20.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1158

30 Ağustos Zafer Bayramının Düşündürdükleri

0

“Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar (hazırlanmış), idare ve zaferle intaç edilmiş (sonuçlanmış) olan bu harekat, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte bir daha tespit eden muazzam bir eserdir.

“Bu eser, Türk Milleti’nin hürriyet ve istiklal fikrinin layemut (ölümsüz bir) abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evladı, bir ordunun Başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.” (Nutuk, Kemal Atatürk C: II, 11. basılış, İstanbul – 1971, s. 677)

Bir Zafer Bayramı’nı daha geride bıraktık. Her yıl artan bir coşkuyla kutlayacağımız da muhakkak. Bu vesileyle belirteyim ki, 30 Ağustos 1922 zaferini daha iyi anlamanın yolu; behemehal, öncelikle zaferin bizzat başkomutanı olan şahsın kaleminden çıkmış; belgeli büyük bir eser sayılan NUTUK’u okumaktan geçer. Bu ise herkes tarafından kabul edilebilecek bir husustur.

Ama bir şartla; NUTUK’la yetinmeyerek; ona mümasil, ona benzer başka tarih eserlerini ve kaleme alınmış daha nice hatıra kitaplarını da mütalaa edip okumalıdır. Fakat, gel gör ki, NUTUK’a bakış ve yorumlayışlarda yersiz saplantılar var! Kimileri NUTUK’u hiç hesaba katmıyor! NUTUK karşısında keenlemyekün / sanki hiç yokmuş gibi bir tavır alıyorlar! Kimileri de ondan başka, hiçbir kitaba tenezzül etmiyor! Biri ifrat, öbürü tefrit! Yani biri tamamen reddediyor. Öteki; ondan başka kaynakları göz ardı ediyor! Biri yanlış yolda, öbürü çıkmazda!

Evet, Türk İstiklal Savaşı’nı her yönüyle anlamak ve kavramak için sadece Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdığı meşhur NUTUK’u okumak kafi ve yeterli değil. Lakin NUTUK; okunacak diğer yakın tarih eserleri yanında, mutlaka okunması gereken ve hatta başta okunması elzem; kaynak bir eserdir. Üstelik, bizzat Cumhuriyet Tarihi’nin baş mimarı olan Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştır.

Elbette Nutuk’la yetinmemeli. Ancak, Nutuk’suz da kalmamalı. Çünkü, olayların bizzat içinde yer alanların yazdıkları eser ve hatıra kitaplarını v.b. gibi başka yakın tarihe ait kitapları da, mutlaka ve muhakkak gözden geçirmek lazım. Şüphesiz, öncelik; tarihi, tarih yapanlardan dinlemek ve yazdıklarından öğrenmek icap eder.

Fakat, öyleleri de var ki, Nutuk’un; bırakın okunmasına, vitrinlerde boy göstermesine bile tahammülleri yok. Nazara verilmesinden fazlasıyla gocunmaktadırlar! İşte bu gibi ifrat tefritlerden uzak durmalı. Yani, ne sadece Nutuk’la yetinmeli, ne de Nutuk’suz kalmalı. Zira Nutuk; Milli Mücadele’nin önder şahsının; kendisi ve silah arkadaşlarının fiilen yaptıklarını ve yapılanları; bir de kalemle yazıya dökmesi; içinde bulunduğu Türk İstiklal Savaşı’nı bizzat kaleme almasıdır.

Elbette, eksikler olacak, kimi zaman da hissiyatın ağır bastığı durumlar kendisini gösterecekti. Nitekim, bunlar çok tabii ve doğaldır. Eserin bu zafiyetlerini giderecek, mevcut boşlukları dolduracak, kafamızda belirecek istifham ve soruları izale edip giderecek tek çare; başka eserlere de el atmak ve diğer kalem sahiplerine de kulak vermektir.

Çünkü, eser karşısında okur; karar mevkiindeki hakim gibidir. Hakim ve Yargıç ne kadar çok şahit ve tanık dinlerse; vereceği kararda isabet oranı, o derece yüksek olur. İşte Nutuk’a bu gözle bakmalı, baktırmalı. Değerini bu şekilde bilmeli, bildirmeli. Velhasıl, ne Nutuksuz kalmalı, ne de Nutukla yetinmeli. Çünkü:

“Nutuk bir bakıma Türk Devrimi’nin bilançosudur: Atatürk Nutuk’ta 1919’dan 1927’ye

kadar olan dönemde yaşanan acıları, çekilen sıkıntıları gözler önüne sererek gelecek nesilleri

hem bilgilendirmek hem de uyarmak istemiştir… Atatürk’ü ve Türk Devrimi’ni doğru anlamanın birinci koşulu, Nutuk’u anlayarak okumaktır.” (Nutuk’un Deşifresi, Sinan Meydan, 3. baskı, İstanbul – 2009,  s.13)

Çünkü: “Söylev (yani Nutuk), emperyalist güçlerce tutsaklığa sürüklenmek istenen Türk Ulusu’nun  -tarihte az rastlanır olumsuz koşullara karşın-  kurtuluşunun ve Türkiye’nin toplumsal yapısında 1919 yılından 1927’ye değin aşama aşama gerçekleştirilen köklü devrimin, tarihsel belge niteliğindeki en büyük yapıtıdır. Bu yapıt (bu eser), ardı ardına gelen 1911 Trablusgarp (Libya) ve 1912 Balkan Savaşlarıyla 1914’te başlayıp birkaç cephede dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı’nda yenik ve bitik düşmüş, bütün nesnel kaynak ve silahlarından yoksun kalmış Türk Ulusu’nun önüne düşerek üç yıldan çok süren bir bağımsızlık savaşı sonundaki yengi (yani zafer) ile ulusu kölelikten kurtaran adamın kaleminden çıkmış ve bundan 51 yıl önce onun tarafından halka okunmuştur…

“Bu bakımdan Atatürk’ün Söylev’i Türkiye’de 1919’dan sonra gerçekleşen kurtuluşun ve büyük devrimin öyküsüdür. Bu tarihsel ve anıtsal öykü; Batı emperyalizminin sömürüsü altındaki öbür ezilmiş ulusları etkileyip onların günümüze dek süregelen bağımsızlık savaşlarına da örneklik ve önderlik ettiği için, ‘mazlum halkların evrensel önderi’ nitemine (özelliğine) hak kazanan ve böylece dünya tarihinde yeni bir çağ açan adamın, Gazi Mustafa Kemal’in yaşamından en önemli bir bölümü anlatır.

Atatürk’ün büyük özen göstererek hazırladığı Nutuk sıradan bir kitap, ya da sıradan bir söylev metni değildir; Nutuk, devrim önderinin bilimsel bir titizlikle hazırladığı, temelde bir dönemi (1919 – 1927 -tarihleri arasındaki yılları-) anlatan ama aslında gelecek nesilleri uyarmayı ve uyandırmayı amaçlayan çok kapsamlı bir çalışmadır.

“Atatürk Nutuk’ta 19 Mayıs 1919 ile 20 Ekim 1927 tarihi arasındaki olayları anlatmıştır.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, SÖYLEV, Haz: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, C. I, 26. bs. İstanbul, 1994, s. 23’den naklen: Sinan Meydan, Nutuk’un Deşifresi 3. baskı, İstanbul, 2009  s. 30 – 31)

Gönül İnsanı, Günümüzün Dervişi Doktor Şefik Hoca (Postalcıoğlu)

Kendisini 1981 yılında Ankara Numune Hastanesi’nde, bir hastasından kaptığı Hepatit B hastalığının tedavisinde ki hekimliğini yaptığım dönemde, tanımıştım. Hastalığına rağmen güler yüzü, hoş sohbeti, çevresine faydalı olma ve yük olmama gayretindeki titizliği ile meslektaşlıktan dost ve arkadaşlığa giden  bir hatıramız vardır. Kendisi gibi nazik ve zarif eşi Zeynep Hanımı da kliniğimizin kapalı klinik (ziyaret yasaklı) olması sebebiyle tanımıştım. Eşine olan sevgisi ve ona sağlıkçı kimliğinin de verdiği bilgi ve görgü ışığında bu hastalığını şifa ile atlatmasında yardımlarını güzel hatıralar olarak unutamam. Daha sonra önce ben ve müteakiben Dr. Şefik o günkü adıyla İzmit SSK Hastanesi (şimdi ki Seka Hst.) ‘ne mecburi hizmet yükümlüsü olarak atandığımızdan bu arkadaşlığımız ailelerimizi de kapsayacak şekilde otuz yıldır sürmektedir.

Hekimliğini örnek alınacak şekilde yapardı. Hiçbir zaman hastalarına kötü davranmaz, hastaları arasında ayrım yapmaz, muayenehanesinde gördüğü ve sorumluluğunu aldığı hastaları ile hastanesinde ki hastaları arasında farklı davranmazdı. Biliyorum ve şahidiyim ki hastane polikliniğinden yatırdığı ve ameliyatını yaptığı altı bine yakın hastasından hiçbir ek bir ücret almamıştır. Her bir hastasının pansumanı, ilaçlarının nasıl kullanılması gerektiği noktasına kadar titizlikle ilgilenir onların memnuniyeti ve iyileşmesi mutluluğunu önemserdi. Boynundan eksik etmediği kravatı ve her zaman dikkat ettiği temiz kıyafeti ile gülen bir yüz, ısrarcı ve kararlı bir tutumla zor da olsa muayenesini tamamlar hastalarını bilgilendirirdi. Bu babacan hekimliği yanında bir halk eğitmeni tarzı ile daha iyi bir insan, daha sorumlu bir vatandaş olunması yönünde ki bilgilendirmeyi de bir vazife bilirdi. İnanıyorum ki meslektaşlarımızın yüzde otuz yüzde kırkı bu özellikte olsaydı, mesleğimiz ve meslektaşlarımız için özgün ve lüzumlu bir çalışma şekli olan muayenehane hekimliğinin kaldırılmasına giden ‘tam gün yasasına ‘ ihtiyaç olmazdı.

