17.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1159

Gerçek Soruna Sahte Çözüm Bulmak

0

Bir meydan muharebesine katılmışız gibi güvenlik kuvvetlerimiz şehit oluyor. Yetkililer ‘nefretle kınıyoruz, üzülüyoruz / o halde oturuyoruz‘ mesajı veriyorlar. Çünkü bu kalıpların fiili olarak ürettiği algı budur. Böyle bir durumda eyleme dönüşmeyen her söz bitmeyen hikâyedir.

Uluslararası Güçler Tehdit Ediyor: Eğer bir örgüt sınırları aşarak uluslararası düzeyde sığınma, barınma ve örgütlenme imkânı buluyorsa, finans kurumlarına, yayın kuruluşlarına sahipse, saldırı düzenliyor ve katliam yapıyorsa bu örgütün arkasında uluslararası güçler vardır. PKK terör örgütü ve uzantıları ilan edilen savaşın sadece taşeronlarıdır. Gerçek bu. Peki, sizlere soruyorum. Bu terör örgütünün arkasında yer alan güçlerin kimler olduğunu, hangi yardımları yaptıklarını, silah ve uyuşturucu malzemelerini nasıl temin ettiklerini ve intikalini nasıl sağladıklarını, finans ve mühimmat yardımını kimlerin yaptığını, dağda yaralanan teröristleri kimlerin tedavi ettiğini her hangi bir yöneticinin açıkladığını gördünüz mü? Bu açıklama yapılmadığı sürece söylenen her şey bitmeyen hikâyedir. Seçimden sonra Ankara’ya karşı Diyarbakır gösterisi, ardından özerklik ilanı, 13 şehit ve yaralılar; sizce bunların hepsi bir tesadüf mü? Bu olay, yerel ve uluslararası güçlerin, siyasi iktidara BDP’yi istediği şekilde TBMM’ye al, sürece uygun düşen kararları çıkar, yoksa hâ, selamıdır!

Önce Federasyon Sonra Bağımsızlık: Ülkemizde etnik bölünme sosyolojik olarak imkânsızdır. Çünkü toplum bütün yerleşkelerde içiçe yaşamakta, aynı değerleri, tarihi kaderi paylaşmakta ve akrabalık bağları kurmaktadır. Etnik ayrımcılık üzerinden devlet inşa etmek isteyen yerel ve uluslararası ustalar bu gerçeği gördüler. 1993 Ağustos ayında Irak’ın Kuzeyi’nde iki kürtçü oluşumun birleşerek gerçekleştirdikleri Kürdistan Birlik Partisi şu kararı aldı: Federasyon, bağımsızlığa geçişin daha kolay yoludur. Federasyondan bağımsızlığa geçişi AB ülkeleri de kabul eder. Öyleyse önce federasyon sonra bağımsızlık amaç olmalıdır. O günden bu tarafa siyasi değerler üzerinden yerel ve uluslararası mutfakta pişirilen politika budur. 2001’den itibaren izlenen politikaların tümünün markası bu mutfağa aittir. İsterseniz her iki tarafın söylediklerini karşılaştırın.

Eştoplumlaştırıcılık ve Çoketnikli Politikalar: Açılım talebinin ve politikasının siyaset dilindeki adı: Eştoplumlaştırıcılık ve çoketnikli modeldir. Bu modele göre etnik çatışma ve bölünme potansiyeline sahip olan devletlerin izlemesi gereken yol: Eştoplumlaştırıcı demokrasi teorisinin siyasi uyum stratejilerdir. Milli devlet içinde çok milletli demokrasi şeklindeki seçenek, bir devlet içinde birkaç milletin eşit ortaklığına dayanmalıdır. Bu model, çok milletli bir devletteki etnik ve kültürel grupların siyasi uyumu için gerekli koşulları sunar. Birçok devlet çok milletli olduğu için eş toplumlaştırıcı model, milliyetçilik probleminin olduğu bu devletler için liberal bir modeldir. Bu model birçok ülkede kullanılmış, her kullanıldığı yerde sistem çökmüştür. İşte bu nedenle modeli ihraç eden Batılı devletler, başarısızlığın nedenini modelin iyi uygulanmadığına bağlayarak iki şart daha eklemişlerdir: (a) Devlet içinde yer alan hiçbir millet yürütme veya yasamada çoğunluk teşkil etmemelidir. (b) Her millet kendi alanı içinde özerklik araçlarına sahip olmalıdır.

Basitleştirilmiş formül çerçevesinde, belirtilen modelin pek çok milli devletin yaşadığı sorunu çözeceği ileri sürülerek sistemin tanımı şu şekilde yapılmaktadır: Bu durum tipik olarak çok milletli koalisyon hükümetlerini veya federalizm ya da değişik milletler için yetki devri yoluyla merkezi hükümette veya merkezde orantılı şekilde milletlerin temsilini bünyesinde barındırır. Çözüm numarası altında anılan zümrenin ülkemize layık gördükleri durum ve sistem budur. Ülkemizde ileri demokrasi ve uyum adına icat edilmiş ‘Kürt sorunu’ üzerinden Boşnak, Laz, Çerkez ve Türk şeklinde yapılan amaçlı sıralamayı anılan kesimlerin içinde yer alan siyasilerin, aydınların ve bürokratların, PKK terör örgütü ve sivil görüntülü uzantıların ağızlarını her açtıklarında telaffuz etmeleri tesadüf değildir. Bazılarının açıkça bazılarının ise üstü örtük ve ince bir şekilde önerdikleri model budur. Federalizm / özerklik, başkanlık sistemi gibi kavramlar altında pişirilen ve önümüze konulan çözüm budur.

Sorun Gerçek, Çözüm Sahte: Evet, bu ülkede bölgesel ve uluslararası güçlerin tezgahladığı, birilerinin de göz kırptığı bir terör sorunu var. Bu sorun, gerçek bir sorundur. Ancak bazen açık, bazen üstü kapalı olarak önerilen çözüm sahtedir. Çünkü Türk Milleti, bir kabile toplumu değildir. Ortak kültüre dayalı bir milli devlettir. Sayılan kesimlerin tümü, aynı kültürün ve aynı tarihin insanlarıdır. Bu fitneyi üretenlerin derdi, demokrasi değildir. Bunların derdi kargaşa üreterek Türk Milleti’ni acze düşürmektir. Öyleyse toplumu soysuz değişmelerin açık pazarı haline getiren bu sürecin aktörlerine ve saz arkadaşlarına karşı direnmek milli ve tarihi görevdir.

 

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milletvekillerimizin dikkatine

0

Gerek bir çok tv kanalında yayınlanan Devr-i alem belgesel tv programı ve gerekse gazetemizde yazdığımız haberleri sonuna kadar takip edip sonuçlandırmayı bir görev bilmekteyiz.
Belgesel çekimleri ve haberlerimizi yerinde araştırıp tarihe not düşmekte ve zamana noterlik yapmaktayız. Bu çerçevede  yaptığımız araştırmaları bir belge olarak gelecek kuşaklara aktarırken yetkililerin de dikkatine sunarak çözümüne katkı sağlıyoruz..
Hafta sonu gazetemizi ziyaret eden Ak Parti Kocaeli milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Araştırma Komisyonu üyesi Zeki Aygün bey ile yaptığımız görüşmede  kendisi bizden yazılı bilgi istedi.
Ayrıca Dilovası OSB’nin iftar yemeğine katılan  Kocaeli Valisi Ercan Topaca’da konuyla ilgili yazılı bilgi notu istemişti. İstenilen bilgi notlarının özetini bu gün sizlerle bu köşede   paylaşırken, Bu bilgileri Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül ve Başbakan sayın Tayip Erdoğan’a da bildirmeyi bir görev kabul ettik.
* Köylerin Sorunları ve Çözüm Önerileri
1. Kocaeli bölgesi ve Köylerde 500 yıllık tarihi mezarlıklar çok perişan, sahipsiz ve definecilerin işgalinde. Tarihi mezarlıklar tespit edilip, Valilik, Özel İdare, Orman Müdürlüğü ve Büyükşehir Belediyesi tarafından temizletilerek sahip çıkılıp, Jandarma’da definecileri  sıkı takip edebilir.
2.  Kocaeli Köylerinde yaşayan  koyun sürüleri sahipleri bazı Organize sanayi bölgeleri, taş ocakları ve bazı resmi ve özel kurumların  baskısı altında bulunmakta. Devlet ve hükümet  hayvancılığı  teşvik ederken Kocaeli ve Gebze bölgesi köylerinde hayvancılığın yok alması önlenmeli ve Koyun sürüsü sahipleri teşvik edilmeli.
3. Kocaeli ve Gebze bölgesinde başta Koyun sürüsü sahipleri olmak üzere köylülerin çeşitli  nedenlerle Orman idaresinin mahkemeye vermesi ile köylüler büyük sıkıntı içinde. Valilik olarak orman idaresi ile bir çalışma yapılıp köylerde mera bölgeleri ihdas edilerek koyun  sürüleri  sahiplerine sahip çıkılarak hayvancılık ve köylülerin desteklenip yaşatılması için  özel bir çalışma yapılmalı.

