-0.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 100

Bir Eski Bakanın 25 Milyar Dolarlık İddiası

NoktaTV’de her hafta yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığım Geniş Açı programının son konuğu 57. Hükümetin Bayındırlık ve İskan Bakanı Prof. Dr. Abdülkadir Akcan idi. Programın yarısında akademisyen veteriner hekim birikimiyle “Tarım Sektörünün Çıkmazları” başlığı altında çok önemli ve değerli bilgiler veren Akcan ile ikinci bölümde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tecrübeleri ışığında sohbet ettik.

Her bölümü önemli programın tamamını izlemenizi dilerim. Ancak bu yazıda “Araç Muayene İstasyonları” hakkında söylediklerini ve “devletin 25 Milyar dolarlık kaybı ile bu meblağın işletmeci şirkete aktarıldığına” dair iddiasını anlatmak istiyorum.

Çünkü bu meblağ o kadar büyük ki… Bu para devletin kasasına girseydi, “İstanbul’a 2 tane daha Boğaz Köprüsü, Çanakkale Köprüsü, Osmangazi Köprüleri ve belki fazlası hiç dışarıdan kredi almadan devletin öz kaynağından ödenerek yapılabilirdi.”

Prof. Dr. Abdülkadir Akcan 57. Hükümetin Bayındırlık Bakanı olarak, Araç Muayene İstasyonlarını projelendiren ve hayata geçiren kişi. Daha önce Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan sözde muayenelerin faydalı olmaması sebebiyle, araçlardan kaynaklı kazaları azaltmak için bu projeyi hayata geçirmiş.

Şimdi Prof. Dr. Abdülkadir Akcan’ın bu konuda anlattıklarını özetleyelim:

“Araç Muayene İstasyonları bir Abdülkadir Akcan projesidir. Muayene istasyonlarında alınan ücret eskiden Karayolları tarafından yapılan muayenede alınandan fazla değildir. 2002’de Karayollarının aldığı ücret 64 dolara tekabül ediyordu. Şimdiki ücret ise 55 dolardır. Bu istasyonlar vatandaşın aleyhine olmamıştır. Ama sonradan benim yaptığım ihale iptal edilip, yeni şartlarda bir şirkete verildiği için devletin çok büyük kaybı oldu.

Benim yaptığım ihalede ilki devlet tarafından belirlenecek muayene ücretinin yüzde 30’unu müteahhit alacak yüzde 70’i devletin olacaktı. Müteahhidin işletme giderleri ve kârı için gelirin bu orandaki kısmını alması gerekir.

Ak Parti iktidara geldi ve bu ihale iptal edildi. Yolsuzluk olduğu gerekçesi ortaya konunca ben basın toplantısı yaptım.

‘Ben kamu ihalelerinde yolsuzluk yapılmaması için Kamu İhale Kanunu düzenlemesini yapan kişiyim. (Sonradan bu ihale kanununda AKP döneminde 200’e yakın değişiklik yapıldı.) Yolsuzluk yapıldığı iddiasında iseniz gelin benim yakama yapışın’ dedim. Bugüne kadar kimse tık demedi.

Yeniden ihale edildi. Bu defa Özelleştirme İdaresi üzerinden ihale edildi ve özelleştirme bedeli alındı. Paylaşım değiştirildi. İlk üç yıl yüzde 70 müteahhidin yüzde 30 devletin oldu. Sonraki 6 yılda yüzde 60 müteahhidin yüzde 40 devletin, kalan 10 yılda ise devletin ve müteahhidin payı yüzde 50’şer yapıldı.

Bütçe görüşmelerinde İYİ Parti’den Erhan Usta Maliye Bakanlığı’na yazılı önerge verdi, ‘araç muayene istasyonlarından yıllara göre devlet ne kadar gelir elde etti’ diye. Cevap vermediler. Arkasından Turhan Çömez aynı soruyu sorarak önerge verdi. Yine cevap vermediler.

Türkiye’de halen 29 milyon araç var. Ben ilk ihale ile AKP’nin yaptığı ihaleden doğan devletin gelir kaybının 25 milyar dolardan az olmadığından eminim.”

******************************

Turhan Çömez’e de Cevap Verilmemiş

Programdan sonra internette bir araştırma yapınca aynı konuda Turhan Çömez’in açıklamaları ile karşılaştım. Bu kadar ağır iddiaların Türkiye gündeminde yer etmemesinden ve benim dahi fark etmemiş olmamdan utandım.

“AK Parti’nin iktidara gelir gelmez araç muayene istasyonlarına göz diktiğini” söyleyen İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, “AKP, 2007 yılında, Türkiye’deki tüm araçların muayenelerini tek bir firmaya, 20 yıllığına, 512 milyon dolara verdi.

Fakat sadece 2023 yılında araç muayene istasyonlarından kazanılan para 2,2 Milyar dolar oldu.

Eğer 20 yıl içinde ilk ihale şartları korunsa ve AKP tarafından şartları değiştirilerek ihale edilmemiş olsaydı devlet bundan 25 Milyar dolar para kazanacaktı. Bu para birilerinin cebine aktarıldı.

‘Bu korkunç rantı ve soygun düzenini gelin araştıralım, yazık olmasın bu ülkeye’ dedik. İYİ Parti vekilimiz Yavuz Aydin tarafından araştırma önergesi verdik. İktidarın kalkan elleri ‘olmaz’, ‘rant düzeni devam etsin!’ dedi.”

Turhan Çömez’e göre, Türkiye’de araç muayenesi İngiltere’den bile pahalı: “Halen İstanbul’da 2200 TL olan araç muayene fiyatı, Londra’da 1800 TL.”

İngiltere’de kişi başına düşen milli gelirin, Türkiye’nin kişi başına milli gelirinin 3,2 katı olduğunu da hatırlatırım.

******************************

Yeni İhalede Değişen Bir Şey Olmayacak

Türkiye’deki araç muayene istasyonlarının işletme imtiyaz süresi 2027 yılında sona erecek. Bu nedenle, Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), yeni bir ihale süreci başlattı. İhaleye son teklif verme tarihi 10 Ocak 2025 olarak belirlendi.

İYİ Parti Trabzon Milletvekili Yavuz Aydın araştırma önergesinde bakın neler söylemiş:

Araç muayene hizmetlerinin tek bir şirketin tekelinde olmasının, rekabetin önlenmesine ve fiyatların yüksek kalmasına neden olduğunu belirtmiş. Ayrıca, Avrupa’da birden fazla şirketin bu hizmeti sunduğunu, ancak Türkiye’de yabancı ortaklı TÜVTÜRK şirketinin tekel konumunda olduğunu vurgulamış. Alternatif muayene şirketlerinin kurulması, muayene süresinin bir yıl artırılması gibi çözüm önerileri sunmuş. Ancak, bu önerge TBMM’de AK Parti ve MHP oylarıyla reddedilmiş.

****

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından çıkılan yeni ihaledeki şartlardan biri şöyle:

“İhaleye katılmak isteyen firmaların en az 5 yıl süreyle araç muayene sektöründe faaliyet göstermiş olması ve 5 yıllık bir periyot içinde en az toplam 1 milyon aracın muayene işlemini gerçekleştirmiş olması gerekmektedir.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ulaş Karasu, “Bu alanda TÜVTÜRK gibi tekel bir imtiyaz sahibi şirketten başka bir şirketin olmaması da dikkate alındığında bu ihale ‘adrese teslim’ bir ihaledir” diyor.

Kamu ihaleleri rekabetçi, şeffaf ve vatandaşların lehine olacak şekilde düzenlenmez, devletin kaynakları birilerine aktarılırsa asgari ücrete, çalışanlara ve emeklilere yılbaşında yapacağınız artışlar “zam” değil, “zamcık” olur.

Ormanya; Kocaeli’mizin Yeni Markası

ORMANYA kelimesi dil bigisi kurallarımıza uymayan bir adlandırma da olsa Kocaelimiz için de marka özelliği kazanmıştır. İzmit’ten Adapazarı gidiş yolu üzerinde, Eşme’ye varmadan, Kartepe ilçemizin Uzuntarla bölgesinde 2018 yılında açılan tabiat parkına Ormanya isminin verilmesine karşı çıkanlardandım. Oranın bulunduğu bölge ile adlandırılmasının doğru olacağı, bu sebeple Kocaeli Uzuntarla Tabiat Parkı adlandırmasının daha doğru olacağı yönünde yazılarda yazmıştım. O günlerde yapılan anket çalışmasında Ormanya   ismi öne çıkmış ve   bu parkın adı olarak belirlenmişti.

Burası şimdi doğal yaşamın görülüp izlenebileceği bir yer haline gelmiş olup doğa turizmi için bilinen, aranan bir adres olmuştur. Kocaeli Ormanya şimdi yurt içi turizmi tur firmaları yanında ülkemize gelen yabancı turistlere hizmet sunan tur firmaları içinde güvenle, övünçle gezilecek yerler arasına girmiştir.

Bu parkın olduğu yer 2009 yılında, o zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu’nun Kartepeliler ile yaptığı doğa yüyüyüşleri ile tanınmıştı. Doğal özelliklerindeki zenginlik, alanın bozulmamış hali   ve büyüklüğü başkanın dikkatini çekmiş ve burasının park olarak değerlendirilebileceği düşünülerek çalışmalar başlatılmıştı. O günün bürokratik engelleri Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun bilgilendirilmesi ile aşılarak 4 bin dönümlük bir alan bu maksatla kullanılmak şartı ile Kocaeli Büyükşehir emrine tahsisi sağlanmıştı. 2014 yılından itibaren önce ilgili uzmanlarca planlama çalışmaları yapılmış ve daha sonra yapılandırma çalışmalarına başlanarak 2018 yılında hizmete sokulmuştur. 4 bin dönümlük arazisi ile Avrupa’nın en büyük Dünyanın ise 3. büyük doğal yaşam alanı olma özelliğini taşımaktadır.

İzmit’ten Adapazarı istikametine gidiş yolu üzerinde Cengiz Topel Havaalanı’nı geçtikten hemen sonra yol üzerindeki Ormanya tabelalarının

yönlendirmesi ile kolayca  park girişi karşısındaki otoparkına ulaşabiliyorsunuz. Giriş kapısı ve üzerindeki sincap logosu ile oradaki           tabelalar geldiğiniz bu mekânın doğal zenginlikleri hakkında sizde olumlu düşünceleri pekiştiriyor.