Dr. Şefik Hoca yalnız hekimliği ile yetinen biri değildi. Kültür ve sosyal olaylara ilgi ve katılımlarıyla hayatını dopdolu kılmıştır. İzmit’e geldiği günden itibaren ek bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Çok sevdiği Türk Müziği ile ilgilenmiştir. İl Kültür Müdürlüğü bünyesinde doksanlı yıllardan günümüze kadar önemli çalışmalar yapmıştır. Kendisi için Türk Müziği’ne katkı veren bu çalışmalar vazgeçilmez bir görev ve hizmet idi. Yılda birkaç kez yaptıkları konserler şehrimiz insanı için nefis sanat ziyafetleri olarak unutulmayacaktır. Bu alanda ki arkadaşları için fedakâr bir önder, yetkili amirler için ise iyi şeyler yapmaya çalışan gayretli bir İzmit beyefendisidir. Türk Tasavvuf Musikisi’ne verdiği katkılar da kendisini tanıyan din adamı arkadaşları için unutulmaz hatıralar olarak anılacaktır. Bu özelliği ile toplantıların ve grupların aranılan bir siması idi. Cebinde taşıdığı gerek Türk Sanat Müziği gerekse Türk Tasavvuf Musikisi eserlerinden parçaları, arkadaşlarıyla beraber söylemek kendisi için bir zevk orada bulunanlar için de beklenen ve o günü güzel kılan davranışlarıydı.      Kocaeli Aydınlar Ocağı içinde ki faaliyetleri, Kocaeli Tabip Odası çalışmaları, İzmit Kızılay Derneği çalışmaları kendisi ile birlikte bir şeyler yapmaya çalıştığımız, şehrimize faydalı olma gayretimizde ki hatıralarla doludur. Şimdi geriye dönüp baktığımda bunların ne kadar önemli ve faydalı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Kendisi son zamanlarda Kocaeli de yaşayan Afyonlulara yönelik (ata memleketi Afyon’dur) çalışmalar yapmıştır. Burada da hedefi bu hemşerileri ile beraber sosyal sorumluluk çerçevesinde şehrimize daha faydalı olmak, onlarla beraber güzel şeyler yapabilmekti.        1995’ten itibaren önce SSK hastanesinde başhekim muavini olarak daha sonra Kocaeli Devlet Hastanesinde başhekim olarak sağlık yöneticiliği yapmıştır. Kurumlarının daha iyi, daha kaliteli, daha çok hizmet vermesi yönünde ki niyet ve gayretleri sağlık camiamızın bildiği hususlardır. Kocaeli Devlet Hastanesinin bünyesinde ki Onkoloji hastanesi biriminin şekillenmesinde iyi bir bürokrat olarak önemli katkıları olmuştur.                                                                   Yöneticiliğinde devletin parasını kendi parası gibi özenle koruyup en uygun şekilde harcama ve hizmetin standardını daha iyi hale getirme düşüncesinden hiç taviz vermemiştir. İnatçı ve ısrarcı tavrı şaşırtıcı derecede idi. Yoğun çalışma temposu, yöneticiliğin getirdiği stres, kilosunun da getirdiği risk şartları onu 2006’da ağır bir kalp krizi ile karşı karşıya bırakmıştı. Bu ağır kalp krizinden sonra sağlığına kavuşmasına müteakiben yöneticilikten istifa edip hekimlik ve sosyal hayatında ki hizmetlerine bugüne kadar devam etmiştir.

Dr. Şefik kardeşim bütün bu çalışmalarını sanki bir derviş misali hep iyilik ve faydalı olma yönünde yürütmüştür. İnsanlara her durumda sevecen ve verici olmak onun unutulmayacak karakteriydi. Şefik hocamızın sağlık hususunda ki dikkatsizliği maalesef kendisini ve dostlarımızı ağırladığım bir iftar sonrası yeni bir kalp krizi geçirmesine götürdü. Her türlü tıbbi müdahalenin kendisine yapılmasına rağmen yoğun çalışmanın getirdiği yorgun kalbi bu krize dayanamadı ve maalesef kendisini kaybettik. Dinen önemli olan kadir gecesinde namaza giderken olan bu kriz, ayrıca 26 Ağustos gibi Türk tarihinde Malazgirt Zaferi ve Afyon’un kurtuluş gününe denk gelmektedir. Kendisini kaybettiğimiz  bu günün dini ve milli özellikte olması da bizim için ibret alınacak hikmetlere sahiptir inancındayım.

İzmitlilerin Dr. Şefik kardeşimin cenazesine gösterdiği ilgi her zaman rastlanılamayacak şekilde olmuştur. Fevziye camiini dolduran, toplumun her kesiminden gelen cemaat kendisinin ‘ şu gök kubbe de hoş seda ‘ bıraktığının en güzel işaretiydi. Ailesine ve dostlarına acılarını azaltan bu ilgi ve muhabbet halkımızın iyiye ve güzele olan gösterdiği bir vefa timsalidir. Yerel gazetelerimizin bu kayba olan ilgisi de ayrıca bir takdir konusudur. Örnek alınacak yönleri çok olan bir hayat yaşamış olan Dr. Şefik kardeşimin aile ve yakınlarına Allah ‘tan sabır diliyorum.  

Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun…

Ramazan Bayramı

 

Yazıma bütün Müslümanların Bayramını kutlayarak başlamak istiyorum.  

Yüce Allah insanlara huzur saadet sevgi ve hoşgörü versin. 

Savaşlar bitsin, kavgalar bitsin kimse kul hakkı yemesin, kimse kimseye üstünlük taslamasın. Ezen ezilen olmasın, kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanmasın, zorlanmasın, horlanmasın.  

Bunları yazarken aklıma 20 sene önce baktığım bir dava geldi. Bu dava çok ilginç olduğu için sizinle paylaşmak istiyorum.  

Balıkesir’in Dursunbey Kazasında vatandaşın birisi bir mahalli gazete çıkarıyor. Gazete bir Ramazan Bayramı için şu cümleyi kullanmış ” Kim namaz kılmaz, oruç tutmaz ve bayramdan istifade ederse bayramı zehir zıkkım olsun” bu bir bedduadır. Ve bize göre yanlış bir cümledir. Ancak CHP Dursunbey İlçe Başkanı bu yazıyı okuyor ve hemen C. Savcığına şikâyet ediyor. Sayın savcı da bu dilekçeyi ciddiye alıyor ve yazı ile birlikte dosyayı Ankara C. Savcılığına gönderiyor. Yazıda suç unsuru olup olmadığını bilirkişi marifetiyle tespit ettirmek istiyor. Rapor veriliyor. Bu yazıya göre gazeteci eski ceza kanununun 312/2 maddesini ihlal etmiştir. DGM’de yargılanması gerekmektedir.

Dursunbey C. Savcısı dosyayı İstanbul DGM’ye gönderiyor.  

İstanbul DGM’de gazeteci hakkında 312/2. Maddeyi ihlalden dava açılıyor.  

Şimdi 312/2 nedir merak edersiniz diye aynen yazıyorum.  

“Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” 

Gazetecinin bir bedduası nasıl bu suç kapsamına alınmış ve DGM’de dava açılmış anlamak çok zor. Neyse rahmetli İsmail Dayı Yağmur yayınevinin sahibi bizi tanırdı. Gazeteci de hemşerisi olduğu için bize vekâletini verdi. Ve biz davaya sanık vekili olarak girmeye başladık. Biz savunmamızı yaptık. “Her ne kadar söz söylenmemesi gereken bir söz olsa da basit bir bedduadır. 312. maddenin içerisinde mütalaa edilemez” diyerek sanığın beraatını istedik. 

Karar oy çokluğu ile ceza olarak çıktı. Mahkeme başkanı beraat istiyor, iki üyenin oy çokluğu ile karar çıkmıştı.  

Verilen kararı temyiz ettik, karar temyizden bizim savunmamız doğrultusunda bozuldu ve mahkeme bozmaya uyarak beraat kararı verdi.  

Nereden nereye Gazetecinin işgüzarlığı yaptığı bir beddua sebebiyle DGM’de yargılanması ibret verici bir olay olduğu için Bayramda bunu yazma zorunda kaldım. Tekrar Bayramınız kutlu olsun.   

“Dr.Şefik beye ithaf”

Mutmain çehrede mümin tebessümlerle etti yemin.
Leyle-i kadre isabet etmişse vuslat, son seferdi.
Münevver alnında çizgiler, aşina secdeye zemin.
Şahidiz ki; liva-i hamde sadıklardan bir neferdi.

Aziz Dost Dr. Şefik POSTALCIOĞLU’nu Uğurlarken

0

İlk gördüğümde de son görüşmemizde de, bu arada geçen 29 senede de her hal ve şarttaki beraberliklerimizde, yüzünde hep bebek saflığında bir tebessüm vardı. Kalın bıyıklarının örtemediği bu saf ve muzipçe tebessüm ve ışıldayarak bakan gözleri bence O’nun en ayırt edici özelliğiydi.

O’nu sinirlendiren, üzen, bazen ölümün kıyısına, bazen de geçim sıkıntısına götüren haksızlıkları anlatırken bile asla bağırıp, çağırmadı. Kişiliğinin parçası olan tebessümünü yüzünden hiç eksik etmedi.

Sabırla yumuşak yumuşak anlatan, içindeki imanı ve tevekkülü her fırsatta açığa vuran bir olgunluk timsaliydi.

