6.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 100

Beyaz Yürüyüş- Büyük Hekim Buluşması(3)

“Hekim hastalığa bakarsa tedavi eder. Bu adam sana lazımdır” Kutadgu-Blig.1070

Bir önceki yazımda 14 Mart tıp bayramı vesilesi ile tabip odalarımızın yaptığı eylemdeki sağlıkta çöküş sloganının abartılı bir tenkit olduğu ve 5 dakikada muayene olmaz haklı itirazı üzerine düşüncelerimi yazmıştım.

Bu yazımda da son çeyrek yüzyılda hastanelerimizdeki gelişmelerin sağlığa ve hekimliğe etkileri konusunda bazı tespitlerimi yazacağım. Bu dönemdeki iyileşmelerin başında sağlık kurumlarımızın Sağlık Bakanlığı bünyesinde toplanması gelir. Bu birleşme vatandaşların hastane hizmetlerine ulaşmasında büyük kolaylıklar sağlamıştır. Kocaeli gibi işçi yoğunluğu olan şehirlerimizdeki sigorta hastanesi-devlet hastanesi ayırımının sebep olduğu olumsuzlukları gidermiştir. Yeni yapılan hastanelerimizde koğuş sisteminden oda sistemine geçilmiş olması diğer bir güzelliktir. Bu dönemde hastanelerimize sağlanan teknolojik imkânlar daha güvenli bir sağlık hizmeti alımı yanında hekimlerimiz içinde teşhiş ve tedavilerinde büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Ayrıca yoğun

bakım, palyatif bakım, evde bakım gibi imkanlar daha yeterli hale gelmiştir. 112 Acil Ambulans hizmetlerindeki gelişmeler de ihtiyaçlara cevap verir hale gelmiş, vatandaşın daha kolay ulaşabildiği bir çalışma düzenine getirilmiştir.

Birçok iyileşmelerin yanında düzeltilmesi gereken konular ve sağlıkta dönüşümün ortaya çıkardığı konular ve sorunlar da vardır.

Bunlardan biri insanların her herhangi bir sevk, engel, caydırcılık görmeden ikinci veya üçüncü basamak hastanelere, eğitim hastanelerine veya tıp fakültesi hastanelerine gidebilmeleri sebebiyle buralarda olan yığılmalardır. Bir kardiyolog meslektaşımız bu durumu “Abi, kalp hastalığı vesvesesi ile gelen, daha çok genç insanlara kalp hastası olmadıklarına ikna etmekten sıradaki gerçek kalp hastalarına bakmaya fırsat bulamıyoruz.” şeklinde ifade etmişti. Hastanelerimizde sevk ve randevu sisteminin geliştirilmesi ile bunun önüne geçilmelidir.

Diğer bir konu; bu dönemde hekimi teşvik edici olarak uygulamaya konulan PERFORMANStır. Hekimliği muayene ve işlemlerin sayısı ile değerlendirmesi yeni sorunlara yol açmış olup bunun yeniden kategorize edilmesi gerekmektedir.

Burada da alınan sorumluluk, işlemin riski ve zahmeti, bu işlemler için gerekli olan bilgi-beceri ve tecrübe göz önüne alınmalıdır. Alınan ek eğitimler, iştirak edilen kurs ve bilimsel kongreler de değerlendirmelerde kullanılmalıdır. Uzmanlık dalının sağlığa ve yaşama katkısı göz önünde bulundurulmalıdır. Performans yalnız puan toplama durumundan çıkarılıp daha iyi hekimlik yapmayı teşvik eden; hekimler ve sağlık çalışanları arasında adil paylaşıma imkân veren bir şekle kavuşturulmalıdır.

Bu dönemdeki diğer bir sorun MALPRAKTİS dir. Hekimler kasıt, ihmal ve kusur olmadan da mahkemelere verilmişlerdir. Bu İHTİMAL bir çok hekimi sorumluluk alıp tedavi veya müdâhele etmek yerine daha çok tetkik, konsültasyon ve sevk etme davranışını tercihe yöneltmiştir. Bu çalışma şekli ise daha çok zaman ve imkân harcanmasına, kurumlarda da yığılmalara sebep olan etkenlerdendir.

2024 deki gazetelerede yansıyan bir haber bu konuyu daha iyi anlamamıza ışık tutar. 2016 da genetik anomalili bir doğum sebebi ile hekim mahkemeye verilmiş ve 21 milyon, faizi ile 36 milyon liralık bir ceza ile karşı karşıya kalınmıştır. Üst mahkemelerden döneceği umuduna rağmen dudak uçuklatıcı bu ceza insanı meslekten bile vazgeçirici özelliktedir. Neyse ki bu ve benzeri olaylar sebebi ile 2022 yılında yapılan bir düzenleme ile soruşturma izinleri Sağlık Bakanlığı’nın müsaadesine bağlanmıştır. Böylece bu konudaki şikâyetlerin mahkemeye gitmesi

%60    azalmıştır. Temel bilirkişi eğitimi almış muhakkiklerin artması ile malpraktis mağduriyetlerinin daha da azalacağı umut edilmektedir.

Diğer önemli bir konu, hekimliğe ve özellikle zor ve zahmeti-riski yüksek branşlara ilginin azalmasıdır. Bu durum ilerde sağlık alanında yeni sorunlara sebep olmadan gerekli düzenlemeler, planlamalar yapılmalıdır. Dr. Zeki Bayraktar’ın “Sağlıkta Şok Öncesi Durum” yazısı bu konuya ışık tutmaktadır.

Özel hastaneler ve muayenehaneler( devam edecek)

Boykot ve Sivil İtaatsizlik Eylemleri

CHP’nin öncülüğünde yapılan “Ekrem İmamoğlu’na destek mitinglerini” yandaş medya ve TRT görmezden geldi. Buna karşılık, CHP Genel Başkanı Özgür Özel hem bu medya kuruluşlarına ve hem de yandaş medya patronlarının sahibi olduğu diğer şirketlerine karşı boykot çağrısı yaptı.

İktidar kanadında yarattığı paniğe bakarak söyleyebiliriz ki, boykot eylemi maksadına ulaştı.

Arkasından bazı gençlerin başlattığı ve CHP’nin moral destek verdiği “2 Nisan’da alışveriş yapmama” eylemi de umulandan fazla ses getirdi. İktidar bütün gücünü kullanarak ve tüm yandaşlarına 2 Nisan’da alışveriş yapmaları için çağrılar yaparak bu eylemi başarısız göstermeye çalıştı. Buna rağmen Şubat ayı ortalaması 47 Milyar TL, Mart ayının ilk üç hafta ortalamasına göre günlük 50 Milyar TL olan kartlı alışveriş 28 Milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu sayede çarşıda pazarda görmeye alışık olmadığımız bakanlarımızı -Alman Şansölyesi Merkel gibi- kendi alışverişlerini yaparken görebildik. Sadece bu görüntüler bile eylemin maksadına ulaştığını göstermeye yeterli oldu.

Bu eylemler için “bazı küçük esnafa olumsuz etkisi oldu” gibi haklı eleştiriler de yapıldı. Çok hazırlıklı olmadığı, yeterince duyulmadan başlatıldığı, bazı firmaların hatalı olarak listelere dâhil edildiğini söyleyenler de haksız sayılmazdı.