Girişin hemen sağındaki hediyelik eşya satış bölümünü dönüşte girip alışveriş yapmak için girmeden geçiniz. O binanın arka tarafının çadırlı konaklama ve karavan alanı olduğunu; burasının 24 saat güvenlik, elektrik, temiz su gibi imkanlarının olduğu bilgisi ile belki bir gün bu amaçla gelinebilecek bi yer olduğunu unutmayınız. Girişin sağ tarafının ise büyük bir mesire,piknik alanı olduğunu, burada güvenlik ve temizlik amaçlı ateş yakılmadan piknik yapılabidiği;bu amaçla su, masa, WC gibi imkanların olduğu bilgisi ile doğal yaşam parkını gezmeye başlayabirsiniz.

Girişin hemen karşısındaki müzeyi görebilirsiniz. Sonra çocuk hayvanat bahçesi…Elliden fazla tür ve bine yakın hayvan ile canlılar alemi hakkında görsel bir şöleni burada yaşıyorsunuz.Özellikle çocuklar için çok öğretici bir imkanı burada buluyorsunuz.Bu alana gidiş yolu üzerinde yaban hayatı kurtarma ve rehabilitasyon merkezi vardır.Burada yaşlı,sakat ve bakıma muhtaç yabani hayvanlara veterinerler gözetiminde bakım hizmeti verilip kendilerine yeter hale geldiklerinde yine doğal ortama bırakıldıkları bilgisi Ormanyanın farklı bir güzelliği ve zenginliğidir.Buradan diğer bir ilginç yer olan geyiklerin, karacaların, atların serbestce dolaşıp yaşadıkları yaban yaşam alanına geçip o hayvanları görebiliyorsunuz.Sonra ormanköy…İlginç evleri, su değirmeni ve göleti ile sizi bir masal dünyasına götüren bu bölüm ilgi çekici yönleri ile gelenlerin en çok hatıra fotoğrafı çektirdikleri bir bölümdür.

Yürüyüş parkurları, bisklet yolları, amatörce balık tutulabilen gölü, aromatik bitkilerin üretildiği görsel güzelliklerin yaşandığı botanik yol gibi birçok doğal güzelliğe sahip olan Ormanya, şehrimiz için yeni bir markadır. Bana ve Abdullah Köktürk’e, odasının önündeki ağaçlarda sincapları görerek çayını içtiğimiz, burası ile ilgili    bilgilendirme yapan ve Ormanya’nın kuruluşundan beri burada hizmet üreten şu anki müdürü Ömer Özyılmaz’ a ve tüm emeği geçenlere tebriklerimi iletmek isterim. Kocaeli Ormanya Doğal Yaşam Parkı               kuruluşu ve gelişmesinde büyük emekleri olan Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlarımız İbrahim Karaosmanoğlu ve Tahir Büyükakın için gelecekte de takdir vesilesi olarak bilinecek yerlerden olacaktır.

Çıkış kapısının sağındaki  hediyelik eşya ve Ormanya markası ile üretilmeye başlanan ürünlerden görüp alarak bu gezinizi                 bitiriyorsunuz.

Gelecek yazım ORMANYA aromatik bitki ürünlerimize marka oluyor.

Konudan Konuya  (51)

     – İnsanın bir ferdi; sair / diğer hayvanların bir nev’i / türü hükmündedir. Yani her insan, ayrı bir âlemdir. Hepsini ayrı ayrı tanımak gerek. Çünkü bir insanı tanımak; bütün insanları tanımış olmak demek değildir. Oysa herhangi bir türden bir hayvanı tanımak demek, aynı zamanda o türden bütün hayvanları tanımak demektir. Meselâ bir koyunu tanıyan; dünyaya gelmiş ve gelecek olan bütün koyunları tanımış sayılır. Hâlbuki bir insanı tanımış olmak; tüm insanları tanımış olmak demek değildir.

x

     – Denizler balıklar için. Hem deniz, hem balıklar insan için.

      Ormanlar hayvanlar için. Hem orman hem hayvanlar insan için.

      Toprak bitkiler için. Hem toprak hem bitkiler insan için…

      Çünkü tüm mevcudatın Hâlıkı / Yaratanı; bu kâinatı / evreni halk etmesi / yaratmasındaki en zâhir / en açık maksadı beşer yani insandır. Zaten “Sen olmasaydın kâinatı / evreni yaratmazdım!” demiyor mu?

x

     – Mevcudat / varlıklar ayna gibidir. Fakat aynada görülen aynadan değildir. Zira ayna menba / kaynak değil, mazhar / zuhur yeridir. Bir çeşit ekrandır. Ekranda görülenlerin kaynağı ise, ekran değildir. Demek ki, canlı cansız her varlık bir âyîne / aynadır. Evet, bir şeyin aynada görülen aksi / tecellîsi; kendisi değil ama kendisindendir. O değil fakat O’ndan. Velhasıl, kâinatda olan her şey; o değil. Lâkin ondan. Yani (hâşâ) Allah değil. Ama Allah’tan.

x

     – Mükemmel olan bir eser, apaçık bir şekilde mükemmel bir fiile delâlet eder. Mükemmel olan fiil ise, bir fâile / yapana delâlet eder / onu gösterir. Mükemmel olan isim ise, şek ve şüphe yok ki, mükemmel / tam bir vasfa, yani bir ünvana delalet eder. Onu gösterir. O mükemmel vasıf ve unvan ise, şeksiz şüphesiz bir Zât’ın işlerine ve O’nun mükemmel bir kabiliyet ve istidada sahip olduğuna işaret eder. İşte o mükemmel kabiliyet ve istidad ve işler ise, kesin olarak; o Zât’a lâyık ve münasip / uygun bir şekilde onun Zâtı’nın mükemmelliğini gösterir. Üstelik bu gerçeği hakka’l-yakîn / kesin bir oluş mertebesinde nazara sunar.

x

     – Bir ağacın hilkat ve yaratılmasında en açık gaye ve maksat onun meyvesidir. İnsan da kâinat / evren ağacının en son meyvesidir. Öyle ise, mevcudatın Haalıkı / Yaratıcısı’nın bu kâinatı halk etmesindeki en zâhir / en açık bir şekilde görülen maksadı insandır. Bu hikmet / gaye ve maksattan anlaşılıyor ki, insanın kalbi o meyveye bir çekirdektir. O çekirdek olan kalb ise, elbette mahlûkatın Sanatkâr Yaratıcısı’nın tecellilerine en münevver, en parlak bir mir’at / ayna olacaktır. Demek ki, bu küçücük insan; kâinat ve mevcudat içinde haşre / kıyametin kopmasına ve neşre / yeniden yaratılışa en zâhir / en açık bir sebeptir. Aynı zamanda kâinat; insanın haşir ve neşri / hesaba çekilebilmesi için, tahrîb olunacak / harab edilecek, tebdîl, tahvîl ve tecdîd edilecek / değiştirilip yenilenecektir.

     x

     – Sınıfta kalmak – geçmek olmazsa, çalışmanın bir mânâsı olmaz.

       İşten, memuriyetten atılma endişesi olmazsa, kimse işine dikkat etmez.

       Cennet Cehennem olmazsa, ahlâklı olmanın bir mânâsı kalmaz.

       Kış yaşanmazsa, baharın keyfi çıkmaz…

       Her şey bir sonrası için, bir kıymet ifade eder.

       Ancak bu suretle gayretin, çabanın bir mânâsı olur.

x

– Kâinata basar / maddî gözle bakarsak sadece maddeyi. Basîret / manevî gözle bakarsak yalnız mânâyı.

  Her ikisiyle, yani hikmet gözüyle bakarsak; her şeyin var oluş ve yaratılış gayesini görürürz. 

Bugünün İşini Yarına Bırakma

“Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki her gün, her saat çalışmanın en müsait zamanıdır. Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki her yer, her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

Bir günde ve bir zamanda yapman gereken işi ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi de, işi de kendine yeter. Başladığın işi yapıp bitirmeden, başka bir işe başlama.”  Prof. Dr. Ali Fuat Başgil

Erteleme kavramı; sorumluklarımızdan, alınması gereken kararlardan, yapılma gerekliliğini içeren görevlerden kaçınma ya da bu görevleri geciktirmektir. Öncelik belirlerken, yapılan bir hata da denilebilir. Önemsiz olanın öne çekilmesi, önemli olanın geciktirilmesi de diyebiliriz.

Erteleme davranışı, seçimlerinin sonucunda; “olumsuz çıktıların olacağını” düşünme nedeni ile de ortaya çıkabilir. Yapılması gereken işler ve görevler, kişiye bazen olumsuz duygular hissettirebilir.

Yapılacak iş kişide kaygı oluşturuyor, olumsuz duygulara yol açıyorsa bu durumu yönetememe hali, bizi erteleme davranışına götürür.  Başladığınız işte bir sıkıntı hissederek bu işi erteliyor ve kendimize anlık rahatlamalar sağlıyor olabiliriz.

Bugüne dair olan bir şeyin, yarına ötelenmesi ile beklenilmiş olan yarının mevcut koşulları, dünkünden daha kötü olabilir. Buna, bir yarın daha ekleyerek erteleme davranışını kronik bir hale büründürmüş oluruz.

Yarım kalan ya da hiç başlanmayan bu işler, kişide yetersizlik duygularına neden olabilir. Bu yetersizlik hissi birçok olumsuz duygu durumunu beraberinde getirebilir.

Erteleme davranışı nedeniyle ilişkilerinizde çatışmalar yaşıyor olabilir, kontrolün sizde olmadığını, öz saygınızda düşüş yaşadığınızı düşünüyor, hedeflerinize ulaşmanızda engel teşkil ettiğini gözlemliyor; zihinsel olarak kendinizi yorgun, huzursuz hissediyorsanız, erteleme davranışı işlevselliğinize etki ediyor demektir.

