17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1161

Söz Bitecek Bir Gün

0

Söz bitecek bir gün…
Güneş doğmayacak, ay parlamayacak,
Yıldızlar da göz kırpmayacak…

Söz bitecek bir gün…
Bulutlar kanatlanmayacak,
Yağmur yağmayacak tenimize…
Rüzgâr kavurmayacak yanaklarımızı…
Ağaçlar yeşermeyecek, çiçekler açmayacak…

Kuş seslerini özleyecek kulaklarımız,
Gökkuşağını arayacak gözlerimiz,
Sevdiklerimize bile dokunamayacağız…

Söz bitecek bir gün…
Ne yaz kalacak ne kış,
Ne aşk, olacak ne nefret,
İyilik de yapılmayacak kötülük de…

Kimse üzülmeyecek,
Analar ağlamayacak,
Yaralar dağlanmayacak,
Eziyet de bitecek, keyif de…

Zenginlik, fakirlik geride kalacak
Açlık da olmayacak tokluk da…

Söz bitecek bir gün…
Beyazlara bürünerek gidilecek.
Kimi ağlayacak sonunda kimi gülecek.
O gün söz bitecek!..

Orman Bölge Müdürü Türkyılmaz’a başarılar diliyorum

0

Ormanlar ve ağaçlar hayatımızın herşeyidir. Ağaçtan yapılan beşiklerde sallanarak büyürüz. Evlerimiz ağaçtır. Ağaçların meyvesiyle hayatımız gelişir büyür. Ebedi yolculuğa ağaçtan yapılan tabutlardan çıkar, ebedi evimiz mezar tahtalarımız ağaçtır. Ağaçlar bizler için herşeydir.

Çocukluk yıllarımda yemyeşil, ağaçlarla kaplı köyde ağaçların altında o geçirdiğim yıllar, asırlık ağaçların altında oynadığımız o günleri daha dün gibi hatırlıyoruz. İlkokul yıllarında Orman veya maden mühendisi olmak istemişimdir. Ancak kader bizi gazeteci ve televizyon programcısı yaptı. Fiilen Orman Mühendisi olmasam da fahri bir orman mühendisi olarak, ormanlar ve ağaçlarla ilgili bir çok yazı haber ve televizyon belgesel programı hazırladım.

Orman Bölge Müdürünün Açıklamaları

Hafta sonu Dilovası ve Gebze köylerinde ormanlar, tarihi mezarlıklar ve koyun sürüsü sahipleriyle konuşup, belgesel çekimi yaparak geniş bir haber halinde konuyu gündeme getirdik. Haberimizin daha mürekkebi kurumadan Orman İşletme Müdürlüğünden dün sabah bir telefon aldım. “Orman Bölge Müdürümüz Gebze’ye gelecek, bilgiler verecek, gelmek ister misiniz?” denildi. Severek gittim, önce Gebze Orman İşletme Şefi Ahmet Öztürk ve İzmit Orman İşletme Müdür Yardımcısı Mümtaz Aydın beyle görüştük. Daha sonra, genç dinamik, hizmet insanı projeler adamı Orman İşletme Müdürü Hasan Türkyılmaz’la tanışıp, Hasan beyin açıklamalarını dinlemeye başladım.

Karşımızda farklı bir bürokrat vardı. Çalışkan ve her şeyiyle açık yasa ve yönetmelikler çerçevesinde hizmet üretmek isteyen bir insanla karşılaştım. Bir çok bilgi verdi.

Devri AlemTV programına özel açıklama

Orman Bölge Müdürü Hasan Türkyılmaz ile Devr-i Alem belgesel tv programı olarak özel söyleşi talebinden bulunduk. Hasan bey, Devri Alem programlarını takip ettiğini, programların çok faydalı ve yararlı olduğunu söyleyerek, teklifimizi memnuniyetle kabul etti. Hasan beye Gazetemizin dün ve bugünkü sayısında yer alan ve daha öncede gündeme getirdiğimiz taş ocakları ve köylerde maden ruhsatı ile açılmak istenen taş ocakları, tarihi mezarlıkların perişan durumu, köylerdeki koyun sürüsü sahiplerinin şikayetleri sığırlık merasından çıkartılmak istenen yürüklerin durumu ve daha bir çok şeyi kendisine sorduk. Çok önemli cevaplar aldık. Yarın bu cevaplar gazetemizde geniş bir şekilde yer alacak.

Devlet adamı sorun üretmemeli sorun çözmelidir. Devlet adamı önce insan demeli, insansız devlet olmaz. Kocaeli ve Adapazarı’nın yeni Orman Bölge Müdürü Hasan beyin bölgemize çok önemli hizmetler yapacağına inanıyorum. İnşallah yaptığı açıklamaları ve sözlerini unutmadan bölgemizdeki sorunları çözer, yaptığı hizmetlerle gök kubbede hoş sedalar bırakır. Kendisine Gebze Kamuoyu adı ve Devr-i Alem izleyicileri adına yeni müdürlük görevinde başarılar diliyorum.

Adapazarı Orman Bölge Müdürü Hasan Türkyılmaz’a köylülerin feryadının yer aldığı gazetemizde ormanlarla ilgili haberlerin çıktığı Devr-i Alem dergisi ve Devr-i Alem programının bazı VCD setlerini hediye ederken

Adapazarı Orman Bölge Müdürü Hasan Türkyılmaz’a köylülerin feryadının yer aldığı gazetemizde ormanlarla ilgili haberlerin çıktığı Devr-i Alem dergisi ve Devr-i Alem programının bazı VCD setlerini hediye ederken

Yargıda Yolsuzluk İddiaları

Son zamanlarda yargının tepe noktasına kadar uzanan yolsuzluk iddiaları adalete olan güveni sarsmış ve artık mahkemelere intikal eden ekonomik değeri çok yüksek yolsuzluk hortumlama davalarına kamuoyu şüphe ile bakmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan duraklama dönemine kadar ihtişamlı yükselişini temin eden en büyük amillerden başlıcası adalete gösterilen derin saygı ve kadılara verilen büyük kıymettir.

Bunları düşünürken aklıma Osmanlı dönemi adaleti geldi. Kamuoyunu bu konuda aydınlatmak ve değerlendirmesine sunmak üzere Osmanlı Adaletinden seçtiğim önemli birkaç kararı vermek istedim.

Yıldırım Beyazıt Bursa’da meşhur Ulu Camiyi yaptırırken, Camimin ortasına denk düşen yerde ihtiyar bir kadının evi varmış. Bu evin satın alınması için çok çalışmış ise de, kadın rıza göstermemiş. Neticede cami kadının evi tam ortada kalacak şekilde inşa edilmiş. Daha sonra kadın ölünce varislerinden satın alınmıştır. Artık camiye dönüştürmek veya başka türlü kullanma imkânı olmadığından bu yer şadırvan yapılmıştır.

Sultan Mahmut bir gün avdayken bir adamı ile birlikte yolunu kaybetmiş ve gece çölde kalmak mecburiyetinde kalmış. Nihayet yiyeceksiz aç bir bahçeye gelmişler, bahçede çeşitli meyveler varmış. Son derece aç olduğu halde, Sultan Mahmut bahçenin meyvelerini yememiş ve sahibini aramıştır. Yanındaki adamı meyvelerle karın doyurmanın ve açıkta bulunan ağaçlardan meyve yemenin şeriatça bir mahsuru olmadığını ileri sürerek karınlarını doyurmayı teklif eder. Sultan Mahmut şöyle der. Evet, bunun şeriatça mahsuru yoktur, fakat siyasetçe mahsuru çoktur. Zira bu bahçeden bir elma koparıp yesem bizim ordu mensupları bahçeyi kökünden söker. Ve benim ordularımın efradı geçtikleri yerlerde tarlalardan hayır bırakmaz. Yıkıp, dağıtıp, soyarlar. Çünkü halk hükümdarının yolunu takip eder.

Bir gün genç bir adam Sultan Mahmut’a şikâyete gelerek birisinin karısı ile zorla cinsel münasebette bulunduğunu ve buna bir türlü engel olamadığını söyler. Sultan Mahmut ‘tan adaletli hüküm vermesini ister.  Sultan Mahmut adamın geldiği zaman sezdirmeden kendisine haber vermesini söyler ve ekler. Bu iş çok mühim bir iştir. Bununla ben bizzat meşgul olacağım. Şikâyetçi karısına musallat olan adamın geldiği zaman meseleyi haber verir. Sultan Mahmut bir iki adamı da yanına alarak şikâyetçinin evine gider ve eve vardığı zaman adamı şikâyetçinin karısı ile beraber görür. Derhal lambaları söndürmeyi ve ortalığın karanlık yapılmasını ister. Lambalar söndükten sonra şikâyetçinin karısı ile münasebet tesis etmiş olan adamı öldürür. Ve iş bittikten sonra lambaların yakılıp, ortalığın aydınlatılmasını emreder. Aydınlıkta öldürülen adamın yüzüne baktıktan sonra derhal secdeye kapanıp, Allaha şükreder.

Bu işin sebebi sorulduğunda, şöyle açıklar. Benim devrimde benim oğlumdan başka böyle bir işe cesaret edebilecek adam yoktur, diye düşünüyordum. Zira ancak o nüfuzundan benim oğlum olmaktan istifade ederek böyle bir işe girişebilir diye aklıma geldi. Eve geldiğim zaman oğlumu görür babalık muhabbeti ve şefkati onu cezalandırmaya engel olur diye korktum. Çünkü oğlumu cezalandırmazsam hem Allah nezdinde rezil olur. Hem de halkın yanında adaleti ayaklar altına aldığımdan kötü nam bırakmış olurdum. Bunun için lambaları söndürttüm. Yüzünü görmeden cezasını verdim. Sonra yüzüne baktım oğlum olmadığın anladım. Evvela oğlumun böyle çirkin bir işe girmediği için daha sonrada adalet yerini bulduğu için Cenabı Hakka şükretmeyi bir vazife bildim.

Bir binanın inşasında görevli bir Rum mimarı iki mermer sütunu üçer arşın kısaltması üzerine Fatih Sultan Mehmet ceza olarak ellerini kestirmiştir. Mimar dava açmış ve İstanbul’un Fatih’i Sultan Mehmet mahkemeye davet edilmiştir. Duruşma esnasında başköşeye geçmek isteyen padişahı, İstanbul’un ilk kadısı olan Hızır Çelebi şöyle uyarmıştır. Oturma beyim hasmınla birlikte ayakta dur. Kadı Hızır Çelebi Rum Mimarın ellerini haksız olarak kesen Padişahında ellerinin kesilmesine karar verir. Rum Mimar kısas istemediği için Fatih Sultan Mehmet’in elleri kesilmekten kurtulur. Fatih Sultan Mehmet, Rum Mimara 10 Akçe tazminat ödemeye mahküm edilir. Fatih Sultan Mehmet kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden 20 Akçeye çıkarır.

Böyle kanun karşısında en aciz bir vatandaşın, hatta azınlık olan Hıristiyan bir reayanın arasında bir fark olmadığı bir adalet sisteminin örneğini sergilemiştir. Eski Türk Cemiyetinin en büyük kuvveti işte bu zihniyettir.

Adaletsizliği işleyen çekenden daha sefildir. Adaleti vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmış olarak görenlere ithaf olunur.

İsrail Ellerini Ovuşturuyor

 

Hatırlayan kaldımı? 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından hemen sonra Mısır, Suriye, Ürdün, Irak, Lübnan ve Suudi Arabistan’ın katılması ile bir İsrail-Arap Savaşı yaşanmış ve klasik olarak Batı’nın İsrail’in yanında yer alması ile bu savaş İslam Dünyası ve özellikle Araplar için bir netice vermeden sona ermiştir.

Mısır, Suriye, Irak gibi ülkeler Sovyetler Birliği’nin arkalaması ile bir müddet daha İsrail ile uğraştılar.