****

Tayyip Erdoğan’ın eski metin yazarı, Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, 4 Nisan 2025 tarihli yazısında “Hani ‘boykot’ diyorlar ya; sermaye dönüştü, para el değiştirdi. Bir gün değil bin gün, on bin gün tüketmeseniz, artık çarşı-pazar, dükkânlar, mağazalar, kafeler yokluğunuzu hissetmez. Yeni duruma alışacaksınız, Anadolu ihtilalini kabulleneceksiniz, milletin ve milli iradenin önünde diz çökeceksiniz” diye yazdı. Şu kibre, “güç bende artık” tavrına bakar mısınız?

Bunlara göre, Ekrem İmamoğlu’nu seçenler, Ümit Özdağ’ı destekleyenler, muhalefete oy verenler “millet” değil, onların iradesi “milli irade” değil.

Yine bir yandaş gazeteci, TV’de canlı yayında, TRT’nin eyleme destek veren bir oyuncuyu dizi kadrosundan çıkartması eleştirilip, “vatandaşların vergileriyle faaliyet gösteren bir kamu kuruluşu olarak, TRT’nin her görüşten vatandaşlara açık olması gerektiği” söylendiğinde, “Onlar vatandaş değil, Türkiye’de bir azınlık. Onların bir önemi yok Türkiye’de” diyebildi. Şeytanın insanda en sevdiği huy kibir değil miydi?

Eylemlere katılan milyonları “millet” saymayan, onların iradelerini “milletin iradesi” saymayan bir zihniyetin dışa vurumuydu bu sözler. Aslında eylemler adaletsizliğe ve milletin bir kesimini düşman gören bu zihniyete karşıydı.

Ancak iktidarın korkutmalarına, İstanbul Başsavcılığının eylemcilere dava açılacağı tehdidine, Ticaret Bakanının şirketlerin tazminat davası açabileceği açıklamalarına rağmen eylemler etkili oldu.

Yasal otorite istemediği veya yasakladığı halde, şiddetsiz ve kamuya açık kitlesel “sivil itaatsizlik eylemleri” önümüzdeki dönemde devam eder mi, yeni şekillerde karşımıza çıkar mı?

Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Ama sosyal medyada çok ilginç sivil itaatsizlik eylem tekliflerini okuyoruz.

****************************************

Tüketimden Kaynaklanan Gücün Kullanılması

“Belli markaları boykot” ve “bir günlük satın almama” eylemleri olduğunda, aklıma (birer kamu kuruluşu olduğu dönemde) Petkim ve Tüpraş’ta yaşadığımız işçi eylemleri aklıma geldi.

Petkim ve Tüpraş ülke ekonomisi için stratejik önemi olan ürünler ürettiği için grev yasağı uygulanan şirketlerdir. Aynı zamanda tesislerinde yanıcı, patlayıcı ve parlayıcı maddeler üretildiği ve depolandığı için buralarda işçi eylemleri yapılması çok risklidir.

Ancak benim çalıştığım dönemde yetkili olan işçi sendikası (Petrol İş) “ÜRETIMDEN KAYNAKLANAN GÜCÜNÜ KULLANMAK” adını verdiği eylemleri ile neredeyse “grev” mertebesine yaklaşacak şekilde etkili olabiliyordu.

Mesela birkaç defa işe gelen vardiyaların fabrikaya girmemesini, kafeteryada toplanmalarını sağlamıştı. İçerideki çalışan vardiyanın 32 saat çalışmasıyla üretimi kesmeden ama riski artırarak yönetimi zorlamıştı. Fabrikalarımız 24 saat kesintisiz ve sürekli üretim yapan proseslere sahipti. Sendika, şirket yönetimi ile devam eden pazarlıklarda yine de istediği sonucu alamayınca, içeride çalışmakta olan işçileri de fabrikalardan çekmişti.

Emniyetli bir şekilde üretimi durdurmadan fabrikalardan işçilerin çekilmesi demek Petkim, Tüpraş ve gaz dolum tesislerinin de içinde bulunduğu bölgenin tamamını yangın ve patlama riskleriyle baş başa bırakmak demekti.

O sırada Petkim CBR sentetik kauçuk fabrikasında Başmühendis olarak çalışıyordum. Bu büyük riskin ortasında, sorumlu olduğum fabrikamda, mühendis ve müdür yardımcısı (sendikalı olmayan) 5 arkadaşımla fabrikayı emniyetli bir şekilde durdurmaya başladık. Bu sırada sendika ile yönetimin anlaşması sonucu işçiler fabrikaya döndüler.

Ben iktidarla muhalefet arasında da… işçi- işveren ilişkilerinde de…her iki tarafın güçlerinin dengeli olması gerektiğine inanırım. Sendikaların ideolojik olmayan ve şiddete başvurmadan yaptıkları “hak arama mücadelesini” de çok değerli bulurum. “Üretimden kaynaklanan gücün kullanılmasını” da -yaşadığımız streslere rağmen- hep saygıyla karşıladım.

Günümüzde yapılan “boykot” ve “bir günlük satın almama” eyleminin de “TÜKETİMDEN kaynaklanan gücün kullanılması” olarak değerlendiriyorum. Yeter ki şiddet içermesin ve ekonomiye “telafisi güç ya da imkânsız zararlar” vermesin.

****************************************

İktidara Düşen…

“Belli markaları boykot” ve “bir günlük satın almama” eylemleri yasaldır.

İktidar ve bizzat CB Erdoğan’ın da zaman zaman vatandaşlarımızı “satın almama özgürlüğünü kullanmak” için çağrı yaptığını unutmayalım. (06.01.2025)

Eylemler “yasal” sayılmasa bile, “sivil itaatsizlik eylemi” olarak meşrudur. Çünkü katılanlara göre, “kuvvetler birliği sistemi” içinde, “zulüm ve haksızlıklara” karşı “tek çare” olarak “kamu vicdanına” seslenmek kalmıştır. Muhtemelen eylemcilerin çoğu “böyle durumlarda vatandaşların haksızlıklara karşı koymak hem hakkı ve hem de görevidir” inancı ile katılmıştır.

İktidarın yapması gereken şey, eylemleri zorla kırma ve güvenilmez rakamlarla önemsiz göstermek değildir. En doğru olan yöntem, bu eylemlere katılan vatandaşlarımızın vermek istediği mesajı doğru algılamaktır. Yani siyasal etkilerden arındırılmış bağımsız ve tarafsız bir yargı ve idare yaratmak… Bütün vatandaşlarına adil ve eşit davranmak… Demokratik bir hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmektir.

Tiranlığa Dair

Nedense tiranlığa merak saldım.

Timothy Snyder, Yale Üniversitesi’nde tarih profesörü. Meşhur bir tarihçi. Şöhretini, kitabının 109 hafta boyunca New York Times’ın çok satanlar listesinde tutunmasından alıyor. Bu pek az kitaba nasip olan bir başarı. Baktım, geçen hafta yeniden listeye tırmanmış. Kitabın ismi, Tiranlık Üzerine- Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders. Serbest Kitaplar Yayınevi başlığı böyle çevirmiş ve 2017’de çıkan kitabı 7 yıl sonra, 2024’te Türk okuyucusuna sunmuş. İngilizce “tyranny” kelimesini “tiranlık” diye çevirmiş. Google başka karşılıklar da veriyor: zulüm, zorbalık, zorba yönetim…

Başlıktan anlaşılacağı gibi yirmi ders var. Örnek olarak ilk üçünü vereyim:

Peşin peşin itaat etmeyin.

Kurumları savunun.

Tek parti devletinden sakının.

