20.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1157

Mehmet Feyzi Efendi

Hep birlikte yaşadığımız zaman dilimi, zaferlerle  dolu Türk tarihinin anlamlı günleri olduğu gibi dinimiz İslam’ında mübarek günlerini kapsıyor.

Malazgirt, Dumlupınar, Büyük Taarruz ile Kadir Gecemiz ve Ramazan Bayramımız ne mutlu ki, aynı günlere denk geldi.

Ramazan ayının son Cumasında cami imamları, Kadir gecesi münasebeti ile vaaz ve hutbelerinde hep bu geceden bahsettiler. Din, iman ve Kuran’dan nasihatlerde bulundular. Buna karşılık Türk’ün yeniden diriliş zaferleri hakkında ya tek bir kelime etmediler ya da bu zaferlerden “TÜRK“‘ün adını bile zikretmeden bir iki cümle sarf ederek işi geçiştiriverdiler.

Oysa biz İstiklal Harbinin, Mustafa Kemal’in komutanlığında kuvvetli bir inanca ve imana sahip müslüman Türk milletince yapıldığını camilerde öğrenmiştik. İmamlar Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri…”  ya da “Ya istiklal Ya ölüm” emirlerini çok güzel anlatırlardı. Zafer Haftası münasebeti ile okudukları vaaz ve hutbelerde vatan ve millet sevgisinin imandan olduğuna vurgu yapılır ve Büyük Türk Milletinin üstün insani vasıfları tekrar tekrar hatırlatılırdı. Keza aynı şeyler Türk’ün eşsiz zaferleri olan Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Çanakkale Savaşları içinde geçerliydi. Büyük bir inanç ve iman gücü ile insan üstü gayretle yüzlerce kilometre koşarak düşmanı İzmir’de denize döken, Türk Milletini ve bağrından çıkardığı Türk Ordusunu bize anlatanlar cami imamları ve müezzinler değil miydi?

Cami imamları “Türk”ün adını bile anmayacak ama Senai Demirci adlı biri Kayseri’de bir caminin vaaz kürsüsünde, Anayasa’mızda  Türk milletinin teminatı olan üç maddesinin değişebileceğini anlatacak. Yok arkadaş o kadar da değil. Bu memleketin sahibi var, böyle şarlatanlara yedirmezler bu memleketi. Haysiyetli ve namuslu imamlarda mutlaka vardır. Onlarda çıkıp, kürsü ve mimberlerde Türk milletine doğruları anlatmalıdır.

Şimdilerde ise ortalarda bir “millet” lafı var. Milletten kasdın ne olduğu belli değil. Bir kısım insan müsveddesi “millet” deyip geçiveriyor. Bu milletin adı her nedense  ortadan kalktı. Her halde bu milleti haşa “piç” zannedenler var. Onlara hatırlatırım ki; halkın amiyane bir tabirle “piç” diye nitelediğinin bile bir adı vardır. Onun için akıllları sıra Türk Milletini piçleştirmeye kalkanlara bir daha ifade etmek isterim ki; Allah’ın izniyle, tarihi şan ve şerefle dolu, bu aziz ve büyük milletin bir adı vardır ve bu ad “TÜRK” olup, bu millete  mensup olanlar için de, bu ad her ünvandan daha üstündür.

Ne oldu da bize, bunları konuşur ve yazar hale geldik? Hangi travma başımıza bunları getirdi? Akıl tutulmalarının sebepleri nedir? Hangi afyonu yuttuk? Bu ve bunlar gibi soruların cevaplarını birlikte ama muhakkak vakit çok geç olmadan aramalıyız.

Şimdi sizlere bahsedeceğim mübarek bir zat olan rahmetli Mehmet Feyzi Efendi yaşasaydı ya da günümüzde bir Mehmet Feyzi Efendi gibi  haysiyetli bir alim olsaydı yukarıdaki soruların cevapları, bu gafillerin suratına karşı, bu zat veya onun  yoluna girmiş olanlar tarafından çok net ifadelerle verilirdi.

Tanımayanlar için söyleyelim, Mehmet Feyzi Efendi; Nur Cemaatine mensup bir din alimidir. Ancak bu gün küresel güçlerle işbirliğine girmiş ve Vatikan’la dinler arası diyalog tuzağının mimarı olanlarla hiç bir ilgisi yoktur. Onun için dışlanmış ve unutturulmaya çalışılmıştır. Peki bu mübarek adamın, onca hizmetine rağmen, kalın bir perdeyle niçin  üstü örtülmeye çalışılmaktadır? Bu sorunun  cevabı, onun söylediklerinde yatmaktadır.

Bakın bu nur yüzlü adam ne diyor: “Cenab-ı Hak, muhafazakarlığın onda dokuzunu Türk(!) milletine vermiş. Bu Allah’ın bu millete bir lutf-u ilahisidir.” Kime vermiş diyor? Türk milletine. Yine “Türk milleti gelişirse İslamiyet gelişir” diyor. Başka bir sözü ise “Her millet evvela kendi milli bünyesini ıslah etmeli; sonra İslam milletleri el ele vermeli.

Demiyor ki; Türklüğünü inkar et, milli değerlerini yık, peygamber ocağı ordunla uğraş, tarihi değerlerini ve mazini törpüle. İşte bunlar için, Mehmet Feyzi Efendi’den bahseden yok.

Bakın Mehmet Feyzi Efendi daha neler söylemiş: “Milli bünye, diğer bünyeden daha önemli, daha sağlam, daha üstün ve daha toplayıcıdır. Bunun için her fertte, milli bir sadakat lazımdır.” Nerede böyle bir yol takip eden? Her halde günümüzde “millet” sakızını ağzından hiç düşürmeyenler Mehmet Feyzi Efendi’nin tarif ettiği adamlar değil.

Yine nur yüzlü hoca: “dinle millet etle kemik, sırtla karın gibi birbirleriyle kaynaşmıştır” ve “bir milletin parçalanması, birbirleriyle uğraşması afettir.” demiştir. Anlıyorsunuz değil mi?

Milli gurur sahibi ve hayatı boyunca bir Müslüman Türk olmanın şuuruyla hareket eden Mehmet Feyzi Efendi’nin hayatını kaleme alan Musa Özdağ ise meseleyi şu satırlarla şah damarından yakalamış: “Eline Kuran’ın elmas kılıcını, gönlüne insanlık sevgisinin çelik kalkanını, altına da Türk Milliyetçilği Ülküsü’nün şahbaz atını alarak onları kuşatmış olan karanlık ve huzursuzluk canavarlarının üzerine saldırmıştır.”İşte bu gün Mehmet Feyzi Efendi’den bahseden bir cemaat yoksa , bu onun Müslüman Türklüğe olan mensubiyetini dile getirmesinden ve bizzat da yaşamasından dolayıdır.

B ugün Türk’ün adı camiler dahil her yerden silinmek isteniyorsa Mehmet Feyzi Efendiler, Seyit Ahmet Arvasiler, Mehmet Akifler, Yahya Kemaller, Ziya Gökalpler, Erol Güngörler yok diyedir.