Erteleme davranışı kısa süreli haz sağlıyor ise, kişide öğrenilmiş bir davranış şeklinde kendini gösterebilir. Bu da ertelemeye neden olur. Bazen de yapılacak işten hoşlanmama veya başarısızlık korkusu olabilir. Diğer nedenler:

-Öncelikli işe ilginin olmaması ya da az olması,

-Dikkati toplamada güçlük,

-Gerçekçi olmayan düşüncelerin neden olduğu korku, kaygı,

-Mükemmeliyetçi yaklaşım; ya mükemmel olmalı ya da hiç yapılmamalı düşüncesi,

-Gerçekçi olmayan beklentiler,

-Beğenilmeme kaygısı,

-Amaç belirleyememe ya da amaçları netleştirememe,

-Kontrol edilmeyen öfkenin dışa vurumu,

-Az efor sonucu hemen işin sonuçlanması beklentisi,

-Kendine yönelik eleştiriler, kişinin sürekli yetersiz olacağına yönelik olumsuz algısı,

-Sorumluluk konusunda yetersizlik,

Ertelemeciliğin çözülebilmesi için; erteleme davranışının bilişsel, duygusal, davranışsal boyutlarının olduğunu bilmek, olası nedenlerin giderilmesi için, çözüm odaklı yaklaşmak gerekir. Ertelenmesi planlanan görevler önem sırasına göre sıralanır. Doğru zamanda gerçekçi ve somut adımlar atılır.

İşe başlamanın verdiği olumsuz duygunun, siz her işe başladığınızda sizinle beraber olacağı düşünülürse, yapacağınız işi ertelemek bir çözüm değildir. Ayrıca, zihninde yarım kalan işlerin de olumsuz duygulara neden olduğu düşünülürse, erteleme bir rahatlık değil rahatsızlık kaynağıdır.

Gerektiği zaman “hayır” diyerek, yorucu görev ve sorumluluklardan kendimizi korumalıyız. Dikkat dağıtıcı çevreyi, uygun hale getirmeliyiz. En önemlisi de “ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN” diyerek hemen harekete geçmeliyiz.

Yapılan bir araştırmada, bir işin yapılması için tanınan süre ne kadar uzun algılanırsa, işin o kadar ertelendiğini göstermektedir. Bilim adamları katılımcılardan bankada bir hesap açmalarını ister. Bazı katılımcılara bunun için haziran ayından aralık ayına kadar, bazılarına temmuzdan ocak ayına kadar süre tanır. 

Tanınan süre, her grup için aynı (6 ay) olsa da aralık ayına kadar zamanı olanların banka hesabı açmakta daha aceleci davrandığı görülür. Ocak ayına kadar süre verilen katılımcılarda, yıl değişeceğinden, önlerinde daha çok zaman olduğu algısı oluştuğunu ve işi erteledikleri görülür. Başka deneyler de benzer sonuçlar vermiştir. 

Zaman algısının hedeflere ulaşıp ulaşmama durumunu belirleyebileceğini belirten bilim adamları, “bugünün işinin yarına bırakılmaması” için; “örneğin hedefiniz 50 kilo vermekse, buna ‘5 kilo vermek istiyorum’ diye başlayın. Hedeflerinize ulaşmak için tarih belirleyin. ‘Para biriktirmek istiyorum’ yerine, ‘salı gününden itibaren bütçe oluşturuyorum’ deyin. Hedeflerinizi somutlaştırın. ‘Sağlıklı olmak istiyorum’ yerine, bugün 30 dakika yürümeye başlayın” şeklinde tavsiyelerde bulunmaktadır.

Zaman algısı, bir yandan insanın kendini geliştirmesine olanak tanırken, bir yandan da aynı gelişime ket vurmasına sebep olabilmektedir. “Daha uygun, daha rahat, daha boş bir zamanda yaparız” dediğimiz işlerin bir türlü gerçekleşmemesinin önemli sebeplerinden biri, bu algının yanlış yorumlanmasıdır.

Sonsuzmuş gibi görünen zaman olgusu, aslında kontrolümüz dışında, hızla ve biz farkında olmadan ilerlemeye devam etmektedir.  “Uygun olduğumda bakarım” dediğimiz işler, uygun zaman geldiğinde yorgun veya isteksiz olduğumuzdan, ya da yeni işler  ekleneceği için ertelenmeye ya da istenilenden daha özensiz yapılmaya mahkûm oluyor.

Kişi, aktif davranıp kendini değiştirmeye çalışmadıkça, bu bilinçsiz bireysel sabotaj ve uygunsuz zaman yönetimi, var olmaya devam ediyor ve psikolojik bir kısır döngüye dönüşüyor.

Burada yapılması gereken, her günün kendine ait bir iş bölümü olduğunu fark etmek ve öncelik sırasına göre en acil olan işten başlayarak günün sorumluluklarını yerine getirmektir.

 Zaman yönetimi konusunda sorunların önüne geçmek için, yapılan en önemli hatalardan biri de, yarının işini bugünden yapmaktır. Proaktif davranıp gelecekte gündeme gelebilecek işleri halletmek her ne kadar verimli gözükse de, her zaman istenilen pozitif sonucu vermeyebiliyor. Bunun en önemli sebebi gelecek olgusunun öngörülebilirliğinin 100% olmamasıdır.

Önceden yaptığımız iş, zamanı gelince değişik gereksinimlere ihtiyaç duyabiliyor, dolayısıyla tekrar geri dönüp işi değiştirmeniz gerekebiliyor. Bu da gereğinden fazla emek ve zaman israfı anlamına geliyor.

Pratikte zaman yönetimi, teoride bahsedildiğinden daha da zordur. Hayat iyi veya kötü sürprizlerle doludur. İnsanın öncelikleri an be an değişebiliyor. Önemli olan, işleri önceden yapmanın veya ertelemenin fayda ve zararlarının iyi hesaplanıp buna göre en uygun kararın verilmesidir.

“Bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hâsıl olan manevi zevk eşsizdir. Emin ol ki, zafer yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkânsız görünen mümkün olur. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil

Sevgiyle kalın…

                                                                                 Seyfettin Karamızrak

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’dan 4 Adet Muhteşem Eser:

(İkinci Bölüm)

1-Sorulara Cevaplar (İkinci Cilt)

13,5 x 21 santim ölçülerinde, 350 sayfalık eserin 6. baskısı 2024 yılında, Ankara’da, Yayıncılığını ve Genel Yayın Yönetmenliğini Mehmet Nuri Parmaksız’ın üstlendiği KorKut Yayınları tarafından gerçekleştirildi. Editör Bânu Altınova.

Eserini; Ankara Cumhuriyet Lisesi’nin efsâne edebiyat öğretmeni (1964-1972) merhum kayınvâlidesi Emine Selma (İnal) Akay (1923-1972) Hanımefedi’ye fâtihalarla ithaf eden Prof. Dr. Sâdık K. Tural ‘Beşinci baskı için Sunuş’ başlıklı yazısında özetle diyor ki:  

Kendi zekâsının çeşitli bölümlerini işleterek yeni sorular oluşturmak, yeni cevapların peşine düşmek… Karşılaştığı soru, problem ve sıkıntılar karşısında, ‘kazanmak’ kadar, zaman zaman ‘kaybetmek’ ve ‘çözümsüzlüklerle uğraşmak’ durumlarının olabileceğini kabullenmek… Kaybetmenin de zekâyı ve bedeni, yeni işlev ve işleyişlerle zenginleştireceğini bilmek… Sormak ve bilgi edinmek, çözümün bir parçası olma sorumluluğunu üstlenmek… Aklını, duygusunu, hayalini, zevklerini ve sezgilerini bilgi ile zenginleştirerek ruhuna özgürlük kazandırmak, en değişmez hakîkate ulaşmak. Her yaştaki insanın beş şarta uyması gerekir.

ALLAH, bilmek, öğrenmek adına soru sormamızı istiyor: ‘Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?’ İlahî hikmetiyle zekânın bütün fakültelerinin, bütün bölümlerinin işletilmesini emrediyor.

Toplumlar ve onları oluşturan topluluklar, değer ve davranışlar bakımından değişmekte, dönüşmektedir. Değer ve davranış değişmeleri ile modernite nitelikli öğelerin evrilerek yaygınlaşması aynı kuşak içinde yaşandığında ise zihniyete bağlı sürtüşmeler meydana geliyor. Bu olumsuzlukların derin ve kalıcı istikrarsızlıklara yol açmaması için bilge bilginler, uzmanlar ve her türden ayrışmaya karşı çıkan siyasetçi ve idâreciler ‘durum tespiti ’ nitelikli çalışmalar yapmak ve yaptırmak zorundadır.

Her kuşak, ya geçmişin veya yaşanan zamanın bir meselesine çözüm bulma niyetiyle zekâsının bir kaç bölümünü işleterek soru sormak, sorularına cevaplar aramak zorundadır. Soru sormayan, sıkıntılarına cevap aramayan veya zekâlarını bu yönde çalıştırmayan kuşaklar, oyun kurucuların verdiği rolü oynamaya mahkûm olurlar. Kültürel emperyalizm; cehâleti alkışlar, kendisine teslim olmuş zekâları oyunlarla tatmin eder.

Sorular sormak da soru, sıkıntı ve ihtiyaçlar konusunda hem durum tespiti yapmak hem çözüm nitelikli cevaplar aramak da ortak payda adına, benzeşme, bütünleşme ve istikrar için ortaya konulan arayışlar ve tekliflerdir.

Gerek tespit ve yorumlarımda, gerek kullandığım kelime çeşitlerindeki farklıklar, birikimimdeki değişmelerin sonucudur. Aynı konuya farklıca baktığım zaman olmaz mı? Neden olmasın? Bu gün okuyup dinlediğimde, bazılarını eksik, hattâ sert bulduğum ifâdeler yok mu? Var. Doktorasını yazmakta olan kızımız Merve Çan’ın 4. baskı için yazdığı editör mektubunu bu bakımdan anlamlı buluyorum.

1982 ile 2018 arasında -birinci kitapta Serap Taşdemir’le, ikinci kitapta Nesrin Kırca’yla ilgili iki metin hariç- tamamı yayınlanmış bu metinleri yayın târihini dikkate alarak okuyanlar şu üç durumu görecekler:

1-Kırk yıla yaklaşan bir zaman aralığında ifâde ve üslup ile dile bağlı fikirlerimin değişmelerini. 2-Farklı zamanlarda yapılmış olduğu hâlde, aynı kalan fikirlerimin aynı cümlelerle olmasa da tekrar edilmişliğini. 3-Yerli, millî bir duyarlılıkla Türkiye ve Türk dünyâsının meselelerine durum tespiti, çözüm teklifi nitelikli fikirler oluşturup paylaşma çabamı… Soruyu soranların, kendi meraklarının seviyesi ölçüsünde bende de açılımlara sebep olduklarını belirtmeliyim.