Kurumlarınıza sahip çıkın

Böyle devam ediyor. Her bölümün başında bir özet var. 2. Bölüm’ün özetini vereceğim. Sonra da üçüncü bölümden iki paragraf. Tamamını okumanın yerini tutmaz tabii. Tavsiyem öyle yapmanızdır. Şimdi “Kurumları Savunun” bölümünün başındaki özet:

“Edebi koruyan kurumlardır. Onların da yardımımıza ihtiyacı var. Onların adına hareket ederek onları kendinize ait kılmadığınız sürece “kurumlarımızdan” bahsetmeyin. Kurumlar kendi kendilerini koruyamazlar. Her biri en başından savunulmadığı sürece birbiri ardına düşer. Bu yüzden önemsediğiniz bir kurumu seçin -bir mahkeme, bir gazete, bir yasa, bir işçi sendikası- ve onun tarafını tutun.”

Gelelim üçüncü bölüme…

Snyder, “Özgürlüğün bedeli daimî teyakkuzdur.” sözünü alıyor ve irdeliyor:

“Bugün bu sözü düşündüğümüzde, yanlış yönlendirilmişlere ve düşmanca davrananlara karşı kendi uyanıklığımızı ve doğruluğumuzu kastederiz. Kendimizi tepedeki bir şehir, demokrasinin kalesi, dışarıdan gelen tehditleri gözetleyen biri gibi görürüz. Fakat bu sözün anlamı tamamen farklıdır: İnsan doğası öyle bir doğadır ki, özgürlük ve demokrasiyi, asıl onları kullanarak onlara son vermek isteyenlere karşı savunmak gerekir. ‘Daimî uyanıklık özgürlüğün bedelidir’ sözünü, aslında Amerikan kölelik karşıtı Wendell Phillips söyledi ve şöyle devam etti: ‘Özgürlüğün kudret helvası her gün toplanmalıdır; yoksa çürür.’”

Seçimle gelip sonra gitmediler

“Modern Avrupa demokrasisinin sicili bu sözlerin doğruluğunu teyit eder. Yirminci yüzyıl, imtiyaz hakkını genişletmek ve kalıcı demokrasiler kurmak için ciddi girişimlere sahne oldu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan (ve İkinci Dünya Savaşı’ndan) sonra ortaya çıkan demokrasiler genellikle tek bir partinin seçim ve darbe kombinasyonuyla iktidarı ele geçirmesiyle çöktü. Olumlu bir seçim sonucuyla cesaretlenen veya ideolojiyle motive olan bir parti sistemi içeriden değiştirebilir. Faşistler, Naziler ve komünistler 1930’larda ve 40’larda seçimlerde başarılı olduklarında, bu başarılarını gösteriler, baskı ve salam taktiklerinin bir kombinasyonuyla ileri taşıdılar, muhalefet katmanlarını birer birer dilimlediler. Çoğu insanın dikkati dağıldı, bazıları hapsedildi veya düpedüz yenildiler.”

“David Lodge’un bir romanının kahramanı, sevgilinizle son buluşmanızın, son buluşmanız olduğunu bilmediğinizi söyler. Oy vermek de böyledir. 1932’de Nazi Partisi’ne oy veren Almanların bir kısmı şüphesiz bunun bir süre için son anlamlı özgür seçim olabileceğini anlamıştı, ancak çoğu farkında değildi. 1946’da Çekoslovak Komünist Partisi’ne oy veren Çek ve Slovakların bir kısmı muhtemelen demokrasinin sonu için oy verdiklerinin farkındaydı, ancak çoğu bir şansları daha olacağını varsayıyordu. Hiç şüphe yok ki 1990’da oy kullanan Ruslar da bunun ülke tarihlerindeki son özgür ve adil seçim olacağını düşünmemişlerdi ki (şu ana kadar) öyle oldu. Her seçim son seçim olabilir ya da en azından oy veren kişinin yaşamı boyunca son seçimi olabilir. Naziler 1945’te bir dünya savaşını kaybedene kadar, Çekoslovak komünistleri 1989’da sistemleri çökene kadar iktidarda kaldı. Rusya’da 1990 seçimlerinden sonra kurulan oligarşi halen hâkimiyetini sürdürüyor ve başka ülkelerde demokrasiyi yok etmek üzere tasarlanmış bir dış politikayı destekliyor.”

Demek son seçim için oy vermeye gidenler, genellikle bunun son seçimleri olduğunu bilmiyor…

Şimdi buradan nereye?

Derken, Dr. TEPAV kurucu yöneticisi Dr. Güven Sak’ın “Şimdi buradan nereye?” başlıklı yazısına rast geldim. Şöyle bitirmiş:

“Neden kalıcı olur bu hasar, neden unutulmaz? 1946’dan beri ilk kez memlekette sandığın haysiyeti ile ilgili soru işareti yaratmaya cüret ediyor siyaset. 1946’yı aradan geçen seksen küsur yıla karşın hiç unutmadık. Bunu da unutmayız.”

“Kötü işte.”

Nedense insanlar bugünlerde tiranlığı merak etmeye başladı.

Avukatlar Günüymüş!

#AvukatlarGünümKutluOlmasın

“Göz olanı akılda olacak olanı görür!”

“Dün hukuksuzluğa ses çıkarmayanlar bugün hiç konuşmasın!”

Bugün 5 Nisan Avukatlar Günü…ben de biraz kendimi avukat olarak görüyorum. O nedenle sabahın erken saatlerinden bu yana telefonuma mesajlar gelip duruyor. Daha biraz önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ve İstanbul Barosu’nun mesajlarını aldım ve otuz yıldır yapmadığım bir şeyi yaparak bir “Avukatlar Günü”nde birkaç şey söylemeye karar verdim.

Niçin söyleyeceğim? Çünkü topluma ve gelecek nesillere karşı kendimi suçlu ve sorumlu hissediyorum da, ondan!

Bir defa Türkiye’de hukuk mukuk ve dolayısı ile yargı ve adalette yok! Var diye kendimizi kandırmayalım. Bu yeni mi, hayır… Bu topraklar da, yüzyıllar öncesine kadar giden bir durum bu… Belki de, bu coğrafya üzerinde yaşayan insanlar varoluştan beri adaletsizlikten sıkıntılı, bilemiyoruz tabii, bizimkisi mevcuda bakarak sadece geçmişle ilgili yaptığımız bir öngörü.

Yaşadığım 50 küsur yıllık hayat boyunca ülkemde genel olarak hep bir hukuksuzluk ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir adaletsizlik gördüm. Zaten yaşamım boyunca Türkiye’nin başına gelenler de, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Olsun buna rağmen hukuku üstün halde tutup adaleti tesis edebilmeliydik. Olmadı ve olmuyor!

Türkiye’de haklının hukuku yerine güçlünün hukukunun geçerli olduğu tartışmasız bir gerçektir. Güçlü kavramını tarif et derseniz bu güç zamana, mekâna ve kişilere göre değişkenlik gösterse de adaletin üzerinde keskin bir kılıç gibi varlığını sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Bugün “hukukun üstünlüğü”nden konuşmak abesle iştigaldir. Yargı benim meslek hayatım boyunca mezhepler, cemaat ve tarikatlar ve de şimdi bir siyasi parti üzerine şekillenmiştir. Fetö yargısından kurtulmaya çalışan ülkem şimdi parti yargısının pençesine düşmüştür ve bunun acı sonuçları da çok yakın bir zamanda görülecektir.