Ancak Evangelist Amerika ile Dünya Yahudi Cemaati’nin işbirliği; ilk önce koca Sovyetler Birliğini yerle bir etti. Bu güne baktığımızda da Mısır, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkeler  teslim alınarak İsrail’in eli rahatlatıldı.

Eğer Türkiye, İran ve Suriye’de halledilerek, bu ülkeler ve Irak’tan koparılacak topraklarla uydu bir Kürdistan’da kurdurulabilirse; İsrail açısından geleceğe doğru atılacak sağlam adımlar, böylece tamamlanmış olacak.

Bugün Mübarek, Saddam, Beşir Esad, Hariri, Kaddafi gibi liderlerin başına gelenler bundandır. Türkiye’de Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonundan oluşan 57.Hükümetin başına  gelenler  bunlarla  ilgilidir.

14 Ağustos 2011 tarihli Yeni Şafak ve daha bir çok gazete de yer alan  “Mısır’da AK Parti kuruluyor” başlıklı haber; Mısır, Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, Libya, Tunus, Cezayir  ve Türkiye gibi ülkelerde neyin yapılmak istendiğinin bir göstergesidir.

Bu parti, ülkemizde BOP eş başkanı olarak vazife gören Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki  AK Partinin kuruluş felsefesini ve programını ilke olarak benimsemiş. Ne diyelim hayırlısı olsun!

Şimdi ABD-İsrail planlamalarının önünde bölgemizde  ikibuçuk engel kalmıştır. Türkiye, İran ve Suriye…

İran, ABD-İsrail ortaklığına karşı tam bir direnç göstermektedir. Türkiye ise binlerce yıllık bir devlet geleneğine sahip olmasından dolayı iktidarda bulunanların teslimiyetine rağmen direnmektedir. Böyle yazdığımız için bize kızanlar olabilir. Ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aracılığı ile Suriye lideri Beşir Esad’a gönderdiği mesajda yer alan şu ifadelerde: “Değişim rüzgarlarının önünde savrulmak yerine değişimi yönlendiren bir lider olmanın Beşar Esad’ı tarihi bir konuma oturtacağını” söylemesi, ne anlatmak istediğimizin malumudur. Her halde kendileri de öyle yapmaktadır. Bu söyleyiş bana, halk arasında “eğer tecavüzü önleyemiyorsan tecavüzden zevk almaya bak” anlayışının diplomatik lisanla söylenişi gibi geldi.

ABD; Ortadoğu’daki temsilcisi İsrail’in çevresini silip süpürmek ve bu yolla da su ve enerji kaynaklarına uzun vadeli sahip olma projesini sabırla sürdürüyor.

ABD; Irak’ta iş başına getirdiği Saddam’la önce bölgedeki Türkmen(Türk) varlığını ezdi, kürt ve arap’ı birbirine düşürdü ve sünni ile şii arasında kan davası oluşturdu. Sonra Irak’ı  İran’la savaştırıp,İran’I meşgul etti ve güçsüzleştirdi. Daha sonra da Saddam’ı, Kuveyt’i işgale ikna etti sonra da bir kahraman edasıyla ve televizyonlarda naklen yayınlanan bir savaşla Kuveyt’in üstüne kondu ve dünyaya bir gözdağı verdi. Ve nihayetinde, kendisine hizmette kusuru bulunmayan Saddam’I hizmetlerinin mükafatı olarak darağacında sallandırdı. Böylece Irak’ın üzerine konmak ve demokrasi getirmek suretiyle başta Iraklılar olmak üzere bütün dünyayı biyolojik ve nükleer silah tehtidinden kurtarmış (!)  oldu. İşte susuz getirip susuz götürmek herhalde böyle bir şey olsa gerek!…

Bütün bu gelişmeler karşısında, ABD’nin vazgeçemeyeceği kardeşi İsrail’in duyduğu mutluluk ve zevkten dolayı, ellerini ovuşturmaktan başka yapacak hiç bir işi kalmamıştır. Bu işten en karlı çıkan, sessizlik içinde bekleyen İsrail olmuştur.

ABD-İsrail ortaklığı; kendi gelecekleri ve tarihi hedefleri için izledikleri bu politikaların haklılığını, insanlara kabul ettirebilmek maksadıyla, başta sinema, medya, kültür ve sanat, sosyal, bilimsel ve ekonomik vs. her türlü argümanı kullanmaktadır.

Örneğin bu günlerde vizyona giren, başrolünde  Samuel L.Jakcson’un oynadığı  “Unthınkable” adlı filmde, ABD’ye ve dolayısıyla kardeş müttefiklerine yönelecek tehtidleri savurmak noktasında, bu güne kadar savunulan  insan hakları gibi değerleri bile ayaklar altına alan, akla hayale gelmeyecek vahşeti yapmanın kendileri için meşru bir hak olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Malum; Hollywood’un asli görevlerinden biri, sahibinin ağzından konuşmaktır.

Bizde Mevlana’nın şu sözü ile bitirelim: “Ey yayını çekip oku atan! Av yakında sense uzağa bakmaktasın…”

Hangi Aydın?

0

Geçen hafta Ertuğrul Özkök, bir fikir attı ortaya “KÜRTLERLE BİRLİKTE YAŞAMALIMIYIZ” Türkçemizde bir söz vardır “Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz”  işte buda onun gibi bir şey; yalnız akıllı işimi, deli işimi orasını bilmem ama iyi ki de oldu diyorum ben kendi adıma. En azından haddini bilmeyen sazanlardan zırvalar okuduk.

Aman Allahım kendisine aydın süsü veren bir sürü zevat ne inciler yumurtluyor, ne inciler. Kürtlere zenci muamelesi yapmalıymışız da, Kürtler vergiden muaf olmalıymışta, elektrik ve su giderlerinden para alınmamalıymış ta üstelik birde özür dilemeliymişiz. Bunun gibi sürüyle saçma sapan argümanlar…

Bu geri zekâlı yazar-çizer takımında zekâ olmadığı gibi tarih bilgisi de yok. Zaten birisi olmuş olsaydı diğeri de mutlaka olurdu. Gündelik vakalarla olayların akışına kendilerini kaptırıp, gelsin populizm. Peki sormak gerek şimdi onlara İlköğretim çocukları da bilirler ki ABD de Zencilere karşı kölelik uygulaması vardı bir sürü mücadeleler sonunda Zenciler özgürlükerine kavuştular. Oysaki Türkiye deki Kürtler öylemi?

Bizim İnönü savaşları kahramanımız, Türkiye Cumhuriyetinin ilk başbakanlarından Rahmetli İsmet İnönü Kürt değil miydi? Eski başbakanlardan Ferit Melen Kürt değil miydi veya eski dışişleri bakanı, meclis başkanı Kâmuran İnan, en son Turgut Özal gibi bir çoğu yıllarca devletin başında bulunmalarına rağmen onlar bu konuda hiçbir şey söylemezken ve hatta Türkiye’de birlik ve beraberliği sağlamada aşırı çaba sarf ederlerken şimdi ne oldu da dış güçlerin emperyalist oyunlarına geliyoruz? Önümüzde bir sürü; böl, parçala, yut trajedisi yaşanmış duruyorken ABD eski dışişleri bakanı Condoliza Rice, Ortadoğuda bütün sınırlar değişecek demişken ve en son şu domino hareketi Kuzey Afrika’dan, orta doğuya her tarafı kan gölüne çevirmişken bu insanlar, bunu damı görmezler?

Gelelim vergi, elektrik, su ödemelerinden Kürt vatandaşların muaf tutulmasına. Bunu Sinop’taki, Çorum, Tokat ve başkentimizin hemen sınır komşusu Yozgat’taki gariban köylü vatandaşımıza nasıl izah edeceksiniz? Teleferikle çay yaprağı taşırken yerden 400 metre havada 4,5 saat asılı kalan Karadenizin köylü kadınına bütün bunları ne ile izah edeceksiniz? 1960’lı, yıllarda Mihri Belli tarafından Zapsuyu’na ağıtlar yazılırdı, sene 2011 beyler Karadeniz köylüsü hala dereleri teleferikle geçmeye çalışıyor ama devletine karşı isyanda etmiyor. İnsanda bunları yazarken bir parça utanma duygusu olur, anlaşılan ABD ve AB den gelen ödenekleriniz suratlarınızdaki ar perdesini de yırtıp, almış. Hem Türkler düğünlerde dolarların havalarda uçuştuğunu, geline ağırlığınca altın takıldığını Kürt vatandaşlarımızdan öğrenmedi mi? neyin muafiyetinden bahsediyorsunuz?

Devlet, güney doğuya hizmet mi götürmüyor, yatırım mı yapmıyor bu fakir devlet; 60’lı yıllardan bu yana Gap projesini tamamlamaya çalışıyor hala. Yani İstanbul’daki, İzmir, Ankara, Kocaeli’ndeki vatandaşlardan toplanan vergilerle güney doğuya yatırım yapıyor, peki orada neler oluyor, hizmet üreten iş makineleri yakılıyor, çalışan işçiler kaçırılıyor, çocuklarına eğitim veren öğretmen, sağlık götüren Doktor, hemşire, onlar için proje üreten Mühendisler öldürülmüyorlar mı? Peki  ne için bütün bunlar?

Yukarıdan aşağıya sıraladığım notlar insanın aklına gelince hay sizin gibi aydının ……. diyesi geliyor insanın…

İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR

“Kimin ne niyette olduğu bilinemediğinden dikkatli olmak, din adına ortaya konmuş görüş ve uygulamalara ihtiyatla yaklaşmak gerekir.”
İslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR sorularımıza verdiği cevaplarla okuyucularımızı doğru bilinen yanlışlar hakkında bilgilendiriyor.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Müslümanlıkta olduğu gibi Hıristiyanlıkta şirk en büyük günahtır. Buna rağmen Hıristiyanlar Hz. İsa’ya, Allahlık izâfe etmektedirler. Bu olayı nasıl açıklamak gerekir?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Havariler zamanında İsa, gerçek anlamda insan sayılırdı.  Zaten elimizdeki İncil’lerin hiçbirinde O’nun tanrılığından bahsedilmez. Bunun yolunu açan Pavlus’tur. Milattan sonra 10. yılda doğduğu kabul edilen Pavlus, İsa Aleyhisselam ile çağdaş olmasına rağmen, Tarsus’ta yaşadığı için O’nu görememişti. Azılı bir Hıristiyan düşmanı iken İsa’nın ölümünden kısa bir süre sonra Hıristiyan olduğunu açıkladı. Havarilerin hayatta olmasına ve bütün engellemelere rağmen o, Şam yolunda ansızın gökten parlayan bir nurun çevresini sardığına, İsa’nın ona seslendiğine,  sonra İsa’ya inandığına ve vaftiz edildiğine insanları inandırabildi. İsa’nın Elçisi olduğunu da kabul ettirerek kendi sözlerini İncil’e sokmayı başardı. Bugünkü İncil’in önemli bir bölümü Pavlus’un mektuplarından oluşur.

Pavlus, Allah’ın dışında tanrıların varlığını kabul etti ve bunlar arasında İsa’yı, kendilerinin tek Rabbi saydı. Onun, bugünkü İncil’de yer alan ifadeleri şöyledir: ‘Yerde veya gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da -nitekim birçok ilahlar ve rabler vardır- bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır ve biz O’nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih’tir. Her şey O’nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O’nun aracılığıyla yaşıyoruz.’ (İncil / Pavlus’un Korintililere Birinci Mektubu 8:5-6)
Pavlus ‘Rab’ kelimesini ustaca kullanmıştır. Rab sahip demektir. Araplar kölenin sahibine ‘rab’ derler. Biz de ‘efendi’ deriz. Rab kelimesi daha çok Allah için kullanılır. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, bir başkasına rab demeyi kabul etmezler. Köle ile sahibi arasındaki ilişki zoraki ilişkidir. Köle, ilk fırsatta hürriyetine kavuşmak ister. Kul ile Allah arasındaki ilişki gönüllü ilişkidir. Yanlışlar peşinde koşanlar, böyle iki anlama gelen kelimeler seçerler ki kendilerini kolay savunsunlar. Bir Hıristiyan, İsa’yı Rab kabul ederse aradaki ilişkiyi gönüllü ilişki haline getireceğinden onu ilah makamına oturtması kolay olur. Pavlus’un bu tavrı İsa’yı tanrılaştırma sürecinin ilk basamağını oluşturmuştur.

