6.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 101

Özgürlüğün Değeri…

    Kaybettiğinde anlarsın özgürlüğün değerini. An gelir yere göğe sığdıramazsın kendini! Düşüncelerin duygularına yenik düşer, uçar gidersin başka diyarlara…    

     İnsanın gönül sesi bir kez çağıldamaya görsün!  Önünde ne engel kalır, ne de sınırlar.  O ses ki, duygu yumaklarının armonisi ile zenginleşir,  bir bakarsın uçsuz bucaksız ovalarda, bir bakarsın mor renkli dağlarda, bir bakarsın evrenin derinliklerinde bulursun kendini…

     İnsanoğlu özgürlüğüne tutkundur, doğasından gelir. Kimi zaman özgürlüklerimize gem vururlar sersemleriz; kimi zamansa özgürlüklerimizin kaybıyla, hayata küseriz…

     Doğamızda vardır neticede insanız. Elimizden alındığı anda özgürlüklerimiz; tuzla, buz olur duygularımız. Sıcaklığını arar, onu çok özleriz…

      Kaybetmedikçe özgürlüğümüzün bedelini soran olmaz! Kimi zaman soran bulunsa bile verecek bedel kalmaz!

     Özgürce yaşamın bedeli nedir diye sorun bakalım değerini unutanlara?  Özgürlük uğruna yemin edenlerin; canını, malını feda etmekten kaçınmayanların bu tutkusuna değer biçsinler.   İsterlerse bu onların yeminidir, bizi ilgilendirmez desinler!

     Edilen her yeminin bir değeri vardır. Ama en değerlisi özgürlük tutkusu ile yoğrulandır.  Bağımsızlık en değerli tutkudur. Ne vatan sevgisi, ne de uğruna hayatını feda edenler unutulur?

    Vatanım isimli destanın güftesini kahramanlar yazar. Özgürce yaşamak yoksa bu neye yarar?   Vatan bellediğimiz topraklarda bir düşünün bakalım özgürlük olmazsa,  Tadı olur mu hayatın?  İnancına, sevdana, acına, hüznüne, sevincine, kısacası her şeyine tat verendir özgürce yaşam…

    Her şeyin olabilir!  

   Üzerinde yaşadığın topraklar,  malın, mülkün, tüm sevdiklerin; her ne varsa hayatına anlam katan… Ama özgürlüğün yoksa neye yarar bunlar?  Bir gün gelir de kaybedersen özgürlüğün o tılsımlı gücünü.    Düşün bir bak! Hayat seni nasıl karşılar?

  Özgürce yaşamak sadece senin hakkın mıdır?  Sana mı haktır sanırsın?   Çevrende yaşayan diğer canlılara bir bak!  Bunu daha iyi anlarsın.

  Özgürce yaşam, tüm canlılar için vazgeçilmez olanıdır hayatın. Sadece insanoğlu beyin gücüyle, vicdanıyla yaşar özgürlüklerin hazzını,  Diğer canlılar güdüleriyle tadar özgürlük kavramını!

   Kelebeklere bir bak!  Kozasından çıktığı anda özgürlüğe kanat çırpar.

   Ya yavru kuşlar? İlk kanat çırpışıyla tadar, özgürce yaşamı…

   Güneşin doğuşunu izle!

   Özgürlük pırıltılarıyla aydınlatır dağları, ovaları, ormanları.  Kimi zamansa insanoğlundan gelen tüm acımasızlıkları!

   Özgürlüğün tanımına en çok yakışan nedir sence?

    İnsanca yaşamanın tüm güzellikleri mi? Yaşamına heyecan katan aşkların, sevdiklerin mi? Hayatında elde ettiğin varlıklar, ya da zenginlikler mi?

   Nedir sence?  Bir düşün!

   Vatanı olmayana özgürlük nedir diye sorulur mu?  İstiklali olmayan bir millet, vatanında yaşam hakkı bulur mu?

  Düşün, bir bak ardına!  

  Ardımızda kalan yaşanmışlıklara, tarihe kazınan zaferlere, bu vatan için ödenen bedellere…

  Minarelerden taşan ezan sesleriyle coşar bu millet.  Göğsümüzdeki imanın görüntüsüdür şahadet.

  Asırlık çınar oldu bu Cumhuriyet.

  Sonsuza kadar var olacak atalarımızdan yadigârdır bu Gazi Topraklar:

  “O benim milletimin yıldızıdır parlayacak. O benimdir, O benim milletimindir ancak.” 

Özgür Özel Nereye Koşuyor-1

Önce hemen şunu belirtmek isterim.

