17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1160

Yanlış ve Tehlikeli Adımlar

0

Geçenlerde bir iftara giderken Sultanahmet Camii’nin önünden geçerken bir nokta aklıma takıldı. Mütareke yıllarında, bazılarının bir türlü benimseyemediği ve dün de dedelerinin karşı olduğu Milli Mücadeleye bugün karşı olduklarını biliyoruz. 1922 Ramazanında Sultanahmet Camii’nin mahyalarında Milli Mücadelenin başarılı olması dileğiyle yer alan Yahya Kemal’in aşağıdaki mısralarını düşündüm:

“Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyet namın,
Galip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.”

Bu mahya o dönemde gelip geçen herkese  “inşallah” dedirtiyor ve kesin zafer için duaların yapılmasına sebep oluyordu. Sene 2011… Yahya Kemal’in mısralarında yer alan son derece isabetli teşhisin bugün yorumlanması gerekiyor.

Nereden bakarsak bakalım dışarının engel gördüğü kurumlarla içeride uğraşılmaktadır. Türkiye üzerinde çeşitli dış baskılar vardır. AB ve ABD bunlardan başlıcalarıdır. TSK üzerinde oynanan oyunlar, onu itibarsızlaştırma ve etkisizleştirme gayretleri görülmektedir. Peygamber Ocağı olarak kabul edilen Ordumuzda 3-5 kişi yanlış yapıyor veya mahkeme sonuçları henüz ortaya çıkmamış bir takım iddialar yargısız infaz şeklinde yandaş basında yer alıyor diye bu Ocağı bütünü ile hedef almak mantık ve vatanseverlik ile bağdaşmaz. 

Araştırmalarda en çok güvenilen bir kurumu yıpratmak kimlerin işine yarıyor? Dönüştürülmek ve tanınmaz hale getirilmek istenen Türkiye’de engel iseniz; sizinle uğraşılıyor. Genelkurmay Başkanı’nın Savunma Bakanına bağlanması, asker sayısını azaltılması, Genelkurmay’ın siyasetin emrine sokulması, iç güvenlikten uzaklaştırılması, savunma harcamalarının kısılması, halkla asker, polisle askerin arasının açılması, jandarmanın İçişlerine bağlanması yerli bir proje midir?

Türkiye, ne bir Fransa, İngiltere, Almaya ve hatta İspanya’dır. Bundan dolayı Anayasasında “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi” haklı olarak TSK’ ya verilmiştir. Herhalde bu görev NATO’nun işi de değildir. NATO, bir saldırı karşısında bugüne kadar 5. Maddeyi işletememiş ve üyelerini koruyamamıştır. Güçlü ordu caydırıcılığımızı sağlamaktadır. Türkiye model alınmak istenen bazı Avrupa ülkelerinin aksine; yakın ve uzak iç ve dış tehlikelerle kuşatılmış bir ülkedir. 

Batı, İspanya’daki veya başka bir ülkedeki teröre karşı çıkar; ama konu Türkiye olunca terörden ne ölçüde faydalanabilirim, Türkiye ile pazarlık gücümü nasıl arttırabilirim diye düşünür. Böyle bir durumda gerçekçi davranmak ve dış telkinlere açık olmamak gerekir. Türkiye’nin özel durumu, aklı başında ve iyi niyete sahip herkesçe farklı düşünülmesi ve yeni anayasa çalışmalarında bunun hesaba katılması gerekmektedir. Güvenlik ve siyasi varlığı korumadan romantik bir hürriyetçilik buza yazı yazmaktır. Hürriyetleri genişletmek adına Devleti ortadan kaldırma teşebbüsleri aslında hürriyetleri de yok etmektir.

Ülkemizin her şeyden önce küreselleşme sürecinin hangi riskleri taşıdığını gören; teslimiyetçi değil; milli çizgideki aydınlara ve 2000’li yılların gerçeklerine cevap verecek siyasetçilere ve yöneticilere ihtiyacı vardır.

*              *                 *

Daha önce bir yazımızda bahsettiğimiz 2011 Türkiye Değerler Araştırması enteresan sonuçlar vermiştir. Meselâ, mutluluk indeksinde “çok mutlu” ve” biraz mutlu” olanların oranı toplam %77’yi bulmasına rağmen; işini kaybedip yeni iş bulamamaktan şikâyet edenler %68, hayat pahalılığından endişelenenler de %82’dir. Ama bütün bunlara rağmen,  mutlu olduğunu ifade edenler %77’dir. İşte, son Genel Seçim sonuçlarının arka planı burada gizlidir. İşsize işsizliğini, mutsuza mutsuzluğunu hissettirmeyen siyasi bir ortam, çeşitli uyutucu ve uyuşturucu araçlar kullanılarak yaratılmıştır.

Geleceği Okumak

Adamın biri “Ya biz geleceği ele geçireceğiz ya da gelecek bizi.” diye çok güzel bir söz söylemiş.

Bilinmelidir ki; günümüzde gelişen olayların hepsi geleceğin şekillenmesiyle ilgilidir. Bu sebeple geleceğe yönlenmeli ve geleceği iyi okumayı başarmalıyız.

Türk milletinin ve devletinin selameti, huzuru, güveni; geleceğin iyi okunmasına bağlıdır.

Ecdadımız, geleceği iyi okumayı başardığı için, binlerce yıldır millet ve devlet olarak varlığımızı koruyup, sürdürebiliyoruz.

Bu günkü sıkıntılarımızın en önemli sebeplerinden biride geleceği okuma noktasında gösterdiğimiz zaafiyetlerdir.

Dumura uğratılmış devlet yapımızdaki, bazı kurum ve kuruluşlar geleceği okuma noktasında kısa vadeli çalışmalar yürütüyor. Ancak bürokratik yapılanmamız; daha uzun vadeli ve halkla paylaşılabilen çalışmaların yapılmasını engelliyor.

Dünya, dün olduğu gibi yarında mutlaka değişecektir. Değişim; yaşamın değişmeyen kurallarından biridir. Ve siz buna hazırlıksız yakalanırsanız, varlığınızı tehlikeye atmış olursunuz. Herkes kendi açısından bunu önlemek için gelecek bilimine ve bilimcilerine ve de onların hazırladıkları senaryolara büyük ilgi duymakta ve önem vermektedir.

Gelecek, bizler için, hem tehditleri hem de fırsatları birlikte içerir. Bu nedenle, gereken hamleleri, doğru zamanda ve doğru yerde yapamazsanız, fırsatlar, sizin için tehdit içeren bir unsur haline geliverir.

Örneğin Türkiye’nin genç nüfusu, ülkemiz ve milletimiz açısından bir fırsattır. Ancak bunu iyi değerlendiremezsek, bu bizim için gelecekte büyük bir sorun olacaktır.

Gelecek okumasını iyi yapan milletler; geleceği şekillendirecek, tarih yazacak,öngörülmeyen durumlarda diğerlerinin daima bir adım önünde olacaktır. Bunun için dünyanın hükümdarları; Yoshihiro F. Fukuyama, Samuel Huntington, George Friedman hatta Henry Kissinger ve yakından tanıdığımız Graham E.Fuller gibi adamlara geleceği yazdırmaya çalışıyor.

