20.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Ağustos 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1156

Stratejik Körlük

Stratejik Derinlik‘in yazarı Sayın Dışişleri Bakanımızın komşularla sıfır sorun konsepti sınıfta kaldı. Artı, Türk Dış Diplomasisi için 24 saat içerisinde keskin dönüşlerle saf değiştirme dönemi başladı.

Oysa hem gümrük ve vize muafiyetleri hem de Afrika açılımı stratejik açıdan doğru başlangıçlardı. Fakat dış politika direncimiz de sıfıra yakın.

Kıl-inton‘un karşısındaki oturuşu hala eleştiri konusu olan rahmetli Ecevit sağ olsaydı Saddam‘ı Amerika’ya kolay kolay yedirmediği gibi Suriye‘yi de Sam Amca’ya yedirmezdi.

Şimdiki raconcu Başbakanımızın oturuşu Yavuz Sultan Selim gibi, Amerika karşısındaki duruşu süt dökmüş kedi (Bkz. Damat Ferit) gibi.

Müdür atamalarında bir ilçe Milli Eğitim Müdürünü arayan İl Genel Meclisi’nin Eğitim Komisyon Başkanı “Hocam, sıkıntı var mı?” sorusuna “Hiç sıkıntı yok. Ne istedilerse verdim, ne dedilerse yaptım” diye yanıt alır. Şu an itibariyle bizim ABD‘yle bir sorunumuz olabilir mi?

Kaç zamandır dış destekli kriz yaşamıyoruz. Ne Ermeni meselesi ne Kıbrıs, karşı karşıya gelmiyoruz. İsteyip de alamadıkları ihale olmadığı için fail-i meşhur cinayetler de olmuyor. Borç – harç da olsa bet bereket içinde yüzüyoruz. Oooh, ne güzel memleket!

Fısıltı gazetesiyle dinî çevreler Suriye’nin işgaline hazırlanıyor. Neymiş, Alevîler Sünnîleri öldürüyormuş. Haberin doğruluğu bir yana Sünnîler Alevîleri öldürse durum değişecek miydi? Doğu Türkistan’daki Uygurlar Sünnî mi değil yoksa Çinliler Esad’dan daha mı ehven?

Türkiye Alevî – Sünnî – Şiî bütün Müslümanların hatta mazlum tüm insanlığın yanında ve yardımında olmalıdır her zaman. Esad yönetimini Müslüman saymayan İslâmî çevreler bumerangın kendilerine döneceğini bilmiyorlar mı? Yoksa ‘Yeni Suriye‘nin inşasında tıpkı Libya‘daki gibi pastadan pay kapmak mı derdiniz?           

Bu pragmatik, bu çıkarcı, bu global gladyatörlerin şakşakçısı politikalar Türk devlet geleneğine yakışmıyor.

Bakıyorum da Cumhurbaşkanı (Başkomutan), Başbakan ve Dışişleri Bakanı neredeyse Suriye’ye savaş açacaklar. “Suriye bizim içişimiz” diyen bir devlet adamı dış dünyadan tepki bile almadı.

Oysa Demirel “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” dediği için düşürülmüştü.

 Ve Özal Ortaasya seferi sonrasında zehirlenerek bertaraf edilmişti.

Anadolu’da ‘kahve dövücüsünün hınk deyicisi‘ tabiri vardır. ABD ve AB adam dövüyor, biz

de ‘hınk‘ diyoruz.

Yalnız, dövülen adamlar yamuk yumuk da olsa bizim adamlar. Ve biliriz ki işbirlikçilerin daha savaş bitmeden işi bitirilir.

Baydemir‘in ‘hastir‘ine, Demirtaş‘ın ‘meşenin sapı bir yerinize mi battı‘ efelenmesine gık diyemeyen Hükümetimiz 9 yıl sonra birdenbire PKK’ya karşı Tansu Çiller politikalarına döndü.

Niye? Küresel Güçler, Türkiye’nin Suriye’ye karadan girme garantisi üzerine PKK’yı gümüş tepside ona sundu diye mi?

Siz 1 kırıp, 1 de koyup 3 umarken eloğlu 3 Irak‘tan sonra 3 ayrı Suriye inşa etsin, Kürdistan‘ı denize kadar genişletsin, petrolüne geçiş yolu bulsun, İsrail‘in güvenliğini sağlama alsın sonra İran ve Türkiye‘yi parçalasın.

Siz uyduruk Kürt Sorunu‘yla uğraşırken bir de ‘komşuda pişer, bize de düşer’ uyduruk bir Alevî – Sünnî Sorunu‘yla uğraşa durun.

Koşaner‘in kaçtığı, Torumtay‘ın da ahrete göçtüğü hengâmede ben diyeyim 3 siz deyin 5 vakte kadar ‘dot ve kardeş ülke‘ Suriye’ye girerken gazete manşetlerini ve haber spotlarını aha şimdiden veriyorum:

Türkiye Lider Ülke‘, ‘Yeni Osmanlı Geliyor‘, ‘Sultanın Uyanışı‘, ‘Erdoğan Fatih gibi‘. Fonda ‘Yine de Şahlanıyor Aman‘ müziği ve arka dekorda Osmanlı Hâkimiyet Arması. Ve Hükümet gözcüsü Arınç sözcü: “Ağlamak istiyorum Yarabbim, bu ne saadet.”

İyi seyirler Müslüman kardeşim, her nerede başını kuma gömdüysen.

AMASYA ve Ferhatla ŞİRİN

 

Sevgili Dostlar, bu gün biraz AMASYA’dan bahsedeceğim.

AMASYA’da  FERHATLA ŞİRİN’den söz edeceğim.

Ferhat’la Şirin olayı Dünyada Yalnız AMASYA’da olan çok özel bir OLGUDUR.

FERHAT, ANADOLU’da, ASYA ve ORTADOĞU TÜRK Diyarlarında, İmkânsızın Başarılma Öyküsüdür.

İnsan gücüyle ve o günün tekniği ile KAYALARI Pamuk Yığınları gibi atacaksınız, bu kolay değildir. Bu iş fiziksel güçle çok zor yapılır, bunda bir mucize gerektir. İnsanüstü bir güç gerektir. FERHAT Bunun SEMBOLÜDÜR.

Ferhatla Şirin, Anadolu’da SAF ve TEMİZ bir aşkın, ENTRİKALARLA Savaşının ÖYKÜSÜDÜR.

Evet, Ferhat’la ŞİRİN, bir semboldür. Her zaman nice FERHATLAR olmuştur. Ve nice SAFLIK timsali ŞİRİNLER!..

Ve Hep CADI Kadınlar olmuştur. CADI KADIN da bir semboldür.

Bu gün CADI KADIN; Çirkin POLİTİKA Demektir.

CADI KADIN;  İFTİRA Demektir. CADI KADIN, Dedikodu, Adam Yıpratma, HASET Demektir.  Fesat demektir..

Cadı Kadın, TOPLUMUN Başına bela olan KÖTÜ HUYLAR ve Kötü HUYLULAR Demektir. Bu anlamda Cadı Kadın hep olmuştur. Ve hep olacaktır.

Allah FERHAT’lara güç versin. Sabır versin. ŞİRİN’lere; akıl, iz’an versin, sabır versin, basiret versin. Versin de; ne Ferhat; ne de Şirin, Cadı Kadınlara aldanmasınlar. Onlara inanıp yıpranmasınlar.

Yaşamın her döneminde, Ferhatlar vardır ve olacaktır. Şirinler vardır ve olacaktır. Herkes yaşamının bir döneminde FERHAT olmuştur. Herkes bir dönemde ŞİRİN olmuştur. Ve herkes CADI KADINLARLA Karşılaşmıştır.

Allah Ferhatlara, Şirinlere akıl, izan versin, güç versin. Basiret versin. Versin de CADI KADINLARI fark etsinler, onlara kanmasınlar.

Bazen batı toplumları da bu özlemi duymuş ve kendi kahramanlarını dile getirmiştir. Ama onların düşünceleri daha maddeci, daha basit, belki bir anlamda onlara göre daha gerçekçidir.

Onlarda da olmazı başaranlar, başarmak isteyenler vardır. Örnek olarak bir DON KİŞOT Vardır. YELDEĞİRMENLERİ ile savaşmıştır. Orada da bir özlem vardır. İmkânsızın başarılma özlemi dile getirilmiştir. Ama sonu hüsran olduğu bilinerek bu yapılmıştır.  Bu onların maddeciliğinden kaynaklanmaktadır.

Bizim Ferhat’ımız sadece bir MASAL değildir. O vardır. O bir gerçektir.