* Kocaeli’de Yörük Kültürü Yaşatılmalı.
4. Gebze Sığırlık merasında  600 yıldan beri Yörükler çadırlarda hayvancılık yapmaktadır.  Yakın bir geçmişte Sığırlık merasında 60 yörük çadırı bulunmaktaydı. Sığırlık merasında bugün sadece 10 yürük çadır kalmış. Yörükler bu bölgeden çam fidan dikimi yapacağı için Orman Müdürlüğü tarafından çıkartılmak isteniyor. Bu tarihi yörük Kültürü sığırlık   bölgesinde yaşatılmalı. Sığırlık merasında çadırlarda hayvancılık yapan yörükler  tarih ve kültür mirası olarak Devlet tarafından koruma altına alınıp yaşatılmalı.. 
*Köy kültürü yaşatılıp gençlere sevdirilmeli.
5. Manav köyleri ve Manav kültürünü araştırmak için 700 yıl önce kurulan, İzmit, Kandıra, Derince, Körfez, Dilovası, Gebze’deki  Manav köylerinde bilimsel araştırma yapılmalı. Köy hayatı yeniden canlandırılıp  köy kültürü yaşatılmalı. Şehir merkezlerinde okuyan İlköğretim okulu öğrencilerine köy hayatını öğretmek ve sevdirmek için İl Milli Eğitim Müdürlüğü  tarafından köy gezileri düzenlenmeli. Köylerdeki tarihi eserler, konaklar, çınar ağaçları, çeşme ve tarihi değere sahip eşyalar koruma altına alınmalı. 
Evet sonuç olarak biz gazeteci ve televizyon belgeselcilik görevimizi yerine getirdik. Bundan sonra bu sorunların çözümü için ilgili ve yetkililerden cevap bekleyeceğiz. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milletvekillerinden alacağımız cevabı Sizlere bu köşede paylaşacağız.

Coğrafya Yorgunu

Açe nere Dolmabahçe nere Sultanım !
Hani yamacı yorgunluğu yüreğinin…
Al beni de götür Sultanım!
Gömüldüğün yere.

Mombassa olmasa Bursa kör olurdu .
Çünkü yeşilin yengesi yağmur ,
Ve samyeli olsa olsa …
Aktör olurdu .

Gücenme bize Gücerat ve güvenme ,
Biz Zengibar’lı zenci bile değiliz !
Ve ziller bizim için çalıyor ,
Vakitsiz sevinme .

Ey Otranto otobüs durağı yolcuları !
Yani ey yeni Gedikistanlılar !
Sizi Sahra anlar onu Etnadağı,
Medd ü cezirde çöl suları.

Ve Tebriz’li dilberin tarihe yanıtı ,
Tarık dağın dağ Tarık’ın kimedir?
Tahammül takvimi en kati kanıtı,
Kumar, Karavel ve Kolomb aşkına dikilmiştir .
HÜRİYETİNİ KAYBEDENLERİN ANITI !..

“Anadolu’daki 8 Bin Yıllık Türk Tapusu”

0

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Türk tarihinin M.Ö. 2259 tarihinden başlatılabildiğini söylüyor ve kaya resimlerine bundan daha fazla bir ömür biçemiyor. Fakat KAZIM MİRŞAN, 30 bin yıl öncesine kadar gidiyor….’Alman araştırmacılar, Hakkari’deki Gevaruk Yaylası kaya resimlerinin sekiz bin yıl önce çizilmeye başlandığını söylüyor.’

“Asya’da 250’den fazla kaya resmi alanı var. Bunların 30 tanesi Anadolu’da…

“Bütün motiflerde Gök kültü var. Gobi çölündeki motiflerde AY YILDIZ var. Yine hayat ağacı ve elinde kadeh tutan kadın veya erkek motifleri her alanda var. Hayat ağacı, geyik boynuzu ile temsil ediliyor. Zaten bütün alanlarda ağırlıklı olarak en çok geyik ve keçi resimleri var.

“Hiçbir kaya resmi alanında Tanrı resmedilmemiş. Kök Tengri inancının çok eski bir temeli olduğu anlaşılıyor.

“Yazıya bu kaya resimlerinden sonra tamgalarla geçiliyor. Tamgalar alfabeye dönüşüyor. Eski Türk alfabesinin 28 harfi kaya resimleri alanında açıkça görülüyor. Servet Somuncuoğlu,…’64 kaya resmi alanında Türkçe yazı dışında hiçbir yazıya rastlamadık’ diyor.

‘Karlı dağların ardındaki sır’ çözülmesine çözülmüştü ama Servet Somuncuoğlu bunları yeterli görmüyordu. Dünya bilim literatürüne Orta Asya’da 10 bin kaya üzerindeki 100 bin resmi kazandırmak ona yetmezdi. Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye’de 138 gün çalışmış, sadece çekimler 93 gün sürmüştü.

 “Saymalıtaş’a TRT ekibinden önce, dünyada başka hiçbir televizyon ekibi gitmemiş ve kaya resimlerini görüntülememişti. Araştırma devam edecekti.” (Arslan Bulut, Yeniçağ, 10 Aralık 2007)

Bütün bu çok değerli alıntılar gösteriyor ki: Anadolu’da Türk tarihi 1071’de başlamamıştır. Anadolu, söylenenlerin aksine binlerce senedir Türk vatanıdır. Nitekim aşağıdaki iktibasımız da bu gerçeği ortaya koyar mahiyettedir:

“Öntürklerin yalnız Orta Asya kökenli değil, aynı zamanda Doğu Anadolu / Mezopotamya kökenli oldukları yönündeki ciddi tarih tezleri tartışılmaktadır. Sümercenin Türkçe ile akrabalığı kanıtlanmıştır. Hitit uygarlığının en önemli beslenme kaynakları olan Hurrilerin ve Mittanilerin Türkçe gibi bitişken dil konuştukları da tarih ve dil uzmanları tarafından oybirliğiyle saptanmaktadır.

Doğu Anadolu uygarlığının daha sonraki halkasını oluşturan Urartuların dili de bitişkendir. İskitler (Sakalar), Sarmatlar, Utrigurlar, Oturogurlar, Guzlar, Kıpçaklar (Kumanlar) gibi Türk veya Türklere akraba kavimlerin özellikle serpintileri de kuşkusuz Doğu Anadolu’nun nüfus yapısını etkiledi. Bu saptamaları hesaba katmasak bile, Uzlar (Oğuzlar), Peçenekler gibi Türk topluluklarının Bizans zamanında Anadolu topraklarına geldikleri biliniyor. Bu nedenlerle Anadolu’ya 11 ve 13. yüzyıldaki iki büyük göç dalgasından önce de Anadolu’nun yerli halkları içinde özümlenmiş olarak veya öbekler halinde yaşayan bir Türk mirası vardı.

“Türkler ve Kürtler, bu derin geçmiş bir yana, binyıldan bu yana Selçuklu ve Osmanlı feodal imparatorlukları içinde birlikte yaşamış, birbirine karışmışlardır. Bir kısım Kürt Türkleşirken, Kürt nüfusun içinde kalan bir kısım Türk aşiretleri de Kürtleşmiştir. Ancak aşiret adları hala Türkçedir. – Bu konuda bkz. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Üzerine Sosyolojik Tetkikler. Sosyal Yayınlar, İstanbul. – ” (Doğu Perinçek, Milliyetçilik ve Devrimcilik, Teori, Şubat 2008, s: 10)  

Demek ki, Türklerle Kürtler, et ile kemik gibidirler. Ayrılması ve ayrışması mümkün değildir. Kürtlerin ataları diye ileri sürülen kavimler; karşımıza Proto – Türkler / Ön – Türkler olarak çıkmaktadır. Fakat, köklü tarih bilgisinden mahrum, nesil ve kuşakların arasına yazık ki, dış güçler ve içteki gafillerce, ayrılık tohumları ekilmekte: Aynı vatanda aynı dili konuşan, aynı dine inanan insanları, birbirine düşürmek istemektedirler.

“Hülasa Türkler’le Kürdler (en az) bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azm ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki bu iki milletin birbirini sevmesi her iki taraf içün hem dini, hem siyasi bir farizadır.

“Kürdler’i sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir. Türkler’i sevmeyen bir Kürd varsa Kürd değildir.” (Ziya Gökalp, Türklerle Kürdler * Teori, Şubat 2008, s: 68)

* “Küçük Mecmua” nın; Diyarbekir, on şevval sene 340 Pazartesi, 5 Haziran Sene 338 (1922) tarihli 1. sayısından (s. 7 – 11) alınmıştır.

Bölücülükle Mücadelede Yeni Durum

0

Hükümet galiba “Kürt Açılımı” veya “Milli Birlik ve Beraberlik Projesi”nin terör meselesini bitirmeyeceği kanaatine vardı. AKP’ye yakın yazarlara bakılırsa “terörle mücadelede hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Ancak terörle mücadele başka, bölücülükle mücadele başka. Bölücülükle mücadele yasama, yürütme, yargı ve medyanın birlikte yapması gereken daha kapsamlı bir alan.

Terörle mücadele için özel eğitimli emniyet kuvvetlerinin devreye sokulması planlanıyor. Böylece pasif mücadele yerine, terör örgütü mensuplarını nokta operasyonlarla etkisiz hale getirmek hedefleniyor. Tabii ki bu, askerin Irak’ın kuzeyindeki kamplardan başlayacak bir alan hâkimiyetini sağlamasından sonra yapılabilecekti. Bunun için Kandil bombalanmaya başladı.

Bu yeni strateji, TSK’nın terör örgütünü askeri anlamda mağlup ettiği, 1999′ da başarılı olmuş anlayışa benziyor. Ancak 1999’dan bu yana köprülerin altından çok sular aktı:

•v ABD’nin Irak’ı işgali, Kürtlerin Irak’ta ABD’nin tek müttefiki haline gelmesiyle, PKK Irak’ın kuzeyinde himaye ve desteğe mazhar oldu.