Yıllar süren yargılamalar, avukatlık mesleğinin etkisizleştirilmeye çalışılması, kanunların askıya alınması ve yargı üzerinde siyasetin ortaya çıkardığı garabet; vatandaşa yeniden “düşme mahkeme kapısına” dedirtmeye başlamıştır. Halbuki insanların hakkını aramak üzere koşarak gideceği tek yer mahkeme kapısı olmalıdır.

Bilmeyenlere söyleyeyim; benim avukat olmak istememin, hukuk fakültesini seçmemin tek nedeni uğradığım açık bir haksızlıktı. İdealist bir insan ve Cumhuriyetin temel ilkelerini benimsemiş bir genç olarak hukuk okuyacak ve adaletin tesisine katkı sunacaktım. Geldiğim nokta bugün itibarı ile koskoca bir sıfır… Hatta hukuk fakültesine adım attığım günden bu yana Türkiye hukuk çerçevesi içinde her açıdan geriye gitmiş durumda…sadece devasa “Adalet Saray”ları ve bolca “ceza ve tutukevleri” inşa ettik o kadar…Ama bunu gelişme olarak görenler bile var aramızda.

Hukukun yerle bir edildiği, mağduriyetlerin ve haksızlıkların arşa yükseldiği, yargının süründüğü ve avukatlığın itibarının kalmadığı bir ortamda “Avukatlar Günü”mü kutlamışsınız kaç yazar?

Bilmiyorum ama bu ülkenin gerçek adalet arayışçıları ne zaman ortaya çıkacak ve herkes için adalet diyecek? Ne zaman “hukukun üstünlüğü” hakim olacak bu topraklarda, ne vakit güçlü değil de haklı hakkını alacak, hangi gün başımıza ne gelir diye korkarak değil elbet adalet tecelli eder diye mahkeme kapılarına koşacağız? Ben bunu görmeyeceğim biliyorum ama inşallah gelecek nesiller bunu görür. Onun için “Avukatlar Günü”mü kutlamayın bu yolda mücadele edin. Böylelikle ben daha mutlu olurum…

Hakk Namına Konuşan

     Kâmil / olgunluk ve faziletlerin kaynağı, yüksek ahlâkın muallimi, Allah’ın birliğinin ve ebedî saadet ve mutluluğun ilân ve duyurucusu olan Hz. Muhammed; kendi kendine söylemiyor. Aksine söylettiriliyor. Evet, Kâinatın Yaratıcısı tarafından konuşturuluyor. Ezelî üstadı olan Yüce Allah’tan ders alıp, sonra ders veriyor. Çünkü binlerce peygamberlik delilleriyle, Kâinatın Hâlık’ı bütün o mucizeleri onun elinde yaratmakla gösterdi ki; O, O’nun hesabına konuşuyor. O’nun kelâmını / sözünü tebliğ ediyor / bildiriyor. Hem O’na gelen Kur’an ise, içinde ve dışındaki kırk mucizelik yönü ile gösteriyor ki, O, Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır. Hem O; kendi Zâtında bütün ihlâs, içtenlik ve takvasıyla, bütün ciddiyetiyle, tebliğ emanetiyle ve sâir bütün hâl ve tavırlarıyla gösterir ki; O, kendi adına, kendi fikriyle demiyor. Muhakkak ki, Yaratıcı’sı adına konuşuyor. Hem onu dinleyen tüm hakikat ve gerçeği araştıran âlim ve bilginler; keşif, tahkik ve araştırmalarıyla; tasdik etmiş / onaylamışlar ve kesin bir ilimle iman edip inanmışlar ki, O kendi kendine konuşmuyor. Şüphesiz, Kâinat’ın Hâlikı O’nu konuşturuyor. O’na ders veriyor. O’nun da, bu dersleri insanlara aktarmasını istiyor.

Büyük  Kusur

     Nefsini / kendini itham edip suçlayan, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden af diler. İstiğfar / af dileyen ve tevbe eden Allah’a sığınır. Allah’a sığınan şeytanın şerr ve kötülüğünden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa lâyık olur. Affı hak eder.

Kin  ve Düşmanlık

     Kin ve düşmanlık beslemek insafsızlıktır. Çünkü bir gemide birinin yanında; dokuz mâsum ve bir câni bulunsa; o kimse gemiyi batırmak istediği takdirde, onun ne kadar zâlim biri olduğu anlaşılır. Hattâ gemide bir tek mâsum, dokuz câni bile olsa, yine o geminin batırılmasını, hiçbir adâlet ve kanun onaylamaz ve doğru bulmaz. Aynen bunun gibi, her insan Rabbânî bir hâne ve İlahî bir gemi hükmündedir. İşte her müslümanın vücud ve bedeninde; İman ve İslâmiyet ve Komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi mâsum sıfatlar varken; zararlı olan ve hoşa gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden, ona kin ve düşmanlık beslemek; insan denen o hane veya gemiyi batırmak, yakmak ve tahribine girişmek ve bunu arzu etmek; çok çirkin ve gaddarca bir zulümdür.

Fen  ve Sanat  Silâhı

     Her Müslüman İ’lâ-yı Kelimetullah / Allah’ın adını yüceltmekle mükellef, vazifeli ve görevlidir. Bu zamanda en büyük sebebi ise, maddeten terakki etmek / yükselmektir. Zira Ecnebiler / Yabancılar ve Batılılar fen ve sanayi silâhıyla, bizleri manevî baskıları altında eziyor. Biz de fen ve sanat silâhıyla, İ’lâ-yı Kelimetullah’ın en müthiş düşmanı olan cahillik, fakirlik ve fikir ayrılıklarına karşı cihad edip savaşmalıyız. Fakat, haricî / dışa karşı cihadı; -onlar fiilen saldırmadıkça- İslâm’ın kat’î / kesin delillerinin elmas kılıçlarına havale etmeliyiz. Çünkü medenîlere galebe çalmak / üstün gelmek, ikna iledir. Söz anlamayan vahşîler gibi icbar / zorlama ile değildir.

  İman  ve  İnkâr

     İnkâr etmemek başkadır. İman etmek, bütün bütün başkadır. Kâinatta hiçbir akıl ve şuur sahibi; kâinat ve evrenin bütün cüz ve kısımları kadar, şahit ve tanıkları bulunan celâl sahibi Yüce Yaratıcı’yı inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzîb edeceği / yalanlayacağı için, susar ve lâkayd / kayıtsız kalır. Fakat O’na iman etmek; şanı büyük Kur’an’ın ders verdiği gibi olmalı. O Hâlık’ı / Yaratan’ı sıfat ve isimleri ile tanımakla. Umum kâinatın şehadet / şahitlik ve tanıklığına istinaden kalben tasdîk etmekle. Elçileriyle gönderdiği emirleri tanımakla. Günah ve emre muhalefet edildiği zaman; kalben tevbe ve nedamet etmek / pişman olmakladır. Yoksa, büyük günahları serbestçe işleyip istiğfar / tevbe etmemek ve aldırmamak; o imandan hissesi / payı olmadığına delildir.

Avukatların Pîri ve Halaskârı Ahmet Vekilî Hazretleri

            Molla Ahmet’in İstanbul ulemasını münazarada alt etmesinden üç ve Kadı Burhanettin’in Sivas’ta kendi devletini kurmasından tam yüz yıl sonra, İstanbul o dönemde çok nadir görülen bir davanın haberi ile çalkalanmaktadır. Eminönü serserilerinden Kerpiç Ziya ile Gedikpaşa Hamamı’nın baş tellağı Külhani Cevdet’in şikâyet ve şahadetleri sonucu, Müslüman taifesinden Abdullah kızı Hayriye Hanım, kapının önünden geçen Arnavut ciğerciyi evine aldığı iddia ve gerekçesiyle zina suçundan yargılanmaktadır.