Pavlus kendini, İsa Mesih’in kulu ve elçisi sayarak şöyle dedi: ‘İsa Mesih’in kulu, Tanrı’nın müjdesini yaymak için seçilip elçi olmaya çağrılan ben Pavlus’tan selam! Tanrı, öz Oğlu Rabbimiz İsa Mesih’le ilgili olan bu müjdeyi peygamberleri aracılığıyla Kutsal Yazılarda önceden vaat etti. Bedence Davud’un soyundan doğan Rabbimiz İsa Mesih’in, kendi kutsal ruhu sayesinde ölümden dirilişiyle Tanrı’nın Oğlu olduğu kudretle ilan edildi. Her milletten insanların iman edip söz dinlemesini sağlamak için Mesih’in aracılığıyla ve O’nun adı uğruna Tanrı’nın lütfuna ve elçilik görevine sahip olduk. Söylediğiniz ve yaptığınız her şeyi Rab İsa’nın adıyla, O’nun aracılığıyla Baba Tanrı’ya şükrederek yapın.’

Bugünkü Hıristiyanlar, şirki iyice özümsedikleri için Pavlus öncesi Hıristiyanlığı kabule yanaşmazlar.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Yalnız İslam dinine ait olanları değil, Musevî ve Hıristiyan inancına ait bilgilerin de en doğrusunu veren Kur’an-ı Kerim Hz. İsa hakkında ne diyor?  

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: ‘Allah Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler tam kâfir oldular. Oysa Mesih şöyle demiştir: ‘Ey İsrail oğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kul olun. Şurası bir gerçek ki; kim Allah’a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir. Zalimlerin yardımcıları da olmaz.’ (Mâide 5/72)
Oğuz ÇETİNOĞLU: İslamiyet’te de şirke sapanlar var…

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Sahabe döneminde başlayıp devam eden karmaşa içinde oluşan mezheplerin ihmali yüzünden şirke kapı aralandı. Allah’ın asla affetmeyeceği günah şirk olduğu halde akaidin konusu olarak ele alınıp incelenmedi. Allah’tan başkasına ibadet üzerinde durulmadı. Kur’ân’ın birçok âyeti, Allah’tan başkasına dua edip yardım beklemeyi müşriklerin en belirgin özelliklerinden saydığı halde akaidin konulan arasına ne dua girdi ne de istiâne.

Herkes Allah’ı var ve bir bildiği için hiçbir peygamber Allah’ın varlığını ispatla meşgul olmamış, bütün gayretini Allah’tan başka ilah olmadığı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Akâid kitaplarında bunun tam tersi yapıldı, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat yani ‘Ispât-ı Vâcib’ ana konular arasına girdi. Sonunda ‘lâilahe illallah, yani Allah’tan başka ilah yoktur’ inancı, ‘vücut ve vahdaniyet’ yani Allah’ı var ve bir bilme inancına dönüştü. Yeryüzünde Allah’ı var ve bir bilmeyen kimse olmadığı için kâfirleri tanıma ve İslam’ın farkını gösterme konusunda zihin karışıklığı ortaya çıktı.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Müşriklerde durum nedir?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Müşrik, Allah’ı var ve bir bilir ama onu, yeryüzü krallarına benzetir ve kendinden uzak sayar. Krala, bir yakını aracılığı ile ulaşıldığı için Allah’a yakın bildiği birini aracı koyar. Hıristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Allah’ın kızları,  büyüklerinin ruhlarından yardım umanların da onları, Allah’ın dostu saymaları bundandır.

Allah Teâlâ, bugünkü Hıristiyanlar hakkında şöyle buyurur: ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler tam kâfir oldular. Oysa Tek Tanrı’dan başka tanrı yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse, onlardan kâfir olanları, elem verici bir azap elbette çarpacaktır.’ (Mâide 5/-J3)

Oysa onlara göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur.  O, gerçeğin kendisidir. Yeri ve göğü tek başına yaratmıştır. Yaratılış düzenini ayarlayan ve dünyayı yöneten odur.  O insanlara yakındır ve her şeyi bilir.  O her zaman vardır,  varlığının başı ve sonu yoktur. Her şey varlığını ona borçludur. Sahip olduğumuz her şey ondan gelmektedir.  O, kendiliğinden var olandır.  Allah’ın ‘Baba’ olarak adlandırılması, her şeyin başlangıcı ve aşkın otorite sahibi olmasından ve tüm çocuklarının üstüne titreyen sevgi dolu iyiliğinden dolayıdır. Allah ne erkektir, ne kadın; Allah, Allah’tır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Buna rağmen kâfir sayılıyorlar…

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Böyle demelerine rağmen onların kâfir sayılmalarının sebebi, Allah ile aralarına, Allah’a ait özellikler verdikleri İsa’yı ve Kutsal Ruh’u koymalarıdır. Hıristiyanlar şöyle derler: ‘İsa, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır.  Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter.’

Kutsal Ruh ile ilgili olarak Pavlus’un Romalılara mektubunda şu ifadeler yer alır: ‘Kutsal Ruh, bizim zayıflığımıza yardım eder, çünkü nasıl dua etmemiz gerektiğini bilmiyoruz; ama Ruh’un kendisi sözle anlatılamayan iniltilerle bizim için şefaat eder. İnsanların yüreklerini araştıran Allah, Ruh’un düşüncesinin ne olduğunu bilir. Çünkü Ruh, Allah’ın isteğine göre kutsallar için şefaat eder.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Mekkeli müşriklerin putları ile ilgili durum nedir?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Kur’ân, Mekkeli müşriklerin putları hakkında şöyle dediklerini bildirir: ‘Onlara kul olmamız, başka değil sadece bizi Allah’a iyice yaklaştırsınlar diyedir.’ (Zümer 39/3)
Onlar, ilahlarının Allah’ın yanında kendilerine şefaatçi olacaklarına da inanırlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Onlar, Allah’tan önce öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne faydası olur ne de zararı. Derler ki, ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ De ki: ‘Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?’ Allah, onların şirkinden uzaktır ve yücedir.’ (Yunus 10/18)
Oğuz ÇETİNOĞLU: Sapıklıkların sonucunda ortaya nasıl bir durum çıkıyor?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Hıristiyanların ve Mekkeli müşriklerin Allah’ı var ve bir kabul etmedikleri söylenebilir mi? Bunun doğurduğu zihin karışıklığı içinde Kur’ân tefsirleri de şirkle ilgili âyetleri anlaşılmaz hale getirmiş ve hurafelere zemin hazırlamışlardır.

Mesela Kur’ân’da hem ibadet, hem de dua kelimeleri geçer, ibadet, kulluk etmek; dua, çağrıda bulunmak ve yardım istemektir. Tefsir ve meallerin çoğu, duaya ‘ibadet’ anlamı vererek asıl anlamın kaybolmasına yol açmıştır. İbadet, yapılan duanın kabulüne yönelik olacağı için bu iki kelime arasında sıkı bağ vardır. Peygamberimiz; ‘Dua ibadetin iliğidir, özüdür’  buyurmuştur. Ama dua, ibadet diye tercüme edilince, birini olağan dışı yollarla yardıma çağırmanın ibadet olduğu anlamı kaybolmaktadır.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Buradan da yanlış sonuçlara gidilmez mi?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Ahkâf Suresinin 4, 5 ve 6. âyetlerini örnek vererek, duaya ibadet anlamı vermenin, âyetleri nereye taşıdığını görelim: Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimselerseniz. Allah’ın yakınından Kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir. İnsanlar, ahirette bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak ve onların kulluğunu kabul etmeyeceklerdir.’ (Ahkaf 46/4, 5, 6)
Oğuz ÇETİNOĞLU: Türbe ziyaretlerinde de sapkınlıklar gözleniyor…

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Duaya ibadet anlamı verilince yeni anlam kaymaları kaçınılmaz olmuştur. Hata, hatayı doğurmuş ve âyetlerin asıl anlamı kaybolmuştur.  Tefsir ve meallerdeki bu gibi hatalar, türbe ziyareti ile ilgili şu inanca yol açmıştır: ‘Allah, bu sevgili kullarına bazı yetkiler, imkânlar, özellikler bahşetmiştir, bunlar bizim şefaatçilerimizdir, bizler günahkâr olduğumuz için doğrudan Allah’tan istemeye yüzümüz yok, belki bunlar sayesinde Allah dileklerimizi kabul eder.’

Bu gibi yanlışlar sebebiyle, ölmüş bir din büyüğünü Allah’ın yakın dostu sayma, ona hayali yetkiler verip Allah’a onun aracılığı ile ulaşma hastalığı Müslümanlara da bulaşmıştır.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, besmelenin de farkı şekillerde tercüme edildiğine rastlanılıyor…

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: ‘Besmele’ diye bilinen ‘Bismillahirrahmanirrahim’, Türkçeye farklı şekillerde tercüme edilmiştir. Fark, Rahman ve Rahim kelimelerinden kaynaklanmaktadır. Bunlar rahmet kökünden türetilmiştir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamınadır. Ama bazen yalnız incelik, bazen de yalnız iyilik ve ikram anlamında kullanılır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlamı kast edilir.
Rahman ‘rahmeti her şeyi kuşatan’ demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmaz. Rahim ise ‘rahmeti bol’ demektir. Rahmet bolluğu Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabilir. Bu sebeple rahim sıfatı Kur’ân’da Peygamberimiz için de kullanılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Size kendi içinizden bir elçi geldi. Sizi sıkıntıya sokan her şey onu da sıkar. O size pek düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli ve rahimdir.’ (Tevbe 9/128)

‘Rahman’ı Türkçeye ‘iyiliği sonsuz’ diye çevirdik. Çünkü Allah’tan başka kimsenin iyiliği sonsuz olamaz. ‘Rahim’i ise ‘ikramı bol’ diye çevirdik. Çünkü bu özellik insanlarda da olabilir. Sonunda Besmelenin Türkçe tercümesi şöyle oldu: ‘İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla’
Bize göre bu tercüme en doğru tercümedir.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Hamd ve şükür kelimeleri hakkında neler söylersiniz?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmektir. Buna ‘medih’ de denir. O iyi işi, sizin için yaptı diye övmek şükür olur. Türkçede buna teşekkür denir. Kişinin, kendi katkısı olmadan sahip olduğu şeyle övülmesi, sadece medih yani övgü olur. Hamd şükürden, medih de her ikisinden kapsamlıdır.

Birinin size iyi davrandığını söylemeniz hem hamd, hem şükür hem medih olur. Size yaptığı iyilikten bahsetmeden ‘O iyidir’ demeniz, hamd ve medihtir ama şükür değildir. ‘Uzun boylu ve zekidir’ demek ise sadece medih olur. Çünkü zekâyı ve uzun boyu, kendi çalışmasıyla elde etmemiştir. Bunlar iç içe geçen halkalar gibidir. Her şükür, hamd ve medihtir. Her hamd medihtir ama şükür değildir. Her medih hamd ve şükür olmayabilir.