Onun için gelecek okumasını ve buna dair hesaplarımızı, milletimizin binlerce yıllık geçmişini de göz önünde tutarak en az 1000 yıllık bir süreç için yapmalı, önümüzdeki yüzyılı ve hatta ilk 50 yılı hiç hata payına mahal vermeden okumayı başarabilmeliyiz.

Yine bir örnek vermek gerekirse Vatikan üçüncü bin yılda Asya’yı hıristiyanlaştırmak hedefini ortaya koymuştur. Bu kuru bir iddiadan ibaret, bir laf değildir. Vatikan Asya’daki geleceğin bu şekilde gerçekleşmesini istemekte ve bunun ip uçlarını da bilerek vermektedir.

İlk önce bilgisayarın, cep telefonlarının, sonra da internetin yarattığı teknolojik devrimi, benim gençliğimde söyleseniz hayal bile edemezdik. Sonradan öğrendik ki; dünyaya hakim olan milletler ve onların devletleri en az bir yüzyıl öncesinden bu günü okuyor ve geleceği istedikleri gibi şekillendiriyorlardı.

I.Dünya Savaşı’nın çıkış nedenlerinden biri geleceğin enerji kaynağı olarak görülen petrolün üzerine konmaktı. Ve bakın petrol savaşları halen devam ediyor.  II.Dünya Savaşı’na katılan büyük devletler ekonomik güç sahalarını genişletmeye çalışıyordu. İlk önce Sovyetler Birliği adı altında Rusya’nın, daha sonra da Nato şemsiyesi altında ABD’nin Afganistan’a gidişi, hep bir hesapla ilgilidir. Irak, Libya, Mısır ve şimdi de Suriye’yi söylemeye gerek yok. Hep durur düşünürüm 1974’te Kıbrıs’a çıkmamıza hangi saikle sessiz kaldılar diye. Ondan sonra yapılanların hepsi bana göre rolden ibarettir. Esas neden ise bambaşkadır ve gelecekte ortaya çıkacaktır.

Türk milletinin son yüzyılda en büyük gelecek okuyucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu yüzyılda Türkiye ve dünyada yaşanan gelişmeler karşısında; Atatürk’ün söylevleri adeta bir kahini andırır şekilde gerçekleşmiştir.

Yine en çok etkilendiğim olaylardan biri de Süleyman Paşa komutasındaki askerlerin Çimpe Kalesi’ni feth edişleridir. Bu kalenin coğrafi konumu ve kendisine kazandırdığı jeostratejik öneminin, Türkler tarafından fark edilişini hep büyüleyici bulmuşumdur. Ecdadın böyle bir çok önemli tespiti ve geleceği doğru okuyarak, geleceği şekillendirişi dolayısıyla da tarih yazışı vardır.

Geleceği iyi okuyabilmek için rakamlara, istatistiklere, ihtiyaçların ve kaynakların bilinmesine gereksinimimiz vardır. Geçmiş tarihi iyi bilmek, gelecekle ilgili doğru irtibatın kurulmasına sebep olacaktır.

Bu yüzden devletimiz, siyasetçilerimiz, kamu kurum ve kuruluşlarımız, meslek örgütlerimiz, aydınlarımız ve hatta bana göre tüm vatandaşlarımız, geleceği okumak noktasında çok donanımlı ve şuurlu olmalıdır.

Aksi halde yurt içinde ve dışında; eğitim, üniversite, sağlık, nüfus artışı ve yaşlanan nüfus, istihdam, emeklilik, dünya ticareti, küreselleşmenin etkisi, sosyolojik ve psikolojik durum, medyanın gidişatı, etnik milliyetçilik, kentleşme, su savaşları, doğal tahribatların önlenmesi, hukuk, teknoloji, finans ve benzerleri gibi konularda gelecek okumasını başaramazsak; bu durum bizi büyük sıkıntılara sokacaktır.

Son bir misalle, Atatürk’ün Fener Rum Patrikhanesi için söylediği sözleri hatırlayalım. Atatürk’ün dediği gibi, Patrikhane; halen içimizde bir melanet yuvası olarak faaliyet göstermekte ve Trabzon’un fetih tarihine rastgelen 15 Ağustos tarihinde hiçbir mazisi olmayan bir ayini, Sümela’da gerçekleştirmesi misalinde olduğu gibi, bir çok çalışmayla geleceği şekillendirmeye çabalamaktadır. Bu bize göstermektedir ki, Lozan’da Türk tarafının her türlü ısrarına rağmen karşıt güçlerin geleceği şekillendirme yönündeki arzusu, Patrikhane Türkiye’de bırakılmak suretiyle, bize galip gelmiştir.

Onun için ülkemizde ve etrafımızda gelişen olayların bir öncesi olduğunu unutmayalım ve geleceğimizi kurtarmak için geleceği iyi okuyarak ona göre davranalım.

NOT: Bu yazı tamamlandıktan sonra Hakkari Çukurca’dan 8 şehit haberi geldi. Şehitlerimize rahmet diliyorum. Türk Milletinin akıl tutulmasının ne sonuçlar verdiğini umarım herkes görüyordur.

Alafranga Çelebilerin Yeni Tekniği ve ‘Karpuz Keyfi !’

0

Adalet-zulüm, iyi-kötü, günah-sevap, hak-batıl, doğru ve yanlış gibi ayrımlar ahlâkî değerlerin varlığını onaylar. Davranışlar ve tutumlar anlamını bu onaydan alır. Eğer böyle bir ayrım yoksa bilgiden, hukuktan, milletten, ahlaklı olmaktan bahsedemeyiz. Herkes her istediğini yapabilir, hiçbir şey söylemeyiz. Hiçbir sözün ve davranışın anlamı kalmaz. Kendisini yüce değerlere adayan ve canını bu yolda feda eden insanı keriz yerine koymuş oluruz.

Tehlikeli Bir Oyun:

Kendilerini, yayın organlarının veya siyasi-bürokratik ilişkilerin kollarına bırakmış program yapıcıları / gazeteciler son günlerde tehlikeli bir oyun sahneliyorlar. Çok masum görüntü ve nezaket altında yapılan bir hata olarak algılanması mümkün olan bu tavrın tekrar edilmesi ayrımcılık ve açılım üzerinden sürdürülen politikanın üçüncü aşamasına geldiğimizi göstermektedir.

Bu oyunun adı: Doğruyu yalanla denkleştirmektir. Devleti adına savunma yapan askeri teröristle eşitlemektir. Öyle algılanmasını sağlamaktır. Yalanı ibra etmenin, terörü meşrulaştırmanın en geçerli yoludur bu. Anılan yöntem, özel tanımlanmış ve amaçlanmış siyasi bir taktiğin gereği olarak kullanılır. Çok tehlikeli bir oyundur. Çünkü bu oyunun oynandığı her dönemin ardından savaş çağrısı gelir.

Eşitleme ve Denkleştirme Tekniği:

Bahsettiğimiz tehlikeli oyun birbirinden farklı gerekçelere ve unsurlara dayanan, nitelikleri ve içeriği farklı olan olgu ve olayları denkleştirmektir. Hırsızı aklamak ya da yaptığı fiili küçültmek için namuslu bir iş adamıyla denkleştirmek gibi. Hırsız, adamın malını çalmış ama, iş adamının doğru iş yaptığını ve meşru yoldan servet edindiğini nereden biliyoruz, ayağı çekmek böyle bir tekniğe denk düşer. Amaç; ötekinin üzerinde şüphe üreterek hırsızı aklamaktır.