Hikâyeyi biraz daha irdelersek, bakınız neler görebiliriz..

Ferhat, bir taş ustasıdır. Nakkaştır. İyi bir sanatkârdır. Ama bir saraylı değildir.

Şirin bir saraylıdır. Amasya SULTANI, Mehmene Banu’nun Kız Kardeşidir. Yani o da bir Sultandır.

Bir bakıma;  Ferhat’la Şirin aşkı, bir saraylı ile bir Sultan ile bir Halk Yiğidinin aşkıdır.

Böylesi hikâyeler benzer şekilde bütün kültürlerde vardır.

Olagelmiştir. Ama Ferhat’la Şirin’de bir başka güzellik vardır.

Bir kere ŞİRİN adına bakar mısınız, Batıdaki gibi çok unvanlı PRENSES ŞİRİN Sultanlar Sultanı, Filancaların Filancası, Güzel Şirin değil, Sultan Şirin değil sadece: ŞİRİN ..

Onun Mehmene Banu Sultanın Kızkardeşi olduğunu ancak kayıtlarda görürsünüz. Hikayede sadece Şirindir O!..

Sadece bu yönüyle bile, bir güzellik, bir asalet, bir sadelik vardır anlatımda. Anadolu halkının yalın özlemi vardır. Şaşaaya, debdebeye, itibar etmeyen ANADOLU’nun sadeliği vardır. O, ŞİRİN’dir.  Tıpkı LEYLA Gibi, o bizim öz sevgimizdir. SADE’dir. Anadolu İnsanı gibi, yalındır. Ama güzellik ifade eder, yücelik ifade eder.

Ferhat da öyledir.  O da bir Anadolu asaleti, Anadolu gücü ve güzelliğinin ifadesidir. YUNUS gibi,  Mecnun gibi,  bu toprakların yalın GÜCÜ’dür.

Ve Ferhat, başta da söyledik; İmkânsızın başarılma öyküdür. İnsan gücüyle yapılamayacağı düşünülen şeylerin AŞK’la yapılabileceğinin öyküsüdür.

Ferhat’la Şirin başka bir öyküdür. Anlamak gerekir. Anlatmak gerekir.

Leyla ve Mecnun da vardır. Ama onlardan kalan iz bulamazsınız. Leyla ve Mecnun soyut bir hikâye gibidir.  Tahir ile Zühre vardır. Ama izleri yoktur. Yunan tanrılarına kadar gidiniz. Anlatılan aşk hikâyeleri hep soyuttur.

Ama burada FERHAT ve ŞİRİN hikâyesinde SOMUT bir eser vardır.

AMASYA’ya hayat verdiği anlaşılan SU KANALI!.. Ve bu kanalın yapımı, öyle çok kolay bir olgu da değildir. 

Bu gün bile, günümüz imkânları ile öylesine estetiği olan bir sanat şaheserini zor yaparsınız. Patlatır atarsınız ama, geriye Ferhat Su Kanalı gibi bir şaheser değil bir moloz yığını kalır. Betonla demirle, motopompla suyu götürürsünüz. Ama böyle bir kanalı zor yaparsınız. 

Belki, bu güne kadar hiç bu gözle bakmadınız. Ferhat su kanalı bir şaheserdir.

Ferhat su kanalı, onun üzerine kurulan AŞK HİKÂYESİ ile bütünleştiği zaman bir şaheserdir. O eserin bir insan tarafından, KESKİ ve KÜLÜNK’le yapıldığını düşündüğünüz zaman, bunun izlerini o taş üzerinde gördüğünüz zaman, o bir şaheserdir.

Bütün bunların ŞİRİN için, Şirinin Saf ve Temiz Aşkı için yapıldığını düşündüğünüz zaman o bir şaheserdir.

Şimdi lütfen, Ferhat su kanalını bir de bu gözle yeniden izleyin.

Bakın, taş üzerindeki keski izlerine elinizi sürün, dokunun, ŞİRİN’i düşünün..

FERHAT’ı düşünün. Bu gün bile, günümüz imkânları ile bile zor yapılacak olan o eserin bir insan tarafından ve kısa sürede yapıldığını düşünün.

İmkânsızın nasıl başarıldığını düşünün. Ferhat’ın AZMİNİ ve KARARLILIĞINI düşünün.

Ve CADI kadını düşünün.

Hayatınızda karşılaştığınız CADI kadınları düşünün. Muhatap olduğunuz ÇİRKİN Politikayı düşünün. Size haset edenleri düşünün. Fırsatçıları Kıskançları düşünün.

Ve siz, siz olun Cadı Kadına kanıp da Şirin aşkından vazgeçmeyin. Azim ve kararınızdan hiç kaybetmeyin.  FERHAT olun, ama cadı kadınlara kanmayın. ŞİRİN’i hiç aklınızdan çıkarmayın.

AMASYA’yı hiç aklınızdan çıkarmayın.

Kim ne derse desin siz Amasya için çalışmaya devam edin.

Sizin Şirin’niniz Güzel Amasya’dır.

AMASYA Memleket Sevgisinin SEVGİ SELİNE Dönüştüğü Yerdir.  AMASYA coşku demektir. SEVGİ demektir.  Bunları hiç unutmayın.

Ve nihayet bu gün Amasya BİLİNÇLİ Yöneticileri ile SAHİP OLDUĞU DEĞERLERİN Farkında olan ve bu değerleri TURİZM olarak, KÜLTÜR olarak, Toplumsal YARGI olarak ihraç eden önemli merkez haline gelmektedir.

Sevgili Yöneticiler, Sivil toplum Kuruluşlarının Sevgili Yöneticileri, Sevgili Dostlarım; sizler de benim gibi birer Ferhat’sınız.

Sizin Şirin’iniz olan MEMLEKETİNİZ için çalışmaya devam ediniz.

Ve sakın ola ki, “Cadı Kadınlara”, yani Çirkin Politikaya, yani Hasetlere Fesatlara asla itibar etmeyiniz…

Herkese selam,  sevgi ve saygılar sunuyorum..

Nedir gecekondu Müslümanlığı?

Merhum Şefik Bey’e Allah(cc)’dan rahmet,

Ailesi ve yakınlarına sabrı cemil niyaz ediyorum.

Mekânı cennet derecesi âli olsun.

Tüm İslam dünyasının bayramı mübarek ,

Tatilleri huzurlu olsun.

Dönelim konumuza,

Nedir gecekondu Müslümanlığı?

Merak mı ettiniz?

Fazla merak etmeye gerek yok.

Olan ile olması gerekeni kıyaslayınca,

Gecekondu Müslümanlığının ne olduğunu göreceğiz.

Müslümanlık üç ana unsurdan oluşan binaya benzer.

1 – iman

2 – ibadet

3 – ahlak

1 –  İman işin özü ve temelidir.

Çok ama çok sağlam olmalıdır.

8-9-10- şiddetindeki sarsıntılara dayanabilmelidir..

23 senelik peygamberlik süresinin 13 senesi Mekke dönemini oluşturur..

Bu 13 sene temel atma dönemidir.

Bu temel öyle sağlam olmalı ki nükleer tesislerinden sağlam olmalı

Zira bozulanın tamiratı kolay olmuyor.

Çoğu zamanda tamir olmuyor.

İçerisinde sarsıntı yâ da çökmeye sebep olacak en küçük şüphe ya da virüs bulunmamalı.

İnanılması gerekenlerin hepsine

Acabasız tereddütsüz aynel yakin(görüyormuşçasına) inanmak gerekir.

Tıpkı sahabenin imanı gibi,

2 – ibadet: Bir binada temelden sonra ne gelir?

Kolonlar kirişler, dış duvarlar, iç bölmeler ve tabela betonu.

Burada kullanılan kum, tuğla demir çimento standartlara uygun olmalı.

İşçilik ve kaliteye de azami dikkat edilmeli.

Aksi takdirde kalitesiz malzeme ucuz işçilik,

Bir sarsıntı anında insan hayatına mal olabilir.

İbadetlerin sağlamlığı her türlü dünyevilikten uzak.

Sadece Allah rızası için olmasından geçer.

Aksi takdirde buğday ambarına fare girmiş demektir.

İdeal Müslümanlık için bu iki husus yeterli mi?

Değil

Üçüncü bir husus daha vardır ki oda ahlaktır.

3 – Ahlak: İman ve ibadet işin İlahi boyutudur..

Yani Müslüman’ın Allah ile ilgili hususiyetleridir.

Ahlak ise işin içtimai yani sosyal boyutudur.