            Yargılama faaliyeti Eminönü Kadısı Çimenzade Yahya Efendi tarafından gerçekleştirilmektedir. Nadir görülen bir dava olduğu için İstanbul halkının yoğun katılımı söz konusudur. İstanbul halkının sevgi ve hürmetini kazanan Molla Ahmet de izleyiciler arasındadır. Kadı Çimenzade Yahya, Abdullah kızı Hayriye Hanım’ı huzuruna çağırtır, hakkındaki iddiaları söyler ve savunmasını ister. Hayriye Hanım göz yaşları içinde böyle bir ahlaksızlığı asla irtikap etmediğini, kendisine iftira atıldığını ve kendisine iftira atanlardan iki cihanda da şikayetçi olacağını ifade eder. Kadı Efendi peşinden şahitler Kerpiç Ziya ile Külhani Cevdet’i huzura alır. Her iki serseri de yemin billâh ederek, Hayriye Hanım’ın Arnavut ciğerciyi evine aldığını, evde saatlerce baş başa kaldıklarını ve sonrada Arnavut ciğercinin suratından keyif akan bir eda ile evden ayrıldığını anlatırlar. Bu sözler izleyicileri galeyana getirir ve aralarından bazıları Hayriye Hanım’a karşı galîz küfürler ederler.

            Kadı Efendi’nin yüzünden de anlatılanlardan ikna olduğu ve biraz da izleyicilerin galeyanının da tesiriyle Hayriye Hanım’a ceza verme niyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Kadı Efendi tam hükmünü açıklayacaktır ki, izleyiciler arasından biri öne çıkıp Kadı Efendi’ye seslenir. “Müsaadenizle kadı efendi!”

            Herkes dönüp sesin sahibine bakar. Kadı Efendi’ye seslenen bu kişi Molla Ahmet’ten başkası değildir.

            Molla Ahmet, “Kadı Efendi, öyle görünüyor ki burada yargılaması yapılan Hayriye Hanım şeriatı bilmemekte ve kendisini şeriata göre savunamamaktadır. Bu yargılamanın adil olması için şeriatı bilen birisinin Hayriye Hanım’a vekil olması ve Hayriye Hanım’ın şeriata uygun bir şekilde yargılanmasını sağlaması gerekmektedir. Müsaade buyurursanız kendimi Hayriye Hanım’a vekil tayin ediyorum!”

            Bu söz, başta Kadı Efendi olmak üzere duyan herkesi şaşkınlığa uğratır. Çünkü bir kişinin, yargılaması yapılan bir kişiye vekil olması o güne kadar görülmüş bir iş değildir. Ancak Molla Ahmet’in ilmî şöhreti kendisine itiraz edilmesine mani olur. Kadı Efendi, Molla Ahmet’in bu teklifini çaresizce kabul eder ve Molla Ahmet, o güne kadar hiçbir mahkemede görülmemiş bir şekilde Hayriye Hanım’ın savunmasına başlar.

            “Sözlerime Cenab-ı Mevla’ya hamd, iki cihan serveri Resûlüne salâvat ve pîrim üstadım Uzun İhsan Efendi’ye selam ederek başlarım”

            Arzuhalcizâde Salih Efendi’nin Adliye katibi Rüstem Efendi’den, O’nun da Şeyh-ül Mübaşirîn Davudî Kazım Efendi’den naklettiğine göre Ahmet Vekilî Hazretleri “Uzun İhsan Efendi’ye selam ederek başlarım” dediği anda gaipten bir ses “Ve aleyküm selam” diye cevap vermiş ve hazirûn tastamam bu sesi hayretler içinde işitmişlerdir.

            Yedikule Zindanları’nın müdavimlerinden İt Hurşîd ile Galata Kadısı Muhittin Efendi tarafından lâakal ayda bir elli değneğe mahkûm edilen Ayyaş Rezâ ise sadece gaipten ses işitilmekle kalınmadığını, aynı anda insan suretinde bir nurun da zuhur ederek “Ve aleyküm selam” derken sağ elini kalbinin üzerine doğru götürdüğünü rivayet ederler. Vel gaybe illa al-Allah.

            “Kadı Efendi, şahitlerin ifadeleri alınırken her ikisi de burada huzurda idiler ve birbirlerinin ifadelerini duyarak bilerek ifade verdiler. Müsaade ederseniz, şahitlerden birinin mahkeme dışına çıkartılmasını ve her iki şahide de birbirlerinin yokluğunda soru sormama müsaade edilmesini talep ve istirham ediyorum.”

            Kadı Efendi bu teklifi de kabul eder ve önce Kerpiç Ziya dışarı çıkartılır, Külhani Cevdet içerde kalır. Molla Ahmet, tanığa dönüp sorar; “Söyle bakalım Cevdet Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi evine aldığı zaman günlerden ne idi?” Külhani Cevdet bir an bocalar, ne cevap vereceğini bilemez. “Pazartesiydi” diye kestirip atar. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi pazartesi gününün hangi vaktinde evine aldı?” Cevdet yine bir an duraksar ve “İkindi vaktiydi” diye cevap verir. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, bu Arnavut ciğerci Hayriye Hanım’ın evinden çıktığında vakit ne idi?” Cevdet yine bir an duraksayıp “Yatsı ezanı okunurken çıktı” der. “Söyle bakalım Cevdet Efendi, ikindi vaktinden yatsı ezanına kadar Hayriye Hanım’ın evinin orada ne işin vardı?” Cevdet bu soru üzerine tamamen dumura uğrar. Kem küm eder ama hiçbir cevap veremez.

            Cevdet dışarı, Kerpiç Ziya içeri alınır. Molla Ahmet aynı soruları bu defa Ziya’ya sorar. “Söyle bakalım Ziya Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi evine aldığı zaman günlerden ne idi?” Ziya da bir an bocalar, ne cevap vereceğini bilemez. “Perşembe” diye kestirip atar. “Söyle bakalım Ziya Efendi, Hayriye Hanım bu Arnavut ciğerciyi Perşembe gününün hangi vaktinde evine aldı?” Ziya yine bir an duraksar ve “Cuma namazından önceydi, Ayasofya’dan Cuma namazı için sala okunuyordu” diye cevap verir. Bu cevap üzerine Kadı Efendi “Bre zındık! Cuma namazları ne zamandır Perşembeleri kılınıyor!” diye gürler. Molla Ahmet tebessüm ederek ve artık alaycı bir tonla “Söyle bakalım Ziya Efendi, bu Arnavut ciğerci Hayriye Hanım’ın evinden çıktığında vakit ne idi?” Ziya yine bir an duraksayıp “Güneşin batmasına yakın çıktı” der. “Söyle bakalım Ziya Efendi, öğle vaktinden gün batımına kadar Hayriye Hanım’ın evinin orada ne işin vardı?” Yalanlarının ortaya çıktığını anlayan Kerpiç Ziya hemen Molla Ahmet’in ayaklarına kapanır, “Hocaefendi kurban olayım ben ettim siz etmeyin. Bu Cevdet denen dürzü bana geldi, Hayriye Hanım’a kesikmiş ama hanım buna yüz vermiyormuş. ‘Bana yar olmayan kimseye yar olmasın’ dedi. Bana da yalancı şahitlik etmem için 10 akçe verdi!”