Eğer iş, Mehmet Feyzi Efendi’nin hayatının anlatıldığı bir kitap çıkacak diye, bunu engellemeye kadar  vardıysa , vay halimize(!). Onun için Size bu örnekle meseleyi anlatmaya  gayret ediyorum.Bu sebeple, her Türk ve özellikle kendini muhafazakar olarak niteleyen kardeşlerim, mutlaka Türk Milletinin ve Türk vatanının yanık bir sevdalısı olan Nur Cemaatine mensup rahmetli Mehmet Feyzi Efendi’nin nasihatlarını bulup okumalıdır.

Bu çerçevede söyleyebilirim ki; Müslüman Türk Milleti, hiç bir zaman kimliğini gizleyecek bir ayıbın içinde olmamıştır. Milli kimliğini her hangi bir korku veya endişe yüzünden saklamak hiç bir Türk’e yakışmaz. Bizler vatan ve millet sevgisinin imandan olduğu desturu ile yetişmiş Türkleriz.  Türklük bizim övünç kaynağımızdır. Ve Allah’a, Bizi Türk milletine mensup olarak yarattığı için bu lütfundan dolayı da gece gündüz hamd ederiz.

Onun için başta mübarek Ramazan Ayınız, Kadir Geceniz ve Ramazan Bayramınız ilebirlikte Müslüman Türk’ün küffara karşı kazandığı zaferlere denk gelen milli günlerimizde kutlu olsun. Peygamber Ocağı Türk Ordusunun, 30 Ağustos Zafer Bayramını komutanların, subay ve astsubayların ve Mehmetçiklerin nezdinde kutluyor, dosta düşmana “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” diye haykırıyor, Mehmet Feyzi Efendi’ye rahmet diliyor, onunda bana şefaatçi olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Türk Kızılay`ı Genel Başkanlığından istifa eden sn Tekin Küçükali`ye teşekkür

 Tekin Küçükali Beyefendi;
 Sayın Başkan;
Genel başkanlığınız  Türk Kızılay’ı için önemli başarıların sağlandığı bir dönemdir.  Türk Kızılay’ı döneminizde kendine verilen misyona uygun çok önemli işlere imza atmıştır. Ne kadar gururlansanız yeridir. Teşekkür ederiz.

Mesleğimin de verdiği sosyal sorumluluk çerçevesinde Kocaeli Kızılay Şubesinde üyelik yapmış ve eski Kızılay binasının yıkılıp şuan ki binanın yapılışında yönetim kurulunda da görev almış biriyim. O dönemde kan ürünleri temininde daha yeterli hizmet vermek yönünde gayretlerimiz de olmuştu. Ama o zamanki anlayış  istediğimiz sonucu almamızı sağlayamamıştı. Yine daha önceki dönemde  Kızılay’ın yardım yapma anlayışı ve de asli vazifesinden uzaklaşıp sağlık hizmeti veren bir kuruma dönüş çalışmaları sebebi ile Kızılaycılıktan uzaklaşmıştım.

Döneminizde başlatılan ve yapılan çalışmalarla gönlümüzü ferahlatan, bizi de gururlandıran bir kurum haline gelen Türk Kızılay’ının kan bağışı ile ilgili çalışmalarını Kocaeli Aydınlar Ocağının web sayfasında bir makale halinde değerlendirilmiştim. Bu makaleyi ilimizin güçlü bir yayın kuruluşu olan Özgür Kocaeli Gazetesinde yayınlatmıştım. O makalede de verilen rakamlar ne kadar daha iyi bir hizmet verilmekte olduğunu göstermektedir. Türk Kızılay’ı, sizin başkanlığınız döneminde, tarihine bir altın sayfa yazmıştır. Ayrılış şeklinizle ( sebebini bilemesek de ) çok şık ve takdir edilecek bir tarzda olmuştur.

Bir Türk vatandaşı olarak bu duygularımı sizinle paylaşmak sizi tebrik etmek ve teşekkür etmek istedim. Başarılı, sağlıklı ve mutlu bir hayat dileğimle saygılarımı sunarım.

 

 

Bayramımız Bayram mı?

0

İnsan, yeryüzüne atıldığı günden beri gurbettedir. Başlangıç (mebde) ve son (mead) arasında uzun bir yürüyüşe çıkan insan, sayısız hal ve durum içinde hayatını sürdürür. Bu nedenle bayram, farklı haller ve durumlar içinde farklı anlamlar taşır.

Bayram Rahmeti Talep Etme Günüdür: Allah’ın emri ve rızası için orucunu tutan insan, yaratılışının en belirleyici ihtiyaç ve arzularını terk eder. Bedeninin ötesine uzanır. Hayatın farklı yüzlerini bir kez daha anlar, Allah’ın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu idrak eder. İşte bayram, bu emri yerine getirmiş insanın yeniden yaratılış gerçekliğine dönüşü ve Allah’ın rahmetini ve mağfiretini talep etme günüdür.

Bayram Terk Edilmişlik Duygusunu Aşma Günüdür: Terk edildiğini düşünen ve bunun ıstırabını derinden hisseden insanın bu durumu aşması bir bayramdır. Belli bir dönem vahiy kesildiği için terk edildiği algısına kapılan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ‘Yemin olsun, o kuşluk vaktine ve sakinleştiği zaman o geceye ki, Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.’ (Duha 93: 1-3) ‘Gelecek daha iyi olacaktır. Rabbin nimetini, rahmetini bahşedecek hoşnut olacaksın,’ müjdesine muhatap olması bir bayramdır.

Bayram Vuslat / Kimsesizlerle Ulaşan Eldir: Ayrılık, özlem, bekleyiş ve kavuşma isteği uzun yürüyüş sırasında denen ve sınanan insanın geçiş engelleri ve yükseliş merdivenidir. Mevlana ayrılışı, ‘kamışlıktan koparılma’ sembolüyle anlatır. Çünkü ayrılış ve kopuş farklı bir hayat düzlemine geçiş, denenme ve sınanmanın ağırlığını taşıma sürecidir. Bu nedenle Yunus ‘ikilikten usandım’ diyerek, her durumda yüzümüzü birliğe çevirmeye davet eder. Esasen insanın dünya hali ve öznel dünyaları bir çeşit gurbettir. Çünkü uzun yürüyüşe çıkan insan için ‘anlaşılmamak, yalnızlık’ bir gurbettir. Yunus bu çeşit gurbeti ilginç bir tema üzerinden dillendirir. ‘Ben bir acep ile geldim kimse hâlim bilmez benim / Ben söylerim ben dinlerim kimse dilim bilmez benim.’ Evet, hali ve dili bilinmeyen, anlaşılamayan insan yalnızdır. Bayram, başkalarının dilini ve halini anlamaktır. Şahsımızı aşmayan bir amelin, başkasına uzanmayan bir elin, başkasını görmeyen bir gözün, başkasını duymayan bir kulağın hüsranı buradan gelir.

Hayatın içinde hasret ateşine yanan insanın yalnızlığına ve kimsesizliğine uzatılan eldir, bayram. ‘ Kimseler garip olmasın hasret oduna yanmasın’ diyen Yunus hasreti, özlemi ateşte yanmakla eş tutar. Yetim ve öksüz büyümüş Necati Bey’in ‘ Demez nice sürünürsün sen de garîb / Kimesne bencileyin olmasın yatanda garîb’ dizeleri sürünene, kimsesize halini ve hatrını sormayı tenbih eden enfes vurgulardır.

