13.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1162

Komşuluk ve Ramazan

 

Ailemizden sonra iyi veya kötü günlerimizde yakın temas halinde bulunduğumuz en yakın sosyal çevremiz komşularımızdır.

Yüce dinimiz İslam,  komşulukla ilgili bir takım hak ve sorumluluklar ortaya koymuştur. Nitekim Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa 4/36)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de komşuluk hukukunun önemi hakkında;

Hz. Cebrâil (a.s) bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu vâris kılacağını zannettim.” (Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr, 140) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir başka hadis-i şeriflerinde ise;

“Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa misafirine ikram etsin. Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa komşusuna ihsanda (iyilikte) bulunsun. Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa hayır söylesin veya sükût etsin” (Buhârî, Edeb 31; Müslim, İman 74) buyurarak komşulara iyilikte bulunmayı kâmil mü’min olmanın gereği saymıştır.

Komşularla iyi geçinmek, koruyup gözetmek imanın kemalindendir. Öyleyse Müslümanlar,  Allah Resûlünün komşuluk hususundaki tavsiyelerine uymaya çalışmalıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah katında, dostların hayırlısı, arkadaşlarına hayırlı olan; komşuların hayırlısı da komşularına hayrı dokunanlardır. (Tirmizi, Birr, 28)

Komşularımıza karşı yerine getirmemiz gereken bir takım görevlerimiz vardır. Komşularımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmalı, onlarla karşılaştığımızda selamlaşmalı, onların hâl ve hatırlarını sormalı, muhtaç olduklarında yardımlarına koşmalı, üzüntü ve sevinçlerini paylaşmalı ve imkânlarımız ölçüsünde iyilikte bulunmalıyız.  

Düğün ve bayramlarda ziyaret etmek, davetlerini kabul etmek, hastalıklarında ziyaret etmek,  vefat ettiklerinde yakınlarına başsağlığı dilemek, cenazelerinin kaldırılmasında yardımcı olmak da komşuluk görevlerimizdendir.

Müslüman, komşuları ile ilgilenmeli, onların dertleri ve sıkıntılarına karşı duyarsız kalmamalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.);

“Komşusu açken tok olarak yatan kimse bizden değildir” (Müslim, Birr ve Sıla, 42) buyurarak komşularımıza karşı sorumluluğumuzu çok açık bir şekilde ifade buyurmuştur.

Kendi imkanlarımızın kısıtlı olduğu zamanlarda bile bir şeyler yapabileceğimizi, komşularımıza yardım etme konusunda çözüm üretebileceğimizi yine Peygamber (s.a.s.) Efendimizden öğreniyoruz.

O (s.a.s.), Ebu Zer (r.a.)’e; “Ya Ebâ Zerr! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çoğalt ve komşularını da unutma” (Tirmizî, Et’ime, 30) tavsiyesinde bulunmuştur.

Ayrıca komşulara kötülük yapmamak, herhangi bir şekilde zarar vermemek de gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.):

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden komşusuna eziyet etmesin” (Müslim, İman, 73, 75); “Komşusu, kötülüklerinden emin olamayan kişi iman etmiş olmaz” (Buhârî, Edeb, 29) buyurarak bizleri komşularımıza zarar vermekten sakındırmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığımız bu seneki Ramazan ayının ana temasını “Komşuluk” olarak belirlemiştir. “Peygamber Efendimize (S.A.V.) komşu olmak için iyi komşu ol” kampanyası ile özellikle son yıllarda hızlı kentleşme, göç, nüfus yoğunluğunun artması gibi sebeplerle zedelenen komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak için yoğun bir çalışma başlatmıştır.

Mübarek Ramazan-ı Şerif ayını fırsat bilerek, Allah ve Resûlü’nün üzerinde önemle durduğu komşuluk münasebetlerimizi güçlendirmeye; bozulan, aşınmaya uğrayan ilişkilerimizi düzeltmeye çalışalım. 

Özellikle Peygamber Efendimizin tavsiyelerine uyarak iftar sofralarımızı komşularımızla paylaşmak; sahur çorbalarımızdan onlara ikramda bulunmak; yardımlaşmak ve hediyeleşmek suretiyle Ramazanın manevi hazzını birlikte yaşayalım.

Mukayese Etmek Üzüyor

 

Türkiye özellikle 2007 yılından bu yana, bir yerden düğmeye basılmışcasına ard arda kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek ilginç ve önemli olaylar yaşıyor. Bu olayların ayrı ayrı sebepleri olduğu gözükse bile bir bütünün parçası olduğu da tartışma götürmez bir gerçek.

Bu gün gelinen nokta itibarıyla Türk milleti korkutularak, ürkütülerek itibarsızlaştırılmıştır. Tetikçi medya işi kürtlere pozitif ayrımcılık talep eder hale getirmiştir.

Türk ordusu davalar, tutuklamalar, yakalamalar ve bunlara bağlı yürütülen psikolojik operasyon nedeniyle millet nezdinde büyük ölçüde bir güven kaybına uğramıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal kurumları olan; Anayasa Mahkemesi, HSYK, Yargıtay ve adli yapı herkes tarafından eleştirilir bir noktaya gelmiş ve adalete güven duygusu dip yapmıştır.

YÖK ve ÖSYM gibi yüksek öğretim çağındaki milyonlarca genci ve ailesini ilgilendiren uygulamaların merkezi olan kurumlar, çok tartışılır hale gelmiştir. Eğitimde fırsat eşitliği lafta kalmıştır.

En nihayetinde de Türk futbolu çatırdamış ve Türk futbolunun efsane kulüpleri ve isimleri artık sokağın diline düşmüş bir operasyon ve soruşturmayla teşhir edilir hale gelmiştir.

Siyasette istikrarın sürdüğü böyle bir dönemde ülkede bunlar ve bunlara benzer bir çok  olayın yaşanması çok dikkat çekicidir.

2007 yılından bu yana gelişen olaylar nedeni ile Türk halkının; millet, ordu, yargı, siyaset, anayasal eşitlik, eğitim hakkı, spor  ve bunlara benzer kavramlar üzerinde yılların birikimi sonucu oluşmuş üstün moral değerleri erimiştir.

Bütün bunlar bana Osmanlı-Türk İmparotorluğu’nun 1911-1912 yılları arasında yaşadığı Balkan Savaşları’nın öncesini hatırlatmaktadır.

100.yılını idrak ettiğimiz bu savaşlar neticesinde Osmanlı-Türk Devleti  yaklaşık 500.000 kilometrekare toprağını kaybetmek ve milyonlarca insanını oralarda bırakmak zorunda kalmıştır. Kaybedilen topraklar Trabzon, Diyarbakır, Hakkari, Van, Kayseri, Sivas gibi Türk toprağıdır.

Bu gün ülkemizin 780.000 kilometrekare olduğunu düşünürseniz, kaybedilen 500.000 kilometrekare toprağın büyüklüğünü ve ne anlam içerdiğini anlayabilirsiniz.

Günümüzde vatan toprağımızdan bir santimetrekareyi verme düşüncesi bile canımızı yakarken, 500.000 kilometrekareyi vermiş olmanın acısını çoktan unutmuş olmak, bizi ne hale düşürdüklerini anlamak bakımından çok ibret almamız gereken  bir örnektir.

İçinde bulunduğumuz dönemle, Balkan Savaşları öncesinde yaşanan dönemin büyük benzerlikler içerdiğini düşünüyorum. Burada biliyorum değilde düşünüyorum diyorum çünkü hemen buna malum odakların temsilcileri tarafından “yok böyle bir şey” diye itirazlar gelebilir.

Osmanlı-Türk İmparotorluğu’nun ordusu, Balkan Savaşları öncesinde tam bir başı  bozukluk  içindeydi. Ordu siyasete bulaşmış ve komuta kademesinde alaylı-mektepli tartışmaları en üst düzeye çıkmıştı.

Etnik milliyetçiliğe dayalı azınlık siyaseti bu gün olduğu gibi, Avrupalı devletlerin desteği ile yönetimde çok etkiliydi. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin verdiği ödünler gibi daha fazla özgürlük,demokrasi ve insan hakları talepleriyle Meşruiyet ilan edilmişti. Devlet kurumları arasında bir kargaşa ve mücadele vardı. Bu günün AB’sinde olduğu gibi dünde Fransız İhtilali’nin doğurduğu fikir akımları  etkisini artırmıştı. Bu gün ABD başta olmak üzere Avrupa devletlerinin kışkırttığı bir kısım TC vatandaşları olduğu gibi o dönemde de başta Ruslar olmak üzere Avrupa devletleri, Balkan halklarını kışkırtıyordu.

“Hilal’in Haç’tan aldığı şeyler iade edilmelidir. Haç’ın aldığı şeyler ise asla iade edilmez.” kuralı çerçevesinde Osmanlı-Türk Devleti Balkanlardan atılmak isteniyordu ve büyük oranda  malum güçler bu hedefe ulaştı.