•v 1999 öncesi yapılan mücadelede “yasa dışına çıktığı, faili meçhullere imza attığı” gerekçesiyle özel kuvvetler mensupları ve “alan hâkimiyetini” sağlayan Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok sayıda komutanı halen “terör örgütü üyesi” olmak suçlamasıyla tutuklu yargılanmakta.

•v Terörle mücadele eden birliklerin verdiği şehitlerin acısını yaşayamadan, komutanlarının sevk ve idarede hatalı oldukları haberleri gündemi meşgul ediyordu. TSK, moral motivasyondan mahrum bırakılmaya çalışılıyordu. “Türkiye’nin 30 yıldır PKK’yı yenemediği, terörle mücadeleden başarı ile çıkmanın imkânsız olduğu” propagandası ile beyinler yıkanmaktaydı.

  • v Terör yeniden azarken bölücü siyasete hizmet eden sivil toplum hareketleri ve medyadaki bölücü propaganda faaliyetleri de yoğunlaşmıştı. “Terörle bir yere varılamaz” ifadesinin boş olduğu, terörün bölücü faaliyetlerin canlanması, siyasi isteklerin yerine getirilmesi için bir araç olarak kullanılabildiği görülmüştü.
  • v Terörle mücadeleden vazgeçilmemesi gerektiğini söyleyenler “savaş yanlısı“, “terörden nemalananlar” olarak damgalanmaktaydı. Medya, ayrılıkçılara hizmet eden kalemşor ve sözde aydınların tek yönlü propagandasının aracı olmuştu.
  • v Tek çözümün terör örgütünün, siyasi uzantıları ve yandaşlarının taleplerinin karşılanması olduğu, bunun için tarafların müzakere etmesi gerektiği kabul ettirilmişti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü teröristbaşı ile devlet yetkilileri İmralı’da birçok konuda “mutabakata” varmıştı. Bu hükümlü, İmralı’dan örgütünü yönetmeye devam ediyor, örgüt O “dur” deyince duruyor, “vur” deyince vuruyordu. Ve teröristbaşına “sayın Öcalan” diye hitap edenler çoğalmıştı. Bu sözü sadece BDP’lilerden değil, AKP milletvekilinin ağzından duyduğumuzda dahi şaşırmıyor, tepki göstermiyorduk.
  • v Türkiye adeta taşların bağlandığı, köpeklerin serbestçe dolaştığı bir ülke konumundaydı.

Seçimlere kadar saldırılarını kısmen durduran PKK, seçimlerden sonra inanılmaz bir azgınlıkla saldırmakta. Her gün 5-10 şehit cenazesi kaldırılmaya başlanınca hükümetin tavrı sertleşti, netleşti. Askeri alanda terörün mağlup edildiği 1999′ daki yöntemleri hatırladı.

Hükümet “Kolektif haklar vererek terör örgütüne silah bıraktırmak mümkün değilmiş” görüşüne vararak, özel kuvvetlerin devreye sokulması, Kandil bombalamaları ile başlayan yeni bir süreci başlattı.

Ancak özellikle AKP iktidarından bu yana köprülerin altından akan suları tekrar geriye akıtmak mümkün olacak mı? Şu soruların cevaplarını bulmak önemli:

  • Ø TSK’nın elini kolunu bağlayan düzenlemelerden vazgeçilip alan hâkimiyetini sağlaması için “güvenlik öncelikli” kararlar alınabilecek mi?
  • Ø Polis’in “terörle mücadele” birimi, terör örgütü olduğu iddia edilen “Ergenekon, Balyoz” ve benzeri olaylarda gösterdiği izleme, dinleme, görüntüleme faaliyetlerindeki başarısını, PKK ile mücadeleye destek olmakta da gösterebilecek mi?
  • Ø Özel kuvvetler nokta hedeflerde teröristleri etkisiz hale getirme görevi esnasında, ileride “yasa dışına çıkmakla suçlanacağı” ihtimalini düşünerek çekimser davranır mı?
  • Ø Medyada PKK propagandası yapanlar serbestçe bu eylemlerine devam edebilecek mi?
  • Ø BDP Meclis’te bağımsız bir Türkiye partisi gibi faaliyet gösterebilecek mi? PKK’nın şehir yapılanmaları; KCK, DTK gibi federe devlet alt yapısı olarak planlanan organizasyonlar yasal sayılacak mı? Özerklik ilanı yapanlara, sivil itaatsizlik eylemcilerine devletin tavrı yine hoşgörülü olacak mı? BDP’li Belediye Başkanları devlete yine “hastir” çekebilecek mi?
  • Ø Yeni Anayasa yapılması sürecinde bölücülere ima yoluyla da olsa ümit verici vaatler verilmeye son verilecek mi?
  • Ø Bölücülerin silahlı/ silahsız propaganda yaparak bölge halkını etkilemesi önlenebilecek mi? Bölgede devlet otoritesi tam tesis edilip, seçimler PKK tehdidi altında yapılmaktan çıkarılabilecek mi?
  • Ø 30 yaş altı Kürt gençleri arasında bağımsız Kürdistan isteyenlerin oranı hayli yükseldi. Bu gençlerin topluma entegrasyonu için politika üretilebilecek mi?
  • Ø “Arap Baharı” türü ayaklanmalara olduğu gibi, “sivil itaatsizlik” eylemlerin için dışarıdan gelebilecek desteklere karşı devlet olarak yeterli tedbirler alınabilecek mi?
  • Ø Şehirlerde artacak terör eylemleri ile Batıdaki insanımızın “ne pahasına olursa olsun terör bitsin” çaresizliğine düşmesi önlenebilecek mi?
  • Ø TSK başörtüsünden iç düşman üretme anlayışından nihayet uzaklaştı. Bakalım bazı siviller TSK’yı düşman görme ve muhalif herkesten terör örgütü üretme gayretinden vazgeçebilecek mi?

Bu sorular bile meselenin ne kadar çetin ve çetrefilli olduğunu göstermeye yeterlidir.

Her şeye rağmen Hükümetin seçim sonrası geldiği nokta, öncekinden daha iyidir. Doğru kararlar alınırsa netice almak mümkündür. Zorluklar vardır, fakat imkânsız değil.

Yeter ki, terörle mücadele edecek güvenlik kuvvetlerimizin yanında, “bölücülükle mücadele” için siyasiler ve medya üzerine düşeni yapabilsin.

Bir İnanç Dayanışmasında Dursun Ali Çemberci

İstanbul Türkocağı’nın Çemberlitaş’taki bir Cuma etkinliğinde Dursun Ali Çemberci rahmetli’ye bir vefa toplantısı düzenlendi. “Kimdi Dursun Ali Çemberci?” diyeceksiniz haklı olarak. Bir politikacı, bir sanatçı, bir edebiyatçı, bir sporcu, bir akademisyen, bir müteşebbis miydi? Hiç biri değil. Ama bütün bu sektörlerden dostu vardı, onların yanında itibar sahibiydi. Saygı görürdü.

O gün Türkocağı’nın konferans salonu yine doluydu. Üniversiteli gençler yine çoğunluktaydı. Dursun Ali Çemberci’yi tanımaya gelmişlerdi. Çemberci Ailesi de teşrif etmişti bu vefa toplantısına. Konuşmalar başladı birbiri ardından, daha yakından tanıma fırsatı buldu konuklar, dostları ise Dursun Ali Çemberci’nin henüz keşfedemedikleri özelliğini farkettiler. Erzurum eski Milletvekili ve MTTB Başkanı Rasim Cinisli’nin bu eskimez dostuyla ilgili anlattıkları dikkat çekiciydi;

“Dursun Ali Çemberci 2. Dünya Savaşı’nı yaşamadı. Ancak 27 Mayıs Askeri darbesini yaşadı. Bu askeri müdahale hem Türkiye’nin, hem de insanlarımızın hayatını etkiledi. Devletlerin dostluğu değil karşılıklı menfaatleri vardır.”

Bir Askeri Darbenin Hatırlattıkları

 O gün bu askeri darbeyi başta ABD olmak üzere batılı ülkeler de, Sovyet rejimi içindeki devletler de desteklemişti. Cem Yayınları’nın “Sovyetlerin Gözüyle 27 Mayıs İhtilali” adlı kırmızı kaplı derleme kitapta, eğer askeri müdahale olmasaymış, Türkiye gericilerin eline geçecek, irtica kontrolden çıkacak kadar tehlike arz edeceği anlatılıyordu çeşitli yazarlarca. Yassıada Mahkemesi kararlarının da adil olduğu savunuluyordu. Bir değerli başbakan ile iki kıymetli bakanın idamının da yerinde bir karar olduğuna işaret ediliyordu! Öteki Demokrat Partili bakan ve milletvekilleriyle diğer yetkililere verilen cezaların az bile olduğu ileri sürülüyordu! Oysa DP döneminde genelkurmay başkanı orgeneral Rüştü Erdelhun’un dahi rütbesi sökülerek er yapılmış, çok sayıda üst rütbeli subay da emekli edilmişti.