Gidecek yeri olmayan insanın halini dillendiren Behçet Necatigil’in şu sözleri ne kadar dokunaklı: ‘Gidecek yeri olmayan biri / Arslanları görmeye parka gitti / Arslanlar taştan / O bir insan / Nasıl anlaşırlar? / Anlaştılar.’ Demek ki hal olur, zaman olur insan taşlarla konuşur. Bu, kelimesiz konuşmaya başlamaktır. Böyle bir dünya insansız dünyadır. Vicdanların öldüğü bir dünyadır. Demek ki bayram ‘velime ve ihtişam günü değil’ vicdanların dirildiği gün olmalıdır. Bunun olmadığı ve her şeyin şekle dönüştüğü bir zemin ve hayat ‘kelimesiz konuşmaya başlamaktır.’ Bu hal ve durum içinde olan insana her şey başka bir biçimde görünür. Gurbet Şairi Kemaleddin Kamu bu durumu ‘her şeyin başka bir biçimde göründüğü an’ olarak niteler. Bu niteleme, ümidini yitiren insanın tükenişine yapılan bir göndermedir.

Necip Fazıl, sembolik dille ‘yalnız ve yolunu kaybetmiş insanın fersiz gözlerini dağlayacağını belirterek ‘yakma kandili’ uyarısını yapar. Ve devam eder: ‘Ne söylemez suların dili / sessizlik içinde çağlama gurbet! / Gül büyütenlere mahsus hevesle / Renk renk dertlerimi gözümde besle! / Yalnız, annem gibi, o ılık sesle, /İçimde dövünüp ağlama gurbet!’ Demek ki bayram, yalnızlığı ve kimsesizliği aşma günüdür. Belki de vicdanını yitirmiş bir dünyada yalnızlığı tercih etme günüdür. Yavuz Bülent Bâkiler her iki anlama gelecek durumu şöyle anlatır: ‘ Yalnızım bu şehirde, yapayalnızım…/ Ne ben kimseyi beklerim / Ne kimse beni bekler.’

Bayram, Kaybettiğimiz Şeyleri Hatırlama ve Anma Günüdür: Kopuşun ve dalgınlığın arasında acıya dönüşen hayatımızın ilişkiler ağında dile getirildiği zamandır, bayram. Aslında bayram bir yüzleşmedir. Bu konuda Cahit Sıtkı Tarancı’yı dinleyelim: ‘Korkarım felekte bir gün / Bir bayram yemeğinde. Anam, babam gibi kardeşlerim de / En güzel dalgınlığında ömrün. / Beni gurbette sanıp / Keşke gelseydi bu bayram diyecekler. / Ve birdenbire yürekler, / Aynı acıyla yanıp / Hepsinin gözleri yaşaracak. / Öldüğümü hatırlayarak. ‘

Bayram Müslüman-Türk Milleti’nin Kendini Sorguladığı Gündür: Yahya Kemal Beyatlı, bir düşüşün ve çöküşün ıstırabını muhteşem bir eser, büyük bir medeniyetin simgesi ve ön safta oturan yüzü nurlu ve gözü yaşlı insanın üzerinden anlatır. Teselli arar. Adeta zaman durur, tarih konuşur. ‘Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde / Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde…/ Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine / Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine, / Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı. / Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.’

Bu gün Koca Tepe’de bayram sabahı, metafizik coğrafyadan bağını kesmiş, cihân başka cihandır, diyenler sevinç içinde. Sadece bir ay içinde evlerimize düşen ateşin, Irak’ta tecavüze uğrayan binlerce kadının, iç savaşın eşiğine getirilmiş bir coğrafyanın / Ortadoğu’nun, kendi haline bırakılmış bir Türkistan’ın şuurunda olanlar için bayram dirilişe adım atma günüdür. Bu sorumluluk ‘sırtımızın bütün kemiklerini gıcırdattığı’ gün şanımız yükseltecek, işte o gün bayramımız, bayram olacaktır. 

 

İslam Kardeşliği

İslam dini; birlik, beraberlik ve dayanışma duygularıyla huzur ve sükûn içerisinde yaşamalarını sağlamak için mü’minleri kardeş ilan etmiştir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin” (Hucurât, 49/10) buyrulmuştur. Böylece, iman edenler arasında kardeşlik hukuku tesis edilmiştir.

Ayet-i kerimeden de açıkça anlaşılacağı üzere, yeryüzünün neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olurlarsa olsun, bütün mü’minler birbirlerinin kardeşleridirler.

İslam dini, bu kardeşlik hukukunu korumak ve sağlıklı bir şekilde devamını sağlamak için bir takım sorumluluklar ve ilkeler ortaya koymuştur.

Aralarında selamı yaymak, ziyaretleşmek ve hediyeleşmek, infak, isar, yardımlaşma, paylaşma ve fedakârlık gibi güzel davranışları tavsiye ederken; kin ve düşmanlığı, sû-i zan, gıybet, iftira ve dedi-koduyu, yalan ve yalancı şahitliği, haksız kazancı, insanları alaya almayı, kötü lakapla çağırmayı, dargınlık ve küskünlüğü velhasıl kardeşliğe zarar verecek, birlik ve beraberliği bozacak her türlü kötü davranışı da kesinlikle yasaklamıştır.

Bir mü’minin bir din kardeşine kin ve düşmanlık duyguları beslemesi, ona silah çekmesi, onun kanını dökmesi, onu hor görmesi çok büyük bir günahtır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkîr etmez. Takva şuradadır (eliyle göğsünü işaret etti). Kişinin Müslüman kardeşini hakir görmesi şer olarak yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.” (Müslim, Birr, 10, IV, 1976)

Müslüman, kardeşlik hukukunun gereği olarak; varlıkta ve yoklukta, sevinçte ve tasada diğer Müslüman kardeşleriyle bir ve beraber olur.

 Müslüman kardeşlerinin malını, canını, ırzını, namusunu kendi malı, canı ve namusu bilir. Onlara herhangi bir şekilde zarar vermeyeceği gibi, başkalarından gelecek zararlara karşı da onları koruyup kollar. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.); “Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte mü’minlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir organ rahatsız olsa, diğer organlar da uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler” (Müslim, Birr, 17, IV, 1999-2000) buyurarak mü’minlerin bu özelliklerini belirtmiştir.

İslam kardeşliğinin en önemli esaslarından biri de diğergâmlık, yani din kardeşlerinin dertleriyle dertlenmektir.

 Bir Müslümanda asla egoistlik ve bencillik bulunamaz. Çünkü o, din kardeşlerine karşı son derece merhametli,  diğergâm ve fedakâr insandır.

Kamil bir mü’min, yoksul ve muhtaç durumdaki kardeşlerinin çektiği sıkıntılara kayıtsız kalamaz ve yeryüzündeki bütün mü’minlere karşı kendini sorumlu hisseder.