Bu gün Türkiye’de laz, çerkez, kürt, arap, arnavut, boşnak, gürcü vs. sözde farklı kimlikleri kışkırtmak gibi bir çaba varsa dün de Balkanlarda etnik milliyetçilikler kışkırtılarak, onlara milli birliklerini ve küçük devletlerini  kurmaları için destekler sağlanıyordu.

Bir yandan Osmanlı’ya içeriden operasyon yapılıyor diğer yandan dışarıdaki cephe olgunlaştırılıyordu.

Sonuç; bu küçük devletlerin küçük orduları Çatalca’ya kadar dayandı. İstanbul’da top sesleri duyuluyordu. Ve bu ordular Yeşilköy’e kadar geldiklerini büyük bir anıtla tarihe not düştüler.

Türk hikayecisi Ömer Seyfettin, Balkan Savaşlarına ait hatıralarında “…kimi gördümse ; mutlaka harp olacak!.. diyor. Ben hala ümit etmiyorum. Niçin harp olacak? Balkan hükümetlerinin istedikleri verildikten sonra harbe ne hacet? Buna aklım ermiyor.” diyor. Bu günde insanlarımız Ömer Seyfettin’in  halinde olduğu gibi bizden istenilen her şeyi verdiğimizi düşünmüyormu? Daha ne yapmak gerekiyor  acaba başımıza gelecekleri engellemek için?

Yine Ömer Seyfettin “Diyorlar ki; harp başladı. Fakat kimsenin bir şeyden haberi yok… her gün bir alay emir neşrolunuyorsa da anlamak mümkün değil.”diye devam ediyor. Şimdi  aramızda olup bitenin, ne için olduğundan haberi olan varmı?

Günümüzde yaşadığımız adına değişim, dönüşüm, gelişim ne derseniz deyin bir çok olayın AB kriterleri çerçevesinde gerçekleşmediğini söyleyebilirmisiniz? Bunların Balkan Savaşları öncesinde olduğu gibi toplum üzerinde Fransız İhtilali’nin yarattığı etki gibi bir etki yaratmadığını ve bu etkinin  Türk milleti aleyhine kullanılmadığını kim söyleyebilir? Avrupa,ABD ve İsrail; hem Fransız İhtilali’nin hem de Avrupa Birliği’nin ortaya çıkardığı fikir akımlarını ve düşünce ortamını, başta Türkler olmak üzere tüm mazlum ve mağdur milletleri ezmek ve sömürmek için kullanmayı dün olduğu gibi bu gün de başarmaktadır.

Dikkatli bakılınca, Avrupa, ABD ve İsrail koalisyonu; 100 yıl once Balkan savaşları öncesinde olduğu gibi,ülkemizde etnik siyaseti ve Türk milletinin içinden yeni milletler çıkarma gayretlerini desteklemektedirler.

Balkan Savaşları öncesinde ve sırasında Türk ordusunda yaşanmış olanlar ile bu gün Türk ordusunda yaşananlar arasında bir benzerlik varmıdır? Örneğin genelkurmay başkanı ile kara ve deniz kuvvetleri komutanlarının yayınladıkları veda mesajlarındaki istifa gerekçeleri ortadan kalktımı da yeni komutanlar görevlerini  kabul ettiler? Yoksa ne olursa olsun dün olduğu gibi bu günde koltuğu kapalım anlayışı devam mı ediyor?

Size soruyorum; acaba düşünemeyen, değerlendiremeyen, korkan, kafası karışmış, milli benliğini kaybetmiş, ülkesinin değerlerine güvenini yitirmiş ve Ömer Seyfettin’in tarif ettiği gibi ne yaptığını bilmez bir toplum yaratma çabaları; Balkan Savaşları’nın sonucunda olduğu gibi Türk milletinin aleyhine bir sonuç çıksın diyemidir?

Kanaatime gore; Türkiye’de bu gün yaşananlarla dün Balkan Savaşları öncesinde yaşananlar arasında, olayların aktörlerinin adları ve roller  değişsede büyük benzerlikler vardır.

Son noktayı da Günyüzü Gazetesi’ne röportaj veren Prof. Dr. Mahir Kaynak’la koyalım: “Deniz Baykal ile CHP, resmi ideolojinin savunucusu olmak durumundaydı. Asıl hedef kişi değil CHP’nin (yani Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşam felsefesi) ideolojisiydi. Onun için lideri değiştirmeye karar verdiler. MHP çizdiğimiz Türkiye projesine uymuyor. Türkiye şu anda bölgesel bir güç olacak. Onun için çeşitli soy ve inançlara dost bakacak(sanki Türk milliyetçiliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi düşman bakıyor). Bahçeli bu oyunu gördü. Bir hareket tasfiye edileceği zaman yolları bulunur.” diyor.

Allah hepimize akıl fikir vermiş, Düşünelim, taşınalım başımıza kötü şeyler gelmesin diye tedbir alalım. Aman canım ne olacakmış diyenlere de bir zahmet Balkan Savaşları neticesinde arkamızdan bıraktığımız insanlar ne halde, gidip görün ondan sonra konuşalım diyorum.

 

Kur’ânî Dua

 

Bizi doğru yola kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet,

Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil ( Fatiha 6-7)

Rabbimiz bize dünyada da Ahirette de iyilik ver.

Bizi cehennem azabından koru (Bakara 201)

Talut’un askerleri Calut ve askerleriyle karşılaşınca şöyle dua ettiler:

‘Ey Rabbimiz üzerimize sabır yağdır,

Ayaklarımızı sağlam bastır.

Ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et'(Bakara 250)

…İşittik ve itaat ettik.

Ey Rabbimiz senden bağışlanma dileriz.

Sonunda dönüş yanlız sanadır (Bakara 285)

…’Ey Rabbimiz unutur yâda yanılırsak bizi sorumlu tutma!

Ey Rabbimiz bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme

Ey Rabbimiz bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme.

Bizi affeyle bizi bağışla bize acı.

Sen bizim Mevla’mızsın.

Kâfir topluluğa karşı bize yardım et.’ (Bakara 286)

Rabbimiz bizi sıratı müstakime eriştirdikten sonra kalplerimizi eğriltme,

Bize katından bir rahmet bahşet.

Şüphesiz sen karşılıksız verensin (Ali İmran 8)

Zekeriya Rabbine şöyle dua etti:

‘Rabbimiz bana katından temiz bir nesil ver.

Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin (Ali İmran 38)

…”Ey Rabbimiz üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak canımızı al” (Araf 126)

…İçimizden bazı beyinsizlerin işlediği günah yüzünden bizi helak mi edeceksin…

Bizi bağışla bize acı sen bağışlayanların en hayırlısısın.

Yusuf (as) “

“Ey Rabbim zindan bana bunların beni davet ettiği şeylerden daha sevimlidir.

Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum”(Yusuf 33)

İbrahim (as) şöyle demişti:

Rabbim bu şehri güvenli kıl.

Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut (İbrahim 35)

Rabbim beni namaza devam eden bir kimse eyle.

Soyumdan da böyle kimseler yarat

Rabbim duamı kabul eyle (İbrahim 40)

Rabbimiz hesabın görüleceği günde beni anamı, babamı ve inananları bağışla

Lokman (as) oğluna öğüt vererek dedi ki

“Yavrum Allah’a ortak koşma.

Çünkü ortak koşmak büyük bir zulümdür(Lokman 13)

Yavrum namazını dosdoğru kıl

İyiliği emret kötülükten sakındır,

Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol(Lokman 17)

Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme.

Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme

Çünkü Allah kibirleneni ve böbürleneni sevmez (Lokman 18)

 

Genç Bakış

0

“Her çocuk (İslâm) fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi, Hıristiyan veya müşrik yapar” (Tirmizi, Kader: 5)

Hayatın başlangıcı bize günahsızlığı sunuyor. Çocukluğa yakın bireyler daha saf ve temizdir. Ölüme yaklaşan ise günahkârdır.  Ancak bu İslam’ı bilmeyenler için geçerlidir. Oysa Müslüman olgunlaştıkça ve yaşı ilerledikçe daha üst mertebelere erişmesini bilenlerdir.

İlk doğan çocuk nasıl tertemizse bunu koruması da dünya da bir o kadar zordur. En ufak bir leke temiz insanın üzerinde hemen fark edilir. Temiz insanın lekelerle mücadelesi de gençlik yıllarında başlar. Dünyanın ne anlama geldiğini, iyiyi-kötüyü güzeli-çirkini o zorlu yıllarda anlar. Bu iyi-kötü, güzel çirkin ise toplumdan topluma değişen kavramlardır. Toplum dinine uygun yaşar. Gençlerde o yönde yoğrulur.

Peki, Hayırlı Gençlik nasıl olmalı? Günümüzün bireylerinin en çok üzerinde durması gereken konunun bu olduğunu düşünüyorum. Hayırlı Genç nasıl olmalı sorusuna en güzel cevabı da Peygamber Efendimiz vermiştir: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahatten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır” (Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X/270; İbn Hacer, el-Metalibu’l-Aliye, III/3). Buyurmuştur.