Ahlakın kaynağı da dindir .

Fakat beşeri münasebetleri dizayn eder.

Ahlak dinin tezyinatıdır.

Yani Müslümanlığın kamalat noktasıdır.

İmanın karşılığı temel.

İbadetin karşılığı iskelet

Ahlakın karşılığı ise cam çerçeve – kapı, pencere,

İç ve dış boya ve badanasıdır.

Bunlar olmadan bina tamam sayılır mı?

Binanın içerisinde oturulur halde olması için bunlara ihtiyaç vardır.

Ahlak binanın ince işçiliğidir.

Kaba inşaatı eve dönüştüren önemli kısmıdır.

Ahlaksız bir Müslüman ,

İmanı ve ibadetleri tam olsa bile ,

Metruk bir bina yâda gecekondu gibidir.

Metruk binalar tinerci kapkaççı vb insanların ,

Yani toplumun huzurunu bozanların barınağıdır.

Günümüz Müslümanlarında eksik olan sadece ahlak değil !

Temel ve iskelette zayıf,

İnsanlar neredeyse Allah(cc)n yetkilerini kullanarak,

İmanı ve ibadetleri belirlemeye kalkışırlar.

Ekonominin gereği budur.

Günümüz şartları çok farklı

Gerçekleri de görmezlikten gelemeyiz ki!

Bana göre böyle olmalı.

Yani kafamıza göre inanalım.

Keyfimize göre yaşayalım.

İçkimizi yudumlayalım faizimizi yiyelim.

Cuma ve bayram hatta vakit namazları bile kılalım.

Eş ve dosta anlatmak için hac ve umreye de gidelim.

Kendimizi sınırlayacak hiçbir kural ve de kaide olmasın.

Şeytanla beraber dolanalım fakat ölünce cennete gidelim.

Açıkça dile getirilmese de,

Müslümanların birçoğunun zihni arka planında bu düşünce yatar.

Bilmem birazda olsa gecekondu Müslümanlığını anlatabildim mi?

Gereğini yapmak üzere Allaha emanet olunuz.

Tabiî ki ben de.

Çeşitleme

                    “Tanzimat’tan bu yana (gördüğümüz) 150 yıllık rüya”

                      Hala başımızı göğe erdirecek sanıyoruz güya

 

                      O zamanlar, içtenlikle almıştık, ne koymuşlarsa önümüze

                      Bir türlü, doğru dürüst, çeki düzen, verememiştik yönümüze

 

                      İktisadi şartları, hadi anladık ama bir derece

                      Siyasi ön koşullar karşımızda, sanki tam bir bilmece

 

                      AB, posteki saydıracağa benziyor, uzun zaman nice

                      Özümüzden koparmak için, çok uğraştıracak hece hece

 

                    “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar, önemli bir ülke.”

                     Diyenler, bunun için çok görüyor, hürriyet ve kalkınmayı Türk’e

 

                     Eskide: “Çay içer misiniz?” diye sorulurdu.

                     Şimdiler: “Çay alır mısınız?” demek moda oldu!

 

                     Geçmişte: “Banyo yapar mısın?” şeklindeydi soru.

                     Günümüzde hep: “Banyo alır mısın?” denir oldu!

 

                      Mazideki: “Adınız nedir?” “Adınızı sorabilir miyim?” sorusu,

                    “Adını alabilir miyim?” diye, İngilizceye büründü doğrusu

 

                     Kafalar, yabancı dil öğretmek fikriyle, elbet dolmalı.

                     Ama bundan kasıt, öz dile yabancılaşmak mı olmalı?

 

                     Kendi şehrimizde, şehrimize olduk, çoktan beri yabancı!

                     Tabelalar İngilizce; sanki kelimeler bize yalancı!..

 

                     İstekler, öne konacak bir bir, hadi gerekeni yap diye…

                     Okumanı istediğimiz tablo, işte buydu kitap diye!…

 

                     Girdik kendi irademizle, yeni müthiş bir çıkmaza

                     Kalkmalı ellerimiz artık, kurtuluş için niyaza

 

                     Ülkedeki sivrisinek ısırmalarından, korunmak için,

                     Dış ülke yılanlarının ısırmasına, razı oluş niçin?

 

                     Bu değil midir yağmurdan kaçarken doluya tutulmak?

                     Bu gidişatın olmaz mı sonu, acaba unutulmak?

 

                      Kendi ülkesinde, kendi insanıyla olmak varken tam kardeş.

                      Can atılıyor, Tilki ve Domuzlar nazarında, olmaya leş!…

 

                    Kendi ülkemizde, olmak varken muhabbet fedaisi,

                    Batılıların olduk gönüllü, Türkiye’ye daisi (davet edeni)

 

                    Kendi ordusuna küs olur mu hiç, gerçek Türk olan?

                    Hatasıyla savabıyla, odur ancak kalbe dolan.

 

                    Milli Mücadele, Kore ve Kıbrıs’ta yanındaydı şüheda

                    Bugün yine şehit veriyor ordu, istediği için Huda

      

                    Denilmemiştir boşuna: “Hubbü’l-vatan mine’l-iman.”

                   “Vatan sevgisi imandandır.” diye, Ey Ehl-i Vatan!

 

                    Türk Ordusu yeminli, bilsin dünya; diyerek: “Önce Vatan.”

                    Şehitler ve gazilerdir; cennet vatanın koynunda yatan..

 

                     İşte bu orduya, olmaz güvensizlik arkadaş!

                     Her genç, doğar doğmaz olmuştur, Mehmetçiğe adaş.

 

                     Birbirini anlamaya çalışmalı, tüm kalbiyle Sivil – Asker

                     Başka değil, ancak buna razı olur, olursa İlahi Kader

 

                     Batı’nın tek korktuğu hedef, Kahraman Türk Ordusu

                     Aklı başa alıp, iyice çalıştırmalı usu

    

                     Türk Ordusu, Maide Suresi’nin bir ayetiyle müeyyed (doğrulanmış)

                     Bu Vatan, kalacak Türk’ün elinde, emin olun ilelebed

 

                     Türkiye, olaylar tufanı ortasındaki, Nuh’un Gemisi

                     Onu korumakla yükümlü, belli ki Yüce Rabbin Nebisi

 

                     Onun şahsında, korunuyor cümle Alem-i İslam

                     Olsun bu ümmetin göz bebeği millete, bin selam

 

                     Yüz, asıl; Türk ve İslam Alemi’ne yönelerek bırakmalı iz

                     Batı’ya bakışlar ise, ancak olmalı mecazi, yani  caiz

 

                     İşte AB’ye yönelmenin, arka yüzlerinden biri de, bu!

                     Aman ha, Ordu karışmasın etliye sütlüye, ömür boyu!

 

                     Oysa “Devlet” demek, resmi kurumlar toplamıdır.

                     Müşterek / ortak irade koymanın, kavramıdır.

 

                      Dikkatle, her kurumun sesine, vererek candan kulak

                      Hepsini dinleyerek olur sonuca; devlet, bir durak

 

                      Devlet, bir vücut gibidir, kendisi başıdır bedenin

                      Elbette, fikrini beyan hakkı var, itaat edenin

                      

                      Ehliyet, liyakat, fikre saygıyı Devlet’ten beklemek

                      Dinde “Ehl-i Hal ve’l-Akd” dan murat, işte bu olsa gerek

 

                       Vahiy karşısında, nasıl yoksa, oya başvurmaya ihtiyaç

                       Maharet arandığı yerde, salahata (çok dindar oluşa) olunmuyor muhtaç

 

                       Ecdat demiş, Devlet için: “Sürmeli o, ebed – müddet.”

                       Çünkü, o olmayınca, ne iffet kalıyor ne adet

 

                       Yine demiş ki, eş tutarak; o asil, o mübarek cet

                       Din’le bir zikretmiş o kavramı, diyerek Din ü Devlet

 

                       Devlet deyince, akan sular durur; ecdadın, adalet katında.

                       Devlet gösterirken haşmetini, askerinde ve hatta atında.

 

                       Devlet denince, sanma sakın ha, gelip geçen iktidar

                       Devlete hizmette kalır onlar, ancak muayyen mikdar

 

                       Durur üstünde devlet, kılıç ve kalemin daima

                       Fakat kılıçsız düşünmeyi, hiç etme sakın ima

 

                       Unutma ki devlet, ordusuz olmaz hiçbir zaman

                       Ordu; devletsiz gelmesin akla, sakın ha aman

 

                       Ne olursa olsun, uzatma sen hiç, Milli Ordu’ya dil.