O yılları hatırlayanlar sokakların bile siyasetle uğraştığını, üniversitelerin birer ateş topu olduğunu, her yanı yaktığını, halkın keskin uçlu gruplar haline getirildiğini, bir bölümünün “kuyruklar ” diye dışlandığını, bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gidecektir. O günkü mahut medyaya göre de üniversiteli gençler kıyma makinalarında çekilmiş, çoğu katledilmişti! Üniversiteler sol görüşün eline geçmişti ve “gerici avı” başlatılmıştı her yanda. 27 Mayıs askeri müdahalesi bir cunta hareketi olarak sürüyordu.

Toprak Dergisi Sahibi milliyetçi yazar İlhan Egemen Darendelioğlu ölüme mahkum edilmişti. İstanbul Üniversitesi’ndeki Halk Mahkemesinde! Küba lideri Fidel Kastro’nun adını alıyordu bazı gençler. Kastro Nuri buna bir örnek. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil taciz edilerek istifa ettiriliyordu. Tamı tamına bir terör havası estiriliyordu.

Hukuk Anfisinde Alkış Tufanı

Bir gün İstanbul Hukuk Fakültesindeki tahtaya sol mesajlar yazılmıştı. Kimse de onu silmeye cesaret edemiyordu. Anfide 2000 kadar öğrenci vardı. Ama iri yarı, babayiğit biri çıktı dersle alakası olmayan o mesajı silince bütün anfi ayakta alkışladı bu delikanlıyı. Demek sayısal çoğunluk askeri darbeye arka çıkanlarda değildi. Milliyetçi gençlerdeydi. İşte o gün milat oldu milliyetçi gençlerin birlikteliği için.

Milliyetçi gençlerden Rasim Cinisli, Nevzat Kösoğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Dursun Ali Çemberci başta olmak üzere Marmara Kıraathanesinde toplandılar. Durum değerlendirmesi yaptılar, neden derslere sokulmadıklarının. Kadir Mısıroğlu’nun Süleymaniye Kirazlı Mescid’de bir yurdu vardı, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin hemen arkasında. Milliyetçi öğrenciler burada kalırdı genelde. Dursun Ali Çemberci bu yurttaydı. Ulubatlı Hasan gibi civanmert görünüşlü,  Anadolu Hisarı gibi keskin ve sert bakışlıydı. Gölgesi bile korkutmaya yeter de artardı bile. Gözlerinde ise İstanbul’un fetih ideali vardı. Yiğit ama merhametliydi.

Üniversiteli Gençler arasındaki kavgalarda Dursun Ali Çemberçi’yi görenler geri çekilirdi ister istemez. Bir çatışma da büyümeden sona ererdi.

Sorun Çözecek Devlet Adamı Eksikliği

12 Mart muhtırası da antidemokratikti. Yasal hükümeti bu muhtıra düşürdü. Kriz meydana getirdi ülkede. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ve Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün hız kazanan komünizmin yayılmasına mani oldular. Ancak talebe hareketleri istenmeyen boyutlara geldiğinde bir milletin cevheri olan neslimiz boş yere heba edildi. Gençler biribirine vurduruldu. Millet iradesiyle işbaşına gelen siyasi iktidarlara hükümranlık hakkı verilmiyordu cuntalarca. Öte yandan da ABD Barış Gönüllüleri adı altında batılılar doğuda fitne ekiyordu. Uluslararası terörün bir parçası olan Ermeni terörü, PKK terörüyle birleşmiş, aralarına marksistleri de alarak bütün ülkede terör estiriyorlardı.

İşte böyle bir dönemde yaşamak var ya, ikinci dünya savaşını yaşamak kadar ders alınacak boyuttaydı. Üstelik ülkede sorunların üstesinden gelebilecek, iç barışı sağlayacak devlet adamı sıkıntısı da çekiliyordu. Dursun Ali Çemberci ve arkadaşları böyle bir dönemi yaşadılar gençliklerinde. Güçlü bir dayanışma kurdular. Üniversite öğrencilerinin sivil toplum kuruluşlarında ve bir üst kuruluşu olan MTTB’de de birliktelikleri güç kazandı.

Yaprak’tan Ötüken’e, Veznecilerden Nuruosmaniye ve Beyoğlu’na

Dursun Ali Çemberci Vezneciler Caddesi üzerinde bir grup arkadaşıyla birlikte Yaprak Kitapevi’ni kurdu. Biraz ilerisinde ise Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Kitap Kitapevi vardı. Fen Fakültesi’nin karşısındaki bu mütevazi kitapevi üniversite gençliğinin mektebi gibi olmuştu. Zemin kattaki bu yayınevine birkaç merdivenle inilirdi. Daha sonra Ötüken Yayınevi ismini alacak olan bu girişim önemli kitap yayını da gerçekleştirdi. Sezai Karakoç’tan  İslamın Dirilişi, Necip Fazıl’dan Ulu Hakan Abdülhamid Han, Peyami Safa’dan Sözde Kızlar, Bir Tereddüdün Romanı benim de o yıllarda tanıştığım, okuduğum yayınlarıydı. Yaprak Kitapevi daha sonra Ötüken Yayınları olarak Cağaloğlu Nuruosmaniye Caddesine taşındı. Halen de Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde faaliyet gösteriyor.

Toplantıda MTTB eski başkanları Rasim Cinisli ve İsmail Kahraman da vardı. Ailesinden fazla hep arkadaşlarının yanında olduğunu hatırlatan Alaattin Koçak “Sürtüşmelerde karşı gruba Dursun Ali Çemberci arkadaşımızı öne çıkartarak gösterir ve geri çekerdik. Kavgada son bulurdu. Korkarlardı bu delikanlıdan”

Bu Kardeşlik İrsi Kardeşlikten De Öte

Vali Aslan Yıldırım Dursun Ali Çemberci’nin dostluğunu anlattı ve önemli bir vatansever insan olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel ise “Dursun Ali Çemberci herkesi doyurdu, üzerinde kul hakkı yoktur. Kulis falan bilmezdi. Hasbiydi. Kararlıydı. Yaprak Kitapevi’nin birlikte kurmuştuk. Osmanlıca eser yayınladık. Mekanı cennet olsun.”

Kızı da konuştu Dursun Ali Çemberci’nin ve babasını anlattı. Duygusal anlar yaşandı. Ruhuna Kur’an tilavet edildi. Ardından helvası dağıtıldı ve fatihalar okundu.

Genç iken hasbi olarak kurulan dostluklar, birliktelikler, ortak mücadeleler, irsi kardeşliğin bile yanında cılız kaldığı gerçek kardeşliği ortaya çıkarıyor. Dursun Ali Çemberci ve arkadaşları buna bir örnek.

İncir Ağacı

Sonsuza kadar sürecek olan bir döngüdür mevsimler. Her mevsim emsalsiz güzelliklere sahiptir. Kendine özgü çiçekleriyle, meyveleriyle yaşantımızı renklendirirler.

Köyden kente ağaçlar, her mevsimin güzelliğine güzellik katarlar. Ağaçlar gövdeleriyle, meyveleriyle, gölgeleriyle anılarımızın önemli simgeleridirler.

İki ağaç biraz farklıdır diğerlerinden, başlarına buyrukturlar. Biri incir ağacıdır. Güzelim bahçeyi, tarlayı bırakıp, taşların duvarların arasından kıyısından fışkırırlar. Diğeri de nerede çıkacağına kendi karar veren, taşlık, mezbelelik ve bakımsız kuytularda boy gösteren çakal eriği ağacıdır.

Yazının başlığı incir ağacına gelince, ezelden beri bilinen dört beş ağaçtan biridir. Bunlardan biri de elma ağacıdır.

İncir üç büyük semavi dinin de kutsadığı cennet ağacıdır. İncir, elmanın yoldan çıkardığı Havva ve O’nun da suça sürüklediği Adem’in cennetten kovulduklarında yapraklarıyla  onların edep yerlerinin örtüsü olmuştur.

İncirin anavatanı Anadolu’dur tarih boyunca incirle ilgili pek çok yazıt, belge ve hikâye vardır.

Mısır’ın fettan kraliçesi Kleopatra’nın en gözde meyvesi incirmiş. Muğla ilimiz dolaylarında Mısır’a gönderilen incirlerin değeri çok yüksekmiş. Bu özel incir sepetinden çıkan yılan kraliçenin yaşamına son vermiş.

İncirin kalsiyum, demir, magnezyum, fosfor, B grubu vitaminleriyle A ve C vitamini içermesi nedeniyle eski Yunan’da atletlere ve savaşçılara verildiği bilinmektedir.

İncirin uzmanlara göre günümüzde yediyüzelli çeşidi bilinmektedir. Eskiden hemen her evin bahçesinde bir incir ağacı bulunurdu. Ancak ağaç, evin en uzak köşesinde olmasına özen gösterilirdi. Çünkü, incir ağacının kökleri çok güçlü ve yayılmacı bir karaktere sahip olduğundan evler için tehlike oluştururdu. Onun için halk, ocağına incir ağacı dikilmesi diye bir sözü kullanır olmuştur.

Günümüz Türkiye’sinde özellikle kurutmalık sarı incir (sarı lop) çok önemli bir ihracat (dış satım) kaynağıdır. Bu tür incir Ege bölgesinde yetişmektedir. Türkiye, dünya kuru incir piyasasının oluşmasında en önde gelen ülkelerden biridir.

Çeşitli uzmanlara göre, İncirin diğer bir özelliği ise, vücudu yıpratan önemli hastalıklardan sonra hızlı şekilde hastanın  iyileşmesine yardımcı olmasıdır.  İnsana güç ve kuvvet veren bir meyve olan incir fiziksel ve zihinsel açıdan da  vücuda, fayda,  enerji ve güç sağlar.  Ayrıca incir, astım, öksürük ve soğuk algınlığı gibi durumlarda da tedaviye yardımcı olarak önerilmektedir.