Yazıların kronolojiye göre sıralanması yerine birbirlerine yakın kavramlar olmalarını benimseyen bir düzenleme yapıldı.

Benimle yapılmış elliyi aşkın söyleşi, mülâkat, anket metni bulunmaktadır. Bunlara ek olarak beş adet de üç veya dört kişilik sohbetler var…  

Eserde yer alan 17 adet röportajın mevzuları ve soranları:

*Milletin ve Edebiyatın Sorunları: Ayşe Ulusoy-Tunçel. 

*Dil ve Edebiyat: Oğuz Çetinoğlu.  

*Edebiyat Araştırmacılarının Meseleleri: Hidayet Özcan.

*Edebiyat Araştırmalarının Felsefî Zemini: Ayfer Yılmaz.

*Şiir: Lütfü Parlak.

*Şiirde Zaman: Ayşegül Celepoğlu.

*Şiir ve Taşra Dergiciliği: Ahmet Otman.    

*Edebiyatımızda Tenkit: Metin Kayhan Özgül. 

*Roman: Hamle Dergisi 

*Roman Kahramanları: Nesrin Kırca.

*Roman Kavramı: Banu Altınova. 

*Kırgız Türkleri ve Cengiz Aytmatov: Zaripbek Zoltabayev.

*Toplumumuz Niçin Az Okuyor? Nezahat Arseven-Özcan.    

*Çocuk ve Gençlik Edebiyatı: Hayrettin Parlakyıldız.

*Türk Dili ve Kültürü: Halide Gamze İnce

*Sinema ve Edebiyat: Bizim Külliye.

*Doğumunun 100. Yılında Yahya Kemal: Muhtar Tevfikoğlu – Taha Akyol

Kitabın sonraki sayfalarında; ‘Sâdık K. Tural’ın Özgeçmişi’, ‘Ana Kavramlar Dizini’ ve ‘Kişi Adları Dizini’ yer alıyor.

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’ın cevaplarından seçmeler:

Bakınız, tıp târihini alalım, dünyâ tıbbının olmadığı bir devirde gerçekten öncüyüz: İbnî Sina ve Sabuncuoğlu yeter… Astronomide Uluğ Bey yeter; Cezeri’nin, hem mekanik ve bilgisayar teknolojisi hem matematik için ortaya koyduklarını dünyâ biliyor. Türkiye’de biz bilmiyoruz. Dünkülerin kırılma ve çözülme noktası, ‘Arap ve Acem’de ne varsa alalım’, yâni bir anlamda ‘üretme yerine tercüme’ idi. İki yüz yıldır aydınımızın büyük bir kısmı da, Avrupa veya Amerika düşüncesini ve zevkini benimsemiş görünüyor. Okuyun İbrahim Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü’nü, okuyun Bahattin Ögel’in Türk Kültür Târihini, okuyun Tuncer Baykara’nın yeni çıkan Türk Kültürüne Bakışlar kitabını, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ı, H. Nihal Atsız’ı, Yılmaz Öztuna’yı, Aydın Sayılı’yı, Mübahat Türkel-Küyel’i, Faruk Sümer’i, Esin Kâhya’yı okuyun, birikimimizin inkâr edilemeyeceğini görün. Ya Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, Celal Esad Arseven’in, Oktay Aslanapa’nın, Halûk ve Beyhan Karamağaralı’nın eserleri; mûsikimiz için kaynaklar var, okuyun Yılmaz Öztuna’yı…

Edebiyat mı? Yalnızca Fuzûlî’yi veya Yunus Emre’yi yahut Karac’oğlan’ı baştan sona inceleyerek okuyanlar konuşsun…

İnceleme mi? Köprülü’yü, Tanpınar’ı, Mehmet Kaplan’ı, Kaya Bilgegil’i, Ömer Faruk Akün’ü okuyun… Hilmi Ziya Ülken’i, Osman Turan’ı, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nu, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nu, Mümtaz Turhan’ı, Sabri Ülgener’i, Muharrem Ergin’i, Osman Nedim Tuna’yı, Nuri Yüce’yi Mehmet Eröz’ü, Erol Güngör’ü, Osman F. Sertkaya’yı, Ahmet Taşağıl’ı okumadan Türk Kültür ve medeniyeti hakkında konuşmak doğru olmaz. Târihî birikimimiz özellikle 1850 öncesinde, dünyâ ile boy ölçüşecek türdendir. 16. yüzyıldan önce ise, birçok alanda öncü ve birinci… Bu gerçeklerin okutuluyor, öğretiliyor olmaması, eğitim sisteminin günahıdır.

Bir başka soruya cevabı:

Çok yönlü, çok özel bir yapısı bulunan dil adlı servetin ihtiyaçlarıyla ilgili bu sorunuz için teşekkür ederim. Günlük hayat, bir yandan zenginleşerek yeni ihtiyaçlara bağlı kavramlar girmesine yol açarken, bazı kelimeler hayattan çekiliyor. Bu türden yüzlerce örnek verilebilir. Yeni bilgi, araç, gereç, durum ve fikirlerin adlandırılması; dilde yozlaşmaya, zevksiz, sevimsiz kelimelere yol açabiliyor. Öncelikle Türk dili bilginleri ve konuyla ilgili kurumlar, sonra da sizler gibi Türkçenin korunarak yaşatılmasını bir millî iman ve millî beka meselesi sayanlar, bu konuda üzerine düşeni yapmalı… En önemlisi de MEB gereğini yapmalı… İyi insan, iyi vatandaş olmanın yolu, dilinin inceliklerinin ve zenginliklerinin farkında olmak, bilgilenmeyi eğilimle tamamlamak değil midir? Öncelikle karşısındakini dinlemeyen, dinliyor olsa da anlamayan insanların sayısındaki artışın sebepleri nelerdir? Bir kitabı veya en çok on beş sayfalık bir metni okumayan, okuduğunu anlamayanların halkın büyük çoğunluğunu oluşturduğunu söyleyen araştırmalar gerçekten korkutucu… Her iki durum, çok ağır bir hastalığın apaçık göstergeleri değil midir? Dil, zekânın hem tarlası hem de elde edinilen, kazanılan mahsulü olduğuna göre, toplumda bir tür zekâ hastalığı mı yaşanmaktadır? Türkiye Cumhuriyeti, Türkçe, Türk Devleti’nin bağımsızlığı kavramlarına örtülü düşmanlıklar yürütenlerin ve bunu eğitim öğretim sistemimiz üzerinden yapmaya kalkanların artmış olması… Bence bu konudaki karşı faaliyetler ısrarla ve bilinçle yürütülmelidir. Bilinçli ve bilgili olmak şartı ile Türk olmaktan, Türkçeci olmaktan gurur duyanlar, güç birliği yaparak öncelikle milletvekillerini harekete geçirmelidir. Öğretmen unvanlı görevliler ise bu dertten kurtulmamızı sağlayabilirler. Öğretmen, Türkçenin korunmasından yaşatılmasından ön sıralarda yer alan sorumlu değil mi? Fakat Millî Eğitim Bakanı unvanı ve görevi verilmiş kişiler veya Tâlim Terbiye Kurulu üyeleri Türkçe konusunda bilinçli duyarlılık ve titizliği yansıtmayan karar ve uygulamaları benimsiyorsa, öğretmen ne yapacak? Kavramları, terimleri öğretecek olan, Türkçenin konuşurken ve yazarken yapısını bozmadan kullanılmasını sağlayacak olan öğretmenler değil midir? Türk olmayı iç dünyasında kabul etmeyenler MEB için politika belirliyor, uygulamaya koydurabiliyorsa, Türklük ilkemiz ve hedefimizdir düşüncesindeki öğretmenler ne yapmalı? Eğitim, farklılıkları azaltma, kamplaşmaları yok etme, benzeşmeyi en üst seviyeye çıkarına, bütünleşmeyi sağlama faaliyeti değil midir? Millî Eğitim Bakanları, millî eğitim ilkelerini ve Millî Eğitim Temel kanununu bir kenara koyuyorlarsa, öğretmen ne yapabilir? Öğretmen unvanlı insanların çok farklı kaynaklardan ‘üretilmiş’ olması -keşke yetiştirilmiş olsa- diyebilseydim.  

Sorunuzun can alıcı noktasına ilk cevabımı -şimdilik- şu cümlelerle vermiş sayın lütfen: Dinlediğini ve okuduğunu anlayan, öğrendiklerini anlatabilen, zekâsını zenginleştirip işleten bir toplum olmanın ön şartı, her vatandaşın Türkçe konusunda ısrarlı duyarlılık göstermesidir. Anlamanın ve anlaşmanın, uzlaşma ve benzeşmenin temeli dildir. Türk dilinin imkânlarından faydalanılarak yeni kavramlar ve yeni terimler türetilmesi gereklidir. Bilinçli dil bilginlerinin katkılarıyla oluşturulacak yeni kavramlar ve terimler, araştırma dünyâmızı da günlük anlaşma dilimizi de zenginleştirecektir.

(Devam Edecek)

Kapı Aralığından Bir Hastane Gerçeği…

            Diğer birçok sektörde olduğu gibi sağlık sektörümüzde de çözülmemiş ve çözülmesi zorlaşmış sorunlar mevcuttur. Sağlıkla ilgili yazı yazmak sayfalar tutar. Asıl yazması gerekenler de suya sabuna dokunmama veya sadece bir takım şahsi beklentilerin peşinde olduklarından konuşmamakta ve yazmamakta adeta yeminlidirler. Bu alanda da zaman zaman sadakat ve tanışıklık liyakatin üstüne çıktığından kendisine verilen işin farkında olmayan, yeterli bilgiye de sahip bulunmayan tecrübesiz personelle de karşı karşıya kalabilirsiniz. Buna rağmen, bunlar yine de oraya buraya koşturup dururlar. Doktor alanında zaten asıl hocalarla görüşebilmek epey zordur. Asistanlardan lütfederlerse bilgi alırsınız ve hastanızı tecrübesizliği açık belli olan asistanlara teslim ederek sonuç beklersiniz. Bazı asistanlar bir ameliyatta veya katater değiştirmede çok kere hocalarını telefonla arayıp talimat alarak ameliyatı gerekli şekilde sürdürmekten uzaklaşırlar. Büyük hocalar veya ünvanla şişirilmiş bazıları da üst katta onlarca çok önemli konuları ele alıp çok önemli çözümler ve mesleki yeni buluşlar peşindedirler! Her şey ülke için ve yapılan yemin gereği ortaya konmaya çalışılır.