Dikkat edin ve izleyin ‘süslenmiş püslenmiş bayanlar, saçlarını yağlamış / macunlamış yakışıklılar’ son günlerde hukuki, ahlaki ve resmi adı bağî, terörist ile devlet adına meşru savunmayı yapan askeri eşitliyor. Sözgelimi programa katılımcılardan birisi ’13 şehit’ diyor, hemen öbürü ’13 artı 7′ diyor. Birisi ‘şehit olan askerler’ diyor, hemen öbürü ‘şehit olan gerillalar’ diyor. Program sunucusu da yazık, her ikisi de bizim insanımız, bu insanlara yazık, dalgasını çekiyor. Bu nasıl bir mantık, siz hangi gezegenden geldiniz! Hangi ağaç oymağından çıktınız!  

Uygulanan yöntem millet olarak satışa çıkarıldığımızın göstergesidir. Bu alafranga çelebiler, Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde İstanbul’un göbeğinde Müslüman’ı aşağılayan nüfuz ajanlarını savundular. Milli Mücadele sürecinde dış mahfillerin kurdukları örgütlerde bağımsızlık hareketine karşı silahla saldıran örgüt elemanlarını kutsadılar.

Şimdi terör örgütünü aynı yöntemle ibra ediyorlar. Devlet adına mücadele eden askerle devlete isyan etmiş bağiyi denkleştirmenin başka bir anlamı yoktur. Terör örgütüyle bir şekilde irtibatlı olanın her hareketi reklam ediliyor. Gazeteler boydan boya yer ayırıyor. Aynı ölçüde güvenlik kuvvetlerine hakaret ediliyor. Eğer birileri bunu çözüm olarak telkin ediyor, basında bu şekilde yer almasını sağlıyorsa vay halimize! Böyle bir teknikle örülen fitnenin ateşi herkesi kuşatır. Bu ülkeye, bu millete yazık olur.

Tüketme Politikası Ya da Savaş Çağrısı:

Milletin fertlerini devlete / bürokratik kesimin hatalarına feda etmemek başka bir şey, devleti sokak ihtilalinin karşısında tüketmek başka bir şeydir. Terörü veya her hangi bir uzantısını masum göstermek ve meşrulaştırmak devletin itibarı, insanların onuruyla oynamaktır. Bunun demokrasiyle bir alakası yoktur. Eğer bunun adı radikal demokrasi ise, bilin ki siyasi edebiyatta radikal demokrasi, gerekli esaslarını kaybetmiş çarpık demokrasidir.

Bu çarpıklığın en somut örneği aidiyet biçimini ırkçılıkla itham etmektir. 1924 Anayasası’nın 24. Maddesi şöyledir: ‘Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.’ Bu madde daha sonraki Anayasalarda aynı anlamda yeniden tekrar edilmiştir. Vatandaşlık bağını esas alarak din ve ırk farkını reddeden bir anlayışı sürekli olarak ırkçılıkla damgalamak, silah ve bombayla yola çıkmış ırkçı bir terör örgütünü meşrulaştırmaya yöneliktir. Eğer denkleştirme tekniği böyle devam ederse her türlü ayrışmaya ve saldırıya kapı açılmış olur. Bunun sonu savaş çağrısıdır.

Karpuz Keyfi:

İstafa eden Genel Kurmaya Başkanı ve Kuvvet komutanları için nereye gidiyorsunuz / ‘karpuz kesecektik’ sözünü sarf eden alafranga çelebiler, ülkemizde nasıl bir algının üretildiğini ifşa etmektedirler. Bir düşünün ‘terörist muamelesine tabi tutulmuş, hatta cami bombalayacak kadar gözü dönmüş, her türlü entrikanın içinde yer almış’ algısına ve imajına muhatap olmuş bir kurumun başında yer alan bir bürokratın amaçlı olarak oluşturulan bu psikolojik harekatı aşamadığını düşünüp, kendi kurumuna gerekli katkıyı sağlayamadığı gerekçesiyle görevinden ayrılmak istemesini ve bunun için zemin oluşturmasını bu kadar ölçüsüz ifadelerle aşağılamak hangi hukukun, hangi demokrasinin, hangi ahlakın gereğidir?

Bir alafranga çelebi de buyurmuş ki ‘önceden istifa ettiler ki ordu evlerinde rahat etsinler.’ Eğer mesele bu kadar ucuzsa her türlü laneti hak etmişiz demektir. Böyle bir aşağılama ve insafsızlık olabilir mi? Sizinle aynı şeyi düşünmeyen ve farklı fikirleri olan insanları tasfiye etmeyi Türkiye’nin normalleşmesi olarak görmek sadece ölçüsüzlük değil, kargaşaya zemin oluşturmaktır. İnsanların istifa etme hakkını bile istismar eden bir anlayış ne yapmak istemekte, kime ve nereye malzeme taşımaktadır?

 

Ramazan’ın Rahmet Deryasına Dalmak

Mübarek üç ayların son halkası olan; rahmet, mağfiret, bereket ve sayısız hikmetlerle dolu olan Ramazan-ı Şerif ayının son on gününe girmiş bulunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bu ay hakkında; “Ramazan ayı öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluştur…” (Tergib, II, 94-95) buyurmaktadır.

 Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu mübarek ayın rahmetine, mağfiretine ve affına nail olmak için yapmamız gerekenleri de şöyle açıklıyor: “Her kim Ramazan’da farziyetine inanarak ve yalnız Allah’ın rızasını umarak oruç tutar ve bu ayı ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhari, 111/33; Müslim, 1/423)

İlahî rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan’ı lâyıkıyla ihyâ edenler, Yüce Allah’ın rahmetine, af ve mağfiretine nâil olurlar.

 Onun kıymetini idrak edemeyen, gereği gibi değerlendiremeyenler ise, bu ihsan ve ikramlardan mahrum kalırlar. Bu itibarla, manevî bakımdan müstesna bir lütuf ve kazanç mevsimi olan Ramazan-ı Şerif’ien güzel şekilde ihyâ etmek gerekir.

Ramazan’ın sonlarına yaklaştığımız bu günlerde durumumuzu bir gözden geçirelim, yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın muhasebesini yapalım.Bu mübarek ayın kıymetini iyi bilelim, elimizde fırsat varken en iyi şekilde değerlendirmeye çalışalım.

 Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) Ramazan ayında diğer aylara göre ibadetlerini daha fazla artırır, özelliklebu ayın son günlerinde çok daha fazla ibadet ederdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) hicretten sonra her yıl Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmiştir.

Onun için itikâf, İslam alimlerincekifaye olarak sünnet-i müekkede sayılmıştır. Hazret-i Âişe (r.anhâ) validemiz anlatıyor:“Rasûlullah (s.a.s.) Ramazan ayında ibadet hususunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. Ramazan’ın son on gününde ise kendisini çok daha fazla ibadete verirdi.”(Buhârî, FadluLeyleti’l-Kadr, 5; Müslim, İ’tikâf, 8)

Bizler de içinde bulunduğumuz bu günlerin kıymetini bilmeli, ilahi rahmet ve mağfiret deryasından istifade etmek için gayretimizi artırmalıyız. Özellikle günah yükünden kurtulmak, kalplerimizi günah kirlerinden arındırmak için bol bol tövbe edelim, günahlarımızın affına vesile olacak ibadetlere yönelelim.