‘el-hamdu lillah’ sözünün başındaki ‘el’ takısı, ‘hamd’ kelimesine cins anlamı kazandırır ve ‘bütün hamdler Allah’a aittir’ demek olur. Hamd; birini, yaptığı iyi bir işten dolayı övmek, olduğundan ‘Yaptığı her şeyi doğru ve güzel yapmak Allah’a mahsustur’ anlamı çıkar. Bütün bu anlamları içine alması ve şiir yüklü bir yapıda olması sebebiyle biz ‘el-hamdu lillah’ sözünü, ‘Allah neylerse güzel eyler’ şeklinde tercüme etmenin uygun olacağı kanaatindeyiz.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, ‘Şefaat’ konusunda da ‘doğru’ bilinen yanlışlar var…

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Şefaat sözlükte, yardımcı olmak ve bir şey istemek için birine eşlik etmektir.  İnsanlar arasında bu tür ilişkiler olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Her kim iyilik için şefaat ederse (arka çıkarsa) bundan kendine pay vardır. Her kim de kötülük için şefaat ederse (arka çıkarsa) onun da bundan sorumluluğu vardır. Allah her şeyi korur ve kollar.’ (Nisa 4/85)

Şefaat daha çok, saygın birinin Allah’ın yanında başkasına arka çıkması ve yardımcı olması anlamında kullanılır.  Allah Teâlâ böyle bir şefaati kabul etmez. O, şöyle buyurur: ‘Öyle bir günden çekinin ki, o gün kimse kimsenin cezasını çekmez. Kimseden şefaat kabul edilmez. Kimseden fidye alınmaz. Onlar yardım görmez halde olurlar.’ (Bakara 2/48)

‘Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar; onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri olur. Bekli kendilerini korurlar.’ (En’am 6/51)
‘De ki: O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.’ (Zümer 39/44)

Oğuz ÇETİNOĞLU: Şefaat talep etme ihtiyacı nasıl doğar?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Allah’a tam güvenemeyenler, O’nun yanında kendilerine arka çıkacak ve yardımcı olacak güçlü birini ararlar. Böyle biri olmadığı için hayallerinde üretir ve ona kul olurlar. İşte şefaat bu hayali ihtiyaçtan doğar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Allah ile kendi aralarına koydukları öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne bir zararı olur ne de fayda sağlar. ‘Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na bildiriyorsunuz?’ Allah, onların şirk koştuklarından uzak ve yücedir.’ (Yunus 10/18)

Kişiyi Allah’a karşı koruyacak olanın Allah’tan güçlü ve merhametli olması ve O’nu daha iyi tanıması gerekir. Böyle biri ancak ikinci tanrı olur. Bunun farkında olan Katolikler, şirklerini pekiştirircesine İsa aleyhisselam hakkında şöyle derler: ‘Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır.  Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter.’
Oğuz ÇETİNOĞLU: Müslümanlarda şefaat ihtiyacı meselesine gelebilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: İslamda böyle bir inanç olamaz. Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre ‘Kabilenin en yakınlarını uyar’  âyeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yaptı: ‘Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size faydam olmaz. (Amcasına,) Ey Abdulmuttalib oğlu Abbâs! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Halasına,) Ey Safiyye! Allah’ın yanında sana faydam olmaz.

(Kızına,) Ey Muhammed kızı Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana faydam olmaz.’ dedi. (Buhari, Vesâyâ, 11)

Oğuz ÇETİNOĞLU: Büyük günah işleyenlere söz verilen şefaat nedir? O konuda bilgi verir misiniz?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Bütün ayet ve hadisler, mahşer yerinde şefaatin olmayacağı konusunda ittifak etmiştir. Ama Cehenneme gitmiş Müslümanların oradan çıkarılıp Cennetteki yakınlarının yanlarına yerleştirilmesi anlamında şefaat vardır. Bu, büyük günah işlemiş ve tevbe etmeden ölmüş olanlara söz verilen şefaattir.
Büyük günahlardan kaçınanlarla, bu günahları işledikleri halde tevbe edip ıslah olanlar doğrudan Cennet’e gideceklerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Size konan yasakların büyüklerinden kaçınırsanız, günahlarınızı örter, sizi şerefli bir yere yerleştiririz.’ (Nisa 4/31) ‘Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Bu, kötü davrananları yaptıklarına karşılık cezalandırsın; güzel davrananları da daha güzeli ile karşılasın diyedir. Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden kaçınanlardır;(dipnot 1) diğer günahlar başka. Senin Rabbinin affı kapsamlıdır.’ (Necm 53/31-32)
‘Yaptıklarından daha güzeli ile’ karşılanacaklarına dair söz verilen kimselerle ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Önceden daha güzeli ile karşılama sözü verdiklerimiz Cehennemden uzak tutulacaklardır. O büyük dehşet onları üzmeyecek, ölümsüz olarak canlarının çektiği şeyler içinde olacaklardır. Melekler ‘bu sizin gününüz, size söz verilen gündür’ diyerek onları karşılayacaklardır.’ (Enbiya 21/101-103)

Büyük günahlarla mahşer yerine gelenlerin iyilikleri ile kötülükleri tartılacaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
‘Kimin sevabı ağır gelirse, mutlu eden bir hayata kavuşur. Kimin de sevabı hafif kalırsa, onun anası Haviye olur. Haviye nedir, nereden bileceksin? O, kızgın bir ateştir.’ (Karia 101/6-11) ‘O gün tartı yapılacağı gerçektir. Kimin sevabı ağır basarsa onlar umduklarına kavuşurlar. Kimin sevabı hafif kalırsa onlar da âyetlerimiz karşısında yanlış davranmaları sebebiyle kendilerini harcamış olurlar. (Araf 7/8-9)

Günahları ağır basan Müslümanlar cehenneme gideceklerdir. Ama Allah Teâlâ, şirk günahı ile gelmeyen bu kişilerle ilgili şöyle buyurmuştur:  “Allah” şirki bağışlamaz, onun dışında kalanı bağışlanmayı hak eden için bağışlar.’ (Nisa 4/48xe “Nisa 4/48”)

Bağışlanmayı hak etmek için Cehenneme girip cezalarını çekmeleri gerekir. İşte şefaat edilecek olanlar bunlardır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir:  ‘Şefaatim”, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.’  Hadisi rivâyet eden  “Câbir” dedi ki: ‘Büyük günahı olmayanın şefaate ne ihtiyacı olur!’
Bunlar, kendilerine verilen sözden ötürü sürekli af beklentisi içinde olurlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘(Orada) Rahman’dan söz almış olanlar dışında kimse şefaate nail olamayacaktır.’ (Meryem 19/87)
Onlar cezalarını çektikten sonra cennetteki yakınlarının yanına yerleştirileceklerdir.  

Allah Teâlâ buyurmuştur:  ‘Kendini koruyanlar bahçelerde ve nimetler içinde olurlar; Rablerinin verdikleri ile safa sürerler. Rableri onları Cehennem’in azabından korumuştur. Onlara; ‘Yiyin için; afiyet olsun; bu, sizin yaptığınıza karşılıktır.’ denir. Sıra sıra dizilmiş sedirlere yaslanırlar. Yanlarına ceylan gözlü huriler veririz. Soylarından inanarak kendilerini takip edenleri de bu müminlere katarız ama onların yaptıklarının değerini eksiltmeyiz. Herkes kendi kazandığına karşılık rehindir. (Tur 52/17-21)

İşte büyük günah işlemiş olan müminlere söz verilmiş şefaat budur.  Onları cehennemden çıkarma şerefi. Peygamberimize ve doğrudan cennete giren müminlere verilecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘O gün şefaatin faydası olmaz, Rahman’ın izin verdiği kişinin, lehine söz söylenmesine razı olduğu kişi için yaptığı başka.’ (Taha 20/109)

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, izninizle başka bir konuya geçebilir miyiz? Oruç ve fidye hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Sayılı günler… Sizden kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, o günler sayısınca diğer günlerde oruç tutsun. Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye de gerekir. Kim bir hayrı içten gelerek yaparsa onun için daha iyi olur. Oruç tutmanız sizin için daha iyidir. Eğer bilmiş olsaydınız…’ (Bakara 2/184)

Ayette geçen (ve alellezîne yutlkûnehû) ifadesi ‘… Onu tutabilenlere…’ anlamındadır. Ancak âlimlerimizin çoğu âyete; “…Onu tutamayanlara…’ şeklinde olumsuz anlam vermişlerdir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Bu şaşırtıcı durumun sebep ve sonuçları hakkında bilgi lütfeder misiniz?  

Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR: Önce olumlu anlam ile ortaya çıkan hükümleri ve anlamı olumsuza çevirmenin sebep ve sonuçlarını görmeye çalışalım: Bakara 184. âyetteki ‘…Onu tutabilenlere…’ Şeklinde olumlu anlam verince, ‘onu’ zamiri ya bu âyette sözü edilen hasta ve yolcuların, tutamadıkları Ramazan orucunu kaza etmeleri veya 183. ayette yer alan orucu gösterir.
A- Zamirin Orucu Göstermesi
184. âyette olan ‘Onu’ zamirinin 183. âyetteki orucu gösterdiğini söyleyenlere göre yolcu ve hasta olmayıp oruç tutabilenler önceleri serbestti; isteyen tutar, isteyen de tutmaz bir fakiri doyururdu. Sonra ‘Sizden kim Ramazanı yaşarsa, o ayı oruçlu geçirsin…’ (Bakara 2/185) âyeti geldi ve bu hükmü nesh ederek ortadan kaldırdı.  Buna göre 184. âyetin açılımı şöyle olur: ‘Orucu sayılı günlerde tutun. Sizden kim hasta veya yolcu olur da oruç tutamazsa, o günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Hasta veya yolcu olmayıp gücü yerinde olanlar oruç tutmazlarsa onun yerine bir yoksulu doyuracak fidye vermeleri gerekir…’

Demek ki ilk zamanlar, hasta ve yolcular, tutamadıkları oruçları kaza etmek mecburiyetinde oldukları halde oruç tutabilecek olanlar serbesttiler; isterlerse oruç tutmaz, yerine bir yoksul doyuracak fidye verebilirlerdi. Bu bir çelişkidir, Allah’ın kitabında çelişki olmaz.

Bu iddia, bunun dışında üç açıdan daha eleştirilebilir:

a) Ayetin metni muhayyerlik değil, vücub ifade eder. ‘ve alellezîne yutikûnehû fidyetün taâmu miskin /  Onu tutabilenlere bir yoksulu doyuracak fidye gerekir.’ cümlesi, mübteda ve haberden oluşan isim cümlesidir. Haber, efâl-i ammeden olup hazfedilmiştir. İsim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Çocuğun emzirilmesi ile ilgili şu âyet de aynı yapıdadır: ‘ve ale’l-mevlûdi lehû rizquhunne ve kisvetuhunne bi’l-ma’rûf  / (Sütannenin) gıda ve giyeceğini temin; çocuk kendi için doğurulmuş babanın görevidir.’ (Bakara 2/233) Bu ve benzeri âyetlere, vücub anlamı verilirken yalnızca yukarıdaki âyete muhayyerlik anlamı verilmesinin bir gerekçesi yoktur.

b) Burada nesihten bahsedilemez. Çünkü nesh eden âyet, ya önceki ile aynı hükmü veya daha hafif bir hükmü içerir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Biz bir âyeti nesh eder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını, veya dengini getiririz.’ (Bakara 2/106) Oruç tutabilenlere verildiği iddia edilen ruhsatın kaldırılması, hükmün ağırlaştırılmasıdır. Böyle bir nesih olamaz.

c) Üçüncü husus şudur: Ayette hasta ve yolcuların tutamadıkları orucu kaza etmelerinden bahsediliyor. Zamirin en yakınını göstermesi esas olduğundan ‘… onu…’ zamirinin bu âyetteki ‘oruç kazası’nı değil de 183. âyetteki ‘orucu’ göstermesi için bir karine gerekir. Okuduğumuz yerlerde böyle bir karineden bahsedilmemektedir. Bize göre Ramazan bayramında verilen fitre bunun karinesi olabilir. O zaman âyetin anlamı şöyle olur: ‘Ramazan orucunu tutabilenlerin bir miskini doyuracak fidye vermeleri gerekir.’