O’nu İzmit’te ihtisas sonrası mecburi hizmet için geldiği 1982‘de tanıdık. Kocaeli’de Kulak Burun Boğaz uzmanı olarak binlerce kişiye şifa vasıtası oldu. Başhekim Yardımcısı ve Başhekim olarak ciddi hizmetleri oldu. Hem de siyasi baskı ve sindirme gayretlerine rağmen. Ama bu mücadelede kalbi zayıf düştü. 6 sene kadar önce ölümden döndü. “Ben öbür tarafı biraz gördüm, gördüğüm kadar çok hoş bir yer” derdi. Bu olayın hatırası sadece kalbine takılan beş adet stentten ibaret değildi. 6 sene sonra gideceği boyuttan bazı görüntüler, huzur ve mutluluk verici enstantaneler ve de birbirinden habersiz binlerce kişinin okuduğu dualar hatta hatim zincirleri ile O’na şifa vermesi için toplu yakarışları nasip eden Allah’a şükran duygusu kalmıştı. Bir de beş stenti anlatırken kullandığı “ben 5 yıldızlı general oldum” esprisi.

Dürüsttü. Kanaatimce kendisine en küçük bir haram lokma nasip olmamıştır. Yaptığı görevler esnasında ayağını kaydırmak isteyenler bile en küçük bir yanlışlığını bulamamıştı.

İzmit’teki ilk yıllarında yerli marka, kuş serisinden ucuz bir arabası vardı. Kendisine senden daha kıdemsiz hekimler lüks arabalar kullanıyor, sen niye almıyorsun? diye sormuştum. Çünkü o dönemde doktorların hastanede yaptığı muayene ve ameliyatlardan (kanuna aykırı olarak) para alması çok yaygındı. Toplum bu uygulamaya o kadar alışmıştı ki suç veya ahlaksızlık olarak da görmüyordu. Hastalar normal bir mükellefiyetmiş gibi doktorlara bu paraları veriyordu. Ama Şefik Bey, “hastaların para vermesi için çalışmayı bir yana bırak, verilen paraları almamak için verdiğim mücadeleyi kesiversem birkaç ayda o arabalardan ben de alabilirim. Ama Allah bana haram para nasip etmesin” cevabını vermişti. Bu ilkesinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Helal ve hak edilmiş parayla edinilmiş, orta halli mütevazı bir hayatı tercih etti. Bu tercihin semeresi bereket ve mutluluk oldu.

Normal mesaisinin üstüne, çok yoğun çalışan muayenehanesinde geç vakitlere kadar görev yapan Şefik Bey, sosyal ilişkilerini de hiç ihmal etmedi. Dostlara yaptığı ev ziyaretlerinin gece saat 23 ve sonrasına gelmesi çok sıradan hadiseydi. Bütün arkadaşları Şefik Beylerin geç geleceğini ama mutlaka söz verdiği gibi geleceğini bilirdi. Kocaeli Aydınlar Ocağı toplantılarında her zaman en son gelir, yüzündeki o tatlı tebessümü ile herkesi selamlardı. Biz de “Şefik Bey geldiyse, gelmesi gereken herkes gelmiştir” esprisi ile yorucu mesaisine rağmen toplantıları aksatmamasındaki azmine saygı duyardık.

Yorgunluğu sebebiyle zaman zaman birkaç dakikalık “göz kapaklarını dinlendirme” seansları yapmasına da alışmıştık.

Sosyal faaliyetleri arasında yürüttüğü Kültür Müdürlüğü Türk Sanat Müziği Korosu yöneticiliğini de hiç ihmal etmedi. Türk Sanat Musikisi ve Türk Kültürüne âşıktı. Kocaeli Aydınlar Ocağı faaliyetleri ile yaptığımız istişari toplantılarda yaptığı tekliflerden en az birisi kültür ve sanat faaliyetleri yapmak yönünde olurdu.

Koroda Yönetim Kurulu Başkanlığı yanında korist ve solist olarak görev yapardı. Koronun konserlerini dinleyenler, O’nun yaptığı açılış konuşmalarını, çiçek-plaket takdimleri esnasındaki gülümseyen yüzünü, Türk Kültürüne hizmet etmenin mutluluğu ile parlayan gözlerini hep hatırlayacaktır.

20 sene kadar önce Kocaeli Aydınlar Ocağı Sabancı Kültür Merkezinde Ahmet Özhan konseri tertiplemiş, sunuculuk görevini de bana vermişlerdi. Kızımın aniden hastalanması sonucu konsere sadece beş dakika kala salona gelebilmiştik. Hemen kulise gittiğimde gördüm ki ben gelemeyince Şefik Bey ön hazırlığı olmamasına rağmen sunuculuk görevini üstlenmeye hazırlanıyor. Sanatçılardan konser hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Arkadaşlarımın benim yüzümden güç durumda kalmasını önleyen ve boşluğu doldurmaya çalışan Şefik Bey’i görünce hissettiğim rahatlığı unutamam. Hemen bana görevi devretti ve ben bu heyecanla sunuculuk yapmak durumunda kaldım.

Ev sohbetlerimizin ve de Kocaeli Aydınlar Ocağı toplantıları sonunda Şef Şefik Postalcıoğlu yönetiminde oluşturduğumuz mini korolarımızla söylediğimiz şarkılar ve ilahileri hasretle anacağız. Cebinde daima hazır tuttuğu şarkı sözlerinden bir demet çıkarır, “hangilerini söyleyelim?” diye küçük bir müzakereden sonra birkaç eser icra etmeye çalışırdık. Kendisinden şarkı ve ilahi okuması istendiğinde hiç naz etmez, büyük bir zevk ve heyecanla söyler, birlikte söylemeye teşvik ederdi. Hatta talep edilenin bir misli sayıda eser icra etmeden de bırakmazdı. Şimdi toplantılarımızın bu muhteşem finallerini O’nsuz yaşatabilir miyiz bilemiyorum.

Giresun gezimizde Türk Dünyasından gelen misafirlerimizin de bulunduğu minibüste yaylaları dolaşırken üç saat boyunca ara vermeden söylediğimiz şarkılar unutulmazdı. Bu geziye eşim iştirak edemediği için bana yaptığı latifeler ve takılmaları hala gözümün önünde.

Bu faaliyetleri yetmezmiş gibi Afyonkarahisarlılar Derneği’ni kurdu ve tabii hemşerileri O’nu başkan seçti. 31 Mayısta Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanlığı’na aday gösterildiğimde, Yönetim Kurulumuza ilk düşündüğüm arkadaşlarımdan biri oldu. Kendisine teklif ettiğimde bir yandan beni kırmamak isteği, diğer yandan hekimlik mesleği artı Koro Müdürlüğü ve artı Afyonkarahisarlılar Derneği Başkanlığı ve beş stentli bir kalp gerçekleri yüzünden tereddüt etti. Ben kendisine “sen Allah’ın izniyle buradaki faaliyetlere de yetişirsin” deyince beni kırmadı. Ama “Benim için şereftir ama hiç olmazsa sade üye olayım, üstüne başka görev vermeyin” ricasıyla kabul etti.

Bu arada Kocaeli Tabip Odası yönetiminde, 4 sene Yönetim Kurulunda görev yaptığını atlamamam gerekiyor. Son olarak Kocaeli Tabip Odası’nın TBB Büyük Kongre Delegesi olarak görev yapıyordu. Bu göreve seçildiği kongrede saat 16 ya doğru beni aradı. Eşim de doktor olduğu için kongrede oy kullanması için gelip gelmediğini sordu. Eşim seçim tarihini karıştırdığı için oy kullanmaya gitmemişti. Biz de o saatte İstanbul’da idik. Şefik Bey’in aday olduğunu da biliyorduk. Hemen bütün programımızı iptal ederek oy kullanmak için İzmit’e geldik. Eşim sandıkların kapatılmasına beş dakika kala oyunu kullandı. Şefik Bey eşimin de oyuyla, Tabip Birliğinin Büyük Kongre delegeliğine 2 oy farkla seçildi.

Toplantılara yaz sıcağında bile kravat ve ceketle gelen tek kişiydi. En son Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanını ağustos sıcağında ve Ramazan ayında ziyaretimizde de kravat ve ceketle gelmişti. Ceketini Özel Kalemde bırakıp bırakmamak konusunda geçirdiği ufak bir tereddütten sonra “içinizde tek memur olan benim” diyerek ceketini giyip makama girdi.

O bulunduğu her meclise huzur ve güleryüz katıyordu. Hiç tereddüt etmeden sırtınızı dönebileceğiniz, en sıkışık bir zamanda kendisinden yardım isteyebileceğiniz bir kocaman gönüllü adamdı. Eşimin, O’nun vefatından sonra söylediği sözlerden biri şu oldu: “Öz ağabeyimi kaybetmiş gibi oldum. Senin başına bir hal gelse ilk sığınacağım kişilerden biriydi.”

İslam ahlak ve faziletinin yaşayan bir örneği olan Şefik Bey, aynı zamanda katıksız bir Türk Milliyetçisi idi. Etnik olmayan, kucaklayıcı, kapsayıcı bir milliyetçilik anlayışına sahipti. Tabipler Birliği’nin Büyük Kongresinde, bölücüleri destekleyen bir üye, “başka bir birlik kongresinin iki dilli (Türkçe- Kürtçe) yapıldığını, gelecek seneki Tabipler Birliği Kongresinin de iki dilli olması” temennisini dile getirir. Anında söz alan Şefik Bey, Türkiye’de tek dil olabileceğini, ülkeyi bölünmeye götürecek bu türlü eylemlere izin verilemeyeceğini anlatır. “Allah’a şükür verilmesi gereken cevabı verdik” derken görevini yapmış bir vatanseverin gururu yüzünden okunmaktaydı.

O’nun hakkında anlatabileceğim daha çok konu var. İçimde O’nu ani kaybetmenin buruk acısı, gözümün önünde gülümseyen gözü, bu ruh haliyle hemen aklıma geliveren birkaç hatıra kırıntısını kırık kopuk da olsa sizlerle paylaştım.

Kocaeli ve Kocaeli Aydınlar Ocağı bana başka hiçbir şey vermeseydi bile, Dr. Şefik Postalcıoğlu gibi bir dost vermiş olması, benim bu şehre ve bu Ocağa sonsuz şükran duygularıyla bağlı olmama yeterdi.

