görüldüğü gibi hakkımızı bir türlü Kocaeli olarak alamıyoruz. Geçtiğimiz günlerde yine gazetemizde CNBS dergisinin yaptığı araştırma yer almıştı. Bu araştırma ile ilgili hem gazetemiz manşetinde hem de bu köşede ‘Kocaeli bunu hak etmiyor’ diye yazı yazmıştık. İsteyen okurlarımız www.gebzegazetesi.com sitesine girip. Ayrıntılı bir şekilde okuyabilir. Burada ayrıntılı bir şekilde anlattığımız gibi Kocaeli bunları hak etmiyor, hakkını alamıyor.
Eğitimde Kötü Durumdayız
SBS ve LYS sınav sonuçları da açıklandı. Kocaeli burada da dökülüyor. Eğitim çok önemli. Kocaeli’nin neden hak ettiği yere gelmediği eğitimdeki acı tablodan görülüyor. Kocaeli mutlaka hak ettiği yere gelmeli. Bir başka acı gerçek daha var Kültür ve Turizm Kocaeli İl Müdürlüğü, Türkiye turizm gelirlerinden sadece yüzde 1 pay alıyor. Bir başka ifade ile Türkiye’ye gelen yüz turistten biri Kocaeli’yi geçip görüyor. Kültür ve Turizm değerlerimizden ne bizim, ne de turistlerin haberi var. Kocaeli’nin geneline bakmaya gerek yok, sadece Gebze’ye baksak kültür ve turizmde, açık hava müzesi konumunda olan Osman Hamdi Bey Müzesi, Anibal Anıt Mezarı, Fatih’in Otağı, Ballıkayalar Vadisi, Çoban Mustafapaşa Külliyesi ve Eskihisar Kalesiyle, Gebze Türkiye’nin açık hava müzesinde çok az sayıdaki bölgelerinden birisi.
Vergi de Türkiye’de İkinciyiz
Vergi gelirimize baktığımızda en az hizmet alıyoruz. Bir çok  sorun ve sıkıntı var. Yılın ilk 6 ayının vergi rakamları açıklandı. Sanayinin başkenti Kocaeli 2011 yılının ilk 6 ayında İstanbul’dan sonra en çok vergi tahsil edilen ikinci İl olmayı başardı. İstanbul’da 74 milyar 493 milyon 968 bin liralık vergi tahakkukuna karşılık 54 milyar 594 milyon 38 bin liralık tahsilat yapılırken, ilimizde 17 milyar 539 bin 195 liralık vergi tahakkuk ettirildi, bunun 15 milyar 100 milyon 758 bin lirası tahsil edildi. Kocaeli bu rakamlarla 79 İli gerisinde bırakırken, Türkiye’yi doyurmaya devam etti.
El Birliği İle Çalışmalıyız
Sonuç olarak daha öncede belirttiğimiz gibi Kocaeli bu acı gerçekleri kesinlikle hak etmiyor. Kocaeli hak ettiği yere çıkarabilmek için üzerimizi büyük görev düşüyor. El birliği ile hareket geçip Kocaeli’yi hak etiği yere getirmeliyiz.

 

Satranç İle İlgili Anılar

Tarih boyunca satranç oyununun pek çok meraklısı olmuştur. Tanınmış şahsiyetlerin arasında,  Endülüs hükümdarı  Sultan Yusuf’da vardır.

Yusuf henüz veliaht iken, ağabeyi Endülüs hükümdarı VI.  Muhammed tarafından gözaltında tutulmak üzere, bir kaleye hapsedilmiştir. Yusuf satranç oyununu çok sever. Tesadüfen kale komutanı da usta bir satranççıdır. İki meraklı günlerini satranç oynayarak geçirirler. On yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Oyuna düşkünlükleri aralarındaki dostluğu da pekiştirip güçlendirmiştir.

Bir gün oyunun kritik bir anında, saraydan bir atlı gelir. Atlı komutana bir ferman uzatır. Komutan fermanı okuyunca bayılacak gibi olur. Yüzü sararır, elleri titrer. Veliaht Yusuf durumu anlar. Komutana “Anladım. Ağabeyim başımı istiyor. Sen elbette görevini yapacaksın, gelenekte başı kesilen şehzade çoktur. Sen emri yerine getireceksin. Ancak şu oyunu bir bitirelim ” der. Oyuna devam ederler.

Endülüs hükümdarı VI. Muhammed ömrünün son günlerindedir. Hastadır. Doktorlar çaresizdirler. Veliaht Yusuf’un yerine oğlunun tahta çıkmasını istediğinden kale komutanına ferman göndermiştir.