Allah’ın affedici olduğunu, affetmeyi sevdiğini bilelim ve ümitsizliğe düşmeyelim. Yüce Rabbimiz, günahlarından kurtulmak isteyen, tövbe ederek kendisine yönelen kullarını affedeceğini bildirmiş ve ümitsizliğe düşmemeleri konusunda şöyle buyurmuştur:

 “Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Zümer, 39/53)

Yüce Allah, bir başka ayet-i kerimede de; “Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım.Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır”(A’râf,7/156) buyurarak bir yandan suç işleyenleri azaba uğratmakla korkuturken, diğer taraftan da rahmetinin genişliğinden haber vererek mü’minlerin yüreğine su serpmiştir.

Zaten Müslüman korku ile ümit arasında bir tavır içinde olmalı;hemazab-ı ilâhidenkorkmalı, hem de Allah’ın bağışlamasını, af ve mağfiretini ümit etmelidir.

“Şüphesiz Allah çok merhametlidir, tövbeleri çok kabul edendir”  (Hucurât, 49/12) ayetinde Cenab-ı Hakk’ın kullarına karşı çok merhametli olduğu, bu merhametinin gereği olarak da onların hata ve kusurlarından kurtulmak, kalplerini günah kirlerinden arındırmak için yaptıkları tövbeleri kabul ettiği bildirilmiştir.

 Hz. Peygamber (s.a.s.) de,Yüce Allah’ın kullarına karşı,bir annenin çocuğuna olan sevgi ve şefkatinden daha merhametli ve şefkatli olduğunu haber vermektedir.(Buhari, Edeb, 18; Müslim, Tevbe, 4)

Kur’an-ı Kerim bize, Yüce Rabbimizden her fırsatta af ve mağfiret talep etmemizi ve O’nun sonsuz merhametine sığınarak şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor: “Ey Rabbimiz! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.”(Bakara,2/286)

Bir mü’mininRamazan-ı Şerif’e kavuşup da onun rahmet ve mağfiret deryasından istifade etmemesidüşünülemez. Çünkü Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (a.s.) bana göründü ve ‘Ramaza’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun’ dedi. Ben de ‘âmin’ dedim.” (Tirmizî, Deavât, 100/3545)

Bir daha mübarek üç aylara ve Ramazan-ı şerife ulaşıp ulaşamayacağımızı bilemiyoruz. Öyleyse Ramazanın sonunda günahları affedilmiş, cehennemden kurtulmuş bahtiyar kullardan olmak için şu son fırsat günlerini iyi değerlendirmeliyiz.

Nebevi Dua

Allah’ım yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakımı da güzel yap.
Rabbimiz bizi ve soyumuzu namaz kılanlardan eyle.
Bizi rahmetinle cehennem azabından koru.
Allah’ım cehennem azabından,
Kabir azabından
Deccal’ın şerrinden
Hayatın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.
Allah’ım halde ve gelecekte bildiğim ve bilmediğim bütün iyilikleri senden isterim
Yine bildiğim ve bilmediğim bütün kötülüklerden sana sığınırım.
Bizi dostuna dost düşmanına düşman eyle.
Sabreden ve şükredenlerden eyle.
Ya Rabbi faydasız ilimden,
Makbul olmayan ibadetten,
Kabul edilmeyen duadan,
Acizlikten, tembellikten,
Korkaklıktan, cimrilikten,
Her çeşit hastalıktan,
Gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan,
Kötü arkadaş ve kötü komşudan sana sığınırım.
Ya Rabbi her işimizin sonunu güzel eyle
Dünya sıkıntılarından ve Ahiret azabından bizi koru..
Ya Rabbi kusurlarımızı ört,
Korkularımızdan emin kıl
Borçlarımızı ödeme kolaylığı nasip eyle.
Ya Rabbi sıhhat afiyet ve güzel ahlak ver,
Kazamıza ve kaderimize rıza gösterenlerden eyle.
Allah’ım ürpermeyen kalpten,
Doymayan nefisten,
Fayda vermeyen ilimden
Kabul olmayan duadan sana sığınırım.
Ey kalpleri çekip çeviren Rabbim
Kalbimi dinin üzere sabit kıl.

Fransa’da Aşır Öztürk’le Bir Gün

Aşır Öztürk Fransa’ya yaklaşık 25-30 yıl önce gelmiş, kız kardeşimin komşuları. Aksaraylı Türk ailesi. Kendisi pazarcı, giyim üzerine çalışıyor. Mal almaya ve diğer yerlere gidince beni götürebileceğini söylüyor. Ben de memnuiyetle geleceğimi ifade ediyorum.

Sabahleyin Paris’ten mal almak için yola koyuluyoruz. Yolda genel konularla ve memleketle ilgili sohbetimiz aralıksız devam ediyor. Toptan giyim mağazalarının olduğu Paris’teki mahale geldik. Paris’te bu tür toptan mağazaların 3 yerde olduğunu daha önce genellikle tekstil  işlerini Türklerin yaptığını ve daha sonra işe Çinlilerin canla başla çalışıp bankalarının kredi yardımıyla da bu sektörü ele geçirmişler. Daha önceleri çok kalitesiz olan ürünlerine eskiye göre nispeten kaliteli yapmaya başlamışlar.

Mal almak için değişik mağazalara gidiyoruz. Gerçekten hepsi Çinli her yeri istila etmişler, Mağazalarda; pijama, T-shirt, gecelik, pantalon, bluz, etek vb. Genelde kadın ağırlıklı giysiler alıyorlar. Aldığı ürünlerin fiyatları 2 euro’dan başlıyor 8-9 Euro’ya kadar değişiyor buraya göre en ucuz mallar burada ama kalitesiz. Sorduğumuzda kendi kızı olduğunu söylüyor zaten ailece çalışıyorlar. Yemeklerini de mağaza içinde yiyorlar. Hepsi çok çalışkan burada aliveriş işi bitti, ödemeleri yaptıktan sonra geriye dönüyoruz.

Bir mağazaya giriyoruz; iş yeri sahibi bize kahve ikram ediyor, kahveleri kendileri yapıyorlar, sıcak suları hazır, hemen hazırlayıp veriyorlar. 13-14 yaşlarında bir kız çocuğu kahvemizi getiriyor.

Aşır’ın çocuklarının oturduğumuz yere 30 km uzaklıkta jain vieel denilen büyük bir köyde lokantaları var.  Oraya gidiyoruz. Köye gelince lokantaya giriyoruz. Büyük çocuğu bizi karşılıyor, küçük çocuğu mal almaya gitmiş. Küçük köy turu atmaya karar veriyoruz; Huzurevinin yanından geçiyor ve kilisenin olduğu yere gidiyoruz. Kiliseyi incelemeye başlıyoruz; yaklaşık 350-400 kişinin alabildiği bayağı büyük bir kilise içeride 1914-1918 yıllarında o köyde savaşta ölenlerin isimleri asılmış, girişte masanın üstünde çeşitli küçük sayfalı el ilanı şeklinde yayınlar bırakmış, iki yerde ayrı ayrı konulmuş her iki yerde de 25-30 kadar incil ve duvarlarda İsa’yı ve Meryem anayı canlandıran fotoğraflar… Fransızların büyük çoğunluğu katolik.