O dünyayı ahiretin bir tarlası olarak çok iyi değerlendirdi. Ektiklerini biçebileceği ahiret hayatında, Allah’ın hoşnut olduğu kullarından biri olarak mükâfatlandıracağına tam bir inancım var. O Allah’ı seviyordu. İnanıyorum ki Allah da O’nu çok seviyor.

Böyle kayıplar bizim için acı. O gitti… Vatan mahzun, Kocaeli mahzun, biz mahzun… Tabii ki öncelikle can yoldaşı, asil ve vakur Türk hanımefendisi Zeynep Hanım ve üç değerli evladı mahzun ve garip kaldı. Allah Onlara ve sevenlerine sabır versin.

Yavuz Sultan Selim’e ölüm döşeğinde “şimdi Allah’la beraber olmak Sultanım, diyen aziz dostu Hasan Can’a verdiği cevabı hatırlıyorum. “Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin?!” Şahidim ki, Şefik Bey’in her davranışı Allah’la beraber olmanın tezahürü idi.

Allah’ım O, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdi. Senin rızan için çok çalıştı, çok güzel işler ve hayırlı hizmetler yaptı. O’nu Sana emanet ediyoruz. Lütfen şanınca ağırlayıver…

Bin Aydan Daha Hayırlı Bir Gece “Kadir Gecesi”

 

Rahmet ve bereket ayı Ramazan’ın son günlerinde kadri, kıymeti ve değeri çok büyük bir gece olan Kadir Gecesi’ne kavuşmuş bulunuyoruz. 26 Ağustos Cuma gecesini Cumartesi’ye bağlayan bu gece, bin aydan daha hayırlı olan mübarek Kadir Gecesi’dir.

Zaman ve mekânlar, kendilerinde meydana gelen önemli hadiselerden dolayı değer kazanırlar. Kadir Gecesi’nin değeri de, insanlara dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını gösteren, beşeriyeti karanlıklardan çıkarıp, aydınlığa kavuşturan, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bu gece indirilmiş olmasından dolayıdır. 

Kur’an-ı Kerim gibi insanlık için bir hidayet rehberi olan kitabın böyle bir gecede inmesi ona müstesna bir şeref kazandırmış, kadrini yüceltmiştir.

Bu gece çok şerefli ve müstesna bir gece olduğundan Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sure ile şereflendirilmiş, doksanyedinci sure olan “Kadir Suresi” bu geceye tahsis edilmiştir. Bu surede gece ile ilgili olarak şöyle buyrulur: “Şüphesiz, biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”(Kadir Suresi, 97/1-5)

Kur’an-ı Kerim’in bu gecede inmesi, bu gecenin bin aydan daha hayırlı olması, Allah Teâlâ’nın ezelde takdir ettiği şeylerden bir yıllık olayların, ana kitaptan alınarak, görevli meleklere bildirildiği gece olması sebebiyle de Kadir Gecesi üstün bir değer taşımaktadır.

 Cebrâil (a.s.)’ın diğer meleklerle bu gecede yeryüzüne inerek Allah’a ibadet eden kulları selamlamaları ve bu gecenin tan yeri ağarana kadar selam ve esenlik olması da ilâhî rahmetin çok güzel bir tecellisidir.

Pek çok hadis rivayetine göre,  Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on gecesinden birinde olması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’e ilk vahyin Ramazan’ın 27. gecesinde geldiği bildirilmiştir. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 3; Müslim, Îmân, 252)

Bu ve buna benzer rivayetler âlimlerin çoğunluğu tarafından tercih edilerek, Ramazan’ın 27. gecesi, Kadir Gecesi olarak değerlendirilmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de Ramazan’ın son on gününde, her zamankinden daha fazla ibadet eder, aile fertlerini de ibadet için uyandırırlardı. (Buhârî, FadluLeyleti’l-Kadr, 3)

Bin aydan daha hayırlı olduğu açıkça bildirilen bu gece bizim için Yüce Allah’ın bir lütfudur.  Hiç şüphesiz Kadir Gecesi’ne yetişmek, biz mü’minler için büyük bir mutluluk olduğu gibi en iyi şekilde değerlendirilmesi de büyük bir kazançtır.

Çünkü bu gecede yapılan ibadet bin ayda yapılan ibadetten daha hayırlıdır. Eğer bu gecenin manasını iyi idrak edebilir ve gereği gibi değerlendirilebilirsek, bir ömür boyu kazanabileceğimizden daha fazla ecir ve sevap elde etmemiz mümkün olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bu gecenin ihyası ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim faziletine inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesi’ni ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhârî, Teravih, 2; Müslim, Salât, 25)

Bu geceye mahsus bir ibadet yoktur. Ancak,  Kur’an-ı Kerim’in yeryüzüne inmeye başladığı bu mübarek gecedeyüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’le hemhal olmalı, onunla olan alakamızı gözden geçirerek hayatımızın bir muhasebesini yapmalıyız. 

Özellikle Yüce Rabbimizin bizlere hidayet kaynağı ve yol gösterici olarak göndermiş olduğu kitabımızın mesajlarını iyi anlama ve prensiplerini hayatımıza tatbik etme gayreti içinde olmalıyız.

Bu gecenin feyz ve bereketinden istifade edebilmek için nefis muhasebesi yapalım. Hata ve kusurlarımız için samimi bir şekilde tövbe edip, Allah’tan bağışlanma dileyelim.

Çokça Kur’an okuyalım,  kaza ve nafile namazları kılalım. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in öğrettiği şekilde dua etmek suretiyle geceyi ihya etmeye çalışalım. Nitekim Hz. Âişe (r.anha.) validemiz Hz. Peygamber (s.a.s.)’e; “Ey Allah’ın Resûlü, Kadir Gecesi’ne rastlarsam nasıl dua edeyim? diye sorduğunda, Efendimiz (s.a.s.) şöyle dua etmesini tavsiye buyurdular: “Allahım! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.” (Tirmizî, Deavât, 85)

Bütün okuyucularımızın Kadir Gecelerini tebrik ediyor, bu mübarek gecenin ilimiz, ülkemiz ve İslam âlemi hakkında hayırlara vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Türkler Zavallı mı?

Her zaman geçmişi hatırlamakta büyük fayda vardır. Bu nedenle zaman zaman geriye döner; ne söylemiştim ve ne yazmıştım diye bakarım. Yine öyle yaptım ve 2007 yılı Mart ayında yazdığım “Gündemi Koşturuyorlar” başlıklı yazıyı bir kez daha okuyunca, önemli gördüğüm kısımlarını sizlerle tekrar paylaşmak istedim.

Bahsettiğim yazıda “Türkiye enteresan bir coğrafya üzerinde. Ülkemizde ve çevremizde devamlı olarak değişik olaylar gerçekleşiyor. Bunları yakalamak ve analiz etmek sıradan vatandaşın harcı değil. Zaten amaçlananda bu. Kimse meydana gelenleri anlamaya fırsat bulamasın diye birileri gündemi sürekli koşturuyor. Bu işin en büyük destekçisi de toplumun popüler zevatı. Bunlara; koşturulan gündemi, devamlı kırbaçlatmak suretiyle hızı artırıp, zihinleri allak bullak edenleri de eklemek lazım.” diye belirtmişim. Görüyorum ki; günümüzde de değişen bir şey yok. Gündemi belli mihraklar olağanüstü bir hızla ünlüleri de kullanarak koşturmaya devam ediyorlar. Açılıma Nihat Doğan, Somali’ye Ajda Pekkan, Çılgın Proje’ye Ali Ağaoğlu, pkk’ye rakip Kemal Burkay vs. gibi….

Bunun nedeni olarak o tarihte “vicdanı ile midesi arasına sıkışmış vatandaşın üzerine yoğun bir gündemle gidilerek ilginç bir psikolojik yöntem deneniyor. Amaç insanımızın düşünmesini engelleyerek gereçekleri görmesine mani olmak. Öldürücü darbeyi vurmak için pelte gibi olmuş bir toplum yapısının oluşmasını bekliyorlar” diye göstermişim.

Maalesef Türkiye’de, büyük bir illüzyonun varlığı su götürmez bir gerçektir. Çünkü ülkenin yarısında devlete karşı mücadele eden silahlı güçler vardır. Devletin idari ve adli yapısının belli şehirlerde pkk’nın kurduğu otorite nedeniyle halk tarafından tanınmaz hale geldiği haberleri yazılı basında yer almaktadır.

Diğer taraftan, allanıp pullanan ve tarihin en güçlü dönemini yaşadığı lanse edilen ekonominin,nereye gittiği meçhuldur. Buna karşılık medya eliyle istikrar sürsün diye bir daha, bir daha şarkılarıyla bir seçim dönemi geçirilmiştir. Yüzbin kişilk iftar sofraları ile göz boyanmakta öte yandan devlet şehidinin cenazesini bile ailesine teslim etmek için bulamamaktadır.

Bilmeliyiz ki; Türkiye’yi yöneten bir oligarşik yapı vardır. Ve bu oligarşik yapının Türklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Eğer böyle olmasaydı gelişmeler Türklerin bu kadar aleyhine seyretmezdi. Onun için Türk gibi gözükenlerle Türk olanların arasındaki çizgiyi mutlaka açığa çıkartmak gerekir.

Oligarşiden kasdımızı, televizyon ve gazetelerdeki cemiyet haberlerini izlerseniz daha rahat anlarsınız. İktidarlar; liberal, demokrat, sosyal demokrat, milliyetçi, İslamcı vs. ne olursa olsun bu oligarşik yapı daima Türkiye’nin hükümranı olmayı başarmıştır.