                       Var bu millet tarihte, ordusuyla hep, bunu iyi bil.

Küresel Krizin Arka Planı ve Yer Adları

Ciddi devletlerin kamuoylarının hassas olduğu bazı konularda nedense biz aynı hassasiyeti göstermeyiz.  Yabancılara onları şaşırtacak kadar önem verme, telkin ve tekliflerini adeta ilahi emir gibi kabul etme geleneğimiz var. Tanzimatla artan, dış politikadan birçok alana kadar ve bilhassa son yıllarda bu böyle gitmektedir. Hem yanlış yaparız; hem de yabancılara verdiğimiz tavizleri ve yanlışlarımızı örtmeye çalışırız.

Yeteri kadar hassasiyet göstermediğimiz konulardan birisi de, yer ve kuruluş adlarıdır. Bazı yetkililerimiz ve belediyelerimiz hassas davranmakta ise de; çoğu bu işin öneminin farkında bile değildir. Son yıllarda küreselleştirme ile beraber artan haçlı saldırılarıyla hedef alınan bazı bölgelerimizde yer adları ile oynandığı görülmektedir. Bir ara Sayın Cumhurbaşkanı bile olmayacak ve yapılmayacak yanlışlar yapmıştı. Güroymak’a (Bitlis)  “Norşin” ismini vermek Türkiye’nin herhalde daha iyi demokratikleştiğinin göstergesi değildir. Yer adları, kabristanlar, mutfak özelliklerimiz ve yemek adları birer tapu gibidir.

Dünya dili Türkçemiz küresel istila ile birlikte açık bir saldırı ile karşı karşıyadır. Anayasamızda Türkçeye bir takım mahalli diller eklenerek aslında egemenlik haklarımız dış telkinlerle birileriyle paylaştırılmak istenmektedir. Türk mutfağını yok farz edecek şekilde yemeklerimize bilhassa turistik tesislerde uydurma ve yabancı adların takılması yaygınlaşmıştır. Buna “Ne yapalım ticaret yapıyoruz” diyen sözde ve lafta kalan milliyetçi ve muhafazakâr şahıslar da eklenmektedir. Oysa eloğlu yoğurda, musakkaya, baklavaya hatta Behçet hastalığına bile sahip çıkmaktadır.

Balkanlarda yaptığımız gezi ve tetkiklerde yer adlarının ne kadar önemli olduğunu gördük. Sırpların çekildiği her yerden Sırpça isimler silinmişti. Bizde bazı TV kanallarında “Balkanlarda Osmanlı izleri” isimli programlar yapılır. Meselâ, Kalkandelen’den  Tetova diye bahsedilir.  Esenler otogarında Üsküp’e giden otobüslerin üzerinde “Skopa” yazar. Bu örnekler maalesef çoktur ve bizim ne kadar bilinçsiz olduğumuzu gösterir. Ermeniler, Ağrı Dağı’na Ararat der, Anadolu’nun doğusunu Batı Ermenistan olarak haritalarında ve anayasalarında gösterir ve belirtir. Cumhurbaşkanları gençlerine “Karabağ’ı biz aldık, Ağrı’yı almak size düşer.” der. Bizde ise; tersi görülür. Milli çıkarlarımız ve yer adlarımızdan taviz vermek demokratikleşme ve liberalleşme zannedilir.

Geçenlerde Milli Eğitim Bakanımız Kosova’yı ziyaret etmişti. Haklı olarak ders kitaplarından Türk ve Osmanlı düşmanlığının çıkarılması gerektiğini ifade eder. Arnavut ırkçılığına bulaşmış bazı basın organları buna ateş püskürür, hatta Meclislerinde bazı milletvekilleri “dünkü düşmanı unutacak mıyız; neden ders kitaplarında değişiklik yapalım?” derler.

Bu ve birçok örnek gösteriyor ki, Dünyada küreselleşmeye uygun, insanları, milletleri birbirine saygılı birarada yaşatma ortamı yoktur. İktisadi krizlerin altında da siyasi, emperyal amaçlar vardır. “Ya benden olursun, ya da düşman” şeklindeki süper gücün politikası ile Dünyada barış ve istikrar nasıl sağlanabilir? NATO güçlerinin, bombardımanlarının Libya’da iktidarı değiştirmede kullanıldığı ve binlerce insanın öldürüldüğü bir ortamda, küresel siyasi kriz vardır ve bu da küresel ekonomiyi etkilemektedir. Küresel krizlerin bitmesini kimse beklemesin.

Yeni bir küresel düzen kurulup BM’ye işlerlik kazandırmadan demokrasi getiriyoruz diye yer altı kaynakları için ülkelerin işgal edildiği sürece kriz bitmez. 1930’ların getirdiği IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar yenilenmeden, yeni ve adil bir kurumlaşma sağlanıp dengeler korunmadan dünya sürekli krizi tartışacaktır. Dünyanın geleceğini 1930’ların kurumlaşması karşılayamıyor.

Vahşi kapitalizmin yeni maskesi küreselleştirme de dengeleri iyice bozuyor, istismarı meşrulaştırıyor.

Muktedir Halk Çocukları

 

Onbeş yıl kadar önce Prof. Dr. Orhan Türkdoğan‘ı ziyaretimizde, bir sosyolog olarak kendisinden şu tespiti dinlemiştik: “Türkiye yüzyıllardır seçkin bir zümrenin yönettiği bir ülke idi. Sıradan Anadolu çocuklarının ülkeyi yöneten bu seçkin zümre içine girmesi son derece güç, hatta imkânsızdı. Cumhuriyet döneminde de belirli ailelerin çocukları üst seviyede eğitim ve geniş çevre imkânına sahip olduğu için bir nevi “kast sistemi” devam edegeldi. Ancak Demokrat Parti ile başlayan süreçte sıradan Anadolu çocukları yavaş yavaş devlet yönetiminde söz sahibi olmaya başladı.”

Önce Demirel, sonra da Özal dönemi ve takip eden hükümetlerde bu süreç hızlandı. Sürecin başlangıcında sistemi delerek bir yerlere gelen halk çocukları (seçkinler arasına girmeye başladığında) çoğunlukla bir aşağılık kompleksi içine girmekte, bu seçkin zümreye benzemekte, onların dünya görüşünü benimsemekte, hayat tarzını taklit etmekteydi.

Ordu ve yargı esasen halk çocuklarının çoğunlukta olduğu iki güç idi. Kökeninde milliyetçi/ ulusalcı ve fakat batı değerlerini geleneksel değerler yerine ikame etmeye çalışan bu zümreler, içinden çıktıkları geleneksel değerlere karşı olan bir tutum içindeydiler. Başörtülü diye şehit annesini orduevlerine sokmayacak kadar, kendi vergileriyle yapılmış okullarda okumalarına izin vermeyecek kadar katı bir anlayışa sahiptiler.

Özellikle AKP döneminde daha da hızlanan süreç sonucunda, sadece siyasi makamlara değil, sıradan halk çocuklarının eskiden nüfuz edemediği Dışişleri, Bankacılık (Merkez Bankası dâhil) gibi alanlara da hâkim olmaya başladı. Görüldü ki, mesela Durmuş Yılmaz gibi halk çocukları da bu makamlarda başarılı olabilmekte.

Muhafazakâr kitlenin “monşer” olarak nitelendirdiği büyükelçiler, halkla teması olmayan “halk için halka rağmen” anlayışının sembolü valiler, kaymakamlar yerlerini yavaş yavaş “halk çocuklarına” terk etmeye başladılar. Belediye Başkanları seçimle geldikleri için zaten daha önceden halkla iç içe olmaya başlamıştı.

Ordu ve Yargı içinde de artık geleneksel değerleri yaşayan halk çocukları ağırlık kazanmaktaydı.

Bu makamlarda artık evine ayakkabı ile girmeyen, “alnı secde gören“; halk ile beraber iftar açan; büyüklerinin elini öpen, sokaktaki çocukları kucaklayıp oynayan insanlar vardı. Çocuğunun doğumunda, yemek tarzında, düğününde, töreninde, cenazesinde sıradan halk nasıl yaşıyorsa öyle yaşayan insanlar…

Sermaye seçkin zümrenin tekelinden çıkmakta, Anadolu Sermayesi ve onların oluşturduğu birlikler sadece ekonomide değil, siyasette de ağırlığını hissettirmekteydi. Bu sermaye artık basının/ medyanın gücünü fark etmiş olduğundan bu alanda da tekelleri yıkmaktaydı. TRT’nin tekel döneminde haftada bir yayınlanan 15 dakikalık dini programla yetinmek zorunda kalan dindar kitleler, gün boyu dini yayın yapan onlarca kanala sahipti.