Fidye, kişinin ibadetteki eksiğini gidermek için ödenmesi gereken bedeldir.  İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre ‘Peygamberimiz fitreyi, oruçlunun ağzından çıkabilecek olan boş ve çirkin sözler için bir temizlik ve çaresiz kalmış kişiler (miskinler) için yemek olsun diye farz kılmıştır. Kim onu (bayram günü) namazdan önce verirse makbul bir zekât olur. Kim de namazdan sonra verirse sadakalardan bir sadaka olur.’
Abdullah b. Ömer demiştir ki; ‘Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem fitır veya Ramazan sadakasını; erkeğe, kadına, hüre ve köleye, hurmadan bir sa’ (1)  veya arpadan bir sa’ olarak farz kıldı, insanlar bunu yarım sa’ buğdayla denkleştirdi.’

Oruç; kadın, erkek, hür ve köle her Müslüman’a farzdır. Hadisler, fitrenin de aynı şekilde farz olduğunu açıklamıştır. Ayetteki ‘orucu tutabilenlere’ ifadesi, bu hadis ile örtüşmektedir.

B- Zamirin Kaza Orucunu Göstermesi
‘Onu tutabilenlere.’ âyetindeki ‘onu’ zamirinin kaza orucunu gösterdiğini söyleyenler, iki ayrı görüş ortaya koymuşlardır:
Hasta ve yolcular iki kısımdır. Bir kısmı oruca dayanamazlar; bunlar daha sonra kaza orucu tutarlar. Bir kısmı da fazla sıkıntı çekmeden oruç tutabilirler. İşte âyet; bunların ikinci kısmını, oruçla fidye arasında muhayyer bırakmıştır. Fahrettin Razi, bu görüşten başkasına itibar edilemeyeceğini söyler.

Bize göre âyetin manası vücub ifade ettiğinden ona dayanılarak muhayyerlik yorumu yapılamaz.
Ebû Hayyân’a göre İmam Mâlik bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Ramazan ayı gelene kadar, tutma gücü olduğu halde önceki Ramazandan kalma kaza orucunu tutmayana fidye gerekir.  Bu görüşü kabul etmek için delil gerekir. Bize ulaşan böyle bir delil yoktur.
2. Anlamı Olumsuza Çevirenler
Bakara 184. âyetteki ibareye olumsuz anlam verenleri yanıltan et-tâkâtu kelimesine verilen yanlış anlamdır. Kelime, güç ve kuvvet demektir. Türkçeye ‘takat’ şeklinde geçmiştir.
‘Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.’ (Bakara 2/286)
Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı mealin ilgili bölümü şöyledir: ‘(İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir…’
Prof. Dr. Abdülaziz BAYINDIR

1951’de Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu. 1976’da Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesini bitirdi. Temmuz 1976’dan 1997’ye kadar İstanbul Müftülüğünde müftü yardımcısı ve uzman olarak çalıştı. Bu süre içinde Fetva Kurulu Başkanlığını ve Şer’iye Sicilleri Arşivi yöneticiliğini yaptı. 1983-1993 yılları arasında İslamî İlimler Araştırma Vakfının ilmî toplantılarını düzenledi. ‘Şer’iyye Sicilleri Işığında Osmanlılarda Muhakeme Usulleri’ isimli teziyle 1984’te İslam Hukuku dalında İlahiyat Doktoru; İslam İktisadıyla ilgili çalışmalarıyla da 1987’de Kelam ve İslam Hukuku dalında Doçent oldu. 1993’te Süleymaniye Vakfı’nı kurdu. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi oldu. 2003 yılında ise İslam Hukuku Profesörü oldu. Halen bu görevi sürdürmekte olan Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Evli ve dört çocuk babasıdır.
Çok sayıda yayınlanmış makalesi, ilmî tebliğleri ve bildirileri bulunan Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın Yayınlanmış Kitapları:
İslam Muhakeme Hukuku /Osmanlı Devri Uygulaması: (1986).

 Işığında Tarikatçılığa Bakış: (1997),

Kur’an Din ve Devlet İlişkileri Teokrasi ve Laiklik: (1999),

Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk: (2001),

Ticaret ve Faiz: (2002),

Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar: (2005).
Dipnot 1;   Fuhuş çeşitleri diye tercüme ettiğimiz kelime fevâhiş’tir; fuhuş’un çoğuludur. Arapçada çoğul en az üçü gösterir. Kur’an’a göre zina ve erkek erkeğe ilişki fuhuştur. Üçüncüsü kadın kadına yaşanan sevicilik olabilir.
.   Tirmizi, Sünen, Kıyâmet 12, (2436)

Bağlantısızlar Arkı ve Sınır Ülke

0

Bağlantısızlar arkı 1990 sonrası dünya sisteminin öne çıkan tanımlarından birisidir. Öteki ilan edilen ülkelerin adı ve tanımlama biçimidir. Bu tanıma göre tahakküm ve deşifre edilecek ülkeler, doğal olarak bağlantısızlar arkında yer alan ülkeler olacaktır. Sınır ülke ise Türkiye’dir. Türkiye merkezle-boşluk arasında yer alan ülke olduğu için XXI. Yüzyılda gerçekleştirilmesi planlanan jeo-politik düzenlemede aracı ülke olacaktır. Dost Suriye’nin zalim Suriye olmasının arkasında bu aracılık göreviyle ilgili değişen rol söz konusudur.

Ötekinin Yeni Adı ve İlk Aşaması:

Ötekinin yeni adı: Bağlantısızlar arkıdır. Bağlantısızlar arkı haydut devletlerin bulunduğu coğrafyadır. Liberal kapitalist sistemin ürettiği ekonomik ve politik kuralların dışına düşen ülkeler ya terörle mücadele ya da demokratikleştirme kapsamında tanzim edilmelidir. İlk aşamada tanzim edilmesi gereken bağlantısız arkı İslam coğrafyasıdır. Bu coğrafyada bulunan 22 ülke iki ana çizgi üzerinden yeniden düzenlenecektir. Nitekim bu tanzim politikası: Tunus’tan başlayarak Suriye’ye kadar ulaştı. Öteki ilan edilen ülkelerin coğrafi dağılımına bakılırsa bu tanzim politikası genişleyecektir. Çünkü bağlantısızlar arkı, “küresel kuralların dışına düşen 68 ülkeyi” kapsamaktadır.

Tanzim Politikasının İki Hedefi:

22 ülkeyi tanzim etme politikası iki temel hedef üzerine oturtulmaktadır: İslâm’ın içini boşaltmak, merkez-boşluk arasına yerleştirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini tahrip etmek. İslâm’ın içeriğini boşaltmak istiyor, çünkü İslâm; inanç ve değer boyutuyla sömürgeci güçlere karşı direnişi sağlayacak emsalsiz hükümler içermektedir. Bu coğrafyanın kilit ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş esaslarını tahrip etmek istiyor, çünkü cumhuriyetin kuruluş felsefesi bütün ruhunu emperyalist karşıtı mücadeleden alır. Tehdit sıralaması ise Global Trend 2015 gibi belgelerde açıkça ilan edilmektedir. Türkiye bağlamında yapılan tanım dikkat çekicidir: Türkiye’de etnik ve dini sorunlar artacaktır.

Neden İslâm Coğrafyası Neden İslam?

İslâm coğrafyasına yönelik kısmını yeniden biçimlendirmek için izlenmesi gereken yolun ilk aşamasında İslâm’ı liberal değerlere uyum içinde siyasallaştırmak ve kurumsallaştırmak yer almaktadır. Çünkü liberal sistemi belirleyen ve kuran fikri ve politik ölçütler açısından yorumlanmış İslâm; batılılaşmış İslâm’dır. Bu entegre edilmiş bir İslâm; hedeflenen ülkelerdeki yer altı ve yer üstü stratejik kaynakları küresel istikrar için merkeze aktarmayı meşru gören İslâmdır. Çünkü “dünya petrol rezervlerinin % 68’i, doğal gaz rezervlerinin % 41’bu coğrafyada bulunmakta; dünya petrol üretiminin %32’si ve doğal gaz üretiminin % 15’i de yine projenin kapsadığı coğrafyada yapılmaktadır. Her ne kadar gelecekte nükleer füzyon ve elektrikle işleyen arabaların petrolü tahtından indirmesi beklense de Ortadoğu 2050 yılına kadar stratejik etkisini sürdürecektir. Bu nedenle ABD’nin belirtilen coğrafyayı dönüştürmek istemesi doğaldır. Doğal olmayan husus: İslâm’a mensup olduklarını söyleyen kesimin bu değirmene su taşımasıdır.

Milliyetçiliği Tasfiye Etme Politikası:

Anılan siyasi-stratejik modele göre liberalizme karşı meydan okuyan ideolojiler ölmüştür. Öyleyse cevabı aranması gereken soru şudur: Liberalizmle rekabet edecek başka ideolojilerden söz edilebilir mi? Bu noktada iki ihtimal söz konusudur: Din ve milliyetçilik. Böyle bir ihtimal karşısında din dönüştürmeli, milliyetçilik ise tasfiye edilmelidir. Tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor. Sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir. Ülkemizde milliyetçilere karşı uygulanan politikaların ve onları ayartmaya yönelik olarak üretilen lafların ve iddiaların arkasında sürdürülen politikayı engelleyecek olan milliyetçi direnişi kırmak yatmaktadır.

Tanzim Politikası İçin Tasarlanan Aracı Ülke ve Siyasi Görüş:

Söz konusu siyasi-stratejik modelin temsilcilerine göre ‘ İslâm dünyasının lider ülkesi olmak en fazla Türkiye’ye yakışır. Fakat önemli bir sorun bulunmaktadır. Türkiye kendisini modern, laik, batılı bir ülke olarak tanımlıyor. Atatürk, Türkiye için öngördüğü altı temel maddeyi üççeyrek yüzyıl önce düzenlemişti. Bu öğretilerin değiştirilip düzeltilmesi zamanı muhakkak ki gelmiştir.‘ Yani Türkiye’nin belirtilen rolü üstlenmesi için milli devlet sisteminin düzeltilip değiştirilmesi gerekiyor. Ayrıca bu rolü üstlenecek bir siyasi hareket ve buna uygun toplumsal algı üretmek önem arzetmektedir. Bunun en kestirme yolu: Devletin kuruluş felsefesiyle İslâm arasında derin bir uçurumun olduğu fikrini topluma yaymak ve bunun propagandasını yapmaktır. Bu hedef şöyle dile getirilir: Türkiye İslâm’ın çekirdek devleti olmak için gerekli tarihe, nüfusa, orta düzey ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri güce ve geleneğe sahiptir. Ne var ki Atatürk’ün Türkiye’yi net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türk Cumhuriyeti’nin bu rolü Osmanlı İmparatorluğundan devralmasını önlemiştir. Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslâm’ın liderliğine soyunması mümkün değildir. Türkiye bir noktada batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batı’nın temel İslamî muhatabı olarak bir rolü yeniden üstlenmeye hazır hale gelmelidir / getirilmelidir.