Yazdıklarımızın aksi sabit olsaydı, Türk Milleti ülkesinde yaşananların farkında olur, tepki ve nihayetinde canına kast edenlerin cezasını verirdi. En azından izlediği politikalarla ülkenin bölünmesine adeta çanak tutan bir partiyi demokratik tercihleri ile iktidardan uzaklaştırırdı.

Türklerin memleketinde, Türklere rağmen oluşmuş olan ve ordu, medya, üniversite, sermaye, stk gibi bil cümle organik yapıyı kapsayan bu oligarşinin, önümüze getirilmiş temsilcilerinin beden dillerini okumayı başarabilirseniz, ne demek istediğimizi anlıyorsunuz demektir.

Bu gün Türk’e ait olmayan bir çok özellik, Türk’e aitmiş gibi bir kanaat oluşturulmuştur. Bunun en büyük nedeni, Türk’ün başına gelmekte olanları görmesinin engellenmek istenmesidir. Yoksa Türk; karşı karşıya olduğu meseleleri fark etmiş olsa, milyonlarla ayağa kalkmış ve kendisine rağmen oluşmuş dış güçlerin kontrolündeki Türkiye oligarşisini yıkmış ve de sorunlarını çözmüş olurdu. Şehit cenazeleri karşısındaki genel ruhsuzluk ve kanıksamışlık, ifade ettiğimiz düşüncelerin en büyük delilidir.

Oysa ki, durum bunun tam tersidir. Nelson Rockfeller’in 1956’da ABD Başkanı Eisenhower’a yazdığı mektuptaki ünlü “oltaya takılmış balık” misali, Türklerin geçmişten bu yana durumunu en iyi izah eden örneklerden biridir. Bundan sonra artık başka yeme ihtiyaç da kalmamıştır. Türkler zokayı yutmuştur.

Yazdığım bu olumsuz tablonun tam karşıtı fikirleri de ileri sürenler vardır. Onlar mevcut durumun ve geleceğin iyi olduğundan ve olacağından bahsetmektedirler. Elbette mevcut durum; Türklere karşı var olan oligarşinin sahipleri, destekçileri ve işbirlikçileri için iyilikler içerecektir. Gelecek onlar için bu topraklar üzerinde mükemmel bir şekilde oluşabilir. Ancak onların söylediği iyilik ve gelecek tasavvurunun içinde Türklere yer yoktur. Onların ütopyası, Türksüz bir Türkiye ve Türksüz bir dünyadır. Bu ütopyalarının gerçekleşeceğine dair inançları da, Türklerin içinde bulunduğu ruhsuz hal ile günden güne pekişmektedir.

Bunlardan dolayı Türkler, bir an önce kendine gelmeli ve düştükleri tuzaktan kurtulmalıdırlar.

Türkler, tarihlerinde önlerini açan siyasi ve manevi liderlerinin nasihatlarinin aydınlığında, son yüzyılda Mustafa Kemal’le başlattıkları yürüyüşle, ataları Oğuz Han’ın gösterdiği yolda eski ihtişamlı günlerine dönmelidir.

Atalarının ruhları onlara yol göstermektedir. Ve Türkler mutlaka aydınlığa koşacaktır…

Karma Dua

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdülillah Rab bil âlemin,

Vesselatu vesselamu ala Resulina Muhammedin ve ala alihi ve eshabihi ecmein

“Rabbimiz dünyada ve ahirette bize iyilik ver.

Bizi cehennem azabından koru”

“Rabbim bana,

Anne- babama,

Ve tüm inananlara hesap günü mağfiret eyle.”

Allah’ım bizi kendinden başkasına muhtaç eyleme.

İslam üzere yaşayıp iman üzere ölmek bizlere nasip eyle.

Rızkımızı helâlından ve bol tarafından ver.

Ya Rabbi senden sağlık sıhhat afiyet, hayırlı uzun ömür istiyoruz.

Yarabbi sen elden ayaktan düşürüp yatak ömrü verme.

Bizleri huzuruna vardığımızda utandırmadığın kullarından eyle.

Cennet ve cemalinle müşerref eyle.

Allahın yeni yetişen nesli ailesine dinine devletine faydalı insanlar olarak yetiştirebilmeyi bizlere nasip eyle.

Onların Salih ve Saliha insanlarla evlilik yapmalarını nasip eyle.

Yarabbi soyumuzdan gelecek insanların Allah(cc)ı bir bilen ,

Namaz kılan, oruç tutan,

Helale harama dikkat eden,

Kul hakkına riayet eden kullarından olmasını nasip eyle.

Yarabbi sen semavi ve arazi her türlü kaza ve beladan,

Görünür görünmez afat ve musibetlerden bizleri,

Ve tüm insanlığı muhafaza eyle.

Allahlım şeytanın ve şeytanlaşmış insanların şerrinden nefsimizi ve neslimizi koru.

Ya İlahi helalinden çalışıp helalinden kazanmayı,

İhtiyaç sahibi insanları gözetmeyi ,

Bizlere ve bizden gelecek nesillerle nasip eyle.

Allah’ım ülkemizdeki orta doğuda balkanlarda Afrika’daki terörün,

Huzursuzluğun, susuzluğun hukuksuzluğun ,

Savaların katliamların vahşet ve gözyaşlarının sön bulması için sebepler vesile eyle.

Yarabbi şu ramazan ayı hürmetine ,

İslam âlemine ve tüm insanlığa barış huzur ve adalet nasıp eyle.

Yer kan hava barut kokmasın.

Analar babalar ve bebeler sevdiklerini tabutlarla karşılamasın.

Ya rabbi senden insanlık için huzur ,

Barış ve kardeşlik istiyoruz. 

“Dua ! Dua!”

Eller karıncalanmış,

Yıldızlar avuçta ,

Gök parçalanmış,”

Anaların babaların ve insanlığın yüreği parçalanmış.

İnsanlık parçalanmış, ümmet yağmalanmış.

Allah’ım!

Gönüllerimiz çöle döndü muhabbet ver.

Ümmet param parça oldu vahdet ver.

Ayrılık canımıza tak etti ülfet ver.

Yüz yıllarca mutluluğun kaynağı idik.

Simdi fukarası olduk saadet ve selamet ver.

Evlerimiz huzura, kalplerimiz sevgiye hasret kaldı muhabbet ver..

Sahte rehberlerin peşinde kendi evimizde mahkûm olduk hidayet ver.

Taşlaşmış yüreklerimizin gözü kor, kulağı sağır, dili lal oldu basiret ve feraset ver.

Kendi korkularımızın esiri, vehimlerimizin hizmetçisi olduk celadet şecaat ve sükûnet ver.

Allah’ım sana açılan elleri âmin diyen dilleri boş çevirme.

“Settarul uyupsun sen,

Hataları setreyle ,

Affetmeyi seversin,

Biz kullarını affeyle.”

Yarabbi sen hatalarında da ısrar etmeyen kullarından eyle .

Kalbimizin iman,

Ayaklarımızın sıratı müstakim üzere olmasını nasip eyle.

“Yarabbi faydasız ilimden,

Makbul olmayan ibadetten,

Kabul edilmeyen duadan,

Acizlikten, tembellikten korkaklıktan cimrilikten,

Her çeşit hastalıklardan,

Gece ve gündüz gelebilecek kötülük ve sıkıntılardan,

Kötü arkadaş ve kötü komşudan sana sığınırım.”

“Allah’ım ürpermeyen kalpten,

Doymayan nefisten,

Fayda vermeyen ilimden,

Kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.

Yarabbi dertli kullarına devalar,

Hasta kullarına şifalar,

Borçlu kullarına da en yakın zamanda ödeme kolaylığı nasip eyle.

Aile ve çocuklarımızın sağlıklı sıhhatli ve hayırlı olmasını,

Evlerimizin huzur ve bereket dolmasını nasip eyle.

Bu duygu ve düşüncelerle hepimizi Allaha emanet ediyorum.

Kalbiniz iman,

Cebiniz helalinden para,

Haneniz huzur ve mutluluk dolsun.

İslam dünyasına bayram güneşi doğması temennisiyle…

Beylerbeyi’nde Bir Osmanlı Efendisi

Televizyonda “Muhteşem Yüzyıl” dizisi oynandığı günden beri Osmanlı Cihan Devleti yeniden gündeme geldi. Kanuni Sultan Süleyman’ın anlatıldığı Muhteşem Yüzyıl dizisi hakkında lehte ve aleyhte çok şeyler yazıldı ve çizildi. Olumlu ve yansız diyenler var, tam tersini düşünenler mevcut. Kim ne düşünürse düşünsün Muhteşem Yüzyıl dizisi tarih ve özellikle de Osmanlı Tarihi konusunda ciddi bir kitap yayını başlattı. Dergi ve gazeteler konuya geniş yer ayırdı. Kahvelerdeki sohbetin ana konularından biri haline geldi Osmanlı.

Tarihi algılamakta güçlük çekilirse arka plandaki tuzaklara düşmek mukadder olur. Çünkü içte ve dışta belli bir kesim yıllardan beri Osmanlı düşmanlığı yapmakta ve köklerimizle alakamızın kesilmesine çalışmaktaydı. Fakat tersine döndü ve Muhteşem Yüzyıl bu patlamaya neden oldu. Televizyonlarda bile bakıyorum tarih sohbetleri başladı. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Mustafa Armağan ve Erhan Afyoncu’yla Murat Bardakçı’nın ardından henüz şöhret olmamış çok sayıda diğer proğram ve insanlarımızın proğramları da dikkatle izleniyor.

Sultan Reşat’ın Torunu

İstanbul’da bir komşumuz vardı Osmanoğullarından; Prens Nazım Osmanoğlu. Sultan Reşat’ın torunuydu Nazım Bey. Eşi Halime Hanım da Ürdünlü aristokrat bir ailedendi. 1970’li yıllarda Nazım Bey Osmanoğullarının erkeklerine de af çıkınca çalıştığı İspanya’dan Türkiye’ye dönmüştü. Üç oğlu vardı Nazım-Halime Osmanoğlu çiftinin, ancak çocukları İstanbul’a dönmediler. Maaile görüşürdük Göztepe Gözcübaba’daki evlerimizde. Birlikte pikniğe giderdik. Nazım Bey kızım Furkan’ı torunu gibi severdi. El üstünde tutardı. Furkan da üçüncü dedesine sahip olmuştu böylece.