Gençlerimiz, bir ayağı kabirde yaşlı bir insan gibi sürekli ölümü düşünürse gençliğin verdiği heyecan ve heveslerle zevk ve sefadan uzak durmayı başarırsa hayırlı genç olma noktasında çok önemli adımlar atmış olur. Nefsin en azgın olduğu dönemde nefsinin iplerini eline alabilen gençler en hayırlı gençlerdendir. (Allah’ü Teâlâ tüm insanlığa böyle gençlik nasip etsin.)

Kanlarının en deli aktığı zamanda hele hele teknolojinin bu kadar geliştiği dönemde nefse hâkim olmak çok zor bir durum. Öyle gençlerimiz var ki günahlardan kendini alıkoyan, en ufak hatasında Allah’a yönelip namaz kılan, gözyaşları eşliğinde tövbe eden, işlemiş olduğu günahı bir daha işlemeyen, namaz vs. dini yükümlülüklerini eksiksiz yapmaya çalışan gençler! İşte hayırlı gençler bunlar olsa gerek.

Bazı gençlerimiz dini yönden olgunluğa erişmiş olsa bile bazı gençlerimiz de şeytan ve nefisle hala arkadaş gibi o arkadaşlardan zevk aldıklarını sanarak mahvoldukları da unutulmamalıdır. Günümüz Türkiye’sinde ilköğretim kademesine kadar düşen sigara, alkol hatta uyuşturucu madde bağımlılığı da bu zayıf gençlerimize örnek verilebilir. Bize düşen görev ise bu gençlerimiz için elimizden geleni yapabilmek. Elimiz uzanırsa el uzatmak, başka türlü yardımımız olursa bunlar için çabalamak hiç bir şey yapamıyorsak dua etmek.

Türkiye gençliğine baktığımızda hem hayırlı genç hem de olumsuz davranışlara bulaşmış gençleri görebilirsiniz. Olumsuz davranışlara gençliğimiz neden düşüyor? En büyük problem aile. Dinini yaşayan bir aile birey yanlışlara çok fazla yönelmez. Yönelmiş olsa bile aile çözüm için erken teşhis uygular. Ailede çatlak varsa genç birey bundan hemen etkilenir.  Ailesiyle iletişimi yoksa olumsuz davranışlara yönelimde artar.

Aile dışında toplumda önemli gençler için. Aile de huzurlu bir birey toplum tarafından da desteklenmeli. Bir nevi pekiştirme görevi topluma düşüyor. Gençlerin olumlu davranışlarını ödüllendirmeli. Olumsuz davranışlarda ise hemen ceza değil onu o davranışlara iten sebep araştırılmalıdır. Bugünün gençlerinin yarının büyükleri olacağı unutulmamalıdır.

Müslümanlığı yaşama noktasında gençlerimizin ve büyüklerimizin eksiklikleri

Öncelikle bu eksiklikleri kendimde de görebildiğim için buradan başlamam uygun olur.

Ø  Kur-an’ı Kerimi çok az okuyoruz ya da hiç okumuyoruz.

Ø  Peygamber efendimizin hayatını bilmiyoruz. Ve okumak zor geliyor.

Ø  Namaz, oruç gibi ibadetler nefsimize ağır geliyor ve daha yaşlanmadık ki namaz kılalım diye bir ön yargı oluşmuş durumda.

Ø  Büyüklerimizin sözlerini dinlemiyoruz. Sıkıcı buluyoruz.

Ø  Eğlenmek, gezmek daha iyi gibi görünüyor.

Ø  Televizyon, internet, telefon gençlerin vazgeçilmez dostları. Sosyalleşme kavramı bitmek üzere.

Ø  Araştırmak yerine hazıra alışmışız.

Daha sayılabilecek çok şey var ama bunlar yeterli.

Büyüklerimizde eksik gördüklerim neler birde bunlara bakalım.

Ø  Gençlere karşı ön yargılılar.

Ø  Dinimizi anlatmayı sevmiyor çoğu. Namaz kılan çok ama anlatma noktasında eksikler.

Ø  Dinimizi sevdiremiyorlar.

Ø  Namaz için camiye giden bir gence sımsıkı sarılmaları gerekli diye düşünüyorum kendimce ama gülümsemek bile zor geliyor.

Ø  Mal mülk peşinde çoğu. Örnek olmaktan çok zarar veriyorlar.

Ø  Araştıran gençlere destek olmuyorlar.

Ø  Dini gençlere sevdirerek öğretirsiniz; sevgi göstermiyorlar.

Sanırım bu kadar yeterli. Aklıma gelen çok şey var ama en önemli gördüklerim bunlar.

Bu yazdıklarım herkes için geçerli değil. Elbette bunları eksiksiz yerine getiren Allah dostları da var.

Gençlik geleceğin büyükleri demektir. Az çok hatalarımız ortada iken hatalardan bir an önce sıyrılmak gerekir. İnşallah niyetimiz güzel olursa en güzel günleri yaşarız. Biz gençler hatalardan payımızı alırsak ilerde gençlerimize örnek olabiliriz belki. Dinimizi en güzel düzeyde yaşamak ümidi ile…

Allah hayırlı gençlerden olmayı nasip etsin. Allah yar ve yardımcımız olsun…

 

Yaşasın Hatıralar – Ergün Göze 1931 – 2009

Rahmeti-rahmana kavuşmuş olan Ergün Göze’nin hatıraları kitabı Kubbe Altı Yayınlarından “Yaşasın Hatıralar”, Sivas Aydınlar Ocağı Başkanı olan yeğeni Prof. Dr. Fahrettin Göze tarafından Elazığ toplantısında hediye edilmişti. Fakat fırsat bulup okuyamamıştım. Yaz tatilinde okuma fırsatını buldum. Ne kadar güzel-yerinde-aydınlatıcı bilgilerle bezenmiş bir kitabı okumakta geç kaldığımı fark ettim. Kitap bir nefesle okunacak cinstendi.

Ergün Göze, bizim üniversite öğrenciliği yıllarımızda fikirlerinden istifade ettiğimiz bir fikir adamıdır. O yıllarda Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Cemil Meriç, Dündar Taşer, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç bizlerin milliyetçilik-mukaddesatçılık gibi kavramları manalandırmada fikirlerinden istifade ettiğimiz diğer yazarlardandır. Bu fikir adamları bizler için devlet millet meselelerinin yorumlanmasında ve çözüm önerilerinde rehber isimler olmuşlardır.

Kitabında, Ergün Göze Karadeniz Kıraathanesinden bahseder. Burası 1950’lili yıllarda onlar için milli ve dini duyguların konuşulduğu, tartışıldığı bir yerdir. Bu yerde o dönemle ilgili çeşitli hocalardan aktarılan ilgi çekici hatıraları okuyorsunuz.

1950’li yılların fikir tartışmalarından önemli biri de Peyami Sefa-Nazım Hikmet arasında geçmiştir. Nazım Hikmet o günkü komünist Rusya’ya ve onun lideri Stalin’e  büyük bir aşkla bağlıdır. Peyami Sefa ise komünizmin ülkemize ve insanımıza yararı olmayan, insanlığa iddia ettiği gibi hak, eşitlik ve refah getirmiyeceği noktasında ki görüşleriyle konuyu değerlendirir. Marksizmin dini ve milli değerleri yok saymasını ve bunun getireceği yanlışları gündeme taşır. Ergün Göze Nazım Hikmet’in 80’li yıllardan itibaren bazı milliyetçi ve muhafazakar liderler tarafından önemsenmesini bu hatıralarında yadırgayarak sorgulamaktadır. Bir Türk düşmanı olan Stalin hayranının şiirlerinden alıntı yapmanın manasızlığını haklı olarak hatırlatmaktadır.

Tercüman gazetesi o dönemde siyasi olarak merkez-sağ diyebileceğimiz kesim tarafından okunan bir gazetedir. İyi bir okuyucu kitlesi vardır. Ahmet Kabaklı ve Ergün Göze sevilen ve itibar edilen köşe yazarlarındandır. Ergün Göze’nin yazdığı makalelerinden olan bazı hatıraları ile  1960-1980 yıllarını  daha iyi anlayabilmekteyiz. Bu hatıralar o dönemin olaylarını-liderlerini -siyasi ve fikri çalışmalarının perde arkasını  anlamamızı sağlamaktadır. Boğaz Köprüsü yapılsın-yapılmasın tartışmaları ilgi çekici hatıralarla anlatılmaktadır. O günün Başbakanı Süleyman Demirel ve A.P. Hükümetinin tavrı ile Sn. Ecevit’in söyledikleri ve daha sonra yaptıklarındaki çelişkileri okumaktasınız. Hizmet mantığındaki bir yonetimin kazandırdıkları ile tenkit mantığındaki bir anlayışın bu ülkeye nelere mal olduğunu görüyorsunuz.