Kale komutanı ve Yusuf oyunun sonuna yaklaşmışlardır. Bu sırada saraydan yeni bir atlı sür’atle gelir. Veliaht Yusuf’un önünde saygı ile eğilerek etek öper ve yeni haberi verir: “Ağabeyiniz Sultan Muhammed, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Tahtınız hazırdır. Halkınız sizi bekliyor. Saltanatınız hayırlı olsun” der.

Satranç partisi, Veliaht Yusuf’un hem hayatını hem de tahtını kurtarmıştır.

Voltaire (1694 – 1778) küçükken gittiği Cizvit (Katolik Tarikatı) okulunda öğrendiği satranç oyununa çok düşkündü. Ancak Voltaire yazılarındaki sert ve etkin eleştirilerinden dolayı sık sık sürgüne uğrardı. Yapılan baskılardan bıktığı için Paris’ten uzakta olmak arzusuyla, 1763 yılında Ferney’de satın aldığı şatoda yaşamaya başlamıştır.

Mensup olduğu Cizvit tarikatından kovulmuş olan papaz Per Adams bir gece yarısı şatoya sığınır.

Sabahleyin, Voltaire, papaza satranç oynamayı biliyor musun diye sorar. Papaz biraz bilirim der. Ancak papaz olağanüstü bir satranç ustasıdır. Oynadıkları bütün oyunlarda Voltaire’i yener.

Voltaire’in dostlarına yazdığı mektuplarında, Per Adams’la ilgili satırlar vardır. “Satrançtan çok zevk alıyorum. Beni dinçleştiriyor, kanımı kaynatıyor. Fakat bu papazı bir türlü yenemiyorum. Her seferinde beni perişan ediyor. İnanılmaz ustalıklar gösteriyor. Artık O’nun öğrencisi olmaktan zevk duyuyorum…”  gibi cümlelere sıkça rastlanmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman devrinin önemli alimlerinden Şeyhülislâm Ebussuud Efendi (1490 – 1573) ki bu görevde vefatına kadar 28 yıl kalmıştır. Satranç oyununun, sükûnetle oynandığını ve namaz farzlarını aksatmaya neden olmadığını tespit ettiğinden, oynanmasında sakınca olmadığına hükmetmiştir. Ayrıca akılcı ve statüsü yüksek bir oyun olduğunu söyleyerek bu oyunu oynayanların tanıklıklarının geçerli olacağını da tebliğ etmiştir.

Meşhur tarihçi Cevdet Paşa’da satranç oynamayı bilenleri elit insan sayarmış. Tavsiye mektuplarında önerdiği kişi eğer satranç oynamayı biliyorsa, bunu mutlaka belirtir “Âlâ satranç oynamayı bilir, çok akıllı ve zeki kişidir” diye not koyardı.

Satranç oyununda çağdaş ve demokratik örneklere de rastlanmaktadır. Örneğin oyunun en güçsüz ve gösterişsiz taşı olan piyadenin (piyon) karşısındaki son yatay karelerden birine ulaşması onu vezirliğe yükseltir. Diğer bir anlatımla başarının, sabrın, azmin, ustalığın ve çabanın, en sıradan kişiyi bile en üst makamlara ulaştırabileceğinin göstergesidir.

 

Demokrasi Şemsiyesi Altinda Islanan Ordu

Türk milletinin habersiz olduğu bir çok şey  inanılmaz bir hızla ülkemizde yaşanmaya devam ediyor. Acaba dünyanın her hangi bir yerinde buna benzer bir örnek daha varmıdır? Cevap: elbette yoktur. Bu kadar içten ve dıştan taarruza uğrayan bir millet daha yeryüzünde yaşamamıştır. Ama  neden böyle oluyor?

Nihayet Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmedik bir şekilde, Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları istifa etti. Nihayet diyorum çünkü bu çoktandır konuşulan bir şeydi.

Nedense uzun zamandır komutanların üzerinde; Balyoz, Ergenekon ve benzer davalardan dolayı “silah arkadaşlarının arkasında durmuyorlar” baskısı oluşturulmuştu.

Bu Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in veda mesajına da “Şu anda 173’ü muvazzaf, 77’si emekli olmak üzere 250 general-amiral, subay, ast subay ve uzman jandarma çavuş hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunmaktadır. Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka,adalete ve vicdani değerlere uygun yapıldığını kabul etmek bir çok hukukçunun da ifade ettiği gibi mümkün değildir. Bu durum, bir çok defa yetkili makamlara iletilmesine, anlatılmasına ve takip edilmesine rağmen yasal çerçevede  bir çözüm bulunması mümkün olmamıştır.” diye yansıdı.