Bütün bu ve benzeri gelişmelerden sadece memnuniyet duymamız gerekirdi. Sıradan bir halk çocuğu ve ortalama bir Müslüman Türk ailesinin değerlerine sahip olan bizlerin, bizim gibi insanların ülkeyi yönetmesinden şikâyetçi olmamız beklenemezdi.

Halka tepeden bakan, azarlayan memur tiplerinin azalmakta oluşunu da göz ardı edemezdik. Hele hele yurdu saran toplu konutlar, bölünmüş yollar, yeni tren ağları, seçkinlerin ulaşım aracı olan uçakların halka sunulması, hastanelerde iyileştirmeler gibi hizmetleri gördükçe bu memnuniyetimizin daha da artması kaçınılmaz olmalıydı.

Fakat bizim asıl görevimiz şimdi başlıyordu. Çünkü Hazreti Peygamberin sözüyle, “asıl cihad şimdi başlıyordu.”

Çünkü “dağ başında veli olmak kolay, şehirde veli olmak zordu.” İmkâna, güce sahip olmayanın faziletli olması da, faziletli ve adaletli davranış beklemesi de kolaydı. Ama asıl zor olan güçlü iken adaletli ve faziletli olabilmekteydi.

Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların” hürriyet istemesi normaldir. Önemli olan güç sahibi iken, herkesin özgürlüğü iliklerine kadar hissedebildiği bir yönetimi sağlamaktır. Halkın telefonla konuşmaktan bile korktuğu bir ülkeyi yönetmek, muktedir halk çocuklarını utandırmalıydı.

Muktedir halk çocuklarının, en az gücünü elinden aldığı seçkinler kadar, hatta daha fazla, bu milletin bağımsızlığı, varlıklarının korunması, vatanın birliği ve dirliği için gayretli, inançlı ve dirençli olması gerekirdi. Mesela özelleştirmelerin yabancılaşmaya dönüşmesine karşı tedbir alınmalıydı; milletimizi etnisite bazında bölmeye çalışanlara cesaret verilmemeliydi.

İçimizden biri olan valiler, kaymakamlar, en az “halktan kopuk selefleri” kadar iktidarın değil, devletin milletin valisi, kaymakamı olabilmeliydi.

Her devrin gizli iktidar ortağı medya devlerini (vergi denetimleriyle) devirmek, halkın elbette hoşuna giderdi. Ancak yapılanlar muhalefeti yok etme maksadıyla değil, adaleti sağlamak için yapılıyorsa güzeldir. Bunun için halk çocuklarının iktidarında sermaye gücünü eline geçirenlerin de vergi şampiyonları sıralamalarında en önlerde olması gerekirdi.

Muktedir halk çocukları, her türlü kirli ilişkiler, rüşvet, iltimas ve yolsuzluktan uzak olmalıydı. Şaibeli ihaleler, belirli kişilere rant yaratan imar değişiklikleri, maden arama imtiyazları, devlet bankalarından usulsüz krediler onların geleneksel dediğimiz din ve ahlak anlayışlarına aykırıydı, bu dönemde bunlar olmamalıydı.

Muktedir halk çocukları, bütün kurum ve kuruluşların hesaplarının şeffaf ve denetlenebilir olmasını sağlamalıydı. Sadece TSK‘nın değil, TOKİ‘nin, cemaat ve tarikatların ve hatta camilerin gelir ve giderleri bağımsız kuruluşlarca denetleniyor olmalıydı.

Muktedir halk çocukları, muhalefetin yatak odalarını izleyenlerin Türk siyasetine yön verebilmesine çare bulabilmeliydi.

Muktedir halk çocuklarınınErgenekon ve Balyoz davalarında” da, “Deniz Feneri Davasında” da aynı hukuki kıstasları kullanmasını beklerdik. Yürüyen davalarda kiminde hâkimleri, kiminde savcıları görevden almanın adalet duygularını zedelediğini söyleyenlerin hepsinin hasım olmadığını, gerçek dostların uyarısı olduğunu bilmelerini isterdik.

Biz yine güçten ve güçlüden yana değil, Hak’tan ve haklıdan yana olmaya çalışacağız. Çünkü bizim “geleneksel değerlerimiz” bunu emretmekte.

Halife Hazreti Ömer‘in haksızlık yapma korkusuyla, bir adam tutup kendisine söylettiği sözü söylemeye devam edeceğiz: “Ölüm var Ya muktedirler.” Hem de ücret almadan. Sırf bu milleti ve değerlerini sevdiğimiz için.

 

Beyaz Olmak İsteyen Afrika

 

Eyüp’te eski bir İstanbul Konağı’nı restore ettirirek, pırıl pırıl hale getirdiği bir merkezde hizmet veren İş Dünyası Vakfı her ayın son cuması bir kültür etkinliği düzenler. Konuklarına toplantı öncesi kuru fasulye, pilav, turşu, ayran ve çay ile tulumba tatlısı ikram eder. Geleneksel bir öğün işte. Sezon sonu konuşmacısı ise Başbakanlık Afrika müşaviri, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Kavas oldu.

Bugün ülke yönetiminde sorumluluk alan aydınlarımızın önemli bir bölümü Türk Petrol Vakfı ve bu sivil toplum kuruluşumuzun değerli yöneticisi rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun himmetiyle verilen bursla yurtdışı tecrübe kazanmış ve birkaç ecnebi dil öğrenmiştir. Prof. Dr. Ahmet Kavas’ın verdiği bilgiye göre şimdi buna kısa adı TDV olan Türkiye Diyanet Vakfı’nı da eklememiz gerekiyor.

Prof. Dr. Ahmet Kavas bu bursla Paris’e gitmiş, dil öğrenmiş ve Afrika konusunda özel çalışma yapmış. Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan Hindistan konusunu çalışmış. Sonra öteki akademisyenlerle Malezya, Endonezya, Filistin vs konusunda çok sayıda uzmanımız olmuş artık. Müthiş sevindirici bir gelişme. Artık Türkiye’de çok ciddi bilimsel çalışmalar oluyor, çok az bilinen İbranice ve Ermenice gibi dilleri konuşabilen kamu görevlilerimiz var artık. Bu dilde yayınlanan eserler de ciddi ciddi takip ediliyor. Sevindirici bir gelişme.

Afrika’yı Sömüren Batılı Ülkeler

Prof. Dr. Ahmet Kavas’tan Afrika’yı dinledik. İşte aktardıkları ve tespitleriyle özet tarihi;  Afrika bugün için 53 devlet ama batılılar Sudan’ı, Batı Sahra’yı ve son olarak da Libya’yı bölmeye çalışıyor. En iyi ihtimalle federal bir yapıya doğru götürüyorlar. Bunların tümü de halkı müslüman olan, yeraltı ve yerüstü ile insan kaynağı zengin olan ülkeler.

Afrika güneşin battığı yer anlamında. Siyah yahut zenciler kıtası da deniyor. Kayrevan şehri Tunus’ta müslümanların kurduğu önemli merkez bir kent. Vandallar Afrika’yı yaktı ve yıktı tarihi boyunca. Roma medeniyetini bitirdi. Gırnata düşünce de Afrika batılılar tarafından paylaşılarak sömürüldü. Bu ülkelerin ilk üç sırasında İspanya, Portekiz, Fransa bulunuyor.

Memluklar batının bu sömürgeci işgaline karşı Osmanlı’dan yardım almasına rağmen baş edemiyor. Osmanlı ilk olarak 1516 yılında Yavuz Sultan Selim Han ile Afrika’ya giriyor. 1574 yılında Tunus alınıyor. Anadolu’dan 50 bin asker ile geliyor Osmanlı. 10 bin şehit veriyor. Kuşadası’ndan yiğitlerle takviye ediliyor Osmanlı ordusu. Kadı Efendi çok sayıda gencin bu savaşa gitmesi üzerine karşı çıkarak “Böyle devam ederse Kuşadası’nda müslüman genç sayısı azalacak.” diye hatırlatmada bulunuyor. Bu savaşta İspanya yeniliyor. Cezayir’e ise Manisa’dan çok sayıda genç Osmanlı, savaşmaya gidiyor. Bugün bile Cezayir’de “Bizim atalarımız Manisa’dan gelmiş “diyenler bir hayli fazla. Osmanlı Afrika’da beş eyalet kuruyor; Habeş, Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas.

Sömürünün ve Köle Ticaretinin Mucidi Kim ki?