            Olay aydınlanmıştı. Kadı Efendi tam hükmünü verecekti ki Molla Ahmet itiraz eder bir tarzda elini kaldırıp Kadı Efendi’yi durdurdu. “Kadı Efendi, bu zatların yalancı şehadet ettikleri ve bundan da öte Hayriye Hanım’a iftira ettikleri belli. Ancak, velev ki bu iki zat doğru bile söylüyor olsalardı Hayriye Hanım’a yine ceza verilmemesi ve bu iki zata iftira suçundan ceza verilmesi gerekirdi. Zira bildiğiniz üzere şeriata göre zina suçu ancak dört şahitle ispat edilebilir. Şahitlerin tenasül uzvunun sokulduğunu açıkça görüp belirtmiş olmaları gerekmektedir. Yoksa zan üzerine şehadet olamaz. Yine şayet şahit sayısı dörtten az ise zina suçundan dolayı ceza verilemez ve bu defa şahitlere iftira suçundan dolayı ceza verilmesi gerekir. Mamafih, bu hanıma iftira attıkları sarih olan bu iki serseri doğru bile söylüyor olsalardı yine bu hanıma ceza verilmemesi ve bu serserilere iftira suçundan ceza verilmesi gerekirdi.”

            Bu sözleri duyan Hayriye Hanım bu defa sevinç gözyaşları dökerek ve minnet duygusuyla az önce kendisini kurtaran Molla Ahmet’in ellerine kapanır ve Molla Ahmet’in ellerini öpmeye başlar.

            O günden sonra Molla Ahmet, Ahmet Vekilî namıyla anılmaya başlar. Bir şekilde yolu mahkemeye düşen suçlu ya da suçsuz herkes önce Ahmet Vekilî’nin kapısını aşındırır ve mahkemede kendisinin vekili olmasını ister. Ahmet Vekilî ise parası olanın parasını, olmayanın duasını alarak vekillik görevini ömrünün sonuna kadar layıkıyla ifa eder.

            İşte Hayriye Hanım’ın iffetine sürülen çamurun temizlendiği günden beri avukatların pirî ve halaskârı Ahmet Vekilî Hazretleri’dir. Kabri Eyüp Sultan Camii civarındadır. Kabri başında kurban kesip etini fakir fukaraya dağıtan avukatların müvekkillerinin her türlü suçtan beraat ettikleri ve yine kabri başında dua eden avukatların her türlü taleplerinin mahkemelerce kabul edildiği rivayet edilir. İlm-ü irfanının yanında keşif ve keramet sahibi bir zâttır. Toprağı bol, kabri pür nûr, ruhu şad, mekanı Cennet olsun. Ruhuna el-Fatiha!

Özgür Özel Nereye Koşuyor-2

Sn. Özel, siz Kürt etnik kökenli yurttaşlarımızın oylarına talipseniz bunu DEM den istemeyin.

DEM seçmeni diye bir tanımlama zaten olmaz ve zaten Kürt etnik kökenli yurttaşımız da DEM’ in tapulu malı olamaz. Bu durumda aracısız, doğrudan Kürt etnik kökenli yurttaşımıza ŞÖYLE seslenin.

Onlara, her Türk vatandaşı için olduğu üzere, Anayasamızda mevcut yurttaşlık haklarını daha da yükselteceğinizi,, ABD den bağımsız doğru dış politika ile çocuklarımızın Suriye belasında, hayın pusularda telef olmayacağını

vaat edin.

Kürt etnik kökenli yurttaşlarımıza şunları da söyleyin.

“Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının, tüm şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları ve büyük bir zaferle taçlandırdıkları dünyanın ilk antiemperyalist savaşının ve devamında Cumhuriyet ve Aydınlanma Devrimimizin eseridir. Bu nedenle Ulus birliğimizin çimentosu, tarihi, sosyal ve manevi açıdan başka hiçbir ulus devletle kıyaslanamayacak ölçüde, çok güçlüdür. Bu çimentonun harcı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün eseridir. Bu güçlü Ulus Devlet kalesi, Ulus birliğimizdeki tüm halklar için bir şans olarak hepsinin güven içinde yaşayabileceği, neslini ve üretici güçlerini geliştirebileceği, aynı zamanda hep birlikte bunu daha üst düzeye yüceltmek için hep birlikte demokratik bir cumhuriyet mücadelesi verebileceği temelleri aydınlık bir kale olmuştur.  İşte bu nedenle, PKK, DEM, kırk yıldır bu kaleyi yıkmaya çalışmaktadır.

Önce ekonomimizi mahvetmiş, sonra da ülkemizi en gerici iktidarlara mahkum etmiştir.

Gelin bu Cumhuriyetimizi koruyalım, kollayalım, güçlendirelim ve bu kalemizin yıkılmasına asla izin vermeyelim. Bu hepimizin kalesini yıkmaya çalışan, PKK ve DEM e karşı hep birlikte mücadele edelim”.

Şunları da ekleyin: CHP; büyük Atamızın, sıfırdan, güçlü, modern bir ülke yaratan, kamucu ekonomik modeline bakarak “planlı bir kalkınma modeli” üretecektir. Bunun sonucunda, ham malzeme, tohum, toprak, su ile teknik ve emek, bütün yurt sathında buluşacaktır. Tüm yurt sathında sınai üretim ve yine kamu planlamasıyla, Kooperatifler eliyle, Tarım üretimimiz şahlandırılacaktır, köylerimize bolluk ve bereket gelecektir.

CHP; Vahşi ve ilkel sermeyenin ortağı, emekçi sınıf ve tabakaların düşmanı olan bu iktidara karşı, kömür ocaklarında ölen, İstanbul Havalimanı inşaatında gayri insani koşullarda çalışarak katledilen, 6 Şubat’taki depremde yaşamını yitiren insanlarımızın, yoksulların, ezilenlerin, feodal gericilik eseri katledilen tüm Narin’lerin,

yani halkın partisi olarak öne çıkacaktır.

CHP, bundan sonra, iktidarın eziyetlerine karşı, halkla ve özellikle gençlikle birlikte örgütlü, devrimci bir mücadele verecek ve her türlü seçim hilesine karşı, kora kor bir devrimci mücadele vererek iktidarı seçimle alacaktır. Bunun başka yolu yoktur.

Bir sorum da şu, Sn. Özel.

Bence CHP seçmenleri içinde olup da CHP ye oy vermeyen en az yüzde yedi, CHP dışındaki en az  yüzde on- on beş  dolaylarında Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçilerinin oylarına niye talip değilsiniz.

2024 Yerel Seçimlerinde, hepsi katıksız Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçileri olan, Mansur Yavaş’ın (%60), Tanju Özcan’ın (%53), Burcu Köksal’ın %51 oranında oyları hakkında ne düşünüyorsunuz.

Bu ve yurt sathındaki benzeri oylar, bu seçimlerde CHP yi birinci parti yapmış olamaz mı acaba.

Ben bir mühendis olarak basit bir interpolasyon tahminimle, bu ihtimalin kuvvetli olduğunu düşünüyorum.

Siz de uzmanlarınızla bunu tartışın lütfen..

Peki ama, bütün bu matematiğe rağmen, niye illaki DEM de, DEM diyorsunuz.

Niye elinizi kolunuzu bu kadar bağladınız, niye bu kadar angaje oldunuz, nedir bunun sebebi.