Adem ile Havva’ya  ilk günahı işleten   elma ile ilgili düşünceleri de aktarabilmek ümidiyle  inciri, ayvası,  narı, elması, armudu ve kestanesiyle renklenen, tadlanan mutlu zamanlar dilerim…

 

Dinler Arası Diyalog

Dinler arası diyalogun bütün insanları döndürme ve Hıristiyanlaştırma olduğu bizzat Vatikan kaynaklarına göre ortaya çıkmaktadır. Dinlerin eşitliği aralarındaki farkların ayrıntı olduğu iddiaları maksatlıdır. Yüce Peygamberimizin son Peygamber İslam dininin de son din olduğunu kabul etmeyenlerle neyin diyalogunu yapacaksınız. Müslümanlar kutsal kitaplarında peygamberimizden önce gelen bütün peygamberlere inanırlar ve onların  varlığını kabul ederler.

Ancak yüce Allah tarafından önce Musevilik sonrada Hıristiyanlık devrini tamamladığı için son peygamber olarak Hz. Muhammet gönderilmiş ve kendisine son kitap Kuran-ı Kerim indirilmiştir. Bundan sonra başka peygamber ve kitap gelmeyeceğine göre diyalog olması için Musevilerin ve Hıristiyanların Allahın emri olan bu gerçeği kabul etmeleri gerekmektedir. Yani Musevilik ve Tevrat, Hıristiyanlık ve İncil Allah tarafından kaldırılmış, yerine hakdin İslam dini ve onun kitabı Kuran-ı Kerim gönderilmiştir.

Türk Milletini Avrupalıların esiri, Hıristiyan ve Yahudilerin kölesi yapmak istiyorlar. Avrupa Birliğine girebilmek için dinler arası diyalog adı altında İslami değerleri ve İslami hiçe sayarak BELEKTE HAVRA KİLİSE ve CAMİ yaptırıldı. Açılışa Sayın Başbakanımız katıldı.

Avrupa medeniyeti Hıristiyan medeniyeti diye bir medeniyet yoktur. Yalnız bir Yahudi serveti vardır. Bankalara ve keselere sahip olan Yahudiler, medyasıyla fakirlere hükmeden, ticaretiyle dünyayı giydiren onlar, dünyayı yediren onlar, harp eden, sulh yapan onlar, ağlatan güldüren onlar, hatta sessizce dünyayı döndüren onlar.

Dinler arası diyalog bahanesiyle artık Türkiye’de Museviler ve Hıristiyanlar misyonerlik faaliyetlerini çok rahat sürdürebiliyorlar. İstedikleri yerde kimseye sormadan, izin almadan ibadetlerini yapabiliyorlar. Dini kıyafetleriyle dolaşıyorlar. Artık işi daha da ileri götürüp Anadolu’nun değişik yerlerinde camilere girip ayin yapıyorlar. Kimse bunlara karışmıyor. Laiklik elden gitti diyemiyorlar. Yoksa laiklik sadece Müslümanlar için mi geçerlidir. Papaz Barthotosneos ekumenliğini ilan etti. Kimse bu papaza hesap sormadığı gibi bazı çevrelerce de alkışlandı.

Belekteki Cami, Kilise ve Havranın din adamları hiç cemaatleri olmadığı için kendi aralarında sohbet ederek vakit geçiriyorlarmış. OFLU hoca diğerlerine bir teklifte bulunmuş biz kendi aramızda bir diyalog kurduk ancak Allah’a yakınlığımızı da ispat edelim demiş. Papaz ve Hahambaşı da nasıl olacağını sormuşlar. Oflu hocada siz Amerika’ya yakınsınız onun koruması altındasınız. Hepimiz için 100’er bin dolar isteyin Amerika bu parayı gönderince paranın ne kadarını Allah için vereceğimizi ispat edelim demiş Amerika’dan para istenmiş ve 300 bin dolar gelmiş OFLU hoca papaza ” yüzbin Doları al ve Allaha ne kadar vereceğini ispatla demiş. Papaz 100 bin doları almış ve ” ben büyük bir çukur kazar içerisine girerim. Yüzbin Doları havaya atarım çukur içerisine düşenler benim dışarıda kalanlar Allahın olsun” demiş. Papaz Dolarları havaya atmış, paralar çukur içerisine düşmüş. Ancak 5- 10 Dolar dışarıda kalmış. OFLU hoca Hahambaşına dönmüş şimdi sen Allah’a ne kadar dolar vereceksin ispatla demiş. Hahambaşıda bir çizgi çizmiş ve tam ortasında durmuş ” ben bu paraları havaya atarım çizginin üzerinde kalanlar Allah’ın gerisi benim” demiş. Çizgi çok ince çizildiği için 3-5 Dolar çizginin üzerinde kalmış. Gerisini Hahambaşı almış. OFLU hocada yüzbin Doları almış Papaz ve Hahambaşına dönerek ” Allahın hikmetinden sual olunmaz, ben paraları havaya atarım yüce Allah istediği kadarını alır yere düşünler bana kalır” demiş.  

Kesinlikle alınmayacağımız Avrupa Birliği için verilen tavizler Türk insanının diniyle ve inançlarıyla alay etme noktasına gelmişler. Bu tavizleri verenler artık uyanmaya başlamış, Avrupa Birliğinin bizi kabul etmeyeceğinin farkına varmışlardır.  

Yüce Allah yöneticilerimize Oflu hoca kadar uyanık olmayı nasip etsin.

Sıcak Ramazan Aylarındaki Soğuk Tehlike

0

Ramazan ayının yazın en sıcak ve  uzun günlerine rastlaması sonucu doğal olarak insanlarda açlık, daha şiddetli de susuzluk ve hararet oluşuyor. Bu duygu ile bilhassa iftarda yemeklerin yanında soğuk içecekler çok tüketiliyor. Tıp asitli içeceklerin kullanılmamasını, su dahil hiç bir içeceğin soğuk içilmemesini tavsiye etse de; insanlarımız sıcağın verdiği hararetle bu tavsiyelere aldırmadan yemek arası ve sonrası soğuk içecekleri çok fazla tüketiyor.

Sıcak yiyeceklerle soğuk içeceği  karıştırmanın diş sağlığı açısından da çok büyük mahzuru var. Nasıl ki bir cam parçasını ateş üstünde ısıtıp sıcak olarak soğuk su altına tuttuğunuzda cam çatlıyorsa; aynı şekilde diş minelerimizde sıcak yiyecekleri çiğnerken ısınıyor, hemen soğuk içecek alınırsa ani temasla mine çatlıyor ve oradan da çürümeye başlıyor. Porselen diş kaplamaları da böyle durumlardan aynı şekilde etkilenip, çatlayıp yerinden atıyor.

Yiyecek ve içecek olarak sıcak ile soğuk olanı hemen arka arkaya almamalıyız. Sağlığımız için en uygunu içecekleri ılık tüketmek, hiç olmazsa normal  ortamda bekletilmiş içecekleri tüketmek. Eğer sıcak yiyeceğin yanında soğutulmuş içecek veya yiyecek de alınıyorsa, arada biraz beklenmeli ki ağız içimiz normal ısısına yaklaşsın. Ramazanla birlikte ön dişlerde mine çatlaması veya diş kaplama şeklindeki protezlerin kırılma vakaları artınca bu açıklama zaruri oldu.

İlahiyatçı ve Hukukçu, İstanbul Eski Milletvekili İhsan TOKSARI İle İslam’ın Temel Meselelerini Konuştuk

 

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam! Sizinle idrak etmekte olduğumuz mübârek Ramazan ayı vesilesiyle, İslam’ın temel meselelerini konuşalım istiyorum. Temel meselelere, İslam’ın kaynaklarından başlayalım.

İhsan TOKSARI: Allah Teala (cc) şöyle buyuruyor:
‘Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için Kitab’ı (Kur’an’ı) gerçekten biz gönderdik.’ (Nisâ Suresi, Âyet: 104)
O halde İslam’ın birinci kaynağı Kur’dan-ı Kerim’dir.
Kur’an, Allah (cc) tarafından Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’e vahiy yoluyla gönderilmiş Allah kelamının toplamıdır.
Tariften anlaşıldığı gibi, Kur’an-ı Kerim, vahiy yoluyla Peygamberimize gönderilmiştir. Vahiy geldiğinde Allah Rasulü’nün etrafıyla münâsebeti kesilir. En soğuk günde bile olsa, buram buram terler, etrafı ile hiç konuşmazdı. Vahyi getiren gittiğinde, kendisine bildirileni asla unutmazdı. Hemen, vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Gelen âyetlerin Kur’an’da hangi sureye, nereye yazılacağını Allah Rasulü tâyin ederdi.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Peygamber Efendimizin okuma yazma bilmediği biliniyor. Bu durumun bir hikmeti, sebebi olsa gerek

İhsan TOKSARI: Elbette. Eğer Peygamberimiz okuma yazma bilseydi, ‘başka insanlardan aldı’ denirdi. Böyle iftiralara meydan vermemek için Allah (cc), Peygamberi’ne, okuma, yazmayı öğrenme imkânı vermemiştir. Ankebut suresi 48. âyette Allah, söyle buyuruyor: ‘Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı.’