Aşır; çok fazla ibadet yapmadıklarını kilisenin büyük olmasının ise buranın Paris’e yakın olmasını ve büyük kişilerin daha çok gelip gittikleri için bu kadar büyük olduğunu söylüyor. Kilise incelememizden sonra sokakları geziyoruz. Kahve ve bar olan bir yere giriyoruz, burada aynı zamanda sigara satılıyor; Aşır; Bir paket sigara alıp, kahve, barı ve kahve makinalarını gösteriyor.

Daha sonra lokantaya geliyoruz, burada oturan Muhammet adlı Faslı müslümanla tanışıyoruz. Aynı zamanda lokantanın sahibiymiş, bir kaç dakikalık sohbet ve tanışmadn sonra ikindi namazına gideceğini söyledi, bende gelebilir miyim dedim. Tabiiki dedi, ben mescide falan gideceğimizi zannettim. Kapıyı açtı birinci kat bodrum gibi eşyalarını ve cüzdanını çıkarıp bir dolabın içine koydu. Ben abdest alıcam diyorum, O’da bana gel gel deyip yukarı doğru çıkıyor, tahta bir merdiven. Ben de ona Fransızca bilmediğimi söylüyorum. 2. kata çıkıyoruz hemen bana bir havlu veriyor ve lavaboyu gösteriyor lavabonun içine küçük leğen koyuyor, lavabo ve ortam çok temiz abdestimi alıyorum ve odaya geçiyoruz burası bu ailenin oturduğu ev 2 seccadeyi yere sermiş bana bir şeyler söyledi. Anlayamadım parmakla 2 işaret etti, ben de ben kendim kılarım dedim, kendisi önce 2 rekat namaz kıldı. Sonra 4 rekat; sonra namaza dururken Allahu Ekber(cc) dedikten sonra ellerini kulaklarına değil karşı tarafa göğüs hizasında elleri amin vaziyetinde namaza durduğunu gördüm. Sonradan öğrendim ne derece doğru bilmiyorum. Bunlar 2 rekat şükür namazı kılarlarmış sünneti kılmazlarmış. Namazı eda ettikten sonra çay kahve içip içmeyeceğimi sordu, bende hayır dedim, lokantaya inip sohbete başladık. Koladan, içeceklerden konuşuyoruz Muhammet kolanın haram olduğunu söylüyor çünkü diyor içinde kafein var. lokanta öğle ve akşam saatlerinde kalabalık oluyormuş, onun dışında çok seyrek saat yedi, yavaş yavaş insanlar geliyor, kimisi paket yaptırıyor kimisi oturup yiyor lokantada oturup yemek daha pahalı burada. Oturmanın parasını da ayrı alıyorlarmış.

Yemeğimizi burada yiyecektik. Aşır Bey nasıl pizza istediğimi sordu. Ben de peynirli mantarlı ve zeytinli dedim. Pizzalarımızı yedik çok güzeldi. Çocuklarına teşekkür ettim. Bu lokantanın nasıl denetlendiği sordum. Pizzasını yiyen ve samimi müşterisi olan Fransız bir bayanın yardımıyla sorumun cevabını almaya çalışıyorum. Sağlık Bakanlığından 1 kontrolorun Hijyen konusunda yanında 1 veya 2 polisle,hem güvenlikle ilgili hem de kaçak işçi çalıştırıp çalıştırmadığı, ayrıca işletmede herhangi kaçak bir şeylerin olup olmadığını denetliyormuş.

Fransız kadın bana Türkiye’deki denetimlerin gerçek olup olmadığını sordu. Ben de portor muayenesi olmayan işletmelerin kapatmaya sebep olduğunu para cezalarının ağır olduğunu ve tüketici bazında da ALO GIDA 174’ten bahsettim. Ülkemiz hakkında kötü bir imaj oluşmuş. Birazcık olsun ülkemizin propogandasını yaptık.

Aşır beyin çocuklarına gıda ile ilgili bildiğimiz birkaç mevzuyu anlatarak vedalaşıyoruz.

Fransa’da bir günüm de Aşır Öztürk’le böyle geçti. Aşır Öztürk’e teşekkür ederim.

 

Değiştirilmenin Adaleti

0

Adalet kılıcı körelen toplum bu işlevi yürütmesi için kendi menfaatine paralel yürütülen her eyleme onay vermektedir.

Değişim ile değil de değiştirilmekten başlamak yakında bir başkaldırı olabilirin habercisidir. Fıtrat üzere doğmuşken anne-babamız bizi değiştirir. İlerledikçe yaşımız etrafımız bizi değiştirir. Bu değişim sürecinde anne-babanın da etraf değişimine hayran kalıp evladında bunu denemesi içler acısı bir tabloyu andırmaktadır. Hayata başlamamızdan ta ölene dek bir değişim içerisindeyiz. Bu sürecin en akil olan kısmında- düşünebildiğimiz, düşündüğümüzle eylemde bulunabildiğimiz, yaşamak sanrısının farkında olduğumuz kısımda- biz ne kadar aktifiz? Özellikle bu kısımda duracak olmamız ömrümüzün diğer taraflarının pek önemi yok mudur sorusunu doğurmayacağını düşünüyorum. En akil diyerek gerçekçi, düşünebilme durumunda olma diyerek hakikatli ve yaşama sanrısını göz önüne alarak da isabetli bir tarafı konuşacağımızı düşünüyorum.

Çoğu düşünür adalet kavramını etraflıca inceleyip bu kavramın erdemli bir toplumun temel taşı olduğunu ifade etmişlerdir. Elbette hakkın nerede olduğunun göstergesidir adalet.

Hayat serencamımız bir ülkü hedefinde devam ediyor ve bu devamlılık yanında yöresinde beşer odaklı -yani beşerce- birçok kavramı da heybesinde taşıyor.

Bu heybeyi taşıma ufku ile bu azığı heba etmeme uğruna insan modern dünyada kalabalığı feda etmelidir diye düşünüyorum. Çünkü “Bütün büyük anlar yalnızlıktan yontuldu”(1) diyen şair mana ile lafzın farkında ki yaşanmışlığı ile sözler söylemede. Hangi öndere/ hangi lidere/ hangi imama baksak mutlak hayatında yontulan bir yalnızlık gizlidir. Elbette bu yalnızlık terk edilmek üzere yontulmuştur.

Tam da burada kendimizle kalamamanın elemini hissediyor ve büyük bir boşluk içerisinde yaşamımıza devam ediyoruz. Sürükleyici bankalar, edimsiz hale getiren kurumlar, düşündürmeyen siyasi rantlar, robotlaştıran ve ikircikleştiren reklamlar, algısı değiştirilmiş toplum ve geleceğe gebe kalmak istemeyen hüzünlü nesil. Hepsi de tek bir anlam ile ” değiştirilmiş adaletimiz ve biz farkında değiliz!” demektedir.

Bizim adaletimiz ( cevaplayamadığımız “biz” ) Âdemoğlu Habil ile kabilden kalma… ” Eğer O razı olsa tüm dünya küsse ehemmiyeti yok”(2) düsturunca idi.