Eğer Türkiye bu rolü üstlenmezse ne olur? Türkiye, boşluk-merkez arasında bir yerde duran sınır ülkedir, bu yüzden kitlesel şiddet ve çatışma riskine en açık ülkelerin içinde yer almaktadır. Bu sürecin aracı olmayan Türkiye içinden çıkması mümkün olmayan bir sürece girer: ‘Türkiye’nin tarihi olarak geri dönüşü mümkün olmayacak bir eğilimi durdurmaya çalışması halinde yaşanacak karmaşa ve maliyet çok yüksek olacaktır. Bu tür bir teşebbüs sadece Türkiye’nin büyük bir toprak kaybetmesine yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda Kürt nüfusunun neredeyse yarısının Güneydoğu’daki etnik bölgeden diğer bölgelere yayılmış olması nedeniyle tüm Türkiye çapında etnik ilişkilerin bozulmasına kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Dolayısıyla Kürt konusu Türkiye’nin istikrarını ve geleceğini, bölgedeki rolünün niteliğini, AB ve ABD ile ilişkilerini büyük ölçüde etkileyecektir.‘ Bu tablo son günlerde Suriye / Özerklik ve askeri alanlarda gündemde yer alan konuları yeniden ve farklı bir bakış açısıyla okumayı gerekmektedir. Böyle bir sürecin parçası olanların dinden, imandan bahsetmesi belirtilen bağlamda, yani batılılaştırılmış bir İslâm anlayışı açısından geçerlidir. İslâm’ın temel kaynakları açısından ise bunun adı: Zulümdür. 

 

Yanlış Yolda Sürüklenenler

0

İngiltere’de bir zenci gencin polis tarafından öldürülmesi ile ortaya çıkan olaylar sanayi toplumlarının sosyal hastalıklarını sergilemektedir. Aslında bu tip olaylar Fransa dahil Avrupa ülkelerinde sıkça görülmeye başlanmıştır. Yine İngiltere’de Newyork’taki İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra neredeyse bütün esmerler potansiyel suçlu görülmüş ve bir Brezilyalı genç metroya girerken üstünde bir mont var diye öldürülmüştü. Batı sanayi toplumlarında iktisadi ölçülerle ortaya çıkan gelişmişlik,  moral tatminin ve manevi duyguların zedelenmesi sonucu insanları tatmin edici olmaktan uzaklaşmaktadır. Yalnızlaşan, basit bir madde gibi görülen, moral değerleri dışlanan insan, en ufak bir olayda kitleler halinde tepki hareketinin içinde yer almaktadır. Zihinleri pozitivizmin farklı tonları ile şartlanmış olan Batılı aydınlar önlerinden bu sis perdesi dolayısıyla gerçekleri görememekte, fertçi, faydacı ve maddeci bir yaratık haline gelen insanın eksiklerini giderememektedirler.

Marjinalleştirilen, dışlanan, rengi veya yabancı kaynaklı olması dolayısı ile ikinci ve üçüncü sınıf muamelesi gören insanlar, sözde bu ileri demokrasi ülkelerinde dışlanmaktadırlar. Batı Avrupa ülkeleri kendi kendilerini yenilemek ve yeni kuramsallaşmaya gitmek durumundadırlar. Birçok Batılı değer ve kurum fonksiyonunu kaybetmiştir. İngiltere’de yağma yapan, etrafı kırıp geçiren ve sanayi toplumuna karşı birikmiş olan tepkilerini boşaltanlar terörist de değildir. Ama ileri ve modern denilen toplumların açmazlarına karşı kendi varlıklarını haykırmaktadırlar. Irk ve renk ayrımının,  yabancı düşmanlığının, İslamifobinin zirve yaptığı bu ülkeler nasıl ileri demokrasinin temsilcileri olabilir? Yeni modernleşme teorileri, postmodern yaklaşımlar da post kavgasından ileri geçememekte, yeni marjinaller yaratmaktadır.

Suriye ile geliştirilen ilişkiler ve Türkiye’yi bölgede daha etkili yapacak süreç, dış dayatmalarla birden değişiverdi. Suriye’de Müslüman kanı dökülmesinden ABD ile birlikte rahatsız olanların, Irak’ta binlerce sivilin kanı akarken, kadınların ırzına geçilirken, insan hakları çiğnenirken, Türkmenler evlerini terke zorlanırken, tapular yok edilirken neden sesleri bile çıkmadı? ABD tekliflerini Suriye’ye götüren bir PTT memuru konumuna sokulmadık mı? Ülkenin itibari ve bölgedeki etkinliği zayıflatılmadı mı? Aynı şey Libya’ya karşı da uygulandı. Bu kadar istikrarsız bir dış politika ile ciddi devlet olunabilir mi? NATO’nun Libya’da ne işi var dedik, bombardımanlara karşı çıktık, İzmir’i saldırı üssü yaptık. İltica etmek isteyen yüzlerce Libyalının Akdeniz’de boğulmasına seyirci kalan insanlık dışı örnekler karşısında sesimizi çıkarmadık.

Dışarıda yabancılara karşı çok yumuşağız; ama içeride kendi insanına ve temel kurumlarına karşı aslan kesiliyoruz. Türkiye Orta Doğu bataklığına sürüklenmemeli ve kullanılmamalıdır. Sayın Cemil Çiçek “herkes yerini tayin etsin” diyor. Acaba kendileri yer tayininde isabetli mi karar vermişlerdir?

Ülkenin Ankara’dan yönetilmediği iddiaları var. Açılım adı altında bölücü ırkçılığa ve teröre karşı tavizler zinciri devam ediyor. 31 Temmuz 2011’de Türkiye-İran sınır kapısı Esendere’de 2. Habur rezaleti ortaya çıktı. Malûm partinin bir milletvekili ve yanındakiler “burası bizim özerk bölgemiz buraya pasaportla ancak giriş yapılabilir” diye sınırı kapatma teşebbüsleri oldu.  Ülkeyi yönetenlere açıkça küfreden ve terör örgütü ile beraber çalışan bazı belediye başkanlarının kılına bile dokunulamıyor. İsveç’ten rica ile getirilenlere Kürtçe Kuran hediye ediliyor ve resmi karşılama yapılıyor.

Anayasa değişiklikleri ile farklılıkları kutsallaştırarak, etnik ve mezhep gözlükleri ile toplumu demokratikleştireceklerini zannedenler, Avrupa’ya bakmalılar. Almanya yeni göç yasası ile evlenme de dahil iyi Almanca bilmeyeni hoş görmüyor ve ülkesine sokmuyor. Danimarka çirkin ve garip entegrasyon testleri uyguluyor. AİH Mahkemesinin içtihatları arasında din ve ırk farkının veya yeni milliyetler yaratılmasının mutlaka anayasaya girmesi diye bir şart yok. Tam tersine her konuda milli seviyede birliktelik ve vatandaşlar arasında eşitlik esas alınıyor. Kimseye pozitif ayrımcılık yapılmıyor. İsviçre federal bir yapıda olmasına rağmen, İsviçrelilik kimliğini öne çıkarıyor. Dünya nereye, Türkiye ise nereye götürülüyor?

Akıllı Bürokratlar

 

Günümüzün vizyon noksanı, kapasitesiz, siyasi yardakçı bürokratları ile kıyaslanmayacak ölçüde akıllı bürokratlar, daha doğrusu, kapasiteli, vizyon sahibi, çalışkan ve dürüst bürokratlar da geçti bu ülkeden. Ve onlar bu günün Dev Kurumlarını oluşturdular, onlar Devletin onurunu kurtardılar..Onlar her biri bir efsane olarak yerlerini aldılar.   

Bu grup için birkaç önemli isimden başarı hikayeleri aktaracağız. 

Kazım TAŞKENT,

Yapı Krediyi, Yapı kredi yapan adam.  Onunla çalışmak nasip olmadı ama biz bankacılığımızda onu böyle tanıdık. Yapı kredi onunla, batılı anlamda ticari banka hüviyeti kazanmıştır. Özellikle dış ticaret becerisi, diğer bankalardan bir adım öndeydi. Ticari krediler ve ticari işlemlerdeki becerisi de öyle.

Asıl ondan söz etmemiz için başka bir başarı hikayesi vardır.

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ, birkaç yıl önce “GİROKRAT”  -Yani Girişimci Bürokrat- adıyla bir iki güzel belgesel yayınlamıştır.  Kazım TAŞKENT’in hikayesi bunlardan biridir.

O Belgeselden öğrendiğimize göre; 1936’da; o zaman ŞEKER ŞİRKETİ GENEL MÜDÜR YARDIMCISI olan KAZIM TAŞKENT, Turhal Şeker Fabrikasını kurmakla görevlendirilir.

Proje Almanlarındır. 30-40 kişilik bir grup Alman Teknisyen gelmiştir. Montajı onlar yapacaklar, fabrikayı çalıştıracaklardır.  Kazım TAŞKENT bu grupla birlikte TURHAL’a gider.

Turhal, benim için ayrı bir önemi haizdir. Çocukluğumda, önceleri babamla birlikte, daha sonra yalnız başıma, kamyon şoförleri ile beraber, Turhal’a gider, bazen bir iki gün sıra bekler ve bir Kamyon Şeker alarak dönerdim. Ufak tefek bir ilkokul-ortaokul öğrencisi olarak yaptığım bu iş gezilerinde Erzurum’dan Sivas’tan, Elazığ’dan, başka yerlerden gelen diğer şeker tüccarlarının sempatisini de çekerdim. Bana yardım ederlerdi. Sırada, yüklemede bir problem olmazdı.

Ve bazen aynı gün, bazen ertesi gün Kamyonumuzu doldurmuş olarak, mağrur bir edayla Turhal’dan ayrılır, Mecitözü’nün yolunu tutardık.  O günlerde, Turhal-Mecitözü arasındaki bu 80 küsur kilometrelik yolu 4-5 saatte alabilirdik.  Benim yaşımda ve cüssemde bir çocuk için bu büyük başarı sayılırdı. Babam gururlanırdı, benim de hoşuma giderdi.

İşte şimdilerde, 1950-60 larda, Türkiye’nin en büyük Şeker Fabrikası unvanını elinde  tutan Turhal, o zaman 1936’da sadece güzel bir KÖY imiş. Ve Kazım Taşkent Bu köyde; ŞEKER FABRİKASI Kuracaktı. Tekrar yukarıdaki belgesele dönersek;

Kazım Taşkent, Alman teknisyenlerle Turhal’a gidecektir. İşçileri bizzat kendisi çevre köylerden bulacaktır. Fabrika yapımı başlayacaktır.

Ne var ki; o günün Turhal’ında Elektrik yoktur. Doğru dürüst Lokanta yoktur. Sinema-Tiyatro yoktur. BİRA yoktur. Bizim Alman teknisyenler bu şartlara (15) gün dayanabilirler. Ve bir gün topluca Turhal’ı terk ederler. Hem de habersiz.. Kazım Taşkent çılgına döner. İstanbul’a gittiklerini öğrenir, doğruca İstanbul’a gelir. Almanları bulur. Ancak nafile. Almanlar, koşullar değişmedikçe geri dönemeyeceklerini kararlı bir şekilden söylerler. 

Bunun üzerine Kazım TAŞKENT, Alman Hastanesi Başhekimine gider, durumu anlatır ve Alman Aşçıbaşını, geçici bir süre Turhal’a göndermeye razı eder.  Bol miktarda BİRA alınır.  Bir Tiyatro grubuyla anlaşılır, 15 günde bir Turhal’a geleceklerdir. Ve Alman grup yeniden Turhal’a döner..

Çalışmalar başlar, bir iki hafta derken bu defa Türk İşçiler birkaç gün çalışınca bir daha işe gelmemeye başlarlar. Araştırılır. Kazım Taşkent bizzat köylere gider ve anlaşılır ki; işçiler birkaç aylık ihtiyaçlarını bir-iki günde yevmiye olarak alınca bir süre çalışma gereği duymamaktadırlar. Buna da bir çözüm bulunur. İş gücü kesintisiz hale getirilir.

Sonunda akla hayale gelmedik detaylarla uğraşılırken inşaat da hızla yürümektedir.  Ve bir rekor kırılır; tam (9) ayda Fabrika Çalışır hale getirilmiştir.  (Çorum Şeker Fabrikasının tamamlanma süresi vakıa bir negatif rekordu ama normalde de 3-5 yıldan az olamazdı, o günün Turhal’ında Çorumun 2-3 misli büyük o fabrika 9 ayda tamamlanmıştır.)