Yazar hatıralarında ilkeli gazeteciliğin bir toplum için önemini anlatmaktadır. Hüviyet ve çizgisini  kaybeden bir yayının kendisine verdiği zararın yanında toplumuna kaybettirdiklerini de  anlatmaya çalışmaktadır. Kemal Ilıcak -Nazlı Ilıcak ve bunlarla beraber o dönemin etkin isimleri olarak bilinen bazı yazarların  hal ve tavırları farklı yönleri ile  çeşitli bilgiler verilerek aktarılmaktadır.

1980 li yıllarda  Turgut Özal ve çevresi hem de ANAP’ın kuruluş süreci hakkında  ilginç hatıralar da aktarılmaktadır. Türkiye Gazetesi ve Enver Ören’in   İhlas Holding girişiminin öncesi ve sonrası ile de ilgili çekici bilgiler çeşitli hatıralar üzerinden aktarılmaktadır. İhlasın-samimiyetin olduğu dönemlerde vatandaşın  teveccühü ve işlerin iyi gitmesi, fakat çizgiden ayrılmanın getirdiği yenilgiye gidiş… Bu grubun İman ve inanç çerçevesinde, abdeste sakatlık getirir gerekçesi ile diş protezlerini  dahi yenileniyecek kadar samimi davranışlarına, insanımızın gösterdiği anlayış ve teveccühün bereketi büyük bir zenginlik ve gücü kendilerine sağlamıştır. Bu duyguların kaybı ve aykırılıkların artması ile meydana gelen başarısızlıklar ve büyük hüsran diyebileceğimiz sonuç ise malumdur. Bunlarla ilgili bazı tesbitler de mevcuttur.

Türk milliyetçiliğini, Türk devletinin her ferdini sevme ve onun haklarını görme; bu ülkeyi ve insanlarını emperyalist  ülkelerin insanından aşağı görmeme olarak değerlendiren ve savunan yazar Müslümanlığı insana şeref katan yüksek ahlaklılık şeklinde değerlendirmektedir. Dinimizi insanımız için önemli birleştirici, insanileştirici, faydalaştırıcı yönleri ile önemserken bu kutsalımızın sosyal ve ticari amaçlarla kullanmanın yanlışlığını, zararlığını anlatmaya çalışmaktadır. Böyle bir fikir adamının hatıralarını okumak, çeşitli isimler ve hatıralarla  aktarılan bu bilgilerle o dönemi çok daha iyi anlamayı sağlamaktadır.

Yurt dışında da çeşitli temasları da olan rahmetli Göze “Dinler Arası Diyalog” adına yapılan çalışmaların İslamın tebliğ ve irşat özelliğiyle uyuşmadığına işaret etmekte ve ilgilileri uyarmaktadır.

Son dönemin önemli manevi liderlerinden Mehmet Zait Kotku Efendi’den aktardığı hatırada ilgili çekicidir. Hoca efendiden aktarılan 3 tesbiti önemine binaen aynen aktarıyorum.

– “İstikrar Allah’a mahsustur.”

-.”Dünyada ne kadar insan varsa o kadar dini anlayış vardır, evladım.”

-“İnşallah biz dünya adamı değilizdir.”

Bunlar üzerinde de  herkesin tefekkür etmesi gerekir diye düşünüyorum.

Rahmetli Ergün Göze tesbitlerinde 2000’li yıllar siyasi islamın, ahlaki İslamı saf dışı bıraktığı düşüncesindedir. Nedense bir türlü çözemediğimiz başörtüsü sorununun da son dönemlerde  zevcelerin saçlarını örtmesi yanında kocaların suçlarını örtmesi gibi farklı manalara gelebilecek şekilde de kullanılmakta olduğu kanaati de mevcuttur.

Son olarak da globalizmin ferde cinsellik ve para ile hitap ettiği, şöhret ve gösterişe insanların gereğinden fazla yöneltildiği, bu tuzağa düşülmeyerek milli hasletlerimizi  korumamız ve geliştirmemiz konusunda daha  hassas ve gayretli olmamız hususunda da dikkatimiz çekilmektedir.

Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

 

 

Bırakınız Kalsınlar !.. mı?

Geçen yüzyılın başlarında İKİ ANA EKONOMİK SİSTEMİN SAVAŞI VARDI.

Sosyalizm ve Liberalizm!.

Çok basit ifadesi ile Ekonomik Faaliyetleri DEVLET yapmalıdır, ya da EKONOMİ Serbest bırakılmalıdır şekline iki zıt teori…

Her iki teorinin de savunucuları vardı. Hatta ifrata kaçanlar vardı. Sonuçta keskin hatları ile KOMÜNİZM ve LİBERALİZM katı uygulama alanları bulmuştu.

Giderek “Karma Ekonomi” fikri hakim olmaya da başlamıştı. Bazı konular tamamen serbest bırakılmalı, ya da; bazı ekonomik konuları Devlet üstlenmeye devam etmeliydi.   Uygulamada bu anlayış hakim oluyordu.

Komünizmin tamamen çökmesinden sonra, ya da daha doğru tespitle Devlet elindeki Ekonomik Güç Özelleşirken birilerine sağlanan ÇIKAR HEVESİ ile; Özelleştirme Abartıldı.

Daha gerçekçi bir ifade ile, şüphe uyandıran ÖZELLEŞTİRME modelleri için; “Bunlar özelleştirme değil PEŞKEŞ ÇEKME’dir” kanaati yaygınlaştı. Aslında bu düşünce tarzı HAKSIZ YARGI olarak nitelenebilirdi. Ama örnekleri böyle düşünenleri haklı çıkarıyordu.

Özelleştirme adına Milli Değerler, yabancı sermayeye adeta peşkeş çekildi.

Bu söylem ve bu mantık aslında hiç sevmediğim bir tarz. Ama gel gör ki; sonunda söyletiyorlar.

Satışı yapılan değer bir üretim tesisi olsa, bu ülkenin hammaddesini, iş gücünü kullansa ve bunlarla bir katma değer yaratsa ve bunu da ihraç etse sözüm olmaz. Satılan değerler, rant getirici gayrimenkuller, iş merkezleri, Bankalar, Sigorta Şirketleri ve Ticari İşletmelerdir.

Bu unsurları satın alanlar, diledikleri kadar somurur (Yani Sömürür) ve işlerine gelmediği anda bırakıp kaçarlar. Geride kalacak hiçbir şeyleri yoktur.  Ayrıca bu işletmeler KÂRLI oldukları sürece başka bir olgu devreye girecektir, bunlar size verdikleri değeri, satın alma bedelini, kısa sürede KÂR TRANSFERİ şeklinde geri götüreceklerdir. İşte bu kâr transferleri, korkulacak boyutlardaki CARİ AÇIĞIN da nedeni olacaktır.  Ana Para olarak verdiklerini kâr transferi şeklinde kısa südre geri alacaklardır.  Böyle olmasa, böyle bir beklentileri olmasa kesinlikle gelmezler.

Sonra birileri çıkar ve derler ki; FİNANSE EDİLEBİLİR CARİ AÇIK TEHLİKELİ DEĞİLDİR. CARİ AÇIK FİNANSE EDİLEBİLDİĞİ SÜRECE SORUN YOKTUR.

Bunun aksini söylemek mümkün mü?

Önemli olan bu Finansı nasıl sağladığınız olacaktır.  Bu finans sağlam kaynaklı olursa, sürekli olursa sorun yoktur. Ama bu mümkün müdür?

İşte bizim son üç yıldır yazıp çizdiğimiz, haykırdığımız olay budur.

Görünürde Cari Açık Finanse edilmektedir. Ama görünürde…

Nasıl?  Yeni satışlarla!..  Cazip yabancı sermaye daveti ile, yüksek faiz ve kur oyunları ile…

Ve bir gün, bir gün bunları yapamadığınız zaman tılsım bozulacaktır. Bozulmuştur.

Ve işte satacak cazip değeriniz kalmamıştır.

Bankalarınıza, Şirketlerinize kuşku ile bakmaktadırlar.

Dış Ticaretiniz zaten açık vermektedir. Ve bu ithalat rejimi ile tersi de mümkün değildir.

Cılız bir ışık doğmuştur. Yurt dışında yatırım yapan TÜRK ŞİRKETLERİ…  Bu ışıkla birlikte bizden de bir ses yükselmiştir; “İŞTE ŞİMDİ TÜRKİYE BU YÜKÜN ALTINDAN KALACAKTIR” dedik ve yazdık. Mısır’a, Çin’e giden Sabancı Şirketlerini örnek gösterdik. Ciddi Türk Şirketleri, bunların yurt dışı yatırımları çoğaldıkça, bunlardan istikrarlı bir şekilde geri dönüş sağlandıkça, cari açık azalabilecektir. Dedik.. Ne var ki, Devlet ve Reel Sektör de bunun da farkında değillerdir.  Teşvik edemezler, ciddi hesaplar yapamazlar.