Hz. Mevlânâ şöyle buyurur: “Şems-i Tebrizî bana bir şey öğretti: ‘Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin.’ Ben de biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Müslümanın din kardeşine yardım etmesinin, onun sıkıntılarını gidermesinin faziletini şöyle açıklıyor: “Kim, bir Müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. İnsan (mü’min) kardeşine yardımcı olduğu müddetçe Allah da onun yardımcısı olur.” (Tergib ve Terhib c.4/529-1)

Hadis-i şerifte ayrıca, mü’minin şeref ve itibarını zedeleyecek kusurlarının ortaya çıkmasını önlemenin de İslam kardeşliğinin gereği olduğu vurgulanmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in, “Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe iman etmiş olamaz” (Buhârî, imân, 7) buyruğuna uyarak, sürekli din kardeşlerimizin iyiliğini ve hayrını istemeliyiz.

  Müslümanlar olarak; aramızda sevgi, hoşgörü ve merhameti yaymaya; birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma temeline dayalı İslam kardeşliğimizi hâkim kılmaya azamî gayret göstermeliyiz.

Çanlar Çalmaya Başladı!

 

Menfi, bozuk ve gayri insani hayat görüşüne sahip, çıkarcı Avrupa’nın, resmi Batı ve ABD’nin sağ elinde, sakim / yanlış ve dalalete / sapık yola sevk edici bir Felsefe’si var! Sol elinde sefih / yasak yaşayışı hoş gören ve gösteren muzır / zararlı, sözde medeniyeti var!  

İnsanın saadet ve mutluluğu, ancak bu iki şey iledir, diyerek dava edip davette bulunuyor! Biz de diyoruz ki: “Senin bu iki elin kırılsın. Senin bu iki hediyen, senin başını yesin.” Nitekim yiyecek!

Aya / Acaba, hiç caiz / uygun olur mu ki, bir adamın akıl, kalb, vicdan ve ruhu müthiş / dehşet verici bir şekilde, musibet içinde olsun da; cismen / sırf bedensel olarak, zahiri / görünüşte, nispeten bir refah ve rahat içinde; dıştan imrenilecek, süslü püslü bir halde göründüğü için, o adama mesut, mutlu ve bahtiyar denilsin, olacak şey mi?

Halbuki her zaman görüyoruz ki, bir adam inkisar ı hayale / hayal kırklığına uğrasa veya vehmi / gerçekleşmesi hayal ve muhal bir emelinden dolayı meyus olsa, veya cüz’i / küçük bir işten ümidi kesilse, dünya ona dar, onun tatlı şeyleri ona acı gelir.

Acaba, bütün elemlerin menşei / kaynağı ve bütün emellerin yıkıcısı olan, senin ey Batı ve ABD! Bu şeamet ve uğursuzluğun ve bu dalalet ve sapık yolun ile hasta olup, yeis / ümitsizlik ve yetimlikle, manevi bir cehenneme düşen bir kalp ve bir ruh sahibi; nasıl geçici, yalancı bir cennet içinde, mesut ve bahtiyar olabilir?

Ey insanı ifsad edip bozan, bozguncu Avrupa! İnsanın başına binlerce bela getirdin ve getirmeye devam ediyorsun!

Ey menfi Avrupa felsefesinin ipine tutunup sarılanlar!

Şu gafil, manadan uzak, sözde medenilerin gittikleri yola revan olanlar, kendinize geliniz! Peşine düştüğünüz yolda olanları, bir görünüz:

“İşte, şurada burada, her yerde, hatta gözümüzün yetiştiği yerlerde… her adım başında bir aciz adam duruyor. Bir kısım kavi / kuvvetli ve galip insanlar, o biçare / zavallı adama hücum edip, öyle bir surette mal ve hayvanatını gasp ediyorlar ve hanesini / evini tahrip ve harap ediyorlar ve bazen onu öyle bıçaklayıp cerh ediyor / yaralıyorlar. Ki haline sema ve gök ağlıyor.

“İşte, her nereye (ister Afganistan, Karabağ, Filistin, Sudan ve ister özellikle Irak’a) baksan; bu hal taammüm etmiş / yaygınlaşmış! Her yerde zalimlerin velvelelerinden ve mazlumların zulme uğrayanların vaveylalarından / feryat ve figanlarından başka bir şey işitilmiyor! Bir matemhane-i umumi / genel bir matem yeri şeklini alan bu hal, devam ediyor!

“Madem ki, insanız; insan, insaniyeti / insanlığı cihetiyle başkasının elemiyle müteellim / elemli olur. Bu hadsiz / sayısız insan elemlerine nasıl tahammül eder / katlanırız? Vicdan / doğruyu hissettiren ilahi içsel sesimiz, nasıl bu hale dayanabilir?

“Ey Avrupa (ve ABD)! Senin bir gözü kör, yani maneviyattan mahrum, sadece maddi çıkarını düşünen, tek taraflı dehan ile, insan ruhuna hediye ettiğin şu cehennemi haleti / şu iç yakıcı durumu, sen de anladın. Şu müthiş derde bir derman aradın.”

İnşallah Batı, aradığını İslam da bulacak; hem kendisi, hem de musallat olduğu ülkeler, rahat bir nefes alacaktır. Emin olun, o günlerin arifesindeyiz. Yaşayan görecek. Gören mutlu olacaktır. Nasıl mı? İşte cevabı:

Roma’yı Roma, Rusya’yı Rusya yıktığı, eski hallerinden eser kalmadığı gibi; Avrupa’yı Avrupa, ABD’yi ABD yıkacak; başlarının derdine düşecek, eski aktif fonksiyonlarını kaybedecekler; zulümle payidar / kalıcı olamayacaklar.

Evet, çanlar onlar için çalmaya başladı bile… Nihayet, başta Ortadoğu olmak üzere, diğer ülkeler de, rahat bir nefes alacak; kendilerine zulmedenlere de, insanlık dersi verecek. Çünkü küfür devam eder, zulüm devam etmez. Kaldı ki, ava giden avlanır.

Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye kefen biçenler,

Olur zehirli Baldıran şerbetini içenler.

 

Başlayacak çalmaya, durmadan çanlar, onlar için çan çan!

Olacak bu zalimler, ardına bakmadan, kaçtıkça kaçan!

 

Emin ol, geçti inişe, emperyalist AB ve ABD(e)

Kalacak kötü namları, unutulmasın diye geride

 

Batı, tüm gücüyle, parçalamak isterken Türkiye’yi!

Anlayacak dünya, bunların hangisi kötü ve iyi

 

Türk Ordusu, vatanı için, yolundan dönmez.

“Bir şem’a ki, Mevla yaka, üflemekle sönmez.”

 

Ramazan Bayramı ve Bayramların Sosyal Hayata Etkileri

Bayram; neşe ve sevinç günüdür. Ulvi duyguların coştuğu, sevgi ve saygının müslümanlar arasında zirveye ulaştığı kutlu ve mutlu günlerden biridir.