            Ameliyat için götürülen hasta bazı eksiklikleri ve konuşmalardan olup biteni fark eder ve “yapamayacaksanız gideyim” demek zorunda da bırakılır. Hastanın ameliyatı yapanlara hiç güveni kalmaz. Bir de ne olacağım endişesi artar. Hastanın başındaki beyaz önlüklülerin önemli bir bölümünün hasta psikolojisiyle ilgilerinin pek olmadığı ortaya çıkar. Hastanın rahatsızlığının ne olduğunu bilmediğini söyleyen asistanlar da vardır. Ameliyat sonrası hastaya bir geçmiş olsun bile denmeden yatağına getirilir. Kan bulaşmış çarşaf yatakta sırıtır. Hastaya doğru dürüst yardım eden de yoktur. Ancak koridorda koşuşturan bir iki personel dikkat çeker. Hasta kendi başına yatağa çıkar ve dinlenmeye çalışır. Bir görevli ve tekerlekli sandalye aranır ama bir adet olan sandalye bir başka hastanın kullanımındadır. Bir ciddi görevli aranır ama o da beyaz gömleklilerden farklı değildir; yatağın kaldırılıp indirilmesinde zorlanır. Kendisine sorulan sorulara cevap veremez. Ameliyatlı hasta koluna girilerek ve alt kattan tesadüfen bulunan tekerlekli sandalyeyle nihayet asansöre bindirilir. Hasta kendisine gerekli bilgileri verecek doktoru ve kullanacağı acil ilaçlı reçeteyi bekler. Kimseden bunu alamaz. Alelacele yapılmış pansuman, yapanlar hakkında bir kalitesizlik işaretidir. Bloklardan dışarı çıkıp hastaneye baktığınız takdirde dev gibi duran mükemmel bir eser karşınızdadır ancak onu sadece seyredersiniz. Hastanın yapacağı bir şey yoktur. Ona ve çevresine sadece üzülmek düşer. Hastaneye gelen bazı vatandaşlarımız maalesef zemin kattaki lavabolarda kırılmadık ve koparılmadık bir şey bırakmamışlardır. Bu da devlet malına zarar vermede bazılarının ne kadar aşırı gittiklerini göstermiştir.  

            Ona buna malzeme olsun; siyasi çatışmalarda kullanılsın diye hastanın ağzından bu gerçekleri yazmadık. Anlaşılan iş sadece kaliteli bina yapmak, düzenlemek ve teknolojiyle yönetmek değildir. İşini bilen kaliteli personel ihtiyacı doktorlarda da, personelde olduğu gibi vardır. Hasta evine gelmiştir ve bir daha bu hastaneye gidip gitmeyeceğini çevresiyle konuşur ve tartışır. Çevresindekilerin de artık morali bozuktur. Beklediklerinden çok farklı bir muamele ve işlemle karşı karşıya kalmışlardır.  

Dönence

Ömür suya çizilen bir resim

Yürek bir hüzün fotoğrafı

Hepsi hepsi bir kırık tebessüm

Ve bir hayâl yaşadık alt tarafı

Albümde bir dünya haritası

Biraz kaşarlanmış biraz ıslak

Hani o deli çağ fırtınası;

Hangi plâstik kavanoza tutsak?

Ellerinde ateş var geri dön

O yarım türküyü bitirmeye

Dur ve bir kere daha düşün;

Ey sabır, ey tahammül nereye?

Gri bir posa tüm aşk özeti

Ah o lânet olası dik gurur!

Tak artık yakana suç rozeti

Ve devrik dünyanı yeniden kur!

            6 Haziran 1994 – Konya Akşehir 

Prof. Dr. Sâdık K. Tural’dan 4 Adet Muhteşem Eser:

1-Sorulara Cevaplar (İkinci Cilt) 2-Edebiyat Bilimine Katkılar (İkinci Cilt) 3-Şiir İkliminde Birkaç Saat 4-Millî Benlik Ve Kimlik

(Birinci Bölüm)

Prof. Dr. SÂDIK K. TURAL: 1946 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini lise öğrenimini Kırıkkale ve Samsun’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Târih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde başladığı yükseköğrenimini (1966), Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bitirdi. İlkokul öğretmeni olarak başladığı (1964 Kasım-1967 Şubat), memuriyetten istifa edip bir süre ara verdikten sonra, 1968 Ekim-1971 Nisan arasında, Millî Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı Türk Ansiklopedisi’nde ‘düzeltici’ ve ‘redaktör yardımcısı’ olarak çalıştı. 4 Ocak 1972’de Hacettepe Üniversitesi’nde Türkçe dersleri öğretim görevlisi, 1973 Haziranında ise, Yeni Türk Edebiyatı alanında araştırma görevlisi oldu. 1978 Martında ‘Edebiyat Doktoru’; 1982 Kasımında ‘Yardımcı Doçent’, 1983 Nisanında ise ‘Doçent’ unvanlarını aldı; Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinde bir yıl (1982 Ekim-1983 Ağustos) gönüllü olarak çalıştı. 21 Ağustos 1988’de, Hacettepe Üniversitesinde ‘Profesör’ unvanını aldı. Ağustos 1989’da, Gazi Üniversitesi’ne geçerek Fen-Edebiyat Fakültesi’nde, önce Sanat Târihi ve Felsefe bölümleri ile Gazi/TÖMER’in kurucu başkanlığını yaptı; 1991 Ekiminden itibâren ise, Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini yürüttü. 1984 yılı Aralık ayında, kadrosu üniversitesinde kalmak kaydıyla Devlet Plânlama Teşkilâtında (D.P.T.) ‘Kültür Plânlamacısı’ olarak görev aldı. 4 Mayıs 1988’e kadar, D.P.T. Sosyal Plânlama Başkanlığı bünyesinde görev yaptığı sırada, kültür sektörünü, çalışma alanı bakımından genişletti. Türkiye ile on yedi devlet arasında (bir kısmı ülkemizde, bir kısmı ilgili ülkelerde) yapılan, Kültürel Değişim Programı anlaşmalarında, Başbakanlık (D.P.T.) temsilcisi olarak, ‘metin oluşturma’ ve ‘müzâkere heyeti üyeliği’nde bulundu.

1983-1988 yılları arasında, Kültür Bakanlığı yayın komisyonlarında görev aldı. Millî Eğitim Bakanlığı adına, Aralık 1988 – Ağustos 1989 arasında, Almanya’da (Köln) Türk Çocuklarında Kültürel Kimlik ve Eğitim Meseleleri Projesi’nin Başkanı olarak görev yaptı.

1989’da, Bakanlar Kurulu’nca, Atatürk Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Bilim Kurulu Üyeliğine; Bilim Kurulu tarafından da, Yürütme Kurulu Üyeliğine seçildi (1989-1993). Kadrosu üniversitede olmak şartı ile Kasım 1993’te ‘Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı’ görevine tâyin edildi. Bu görevinde iken, 8 yıl içinde, yaklaşık iki yüz elli eser, altmış adet bilimlik dergi (Erdem, Bilge, Arış) yayımlanmasını sağladı. 14 Ağustos 2000 târihinden itibâren Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı uhdesinde kalmak şartıyla vekâleten, 28 Eylül’de asaleten Atatürk Kültür, Dil ve Târih Yüksek Kurumu’na Başkan olarak tâyin edildi; diğer taraftan 3 Ocak 2002 târihine kadar Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı görevini de yürüttü. Gerek Türkiye’de, gerekse yurt dışında, yüzü aşkın millî, milletlerarası panel, sempozyum, kongre ve bilgi şölenlerinde bildiri verdi, tartışmacı olarak yer aldı. Edebiyat alanında yeni hizmetler yapan Divan ve Yeni Divan dergileri (1979-1980) ile yayın tanıtımı ve eleştiri için çıkarılan Bilge Dergisini ve halı, kilim konulu Arış Dergisini kurup yönetti (1994-2002). Atatürk Kültür Merkezi Başkanı olarak Uluğ Bey ve Çevresi (1994-Ankara), Nevruz (1995-Ankara), Manas Destanı ve Etkileri (1995-Ankara, Konya), Dünyâ’nın Epik Mirası: Manas (1995-Bişkek), Nevruz ve Renkler (1996-Ankara), Türk Dünyâsında Halı, Kilim ve Cicim Sanatı (1996-Kayseri), Nasreddin Hoca (1996-İzmir) konularında milletlerarası bilgi şölenlerini ve 4-7 Kasım 1997 târihleri arasında, 190 bildirinin sunulduğu, Dördüncü Milletlerarası Türk Kültürü Kongresi’ni düzenledi. Nevruz kavramına bağlı duyuş, düşünüş ve yorumları bilime dayandırma arzusuyla, 18-20 Mart 1999 târihlerinde, Elazığ’da milletlerarası Üçüncü Nevruz Bilgi Şöleni toplantısını gerçekleştirdi. Türk Dünyâsının romancısı, filozof ve diplomatı, milletlerarası övüncü Cengiz Aytmatov için, 8-10 Aralık 1998’de, Ankara’da, Doğumunun 70. Yıl Dönümünde Cengiz Aytmatov konulu, milletlerarası, bilimlik bir toplantı yapılmasını ve bildiriler kitabının basılmasını gerçekleştirdi. Şanlıurfa’da, Türk Kültüründe Karakeçililer Milletlerrası Bilgi Şöleni’nin birincisini ve ikincisini düzenleyip bildiriler kitabının yayınlanmasını sağladı. Türk Dünyâsının ulu şahsiyeti Dede Korkut adına, Ankara’da, 19-21 Ekim 1999 târihlerinde gerçekleştirdiği, 60 bilim adamının katıldığı, milletlerrası Dede Korkut Bilgi Şöleni’nin bildirilerini yayımladı.