Gelelim asıl konumuza; yine ve her zaman; LİBERALİZM YANLISI olduk. Olduk ama, görüyoruz ki; olay saptırılıyor. Vur dedikçe öldürdüler.  Özelleştirme adına, dün de bu gün de çirkin satışlar yapıldı.  Bu iktidar, bu parti demiyorum; gelmiş geçmişler; özellikle de; 1980 sonrasında; hem sağ hem de sol iktidarlara yakın oldukları bilinen veya bunu açık kapalı ima edenler, özelleştirme adına pek çok değeri peşkeş çekmişlerdir. 

Pis bürokrasi, 3-5 kuruş uğruna bile ölçülemeyecek değerleri yabancılara sunmuşlardır. Kendilerine sağlanacak beş kuruş için Devletin milyarlarını yerli ve yabancılara gözü kapalı sunmuşlardır.

Bunlar, her dönemde olan ve Hükümetlerin bütün iyi niyetlerine rağmen de onların etrafında, yakınlarında olup gelen olaylardır.

Hizmet Şirketlerinin, Rant Getirici Unsurların, Bankaların Yabancılara satılmasının çok da doğru olmadığını yazmıştık. 2001 krizinden misaller vermiştik. Kendi çalışanlarının ifadeleri ile TRANSFERLERLE yetinmeyip, Bavulla Para götürdüklerini anlatmıştık.  Bunlar oldu ve daha da çok olacak. 

Geçtiğimiz günleri yorumlayanlar şöyle diyorlar; TÜRK HALKI ELİNDE BULUNAN YÜKSEK KURDAN ALINMA DÖVZİLERİNİ BOZARAK TÜRK LİRASI MEVDUATA GEÇMİŞTİR ve YİRMİ MİLYAR DOLARA yakın bir fonun bu şekilde kılıf değiştirdiği anlatılıyor. Peki bu para; 20 Milyar DOLAR, nereye gitti? Evet yine dışarıya, yine her yolu deneyerek. Kaçtılar kaçırdılar, kaçacaklar.

Dış bağlantıları iflas eden Bankalar ve Diğer Şirketler hiçbir şey olmamış gibi Türkiye’deki faaliyetlerine devam ediyorlar. İhtiyatlı devam ediyorlar.  Yavaş yavaş kabuklarına çekiliyorlar. Onlar için sizin ihtiyaçlarınız, sizin ekonominiz önemli değildir. Onlar, kendi çıkarlarını, kendi patronlarını düşünürler. Başka bir davranış beklemek de saflık olur.

Şimdi duruyorsun ve çıkar yol olarak elinde her nasılsa kalmış olan (2) Devlet Bankası ile PİYASA DÜZENLEMEYE Çalışıyorsun. Ya onlar da gitseydi? Nitekim gidecekti. Ramak kalmıştı.  Senin tedbirlerinden değil, kendi hesaplarından dolayı yavaş davrandılar.

Ve şimdi elinde kala İKİ BANKAYLA politika üretmeye çalışıyorsun. Şimdi yaptığın doğrudur. Ve işte şimdi diyoruz ki; BIRAKINIZ KALSINLAR MI? 

Hani;  Diyorduk ya; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!.. Galiba bir kısmının kalması gerekiyor.  Elbette gerekiyor. Biz bir başka nedenle kalsınlar diyorduk ama gördük ki; kötü günler için kalmaları da gerekiyor; en azından bir kısmının kalmaları gerekiyor. 

Fakat onlar iyileştirilmeli ÖZERKLEŞTİRİLMELİ ve DENGE UNSURU olarak KALMALILAR.

Elinizde BİR İKİ DEVLET BANKASI kalmalıdır. Milli Havayolunuz kalmalıdır. Bir önemli Rafineriniz KALMALIDIR. Bir DEMİRYOLU ŞİRKETİNİZ KALMALIDIR. Havayolu Şirketiniz Kalmalıdır. Alkol Üretiminiz DEVLET Elinde yani kontrollü olmalıdır. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde mesela JAPONYA’da böyledir. DEVLET BİRÇOK ALANDA Kontrolü elinde tutabilmektedir.

Ya bunu yaparsınız, Devleti Tam Olarak Teslim Etmezsiniz;  ya da rüzgârların önünde savrulur gidersiniz.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.              

Yazarın Vefatı

İki yazar-gazeteci İstanbul’da aynı haftada vefat etti; Ali İhsan Göğüş ağabey ve Necdet Sevinç. Gaziantep kökenliydiler. Necdet Sevinç ise aynı zamanda yaşıtımdı.

Her iki cenaze de merhum şair Rıza Beşer’inki gibi cami cemaati dışında 4 inanmış insan ile defnedilmedi. Hasan Celal Güzel’in de dayısı olan Ali İhsan Göğüş gazeteciliği ve yazarlığı dışında Turizm ve Tanıtma Bakanlığı da yapmış, müteveffa İsmet İnönü’nün her daim yanında olmuş ve hatıra kitabına O’nun adıyla başlamıştı.

İstanbul Şişli Camii’nde resmi bir cenaze töreni düzenlendi. Tabut çepeçevre Türk bayrağına sarıldı. Değişen kanunla tabutu asker-polis değil bu defa siviller taşıdı. Rahmetli Mustafa Rüştü Taşar’ın tabutunu sivillerin taşımasına müsade edilmemişti. Tabutun üzerinde ise tek kızı olan Zeynep Göğüş’ün “Zeynon” yazılı çelengi vardı. Çiçek bahçesi gibiydi cami avlusu ayrıca. Devlet ricali yanında, çok sayıda meslektaşı, hemşehrileri, dostları, arkadaşları vardı.

Sevgi Disiplini Yenip, İlkeleri Geride Bırakınca!

Hatırımda kalan ve günümüzde hem siyaset, hem STK için hala geçerli bir anektod aktarmak isterim. Bir önceki Başkan Beyhan Çenkçi ve yönetimin ricasıyla Ali İhsan Bey Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı’na tek aday olarak girmişti. Lüks bir liste basılmış, Ali İhsan Göğüş’ün adı yaldızlanarak dikkat çekilmişti. Ali İhsan Bey’in adının altında da yeni yönetim kurulu üyeleri, yedekleri, denetim kurulları vesaire yazılıydı! Çeyrek asrı aşkın Başkanlık yapan Beyhan Çenkçi de bir konuşma yapmış ve aday olmadığını belirterek Ali İhsan Göğüş’e destek istemişti. Böyle bir değişimin olacağına kimse inanmıyordu ama, Ali İhsan Bey herkesin ağabeyiydi, kibar, dürüst, itibarlı ve gayretli olması dolayısıyla cemiyeti bir yerlere getirerek çıtayı yükseltmesi bekleniyordu.

Sandıklar açıldı. Ali İhsan Göğüş değil, Beyhan Cenkçi bir kere daha kazandı! Beyhan Kürsüye çıktı bir teşekkür konuşması yaptı ve dedi ki “Disiplin ve ilkeler sevgiye mağlup olmuştur. Hepinize teşekkür ederim!”

Hatırlanırsa barajı aşamayınca genel başkanlıktan çekileceğini açıklayan bazı siyasi parti liderleri de aynı mazerete (!) sığınarak koltuklarını koruyorlar. Ali İhsan Göğüş çok üzülmüştü, ama yorum yapmadı, köşesine çekildi.

Ali Kıran Baş Kesen Politikalar

Necdet Sevinç’i vefatından birkaç gün önce Recep Aslan ve Saadettin Kaplan ile birlikte gittiğimiz Avrasya Bir Vakfı’nda Erdoğan Aslıyüce’den sormuştum; “İyi değil, durumu kötüye gidiyor, Allah sabır ve şifa versin” demişti.

Necdet  Sevinç dönem arkadaşım. 27 Mayıs Askeri darbesi ve Milli Eğitim Bakanı İbrahim Öktem yönetimi okullarda “Ali kıran, baş kesen” politikası uyguluyordu. Onlar gibi düşünmeyince itirazlara tahammülü yoktu. Benim neslim bundan nasibini aldı ve okullardan uzaklaştırıldı. Gaziantep’te kitapçılar Abdülbaki Özsimitçi’nin İrfan, Ahmet İhsan Genç’in Rahmet Pazarı’ndan kitap, gazete ve dergi alarak okuyor, okul dışı kendimizi yarınlara hazırlıyorduk. Vay sen misin mektep dışı kitap okuyan!.. Ben mecburi tasdikname alacağımı anlayınca ayrılarak Vefa Lisesi’ne kayıt oldum. Necdet Sevinç ise okulu bıraktı, bıraktırıldı. Suçu ise Darvin nazariyesini kabul etmeyerek, insanın Adem ve Havva’dan türediğini savunması. O günün modası olan Marksist bir felsefe hocasının Allah’ın olmadığını iddia etmesine mahalli gazete Haber’de sert bir cevap verdi. Disiplin Kurulu kararıyla okulla ilişkisi kesilmişti!. Rahmetli Nazım Gökçek teselli etmişti. Sınıf birincisi Nazım da Risale-i Nurlar için tahsilini yarıda bırakarak hizmete koşmuştu. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz da o yıllarda din görevlisiydi ve lise bitirmelere hazırlanıyordu.