Allah tarafından gönderilen âyetler taşlara, düz ağaç parçalarına, derilere, papürüs kağıtlara yazılıyor, hâfızlar ezberliyor, isteyenlere vahiy kâtipleri yazıp veriyordu. Her Ramazanda Peygamberimiz ve Cebrail camide dinleyenlerin huzurunda o zamana kadar indirilen âyetler Ramazan’da mukabele şeklinde okunuyordu.  Ancak; Peygamberimiz yaşadığı müddetçe yeni âyetler geleceğinden bu âyetler, iki kap (kapak) arasına alınmamıştı. Peygamberimizin vefatından kısa bir müddet sonra yalancı peygamberlerle savaşırken yetmiş kadar hâfızın şehid olması üzerine Hz. Ömer (ra), Kur’an-ı Kerim yazılı yaprakları toplatılıp iki kap (kapak) arasına alınmasını, ileride zayi olacağından korktuğunu beyan etti. Halife Hz. Ebu Bekir’de kabul etti. Yüzlere hâfızın ezberinde vahiy kâtiplerinde yazılı olduğu halde her âyeti Peygamberimiz’in huzurunda vahiy kâtiplerinden yazdırıp aldıklarına dair iki şahid getirmeleri istendi.

On binleri geçen şahidler, hâfızlar, vahiy kâtiplerin huzurunda esasen yazılı fakat iki kap arasında olmayan Kur’an-ı Kerim, iki kap arasına alınmış ve Hz. Ebu Bekir’e, O’nun vefatı üzerinde Hz. Ömer’e ve O’nun da vefatı üzerine Hz. Hafsa (ra)’ya geçmişti. Hz. Osman (ra) bunu tensih ederek, çoğaltarak çeşitli büyük İslam şehirlerine göndermişti.
Dünya tarihinde Kur’an’ın iki kap arasına alınmasında ve korunmasında gösterilen ihtimam, hiçbir dinî kitaba gösterilmemiştir. Asırlar boyunca yüzbinlerce hâfız Kur’an’ı ezberlemişlerdir. Bugün milyonlarca hâfız vardır. Bir oturuşta Kur’an-ı Kerim’i baştan sonuna kadar hiç hata yapmaksızın okuyan hâfızlarımız vardır.

Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette O’nu biz koruyacağız.’ (Hicr suresi 9. âyet) Yüce Allah, Kur’an’ı koruyacağına ait bu âyette garanti vermektedir. Ama gökten melekler göndererek değil, Kur’an’ı hıfzeden, korunması için gayret gösteren mü’minler sebebiyle olmaktadır. İşte bunun içindir ki bizim ecdadımız, Şeyhü’l İslamlığa bağlı ‘Mushafları inceleme heyeti’ adında bir müessese kurmuşlardır. İslam âleminde basılan her Kur’an’ın, bu heyetin tetkikinden geçirilmesi ve ‘doğrudur’ kararı verilmeden basılmaması emredilmiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra da bu müessese, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde korunmuştur. İşte ecdadımızın bu hassasiyeti, Kur’an’ı hıfzedenlerin çokluğu ve Yüce Allah’ın garantisiyle bu zamana kadar hiçbir kelimesi değişmeden günümüze kadar gelmiştir.
Oğuz ÇETİNOĞLU: İslam’ın birinci ve en önemli temel kaynağı Kur’an-ı Kerim vahiy yoluyla geldi, yazıldı ve değiştirilmeden günümüze kadar geldi.
Teşekkür ederim Hocam. İkinci kaynağa geçebilir miyiz?

İhsan TOKSARI: İslam’ın ikinci kaynağı sünnettir. Zamanımızda aydın geçinen veya aydın geçinenlere yaranmak isteyen kimseler, İslamî kaynakları çok yanlış yorumlara tabi tutuyorlar. Bunlara en cazip gelen yorum da şudur:
‘Kur’an, Allah kelamıdır. Kuru, yaş ne varsa Orada hepsi vardır. O halde Kur’an bize yeter. Kur’an’da olmayan hiçbir emri kabul etmeyiz. Peygamberin hadisleri, müctehidlerin mezhepleri bizi bağlamaz.’ Derler. Arapça’yı öğrenip İslamî kaynakları incelemeyenlere bu görüş çok cazip (çekici) gelmektedir. Bu görüşte olanlar, peygamberimizin hadislerini reddederler, mezhep imamlarını kabul etmezler. Halbuki bunlar, Kur’an’ın içindeki esasları bilseler, hatta Kur’an meallerini iyice inceleseler, Peygamberimize itaati, O’nun talimatı dairesinde yani Allah’ın emri çerçevesinde olduğunu anlarlar. İşte Yüce Allah’ın buyruğu: ‘Kim Rasul’e (Muhammed’e) itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.’ (Nisâ suresi, 80. âyet)
Her Allah’ı seven Yüce Peygamberimiz’e tabi olmak mecburiyetindedir. (Rasulüm) de ki:
‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ (Âl-i İmran suresi, 31. âyet)

Kur’an’a, Allah’a inanıyorsa Allah Rasulü Muhammed (sav)’in verdiğini (emirlerini) alacak, yasak ettiğinden de kaçınacak. ‘Rasulün (Hz. Muhammed’in) verdiğini (emir ve atıyyeleri) alınız. Size neyi yasak ediyorsa sakınınız.’ (Saff suresi, 9. âyet)
Bu âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre Peygamberimize itaat etmeyi ona tabi olmayı ve her emrettiğini yapmayı bize Yüce Allah bildirmiştir. Peygamberimiz zaten kendiliğinden hiçbir cümle uydurmamış, Allah O’na ne bildirmiş ise onu beyan etmiştir.
Hadislerin toplanmasında gösterilen titizliği bilselerdi, yüce Peygamberimizin hadislerine asla itiraz etmezlerdi.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hadislerin nasıl toplandığı hakkında bilgi lütfeder misiniz?

İhsan TOKSARI: Hadislerin sıhhat derecesini tespit edebilmek için gösterilen titizlik dünyada eşi görülmemiş olaydır. Her hadisin sıhhat derecesini tespit için aylar, yıllar sarf edilmiş; sahih hadis ile sahih olmayan hadisler ayırt edilmiştir. Ayrıca hadisleri Peygamberimizden nakleden şahısların her türlü hareketlerini tespit etmişlerdir. Tarihte ilk defa ilim ve söz nakledenler için bir ilim dalı meydana gelmiştir. Bu ilim dalı,  ‘ilm-i nakd-i rical / insanların ilim ve hadis nakletme ilmi’ olarak adlandırılır.
Şunu kesin olarak bilmeliyiz ki Kur’an’ı en iyi bilen Peygamberimizdir. Kur’an’ın en büyük tefsiri de Peygamberimizin mübârek hadisleridir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: İslam’ın ikinci kaynağı olan sünneti kısaca nasıl târif etmek gerekir?

İhsan TOKSARI: Peygamberimiz (sav)’in sözü, hareketi ve huzurunda yapılıp da itiraz etmediği takrir, sünneti meydana getirir. Böylece üç türlü sünnet meydana gelir: Kavlî sünnet, fiilî sünnet, takrirî sünnet.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Bunları açıklar mısınız Hocam?

İhsan TOKSARI: Kavlî sünnet: Peygamberimiz (sav)’in sözleri, emirleri, öğütleridir.
Fiilî sünnet: Peygamberimiz (sav)’in hâl ve hareketleridir.
Takrirî sünnet: Peygamberimiz (sav)’in huzurunda başka birisi bir söz söyler veyahut bir hareket yapar, Allah Rasulü itiraz etmezse, kabullenmiş sayılır. Buna da takrirî sünnet denir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Peygamberimizin sünnetlerini kabul etmeyenlerin durumu nedir?

İhsan TOKSARI: Allah Rasulü’nün sünnetini kabul etmeyenler ya İslam’ı bilmiyorlar veyahut kasten İslam’ı bozmak isteyenlerdir. Peygamberimiz bize bildirmese Kelime-i Şehadet’ten sonra gelen namaz, daha sonra gelen zekâtı nasıl vereceğimizi bilemezdik. Cenabı Hak, Kur’an’da birçok ayetlerde namazı emreder fakat nasıl kılınacağını, şekillerini bildirmez. İşte nasıl kılınacağını, şekillerini bize Allah Rasulü (sav) bildirmiştir. O’na da Allah’ın emri ile Cebrail (as) tatbikatı ile bildirmiştir. Allah Rasulü (sav) namazı öğrendiği gibi kılmasaydı biz namazı nasıl kılacaktık? O öğrendiği gibi kıldı, biz de O’ndan gördüğümüz şekilde kılıyoruz. Çünkü Peygamberimiz şöyle buyurdu: ‘Benden gördüğünüz gibi namaz kılınız.’

Yine Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) beş vakit namazı emrediyor. Fakat her vakitte kaç rekât namaz kılacağımızı bildirmiyor. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört rekât farz olduğunu bildiren ve tatbik eden âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Peygamberimiz’dir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) zekât verilmesini emrediyor ancak miktarlarını bildirmeyi Peygamberimize bırakmıştır. Peygamber altın, gümüş, deve, koyun, sığır ve diğerlerin de miktarlarını bildirmiştir. Hülasa, Allah Rasulü’nün hadislerini, sünnetlerini kabul etmeyen ne namaz kılabilir, ne de zekât verebilir! Hatta Kur’an da Allah, rükû, secde gibi amelleri emrediyor ancak namazda bunları nasıl yapacağımızı bildirmiyor. Bunu bildiren tatbikatıyla bize gösteren yine Yüce Peygamberimiz (sav)’dir.