17-19 Mayıs 2000 târihinde, Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde ‘Balkanlarda Kültürel Etkileşim ve Türk Mîmârisi’ adlı Türkiyeli ve Balkan devletlerinden katılan 60 bilim adamıyla milletlerarası sempozyumu düzenledi. Toplantılarda sunulan bildirilerin tamamını, Türkçe, Bulgarca iki ciltlik kitaba dönüştürdü. Güneydoğu Anadolu ve Arap dünyüsındaki Türk varlığının ve kültür izlerinin, bilimlik zeminde konuşulmasını sağlamak üzere, 24-28 Ekim 2000 târihlerinde, Hatay’da 29 yabancı ve 33 yerli ilim adamının katılımıyla ‘Orta Doğuda Osmanlı Dönemi Kültür İzleri milletlerrası Bilgi Şöleni’ni gerçekleştirdi. Arapça, İngilizce özetlerle birlikte bu toplantının bildirilerini iki cilt hâlinde yayınladı. Sâdık Tural, 1995’ten îtibâren Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı tarafından yönlendirilen ve Türkiye’den 470, Türk Cumhuriyetleri ile topluluklarından 168 kişinin çalıştığı, her biri 600’er sayfalık, 33 ciltlik bir külliyat olması plânlanan Türk Dünyâsı Edebiyatı Projesi’nin başkanlığını üstlendi. Türk Dünyâsının yazarlarının ortak kataloğu olarak düşünülen ‘Türk Dünyâsı Edebiyatçıları Ansiklopedisi’, ‘Edebiyat Kültür Kavramları ile Terimleri Ansiklopedik Sözlüğü’, ‘Türk Dünyâsı Edebiyatı Antolojisi’, ‘Türk Dünyâsı Edebiyatı Târihi’ olarak bölümlenen büyük projedeki eserlerin ilk beş cildinin basılmasını sağladı.

Ermeni Meselesi konusunda bir araştırma yaparak, Esenboğa baskını sonrasında protesto için kendisini yakan Artin Penik’in konuşmalarını da içeren bir yoğun disk (CD) hazırladı, Türkçe, İngilizce, Almanca, Rusça olarak çoğaltılmasını sağladı (2001).

‘Dünyânın somut olmayan kültürel mirası’ projeleri içinde UNESCO Merkezi (Paris) tarafından ‘Meddahlar ve Yaygın Meddahlık’ konulu bir saatlik bir yoğun disk (CD) hazırlattı; metin yazarı ve danışman olarak görev aldığı proje, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu ve UNESCO Merkezi tarafından kabul edildi (2002). Mayıs 1996’da, UNESCO Millî Komisyonu ‘Yönetim Kurulu Üyeliği’ne ve oradan da ‘Kültür Komitesi Başkanlığı’na seçildi.

Sâdık Tural, ‘Zamanın Elinden Tutmak’ adlı eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı Ödülü (1982), KASD (Kayseri Sanatçılar Derneği) Ödülü (1983)‘ne lâyık görüldü. Manas’ın 1000. yılı münâsebetiyle, Türkiye ve Bişkek’te yapılan ilmî toplantılardaki, Türk Heyeti Başkanlığı ve kutlamalardaki diğer katkıları için, Kırgızistan Devlet Ödülü’nü aldı (1995). Türk kültürü ve edebiyatı konusunda yaptığı çalışmalardan dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezince ‘Prof. Dr. Osman Turan Türklük Araştırmaları Armağanı’ (Nisan 1996) verildi. Türk Dünyâsında edebiyat biliminin zenginleşmesine hizmetlerinden dolayı, Kazakistan Bilimler Akademisi tarafından, ‘Akademiker Kültür Profesörü Ödülü’nü aldı ve ‘Akademi Üyeliği’ne seçildi (Kasım 1996). Akademinin dâveti üzerine, ilk Türkiyeli üye olarak, beratını Almatı’daki törenle aldı. Türkmenistan Bilimler Akademisinin İlmî Kurulu tarafından, 22 Mayıs 1997’de ‘Şeref Üyeliği’ ve ‘Akademik Profesör’ unvanı verildi; Aşkabat’taki berat ve nişan merâsimine bizzat katıldı. Kırgızistan (Bişkek) ÇU Üniversitesi tarafından, ‘Hürmetli Profesör’ unvanı ve beratı, 4 Kasım 1997 günü, Rektör Prof. Dr. Sultan Mambetgaliev tarafından, Ankara’da verildi.

Sâdık Tural’a ‘Şeref Üyeliği’ verilmesini kararlaştıran Kırgızistan Milletlerarası Cengiz Aytmatov Akademisi adına üyelik beratı, 20 Kasım 1997 günü, Ankara’da, Başkan Prof. Dr. Akademik A. Akmataliev tarafından tevdi‘ edildi. 26 Nisan 1999 târihinde, Azerbaycan Bakü-Asya Üniversitesi Rektörlüğü tarafından ‘Fahrî Doktor’ unvanı verildi. İpek Yolu Vakfı Yönetim Kurulu tarafından, 5 Temmuz 1999 günü, Antalya’da, ‘İpek Yolu Hizmet Ödülü’ ile ‘İpek Yolu Vakfı Onur Üyeliği Plâketi’ verildi. A.M.D.A. (Assocation of the Medical Doctors of Asia)’nın ‘Şeref Üyeliği’ne seçildi (Ağustos 1999). Eylül 1999’da, Motif Halk Oyunları Eğitim Derneği/Vakfı’nca, Geleneksel Motif Halk Bilim Ödülleri’nin ‘Halk Bilim Hizmet Ödülü’ ve beratı verildi. 19 Aralık 1999’da, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu tarafından ‘İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülü ve Şeref Belgesi’ne lâyık görüldü. 29 Mayıs 2000 târihinde, Türk Dünyâsına yaptığı hizmetler dolayısıyla, Kazakistan Cumhuriyeti, Kazakistan Bilimler Akademisi tarafından, ‘Mustafa Çokay Devlet Şeref Ödülü’ (altın madalya) ve beratı ile Abılay Han Dünyâ Dilleri ve Devletlerarası İlişkiler Üniversitesi tarafından ‘Şeref Profesörü’(Profesör Kurmetti ) unvanları, iki ayrı törenle verildi. “Kırgızistan Devleti Millî Devlet Üniversitesi” 2 Ekim 2000 târihinde Bişkek’te yaptığı bir törenle “Fahrî Profesörlük: Ardaktuu Profesörü” unvanı beratı ve cübbesi verildi. İLESAM’ın yedi kurucusundan biri ve iki dönem yönetim, bir dönem denetim, hâlen Haysiyet Kurulu Üyesi; Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ile Gazi Üniversitesi bünyesindeki Türk Kültürü ve Hacı Bektaş-ı Velî Araştırma Merkezi’nin Bilim Kurulu Üyesi; Gazi Üniversitesi TÖMER’in Kurucu Başkanı; KİKTAV (Kırıkkale İlini Kalkındırma Vakfı)’ın Yönetim Kurulu Üyesidir. Tural, Yurt içinde ve dışında yetmişi aşkın teşekkür plâketi aldı. Üç yüzün üzerinde makale, bilimlik bildiri ve değerlendirme yazısının büyük bir kısmı çeşitli eserlerin ve dergilerin bünyesinde yer alarak basıldı. Sadık Tural, kendi adıyla on iki, müşterek on üç, toplam yirmi beş adet esere imzasını koydu. Prof. Dr. Sadık Tural, merhum Nihad Akay’ın kızı Uzman Dr. Dicle Hanım ile 1974’te evlendi. Oğulları da akademisyenliği seçti ve iç mimarî doktorası yapmaktadırlar.

(Devam Edecek)

Şehit Mustafa Fehmi Kubilay ve Menemen Olayı

Mustafa Kemal Paşa’nın hedefi, her bir vatandaşın eşit olduğu, milli egemenliğe dayalı, milli bir devlet kurmaktı. Bu doğrultuda 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş ve Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde hızlı bir modernleşme sürecine girmiştir. Siyasi, sosyal, hukuki, kültürel ve ekonomik alanlarda birçok köklü değişiklik yapılmıştır. 1930 yılına gelindiğinde Halifeliğin kaldırılması, Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Türk Medeni Kanunu, Şapka Kanunu, Kılık-Kıyafet Kanunu ve Latin Harflerinin kabulü bu değişikliklerden bazılarıdır. Yaşanan köklü değişiklikler, toplum ve devlet hayatında ciddi bir dönüşüme sebep olmuştur: Artık egemenlik milletindir; hiçbir kişinin ya da zümrenin ayrıcalığı yoktur; herkes kanun önünde eşittir.

Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda aldığı mesafe ve uyguladığı eşit yurttaşlık politikası, önceden imtiyaz ve nüfuz sahibi olan bazı kesimlerin imtiyazlarını ve nüfuzlarını kaybetmelerine sebep olmuştur. Sahip olduğu imtiyazları kaybeden bazı şeyhler ve aşiret reisleri, Cumhuriyet rejimine ve inkılaplara cephe almıştır. Bu cepheleşme, birçok kez isyanla sonuçlanmıştır. Bunların yanı sıra etnik ve dini nitelikli, ayrı bir devlet kurmayı amaçlayan isyanlar da çıkmıştır. Esasen Anadolu coğrafyası, Osmanlı Devleti döneminde de birçok isyana sahne olmuştur; fakat Cumhuriyet döneminde çıkan isyanların niteliği farklıdır. İsyancılar, Cumhuriyet döneminde doğrudan rejimi hedef almış; kamuoyu oluşturmak ve taraftar toplamak için dini istismar etmiş ve inkılaplar aleyhine propaganda yapmıştır. İsyancıların hedefi Cumhuriyet rejimini yıkmak ve kaybettikleri imtiyazları geri kazanmaktır. Hatta bunun için karşılarında en büyük engel gördükleri Mustafa Kemal Paşa’yı da hedef almışlar; ona suikast düzenlemek veya yabancı bir devletle işbirliği yapmak da dâhil olmak üzere her türlü saldırıyı ve ihaneti göze almışlardır. Nesturî İsyanı, Şeyh Sait İsyanı, Hakkâri İsyanı, Mutki İsyanı ve Tendürek İsyanı 1930 yılına kadar çıkan isyanlardan sadece birkaçıdır. Fakat 23 Aralık 1930’da yaşanan Menemen Olayı, sebep ve sonuçları itibariyle diğer isyanlardan farklıdır. Üzerinden yıllar geçse de toplum hafızasından silinmeyecek niteliktedir.