Necdet, Nazım Gökçek’in düşüncelerine sıcak bakmadı. Gaziantep’te Gazete Haber ve Durum’da gazeteciliğe başladı. Ben ise Faik Muhsinoğlu’nun Yeni Ülkü Gazetesi muhabirliğini yapıyordum. Necdet Sevinç daha sonra soluğu İstanbul’da aldı. Babıali’de Sabah Gazetesi’nde ikimiz de profesyonel gazeteciliğe başladık. Cağaloğlu Şerefefendi Sokak’taki Güneş Matbaacılıkta basılıyordu Babıali’de Sabah. Ben muhabirdim, Necdet Sevinç ise Spor sahifesi sekreteri. Az konuşurdu. Necdet. Tamamen kendini işine vermişti.

Nahil Atsız Bir Döneme Etkili Oluyor

Nihal Atsız daha orta mektepte iken bile Türk Ülküsü ve Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, Ruh Adam adı kitapları ve yayınladığı Atsız, Orhun, Orkun ve Ötüken dergileriyle bizi kucaklıyordu. Necdet Sevinç ve ben dahil bizim kuşak bu eserlerden çok etkilendiler. Sultan İkinci Abdülhamid’in kızıl değil “göksultan” olduğunu öğrendik Türk Ülküsü’nden.

Ne zamana kadar sürdü bu etkileşim, en az onlar kadar faydalı, alternatif yazar ve eserleri tanıyana kadar. Necip Fazıl, Eşref Edip de Babıali’de Sabah’ta yazıyordu. Necdet Sevinç Nihal Atsız’ın denizinde yüzmeyi sürdürdü. Oğlu Yağmur Adsız’ın, babası Nihal Atsız’a ilişkin din dahil görüşlerini açıkladığı düşüncelerle Necdet Sevinç kendini örtüştürmüştü. Bu konuda en yakınlarıyla bile acımasız tartışabiliyor, kararını etkileyebilecek olanlara kızıyordu.

Komünistlerce şehit edilen Abdülbaki Özsimitçi de aynı kulvara girdi. Politika öne çıkmıştı, öncelikli olmuştu artık. Siyasete giremedi ama yönlendirmeye çalıştı. Ülkücü kuruluşlara destek verdi. Ağabeylik yaptı. Sağdaki koalisyon hükümetleriyle alakalı olarak “Lağım suyuyla, pınar suyu birbirine karışabilir mi?” diye dikkat çekmesi, sorgulaması çok tartışıldı. Gününün Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’i etnik kimliğinden dolayı tenkidi de aynı sertlikle karşılandı. Böylece de milliyetçi kesimin bir yazarı oldu. Yavuz Selim Demirağ, etkilendiği, sert yazılarına kahramanlık olarak baktığı “Küçük Dev Adam” diyor ağabeyi ülküdaşı Necdet Sevinç’e. Necdet Sevinç de Yılma Durak gibi ufak tefekti. Ancak yazı ve açıklamalarının yansıması büyüktü.

Gazetecilik Heyecanı ve Yazar Sorumluluğu

Necdet Sevinç yazı hayatından ve gazetecilikten mahkumiyet kararlarına,  kelepçelenmesine, zindanlara girmesine, bıçaklanmasına ve kurşunlanmasına rağmen hiç kopmadı. Hergün, Bizim Anadolu, Ortadoğu, Kurultay, Büyük kurultay, Türkeli ve Günaydın ile Yeniçağ gazetelerinde çalıştı.  Rahmetli Mehmet Emin Alpkan’ın sahibi olduğu Bizim Anadolu’daki yazıları ülke genelinde ses getirdi.

Abdülkadir Billurcu, Yaşar Okuyan, M. Ali Yörük, İrfan Atagün, Sahir Özbek ve öteki arkadaşlarıyla iyi bir kadro kurdular. Bayrampaşa, Paşakapısı, Silivri ve Kastamonu Daday, Erzincan Tercan Cezaevlerinde beşbuçuk yıl hapis yattı. Acının Tadı gibi hapishane hikayelerinde ki Metin, Necdet Sevinç’tir. Kendisini “Mahpus Metin” olarak anlatıyor.

Ülkücüye Notlar, Yazarını Kurşunlatan Yazılar, Sanık Yazılar, Tutanak, Ferman, Eski Türklerde Kadın ve Aile, Arşiv Belgeleriyle Tehcir, Ermeni İddiaları ve Gerçekler, Pontusla Hesaplaşma, Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı, Osmanlı’dan Günümüze Ajan Okulları, Misyoner Okulları, Orduda Mason ve Komünistler, Osmanlının Yükselişi ve Çöküşü, İstiklal Harbi’nde Etnik İhanet, Gaziantep’te Türk Boyları, İstiklalin Bedeli (Gaziantep’teki bağımsızlık direnişinin romanı), Acının Tadı gibi kitaplara imza koydu.

Milliyetçi-ülkücü harekete ve genç meslektaşlarına hocalık yaptı. Yazarak savunmayı öğretti. Katı denilebilecek düzeyde ödünsüzdü. Mağrurdu.

Fatih Camii Avlusu

Ülküdaşları ona “Kutup Yıldızı” veya “Milliyetçilerin Keskin Kalemi” yahut “Küçük Dev Adam-Yiğit Türk Münevveri” diyor. Necdet Sevinç’e göre bir fikir hareketinin içinde olmak Allah’tan başka hiç kimsenin önünde eğilmemeyi gerektiriyor. Dünyaya tenezzül etmemek de şart. Daha yolun başında her zorluğu kabullenip, tevekkül ile karşılamak, yaradana sığınmak da ön şart.

Necdet Sevinç kanser tedavisi görüyordu. En yakın dostlarının üzülmemeleri için gelmesini bile istemiyor “Beni tanıyamazsınız” diyordu. Durumunun ağırlaşması üzerine evinden alınarak Florance Nightangel Hastanesi’ne götürülmüş, aynı gün de sabaha karşı ruhunu teslim etmişti.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Sendikası Türk basınının bu önemli kaybını, ömrünü mesleğine vakfeden bu yazarın vefatını duyurmadı, üyelerine bildirmedi, taziye yayınlamadı! Ülkücü Gazeteciler Derneği ise sanırım hayatta değil! Ama Fatih Camii’ndeki cenaze namazı bir miting alanı gibiydi. Milliyetçiler kurultayı dense yeriydi. Türk milleti Necdet’ine sahip çıktı. Hemşehrisi ve dönem arkadaşı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz bir konuşma yaptı musalla taşının önünde. Sonra Necdet Sevinç’in tabutunu omuzlara almak için adeta bir yarış başladı. Allah taksiratını affetsin, mekanı cennet olsun, nur içinde yatsın.

 Sadece kanser tedavisi ve mahpusluk değil zaman zaman karşı karşıya kaldığı işsizlik de, siyaset oyunları da, vefasızlık da O’nu etkilemişti. Ama muhabbeti koyuydu. İyi ki onca eserleri yazmış,  yeni nesillerin istifadesine sunmuş. Keşke bir de draması çekilse Necdet’in? Ne dersiniz?! 1960 Askeri Darbesi ve Anayasası’nın ardından fikir hareketlerimizin bir panoraması çıksa ortaya.

Dilovası’nın Kentleşme SüreciDilovası’nın Kentleşme Süreci

0

Dilovası Kent Konseyinin kurulduğu haberi gazetemizde dün yayınlandı. Kent Konseyi haberini okuyunca Dilovası’nın 35 yıllık geçmişine canlı şahitlik yapan bir gazeteci olarak duygulandım. Dilovası’nın 35 yılda nereden nereye geldiğini, 35 yıl önce mahalle bile olmayan, sadece bir kaç ev ve fabrikadan ibaret olan Dilovası bugün on binlerce nüfusun yüzlerce sanayi kuruluşu 5 OSB bölgesiyle Türkiye’nin en önemli ilçesi konumuna geldi.

Dilovası’nın kentleşme süreci bir anlamda Türkiye Cumhuriyetinin de nasıl gelişip büyüdüğünü göstermesi bakımından önemli. Geçmişte bölge Diliskelesi, İzocam, NASAS olarak adlandırılıyordu. Daha sonra Aşağı Çerkeşli Mahallesi oldu. Köy haline geldi. Çerkeşli ve Muallim köylerin birleşmesiyle Belde belediyesi kuruldu. 2008 yılında da Kocaeli’nin 12 ilçesinden birisi haline getirildi.