İnsanları birbirine kaynaştırarak biraraya getiren en güzel vesilelerden biri bayramdır. Bayramda hediyeleşme ve yardımlaşma o kadar ileri derecededir ki, ahirete göçen yakınlar da nasibini alır. Yakınları Bayram namazını kıldıktan sonra gidip kabirlerdeki yakınlarına yasinler ve fatihalar okuyarak onları da adeta bayram havasına sokmak ve onları da memnun etmeye ve sevindirmeye çalışırlar.
Ramazan Bayramı, sanki bir ay boyunca tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibidir. .(İbni Mace, Sıyam: 32.)  Özellikle uzun yaz aylarına tesadüf ettiğinde sıcak günlerde oruç tutan müslümanlar,  bu zor imtihanı vermenin sevincini yaşarlar.

Ramazan ve Kurban bayramları Hicri ikinci yıldan itibaren kutlanmaya başlamıştır. Ramazan orucu da hicri ikinci yılda farz kılınmıştır. Bunun ardından Şevval ayının ilk üç günü Ramazan orucu sonrasında Ramazan Bayramı olarak kutlamışlardır.

Yüce Allah;  “(Size farz kılınan oruç) sayılı günlerdedir” (Bakara,184) buyrulur. Peygamberimiz de: “Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır” (Buhârî, İydeyn: 3; ‘Müslim, edâhi: 7.) Buyurmuştur. Bu Hadis-i Şerife istinaden Ramazan ve Kurban bayram namazları kılınarak bayrama başlanır.

Hz. Peygamberimiz bayramlar için; “.. Bu günler yeme içme günleridir” (Ebu Davud, Şavm:50; Tirmizi, Savm:59; Nesai, Menasik:195.)  buyurmuştur. Bayramlar; İslam kardeşliğinin pekiştiği, dostlukların zirve yaptığı, gönüllerde barış rüzgarlarının estiği günlerdir.

Ebu Said el-Hudri anlatıyor: Resulüllah (a.s.) vefatından evvel hastalanınca hutbeye çıktılar ve; Allah’ü Teala kulunu dünya ve ahiret arasında muhayyer bıraktı. O da Allah’ın katındakileri seçti, buyurdu. Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı. Ben bu durumda ne varki Ebu Bekir ağladı, diye düşündüm. Meğer, O dünya ile Allah katındaki nimetler arasında muhayyer bırakılan kul, Peygamberimizmiş. Bunu anlayan Ebu Bekir, ağlamıştı. Peygamberimiz Hz. Ebu Bekir’i ağlar görünce: Ya eba Bekir ağlama, bana malı ve arkadaşlığı konusunda en cömert olanı şüphesiz ki Ebu Bekir’dir. Ümmetimden birini kendime dost edinseydim, Ebu Bekiri dost edinirdim. Fakat İslam kardeşliği ve sevgisi şahsi dostluktan üstündür, buyurdu. (Buhari ,Salat, 80; Müslim, Fedail-i Sahabe,1) Bu hadis-i şerif İslam Kardeşliğinin diğer bütün kişisel dostlukların üstünde olduğunun açık delilidir.

İlk islam toplumu Medine’de oluşmuştu, bu sayede eski düşmanlıklar ve kan davaları son bulmuş, birbirinin kanını içen toplumlar birbirinin yıllarca can dostuymuş gibi bir şekle bürünmüşlerdi. Bunu, islam dininin derin kardeşlik anlayışında aramak lazımdır. Bu günde insanları bir araya getiren ve kardeş yapan en büyük ortak payda islam dinidir.

Ramazan Bayramı bir ay boyunca tutulan orucun iftarı sayıldığı için, normal iftarda tatlı veya hurma ile orucu açmak nasılki sünnet ise, Peygamber Efendimiz, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek, Bayram sabahında hurma vb. bir tatlı tadmadan evlerinden ayrılmazlardı. (Müslim, Sıyam: 49.)

Peygamberimiz (s.a.v.) bayram gecesinde ibadet etme konusunda şöyle buyuruyor: “Sevabını Allah’tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.” (Müslim, Sıyam: 67.)

Bayramlar, devri risalette bambaşka bir neş’e ile kutlanırdı. Peygamberimiz (a.v.) bayram sabahı mescide gelir ve hanımlarının ve diğer hanımlar ve kızların da mescide çıkmasını isterdi.  Cemaatin arka tarafında saf tutan kadınlar da bayram namazını kılarlardı.(Müslim, Selatü’l-İydeyn: 11) Bayram namazından sonra Peygamberimiz cemaate hitaben bir hutbe okurdu.

Sa’d bin Evs el-Ensârî anlatıyor: Resulullah (a.v.) şöyle buyurmuştur: Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara iner ve şöyle seslenirler: “Ey Müslümanlar! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol mükâfat verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolunup, o emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolunup, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ettiniz, (şimdi) mükâfatınızı alınız.

“Bayram namazı kılındıktan sonra bir münadi: “Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, doğru yola ermiş olarak evlerinize dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.” (el-Terğib ve’t-Terhib Ter. 2:332.)

Bayramlar da, sevinç ve neşelerimizi meşru dairede göstermemiz, dinimizce caiz görülmüştür. Buna misal olabilecek bir hususu Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz şöyle anlatıyor: “Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yapıp, rakseder gibi oynuyorlardı. Peygambermiz (a.v.) beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım, ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar, bu vaziyette onların harp oyununa baktık…” (Müslim, Salatül-ıydeyn,20) Lakin bu sevinç ve eylencenin meşru dairenin dışına çıkmaması, bir taşkınlığa dalarak günah sayılan bir fiil olmaması gerekir.

Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır. Resulullah (a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.” (Terğib..,ter. 2:332.) Cemaatler halinde kılınan bayram namazlarında getirilen tekbirler, gafletin gitmesine, şükürümüzü eda etmemize vesile olur. İki milyara yakın müslümanın ağzından çıkan bu tekbirler, yeryüzünden semaya yükselerek, adeta muhteşem bir senfoni korosu halinde dünyamızın göklere doğru Allah’ın büyüklüğünü ve tevhidi haykırmasıdır. Böyle muhteşem bir günde küçük meseleler, kırgınlıklar ve dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü’minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o mânâlar yaşanan hayata geçsin.

Dini bayramlar, bütün islam ülkelerinde kutlanmakta. Bu cihetiylede bütün dünyada kutlanan bu bayramlar diğer milletler tarafından da izlenmektedir. Ğayri müslim komşular da bu bayramlarda müsülümanların bayramlarını tebrik etmekte ve müslümanlar da onlara ikramlarda, sevgi ve hoşgörüde bulunmaktadırlar. Bir Avrupa ülkesinde görevde iken bayramlaşma törenlerimize yabancı bürokrasinin yanında o ülkenin halkının da katıldığını gördüm. Büyükelçilerimiz ve Başkonsoloslarımız residanslarında yabancı temsilcilerinde katıldığı bayramlaşma törenleri düzenlemekteydiler, bu bayramlaşmaya yoğun yabancı katılımı oluyordu. Aynı şekilde bu dini bayramlar Diyanet Vakıf binalarında da kutlanırdı. Bu kutlamalara büyükelçilerimiz, Başkonsoloslarımız, elçilik ve Başkonsolosluk memurları, yabancılar ve onların dini temsilcileri ile gurbetçilerimiz de katılmakta coşkulu bir bayramlaşma olmaktaydı. Bu vesileyle, hem yurt içinde ve hem de yurtdışında yapılan bayram kutlamaları ve adetlerimiz basın ve medyanın da yardımıyla dünyanın gündemine oturmaktadır.