İstifalar sonrası, televizyonların olayın bir “emeklilik” talebinden ibaret olduğuna dair Türk milletini yönlendirme  çabası da görülmeye değer dikkat çekici bir durumdu. İş sulandırılarak, önemi Türk milletinden gizlenmeye çalışıldı ve medyanın aynı gayreti, ağız birliği etmek suretiyle devam ediyor.

Bu vakıa; tarihte ses getirmiş olanlardan hiç bir eksiği olmayan ve Türk milleti için, gidişatı etkileyecek  ve çok önem içeren bir olaydır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamalarının satır aralarında da bu belirtilmiştir.

Ancak istifa edenler ve olayın tüm muhatapları ; bütün detayları Türk millet ile açıkça paylaşmak zorundadır. Tarihi etkileyecek böyle bir olay karanlıkta bırakılamaz. Bu sebeple hiç bir gizli yanı kalmamalıdır. Bir  mazaret üretilmeden ve her hangi bir şeyin arkasına saklanmadan olup biten Türk milletine anlatılmalıdır. Aksi halde bu istifalar ve arkasından oluşturulacak hava, yapılan işten Türk milleti adına beklenilen faydadan ziyade, Türk ordusu yıpratılmak suretiyle milletimize daha da fazla zarar  getirebilir. Zaten bizim bilmediğimiz her şeyi Türk milletinin rakipleri ve düşmanları çok iyi bilmektedir. Onların bildiğini Türk milletinin de bilmek  en doğal hakkıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin; siyaset, yargı, bürokrasi, ordu, sermaye, üniversite, medya vb. gibi tüm kurumları bir değişim ve dönüşüm içindedir. Bazıları bu değişim ve dönüşümü bir devrim olarak bile nitelemektedir. Ancak gelişmelere bakarsak bu değişim ve dönüşümün Türk milleti aleyhine sonuçlar içerdiği çok açıktır.

Türkiye’de yaşananlar ya da benim tanımlamama gore “Türk milletinin başına gelenler ” hiç te hayra alamet şeyler değildir.

Gazeteci Ertuğrul Özkök, bir yazısında IMF eski başkanının başına gelenler ile Türkiye’de yaşanan olayları karşılaştırdığında Ergenekon ve Balyoz gibi davaların hiç te bize gösterildiği şekilde olmadığını düşündüğünü yazdı.

Yine gazeteci ve televizyoncu Yiğit Bulut’a sorarsanız; Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ve tutuklamalar olmasaymış,Türkiye’de iç savaş çıkarmış.

Gel de bunlara inan ve bir kanaat oluştur. Ancak Mete Han’dan bu yana Türk milletinin bağrından çıkardığı şanlı Türk ordusunun ,bir numaralı ismi, hem de altına imzasını koyarak bir şeyler söylüyorsa buna inanmak gerekir diye düşünüyorum.

Türkiye’nin, 2001 ekonomik krizi dahil son 10 yılda başına gelenlere şöyle bir bakın. Her türlü anayasal kurumu dönüştürüldü. Reform adı altında bir çok yasa çıkartılarak bu günkü uygulamalara hukuksal dayanak oluşturuldu. Sermaye el değiştirdi. Halk fakirleşti. İşsiz ordusu çoğalarak tarihi rekorlar kırdı. Muhalefet edecek her türlü güç korkutularak sindirildi. Ordunun namahremi olan kozmik odalara bile girildi.

Müslüman Türk halkı ise bu süreçte dini argümanlar kullanılmak suretiyle hep yanıltıldı. Bunları yapanların arkasındaki gücün, ülkeyi ele geçirmek ya da şimdilik bölmek gibi bir amacı bulunuyor. Bu nedenle böyle bir planı uygulamaya koyanların hiç bir zaman bir din devleti kurmak veya şeriat getirmek gibi bir dertleri yoktu. Onlar sadece amaçlarını tahakkuk ettirmek için İslam’I kullandılar. Din devleti veya şeriat getirmek müslüman Türk halkının önüne konulan sahte bir hedefti. Gerçek niyetin tahakkuku için son hedefin ise Türk ordusu olduğu, yaşananlardan çok iyi anlaşılıyor.