Dilovası baş döndürücü hızla gelişip büyüdü. Dilovası’nın ekonomik ve sanayi potansiyelinden çok çevre kirliliği ile anılır oldu. Aslında bu durum hızlı büyümenin bir sonucuydu. Dilovası’nda sadece sanayi değil; çarpık kentleşme, devlet yönetimin yıllarca buraya ilgisizliği ve en önemlisi yıllar önce Aktüel dergisinin yazdığı gibi bölgenin ranta dayalı bir mafya üstü olmasından kaynaklanıyor.

Hiç unutmuyorum, Dilovası jandarmadan polise devredilememiş yıllarca bunun mücadelesi verilmiş. Yıllar sonra jandarma bölgeyi polise devretmişti. Her gün on binlerce kamyon, onlarca büyük tonajlı gemilerin yük boşaltıp indirdiği Dilovası Üniversitelerimiz için bilimsel araştırmalara konu olmalı. Üniversiteler ve akademisyenler, Dilovası’nı sadece sanayi ve çevre kirliliği açısından değil, her bakımdan bilimsel incelemeye almalı.

Gebze’den yakın komşum olan ve yaşı 90’a merdiven dayamış Feyzi Aysal’ın kendisiyle geçen gün Dilovası’nı gezdim. Gençlik yıllarımda 1943’de meydana gelen bir sel felaketini bize anlattı. Burada bağlarının olduğunu ve muhtemel Ağustos ayında yaşanan sel felaketinde bağda çalışan 15 kişinin sel sularında boğulup öldüğünü, bugünkü belediye binasına kalan bölümün su altında kaldığını bize anlattı ve bununda belgeselini canlı şahidi olarak çektik.

1970 yıllarında da bölge büyük bir sel felaketi yaşamıştı. Kimyasal dolu variller ve tanklar, İzmit Körfezine sürüklenmişti. Artık Dilovası’nda Kent Konseyi kuruldu. Kent konseyinin birinci görevi Dilovası’nda kentleşme sürecini araştırmak ve Dilovası’nı geleceğin sanayi merkezi alanına getirmektir. Bu noktada Kent Konseyine büyük görev düşüyor. Yeni kurulan Kent Konseyine hayırlı olsun diliyoruz. 

Toplantıdan Mesajlar

Konseyin ilk toplantısı Dilovası ile ilgili önemli mesajların çıktığı bir toplantı oldu. Konsey toplantısında söz alan Dilovası sanayisinin önemli ismi ve konseyin yürütme kurulu başkanı Süheyl Erboz, “Dilovası Kent Konseyi Dilovası’na çok şey katacaktır. Bizim de bu gelişime bir katkımız olursa çok mutlu oluruz. Umarım el ele verip güzel işler başarırız” diyerek iyi niyet temennilerini sundu.

Genel Sekreter Yılmaz İnce’de, “Dilovası’ndaki tüm kurumları bir araya getiren, farklı düşünce ve çalışma içindeki dernekleri bir araya toplayan ve bu birlikteliğe sanayiciyi de dahil edip bir ortak çatı altında toplamak Dilovası Kent Konseyi’ne nasip oldu. Bu ortak çatı altında bir araya gelmemizin temel nedeni Dilovası’dır. Dilovası’nın kentsel dönüşümü için kent konseyi çok önemli bir etken olacaktır.  Kent Konseyi olarak tüm ideolojileri ve siyasi kimliklerimizi bir tarafa bırakıp tek hedefi Dilovası olan bir kurul olacağız. 

Daha önce birçok platformda karşı karşıya gelmiş görünen dernekler ve sanayi kuruluşları şimdi el ele verdiler. Çünkü hepimizin ortak bir endişesi var o da Dilovası. Kent Konseyi olarak kuracağımız, Kadın Meclisi, Gençlik Meclisi,  Engelliler Meclisi gibi meclislerle de halkımızın sorunlarına özelde ineceğiz ve çözüm önerileri ile sürekli gündemde olacağız. Fikirlerimiz, ortak projelerimiz ve çözümcü yaklaşımlarımızla Dilovası’nın gerçek anlamda temsilcisi olacağız. Kentleşme sürecinde Dilovalı bilinci ile çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu çalışmaları sürdürürken de halkımızın geldikleri kültürleri yaşamalarına da zemin oluşturacağız”. Diyerek önemli bir konuşma gerçekleştirdi.

Sonuç olarak Dilovası Kent Konseyine tarihi görev düşüyor. Kent Konseyi bilimsel ve sosyal ciddi bir çalışma başlatmalı. Dilovası’nı her yönüyle masaya yatırıp, Dilovası’nı Tavşancıl, Çerkeşli, Demirciler, Köseler ve Tepeköy olarak tüm ilçe bazında ele alarak Dilovası sempozyumu ve paneli düzenleyerek Dilovası’nın geleceğine yön vermelidir.

 

Ramazan Ayında Türkiye ve Müslümanlar

 

Bu sene de Ramazan Ayı Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından coşku ile yaşanıyor. Çünkü Türkiye toplumunun genel yapısı muhafazakâr, dindar ve milliyetçidir.

Muhafazakârlığı bağnazlık seviyesinde olmayan, milli ve manevi değerleri kaybetmemek ve yaşatmak manasında olan; dindarlığı geniş bir hoşgörü ikliminde yaşayan; Milliyetçiliği etnik anlamda olmayan, dışlayıcı ötekileştirici değil, bütün kesimleri kucaklayıcı bir anlayışta yaşayan bir toplumuz.

Tabii ki bu özellikleri uç noktalara taşıyan bağnaz, ötekileştirici, kendisi gibi olmayanlara tahammülsüz kesimler de vardır. Ancak toplumumuzun genel karakterini yansıtmaz.

Bu sene Ramazan orucunu tutmak hayli meşakkatli. 30 derecenin hayli üzerinde sıcaklıklar (bazı bölgelerde 45 derece civarında), yüksek nem ve onaltıbuçuk saat oruç tutmak ciddi bir iman ölçüsü olmalı. Türkiye’de tatil alışkanlığının da hayli geliştiğini, büyük bir kesimin tatil mevsiminde oruç tutmak üzere bu zevkinden feragat ettiğini de göz ardı etmemek lazım.

Tarhan Erdem‘in araştırma şirketi Konda‘nın yaptığı bir araştırmaya göre, toplumun yüzde 61’i her zaman oruç tutuyor. Yüzde 16’sı sık sık, yüzde 15’i ise ara sıra oruç tutuyormuş. Hiç oruç tutmayanların oranı ise sadece yüzde 8 imiş.

İster sosyal bilimci, ister siyasetçi, ister ekonomist olun, nüfusunun yüzde 92’sinin oruç tuttuğu bir toplum olduğumuzu dikkate almazdan gelemezsiniz. Belediyelerin Ramazan faaliyetleri, gazetelerin Ramazan sayfaları, ekleri ve hediyeleri, TV’lerde kola ve sucuk reklamları toplumun bu özelliğinin yansımalarıdır.

Toplumumuzun bu gerçeğini hepimiz günlük hayatımızda gözlemliyoruz.

Bu hafta sonu yarım günümü Eyüp’te geçirdim. Eyüp Sultan türbesi ve Camisinin merkez olduğu, çok geniş bir alanda müthiş bir hareketlilik yaşanmakta. Gündüz manevi ziyaret mahallerinde, Cami, türbe ve mezarlık ziyaretlerinde yoğunluk gözlenirken, akşama doğru -söylendiğine göre- yüzbin kişi civarında insan çayırlarda, çimenlerde nerede yer bulursa orada piknik yapar gibi iftara hazırlanmakta. Tabii lokantalar, büfeler, Ramazan çadırları gibi yerlerde tıka basa insan dolu. Tam bir bayram yeri görüntüsü. Huzurlu ve mutlu ailelerin ortaklaşa yaşadıkları bir hazzın ortak paydası: Eyüp Sultan’a yakın olarak iftar yapmak, ibadet etmek.

Hayır, insanların hepsi muhafazakâr görünümlü değil. Başı gelenekselden öte kapalı, hatta siyah çarşaf ve peçe kullanan kadınlar da var, fakat sayıları son derece az. (Hatta Onlar da artık eşleriyle el ele tutuşarak geziyor.) Başörtülü hanımlar kadar başı açık, hatta dekolte olanlar; şalvarlı sakallı beylerden çok daha fazla modern kıyafetli olanlar aynı türbe ziyaretinde buluşuyor.

Piyer Loti gibi turistik özelliği ön plana çıkan muhitte kafeler gündüz de açık. Oruçlu olmayanlar yeme içmede. Hatta sadece turistik yerlerde değil Eyüp Sultan’ın çevresinde, sayısı az da olsa, bazı yerlerde yiyecek içecek satışı yapılmakta. Herhalde mazeretli ve çocuklar düşünülmüş olmalı.