İman iradeyi yönlendirdiği, onu avucunun içerisine alıp salmadığı sürece Allah’ın izni ile yozlaştırılan, değiştirilen ve kaybolmaya yüz tutmuş adaletten bahsetmeyeceğiz. Bugün yazdıklarımız, konuştuklarımız ise gök kubbede hoş bir seda hükmünde kalacaktır.

Azığımızın akil kısmında gerçekçi, hakikat ve isabetli taraf diyerek yanılgılarımız, hurafelerimiz ve yanlış tutumlarımızı söylemeye çalışacağız.

Önyargılarımızdan uzak, herhangi bir sıfatlıya bel bağlamadan, kalbimizin kaldıysa en tenha yerinde ve özellikle en temiz yerinde, nefsimizden uzak ruhumuza yakın, üzülerek, ağlayarak hatta yalvararak yaşamımızın en akil yerine her Ayet-i Kerimeyi baş tacı ederek şimdi ise: ” Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan ( erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.”(3) Demeli ve sonraki yazımız (akil kısım)  için ALLAH BES GAYRİ HEVES…

 

Sorun Çözme Ustaları (!) “Sorun Üretme Mutfağı”nda

0

Üç yüz yıllık tarihimizin önemli bir kısmı, Batı merkezli sorun çözme mutfaklarından devşirilen sorunlara tanıklık etmektedir. Ustaları tanıyorsunuz, ayrıntıya gerek yok. Fakat malum sorun çözme mutfağında (Democratic Progress Institute / Demokratik Gelişme Enstitüsü) yeni bir toplantı düzenlendi. Üretilen ‘Kürt Sorunu’ üzerinden çeşitli raporlar hazırlayan ve harita yayınlayan bir kuruluştur. Daha doğrusu ‘Kürt Açılımı’ projesinin mimarlarından birisidir. Açılım politikasının en hararetli elemanları bu kuruluşla bağlantılıdır. Bu ve benzeri kuruluşlar, bunların, ülkemizdeki ortakları sorunu üretip epeyce mesafe aldıkları için şimdi çözüm toplantıları yapıyorlar. Hangi çözümleri ürettiklerini, af edersiniz hangi sorunları ürettiklerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Dörtgen Masa ve Etütler:

Toplantı yeri, ‘King’s College. Masa dörtgen’. Masanın dörtgen olduğuna yapılan vurgu ilginç. İyi ki yuvarlak değil. Mekânla ve mekâna özel anlamla örtüşmek iyi bir şey değildir. Bir farkın olması gerekir. Yinede masanın dörtgen olması lehimize! Buna sevindim! Türkiye’den katılan 16 kişi. Arıza nedeniyle birisi katılamamış, yazık ki ne yazık. Arıza çıkarma kardeşim, denge bozulunca barış bozulur. Bu durum, eştoplumsalcılık projesine aykırıdır. Fakat çözüm üzerine verilen dersler ilginç: Güney Afrika’da çatışma-barış süreci, Birleşik Krallığın Kuzey İrlanda ve Galler’e verdiği yetki devri, arka planı ve uygulamaları. Bu konuları ister üst üste ister yan yana koy ‘tezek kalası’ ölçüsünde bir eser çıkar. Çünkü bu konuların Türkiye ile hiçbir bağlantısı yoktur. Şayet varsa bile ne gam! nasıl olsa ustalarımız orada ! Onlar iyi eğitilmişlerdir. Anlarlar!

Ustaların İttifakı; Üç Parti, Konsey ve Ulema:

Siyasî cenahın ustaları AKP (3), CHP (2) ve BDP (3)’den oluşmaktadır. Toplantıda yer alanların dördü, merkezi Londra’da bulunan Democratic Progress Institute adlı kuruluşun uzmanlar konseyinden Prof. Dr. Mithat Sancar, Prof. Sevtap Yokuş, Yılmaz Ensaroğlu ve Cengiz Çandar. Bunlar son dönemin su götürmez ustalarıdır. Diğer dördü ise “Teröre terör deme, alınırım.” üzerine uzun süredir söz üreten ustalardan oluşmaktadır: Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Ayhan Bilgen ve Bejan Matur. Bu kadar ustanın olduğu yerde, bu kadar sorun yaşamamız garip! Ya sorunlarda bir gariplik var ya da ustalarda. Fakat ümitsizliğe düşmeyelim, artık ustalık döneminde yaşıyoruz! Her mesele iliğine kadar çözülecek ve hepimiz nasıl bir tezgâhın kurbanı olduğumuzu anlayacağız.

Medeni Çözüm Arayışı Numarası ve MHP’ye Çalım:

Bu tip toplantılara MHP’yi dâhil etme hevesi ve umudu var: “Türkiye’nin sorun çözme ufukları açısından bu değerli ve önemli bir çabada MHP de olmalıdır.” Uzmanlar Konseyi’nin elemanı hem üzgün hem ümitli. Ya da ustalık birikimi fazla olduğu için bir çalım atıyor: “Önümüzdeki dönemdeki benzeri girişimlere MHP’de davet edilip, dâhil edilebilir. Ülkemizin temel sorununa medenî bir çözüm arayışında MHP’nin de doğal olarak böyle bir çalışmanın içinde yer alması önemlidir ve pekâlâ mümkündür.”

Ustamız, aklınca “Direnmeye gerek yok.” sinyali veriyor. Öbür taraftan “Yazık olur.” demeye getiriyor; artık anlayın önce terörü siyasallaştırdık, şimdi terör üzerinde ‘Türkiye’nin çözülmesi yönünde bir çözümü’ uluslararası mahfillere taşıdık. Bu süreç devam edecek başka yol yok…Belli ki ustamız köye muhtar olmak isteyen Tilki’nin hikâyesini bilmiyor! MHP lideri Dr. Devlet Bahçeli daha işin başında bunu yıkım projesi olarak adlandırmış, mevcut ustalar ittifakını da ‘kötü adamlar’ şeklinde damgalamıştır.

Kendini Açıklama İhtiyacı:

İnsanların aklına kötü bir şey gelir diye ustamız mukadder bir soruyu cevaplandırıyor: Konsey üyeleriyle aydınların bir araya gelmesi bir medeni ilişkinin ürünüdür. Kendini izah etme ihtiyacı, sakın aklınıza kötü bir şey gelmesin! Hepsi medenî ilişkilerden ibarettir. Kaldı ki Demokratik Gelişme Enstitüsü her türlü çağdaş değerin, demokratik kültürün banisidir. Geliştiricisidir. Sunucusudur. Dağıtıcısıdır. Hatta “Türkiye ve çevresinde demokratik bir çözümün geliştirilmesi için farklı kesimlerin bilgi, düşünce, kaygı ve önerilerini paylaşabilecekleri bir ortam oluşturmaktadır”. Her türlü değerle mücehhez bu kuruluşa ve amaçlarına itiraz olur mu hiç?