Nazım Osmanoğlu 24 saat içinde apar topar İstanbul’dan yurtdışına gönderildiklerinde henüz altı yaşındaymış. Çektikleri çileyi, reva görülen zahmeti, karşılaştıkları sıkıntıları hiç ama hiç anlatmadı sormama karşılık. Hep dik durdu. Sadece Türkiye’ye dönmekten çok mutlu olduğunu vurgulardı. Evi aşırı mütevaziydi. Balığı ve özellikle bol kılçıklı olmasına rağmen sardalyayı çok severdi. Ankara’ya taşındığımızda dostluğumuz yine sürdü. Başkent’e geldiğinde konuğumuz olurdu. Nazım -Halime çiftine Ankara’yı gezdirirdik. Bir defasında devlet mezarlığını görmek istediler. Gittik.

Resmi İdeolojik Tarihi Öğren Ama İnanma

Erken vefat etti Nazım Bey. Vasiyeti üzerine atalarının yanında Eyüp Sultan Kabristanına defnedildi. Eşi Halime Hanım ise Ürdün’de vefat etti, Amman’da toprağa verildi.

Resmi tarih kitaplarımızda Osmanlı hep kötülenir. Güzel vatanımızın padişahtan ve sultandan kurtulduğu anlatılır. Allah’tan benim öğretmenlerim hiç bir zaman birini öne çıkarmak için ötekini kötülemedi. Herkesin hakkını verdi. Çünkü bir başka okulda arkadaşım “Osmanlı Padişahları arasında hiç mi iyi olanı yoktur, hep kötülüyoruz? ” dediğinde “teodora” adını verdikleri öğretmenin sıkıntılı anlar yaşadığını anlatmıştı. Sonra öğretmen arkadaşımızı teneffüste yanına çağırarak “Sen resmi ideolojinin tarih kitaplarımızda yazılanları öğren, ama inanma. Gerçek tarihi büyüyünce ihmal etme araştır! Hakikatle yüzleşmekten çekinme!” demiş.

Bir Zamanların Tarihçileri

Doğrusu Feridun Fazıl Tülbentçi’nin radyo sohbetleri ve kitapları, Abdullah Kozanoğlu, Zuhuri Danışman, Ziya Şakir,  İsmail Hami Danişmend, Reşad Ekrem Koçu, Cemal Kutay, Turhan Tan, Bekir Büyükarkın, Mustafa Müftüoğlu ve Nihal Atsız ile Kadir Mısıroğlu’nun çalışmaları gençliğimiz üzerinde tarihe karşı büyük bir alaka uyandırdı. Naima Tarihi ve Ahmet Cevdat Paşa’nın kitapları Osmanlıca vardı, latince yayınlanmamıştı. Geç neşredildi.

Ayşe Osmanoğlu’nun yazdığı ve itibar baskılı “Babam Abdülhamid” de ilgi çekti. Çünkü 2. Abdülhamid üzerinde çeşitli spekülasyon yapılıyor ve gerçek tarih anlaşılmıyordu. İnkılap ve Aka Kitapevleri’yle Tahsin Demiray’ın Türkiye Yayınevi hatıralarla hem yakın tarihi, hem de Osmanlı’yı daha sağlıklı tanımak için birbiri ardından eserler neşrettiler.

Salih Keramet Nigar Bey

Profesyonel gazeteciliğe (1967) “merhaba” dediğim günlerde Halife İkinci Abdülmecid’in özel kalem müdürü( kalem-i mahsusa veya katib-i hususi)) Salih Keramet Nigar ile röportaja gittim.  Şair Nigar Hanım’ın oğlu Salih Keramet Nigar Ortaköy’de, Boğaziçi Köprüsünün hemen ayağının yakınındaki yalısında beni konuk etti. Ancak “Osmanlı Hanedanı’nın çok sayıdaki mensupları halen yurtdışında hayatta. Avrupa’da olan var, Hindistan ve Mısır’da yaşayanlar mevcut. Onlara bir kötülük gelmesinden endişe ediyorum.” diyerek beni eli boş gönderdi. Ben de algıladıklarımı yazdım. Sebil’de neşredildi.

Salih Keramet Nigar’ın Halife İkinci Abdülmecid (Yurdundan nasıl sürüldü, sonra nerelerde yaşadı, ne zaman ve nerede öldü, nereye gömüldü) adıyla bir kitabı yayınlandı.(İnkılap ve Aka Kitapevi-1964) sanırım mevcudu yok, tekrar basılmadı, ancak sahaflarda bulunabiliyor.

Üsküdar Kanaat Lokantasında Tanışma

Üsküdar’da bir değerli Eczacı dostum var. Memduh Cumhur Bey aynı zamanda çok iyi bir Türk Sanat Müziği ustasıdır. İstanbul Efendisi’dir. Zaman zaman bir araya gelerek muhabbet ederiz. Kısa adı İKSM olan İstanbul Kültür Sanat Merkezi’nin Üsküdar Fatih Mahkemesi’ndeki proğramlarının da hamisidir. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’ndaki sorumluluğumu bildiği için Akif’in Beylerbeyi’nde kaldığı bir evden bahsetti;

-İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy 4 yıl Beylerbeyi’ndeki Şemsi Efendi Sokakta bugünkü 4 numarada oturmuş. Şimdi bu evde bir Osmanlı Prensi oturuyor: Osman Osmanoğlu.. kendisine sizden bahsettim. Şimdi Londra’da. İngiltere’den döndüğünde sizinle tanışmak istiyor. Bir araya gelelim.

Osman Osmanoğlu daha önce yaşadığı İngiltere’den döndüğünü öğrenince bir araya geldik. Vakfımız yönetiminden Mehmet Rüyan Soydan, Sinan Tavukçu, Memduh Cumhur ve bendeniz İstanbul’un yüzakı Üsküdar Kanaat Lokantasında buluştuk. Osman Osmanoğlu daha sonra geldi. Bir İstanbul Beyfendisi her şeyiyle. Kibarlığı asaleti kadar önde biri. Üsküdar Pazarı’ndan alış veriş yapmış o gün. Elinde poşetleri dolu bir halde geldi.

Yadigar Konak’ta Önce Bir Şair, Sonra Bir Prens

Osman Osmanoğlu Padişah Beşinci Murat’ın torununun torunu.  Ali Vasıb Efendi’nin tek erkek çocuğu. Üç de kız kardeşi var. Dede Ahmet Nihat Efendi. Öteki aile bireyi ise Mukbule Sultan.

Yemek sohbeti birbirimizi daha fazla tanımaya ayrıldı. Yemek üzerine konuştuk. Kaymaklı Erzurum kadayıf dolmasını paylaştık tatlı olarak. İlk defa bu lezzetle tanışıyor. Pek de hoşuna gitti.

Yemek sonrası Osman Osmanoğlu heyetimizi evine davet etti. Beylerbeyi’ne gittik.  Yokuşun başındaki Şemsi Efendi Sokaktaki bir konakta oturuyor.  Üç katlı bu konak henüz restore edilmiş. Boğaziçi ayaklarınızın altında. Daha konağın zilini çalmadan girişteki terastan Boğaziçi’ne bakmak keyif üstüne keyif. Nefis bir fotoğraf.

Konağın kapısında bir yazı var ” İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy 1908-1912 yılları arasında Tülbentçizade Hacı Necip Efendi’nin sahibi olduğu bu Yadigar Konak’ta oturmuştur.” Kapıdan içeri girince birinci katta bir şirketin ofisi olduğunu anlıyorsunuz. İçerdekiler bize ve Osman Osmanoğlu’na “hoş geldiniz” diyor, selamlaşıyoruz.

“Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim “

Merdivenlerden çıkınca bu tarihi konağın içindeki Osman Osmanoğlu’nun dairesine giriliyor. Çok büyük bir dairesi değil konağın. Mütevazi bir salonu ve iki odası mevcut. İlk göze çarpan büyük bir piyano oluyor. Hem de orijinal, antika yani. Osmanlılar son dönemde hem Fransızcaya ve hem de piyanoya özel bir alaka göstermişti. Duvarda asılı değişik ebatta padişah fermanları var. İmza veyahut mührü hemen tanıyorsunuz. Portre ve peyzaj  tablolar genelde akrilik ve yağlı boya olarak çalışılmış antikalar. Tesbihler renk renk ve çeşit çeşit. Vazolar da öyle. Ellemeye çekiniyoruz, çünkü çok nadide eserler.

Sultan Reşad’ın el yazısıyla Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şiiri duvarda bütün güzelliği ve haşmetiyle bize bakıyor. Bu seccade de öyle. Padişah seccadesi yani. Bir kitap çalışması var “Bir Şehzadenin Hatıratı.. Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim” Osman Osmanoğlu’nun babası Ali Vasıb Efendi’nin hatıraları bunlar. YKY ilk baskısını yayınlamış. Şimdi ikinci baskısı için çalışıyor ve yeni eklemeler yapıyor Osman Osmanoğlu.

Osmanoğlu’nun Sürgünü ve Avrupa’da Bir Sultan

Osman Efendi’yi Nazım Osmanoğlu’ndan bahsettim bir aile dostu olarak sevindi. Mihrimah Sultan’ın kardeşi olduğunu belirtti Nazım Efendi’nin. Beşiktaş’taki bir konaktan bahsetti Osman Efendi:

-Alel acele yurtdışına gidince hiç bir mala sahip çıkılamadı. Beşiktaş’taki konağı bir aile dostumuz üslendi. Kendi evi gibi baktı, kiraya verdi, parasını gönderdi. Çocukları da öyle idi. Dr. Yaşar Bey’den de çok duygulandık. Bugün bu konak satıldı.