Şeyh Sait İsyanı bastırılmış ve Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik İzmir Suikastı önlenmişti. Fakat rejim, inkılap ve Mustafa Kemal Paşa karşıtları, yeni bir isyan için zemin yokluyorlardı. Bu süreçte 1929 yılında Amerika’da başlayan ve etkisini bütün dünyada hissettiren ekonomik kriz yaşanmıştır. Uzun süren savaş yıllarından sonra ekonomisini henüz toparlamaya başlayan Türkiye de bu krizden ciddi şekilde etkilenmiştir. Krizin sebep olduğu ekonomik zorluklarla mücadele etmek durumunda kalan geniş halk kitlelerinde hükümete karşı bir memnuniyetsizlik oluşmuştur.

Ekonomik buhranın sebep olduğu yaraların sarılmaya çalışıldığı bir süreçte Mustafa Kemal Paşa’nın teşvik ve talimatıyla 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla Türkiye, ikinci kez çok partili hayata geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa, çok partili sistemi kurmak suretiyle Türkiye’de demokrasiyi işler hale getirmek; farklı görüşlerin de TBMM’de temsil edilmesini sağlamak ve siyasi rekabet ortamını oluşturmak istiyordu.

Başta Fethi (Okyar) Bey olmak üzere Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu kadrosu Cumhuriyet rejimini, inkılapları ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğini benimseyen insanlardı. Dolayısıyla partinin teşkilatlanmasını da bu çerçevede yürütüyorlardı. Fakat gerek mevcut ekonomik durumdan şikâyet edenler gerekse rejim, inkılap ve Mustafa Kemal Paşa muhalifleri kısa sürede bu partiye katılmıştır. Partinin taraftar kitlesi her geçen gün artmıştır. Muhalefetteki Serbest Cumhuriyet Fırkası ile iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki gerginlik kısa sürede seçmene de yansımıştır. SCF’nin 7 Eylül 1930’daki İzmir mitingi olaylı geçmiştir. Mitingde yaralananlar olmuş ve CHP İl Başkanlığı ile Anadolu gazetesi saldırıya uğramıştır. İktidar muhalefet ilişkilerinin son derece gergin olduğu bir sırada belediye seçimleri yapılmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk defa bir seçime birden fazla siyasi parti katılmıştır. Kurulalı henüz bir-iki ay olan SCF, aralarında Menemen’in de bulunduğu 30 seçim mahallinde belediye başkanlıklarını kazanmıştır. Seçimlere müdahalede bulunulduğu yönündeki iddialar sebebiyle de iktidar-muhalefet arasındaki gerginlik artmıştır. Fethi Bey, 17 Kasım 1930’da SCF’yi feshetmiştir. SCF’nin, kendisini feshetmesinden sadece 36 gün sonra İzmir’in Menemen ilçesinde Menemen Olayı yaşanmıştır.

Menemen olayı, Manisa’da başlayan ve Menemen’de son bulan irticai bir isyan hareketidir. İsyanın elebaşı mehdilik iddiasında bulunan 33 yaşındaki Girit göçmeni Derviş Mehmet’tir. Menemen olayında şehit düşenler ise Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki’dir. Asteğmen Kubilay, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki de Girit göçmenidir.

Menemen isyanı öncesinde, isyan sırasında ve isyandan sonra yapılan yargılamalar sürecinde yaşananlar, Menemen Divanı Harbi Örfisi Müddei Umumi Muavini A. Fuat Bey’in Esas Hakkındaki İddianamesinde tüm ayrıntıları ile yer almıştır. Buna göre: İsyanın elebaşı, mehdilik iddiasındaki Giritli Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Nalıncı Hasan, Çakıroğlu Ramazan, Emrullahoğlu Mehmet, Alioğlu Hasan, Çırak Mustafa, Topçu Hüseyin, Keçili Süleyman Çavuş ve Pabuççu Hüseyinoğlu Ali ile birlikte dört gün üst üste Manisa’da Tatlıcı Hüseyin’in evinde toplantı yapmıştır. Menemen isyanı bu toplantılarda planlanmıştır. Buna göre isyancıların elebaşı Giritli Mehmet, 7 Aralık 1930 Pazar sabahı Şamdan Mehmet ve Sütçü Mehmet’le Paşa köyüne hareket edecekti. Bir gün sonra da Paşa köyünde Emrullahoğlu Mehmet, Alioğlu Hasan, Nalıncı Hasan ve Çakıroğlu Ramazan kendilerine katılacaktı. Topçu Hüseyin, Çırak Mustafa, Tatlıcı Hüseyin, Keçili Süleyman Çavuş, Pabuççu Hüseyinoğlu Ali de daha sonra silahlanarak arkalarından gelecekti.

Planladıkları gibi 7 Aralık Pazar sabahı Giritli Derviş Mehmet, yanına Sütçü Mehmet ve Şamdan Mehmet’i de alarak, bacanağı posta sürücüsü Kâhya İsmail’in arabasıyla Paşa köyüne gelmiştir. Burada analığı Rukiye’nin evinde misafir olmuştur. Emrullahoğlu Mehmet, Alioğlu Hasan, Nalıncı Hasan ve Çakıroğlu Ramazan da kendilerine katılmıştır. Grup bu köyde silahlanmış ve yanlarına “Kıtmir” ismini verdikleri bir köpeği de alarak gece yarısı Sütçü Mehmet’in köyü Bozalan’a doğru hareket etmiştir. Köpeğe Kıtmir isminin verilmesi bilinçli bir tercihtir; çünkü bu isim halk arasında “Yedi Uyuyanlar” olarak bilinen yedi gencin köpeğinin ismidir. Asiler bu şekilde kendilerine dini bir hava vermeye çalışmışlardır. Yolculuk sırasında Çakıroğlu Ramazan durumun ciddiyetini kavrayarak gruptan kaçmıştır. Geri kalan altı kişi ise Bozalan’a ulaşmıştır. Asiler, Bozalan’da 15 gün kadar kalmıştır. Cumhuriyet rejimini yıkmak ve şeriat devleti kurmak isteyen Giritli Mehmet, bu sürede mehdiliğini ilan etmiş ve taraftar sayısını artırmıştır. Onun mehdi olduğuna inananların çoğu, uyuşturucunun etkisindedir.

Giritli Mehmet, gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra beraberindeki asilerle birlikte 23 Aralık 1930 Salı sabahı Menemen’e ulaşmıştır. Eyleme geçmeden önce yine beraberindeki asilere esrar içirmiştir. Çoğu uyuşturucunun etkisindeki asiler, saat 06:20’de Menemen’deki Müftü camisine gelmiştir. Giritli Mehmet, camidekilere mehdi olduğunu söylemiş; kıtmir isimli köpeği mehdiliğine delil olarak göstermiş ve onları kendisine katılmaya davet etmiştir. Kendisine katılmayanların ve direnenlerin şehri kuşatan 70 bin kişilik hilafet ordusu tarafından öldürüleceğini öne sürmüştür. Daha sonra üzerinde “İnna fetahna leke…” suresinin yazılı olduğu camideki yeşil bayrağı da alan asiler, kendilerine katılanlarla birlikte belediye meydanına gelmişlerdir.

Giritli Mehmet, belediye meydanındaki kalabalığa da benzer şeyler söylemiştir. Kendisine katılanlarla birlikte tekbir getirerek şehri dolaşmaya başlamıştır. Karşılaştıkları insanları isyana katılmaya, hilafet sancağı altına girmeye davet etmişler; bu daveti kabul etmeyenleri ise ölümle tehdit etmişlerdir. İsyancılar bir yandan da ortada hükümet olmadığını propagandasını yapmışlar ve çevredeki esnafı da kendilerine katılmaya zorlamışlardır. Arkalarından gelen 70 bin kişilik bir ordu olduğunu öne sürmüşler ve bu ordunun tüm kuvvetiyle birlikte sözde mehdinin emrinde olduğunu iddia etmişlerdir. Bu şekilde Menemen’in bütün mahallelerini dolaşmışlardır. Bu sürece şahit olanların bir kısmı korkudan ya da cahillikten isyancılara katılırken bir kısmı da asilere itibar etmeyerek evlerine kapanmıştır.

İsyanın elebaşı Giritli Mehmet kendisine katılanlarla birlikte Menemen’in mahallelerini dolaştıktan sonra belediye meydanına gelmiştir. Asiler, sabah camiden aldıkları yeşil bayrağı meydana dikmişler ve bayrağın etrafında ellerinde silahlarla sözde zikre başlamışlardır. Bu sırada isyandan haberdar olan jandarma yazıcısı Ali Efendi, beraberinde dört askerle birlikte Giritli Mehmet’in yanına gitmiş ve onlara ne istediklerini sormuştur. Giritli Mehmet, Ali Efendi’ye “sen git kumandanına haber ver, o gelsin. Bana top, kurşun işlemez!” karşılığını vermiştir. Bunun üzerine Ali Efendi durumu derhal Jandarma Bölük Kumandanı Fahri Bey’e haber vermiştir.

İsyanı haber alan Jandarma Bölük Kumandanı Fahri Bey ise hemen asilerin yanına gelmiş ve Giritli Mehmet’e hitaben “Ne istiyorsunuz? Buradan dağılınız!” demiştir. O da “ben Mehdiyim, şeriatı ilân ediyorum, bana kimse mukavemet edemez, çekil!” karşılığını vermiştir. Bu diyaloğa şahit olan bazı Menemenliler de alkışlamak suretiyle Giritli Mehmet’i desteklemiştir. Olayın büyümesinde asiler kadar, alkışlayarak destek verenlerin de etkisi vardır. Giritli Mehmet’i ikna edemeyeceğini ve isyanı diyalogla önleyemeyeceğini anlayan Kumandan Fahri, destek çağırmak için geri çekilmiştir. Olaydan kaymakamı haberdar etmiş ve 43. Alay Komutanlığı’ndan destek kuvvet istemiştir. Fakat olayın ne denli vahim olduğu konusunda Alay Komutanlığını bilgilendirmemiştir.