Bunları anlamamak için saf, aptal, geri zekalı ya da Türk milletine ve devletine düşman olmak lazımdır. Onun için değil Necdet Özel’i kimi genelkurmay başkanı ve de kuvvet komutanı yaparsanız yapın, Türk ordusuna yapılacak operasyonları durduramazsınız. Çünkü bu planı yapanların ve uygulayanların hedefi top yekün Türk ordusudur. Amaç; nihai hedefin gerçekleştirilmesi için Türk milletini savunmasız ve çaresiz bırakmaktır. 2007’den bu yana Türk ordusuna yapılan fiili, hukuki ve medyanın da içine dahil olduğu psikolojik saldırılara bakınca ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Türk ordusunu hallederek bu ülkeye el koyacaklarını ya da Türkiye Cumhuriyeti devleti üzerindeki Türk milletinin hükümranlık haklarını değişim ve dönüşüm adı altında yaptıkları ile sıfırlayacaklarını hesap edenlere Türk milletinin kendisininde bir ordu olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum.

Bu sebeple Türk milleti kendisini ve devletini sonsuza dek var etmek için direnecektir. Kimse bizi penbe tablolarla ve her şey iyi olacak masalı ile aldatmaya kalkmasın. Belki Türkiye’nin önü açık ama ya Türk milletinin?

Yusuf Has Hacip’den Birkaç Nasihat

Türk Edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Kutadgu Biliğ de Yusuf  Has Hacib yöneticilerimize rehber olabilecek şu tespitleri aktarmaktadır. Türk Devletlerinin iyi yönetilme dönemlerinin hikmetleri gördüğümden siz değerli okuyucularımla paylaşmak istedim.

Bey ve Yardımcısı;

Yardımcı çok olursa, bey zahmet çekmez; onun her işi yoluna girer ve nizam bozulmaz.

Huzur istersen, o zahmet ile birlikte gelir; sevinç istersen o kaygı ile birlikte bulunur.

Halk içinde kim nüfuz sahibi olursa, onun dili ve sözü tatlı olmalı, kendisi tevazu göstermelidir.

Sana beylik ve büyüklük erişirse, bu devlet içinde saç ve sakalının ağarması için, kendini küçük tut ve mütevazi ol.

Beyliğin temeli doğruluk üzerine kurulmuştur; doğruluk yolu beyliğin esasıdır.

Ey Hükümdar kendini değil halkını düşün.

Ey Hükümdar şu üç işe seçkin kimseleri ara ve bu işleri onlara ver.

Bunlardan biri kadıdır (hakim), halka faydalı olabilmesi için, onun çok temiz ve takva sahibi olması lazımdır.

İkincisi hükümdara vekalet edecek olan kimsedir, yönetici halkın huzur bulması ve saadetle yaşaması için, bunun dürüst ve güvenilir bir kimse olması şarttır.

Üçüncüsü Vezirdir; (Başkan-Bakan) bunun çok seçkin bir kimse olması lazımdır; halka ne gelirse ondan gelir.

HARAMA EL UZATMA, KENDİNİ GÖZET; ey hükümdar, iyi bilki, haram gönülü karartır.

Kendi menfaatini arama, halkın menfaatini düşün; senin menfaatin halkın menfaati içindir.

Halka huzur ve rahat sağlayacak bir nizam kur; sana hayır-dua etsinler.

Zenginlerin yükü orta hallilere yüklenmemeli; yoksa bu orta halliler bozulur ve büsbütün sarsılır.

Orta halli kimselerin yükünü fakirlere yüklememeli; yoksa, fakir açlıktan kırılır ve mahvolur.

Fakirler orta halli olursa, orta halliler zenginleşir, orta halliler zenginleşirse, memleket zengin olur.

Halkın ve hükümdarın üç hakkı:

Tebaanın (Halkın) senin üzerinde üç hakkı vardır; bu hakları öde ve onları zorluğa düşürme.

Bunlardan biri memleketinde gümüş temiz kalsın, onun ayarını koru (paranın değerinin korunması).

İkincisi halkı adil kanunlar ile idare et; birini diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme, onları koru (mafya ve anarşiye meydan vermemek)

Üçüncüsü bütün yolları emin tut; yol kesici haydutların hepsini ortadan kaldır.

………………..

 

YUSUF HASHACİB tarafından 1200 yıl önce yazılan ve hala yöneticide olması gereken özellikleri anlatan bu tavsiyelere uyulduğu zaman;

Huzur ve mutluluk olmaz mı? olur.

Refah ve zenginlik gelmez mi? gelir.

Güven ve istikrar sürmez mi? sürer.

Yöneticilerimizin bu ve benzeri hikmetleri bilmesi ve yaşaması düşüncesiyle.