Ya da, acaba yetersiz sosyal ve tarih bilinciniz nedeniyle mı, gerçeklerle buluşamıyorsunuz.                        

 O halde alın size, somut bir gerçeğin sorusu.

6 Şubat 2023 deprem faciasının henüz dumanı tüterken ve siyasi iktidarın ihmalleriyle, toplumda açılan yaralar kanamaya devam ederken ve halkın, işçinin emeklinin onca yoksulluğu sürerken, üç buçuk ay sonra yapılan, 14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 seçimlerinde, AKP ye büyük fark atacağınıza,  AKP yi, yine birinci parti yapmayı nasıl başardınız. Bir de bunu düşünün lütfen. Benim yanıtım aşağıdaki denememde.

Saygılarımla.

…………………………………………………………………………………………………………….

CHP Genel Başkanı Sn. Özgür Özel’e açık mektup. Yazar  Levent Ünsal  17 Haziran 2024

Büyük Ata’mızın, 10. yıl Nutku’ nun sonunda, çok büyük bir öngörüyle dile getirdiği ve Cumhuriyetimizi yıkılmaz sağlam bir temele oturtan “Ne mutlu Türküm diyene”  ifadesindeki  “Türk” kelimesi,

Türk ırkını değil, Ulus Birliğimizin adını tanımlamaktadır.

1. Bu durumda, ikide birde, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar vb diye Türk Ulus Birliğindeki halkları sıralarken,

Türk Milletini de sık sık vurgulamanız gerekmez mi?.

2. Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğinin yüzüncü yılında, son yirmi yılın büyük tahribatlarına ve kırk yıldır PKK saldırılarına rağmen, nüfus kimliklerinde etnik kökeni yazmayan ve bu nedenle en ideal anayasal yurttaşlık eşitliği içindeki tüm yurttaşları eşit şekilde hukukun üstünlüğü ile kapsayan, komşularıyla barış içinde yaşayan, modern sanayi toplumu eşiğinden içeri girmiş bir Ulus Devletimize ulaşmış bulunuyoruz.

İnsanoğlu kadim tarih boyunca, savaşmadan barış içinde yaşama, üretici güçlerini ve neslini çoğaltma amacıyla daha geniş bir havzada birlikler kurma çabasında iken, kimi prens veya aşiret sahipleri, derebeyliklerini sürdürmek için birliğe şiddetle, karşı koymuşlardır. Sonuçta bu birlikler güle oynaya oluşmamıştır.

İtalya birliği buna en çarpıcı bir örnektir. Sn. Özgür Özel. Cumhuriyetimizin kurucusu CHP Genel Başkanı sıfatınızla, Ulus Birliğimizi ve Cumhuriyetimizi yıkmak üzere ordulaşarak silahlı isyana kalkışan Şeyh Sait’e, hain demek zorundasınız. Başka bir lüksünüz yok.

3. Güneydoğumuzda görev yapan güvenlik güçlerimizi, mesela oraları işgal etmiş olan Yunan güçleri gibi gören PKK, askerlerimizi, polislerimizi katletmeyi meşru olarak görmektedir. HDP, DEM vb ise, şehitlerimiz ile ilgili hiçbir taziyede bulunmamaktadır. Ben, HDP ve türevi siyasi parti yetkililerinin ve yandaşları kanaat satıcılarının, barış ve demokrasi söylemlerini, milleti keriz yerine koymak istemek olarak görmekteyim.

Ama, bazı siyasiler, kanaat satıcıları, maksatlı olarak, üst beyinlerinin, yani insanlara has bir yapılanma olan beyin kabuğunun uydurduğu kavramlarla, kendilerine yalanlar söyleyerek, yani limbik sistemlerini kandırarak, buradan, bu partilerin barışçı, demokrat olduğuna dair bir yanıt alabilir ve buna inanabilirler de. Ama her mahallesinden, çocuğunun, komşusun çocuğunun ve bir yakınının cenazesini elleriyle toprağa vermiş Anadolu halkının, en alt beynimizde bulunan, sadece savunma ve emniyet referansları ile donanmış olan “Amigdala” sı aldanmaz ve çocuklarını katleden PKK, HDP, DEM i de düşmanı olarak görür.

Bunu AKP de çok isabetli olarak gördü aslında. Bunu uzman sosyologlarınızla bir değerlendirin lütfen.

4. Seçim konuşmalarınızda dile getirdiğiniz gibi “Kürt seçmeni” yoktur. Seçmenlerin  “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni” gibi etnik ve dinsel kökenleriyle birlikte tanımlanması doğrumu dur.

Siyasi partilerin kayıtlı üyeleri tabi ki vardır ama kayıtlı seçmenleri olamaz değil mi? Seçmen bu gün bir  partiye oy vermiştir, yarın başka bir partiye oy verebilir. Seçmen hiçbir partinin tapulu malı değildir.

5. Yine seçim konuşmalarınızdan birinde aynen şunları demiştiniz.

“Senin Rize ‘li hemşerilerin kendilerine, kendi belediye başkanlarını seçebiliyorlar.

Elli dört yerleşim yerinde ise Kürtler, kendi belediye başkanlarını seçince kayyum atıyorsun.”

Yukarıdaki söyleminize göre, Rize’ lilere de bir alt kimlik yapıştırmanız gerekmez miydi, bunu niye yapamadınız. Çünkü mantıklı bir temeli yoktu.

6. Kürt sorununu TBMM de çözeceğiz diye vaat ediyorsunuz. Ulus birliğimizdeki yurttaşlarımızın tanımlamasını da yapan Lozan anlaşması değil midir. Bu durumda, Lozan anlaşmasını TBMM de tartışmaya açıyor olmayacak mısınız. Bunun sonucunda TBMM de, Yeni CHP sayesinde de oluşmuş olan gerici bir blokla kol kola, Ulus – Yurttaş kimliğimizin yok edilerek, ümmet kimlikli, imtiyazlı ruhban, burjuvazi ve bürokrat sınıfın egemen olduğu faşist bir İslam Cumhuriyetine doğru gidişin kapısını açmış olmayacak mısınız.

7. Son olarak 15 Haziran 2024 tarihinde, T24 yayın organına verdiğiniz yanıtlarda şöyle diyorsunuz.

“Türkler için de bir normalleşme yok, Kürtler için de bir normalleşme yok”

Sn. Özgür Özel bu söyleminizle, sanki iki milletli bir yapıya dönüşmüş gibi olmuyor muyuz?

8. Bütün bu söylemlerinizin bir sonucu olarak, Diyarbakır da bulunan bir kafede Kürtçe dışında hiçbir dilde konuşanlara hizmet verilmemesini, iletişimin sadece Kürtçe yapılmasını nasıl değerlendireceksiniz.

Nereye koşuyorsunuz, Sn. Özgür Özel.

İbni Haldun’un Mukaddime eserinde konu ettiği gibi, Ulus Birliğimizin Asabiye bağını zedelediğinizin ve Cumhuriyetimize darbeler vurduğunuzun farkında bile değil misiniz yoksa.

Son olarak size şunu söyleyeyim, Sn. Özgür Özel.

“Ben, bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim.

Kendimi Kürt halkının dostu olarak görürüm. ABD, AB taşeronu, PKK, HDP ve türevi siyasi oluşumları ise,

Kürt halkının neslinin gelişmesini engelleyen hatta neslini kıran bir düşmanı olarak görürüm.”

  Sivil İtaatsizlik

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin CHP’li Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan mitingler, CHP’nin öncülüğünde ve fakat CHP dışında diğer partilere oy veren vatandaşların da katıldığı güçlü eylemler oldu.