Osmanlı bir cihan devleti olarak Afrika’da bölgenin insan ve yeraltı-yerüstü kaynaklarına ilişmiyor. Dolayısıyla her tarafta Osmanlı’nın izi ve eseri bulunuyor. Ancak 1900 yılında Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda sadece Trablusgarp vekilleri vardı. Trablusgarp da gidince Osmanlı’nın ayağı Afrika’dan kesildi. Batılı ülkeler bu tarihten itibaren doymak bilmez bir iştiha ve acımaz emperyalist bir politika ile Afrika’yı soydular.

Batılılar 1490-1898 yılları arasında köle ticareti yaptılar. Gemilerle götürdüğü Afrikalıları sattılar. Bu satılan kölelerin de çoğu da ABD’ye gitti. Cezayir’deki iç savaşın her iki kanadını da Fransa destekledi. Para ve silah yardımı yaptı. Müslümanları birbirine kırdırdı.

ABD Afrika’ya Obama ve Cibuti’yle Yerleşiyor

Bölgede sosyalist uygulamalar 1992’de SSCB’nin dağılmasıyla değişti. Çin, Afrika’ya 2014 yılı için 400 milyar dolarlık ihracat yapmayı planlıyor. Oysa Afrikalılar Çin’i ve bu ülke malını istemiyor. Ancak elleri mahkum, fiyatlar ve yatırımlar dolayısıyla. Batıdan farklı uygulama gerçekleştiriyor Pekin.

Hüseyin Barak Obama’nın Amerikan Başkanı seçilmesinin ardında da Çin’in Afrika’dan çekilmesi politikası yatıyor. Obama Afrikalı çünkü. Bugün az bilinen Cibuti ülkesi Afrika’nın nabzı gibi. Çünkü Yemen ve Cibuti’nin iki yakasına hakim olduğu Kızıldeniz’den okyanusa açılan Babülmentep Körfezi’nden yılda 40 bin gemi geçiyor. Daha önce Cibuti’de Fransız askerleri bulunurken artık Amerika’nın Frakfurt’ta bulunan üssündeki askerler buraya taşınıyor. ABD bugün Türk müteahhitlere 60 milyon dolara kale gibi bir temsilcilik inşa ettiriyor.

Afrika’nın 53 Oyundan 51’i Türkiye’ye

Batılı ülkeler Afrika Birliği’nin ayağının altındaki kürsüyü 1963 yılında çektiler. Afrika Birliği o yıla kadar Türkiye, Hindistan ve Çin ile ilişkilerini sürdürüyordu. Afrika Birliği’nin daha önceleri 44 devlet veya hükümet başkanlarıyla yaptığı toplantılara daha sonraları Türkiye, Çin ve Hindistan’ın katkılarıyla ancak 7 üst düzey katılım gerçekleşmişti. Afrikalılar bunu unutmuyor. Birleşmiş Milletler’de Afrika’dan ilk defa 51 oy almamız bu nedenledir. Türkiye’ye El Dorado (Hayal Ülkesi) demeleri boşuna değil. Bu ilgide bittabi Osmanlı’dan günümüze kadar geçen tarihi süreç de etkili olmuştur. Afrika Zirvesi 2013 yılında yapılacak.

Ortadoğu’daki halk hareketlerini Suriye ve Libya yönetimleri tahmin etmiyordu. Ne var ki batıdaki ekonomik darboğaz, kaynakların tükenmesi, neslin yaşlanması batılı yönetimleri yeni stratejilere zorladı. Afrika ülkelerinde kamu gelirleriyle kalkınma hızı arttı, halk devletine sahip çıktı ama Avrupa Birliği ülkeleri toplumsal eylemler için  ışık yaktı!

Avrupa Birliği’nin Afrika ve Türkiye Stratejileri

İngiltere, terörist eylem iddiasıyla ülkesinde düşen uçağa karşılık, Kaddafi’den 3 milyar dolar tazminat aldı. Müeyyidelerini kaldırdı. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy de Kaddafi’yi Paris’te ağırladı, başkentin ortasına çadır kurmasına müsaade etti, ikrama boğdu! Çünkü Libya’ya uçak satacaktı. Gerçekleşmeyince Kaddafi’yi ve Libya’yı bombalamanın ilk emrini de yine yahudi asıllı Sarkozy verdi. Libya’da en başta Riksos, bütün lüks oteller, gökdelenler, kamu binaları ve yollar bombalandı. Yerli bir edildi. Şimdi batı yeni rejimde bu yıkımı tamir etmeye talip! Saddam’ın işgal ettiği Kuveyt’te olduğu gibi. Çünkü Libya’daki bu binaları daha önce Türk müteahhitler yapmıştı. Hala da Türk müteşebbislerin çok önemli yatırımları var Libya’da. Batı Türkiye’yi bir taşla iki kuş vurarak zora sokmak istiyor. Adeta hem van minüt’ün, hem de Avrupa Birliği’ne alternatif olmanın ve aramanın restini karşılıyor.

Suriye ve Türkiye ise birbirini tamamlayan iki ülke. Bütün ortadoğu ülkeleri “Türkiye gibi olalım” yarışı içindeydi. Şimdi bu arzu batılılarca nefrete döndürülmeye çalışılıyor. Medyada Türkiye karşıtı en çirkin yazılar yayınlanıyor. Beşşar Esad zülme devam ederse bu kendine döner. Maalesef muhalefet gruplarında öyle öne çıkan bir isim de yok. Bunun nedeni de yıllardır muhalefet bastırılmış, susturulmuş, tutuklanmış olması gerek.

Sivil Toplumun Afrika Çıkartması

MÜSİAD ve TUSKON gibi sivil işadamları örgütlerimiz Afrika’da yatırımlar yapıyor. Hayır hizmetleriyle de gönülleri fethediliyor. Doktorlarımız senelik izinlerini burada geçirerek fahri hizmet veriyor, tedavi ve cerrahi müdahalede bulunuyorlar. Mali’ye İstanbul Eyüp Müftülüğümüz Mali İslam Konseyi binası yaptırıyor. Fethullah Gülen Okulları da Türkiye’nin yüzakı teşebbüsler. Türkçe bölgede yaygınlaşıyor. Sadece Mali’de 6 Türk okulu ve bir üniversite mevcut. Bu okullarda mahalli dilin yanında Türkçe ve bir yabancı dil öğretiliyor. Süleyman Tunahan’nın talebeleri, Aziz Mahmut Hüdai Vakfı yönetimleri öyle çok hizmet götürüyorlar ki, geçmişten çok daha ilerde görünecek bir fotoğraf arzediyor. Türkler bütün Afrika’da artık var ve rahat rahat dolaşabiliyorlar. Afrikalılar pozitif elektrik veriyor Türklere. Fransızlara öyle değil. Sicilleri mani oluyor bir kere.

Prof. Dr. Ahmet Kavas bir vesileyle gittiği Afrika’da Mali Cumhurbaşkanı’yla bir görüşme yapmış emrivaki randevu talebine karşılık. Cumhurbaşkanı demiş ki       ” Türkçe Tercüman olarak kızımı çağırabilirdim, ama aceleye geldi.” Ne hoş bir açıklama. Türkiye’nin Mali Büyükelçisi Başkent Bamako’da bir Türk ailenin evinde misafir iken Mali Cumhurbaşkanı da gelmiş. Tanıştırmışlar daha güven mektubunu vermeden. İki taraf da mutlu ve mesrur olmuş bu dostluktan.

Libya Bayrağı’nda Bir Zamanlar Ay Yıldız Vardı

Batılı ve başta Fransa gibi ülkeler bu tür gelişmeler karşısında hop oturup, hop kalkıyor ve yeni projeler geliştiriyorlar. Kaddafi Uganda’nın Başkenti Kampala’ya 15 bin kişilik muhteşem bir cami yaptırdı. Libya parayı batılı bankalara yatırmıyor Afrika halkına hizmete veriyor. Sarkozy Kaddafi’ye savaş ve yolcu uçağı satacaktı! Gerçekleştiremeyince politika değiştirdi. Libya’nın eski Başbakanlarından Muhammed Manguç(Türkiye’de Büyükelçilik, Libya’da ise Bayındırlık Bakanlığı da yapmıştı) Türk müteşebbislere bizzat proje veriyordu ilgili Türk şirketinin kapasitesine göre. Muhammed Manguç anıtı dikilecek bir devlet adamı.

Kaddafi yönetimi öncesinde Libya’da yıllarca ay yıldız yer aldı ve öyle dalgalandı.