 

Bayramların göze çarpan en güzel ve dikkat çekici bir yönü ise;  tanısın tanımasın müslümanlar her karşılaştığı müslüman kardeşiyle, tokalaşarak, birbirleriyle bayramlaşması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında ise Sahabiler birbirlerine “Bârekâllâhü lenâ ve leküm” diyerek bayramlaşırlardı, yani “Allah bizden de, sizden de kabul etsin” dedikleri rivayet edilir.  Biz ise; ” Bayramınız kutlu olsun, Bayramınız mübarek olsun, hayırlı bayramlar” gibi sözlerle bayramımızı kutlarız.

Peygamberimiz (a.v.) “Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize arka çevirmeyiniz; ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz. Bir müslümana, üç günden fazla  (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.” (Buhârî, Edeb, 57-58, Müslim,Birr,8) 

Bir ayet-i kerimede: “Allah’a ve Peygamberine itaat edin, birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal,46) Şu konuyu önemine binaen zikretmekte fayda var; “Birbirinizle didişmeyin..” sözü kavga gürültü vb. durumlarda birbirimize saygılı olmamızı, sıkıntı olan konularda anlaşarak, konuşarak çözmemizi ifade ediyor.

Bir arkadaşla din konusunda sohbet ederken, şöyle bir şey söyledi; çok kaba ve suçlayıcı oldukları için camiye ve cemaatlere yaklaşamıyoruz, dedi. Belki biraz abarttı, ancak bir yerde gördüğü itici, işittirici bir eda ile yapılan bir konuşma veya manzara ile karşılaşmış olabilirdi. Ben çok üzüldüm, bunu genellemesinin doğru olmadığını söyledim, ama demek ki nezaket çok önemlidir. Bazen, hislerimize kapılarak söylediğimiz kırıcı bir söz veya davranışla nicelerini dinden uzaklaştırmış olabiliriz. Gönül insanı Yunus Emre bunu ne güzel dile getiriyor:

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.
Söz ola ağulu aşı,  yağ ile bal ede bir söz.

Peygamberimizin (a.s.) bu kadar sahabeyi ve ümmeti toparlamasındaki en önemli hususlardan birisi O’nun nezaketi, tebessümü ve ikramıdır. Yüce Allah’ın Peygamberimize “Katı yürekli ve sert davranışlı olsaydın etrafından dağılır giderlerdi” buyurması da buna delildir. Devrimiz ikna devridir. İnsanların gönlüne girmenin tek yolu sevgi ve muhabbetle yaklaşmaktır. Aksi taktirde dağılır giderler ve yaklaşmazlar, işte bayramlar bu birlikteliklere ve kaynaşmaya vesiledir.

Diğer bir ayette de: “Toptan Allah’ın ipine sarılınız, parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Âl-i İmran,103) buyurulmuştur. Bu ayetlerdeki kardeşlikleri, bayramlar biraz daha pekiştirmektedir. Bayramlar nice kavgalara, düşmanlıklara son vererek barışlara vesile olmaktadır. Çünkü; bayramdan önce kim, kim ile dargın ise, cemaatler tarafından tesbitler yapılır ve onlar barıştırılmaya çalışılmaktadır. Bu barıştırma, müslümanların görevleri arasındadır. Bundan dolayıdır ki bayramlar toplumu barıştıran bir vesiledir ve barışa çok güzel bahanedir.

Bayram Namazlarına giderken banyo etmiş, temiz ve güzel elbiseler giymiş, dişlerimizi yıkamış, güzel kokular sürünmüş, olarak camilere doğru yol alırız.  Yediden yetmişe kılmış olduğumuz bayram namazından sonra kabirlerin yolunu tutarız. Sanki kabirdekilerin de bizim sevincimize katıldıklarını hissederiz. Okuduğumuz yasinler ve fatihaları da onlara adeta bayram tatlısı yerine ikram ederiz.

Fakir olanlar da bu sevince katılsın diye onlara da fıtır sadakası vererek bayram neşvesine daha içten katılmalarını sağlarız. Zaten Ramazan bayramının asıl itibariyle hadislerde geçen adı “İydü’I-fıtr”, yani (Yaratılış atiyesi)  Fıtr Bayramı demektir.

Yüce Allah cümlemizi, kendi içinde barışan, ailesi ve toplumuyla barışan kullarından eylesin… Bütün okuyucuların Ramazan Bayramlarını kutluyorum.  Nice bayramlara..

Ramazan ve Muhafazakârlaşma

Mübarek bir ayı, Ramazan Bayramını ve 30 Ağustos Zafer Bayramını geride bıraktık. Son senelerde bayramları bayram olarak kutlamaktan uzak kalıyoruz. 30 Ağustos zaferini kazanan, Milli Mücadeleyi Cumhuriyet ile taçlandıran irade ve şuuru kaybetmemeye gayret etmeliyiz. Çeşitli engellemelere, uyutma ve uyuşturma örneklerine rağmen; Milli Mücadeleyi yapan, Cumhuriyeti kuran heyecanı kaybetmemeliyiz. Bunlar kaybedilirse, ne Ramazanları Ramazan olarak idrak edebilir, ne ibadetlerimizi huzurla yapabilir, ne de bayramları bayram olarak kutlayabiliriz. 

2000’li yılların başından beri ırkçı teröre yanlış yaklaştırılıyoruz. Yanlışlarımız ülkeyi bugünkü noktaya getirdi. Bazıları özerk yönetim, ayrı bayrak ve egemenliği paylaşma yoluna düştü. Asıl dinlenecekleri dinlemeyip, yeterli istihbaratı toplayamamak şehit sayısını arttırmaktadır. Terörle mücadele daha fazla demokrasi ile çözülemez. Silah bırakmamış, teslim olmamış bir örgütle doğrudan ya da dolaylı müzakere edilemez. Hele hele bazılarına “Sen silahı bırak, isteklerine cevap bulalım” denemez. PKK ile aynı çizgide olan, aynı ihanete silahsız varmak isteyenlerle silaha sarılanlar arasında fark yoktur. Terör örgütü aşırı sol kaynaktan geliyor. Onların Ramazanla alakaları yok. Bunları anlayamayan bazı siyasiler Ramazan’daki saldırıları yadırgadılar.

Türkiye’deki asıl terör milli kimliğimiz olan Türklüğe yöneltilmiştir. Etnik kimlik terörü yönetenlerce desteklenmiştir ve özgürleşme zannedilmiştir. Türk’ü etnisite kapsamında görmek, milli kimlik olduğunu fark etmemek, etnik ırkçılığa ortak olmaktır.