Aslında Peygamberimiz gezen, dolaşan, yaşayan canlı Kur’an’dı. Çünkü Kur’an’daki Allah emirlerinin, insanlara canlı olarak gösterilmesi gerekiyordu. Böylece ilahî emirler yüce Peygamberin tatbikatında tecessüm etmişti. Nitekim tabiinden (ashabı gören, peygamberi görmeyen) birkaç Müslüman, Hz. Aişe (ra)’ye sordular. Ey Allah Rasulü’nün hanımı, mü’minlerin annesi, biz peygamberimizi görme şerefine nail olamadık. Peygamberimizin ahvali nasıldı? Bize anlatır mısınız? Hz. Aişe (ra) şöyle buyurdu: ‘Siz Kur’an’ı okumuyor musunuz? O’nun ahvali, ahlakı Kur’an’ın ta kendisi idi. Dolaşan, yaşayan canlı Kur’an idi.’

Oğuz ÇETİNOĞLU: Kur’an dışında kaynak kabul etmeyen kimselerden bir kısmı da hadislere inanmayışlarının gerekçesi olarak hadislerin, Peygamberimiz (sav)’in zamanında yazılmamasını gösteriyorlar.

İhsan TOKSARI: Evet, Allah Rasulü’nün hadisleri, Peygamberimizin yaşadığı müddetçe yazılmadığı doğrudur. Çünkü Kur’an ile karışmasın diye bizzat Peygamberimiz hadislerinin yazılmamasını emretmiştir. Ancak Abdullah b. Amr el-As (ra) gibi birkaç şahsın yazmasına müsaade etmişti. Ancak Peygamberimizin vefatından kısa bir müddet sonra toplanmaya başlanmıştır. Nakleden şahıslar ve hadisler metinlerinin sıhhat derecesi için gösterilen hassasiyet dünyada, Kur’an-ı Kerim dışında  hiçbir esere gösterilmemiştir. İcabında tek bir hadisin sıhhatini temin için seneler harcanmıştır. Peygamberimizin arkadaşları (ashabı) Allah Rasulü’nün her türlü söz ve hareketlerini tespit ediyorlardı. Nasıl namaz kıldığını, nasıl abdest aldığını ve insanlara karşı davranışlarını tespit ediyorlardı.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Konuya şüpheyle bakanlar için Peygamberimiz Efendimizin hareketlerini tespit ederken gösterilen titizliği bir örnekle anlatmanız mümkün olur mu?
İhsan TOKSARI: Abdullah b. Ömer (ra) Peygamberimizin her hareketini tespit edenlerdendi. En küçük detayları bile… Peygamberimizle beraber hacca gitmişti. Bütün incelikleri öğrenmişti. Seneler sonra hacca giderken bir mevkiye gelince döndü. Geriye baktı. Yanındakiler niçin böyle yaptığını sordular. O da ‘Allah Rasulü (sav) buraya gelince döndü. Geriye baktı. Ben de Yüce Rasule ittibaen böyle yaptım’ dedi.

Yine Abdullah b. Ömer (ra) hacca giderken yolda bir ağacın yanına gelince şöyle dedi: ‘Durun, bu ağacın altında uyuklayacağım. Çünkü Allah Rasulü (sav) bu ağacın altında uyuklamıştı.’

Peygamberimizin mübârek arkadaşları, bu hassasiyeti gösterdiği gibi tabiîn (ashabı gören (Müslümanlar) ve tebe-i tabiîn (ashabı göremeyip, tabiîni gören) de bu hassasiyeti göstermişti.
Esasen Peygamberimiz’in vefatı ile hadislerinin yazılması sırasında, hadis olduğu söylenen sözler, üç dört kişinin belgi süzgecinden geçirilirdi. Bu üç-dört zatın hayatı incelenirdi. Bunlar hayatlarında bir defa yalan söylemişlerse, bu zincirde bulunanlardan birisinde fısk u fücur varsa, unutkanlık varsa, ahlakında bozukluk varsa onların rivâyetleri muteber değildi. İnsanları aldatan kimselerden hadis alınmadığı gibi hayvanları aldatan kimselerden bile hadis alınmazdı.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Muteber hadisleri toplayan âlimlerden de söz eder misiniz Hocam?
İhsan TOKSARI: İslam dünyasında en muteber hadisleri toplayan İmam-ı Buharî’nin (Sahih-i Buharî) kitabıdır. Bu kitabı hazırlamak için yirmi sene uğraşmıştır. Bu kitapta mükerrer sekiz bin hadis bulunmaktadır. Her hadis için aylarını, yıllarını vermişti. Maddî bakımdan sıhhatini tetkikten sonra her hadisi kitabına almadan önce iki rekât istihare namazı kılar; manen Allah Rasulü ile irtibat kurar, tasdikini alır, ondan sonra kitabına alırdı.
Sahih-i Buharî’den sonra Sahih-i Müslim, Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Neseî, Sünen-i İbni Mâce de böyle titizlikle hazırlamıştır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hadislerin sıhhat derecesine göre sınıflandırılması nasıl?

İhsan TOKSARI: Sahih, hasen, zayıf olarak derece verilmiştir. Uydurma hadislere ‘mevzu’ denmiş ayrı kitaplara yazılarak Müslümanlar ikaz edilmiştir. Bu suretle İslam’ın esasları korunmuştur.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hadisler aynı zamanda ‘Kur’an-ı Kerim’in en mükemmel tefsiri’ olarak kabul ediliyor

İhsan TOKSARI: Evet! Çünkü Kur’an’ın bir kısım âyetleri kısadır. İzaha ihtiyacı vardır. En güzel tefsir eden de yüce Peygamberimizin hadisleridir.
Peygamberimiz (sav), Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali tâyin etti ve sordu:
– Bu görevini yaparken ne ile hükmedeceksin?
Muaz (ra) şöyle dedi:
– Allah’ın kelamı Kur’an ile.
– Onda bulamazsan?
– Senin sünnetinle.
– Onda da bulamazsan?
– (Kur’an ve Sünnete uygun) reyimle.
Allah Rasulü şöyle buyurdu:
-Rasulün rasulünü (benim elçimi) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.

Oğuz ÇETİNOĞLU: İslam’ın üçüncü kaynağına gelmiş olmalıyız…
İhsan TOKSARI:
İslam’ın üçüncü kaynağı İcma’dır. İcma; Bir devirdeki İslam âlimlerinin bir konuda ittifak etmeleridir. Fikir, rey birliği yapmalarıdır. Bazı konularda Kur’an ve hadiste açıklık olmayabilir. O konuda açık bir hüküm olmayabilir. İşte böyle durumlarda İslam âlimleri, Kur’an ve hadis felsefesine ters düşmeyecek bir hükümde ittifak eder, birleşirse buna ‘İcma’ denir. En büyük icma da, ashabın icmaıdır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve İbni Mes’ud gibi ashabın ileri gelenleri bir konuda birleşmişlerse, buna kimsenin itiraz hakkı yoktur. Çünkü İslam’ı, bizzat kaynağından, Allah Rasulü’nden öğrenmişlerdi. Allah Rasulü’nün nuru ile nurlanmışlardı. Bu seçkin Müslümanların hataları, eksikleri olmuşsa, Allah Rasulü tarafından düzeltilip kemale erdirilmişti. Yüce Allah’ın kemale erdirdiği Peygamberimiz, onları kemale erdirmişti.

Allah Rasulü’nün terbiye tezgâhından geçen ashab (ra), insanlar arasında peygamberden sonra en yüksek dereceye ulaşmışlardır. Fikirde, idrakte zirveye çıkmışlardı. Her biri dünyayı aydınlatacak şuura, fikre sahipti. Bunların bir araya gelip hatâda birleşmeleri imkânsızdı.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Galiba dördüncü kaynağa geldik…
İhsan TOKSARI: Evet! Dördüncü kaynak, ‘Kıyas’ olarak isimlendiriliyor. Kıyasın lügat manası ölçmek, karşılaştırmak mukayese etmektir. Şer’î manası: Kur’an, sünnet ve icmada bulunmayan meseleler konusunda Kur’an ve sünnetle mukayese ederek yeni hüküm çıkarmaktır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Birkaç örnek verebilir misiniz Hocam?

İhsan TOKSARI: Kur’an’da şarap (hamir) haram kılınmıştır.  Üzümden yapılan alkollü maddeye şarap denir. Arpadan, hurmadan diğer maddelerden de alkollü içki yapılmaktadır. Bunlar hakkında ne diyeceğiz? İşte burada haram edilen şarap ile yeni içkileri mukayese edeceğiz. Şarabın haram edilme sebebi, insanı sarhoş eden, alkol var ise bunların da haram olduğuna hükmedeceğiz. Aynı mukayeseyi Allah’ın Rasulü, bizzat yapmıştır. Yemen’den bir heyet geldi: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Bizim ülkemizde ‘Nebiz’ isminde bir içki içilmektedir. Hurma suyundan yapılmaktadır. Bu da haram mıdır?’
Allah Rasulü şöyle buyurdu: ‘O da sarhoş ediyor mu?’ Onlar da dediler ki: ‘Evet, sarhoş ediyor.’ Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: ‘Her sarhoş edici şaraptır ve her türlü şarap haramdır.’ Bu sebeple sarhoş eden her alkollü içki haram kılınmıştır.