-Aileniz Mısır’a gitmişti. Kral Faruk da bir Türk olarak Osmanlı hanedanına alaka gösterdi. Sonra ne oldu?

-Cemal Abdülnasır zamanında çok sıkıntı çekildi.  Bizi dışladı. Zaten yapılacak bir şey de yoktu. Ben Mısır’da okudum ve 4 dilde büyüdüm. Evde Türkçe, okulda Arapça ve Fransızca, sonra İngilizce.

-Osmanlılar hakkında sinema filmleri ve televizyon dizileri yapılıyor. Bilmiyorum izleyebildiğiniz var mı? TRT’de  Münip Senyücel ve Fikret Özkaya Avrupa’da Bir Sultan adlı filminde Sultan Abdülaziz’i anlatır. Daha da önemlisi Osmanoğlu’nun Sürgünü TRT’de yayınlanınca büyük alaka gördü. Kerime Şenyücel yapımını ve yönetmenliğini üslenmişti.

Osman Osmanoğlu tebessüm etti bütün kibarlığını ve asaletini yansıtan. Anladım ki izlemiş. Sevindim. Acaba tepkisi nasıl olacak hem kendisinin, hem de Osmanoğlu’larının? Tavrını ancak konuşmaya başlayınca öğrendim

-Osmanoğlu’nun Sürgünü’nü izledim. Hatta katkı verdim. Yönetmen Kerime Şenyücel bir dostumuz aracılığıyla geldi. Projesini anlattı ve serzenişte bulundu. Kimse öyle pek konuşmak istemiyormuş Osmanoğullarından. Teşekkür etmişler. Bir ürkeklik hissetmiş. Ben aracı oldum, adresler verdim, bir kısmına telefon ettim, bazılarına bizzat gittim. Güzel bir çalışma çıktı orta yere. Akrabalarımız çok dağınık. Avrupa’da olan var. Amerika’da da öyle. Mısır ve Hindistan’da da akrabalarımız yaşıyor. Çok şükür. Türkiye’de de varız.

“Gelor..Gidor! Saray Türkçesidir İstanbul’da”

-Fransa’da yaşayan Osmanoğlullarından Kenize Murad Hanımefendi de bir kitap yayınladı. Sanırım hala vitrinlerde görmek mümkün.

-Doğru Kenize Murat da bir kitap yayınladı. Türkiye’ye de gelip gidiyor.

-Osmanlı Hanedanı’nın bugün için duayeni kimdir?

-Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Osman Beyazıd Hanedanın reisidir.

-Zaman zaman konuşmanıza dikkat ediyorum, güzel Türkçenizde “gelor, gidor” gibi kelimeler de kullanıyorsunuz. Neden ki?

-Bu bir İstanbul Türkçesidir. Gelor, gidor bir saray dilidir. Unutmadık.

-Sizi etkileyen bir hatıra veya anektodu bizimle paylaşır mısınız?

“Siz Müslüman Mısınız? Diyorlar ..Ne Demek Ben Halife Torunuyum”

-Birgün bize sordular “Siz müslüman mısınız?” Şaşırdım. Demek bize karşı o kadar şartlanmışlar bu insanlar! Üzüldüm. Dedim ki “Benim dedem halifeydi. Tabii ki müslümanız.”

Tülbentçizade Hacı Tahir Efendi’nin Yadigar Konağında arkadaşlar müsade alarak resim çektiler. Giderken sordum Osman Osmanoğlu’na, o da cevap verdi “İngiltere’de finans kuruluşlarında çalıştım. Oradan da emekli oldum. Çocuklarım İngiltere’de yaşıyor. İstanbul’a gelip gidiyorlar. Ancak burada yaşamayı göze alamadılar. Çünkü oraya alıştılar, muhitleri ve işleri de orada. Ben burada mutluyum, akrabalarımla da görüşebiliyorum. İstanbul’u çok seviyorum.”

Osman Osmanoğlu ile yine bir araya geleceğiz. Bir düğünü var. Hele bir aradan çıkarsın, sonra Allah kerim.

AK Sigorta SERBEST KÜRSÜ

Evet, OLUMLU BAKMAK; BÜYÜK DÜŞÜNMEK,  DÜRÜST ÇALIŞMAK.. Aslında  ZOR DEĞİL..
Bu ilkeleri 39 yıl, YAŞADIK..  İnandık ve Yazdık..
ZOR serisinin YEDİNCİ. KİTABI ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUM.  Hepsinin adı ZOR,
Yani Aslında ZOR değil; Beyaz Dünya ZOR Değil, Anılar ZOR Değil, Uzayda da Yaşamak ZOR Değil. Ve Sonuncusu; BİR AŞK ROMANI, YAKINDA ÇIKIYOR. Adı; “BU KOLAY DEĞİL.”

Birinci kitaptan hoş görünüze sığınacağıma inandığım küçük bir bölümü aktaracağım;

SAKIP BEYİN CENAZE Töreni için Fatih Camiine ulaşmaya çalışıyordum.

Taksi Şoförüne FATİH CAMİİ dedim,

Ağabey dedi yollar kapatılıyor tam gidemeyiz herhalde.

Fark etmez dedim, gidebildiğin yere kadar.

Başını salladı evet anlamında ve devam etti;

  • – Ağabey Milletçe Başımız Sağ Olsun. Çok Baba bir adamdı.
  • – Evet dedim, başımız sağ olsun.
  • – Bak dedi Ağabey, bütün Zenginlerin BİR ŞEYİ var, bunların ne kendisinde ne ailede hiçbir yanlış yapmadılar,
  • – Doğru söylüyorsun dedim. Yanlış yapmadılar.
  • – Ağabey, dedi kırk yaşlarındaki Taksi Şoförü, BENİM BABAM ÖLDÜ, AMCAM ÖLDÜ BU KADAR ÜZÜLMEDİM, BUNA ÇOK ÜZÜLÜYORUM..

Sesi titremişti, baktım; gözleri buğulanmış, yanaklarına birer damla yaş yürümüştü. Ben de duygulandım. Sustum. O bunu fark etti ve göz yaşlarını daha fazla tutmadı.  Bir kat mendil aldı, sildi gözlerini ve yanaklarını. Resmen ağlıyordu. Konuşamıyordu bile.

Biraz toparlanınca, devam etti;

  • – AĞABEY dedi, Herkes için bir şeyler söyleniyor, onu yaptı, bunu çaldı filan gibi. Bunlar için, ne kendisi ne de çocukları için böyle bir şey duymadık.
  • – Evet dedim. Bak o zaman sana küçük bir şey anlatayım; 1970 yılında BEN ONLARIN BANKASI AKBANK’TA MÜFETTİŞ OLARAK GÖREVE BAŞLADIM. BİZLERE İLK SÖYLEDİKLERİ ŞUYDU; BİZİ DEVLETLE ASLA KARŞI KARŞIYA GETİRMEYİN. VERGİ BORCU GİBİ DEVLET MÜKELLEFİYETİMİZİN GÖZ ARDI EDİLMESİNE ASLA GÖZ YUMMAYIN. DEVLETE NE BORCUMUZ OLACAKSA VAKTİNDE VE TAM OLARAK ÖDENMESİNİ SAĞLAYIN, AMMMA DEVLETİN DE BİZE TANIDIĞI BİR HAK VE HUKUK VARSA ONU DA KULLANIN VE KULLANDIRIN SİZDEN BİR MÜFETTİŞ OLARAK BUNU BEKLİYORUZ
  • – Ne kadar güzel Ağabey, ne mutlu onlara ve size de. TEKRAR BAŞINIZ SAĞOLSUN!..
  • – Teşekkür ederim. Sağol!. Dedim. Sizlerin de hepimizin başı sağ olsun.

Ve inme zamanı gelmişti. Para bile almak istemiyordu. Gözleri buğulu elinde kağıt mendili tekrar yüzüne götürdü ve uzaklaştı.

Çok duygulanmıştım. İki gün önce Mehmet Barlas TAKSİ ŞOFÖRÜ AĞLADI derken bana şaka gibi gelmişti.  Benim Taksi Şoförüm de ağlıyordu. İçten üzülüyordu. O gün bunu bir çok insanda fark ettim.  Halkımız, çocuklar, yaşlılar, kadınlar gerçekten ağlıyordu.

Taksi Şoförünün söyledikleri üzerinde düşündüm. Sonra gördüğüm diğer insanlar, ellerine geçirdikleri TEK KARANFİLİ SAKIP AĞALARINA ATAN, DUA EDEN, GÖZ YAŞI DÖKEN, İÇLERİNDEN GELDİĞİ İÇİN HİÇ BİR ORGANİZE ETKİ OLMADAN CENAZE GEÇERKEN TEKBİR NİDALARI İLE SAKIP AĞALARINI SELAMLAYAN HALKIMIZ, ONLARIN SESLERİ VE DAVRANIŞLARI bana bir şeyi daha hatırlattı.

İNSANLAR SAKIP SABANCI’yı SAKIP AĞALARINI SEVİYORLARDI AMA, SADECE BİR HALK ADAMI OLDUĞU İÇİN DEĞİL, ONLAR GİBİ DOĞAL DAVRANDIĞI İÇİN DEĞİL, belki biraz da bunlar için ama asıl;

DEVLETİ SOYMADIĞI VE SOYDURTMADIĞI İÇİN

Bu çok önemli bir ayrıntı idi. Ne diyordu Taksi ŞOFÖRÜ,

“Ağabey Herkesi bir marifeti çıktı. Bunlar için, ne kendisi ne de çocukları için duymadık”

İşte cenaze töreninde, Sakıp Ağa için gözyaşı dökenlerin, içten sevgi ve saygılarını sergileyenlerin, belki de hiç dikkate alınmayan bir başka gerekçeleri.