Turhal Şeker Fabrikasının kuruluşu evet, tam (9) ayda tamamlanmıştır. Ve bu 1936 şartlarında bir rekordur. Bu gün de bir rekordur. Türkiye’nin en büyük Fabrikalarından biri (9) ayda kurulmuştur.  Hem ne şartlarda.. İşte bunu başaran Kazım TAŞKENT’tir.

Bu bağlamda Anadolu Üniversitesine gerçekten teşekkür etmek gerekir. Biz de o sayede Kazım TAŞKENT’in haklı şöhretini öğrenmiş olduk. Aksi halde onu, sadece Bankacı sıfatıyla ve geçmişindeki bu ALTIN BECERİYİ bilmeden tanımış, daha doğrusu tanıyamamış olacaktık.

Şimdikilere bakar mısınız? İstisnalarını elbette tenzih ederiz ama; genelde vizyon yok, sorumluluk yok, kapasite yok, liyakat yok.  

Ne var? Yukarıya yaranmak var, partiye hoş görünmek var, cep doldurma ve cep doldurtma anlayışı var.. . Ve bütün bunlar dürüstlük maskesi altında var.  Allah rast getirsin… 

Allahtan Türkiye’miz, Kazım TAŞKENT becerisindeki, Ahmet DALLI çizgisindeki, ANIT Yöneticilerle bu günlere, bu duruma gelmiştir.  Politikada da benzer isimler bulmak mümkündür. Düşünün siz de göreceksiniz. Onları araştırın, bir de bu günküleri,  evet bu günküleri bir de yarın araştırın.  Dudaklarınız uçuklar. Neyse biz yolsuzlukları araştırma bakanı değiliz ya..

Şimdikiler, bunu anlayamazlar, birisi bir üst makamda ise, mutlaka bir çıkarı vardır. Birisi büyük işler başarıyorsa mutlaka kendisine de bir pay vardır. Bu gün işte böyle düşünülüyor.  Onların anlayışında dürüst bürokrat yoktur. İş yapan bürokrat vardır ve kendisine de bir pay çıkarmaktadır.

Bir iki isim daha vermeden geçemeyiz.  

Ahmet DALLI,

Ahmet DALLI da AKBANK’ı AKBANK yapan adamdır. 

Nerden bulmuş nasıl bulmuşlar bilemiyorum. Ama son iki yılında birlikte çalışmak gururuna sahip oldum.

İki yıl üst üste onun, Sayın Ahmet Dallı’nın, Akbank birimleri ve Yöneticileri hakkındaki ÖZEL FORMLARINI güncelleştirme görevi bana verilmişti. Bu çok özel bir görevdi. . Belli sürede ve sıfır hata ile yapılmak zorunda idi.

Bu formlar bizzat kendileri tarafından dizayn edilmişti.

Bir köşede yöneticinin çok kısa özlük bilgileri yer alıyordu. Bu bilgiler yönetici ile birlikte aktarılabiliyordu. 

Yani TEK FORM’da O BİRİM’in son ÜÇ YILLIK Performansını, Banka Genel ortalamasında göre artı ve eksilerini;  Yöneticisini, Yöneticinin son üç yıllık performansını, aldığı teftiş sicillerini, önceki dönemlerde alınmış, takdir teşekkür ve başarı notları ile varsa cezalarını; HEMEN GÖREBİLİYORDUN UZ.

Bilgiler doğrudan birinci kaynaktan anlıyordu. Birim için son Teftiş Raporları; Mevduat ve Krediler Departmanlarının güncelleştirilmiş bilgileri ve nihayet BİRİM YÖNETİCİSİNİN Bizzat Kendisi tarafından en son açıklanan görüş, öneri ve dileklerini görebilirdiniz.

Ve düşünebiliyor musunuz, bütün bunları doğrudan öğrenmek ve o formlara dökmek üzere; BANA İKİ YILLIK YETKİLİ MÜFETTİŞ MUAVİNİNE ÇOK NET, ÇOK GENİŞ BİR YETKİ VERİLMİŞTİ..

Bütün Raporlar ve ilgili departman tabloları önümde idi. Doğrudan İDARECİ ile ve DİREKT Hattan görüşme yetkim vardı. Doğrudan birinci idareciyi arıyordum ve baştan söylüyordum, Sayın AHMET DALLI BEYEFENDİ Adına arıyorum. ŞU BİLGİLERİ İSTİYORUM.. Bu kadar kesin ve net.

Bu çok özel yetki bizzat kendileri tarafından verilmişti. Benim için ayrı bir gurur kaynağıdır. Ahmet Dallı adını duyunca yer yerinden oynuyordu. Bazen, noksan kalan bilgiler dakikalar içinde hemen geliyordu.      

Ve düşünebiliyor musunuz, 1971-1972 ve Bilgisayar YOK. Bilgiler manüel tablolarda ve Daktilo ve Facit Hesap Makinası kullanıyorsunuz.  Şehirler arası telefonu santral bağlıyor. Otomatik görüşme yok.

O zaman AKBANK’ın 600 küsur şubesi var. Ve bana verilen süre İKİ HAFTA..

Çok yoğun bir çalışma ile bir iki gün önce görevi bitiriyorum.. Tam zamanında kendilerine takdim ediyorum.   Önce hiçbir şey söylemeden şöyle bir iki FORM-KARTON inceleniyor. Sonra kalın siyah gözlüklerin üzerinden sert ama sevecen bir bakış bana oturmamı işaret ediyor.

Yirmi dakika kadar tetkikten sonra, gözlüklerini çıkarıyor Sayın Dallı ve gülümseyerek teşekkür ediyor.  Çay söylüyor. Beni sorguluyor. Kimlik bilgilerim zaten elinde notları var adeta onları teyit ediyor.  Yaklaşık yarım saat süren bir görüşme. Soruyor ve cevap alıyor, soruyor, soruyor.. Sonra çok rahatlatan bir gülümseme ile kalkıyor, beni tebrik ediyor. Teşekkür ediyor..

Anlıyorum ki bu göreve özel olarak seçilmiştim.  Aynı görevi ikinci yıl da yaptım. 

Bu ÇOKÖZEL bir PROJE idi. AKBANK’ta aldığım ÖZEL Görevlerin İLKİYDİ.. Sonra Tüm Almanya’yı ve  Belçika’yı da Kapsayan İŞÇİ DÖVİZLERİ ile ilgili Çalışma Gelecekti. Yurt içi ayağı ALTI AY ve YURT DIŞI AYAĞI DÖRT AY süren Çok Özel bir Proje idi.  Her neyse bu konuları ayrıca işleriz.

Sayın Ahmet DALLI için hazırladığımız işte o kartlarda hemen saniyeler içinde elinizdeki birim ve idarecisi hakkında öz bilgilere ulaşabilirdiniz. Bilgisayarın olmadığı bir dönemde bu hazırlık çok önemliydi. Sayın Dallı ciddi çalışan birisi idi.

Onun Akbank’ta görev kabul etmesinde bir hikâye anlatılır;  Sabancı Kardeşlere diyor ki; TAMAM KABUL EDİYORUM. BANKANIN BAŞINDAYIM AMA BİR ŞARTLA İKİ YIL HİÇ BİR ŞEYE KARIŞMAYACAKSINIZ. O ANDA BIRAKIR GİDERİM..

Bu şart kabul ediliyor, Sabancı yalnızca izlemekle yetiniyor.  Ve işte AKBANK, AKBANK oluyor. Dallıdan önce, 1950’lerde yılsonu hesaplarını kapatabilmek için dışarıdan, Devlet kadrolarından özel destek alan bir kurum, bir banka varken,  1970’lerde, ciddi, sağlam temellerde, güvenilir bir BANKA Doğuyor. İşte bu Sayın Ahmet DALLI’nın eseridir.

Burada bir başka isimden söz etmek gerekir, o da Ahmet DALLI’nın arkasındaki en büyük dayanaktır. Banka içyapısını sağlam temellere oturtan, ciddi bir otokontrol sistemini kuran, o zamanın en ciddi finans kuruluşu olan T.C. Ziraat Bankası Teftiş Heyeti Yönetmeliğini birebir AKBANK’a adapte eden ve o sayede güvenilir bir denetim mekanizması ile Banka’nın TEMELLERİNİ SAĞLAMLAŞTIRAN isim.

Evet;   Bu isim;  Sayın Vefa CEMAL SEZER‘dir. 

O da bir ayrı ABİDE İSİMDİR. Eğitici ve Kontrol Edici Teftiş anlayışını, O zamanlar Devletten çok daha ciddi bir Teftiş Anlayışını, getiren AKBANK TEFTİŞ HEYETİNİ KURUMSALLAŞTIRAN isim Vefa CEMAL SEZER’ dir.

İsmini duyardık ama kimse onu görmezdi. Sabah çok erken gelir, akşam herkesten sonra çıkardı. Kimse onu göremezdi.

Bir gün, Teftiş Heyeti Reisimiz, Sayın Kenan TEMELLER -o da ismi gibi Akbank’ın temel taşlarından biridir, Akbank’ı Akbank yapan kadrolarda önemli, bir isimdir.-  Evet Sayın Temeller beni çağırdı. Ve Git bakalım Vefa Cemal SEZER seni istiyor..

Neden? diyemedim. O da açıklama yapmadı, çıktım, üçüncü katta olduklarını biliyordum. Sordum odalarını buldum ve kapıyı çaldım.

İçeri girdiğimde, tam karşımda, saçları, bıyıkları, kaşları bembeyaz olan devasa bir adam bana bakıyordu. Kendimi tanıttım. Yerinden doğruldu, elini uzattı, gülümsedi, oturmamı işaret etti.

Çok kısa bir süre beni sessizce süzdü ve yine babacan bir ifade ile;  

  • – RAPORLARINI BEĞENİYORUM dedi. Kısık bir sesle TEŞEKKÜR EDERİM efendim. Diyebildim. Yine o devam etti.
  • Pendik Şubesi Müdürü için Teşekkür istemişsin, dedi ve yüzüme baktı.

Her tarafımın titrediğini hissettim. O rapor ilginç bir rapordu. O şubenin teftişine başlarken beni uyarmışlardı; Aman dikkat et o Bayan Müdür, çok değişik biridir.  Geçen yıl Kemal TOSYALI’YA KÖK SÖKTÜRDÜ VE Tosyalı ona ceza istedi. Tosyalı haklıydı. O kadın küstahın biridir, aman dikkat..

Teftişe bu ön bilgiyle ama kesinlikle ön yargısız başladım. Daha ilk anda müdür hanım, tam not almıştı.

Teftişe başlarken kendisine uzattığım Müfettiş Hüviyetini almış hiç bakmadan kapatmış ve

  • – BUYRUN DOĞAN BEY BEN SİZİ TANIYORUM demişti. Sonraki günlerde sordum;
  • – NEDEN O HÜVİYETE BAKMADINIZ dedim. Cevap ilginçti;
  • – Efendim O anda baksam da zaten bir şey anlamazdım, o heyecanla okuyamazdım. Zaten öyle rahat, kendinden emin bir haliniz vardı ki, ancak gerçek MÜFETTİŞ olabilirdiniz. İşte bunu anladım ve Hüviyetinize bakmadım. Sizi isim olarak tabii duydum ama görmemiştim. Tavrınızdan bu ancak işte o olabilir dedim ve yanılmadım.
  • – Bravo dedim, tebrik ettim. Onu çok yakından izledim.

Bir gün Şubeye eşim geldi, öğle tatilinde beraber olacaktık, tam 11.30 da Bankanın önüne gelmiş ve içeri giriyordu ki, yanında Şube Müdürümüz NEŞE Hanımı gördüm. Bana doğru İkisi beraber geliyorlardı.