Bu Ramazan bazı gerçekleri görme imkânı bulduk. Büyük şehirlerimizde ve hatta bazı Anadolu şehirlerinde oruca ve oruçluya karşı kayıtsızlık ve saygısızlık dikkat çeker boyuttaydı. 2011 Türkiye Değerler Araştırmasında dindarım diyenler %81 çıkmış ve Ramazanda lokantaların kapatılmasını isteyenler daha önceki yıllara göre %10 artmış olsa bile; Türkiye’deki muhafazakârlaşma, “mahalle baskısı” ile ortaya çıkan durum ve şekil muhafazakârlığıdır. Fikir ve mana derinliğinden yoksundur. Bu eğilim reaksiyoner ve tepkici işaretler taşımaktadır. Bu muhafazakârlık, Batılı kaynakların kontrolünde olduğu sürece, bazıları için sorun yaratmaz; ama aksi olursa, hemen İslami Terör dillendirilir.

Acaba “Dindarım” diyenlerin önemli bir bölümü dini vecibelerini ne ölçüde yerine getiriyor? Çeşitli sebeplerle insanlarımız oruç tutmayabilir; ama sosyal bir yaratık olarak oruçluları rahatsız eden görüntüler vermeye de mecbur değillerdir. Liberal rüzgarlar insanları tekleştirip toplumsuz milletsiz ve adeta devletsiz hale yönelttiği için her türlü kural ve sınırlama özgürlüklere karşı zannedilmektedir. Belki bazılarına göre iradeyi güçlendiren, nefse esareti engelleyen oruç da özgürlüğü kısıtlamaktadır. Ancak oruçluyu hesaba katmamak şeklinde bir tavır dikkat çekmiştir.

Bunun sebepleri arasında; sözde İslami görünüm altında yer alan bazılarının Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle başkaları adına kavgalı olmaları, Türk’e karşı ırkçılık sergilemeleri, her türlü yolsuzluk ve yanlışlara dini örtü yapmaları, vatandaşın iyi niyetinin istismar edilmesi, samimiyetsizlik, çirkin menfaat hesapları, milli tarih düşmanlığı, bayraksız, vatansız, milli kimliksiz, devletsiz sözde Müslüman arayışı, genç insanları kutsal değerlerinden soğutmaktadır. Ancak hatayı din müessesesinde değil; Müslümanda aramak gerektiği unutulmamalıdır.

Aslı Gerçekten Yüce

Türkiye’mizin ve Türk Dünyasının bütün şehirleri Türk’tür. Bizde bunlardan biri olan özbeöz Türk şehri Kastamonu’ya “15. Türk Dünyası Günleri” ne katılmak üzere geldik.

İyi ki de gelmişiz, Türk Milletine ve Türk Dünyasına olan inancımızı ve imanımızı bir kez daha yenilemiş olduk.

Kastamonu’nun yiğit belediye başkanı Turhan Topçuoğlu sessiz sedasız büyük işler başarıyor. Topçuoğlu eğer, iktidar partisinin belediye başkanı olsa malum medya tarafından allanıp pullanıp bir “star” yapılırdı. Oysa MHP tam dört dönemdir Kastamonu’yu belediye eliyle muhteşem bir şekilde yönetiyor ve kimse çıkıp az imkanla çok iş başaran Topçuoğlu’na hakkını teslim etmiyor. Ancak Turan Topçuoğlu’na ve MHP’ye hakkını teslim eden Kastamonulu kardeşlerimi bundan ayırıyorum.

Kastamonu, katıksız bir Türk şehridir. Kastamonu’ya gelince göreceğiniz huzur, güven, asayiş, devlete, millete ve bayrağa bağlılıktan dolayı “katıksız Türk şehri” nitelememi daha iyi anlayacaksınız. Onun için ırken Türk olmaktan ziyade fikren ve ruhen “Türk gibi” olmaya çalışmak lazımdır.

15. Türk Dünyası Günlerinin bu yıl ana teması “Türk Dünyası İçinde Kıbrıs Türkleri” idi. Bu vesile ile Kastamonu’da K.K.T.C Kurucu Meclis Başkanı ve E. Başbakanı Hakkı Atun olmak üzere birçok Kıbrıslı dost ile karşılaştık. Hele Kıbrıs Alsancak Belediyesi Halk Oyunları Topluluğunun, buram buram “Kıbrıs Türktür” diye kokan oyun havaları muhteşemdi.

Hüseyin Laptalı, Ünal Kar, Feyyaz Sağlam, Sami Yavrucuk, İsrafil Kumbasar  ve Aynur Açıkgöz ile ayrı havayı solumak; Bulgaristan Türkü şair Şaban Mahmadov Kalkan’ın kırk yıl önce Razgrad’da yayınlanan ve yayınladığı gün yakılan “Razgrad Şarkıları” kitabını “kimseye yazmadığım bir kelimeyi yazarak sana imzaladım” diye bana takdim etmesi bana bir kez daha Türk olmanın mutluluğunu yaşattı. Ve Allah’a şükrettim.

Bu gün yerden yere vurulan ve her fırsatta hakir görmek için bahane bulunan Türk milletinin; aslı gerçekten çok yücedir. Benim Türk Dünyası Tarikatının şeyhlerinden biri olarak gördüğüm ve kendisine “Şeyh abi” olarak hitap ettiğim Erdoğan Aslıyüce kendi gibi soyadında da Türk milletinin yüceliğini taşımaktadır. Hoca Ahmet Yesevi Vakfının başkanı olan “Şeyh abim” Kastamonu’da yapılan “Türk Dünyası Günleri”ni aynı adı taşıyan bir kitapla ölümsüzleştirdi. Ve belgeleri geleceğe bu kitapla taşımış oldu.

Bu arada Erdoğan Aslıyüce ile ilgili bir hatamı sırası gelmişken düzelteyim. Geçenlerde Aslıyüce’nin İstanbul işgali sırasında Fransız askerlerinin Türk kızlarına yaptıklarını içeren olayları anlatımını sehven gazeteci Muhittin Nalbantoğlu’na mal ederek yazmıştım. Bu vesile ile hatamı düzeltmek istiyorum.

15. Türk Dünyası Günlerinde benim için bir büyük sürprizde Mustafa Ceceli’yi dinlemek oldu. Ceceli müthiş bir Türk sanatçısı. Belediye Meydanı’na toplanan 20 bin kişiyi hop oturttu hop kaldırdı. Uzun zamandır böyle bir performans izlememiştim. Büyük zevk aldım. Bundan sonra Mustafa Ceceli’nin sıkı bir takipçisi olacağım.

Evet kardeşlerim; gecenin aydınlığa en yakın vakti; karanlığın en üst noktaya ulaştığı vakittir. Aslı gerçekten yüce olan Büyük Türk Milletinin yeniden doğuşunu Hazreti Pir Şaban-ı Veli’nin beklediği Kastamonu bile ayağa kaldırmaya yeterde artar. Biliniz ki Türk’ün sarsılmaz çelikten olan iradesi her şeyi gerçekleştirmeye muktedirdir. Bunu bir kez daha Kastamonu’da 15. Türk Dünyası Günlerinde hep birlikte gördük.

Bu Gün Bayram

Bu gün bayram huşu ile kaynar taşar haneler,

Muhabbetten mesutturlar torun evlat nineler,

Evde her kes mütebessim gururludur sineler.

Güzellikler bu günlerde kıvamında demlenir,

Huzur bulan iki gözüm mutluluktan nemlenir.

 

Şafaklarda ezan duyan tüm yürekler coşarlar,

Dudaklarda salat tekbir mescitlere koşarlar,

Secdelerde meleklerle bin bir hikmet yaşarlar.