Bu aslında Türkiye’nin bir özlemi, bir hasreti, 30 yıldır unuttuğu değerlerin bir hatırlanmasıydı.  Bence Sakıp Beyin renkli kişiliği, sempatisi, popülaritesi yanında Kitlesel Fetihlere neden olan EN BÜYÜK FARKI burada yatmaktadır.

Ne diyordu Taksi Şoförü; “YANLIŞ İŞLERİNİ GÖRMEDİK ve DUYMADIK” 

ADANA’DA VERGİ HATASI…. DEFTERDAR İNANMAK İSTEMİYORDU…

Bu bana bir olayı hatırlattı: 1975′ filandı, ben Akbank’ta Refakat Müfettişi olmuştum.  Bir gün Heyet REİS’i beni acilen Adana’ya  gönderdi. Bir Vergi Hatası yapılmıştı.

Şube Müdürü GÖKALP ATAĞAN’la birlikte Deftardarlığa gittik,  Defterdar Beye durumu anlattık.  Akbank Muhtasar Beyannameyi zamanında vermemişti. Biz de PİŞMANLIK ve DÜZELTME talep ediyorduk. Defterdar şaşkın şaşkın bize baktı;  “GİDİN İŞİNİZE BE KARDEŞİM” der gibi;

“Öyle şey olmaz, bu güne kadar ne Akbank’ta ne de SABANCI’da böyle şey olmadı gidin iyi bakın BEYANNAME MUTLAKA VERİLMİŞTİR

  • – Hayır, efendim dedik, verilmedi.

Adam ters ters kafasını iki yana salladı ve ilgili yetkiliyi yanına çağırdı.

  • – Var mı böyle bir iş? Dedi. Kararlı ve sert bir ifade ile.
  • – Şef ; “Hayır efendim yatırdılar ” dedi. Defterdar bize döndü ve Buyurun Gördünüz mü? der gibi gülümsüyordu.

 Biz ısrarla; Hayır efendim Beyanname verilmedi dedik ve olayı anlattık.  Muhasebeci Beyannameyi hazırladığı sırada bir telefon almıştı. Telefonda ANNESİ’nin AĞIRLAŞTIĞI ve HASTANE’ye kaldırıldığı bildiriliyordu.  Ve Annesi ölmüştü.  Bu haberi alan ve Hastanede annesinin vefatını öğrenen Muhasebeci bir hafta işe gelememiş ve hazırlamakta olduğu Beyanname Kalamozanın arasında kalmıştı.

Sonuçta Beyanname verilememişti. 

Ama;  Defterdar ve işin tam ortasındaki şef de,  bu yıllar yılı vuku bulmamış olaya ihtimal bile vermiyorlardı. Evet, DEVLETE KARŞI VECİBELER ÖYLESİNE DİKKATLE YERİNE GETİRİLİYORDU Kİ AKSİNE BİR DURUM OLUNCA DEVLET BİLE BUNA İHTİMAL VERMİYOR VE ŞAŞIYORDU.

Müfettişliğimiz İlk günündeki talimatı hatırlayınız “BİZİM DEVLETE KARŞI ZOR DURUMDA KALMAMIZA NEDEN OLACAK HİÇ BİR İŞİ YAPTIRMAYIN. İŞTE SİZE MÜFETTİŞLİK TALİMATI.  

Oysa ne PATRONLAR ne talimatlar veriyorlar..

Son örneğini hatırlayınız…  Ne diyor MALİYE; SATIŞ GEÇEN YIL GERÇEKLEŞTİ.. SİZ YALAN SÖYLÜYORSUNUZ…. Oysa kayıtlar satışın gerçekten YENİ YILIN İLK GÜNÜ GERÇEKLEŞTİĞİNİ GÖSTERİYORDU.

İnanmıyorlar… O güven kazanılamamış.. İŞTE; Fark belki de buradaydı!…

Sakıp Bey ekrana çıkıp ta,

ARGADAŞ,  VERR-Gİİ-DEN  DÖÖ-NEE-NİİİİN  GAŞIĞI GIRILSIN” 

dediği gün olay bitmiş ve halkın zihnine kazılmıştır.  Ayrıca öyle veya böyle, Devlete Karşı bir EKONOMİK AYIPLARI da gerçekten duyulmamıştır.

Bence HALKIN Büyük Sevgi ve sempatisinin kökeninde grubun bu hasletleri yatmaktadır. 

Bunları neden anlatıyorum.  Hem Sakıp Beyin Ölümü nedeniyle gelişen duygulardı bunlar, hem de Sakıp Bey için bir özlemi veya yakıştırması vardı milletimizin, derlerdi ki;

O BAŞBAKAN OLSA, TÜRKİYE’NİN SORUNLARI ANINDA ÇÖZÜLÜR !..

Ben de onun Başbakan olamayacağını söylerdim hep..

O Başbakan olsa, daha erken ölürdü kahrından.  İki şekilde kahrederdi.  

Birincisi;  boşuna kürek çektiği için,

İkincisi; etrafındaki KÖTÜ NİYET VE HAİNLİKLERİ, APTALLIKLARI, Beceriksizlikleri daha sık görmek zorunda kalacağı için.

BİR YERDE YÜZÜNÜ KIZARTMAZSAN

ÖTEKİ YERDE ERİRSİN ERİR!..

Yine Bursa’da, bir Uludağ dönüşü, Vali Zekai Gümüşdiş bir öğle yemeği veriyordu. Yemekte, İçişleri Bakanı Mustafa Kalem­li, Turizm Bakanı Mesut YILMAZ, bazı Bürokratlar ve seçkin işadamları da vardı.

Sakıp Bey’in uçağı saat 14.30’da hareket edecekti.

Yemek saat 13.30 sıralarında bitmişti. Ama sohbet derin, konular ilginçti.

Sakıp Bey bana baktı, “Vakit?” diye sordu. “Bir saat,” dedim. Havaalanı 30 dakika mesafede idi. Ve hemen kalkarsak çok rahat yetişecektik.

Bakan Kalemli fark etti, “Hayır, hayır. Kahve içmeden bırak­mayız sizi,” dedi ve ekledi, “Hiç merak etmeyin, sizi almadan hiçbir uçak kalkamaz.” Diğerleri de onu tasdik etti. Türkan Hanım da, “Kahve içelim Sakıp,” deyince kaldık. Ve 20 dakika daha geçmiş oldu. Sonunda kahveler de içildi ve veda merasimini mümkün mertebe kısa keserek yola koyulduk.

Bursa’yı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Trafik rezaletti. Bir de yağmur vardı. Arabamız ilerleyemiyordu. Sakıp Bey çok sıkılmıştı. Durdu duramadı;

“Türkan Hanım, Türkan Hanım, bir yerde yüzünü kızart­mazsan öteki yerde erirsin… erirsin…

Bak ben şimdi eeeriiiiyoooorum.

Ee-rii-yo-rumm. Halbuki, ‘Gardaşım sağol, kahve içmem,’ deyip yüzümü kızartsaydım, şimdi erimezdim.”

“Sofracıoğlu gardaşım, sen de dinle bak: Bir yerde kızaracaksın ki, öteki yerde erimeyesin. Ee-rii-yo-rum ben. Ne gereği vardı!”

Uçağı gerçekten birkaç dakika bekletmişlerdi. Hemen uçağa alındılar ve İstanbul’a uçtular.

Ben de o günden beri, erimemek için önce gerekiyorsa yüzümü kızartır ve kestirmeden isteğimi, gerekeni söyler ve yaparım. Bu olaydan sonra ben de hiç er

ŞİMDİ BİZLER DE BURADA YÜZÜMÜZÜ KIZARTIP SAYIN GENEL MÜDÜRE AÇIK SEÇİK DİLEKLERİMİZ SÖYLEMEZSEK YARIN MÜŞTERİ KARŞISINDA;    E—Rİ—RİZ….  E—Rİ—RİZ….

Şaka bir yana; son değişiklikleri; gerek teknolojik değişiklikleri, gerekse YÖNETİM-KADRO DEĞİŞİKLİKLERİNİ beğendiğimizi söylemek istiyoruz. 

Hatırlayacaksınız burada;  BÜYÜK İŞLERİN ALINAMADIĞINDAN, Acente olarak YALNIZ Kaldığımızdan filan söz ettik. Şu anda bunların düzeldiğine ve daha da düzeleceğine inancımız tamdır.

Bir örneği sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim;

CUMARTESİ GÜNÜ ÖNEMLİ BİR İŞ İLİŞKİSİ FIRSATI ÇIKIYOR..

OFİSE GELİP BİR MESAJ YAZIYORUZ..

PAZARTESİ ilk fırsata BÖLGENİN yardımını almaya çalışıyoruz. İstediğimiz, sadece bir uzman  desteği. 

ON DAKİKA SONRA Bizzat Bölge Müdürümüzden cevap alıyoruz.. ÇOK NAZİK BİR ŞEKİLDE DİYORLAR Kİ;

  • – BU GÖRÜŞMEYE BEN DE KATILABİLİR MİYİM?.

İşte gözlerimizi yaşartan iş anlayışı, dahası var.. Bir kaza geçirmişiz, kolumuz kırık, ama bu ziyareti de yapmak lazım. TAKSİYLE Müşteriye gidiyoruz.. BÖLGE MÜDÜRÜMÜZÜN ARABASI KAPI ÖNÜNDE Bekliyor…  Böylesine içten böylesine mütevazi ve işini bilen bir BÖLGE MÜDÜRÜ.. Bu bir şanstır.. İnşallah hep birlikte İYİ KULLANACAĞIMIZ BİR ŞANS Olacak ve BÜYÜK İŞLER DE ALACAĞIZ….

Biz beğenmediğimiz tarafları da her zaman açıkça söyledik ve söyleriz..

Ama bunları da söylemek gerekir.  Aksi halde haksızlık olurdu..

TEŞEKKÜR EDİYOR SAYGILAR SUNUYORUM…