Pendik Müdürümüz Neşe Hanım Çok zeki bir kadındı. Eşimi şube dışından görmüş hemen kalkmış ve onu kapıda karşılamıştı. Buyurun Doğan Bey burada demiş ve bana getiriyordu. Oysa eşimi de ilk defa görüyordu. Şaşırmıştık, zeki kadın anladı ve devam etti;

  • – Efendim, ben kapıdan bakan ve şubeye giren insanın, para çekmeye mi, Hesap Açmaya mı, Arkadaş için mi; Müfettiş Beye mi geldiğini anlayamazsam olur mu? Bu benim görevim.
  • – Harika dedik. Sizi bir kez daha tebrik ederiz.

Pendik Müdürümüz, Neşe Hanım tam bir iş kadını, zeka küpü, çalışkan ve becerikli bir yöneticiydi.. Rakamlarına bakınca, Banka ortalamasının çok çok üzerinde olduğunu görmüştüm. 1972’nin İstanbul’unda Ümraniye’de Kurtköy’de birçok önemli Sanayi Kuruluşu ve Çiftliği müşteri olarak almıştı.   O zamanın ıssız yollarında oralara bizzat gidiyor ve yöneticilerle patronlarla görüşüyordu.  Ve Herkes onu çok seviyordu. İlişkileri ve sonuçları çok iyiydi.

İşte bu Müdüre ben de Teşekkür istemiştim.  Bu yüzden Teftiş Kurulu Reisimiz Sayın Kenan Temeller ile çok tartışmıştık. Kenan Bey, önce bu kadının bir yıl önce ceza almışken şimdi nasıl oluyor da sen Teşekkür istiyorsun diyerek çok karşı çıkmıştı ve benim savım Teftişin YILLIK yani DEVRE ESASINA Göre olduğunu ve benim devremdeki sonuçların, performansın işte bunu gerektirdiğini savunuyordum. Bunları raporumda da çok net olarak anlatmış ve sonucu TEŞEKKÜR talebi ile bağlamıştım. 

Kenan Bey sert mizaçlı ama mantıklı adamdı, enine boyuna irdeledi, tartıştı ve sonunda kabul etti. O kabul etmese raporumuzun geçme imkanı kesinlikle yoktu.

İşte bu raporu soruyordu Sayın Vefa Cemal SEZER..

  • – Pendik Şubesi Müdürü için Teşekkür istemişsin, dediği rapor bu rapordu. O anda kaynar sular döküldü, adeta titremeye ve terlemeye başlamıştım. Eyvah dedim acaba raporda ne hata vardı ki Vefa Cemal Bey beni istemişti. Onun beğenmediği raporun sahibi bu bankada kalamazdı. Bunlar bir anda kafamda şimşekler gibi çaktı ve
  • – Evet efendim dedim. İstedim. Vefa Cemal Bey yüzüme baktı.
  • – İstemişsin ve ALTI AY GEÇMİŞ, hala da TEŞEKKÜR Mektubun yazılmamış dediler.
  • – Hemen takip ederim efendim dedim.

Gülümsedi, sonra yine çok sevecen, çok babacan bir tavırla eskilerden yenilerden anlattı. Onu büyük bir zevkle ve gururla dinliyordum. Bana o anda o tatlı sohbet içinde TEFTİŞİ ve MÜFETTİŞİ anlattı.  Dinledim, dinledim, Keşke yanımda bir ses alma cihazı olsa ve bu ANAYASA sayılacak DENETİM ANLAYIŞ v KURALLARINI kaydedebilseydim. 

İşte Vefa Cemal SEZER, 600 şube içinde PENDİK ŞUBESİ müdürüne istenilen Teşekkür Mektubunun ALTI AYDIR YAZILMADIĞINI takip ediyor ve sistemi harekete geçiriyordu.

AKBANK’ı AKBANK yapan Ahmet DALLI ve Ahmet DALLI’yı kurumsallaştıran da Vefa CEMAL SEZER anlayışı ve onun kurduğu Ciddi, Mükemmel DENETİM MEKANİZMASIDIR.

Vefa Cemal SEZER’i o günden sonra bir kez daha ziyaret ettim.  Teoman KOZAKÇI ile, sevgili Erdoğan AKGÜN üstada gidecekken odaları şaşırmış ve Vefa Cemal SEZER Beyin odasına adeta dalmıştık. Sonra hiç bozuntuya vermedik ona özel gelmiş gibi oturduk. O da bu ani ziyaretten memnun kalmıştı. Bizi utandırmadı, çay söyledi, sohbet ettik.

Onu göremezdik ama Her Teftiş Raporumun ona da gittiğini ve beni derinden derinden izlediğini hep hissetmişimdir.  O bana bir güven unsuru idi. O Banka için bir güven unsuru idi.

Medeni BERK,

Akbank, Akbank olurken Medeni BERK’in de Rahlesinden geçecektir. Sayın Medeni BERK de çok çalışkan, çok değişik, çok akıllı bir yöneticiydi.

Sayın Medeni BERK için bazı anılarımız, “Aslında ZOR Değil” de anlatıldığı için (Sh 359-362) tekrarlanmayacaktır. Sadece onun iş anlayışını anımsatması bakımından AKBANK Refakat Müfettişi iken KUZEY DOĞU ANADOLU BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜNE atanmamızla ilgili anımızı ve onunla İlk Erzurum Seyahatimizi anlatmıştık. Bana yarın sabah buluşalım ve Erzurum’a birlikte gidelim demişti. Saat 07-7.30 gibi buluşacaktık. Ben Bankaya saat 06.30da gittim onu beklemeye başladım ve saat 07.00 olunca bana çay getiren bekçilere sormuştum, Medeni Bey gelince haberim olsun diye ve onlardan aldığım cevabı sadece aktaracağım; EFENDİM MEDENİ BEY GELDİ, SİZ 06.30 DA GELMİŞTİNİZ O SAAT 06.00 GELMİŞTİ ODASINDA ONA DA KAHVE GÖTÜRDÜK., Dediler ve şaşırmıştım. İşte Medeni Bey O Medeni Bey’dir. Saat 06.00 da işe gelen gece yarısı Erzincan’da inşaatları gezen o Medeni Bey…

Bu ekolün son temsilcisi Sayın Hamit Beliğ BELLİ’dir.  Hamit Bey, yeni Genel Müdür Yardımcısı olmuştu biz heyete girdiğimizde onun bir önceki Teftiş Kurulu Başkanı olduğunu biliyorduk.  Dürüst ve çalışkandı.

xxxxxxxxxxxxxxxxxx

 Ve Bedrettin DALAN, Melih GÖKÇEK, Aytaç DURAK, Hasan Celal GÜZEL ve Celal DOĞAN için de söylenecek, anlatılacak çok şey var ama buraya almayacağız. Sadece bu isimlerin de çok özel, nevişahsına münhasır isimler olduğunu belirtmekle yetinmek zorundayız.

Bu bölümü bitirirken, şunu net olarak söylemeliyiz ki, çok az örnekler verebildiğimiz bu akıllı, becerikli, onurlu, vizyon sahibi bürokratlarla Türkiye bir yerlere geldi ve bu gün maalesef bu tür Bürokratımız yok artık ve acı olan taraf şu ki; bundan sonra da olamayacak gibi.  

(Baskı hazırlıkları tamamlanmak üzere olan ikinci kitabımız; “Beyaz Dünya ZOR Değil”den bir bölüm olarak aktarılan bu yazımız, günümüzün, vizyondan yoksun, kapasitesi düşük, kendini illaki taraf olmak zorunda hisseden ve icraatını da ona göre yapan bürokratlarına ithaf olunur.)

Sevgi Eğitimi – 4

Sönmez, Sevgi Eğitimi başlıklı çalışmasında, eğitimde sevginin önemini ortaya koymaktadır. Sevgi Eğitimi’nin eğitim ortamının düzenlenmesinde kullanılabilecek ilkelerini şöyle sıralamaktadır:

1- Sevgi, duygu ve düşünceleri paylaşabilme olarak ele alınmıştır.

2- Sevgi, hoşgörülü olabilme, fakat vurdum duymaz olmak, boş vermek değildir.

3-Sevgi, kişinin kendini tanımasına ve yeteneklerini geliştirmesine yardım edebilmektedir.

4- Sevgi, saydam olabilmedir.

5- Sevgi, insanın en önemli gereksinimlerinden biridir.

6- Sevgi, merkeze hiçbir varlığı koymama, bencil olmama, her varlığın birileriyle ilişkilerini belirleyip, bu ilişkileri tutarlıya doğru geliştirme, sorunların çözümünde kubaşık çalışabilmedir.

7- Sevgi, tutarlı bilgiye dayalı, çoğulcu, demokratik, özgür bir ortamda boy verip gelişir.

8- Sevgi, bilgi, beceri ve duygunun incelmesi, tutarlı olması ve zenginleşmesidir.

Yapılan gözlemlere ve araştırmaya göre, sevginin işe koşulduğu eğitim ortamlarında, öğrencilerin daha başarılı olduğu söylenebilir(Sönmez, 2003).

Garry Chapman, yılların tecrübesiyle mutluluk yolunu arayanlara  Sevgi Dili’ni sunuyor: Sevgi deposunun dolu tutulması gerekmektedir. İnsanlardaki sevgi oluşumu işte bu deponun varlığına bağlıdır.

Antik İbrani bilgesi Solomon; “Dil; yaşamın ve ölümün gücüne sahiptir. Kaygılı bir yürek insanı bunaltır, sevecen bir söz onu neşelendirir.” Der. Sözlü iltifatlar, takdir sözleri sevgiyi güçlü şekilde iletir: “Bu kıyafetle çok şık görünüyorsun.”  “Bu elbiseyle çok hoş görünüyorsun.” Gibi.

Sevginin hedefi, istediğiniz bir şeyi elde etmek değil, sevdiğiniz insanın saadeti için bir şey yapmaktır. Şu bir gerçektir ki onaylayıcı sözler aldığımızda karşılıkta bulunmak için daha çok güdüleniriz. Sevdiğinize cesaret verici, sevecen ve alçakgönüllü sözler söylemek duyguları sezinlemeyi, dünyayı sevdiğinizin gözüyle görmenizi sağlar. Kişinin kendisinin önemli olduğu hissini verir.

Sevgide nitelikli beraberlik ve sohbet çok önemlidir. Konuşanı dinlerken göz temasını sürdürmek, başka bir şeyle meşgul olmamak, duyguları dinlemesini bilmek, vücut dilini gözlemlemek, sözünü kesmemek gerekir. Burada iki kişilik tipinden söz edilmektedir:

Biri ölü denizdir: İsrail´de Galileo denizi, Jordan nehri yolu ile güneye ölü denizine akar, alır fakat vermez. Bu kişilikte olan da alır kesinlikle vermez. Bilgisi vardır paylaşmak istemez suskundur.

İkincisi çağlayan çayıdır: Gözden veya kulaktan her ne girerse ağızdan dışarı çıkar ve ikisi arasında nadiren 60 saniye vardır her gördüğünü ve işittiğini anlatır (Chapman, 2006).

Sevgi her kapıyı açan anahtar, yaşamın lokomotifi ve mutluluğun şifresidir. Dünyamızın yaşanılır hâle gelmesi için her şeyden fazla sevgiye gereksinim vardır. İnsanın barış ve huzur içinde yaşaması önemli ölçüde sevgiye bağlıdır.

İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen sürede, tüm ilişkilerde sevgi ve sevginin gücü başrolü oynamaktadır. İnsanı, içine düştüğü kötü durumlardan, bedensel ve ruhsal hastalıklardan kurtaracak olan yine odur. Öyleyse sevgi için, yaşamın yapıcı, onarıcı ve sürükleyici gizil gücü diyebiliriz. Sevgi yaşamın lokomotifi, mutluluğun şifresidir.

En karmaşık toplumsal olaylarda ve problemli bireylerde bile sevginin her kapıyı açan sihirli, gizemli bir anahtar olduğunu söyleyebiliriz. (Özkale ).