İşin aslı ise şudur:

Bu tip uluslararası kuruluşlar operasyonel kuruluşlardır. Değerler diplomasisi üzerinden zihin inşa etme ve yönlendirme tekniklerini kullanan ve hedef toplumu kendi siyasî-stratejik hedeflerine uydurmayı amaçlayan kuruluşlardır. Arkalarında büyük bir para kaynağı vardır. Dış dünyada ortaklar ve seçenekler üzerinde çalışırlar. Türkiye’nin etrafını demokratikleştirme dedikler şey ise Türkiye, Irak ve Suriye’de olup bitenlerdir. Bunlar demokrasi ve barış dedikçe coğrafya kaynıyor. Bu işin sorumlusu ustalar olmasın!

Siyasi Tarihin Kuralı Şudur: Elin cımbızıyla kıl çekilmez!

 

 

Müteferrika ve Dolandırıcılar

Eskiden,  gazetelerin en çok okunan köşelerinden biride müteferrika başlıklı bölümü idi. Genelde öğleden sonra çıkan, rahat okunabilmesi için normalden iri puntolarla basılan gazetelerin en ilginç ve renkli haberleri bu sütunlarda yer alırdı.

Müteferrika, emniyet görevlilerince gözetim altına alınan zanlıların, polis merkezlerindeki toplandıkları yere verilen isimdi. Buradan suçlarıyla ilgili bölümlere gönderilirlerdi.

Suçların büyük bir bölümü dolandırıcılıkla ilgili olurdu. Bu suçlar bazen insanların iyi niyetinden, saflıklarından ve gafletinden bazen de fazla uyanık geçinenlerin aşırı kazanç hırsından kaynaklanan çok sayıdaki sahtekarlıklardan meydana gelirdi.

Dolandırıcılık çok çeşitli ve ilginç yöntemlerle yapılırdı. Günümüzdeki vurdulu kırdılı, cana kast eden soygunculuklardan oldukça farklıydı. Artık pek rastlamadığımız, hemen hemen gündeme hiç gelmeyen kandırmacalı söğüşlemelerin isimleri şöyleydi: Kaldırımcılık, muslukçuluk, tırnakçılık, definecilik, şıkşıkçılık, üçkağıtçılık, pislikçilik, tantanacılık, zarfçılık, tavcılık, dızdızcılık vesaire idi. Ayrıca cadde üzerinde icra edilen, insanların acıma duygularını istismar eden sahtekarlıklar da vardı.

Genç kuşak okurlarımızın merakını gidermek için yukarıda sıraladığımız dolandırıcılık başlıkları hakkında kısa kısa bilgiler sunalım

Kaldırımcılık: Genellikle açık, bazen de kapalı alanlardaki kaldırımlarda pazarlanan eşyaları aşırmak.

Muslukçuluk: Abdest almakta olan kişilerin sırtlarındaki ceketlerini önce çarparak düşürüp, sonra düzeltme bahanesiyle veya askıya asılmış olan başkasının ceketinin üzerine kendi ceketini asarak yapılan para çalma işi.

Üç Kağıtçılık: Diğer ismi “bul karayı al parayı”dır. Biri resimli diğer ikisi rakamlı üç adet iskambil kağıdıyla oynanır. Hüner resimli iskambili bulmaktır. Oynatanın ayakçıları hep kazanır. İzleyenler de kazanırız zannederek oynarlar ve kaybederler.

Pislikçilik: Ağzında çiğnediği leblebinin posasını, gözüne kestirdiği kişinin omzunun arkasına püskürterek, kuş pislemiş gibi gösterip, temizlemek bahanesiyle, kişinin parasını çalma imkanı yaratır.

Zarfçılık: Kaldırıma bırakılan bir zarfın bir ucundan para gözükür. Yoldan geçen kişi para buldum zannederek zarfı alır. Pusuda bekleyenler adamı çevirir, zarfın içerisinde daha fazla para vardı diye adamın üstünü arar ve bu arada parasını çalarlar.

Şıkşıkçılık: Üç adet kamışla oynanır. Dolandırıcı, elindeki kamışları saklar içinden biri şık şık öter. Öten kamışı bulmak kolaydır, hemen anlaşılır. İş ciddiye bindimi oynayan hep kaybeder. Çünkü hiçbir kamış ötmez, öten kamış adamın ceketinin yeninde saklıdır. Bu dördüncü kamıştır.

Tantanacılık: Yolunuzun üstünde bir garibin dövüldüğünü görürsünüz. Dayak yiyenin de,  kendini dövenlere karşılık verdiğini ve kendini savunduğunu gözleyip, onları ayırmaya çabalarsınız. Olan olmuştur. Bütün paranızı almışlardır.

Tırnakçılık: Para bozdurmak amacıyla  veya döviz cinsi parayı değerinin altında bir karşılıkla bozdurmak  isteyen bir kişi gibi kasaya yaklaşan dolandırıcının, el çabukluğu ile kasadaki parayı çalmak hüneridir.

Definecilik: Eski hissi veren evrakları ve krokileri göstererek, oradaki bazı işaretlerin bir hazinenin yerini gösterdiği palavrasıyla işe ortak etmek. Bu bahaneyle, ihtiyaç duyulan araç ve gereçler için para sızdırmak, kandırmak.

Dızdızcılık: Birkaç dolandırıcının bir araya gelerek basit makinelere beyaz kağıt sürerek diğer taraftan kağıt para çıkarmak suretiyle saf vatandaşları kandırarak paralarını alma işidir.

Bütün bu dolandırıcılık işlerinin piri ve en şöhretli kişisi ise adına kitaplar yazılan, filmler çevrilen, araştırmalar yapılan, tövbekar meşhur dolandırıcı Sülün Osman’dı.

Sülün Osman kendine özgü yöntemlerle kamu mallarını yani köprüleri, tramvayları, meydan saatlerini satar veya kiralardı.  Bazen de kendince icat ettiği para kazanma yöntemlerine soyunurdu.  Örneğin büyük parkların girişine paspas koyup ayak silme parası toplamak da O’nun buluşudur.

Sülün Osman, sanık olarak çıkarıldığı mahkemede hakime “Sayın yargıcım, bu memlekette Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Saat Kulesi’ni, satabileceğim ahmaklar olduğu sürece mesleğe devam ederim” dediği gibi, “Beni enayi yerine koymaya kalkan uyanıkları da çok dolandırdım” demiştir.

Sülün Osman yaşamış olduğu  (1923- 1984) yıllarda, pek çok kişi tarafından dönemin “sosyal mühendis”i olarak tanımlanmıştır. Tövbekar olduktan sonra “Alınteri İle Yaşamak” konulu ve bu felsefeye uygun konuşmalar yapmış, konferanslar da vermiştir.

Rahmetli Sülün Osman, dolandırıcılık aleminin en renkli buluşlarına imza atmış kişi olarak günümüzde de şöhretini devam ettirmektedir.

Tövbekar dolandırıcı Sülün Osman halen anılmakta ve bazı bilimsel çalışmalara konu olmaktadır. Ayrıca işlerini gerçekleştirirken ortaya koyduğu mizah yüklü buluş ve uygulamalarla, halkın büyük sempatisini kazanmıştır.

 

Müslümanlar Bozulma Sürecinde mi?