Güzellikler illa bu gün buram buram demlenir.

Huzur bulan iki gözüm mutluluktan nemlenir.

 

Namazlardan cümleleri mest olarak dönerler,

Kibir kalkar gönüllerden tövbelerle sönerler,

Mesut halde hüzünleri toplar kabre gömerler.

Güzellikler bayramlarda kıvamında demlenir,

Huzur bulan iki gözüm mutluluktan demlenir.

 

Bayram başlar çocuklara şeker harçlık verilir,

Hürmet görüp el öperken bin bir murat derilir,

Evlat torun baba dede her birisi sinelere serilir

Güzellikler bayramlarda kıvamında demlenir,

Huzur bulan iki gözüm mutluluktan nemlenir.

 

 

 

Garip öksüz dul ve düşkün tüm kapılar çalınır.

Yakın komşu eş dost gelir tüm hatırlar alınır,

Gülen yüzler vecde gelir tebessümler salınır.

Güzellikler bayram günü kıvamında demlenir,

Huzur bulan iki gözüm mutluluktan nemlenir.

 

Biz mi yoksa bayramlar mı çok değişti bilemem, 

Geçen günler nostaljiydi benliğimden silemem,

Mutlu olmak bize bağlı ruhum boş sa gülemem.

Her güzellik bayram günü kıvamında demlenir,

Mesrur olur deli gönlüm misk kokarak nemlenir.

 

Gelin bu gün tüm kalpleri incitmeden derelim,

Her şekere sevgi katıp şevkle bol bol verelim,

Hüzün matem bitsin artık gonca güller serelim.

Mutluluklar illa bu gün buram buram demlensin,

Mesrur olsun deli gönlüm iki gözüm nemlensin.

 

Millet Bir, Birse Lisan

0

 Millet mefhum ve kavramının ırka dayanmadığı bir gerçek. Millet, aynı doğuşta olanlarla, aynı doğuşta olmayanların, aynı oluşta birlik ve beraberlik teşkil etmelerinden meydana gelmiştir.

Kuru bir kalabalık, rastgele bir karışım değil, müşterek, ortak noktalarda bir ve beraber olmuş insanların kader birliği yaptığı, şuurlu bir toplumdur.

 Başka bir ifadeyle, her biri, ayrı telden çalan cemiyet / karışım değil; aynı gaye ve hedefte kenetlenmiş, bilinçli bir cemaat / terkiptir. Gerçi, din bir ise, millet birdir. Üstelik, dil de bir ise millet, haydi haydi birdir.

Kaldı ki, Türkiye’de yüzde doksan sekiz herkes müslümandır. Bu vasıf ve niteliğimizle din; birlik ve beraberliğimizin en büyük ve en hayati teminatıdır. Varlık ve birliğimizin, ikinci hayati garantisi ise, müşterek lisanımız olan Türkçe’dir.

Dil o kadar önemlidir ki, bir insanın milliyetini, konuştuğu dil tayin eder. Nitekim bir Sahabi’nin  “Arap kimdir, ey Allah’ın Resulü?” sorusuna Hz. Muhammed’in: “Arapça konuşandır.” ( Hasan Basri Pehlivan, Dil Davası, Ortadoğu, 7 Nisan 1996) diye cevap vermesi, buna en güzel ve büyük bir delildir.

Türkiye’de, Türkçe ortak dildir ve Türkçe’yi bilmeyen yok gibidir. Bazı kırsal kesimlerde, bilmeyen varsa bile, gittikçe bu durum yok olmaya yüz tutmaktadır.

Radyo ve televizyonların, yurt sathının en ücra köşelerine kadar yayılması bu imkanı sağlamış. Bilhassa her tarafta ilkokulların mevcudiyeti, cefakar öğretmenlerimizin büyük gayretleri, bu neticeyi -hüküm çoğunluğa göredir- temin etmiştir.

Vaziyet ve durum bu merkezdeyken, bazı yörelere, mahalli dilden yayın yapmak arzusu dile getiriliyor. Samimi fakat yersiz, o nispette çok tehlikeli sonuçlar doğuracak ve hatta dönüşü zor adımlar atılmak isteniyor. Böylece halkın doğruları göreceğinden bahsediliyor.

Halbuki yöre halkı, ne terörün içinde, ne de yanındadır. Olanlardan en büyük zararı kendisi görmekte ve bir an önce bitmesini dilemekte; evine barkına kavuşmayı beklemektedir.

Halkın başına bu yersiz, lüzumsuz bunalımı açarak, onları; yerinden yurdundan olmalarına sebep olarak, huzursuz bırakanlar ise Türkçe’yi bilmeyen değil, aksine çok iyi bilen kimseler. İkaz ve uyarıya ise halk değil, halk adına ve halka rağmen terörden medet umanlar ve bu yolla sonuç alabileceklerini sananlar muhtaçtır. Ki onlar da  -yukarıda belirttiğim üzere- Türkçe’yi gayet iyi bilen ve konuşan bir kısım aydınlarımızdır.

 Ben inanıyorum ki, er geç bu kardeşlerimiz de, Batı’nın iki yüzlü oyununa geldiklerini fark edecekler. Batı’nın rağmına bu yanlış yoldan dönecekler, hakiki kardeşlerinin -dün olduğu gibi- bugün de Türkler olduğunu anlayacaklardır.

 Konumuza dönecek olursak, Türkçe, Arapça ve Farsça menşeli / kaynaklı Türkçe kelimelerin; zamanla mahallileşmesinden meydana gelen yöresel dildeki kelimelerin aslı, bugünkü Türkçemizde zaten vardır.

 Hem, her milletin müşterek dilini; o milletin kültür lisanını en iyi ifade eden ve kültür merkezi niteliğinde olan şehirler temsil eder.

Nasıl ki, İngilizce’yi Londra İngilizcesi, Fransızca’yı Paris Fransızcası, Arabça’yı Mekke Arabça’sı en fasih ve beliğ bir tarzda telaffuz ve ifade ediyorsa, Türkçe de en güzel şekilde telaffuz ve ifadesini, ancak İstanbul Türkçesi’nde bulmaktadır.

Demek ki, birlik ve beraberliğimiz, ortak dilimiz olan Türkçe’nin, özellikle klasik İstanbul Türkçesi’nin etrafında kenetlenmekten geçmektedir.

Yoksa, niyet ne olursa olsun, Türkçe’nin dışında yapılacak yayınlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline konmuş saatli birer bombadan farksızdır.

 Çünkü bu adım zamanla, Türk vatandaşlarının birbirini anlamasını zayıflatacak, zorlaştıracak. Giderek, birbirinden kopmasına zemin hazırlamak gibi vahim bir sonucu doğuracak.

Böylece, Türkiye’ye karşı “Parçala, böl ve yut!” politikası güdenlerin ekmeğine yağ sürmüş olacak.

Unutmayalım ki, taviz; önce taviz vereni yok eder.

 Velhasıl:

                    Millet bir, birse lisan.
                    Devlet bir, birse lisan.
                    Millet de yok, Devlet de yok!
                    Aramızdan, bir giderse lisan.