43. Alay Komutanlığı, isyanı bastırmak üzere Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı bir müfreze ile olay mahalline göndermiştir. Asteğmen Kubilay aslında öğretmendi; askerlik görevini yedek subay olarak yapıyordu. Asteğmen Kubilay olay yerine gelmiş; askerini belediye meydanındaki kahvenin önüne bıraktıktan sonra öne çıkarak isyancılara derhal silahlarını bırakmalarını, isyana son vermelerini ve dağılmalarını söylemiştir. Mehdilik iddiasındaki Giritli Mehmet’i kolundan tutarak çekmiş ve asilerle bir arbede yaşamıştır. Maiyetindeki askerlere süngü tak emrini vermiştir. Giritli Mehmet ise Asteğmen Kubilay’a ateş etmiştir. Asteğmen Kubilay yaralanmış; arkasından ateş edilmesine rağmen Kaymakamlık binasının arkasındaki avluya kadar gelebilmiştir. Fakat aldığı kurşun yarası sebebiyle daha fazla ilerleyememiş ve düşmüştür. 24 yaşında şehit olmuştur. Fakat isyancılar, bu kez de onun cansız bedenini hedef almıştır.

Asteğmen Kubilay’ın maiyetindeki askerlerin silahlarında tatbikat mermisi olması isyanın seyrini değiştirmiştir. Ateş eden askerlerin mermileri, tatbikat mermisi olduğu için asilere etki etmemiştir. Gerek bu durumun gerekse halkın kendisine mukavemet göstermemesinin etkisiyle Giritli Mehmet daha da cesaretlenmiştir. Adamlarıyla birlikte Asteğmen Kubilay’ın yanına gitmiş, canavarca bir hisle Şehit Kubilay’ın başını kesmiştir. Şehit Kubilay’ın kesik başını meydana getirmiş ve bayrak direğine bağlamıştır. Yaşananlar kelimenin tam anlamıyla vahşettir. Bu vahşet karşısında kalabalıktan bazıları yine alkışlamak suretiyle isyancılara destek vermiştir.

İsyanın büyümesi üzerine Alaydan derhal destek kuvvet gönderilmiştir. Gelen destek müfrezeleri hemen isyana müdahale etmiş; asiler teslim olmayınca çatışma yaşanmıştır. Yaşanan çatışmada Menemen’deki bekçilerden Hasan ve Şevki de şehit düşmüştür. Buna karşın başta isyanın elebaşı Giritli Mehmet olmak üzere Şamdan Mehmet ve Sütçü Mehmet ölü; Emrullahoğlu Mehmet ise yaralı olarak ele geçirilmiştir. Olay yerinden kaçan Nalıncı Hasan ve Alioğlu Hasan ise Manisa’da yakalanmıştır. İsyana katılan diğer asiler de derhal tespit edilmiş ve yakalanmıştır. Böylece ilk etapta Menemen’deki askeri ve mülki idarenin yetersizliği sebebiyle bastırılamayan isyan, gelen destek kuvvetin müdahalesiyle aynı gün bastırılmıştır.

Menemen İsyanı, Türkiye genelinde infiale yol açmıştır. Başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere devlet erkânı ve Türk milletini derin bir üzüntüye sevk etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, olaydan haberdar olunca devlet ricaliyle bir toplantı yapmış, durumu değerlendirmiş ve alınması gereken tedbirleri belirlemiştir. Kubilay’ın şehit edilmesi sebebiyle Türk ordusuna bir taziye mesajı göndermiştir: “Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin ülkücü öğretmen topluluğunun kıymetli üyesi Kubilay’ın temiz kanı ile Cumhuriyet, hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır!”

Bakanlar, milletvekilleri, Türk Silahlı Kuvvetleri, sivil toplum örgütleri ve Türk milleti de Menemen İsyanı’na tepki göstermiştir. Yurdun birçok yerinde isyanı kınayan mitingler yapılmış ve protesto telgrafları çekilmiştir. Menemen, Manisa ve Balıkesir’de bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmiştir. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Örfi İdare Komutanı Fahrettin Paşa, olay mahallini incelemek üzere Menemen’e gelmiştir. Olayda ihmali görülen Menemen Kaymakamı Vekâlet emrine alınmış; Jandarma Bölük Kumandanı Fahri Bey ise vazifesinin gereğini yapmadığı iddiasıyla tutuklanmıştır.

Korgeneral Mustafa Muğlalı başkanlığında Divan-ı Harbi Örfi kurulmuş ve isyancılar yargılanmıştır. Menemen isyanı sebebiyle “1924 Anayasası’nı zorla değiştirmeye girişenler”, “1924 Anayasası’nı zorla değiştirmeye girişenlere yardım edenler”, “Giritli Mehmet’in mehdilik ve isyan için harekete geçtiğini bildikleri halde yetkili birimleri haberdar etmeyenler” ve “tekkelerin kapatılmasından sonra tarikat ayinleri yapanlar” olmak üzere dört grupta toplam 105 kişi yargılanmıştır. Bunlardan 37’si hakkında idam kararı verilmiştir: Fakat 6’sının cezası 65 yaş üzerinde oldukları için 24 yıl hapis cezasına çevrilmiştir. Yargılanma sürecinde 1 kişi hayatını kaybetmiştir. 2 kişinin cezası da TBMM Adliye Encümeni tarafından 2 yıl hapis cezasına çevrilmiştir. Geri kalan 28 kişinin cezası ise infaz edilmiştir. İnfazlar özellikle halkın görebileceği yerlerde yapılmıştır. Diğer 68 sanığın bir kısmı değişik oranlarda hapis cezası alırken; bir kısmı da beraat etmiştir.

Menemen şehitleri Asteğmen Kubilay, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki için Menemen’de bir anıt yaptırılmıştır. Şehit Kubilay, kısa sürede Cumhuriyetin ve inkılapların simgesi haline gelmiştir. Halkevlerinin anma törenlerinde de üzerinde en fazla durulan kişiler arasında yer almıştır. Şehit Kubilay’ın özellikle Türk gençliği için rol model olması arzulanmıştır.

Nasrullah UZMAN

KAYNAKLAR

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA)

BCA, 30.11.1/60.38.19.

BCA, 30.11.1/60.38.20.

BCA, 490.1/1201.211.1.

TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 25, Devre 3, İçtima 4 İnikat 25.

GOLOĞLU, Mahmut, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi – I Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2017.

KOCATÜRK, Utkan, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Ankara 1999.

KURTOĞLU, İsmail, Menemen Olayı, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir 2000.

ÖZEN, Fatih, Modern Türkiye’nin Yeni İnsan Arayışı: Halkevleri Örneği (1932-1938), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2017.

TAŞKIN, Abdullah, Türk Siyasal Hayatında Menemen Olayı, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep 2020.

Alıntı: https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/menemen-olayi-2/

Bahar Kıştan Sonra

     Bu millet, bu devlet asırlarca İslâm’ın istikbal beka ve geleceğinin istinat ve dayanağı olmuş.

     Kelimetullah / Allah’ın kelâmı, sözü, din ve imanın yayılması, yükselmesi ve yüceltilmesi için, insanüstü bir gayret sarf etmiş.

     Farz-ı kifaye olan / bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin yapmasına lüzum kalmayan; farz olan cihadı yapmış.

     Böylece dinin ve dindarlığın gereğini yerine getirmiş.

     Kendini İslâmla yekvücut bilmiş, tek bir beden hâlini almış.

     Kısaca, kendini İslâm âlemine fedaya hazır hissetmiş.

     Hilâfete bayraktar görmüş olan Türk Milleti ve Türk Devleti; ne hazindir ki, Birinci Dünya Savaşı sonunda kendini büyük bir felâketin kucağında bulmuş.

     İslâm Âlemi bu mağlubiyet karşısında, şaşkın bir vaziyete düşerek ne yapacağını bilmez bir şekilde geleceğe ümitsiz bir şekilde bakar olmuş.

     Çünkü milletin ekseriyet ve çoğunluğunun bilerek bilmeyerek yaptığı hatalar; daima milleti; umumî / genel bir musibete duçar eder / düşürür ve bu durum herkesi etkiler.

     Fikrî dalâletler / düşünce sapkınlıkları, fikir ve kanaat bozuklukları,

     Nemrudane inatlar, Firavunane gururlar göklere yükselir.

     Hassas hilkat sırrını zedeler.

     Şirazeden çıkmış fiil ve hareketlerimiz; kadere öyle bir fetva verdirir ki;

     Tufanlar, salgın hastalıklar ve bitip tükenmiyen savaşlar içinde bulur millet kendini.

     Ve tabii bütün bunlara müstehak olduğu ve bunları hak ettiği için, belâ yağmurları yağdıkça yağar.

     Bütün bunlara rağmen bu günahkâr millet Kendine gelerek hızla toparlandı.

     Kanıyla abdest aldı. Gazi olup, şehitler vererek fiilen tövbe etti.

     Saadet ve hürriyetin kapısını çaldı.

     Yaşadığı acı musibetlerin, istikbalde telafi edileceğinin şuur ve bilinciyle, hayata tekrar sımsıkı sarıldı.

     Çünkü biliyordu ki, üçü verip üç yüzü kazanan kayba uğramış sayılmaz.

     Zira her zaman hıyanetin neticesi olan musibet; aynı zamanda mükafatın da sebebidir. 

     Gerçi kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı.

     Ama unutmamalı ki,

     Her sabah geceden, her bahar kıştan sonradır.

     Din – millet sevgisi ve gayretine sahip olanlar;

     Bu hâlleri, istikbal ve geleceğin aydınlık günleri ile değiştirecekleri için, ne gam be dostlar! Çünkü bu musibet; hayatımızın mâyesi kaynağı, temeli ve esası olan;

     Şefkat, uhuvvet / kardeşlik ve İslâm tesanüt ve kaynaşmasını harika bir şekilde inkişaf ettirdi.

     Kardeşlik duygusunu geliştirdi.