0

ŞEHİRDE VELİ OLMAK ZOR: Keramet sahibi iki derviş arkadaştan biri dağda, insanlardan uzak, çobanlık yaparak geçinirken, diğeri şehirde ayakkabıcılık yaparak geçiniyormuş. Dağdaki derviş, bir sıcak yaz günü şehirde yaşayan arkadaşını ziyaret eder. Dağdan getirdiği bir bez torba içindeki kar hiç erimemektedir. Ancak bir kadın müşteri tamir ettirmek için ayakkabısını çıkarırken bacağının bir kısmını çıplak olarak görünce, misafir dervişin zihninde bazı düşünceler oluşur. Bez torbadaki kar erimeye, torbadan damlalar düşmeye başlar.

Olanları izleyen şehirdeki derviş, “insanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte” demiş.

Bu menkıbe yokluk içinde olan Müslüman’ın imanını korumasının, varlık içinde olanlardan daha kolay olduğunu anlatmakta.

TÜRKİYE’DE MÜSLÜMANLAR’IN DURUMU: İslami kesimlerce iyi tanınan yazar Yavuz Bahadıroğlu da, günümüz Türkiye’sinde Müslümanlar’ın “şimdi daha muktedir (iktidar sahibi), daha politik, makam mevki ve güç kuvvet sahibi olduğunu” anlatarak buna paralel olarak bir bozulma sürecini yaşadıklarından yakınıyor.

Burada kastedilen Müslüman, “dini hükümleri hayatının tamamına hâkim kılmaya çalışan”, kimliğini tanımlarken Müslüman sıfatını en öne alanlar. Bahadıroğlu kendisini de dâhil ettiği bu Müslümanlar hakkında şu tespitleri yapıyor:

“Bir sürü imkânla birlikte bize bir de ‘Rabbena hep bana’ anlayışı musallat oldu: Ferdileştik, şahsileştik, bireyselleşip ve bencilleştik! Sonuç olarak, eskiye nispetle daha kolaycı, daha rüşvetçi, daha vurguncu, daha soyguncu, daha vurdumduymaz, daha duyarsız, daha kaba-saba, daha kültürsüz, daha sevgisiz, daha saygısız, daha meraksız, daha ürkek, daha korkağız!..

“Para”nın getirdiği her kolaylığı ve her uygunsuzluğu, tıpkı “ötekiler=dünyacılar” gibi, biz de doludizgin yaşıyoruz!”

“Uzun zamandır, tıpkı “ehl-i dünya” dediğimiz tek dünyalılar gibi, alabildiğine para endeksli, köşe dönücü, iş bitirici bir hayat felsefemiz var… Yürek pusulamız eskiden sadece “kıble”yi gösterirken, çoktan beri “para”yı ve “iktidar ve gücü” gösteriyor!

“Bizim de artık göz kamaştıran muhteşem evlerimiz, teknoloji harikası otomobillerimiz var. Çok kazanmak, çok zengin olmak, çok iyi giyinmek, kocaman lüks otomobillere binmek, yalılarda oturmak; kısacası ‘bir eli yağda, bir eli balda’ yaşamak Müslümanlığımıza bir şey katmıyor.”

“Sürekli olarak başkalarını sorgulamak da bize bir şey kazandırmıyor.”

BOZULMUŞ MÜSLÜMAN DAVRANIŞLARINA ÖRNEKLER: Yukarıdaki gibi özeleştiri ve benzerlerine çok ihtiyaç var. Çünkü nefs (veya şeytan) inançlı kimseleri bile cehennem sath-ı mailine (eğik düzlemine) kaydırmak için çeşitli usuller bulur. Şu örneklerdeki gibi…

  • Doğu Anadolu’ya atanarak bir ilçede ev bakan memura, ev sahibi musluklara ilişkin açıklama yapmış: “Mutfak musluğu ile banyo musluğu, kaçağa bağlı; lavabo musluğu ise su saatine bağlıdır.”

    Eve bakan kişi anlayamadığı için şaşkınlıkla sormuş; “Neden ikisi kaçağa bağlı da lavabo saate?”

    Cevap trajikomiktir: “Lavaboda abdest alıyorduk; haram karışmasın diye kaçağa bağlamadık!..”

  • Büyük bir kamu kurumunda trilyonluk ihaleden komisyon (rüşvet) olarak bir memur maaşının yüz katını alan daire başkanının gerekçesi de buna benziyordu: “Ben bu paranın bir kuruşunu yemeyeceğim. Tamamını aday olduğum bölgede seçimlerde kullanacağım.”

  • Güneydoğu Anadolu Bölgemizde elektrik kullanan vatandaşlarımızın bir kısmı ahırlarını, kuyu sularını bile elektrikle ısıttıkları halde elektrik ücreti ödememenin çeşitli usullerini bulmuş. Bölgede kayıp kaçak oranı illere göre yüzde 65-75 arasında. Resmi daireler ile memurları çıkarırsak hemen hemen hiç elektrik ücreti ödenmediği anlaşılıyor. Biliyoruz ki, burada yaşayan insanların da büyük çoğunluğu inançlı(!) Müslüman.

  • Bugün güç ve zenginliğe kavuşmuş “Müslümanların” bir kısmı da Türkiye’nin “dar ül harp” olduğu gerekçesiyle vergi kaçırıp, çeşitli günahlarına mazeret bulmuyor muydu?

  • Kimileri de lüks yaşantısına muhteşem(!) bir savunma yapmakta: “Allah Müslüman’ın varlıklısını sever, Hz. Ebubekir de, İmam-ı Azam da zengindi.” Oysaki Allah herhalde “boynuna ‘Versace’ kravat, bileğine ‘Rolex’ saat, gözüne milyarlık ‘Rayban’ gözlük takan” zengin Müslüman’ı değil; “veren el” olan, sosyal sorumluluğunun gereğini yerine getiren, kul hakkı yemeyen, topluma ve çevreye saygılı zengin Müslümanları severdi.

****

BOZULMUŞ MÜSLÜMAN ÖRNEK OLAMAZ: Mübarek Ramazan Ayında “bozulmuş Müslümanlardan” bazıları halkımıza İslam’ı anlatıyor.

Hani Karadenizli Temel’in “birbirlerine ana avrat küfür eden iki kişinin arasına girip ikisine de birer tokat atarak, ‘Analar kutsaldır, analara küfür etmeyin, o…. çocukları!!’ demesi gibi…

Âleme verir talkını (telkini), kendi yutar salkımı” cinsi insanlardan Müslümanlık dersi almaktan Allah bizleri korusun.

****

Banka gişesinde işlem yaptıran yaşlı teyzeye, işlemini yapan görevli sormuş: “Parayı kim alacak teyze? Alıcısına ne yazalım?” Teyze cevap veriyor: “Bu paranın hayrını görme inşallah yazalım evladım.”

Bazıları Müslüman kimliğini kullanarak zenginlik, makam, mevki ve güç elde etti ve bir kısmımızın saygısını da kazandı. Bunlardan bir kısmı ise, nefsine ve şeytana kapılarak, cehennemin sath-ı mailinde hızla yol almakta. Bunlara “bu gücün ve saygının hayrını görmeyin inşallah” demek var ama… Gelin yine de biz sadece  “Allah ıslah etsin” diyelim.

Muhakkak ki, bu devirde de, imanını ve safiyetini muhafaza eden, Allah’ın emirlerine, Hazreti Peygamberin sünnetine uygun şekilde yaşama gayretinde olan samimi (ihlâslı) Müslümanlar da var. Son söz: Allah’tan sayılarını artırmasını dilediğim bu gönül erlerine selam olsun.