İstanbul ve vatandaşların sokağa çıktığı diğer şehirlerde, valiliklerin toplantı ve gösterileri yasaklama kararlarına rağmen, büyük kitlelerin sokaklar, caddeler ve meydanlara sığmaz halde toplantılar yapması yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a yaptığı “Adalet Yürüyüşü” bir “pasif direniş” olarak dikkat çekiciydi. Fakat toplumda sürdürülebilir bir etkisi olmadı.

Kılıçdaroğlu’nun eylemi bireyseldi. CHP öncülüğünde İmamoğlu’na destek eylemleri ise milyonların katıldığı kitlesel hareketlerdi.

Saraçhane’de 7 gün sürdükten sonra Maltepe’de büyük bir mitingle devam etti. Bayram sonrası bu eylemler sürecek mi bilemiyoruz. Ancak bu eylemlerin “sivil itaatsizlik” tanımına uyup uymadığını sorgulamak istiyorum.

****

Hukuk sistemleri ve öğretide DİRENME HAKKI diye bir kavram yer alıyor. Bireylere baskı ve zulüm karşısında özgürlüklerini korumak için son çare olarak “direnme hakkı” tanınmaktadır.

Baskıya karşı direnmenin “Pasif Direnme” ve “Aktif Direnme” olarak iki türü var.

Zora ve şiddete başvurmaksızın baskıya karşı koyma yolu “pasif direnmedir.”

“Aktif direnme” ile kuvvet ve gerekirse şiddet kullanan isyan ya da ihtilal hareketleri kastediliyor.

Sivil itaatsizlik, zulüm ve haksızlıklara karşı bütün yasal yolların tükendiği noktada, kamu vicdanına çağrıyı amaçlayan ve şiddet kullanmayan bir eylem türüdür. “Daha vahim toplumsal felaketlerin önüne geçmek için başvurabilecekleri bir çare” olarak kabul edilir.

“Politik ve hukuki sorumluluk üstlenilerek kamu vicdanını etkilemeyi hedefleyen, şiddet içermeyen, mevcut yasal yolların çare olamayacağı anlaşıldığı için başvurmak zorunda kalınan, bu nedenle yasadışı, ama meşru bir eylem biçimidir.”

Sivil itaatsizlik şiddet içermediği için, bir pasif direnme yöntemi olarak nitelendirilebilir.

****

“Sivil itaatsizlik” terimini literatüre kazandıran Henry David Thoreau’dur. O’nun “Sivil İtaatsizlik” kitabı Mahatma Gandhi’de, Martin Luther King’de ve onları izleyen binlerce adalet yanlısında yankı bulmuştur.

Thoreau, “kanunlara karşı açık ve maksatlı bir itaatsizlik noktasına da varsa, vatandaşın görevinin haksızlıklara karşı koymak olduğunu” söylemiştir.

Gandhi sivil itaatsizliği, “şiddete başvurmadan direnme, gerçeğe ve adalete derin bağlılık” olarak tarif ediyordu.

Martin Luther King “Eğer adaletsizlik yöneticiler için pek önem taşımıyorsa, kural ve kanunlara karşı itaatsizlikte ısrar etmek gerekir” düşüncesiyle siyahlara karşı yapılan sistematik ayrımcılığa meydan okumuştur.

********************************

Saraçhane Mitingleri Sivil İtaatsizlik Eylemleri midir?

Yukarıda anlatılanlardan özetle, sivil itaatsizlik eylemlerinin temel unsurlarını a) Yasaya aykırılık, b) Şiddetsizlik, c) Kamuya açıklık, d) Çiğnenen Pozitif Hukuk Normundan Doğacak Yaptırıma Katlanma olarak sayabiliriz.

Eylemlerin sebebi hukukun ve idarenin siyasallaşması ve bu yolla seçilmiş siyasetçilerin sistemden tasfiye edildiği inancıdır.

Milyonlarca insan İmamoğlu’nun diplomasının iptalinin de tutuklanmasının da hukuki olmadığı, yapılanların “Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun tasfiyesi ve iktidarın CHP’li belediyeleri ele geçirme operasyonu” olduğu kanaatindedir.

“Tek adam yönetiminde”, “kuvvetler birliği sistemi” içinde, bu “zulüm ve haksızlıklara” karşı “tek çare” olarak “kamu vicdanına” seslenmek kaldığı görülmüştür.

Yani amacı itibarıyla sivil itaatsizlik şartları oluşmuştur.

Saraçhane’de ve Türkiye’nin birçok ilinde, valilikler tarafından toplantı ve gösteriler yasaklanmış olmasına rağmen, izinsiz yapılan eylemler “sivil itaatsizlik” unsurlarını taşımaktadır.

“Toplantı ve gösteri yapma hakkı” anayasal bir haktır. Ancak bu hak valiler tarafından belli tarihler arasında ve belli yerlerde çeşitli gerekçelerle yasaklanmıştır. İdarenin bu kararı kitleler tarafından yok sayılarak sokaklar, caddeler, meydanlar doldurulmuş, konuşmalarla gösterilerin amacı kamuya açıklanmıştır.

Bu izinsiz gösterilere katılanlar iktidarın yaptırımlarını göze alarak geldiler. Nitekim 2 binden fazla kişi gözaltına alındı, bunlardan 301 kişi tutuklandı.

Bu bakımdan yasağa rağmen yapılan Saraçhane mitingleri ile Valiliğin yasaklamadığı Maltepe Meydanında yapılan siyasi mitingin vasfı farklıdır.

********************************

Maltepe Mitingi ile Sivil İtaatsizlik Eylemleri Sona Erdi

İzinsiz gösterilerde kitlesel taşkınlıklar ve şiddet olmamış, son derece medeni kitlesel eylemler gerçekleşmiştir. İktidar kanadının “vandallar, yağmacılar Saraçhane’de toplanarak taş, sopa ve havai fişeklerle polis ekiplerine saldırdı” gibi ifadeleri tesadüf değil.

Olaylarda “şiddetsizlik” unsurunun olmadığı yani bunun bir “sivil itaatsizlik” değil, bir “isyan veya ihtilal hareketi” olduğu şeklinde değerlendirmeye hazırlanıyor.

Son derece barışçıl “sivil itaatsizlik eylemleri” olarak başlayan “Gezi olaylarının” sonradan şiddet kullanan marjinal gruplar bahane edilerek bir “isyan veya ihtilal hareketi” olarak değerlendirildiğini unutmayalım.

Ancak “Gezi Olayları” spontane/ kendiliğinden gelişmişti. Eylemleri yönlendiren bir siyasi parti, dernek, sendika gibi bir organizasyon yoktu. Bu sebeple ilerleyen günlerde marjinal gruplar öne çıkmıştı. Bu defa Saraçhane mitinglerini düzenleyen CHP ve diğer destek veren partiler şiddet kullanmaya meyilli kişi ve grupları uzaklaştırdılar. İktidara bu kozu verecek bir olay yaşanmadı.

Sivil itaatsizlik eylemleri özü itibariyle otoriteye rağmen yapıldığı için eylemlere katılanları kısa sürede motive eder hatta militanlaştırır.

Bu yüzden iktidar akıllı davrandı. Valilik Maltepe mitingi için herhangi bir yasaklama kararı vermedi. Ülke bazına yayılması muhtemel bir sivil itaatsizlik eylemi normal bir siyasi mitinge dönüştürüldü.