Oyun İçinde Oyun

Birleşmiş Milletler’e  hazırlanan etnisite raporu sunulacak; Afrika ülkelerindeki ülke ve halkların dini, dili ve kimlikleri konusunda. Batı, Afrika ve ortadoğu ülkelerinin kontrol edilebilir mi, yönetilebilinir mi veya demokratik yönetime geçebilir mi üçlemi içinde kafası karışık! Afrika ile ilişkilerde halkın duvar olmasını da içine sindiremiyor. Bunun için de Türkiye’yi karıştırmak istiyor, dostları ile arasını açmak arzu ediyor. Teröristbaşı Adullah Öcalan’ın İtalya, Yunanistan ve Kenya macerası da ortada. Nasıl yakalandığı ve hangi uçakla önce nereye getirildiği ve uçağın nasıl değiştirildiği artık biliniyor. Ancak Apo üzerine bir strateji geliştiriyor batılı ülkeler Türkiye aleyhine. Batı komplo teorilerini ve uygulamasını çok iyi bilir ve Türk Tarihi de bunun örnekleriyle dolu. Aynı tuzağa düşmek artık zor.

 

Florance Nightingale Katibim Türküsü Miss Timothy

 

Çar Nikolay I, ortodoksları himaye etmek bahanesiyle Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder. 1853 yılının yazında Rus orduları, Romanya’yı işgal ederler. Ayrıca Rus donanması Sinop limanına baskın yapar. Hem Osmanlı donanmasını hem de Sinop şehrini yakar.

Bu durumdan en az bizim kadar tedirgin olan İngiltere ve Fransa, Rusya’ya savaşa son verme çağrısında bulunurlar. Rus çarı Nikolay I, bu isteği reddeder. Fransız ve İngiliz hukümetlerini hristiyanlığa ihanet etmekle suçlar.

Sonuçta 1854 yılında İngiliz, Fransız ve Osmanlı birlikleri, Rusya’ya karşı askeri harekat başlatırlar. Ruslar savaşı kaybeder. Rus orduları komutanı Mençikof ve Çar Nikolay I,  üzüntüden intihar ederler. Yerine geçen yeni Çar Aleksandr II barış ister. 10. 09. 1855’de savaş sona erer. Ruslar 30 000 ölü vermişlerdir.

Aradan 153 yıl geçti. Osmanlı kumandanı Ömer Paşa’yı, İngiliz komutanı Lord Raplan’ı, Fransız komutanı Saint Arnaud’u, Rus komutan Mençikof’u  hatırlayan var mı? Ancak merak edenler tarih arşivlerinden bu isimleri öğrenebilirler.

Oysa Kırım harbi dünyaya Florence Nightingale gibi çok değerli bir İngiliz kadınını tanıtmıştır. Günümüzdeki modern ve çağdaş hemşireliğin kurucusu olan bu soylu kadın, Kırım savaşı sırasında Üsküdar Selimiye Kışlası’nda yaralı askerlere hizmet vermiştir. Savaş sonrası, hastaların bakımında yalnız şefkatin yetmediğini, bilimsel ve özel bilgilere gereksinme olduğunu söylemiştir. Bu öneri bütün dünyada geniş yankılara neden olmuştur. Hasta bakmanın okullarda öğretilmesi yoğun bir kabul görmüş ve tüm dünyada hemşire okulları açılmıştır. Halen de açılmaya devam etmektedir. Günümüz de gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde pek çok hastane ve hemşirelik okulu,  O’nun ismini taşımaktadır.

Kırım savaşı için İskoçya’dan gelen birliğin, yürüyüş müziği, Üsküdar’dan tüm İstanbul’a yayılmış, halk tarafından çok beğenilmiştir. Müziğe Türkçe güfte yapılmış ve “Katibim” türküsü ortaya çıkmıştır. Değerli tarihçimiz Reşat Ekrem Koçu’nun bu konuda tespiti vardır. Ayrıca “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur” sözleri ile başlayan türkünün melodisinin tüm dünyaya yayılmasında bu parçayı kah olduğu gibi kah sözlerini değiştirip melodisini kullanarak icra eden Ertha Kitt, Boney M, Lena Valaitis gibi şöhretler de önemli rol oynamışlardır. Günümüzde de bu şarkı ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Söz gelimi Pink Martini isimli müzik grubu yapmayı düşündükleri yeni albümlerine bu parçayı da katabilmek için çalışmalar yaptıklarını açıklamışlardır.

Kırım savaşının bir başka şöhreti Timothy’dir. Timothy, Kırım savaşına katılan HMS Queen isimli geminin maskotudur.  Kraliyet donanması kaptanlarından Mr. J. Courtenay Everard tarafından bulunmuştur.  Bulunduğundan itibaren İngiliz Kraliyet donanmasının değişik gemilerinde maskot olarak görev yapmış bir Akdeniz kaplumbağasıdır. Timothy 1892 yılında emekliye ayrılmıştır.

Timothy emeklilik dönemini Kont Devon’un Powderham şatosunda geçirmiştir. Kaplumbağa Timothy’nin, İngiltere Kraliyet Donanması’ndaki tarihi yeri nedeniyle geniş bir ziyaretçi grubu olmuştur.   Son zamanlarında sırtında “Benim adım Timothy. Çok yaşlıyım. Lütfen rahatsız etmeyiniz.” yazılı bir etiket taşımıştır.

Miss Timothy, Mr. Toby isimli bir kaplumbağa ile evlendirilmişse de (1926) yavrusu olmamıştır.

2004 yılında 165 yaşında olduğu uzmanlarca tahmin edilen Timothy ölmüş ve şatonun aile mezarlığına gömülmüştür.

 

Ziya Paşa ve Ben

Sevgili okurlarım, son zamanlarda Ziya Paşayı okumaya başladım. Her gün Ziya Paşadan biraz okumasam rahat edemiyorum. Onun içinde yazımın başlığını Ziya Paşa ve Ben olarak yazmak zorunda kaldım.  

Şimdi kimdir bu Ziya Paşa diyeceksiniz. Önce Ziya Paşayı size kısaca tanıtalım.

Ziya Paşa 1825 yılında İstanbul’da doğdu. Osmanlı döneminin önemli şairlerindendir. Birçok vilayette valilik de yapmış en son 1880 yılında Adana valisi iken, 55 yaşında orada vefat etmiş ve Adana Ulu Camii haziresinde toprağa verilmiştir.  

Ziya Paşayı okuma hevesi bana nereden geldi bilmiyorum. Ancak bir gece rüyama girdi ve tam bir saat sohbet ettik. Ziya Paşa diyordu ki;  

İnsanın ihtiyacı bir lokma ekmeğe olduğu halde, bu ihtiyaç derdi ile uzun uzun çekişme nedir? 

Kuvvetlinin zayıfı telef etmesi kaidedir. Yerde, havada, denizde bu savaş vardır.

Zengin naaşı leş gibi zelil ve düşkündür. Mirasa konan ve ölü yıkayıcı akbaba gibi sabırsızdır. Alçak, fesatçı, karıştırıcı sohbet meclisinde makul olur. İyi nasihatler veren bir adamın sözleri kimsenin hoşuna gitmez. Bir zavallı geçimini temin edemez. Bir zalimin her işi yolundadır. Eğer ceza gününün mahkemesinden korkun varsa adalet terazisini elinden bırakma. 

Yarasa kuşunun gözü ışıktan incindiği gibi, cahillerde bilgili ve faziletli olanları çekemezler.  

Süleyman Peygamberin tahtının havada seyrettiğini söylerler. O saltanatın yerinde şimdi yeller eser. Her kimin ırk ve cevherinde bayağılık varsa sanki en büyük bir sadrazamda olsa, ondan bir iyilik bekleme nice garip müneccim gökte yıldız ararda gafletinden yolunun üzerindeki kuyuyu görmez.  

Sözle dünyayı düzeltmeye kalkanların evlerinde bin türlü ihmalcilik izleri görülür. İnsana, cebir ve şiddet görse de gene sadakat yaraşır. Çünkü doğruların yardımcısı Allah’tır. Hak meydanda iken hüküm vaktinde insan olana gizli maksatlar için hükmü değiştirmek layık mıdır?   Ey kötü iş işleyen fenalık yapan eşek bu ne alacaktır ki birkaç kuruş için bütün ömründe alçaklık çekersin. 

Din, ırz ve namus alet edilerek elde edilmiş olan mala lanet olsun. Her hilekâr adamdan vefa beklemek çok hacıların putları koltuklarının altından çıkmıştır. Dünyayı ararsan binde bir adam bulamazsın, adam görünen eşekleri adam mı sanırsın? Ey günlük dünya devleti için iftihar eden zat, dünyayı sana teslim olunmuş mu sanırsın? Kibre sebep ne? Yoksa sen vezirim diye kendini çok itibarlı ve kudretli mi sanırsın?  