Ancak bu kıyası herkes yapıp hüküm çıkartamaz. Gerçek manada kıyas yapabilmek için İslam hukukunu (fıkhî kaideleri) çok iyi bilmesi lazımdır. Hüküm çıkarma metodunu, mantık, belagat, fesahat gibi ilimleri, Arapça’yı çok iyi bilmesi, Kur’an ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerini çok iyi tetkik etmesi gerekir.

İslam tarihinde bu ilimleri bilen İslam âlimleri, müctehidler yetişti. Kur’an ve sünnet ölçülerine uygun bir çok hükümleri mukayese yoluyla koydular. Binlerce müctehid arasında temayüz eden dört büyük müctehid vardır: İmam-ı Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel. Bunların dışında pek çok müctehid yetişti. Fakat bunlara uyan kimse olmadı. Ehl-i sünnet mensupları bu dört imama uydu.
İtikatta ise İmam Maturidî, Ebul Hasen Eş’arî’dir.
Bizim (yani Türkiye’de Türklerin büyük çoğunluğu) amelde İmam-ı Azam Ebu Hanife, itikatta ise İmam Maturidî’ye tâbiyiz.
Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam, yeri gelmişken dört mezhep hakkında kısaca bilgi lütfeder misiniz? ‘İslam bir olduğu halde bu dört mezhep neden çıktı?’ Diyenler var.

İhsan TOKSARI: Kur’an-ı Kerim ve hadis ilimlerini bilmeyenler böyle acayip sorular sorarlar. Arapçayı çok iyi bilmeyenler, niçin böyle olduğunu anlamazlar.
Şunu kesin olarak bilmemiz gerekir ki, bu dört imamın   (müctehidin), İslam’ın ana prensiplerinde ihtilafları yoktur. Mesela beş vakit namaz, oruç, hac, zekât esaslarında ittifak hâlindedirler. Ancak teferruatta, ayrıntılarda ihtilaf etmektedirler.   Bu ihtilaf, Kur’an ve hadisin tefsirinden meydana gelmektedir. Çünkü Arapça’da, bir kelime bir edat hatta bir harf çeşitli manâya gelmektedir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Örneklemek mümkün mü?

İhsan TOKSARI: Tabii: Maide suresinin 6. Ayetinde abdestin farzlarını beyan eden Allah (cc); ‘Başınızı meshediniz (Vemsehû biruûsiküm) ‘ emrini eriyor. Ayetteki (bi ruûsiküm) de (b) harfinin çeşitli manâsı var: İmam-ı A’zam’a göre fiili -lazımı müteaddi- (aktif yapar) başın dörtte birini meshederse farz yerini bulur. İmam Şafii’ye göre (b) azınlık manâsındadır, başın az kısmını meshetmekle farz yerini bulur. İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel’e göre istila (kaplama) manasınadır, başın hepsini meshetmesi farzdır. Buna kaplama mesih denir.
Hatta bir kelime zıt manaya gelmektedir. Bakara suresinin 228. ayetinde Allah (cc) şöyle buyurur: ‘Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kuru beklerler.’
Buradaki (kuru) kelimesi (kar’i) kelimesinin çoğuludur. Kar’i kelimesi, hem kadınların aybaşı hâline ve hem aybaşından temizlenme manasınadır. Araplar bu iki manâda da kullanmaktadırlar.

Buna benzer iki zıt manaya gelen her lisanda bulunmaktadır. Türkçede işte örneği: ‘Cırlamak’ kelimesi Azerbaycan lehçesinde çok güzel şarkı söylemek manasınadır. Türkiye Türkçesi’nde ise bu kelime kötü manâda kullanılmaktadır. İşte bu sebeple mezhep ihtilafları olmaktadır. Bu kar’i kelimesinin aybaşı manâsına geldiğini İmam-ı Azam Ebu Hanife kabul etmektedir. İmam Şafii ise aybaşından temizlenme hâli olarak almaktadır. İki manaya kullanıldığı için ikisi de Kur’an’a aykırı değildir.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Hocam Allah râzı olsun. İzninizle başka bir konuya geçmek istiyorum. Yalnızca detaylarda-teferruatta değil. İslamiyet’te, ana mesele olarak kabul edilebilecek konularda da farklı düşünenler var. Bu nereden kaynaklanıyor. İslamiyet’i bilmiyor muyuz?

İhsan TOKSARI: Allah Teâlâ (cc) şöyle buyuruyor: ‘Biz senden önce de, kendilerine vahiy gönderdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.’ (Enbiya suresi, 7. âyet)
Bugün Müslümanların pek çoğu İslam’ı bilmemektedir. Başımıza gelen çeşitli musibetler, felaketler bu yüzden gelmektedir. Düşmanlarımız, bizim cehâletimiz yüzünden aramıza çeşitli fitne, fesad, nifak ve tefrikalar sokmaktadırlar.

Müslümanların en büyük düşmanı cehâlettir. İslam’ı bilmeyince herkes, Müslümanları kandırıyor. Müslümanların cehâletinden istifade eden çeşitli şer odakları Müslümanları parça parça etmekte ve birbirine düşürmektedir. Hatta İslam namına Müslüman, Müslümanı öldürmektedir. Öyle kandırılıyor ki Müslüman, başka bir Müslüman’ı öldürdüğü için cennete gireceğine inanmaktadır.

Oğuz ÇETİNOĞLU: Bir Müslüman’ın asgarî ölçülerle neler bilmesi gerektiği konusunu, bir başka röportajda ele almak üzere, İslam dünyası ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız Hocam?

İhsan TOKSARI: Hz. Ali (ra)’yi şehit eden kişi, cennete girmek gayesi ile O’nu öldürdü. Hz. Ali (ra) halife olduktan sonra Sıffin savaşı oldu. İki Müslüman ordusunun savaşmasını önlemek için hakem tâyin edildi. Hz. Ali’nin ordusundan bir kısım insanlar hakem tâyinine karşı çıktı; ‘Kur’an varken insanların hakem tâyin edilmesi küfürdür. Bunu yapan Ali, Muaviye, Amr b. As kâfir oldu.’Dediler. Hz. Ali’ye karşı çıktılar. Hz. Ali bunlara nasihat etti. İslam’ın esaslarını anlattı, hakem tâyin etmenin Kur’an’a aykırı olmadığını anlattı. Her türlü izahına, çabasına rağmen ikna edemedi. İsyan ettiler. Hz. Ali de onlarla savaşmak mecburiyetinde kaldı. Bunlara ‘Haricîler’ dendi.

Bunlar; ‘Ali, Muaviye, Amr b. As’ı, Kur’an varken insanları hakem tâyin ettikleri için kafir oldular.’ dediler ve ‘Kim; Ali, Muaviye, Amr b. As’ı öldürürse cennete girer’ dediler.
Aralarından üç fedai seçtiler. İbni Mülcem isimli fedai Hz. Ali (ra)’yı öldürmek için Kûfe’ye gitti. Hz. Ali’yi namaz kılarken şehit etti.

Hz. Ali (ra) peygamberimizin amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı idi. O, çocukken Müslüman oldu. O İslam’ı bilmeyecek de ya kim bilecek? Cehâlet insanları ne hâle getiriyor? Hem de ne cinayetler işlettiriyor. Günümüzde de bu cehâlet sebebiyle Müslüman, Müslüman’ı öldürüyor ve hem de sevap işlediğini sanıyor. Bu sebepledir ki, İslam âleminin nüfusu bir buçuk milyarı aşmasına rağmen Müslüman her yerde ezilmekte, sürünmekte… İşte Bosna, İşte Kosova, İşte Keşmir, İşte Çeçenistan ve işte Filistin ve Irak…

Müslümanlar, paramparça olduğu için Mukaddes Kudüs, İslam’ın en mübârek üçüncü camii olan Mescid-i Aksa, üç buçuk milyon Yahudi’ye esir olur muydu? Müslümanlar uyanık olsalar, bu zilletle katlanırlar mıydı?

Bu günün en dindar gözüken, defalarca hacca, umreye giden Müslümanlar bile bunları düşünmüyor, üzüntü duymuyor, Yahudi esaretinde olan mübârek Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı ziyâret ediyor. Yahudi’ye para veriyor.

Bu sebeple her Müslüman dinimizin ana prensiplerini öğrenmelidir. Bir Müslüman her adımını atarken nereye bastığını görmelidir.  
İhsan TOKSARI’nın kısa özgeçmişi:
1934 yılında Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nin Ceritmüminli Köyü’nde dünyaya geldi. Hâfızlığını Keskin Kur’an Kursu’nda ikmal etti.

1950 yılının Şubat ayında İstanbul’a geldi. 1951-1952 yılına kadar eski medrese müderrislerinden, İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Yener’den ve diğer hocalardan Molla Cami’de okudu.

İmam hatip liselerinin ilk açılısında, bu okulun ilk talebelerinden oldu.
1955 yılında vaizlik imtihanını kazandı. İstanbul’un büyük camilerinde vaaza başladı. İlahiyat ve Hukuk fakültelerinden mezun oldu.

1965-1967  yıllarında Diyânet İşleri Başkanlığı Teftiş Heyeti Başkanlığı yaptı. Tekrar İstanbul ve Trakya bölgesi vaizliğine tâyin edildi.

1973-1980 yılları arasında milletvekilliği yaptı. 1980’den bu yana, İstanbul’da fahrî vaiz olarak hizmet vermeye devam ediyor.