Eyüp’te binlerce insan banklar, çimenler üzerinde veya lokantalarda iftar edip, akşam namazlarını, teravihlerini kıldıktan sonra çeşitli konser, sergi, kitap ve hediyelik eşya fuarı gibi etkinliklere katılıyor. Eyüp’ten alabilecekleri dua kitapları, hurma, zikirmatik türü alışverişlerini de yaptıkları halde hemen evlerine dönmüyor. Sahuru da Eyüp’te yapıp, sabah namazından sonra evlerine dönen çok sayıda insan var.

Toplumumuzun orta ve orta alt tabakasını teşkil eden bu insanlarımızın yaşadığı Ramazan sevinci beni de mutlu etti.

*****

RAMAZAN’DA CEVAPSIZ SORULAR

Mübarek Ramazan’ın manevi atmosferinde kafamda şu sorulara cevap arıyorum:

Ø  İnsanlarımız Hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif ve türbe ziyaretleriyle rahatlayıp, huzur buluyor. Acaba o hırkanın ve sakalın sahibi olan Hazreti Peygamberin hayatı, ahlakı ve diğer davranışları hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? O’nun devlet adamı, hâkim, asker, yönetici, aile babası, eş, komşu olarak yani sosyal hayatın içindeki tutum ve davranışlarını ne kadar biliyoruz ve örnek alıyoruz?

Ø  Dünya devleri İslam ülkelerindeki tabii zenginlikleri yeniden paylaşmak derdinde. Bu sebeple Irak, Afganistan, Libya, Sudan, Mısır, Yemen, Suriye… İslam ülkeleri özgürleştirilmek ve demokratikleştirmek için(!) ateşlere atılıyor. Her gün binlerce Müslüman öldürülüyor, sakat bırakılıyor, kadınlara tecavüz ediliyor. Libya’da çok zengin yeni petrol ve doğalgaz kaynakları bulundu. Batı bu kaynakları kendisine peşkeş çekmeyen Türk dostu Kaddafi’nin tasfiyesi için Libya’yı bombalıyor. Biz Müslümanları özgürleştirici, demokratikleştirici(!) emperyalist Hıristiyan müdahalelerine neden destek veriyoruz?

Ø  Neden Afganistan’da ortalama ömür 40 yaş, kişi başına milli gelir 160 dolar? Özgür ve demokratik yapılan(!) Irak’ta milli gelir neden 4000 dolardan, 1000 dolar mertebesine düştü?

Ø  Türkiye’de Türk ve Kürt etnik kökenlilerin doğumdan ölüme kadar hayatının bütün unsurları arasında benzerlik yüzde 95 mertebesindedir. Doğan çocuğa yapılan merasimden, yeme içme, düğün, cenaze, komşuluk, dayanışma, bayram, kandil kutlaması, ibadet gibi her alanda bu kadar benzer ve homojen olan bir toplumdan iki devlet çıkarmaya çalışanlar neden ve nasıl bu kadar mesafe alabildi? Ayrıştırma tohumları bu toplumda nasıl filizlenebildi?

Ø  Neden gelişmiş ülkelerin arasında bir Müslüman olanı yok?

Ø  Neden Müslümanlar, daha az yaşıyor, daha kalitesiz yaşıyor, kötü besleniyor, daha az temizlik malzemesi kullanıyor?

Ø  Neden Müslümanların bilime, insanlığın gelişimine katkıları son derece kısıtlı?

Ø  Buna karşılık neden Müslümanlar çatışmalar içindeler, bölündükçe bölünüyorlar?

Ramazan Ayında bu soruların cevaplarını aramak için galiba biraz da tefekküre zaman ayırmamız gerekiyor.

 

Ders Almayan Millet

 

İslam dünyası, onbir ayın sultanı olarak nitelenen mübarek ramazan ayını yaşamaya başladı. Müslüman Türk milleti de bu ayın feyiz ve bereketinden faydalanmak için kendini ruhen ve bedenen tatlı bir inzivaya çekmiş durumda.

Din, bir ferdin hayatı boyunca uymak zorunda olduğu temel doğrultuyu ihtiva eden bir anayasa gibidir. Eğer bir insan dinin kendisine gösterdiği yolda yaşarsa hem kendi için dünyevi huzur bulur hem içinde yaşadığı toplumu olumlu olarak etkiler hem de Allah’ın izni ile ahiretini kazanır.

Ancak dünyamıza ve ülkemize bakınca çok vahşi bir hayat yaşadığımızı görüyoruz. Ve başımıza öyle şeyler geliyor ki, insanın inanası gelmiyor.

Camilerde kürsü sahipleri, genellikle kitabımız Kuran’ı okuyun ve dinleyin diye nasihatte bulunuyorlar. Elbette Kuran’ı okumanın ve dinlemenin büyük faydası vardır. Buna karşılık Kuran’ı gerçek anlamda yaşayın diye telkinde bulunan çok az. Aksi olsaydı Kuran’ı yaşayan toplumumuzda bu günkü arızaları görmek asgariye inerdi.

Bu sebeple karşılaştığımız musibetleri, Kuran ışığı altında cevaplayan ve yorumlayan yok gibi duruyor. Yorumlar genelde insanımız kandırmak, siyasal hedefleri tahakkuk ettirmek, sermaye hareketlerini kontrol etmek gibi nedenlerle yapılıyor.

Eğer böyle olmasaydı yanıbaşımızdaki komşumuz Irak’ta 2003’ten bu yana katledilen 2.000.000 milyon müslümanın hakkını arar ya da bırakın hakkını aramayı lafını eder olurduk.

Dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri Müslüman ama bu Müslümanlar dünyanın zenginliğinden çok az bir pay alabiliyor. Neredeyse hıristiyan-yahudi ortaklığınca kontrol edilmeyen bir İslam ülkesi yok gibi. Ve bunlar bugünün meselesi değil. Yüzlerce yıldır önümüzde duruyor. İslam dünyasının uzak ve yakın geçmişi benzer tablolardan ibaret. Endülüs’ü konuşan kalmadı.

Zaman zaman Türk-İslam dünyasının önemli mütefekkirlerinden rahmetli Samiha Ayverdi’nin kitaplarını ve yazılarını tekrar tekrar okurum.  Ayverdi’nin kitaplarında dünyaya geldiği 1900’lü yılların başından vefatına kadar geçen sürede Müslüman Türk’ün ve İslam dünyasının başına gelen olaylar, gerçekliğe sadık kalınarak büyük bir fikir namusu içinde anlatılır.

Samiha Ayverdi’yi okudukça emin olun ki, sanki bu günü yaşıyor gibi olursunuz.

Bölücülerin ve pkk’nın yaptıklarına bakınca, şehit çocuklarını aile fotoğraflarında görünce, fakirlerin azgınlaştığı mahallelere girince, kültürümüzün ve sanatımızın bazı mihraklarca yok edildiğini fark edince ve insanlarımızda ki yozluğu, şuursuzluğu ve bunlara bağlı küstahlığa bakınca yaşadıklarımızdan bir türlü gereken dersleri çıkaramadığımızı görüyoruz.

Oysa hastalığın ve tedavisinin çok aşikar olduğunu bir görebilsek!

Bakın rahmetli Ayverdi bundan tam 30 yıl önce : “…şanına uygun bir medeniyetin kurucusu olan Müslüman Türk devletini yıkmak Garb (batı) dünyasının hemen tek siyaset ihtirası olalı beri, topraklarımıza el birliği ile çarpan ve ülkelerimizi koparıp koparıp götüren dalgalar, iç düzenimizi de alt üst etmekten geri kalmadı. Şöyle ki, yükseliş ve medeniyet atılışlarımız duraklayıp devletçe bunu önlemek isteyen hamlelerle ne zaman derlenip toparlanma gösterecek olsak, derhal bir fitne bu ümidin başını ezer olmuştur.

Ne yazık ki, haçlıdan ve Yahudi den gelen bu sinsi müdahaleler daima içeride satın alınacak bir gafil, cahil ve menfaat düşkünü zümre bulup, perde arkasından çıkmadan planlarını gerçekleştirebiliyordu.” diye yazıyordu…. Bu gün değişen ne var?

Onun için değişmez hastalık aynen duruyor, tedavisi biliniyor ancak yüzyıllardır olduğu gibi milletimiz hastalığı teşhis edecek ve tedaviyi uygulayacak iradeyi gösteremiyor. Bu bir kader oldu.

Yine Samiha Ayverdi: “Milli hassasiyet, milli gurur belki de toptan tüfekten önce kazanılması gereken bir koruyucu müdafa silahıdır” diyerek bize yol gösteriyor. Fakat biz, milli hassasiyet ve milli gururu arada bulasın halindeyiz!

Hep birlikte idrak ettiğimiz Ramazan ayımız; Kuran’ı yaşayamayanlar, başımıza gelenleri Kuran’la tefekkür etmeyenler ve bir türlü yaşadıklarımızdan ders çıkartmayanlar için kaçırılmayacak bir fırsat olsun. Yoksa Müslüman Türk Milleti tarihte yaşadığı felaketleri bir kez daha yaşayacak.