Rütbe sahipleri af  ile müjdelenmiş midir? Ceza kanunları acize mi mahsustur? Milyonlar çalan yüksek mevkidedir. Birkaç kuruş çalan kürek cezasına çarptırılmaktadır. Zenginler için dinde, imanda paradır. Namus ve hamiyet sözü fukarada kaldı. İkbal için dostları çekiştirmek yeni çıktı. Eskiden bilmezdik bu akıllılık bu zekâ yeni çıktı. Hırsızlık çoğalıp sadakat kelimesi moda oldu. Namus tamam oldu. Hamiyet yeni çıktı. Dostları düşmanlara zemmetmek zarafet sayılmaktadır. Sevgiliyi yabancılara şikâyet etmek yeni çıktı. Hırsızlara ikram ve inayet yeni çıktı. Gerçi doğru söyleyenden evvelce de nefret olunmuştu. Fakat hainlere riayet etmek yeni çıktı. Bütün bu kanunlar gazetelerde ilan olunur. Halkı sözle refaha kavuşturmak yeni çıktı. Aciz olanın en açık hakkı verilmez, arkası olanları her yerde himaye etmek yeni çıktı. 

Gayretli bir adama taassup isnad olunur. Dinsizlere teveccüh göstermek yeni çıktı. Devletin geri kalmasına sebep Müslümanlıkmış bu rivayet eskiden yoktu yeni çıktı. Her işimizde milleti unutarak, Frenklerin fikirlerine uymak yeni çıktı.

Ey rüşvet alıp rüşvet yiyenler bu ne alçaklık, aşağılıktır. Birkaç kuruşa hayat boyu alçaklık aşağılık çekersin.  

Ziya Paşa ile sohbetimiz böyle devam edip gidiyordu, bir ara fırsatını bulup Ziya Paşaya dedim ki paşam senin söylediklerin 150 sene öncesinde kaldı maşallah ülkemiz değişti modernleşti, yeni icatlar çıktı yeğenler, yiyenler çoğaldı. Devlet toprakları, devlet bankaları satılıyor. AB diye bir şey çıktı hayal ülkesi gibi bir şey oraya girersek sanki her şey günlük gülistanlık olacak. Hiç kimse aç kalmayacak din ve eğitim değişecek, yabancı vakıflar Türkiye de istediği gibi at koşturacak. PAPA diye birisi ülkemizi ziyaret etti, herkes rahat bir nefes aldı. PAPA büyüklerimizi takdir etti bizi AB’ye almaları için çalışacağını söyledi.

Dinler arası diyalog diye bir şey çıkardılar, dinimizi AB ye uydurmaya çalışıyorlar.

Yöneticilerimiz gömlek değiştirdi. Artık Türk Milletine sövenlerle işbirliği içerinse girdiler. Türk Milletine sövenlere dünya devletleri ödül veriyor. Bizim yöneticilerimiz de bunlara alkış tutuyor. Bir de sayın Paşam, şimdi sizde olduğu gibi rüşvet yok, rüşvet kaldırıldı. Artık devlet büyüklerimiz anasının çıkınından buldukları Trilyonlarla, çocuklarının düğününden toplanan paralarla geçinip gidiyorlar. Altı aylık maaşı ile 13 Villa satın alanlar, çocuklarının bir dikili ağacı yok diyenler davulu delen jaguarlarla dolaşıp Türkiye’nin değişik yerlerinde arsa kapatanlar. 150 – 200 kilo altını zar zor biriktirenler iktidar olabilmek için kumar borcu olmayan kişiliğini aşmış adamlar arayıp 11 milletvekilini transfer ederek 11’ine de bakanlık vermek suretiyle dürüstlük örneği sergileyenler  (her ne kadar bunların bir kaçı rüşvet almaktan yüce divanda yargılanıp hüküm giymiş olsalar bile) . 

Tam istim üzerine devam ediyorum ki Ziya Paşadan oh oh maşallah iyi iyi sözlerini duyar duymaz uyandım. Uyandım ama bunlara engel olamadığım için keşke benim söylediklerimde rüya olsaydı diye düşündüm.  

Maalesef Ziya Paşanın da 150 sene önceki söyledikleri de gerçekti, benimde 150 sene sonra söylediklerim de gerçekti. Bu gerçeklerle yaşamaya devam edeceğiz.    

 

 

 

Çeçenistan’da neler oluyor?

22 ve 24 Ağustos tarihleri arasında Çeçenistan’ın başkenti Grozni ve ikinci büyük kenti Gudermes kentinde belgesel çekerek Çeçenistan’da kaldığım üç gün içinde önemli araştırmalar yaptım. Türk mimarisiyle yapılan Gudermes Camii açılış törenine katıldım. Bir çok Çeçen vatandaşı yetkili ve yöneticilerle görüştüm. Çeçenistan ile ilgili çok önemli araştırma ve tespitler yaptım.
Yaptığım Araştırmanın Satır Başlarını Sizlerle Paylaşıyorum
1- Savaşlarda yerle bir olan, sadece son savaşta 300 bin insan öldüğü Çeçenistan Savaşlarının perde arkasında neler var?
2- Putin olmasaydı Çeçenistan ve Kafkas ülkeleri bağımsızlığını kazanabilir miydi?
3- Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesini başlatan çeçen lider Cohar Dudayev’i Çeçenler nasıl değerlendiriyor? Dudayev yaşıyor mu?
4- Çeçenistan eski cumhurbaşkanı Ahmet Kadirov dahil Çeçen liderler nasıl öldürüldü, Çeçen liderlerin gücü nedir?
5- Çeçenistan’ın 35 yaşındaki Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov, babasından sonra nasıl cumhurbaşkanı oldu? Eski Cumhurbaşkanı Kadirov’un yaş günü nasıl kutlandı?
6- Çeçenistan ve Kafkasya’da Vahhabiliğe karşı Rusya neler yapıyor? Rus lider Putin’in Kafkaslarda ki sinsi politikası.
7- Çeçenistan’da Osmanlı mimarisiyle yapılan ve milyon dolarlara mal olan camiler nasıl yapılıyor? 1 milyon nüfuslu Çeçenistan’a kaç cami yapılacak?
8- Çeçenistan’da Türk işadamları nasıl karşılanıyor? Çeçenistan’ın en büyük inşaat firması Bora İnşaat’ın başarısı.
9- Çeçenistan’da savaşların izi nasıl siliniyor? Çeçenler halinden memnun mu? Bağımsızlık isteyen Çeçenler nerede?
10- Türkiye’de kaç Çeçen yaşıyor, Dünyada yaşayan Çeçenler Çeçenistan’a ilgi duyuyor mu?
11- Türkiye kamuoyu Kafkaslar ve Çeçenistan’ı nasıl biliyor?
Çeçenistan, Kafkasya ve Rusya ile ilgili daha birçok soruya cevap aradık. Yetkililerle görüşüp Çeçenistan’da yaşayan Türklerle konuştuk. Çeçenistan’da yaptığımız araştırma ve yazı serisi yakında gazetemizde yayınlayacağız. Çeçenistan’da çektiğimiz belgesel görüntüleri ise bir çok TV kanalında Devri Alem adıyla izleyiciyle buluşacak.

Grozni’de belgesel çekimleri yaptık

Grozni’de belgesel çekimleri yaptık

Türkiye’den çok sayıda resmi ve özel kuruluş temsilcisinin katıldığı cami açılışında Türk yetkililerle hatıra fotoğrafı çektirdik

Türkiye’den çok sayıda resmi ve özel kuruluş temsilcisinin katıldığı cami açılışında Türk yetkililerle hatıra fotoğrafı çektirdik

Eyüp Mehter takımı Gudermes kentinde cami açılışında muhteşem gösteri yaptı

Eyüp Mehter takımı Gudermes kentinde cami açılışında muhteşem gösteri yaptı

Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov Gudermes’te Osmanlı mimarisiyle yapılan caminin açılış töreninde konuşma yaparken

Cumhurbaşkanı Ramazan Kadirov Gudermes’te Osmanlı mimarisiyle yapılan caminin açılış töreninde konuşma yaparken

Türk İnşaat firması Bora İnşaat tarafından başkent Grozni’de yapılan gökdelenler

Türk İnşaat firması Bora İnşaat tarafından başkent Grozni’de yapılan gökdelenler