Bu denemem, Büyük Ata’mızın yadigarı, asırlık çınarımız CHP nin kurumsal kimliğine karşı yazılmamıştır.

17 Haziran 2024 te Kocaeli Aydınlar Ocağı web sitesinde yayınlanmış olan

“CHP Genel Başkanı Sn. Özgür Özel’e açık mektup” başlıklı denememin devamı niteliğindedir.

Buradan alıntılar yapmak yerine, özenle inşa ettiğim bütünlüğünü bozmamak için, olduğu gibi aşağıya ekledim.

Tam da bu ortamda, milletin coşkusu tavan yapmışken, ne lüzum vardı ki bu denemeyi yazdın diye sorulabilir bana. Ve benim de açıklamam gerekir. CHP, yirmi iki yıldır, bu iktidarın değirmenine su taşımaktadır. Kılıçdaroğlu, seçim kaybede kaybede, seçimler yoluyla, güzel ülkemizi faşizan bir diktatörlüğün eşiğine getirmiştir. Kılıçdaroğlu’ da, vaktiyle, bu meydanları doldurmuştu, ama elde ne kaldı ki.

Muradım yine böyle olmamasıdır.

Şimdi lafı eğip bükmeden, söze doğrudan girişeyim.

Saraçhane mitinginde yaptığı konuşmayla PKK ve DEM e haddini bildiren, Mansur Başkanı alkışlıyorum,

Bu nedenle, bir sonraki mitingde, PKK, DEM den özür dileyen Özgür Özel’i kınıyorum.

Sn. Özel; biliyorsunuz, Ekrem başkan beş gün boyunca nezarette uykusuz çile çekerken, DEM liler Sarayla,

SEVR pazarlığı içindeydi, siz bu DEM den özür dileyip Mansur Başkanı harcadınız.

Siz bu tutumunuzla, partinizdeki ve partiniz dışındaki, Atatürk çizgisindeki Türk Milliyetçilerini,

Ekrem Başkanı zindandan kurtarmak için yaptığınız ve yapacağınız, gerçek rakamlarla birkaç milyonluk büyük mitinglere davet etmemiş oluyorsunuz, bunun farkında mısınız ?

Tam yeri gelmişken, hangi kültürel kotlarla konuştuğumu belirteyim.

Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçisi bir sosyalistim.

Bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim.

Kendimi Kürt halkının dostu olarak görürüm. ABD, AB taşeronu, PKK, DEM ve türevi siyasi oluşumları ise,

Kürt halkının neslinin gelişmesini engelleyen hatta neslini kıran bir düşmanı olarak görürüm.”

Hemen buradan “Milliyetçilik nedir” konusuna açıklık getirmek isterim.

“Milliyetin ne” sorusu ile “Hangi millettensin” sorusu eş anlamlıdır.

Her ikisinin de yanıtı “Türk Milletindenim” yani “Türk’ümdür”

Bu durumda “Milliyetçilik”; Millicilik ya da Ulusçuluk ifadesiyle eş anlamda olmaktadır.

Buraya kadar ırkçı bir anlamla karşılaştık mı, hayır.

Çünkü zaten, imparatorlukların yıkılmasından sonra kurulan Ulus Devletler etnisite temelli olarak kurulmamıştır.

Ernest Renan’ın ((1823-1892) Fransız filozof, tarih-sosyal bilimci, yazar, Dr. 1878 de Fransız Akademisi üyesi.)

Ulus Nedir kitabından ;

S42:* Demek ki etnografık tasavvurların modern ulusların kuruluşunda hiç bir önemi yoktur.  Fransa Kelt, İber ve Cermendir. Almanya Cermen, Kelt ve Slavdır. İtalya etnografyanın en kararsız olduğu bir ülkedir. Britanya adaları Kelt ve Cermendir.

Ulus Devletlerin kuruluş süreci, bir momentumla başlar ve  tarihi diyalektik bir süreç sonucu kurulur.

Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devletinin kuruluş sürecinin, başlangıç momentumu Milli Kurtuluş Savaşımız olup,

11 Kasım 1922 de başlayıp 24 Temmuz 1923 te sonlanan Lozan Barış Konferansıyla bu süreç tamamlanmıştır.

Tabi ki bütün ulus devletlerin kuruluş süreçleri sancılı olmuştur.

Mesela, Kurtuluş savaşımızın en çetin dönemlerinde Kürt Etnik ayrılıkçıların başlattığı “Koçgiri” isyanını da unutmayın, Sn. Özel. Bknz alttaki denemem.

Millet üzerine, devam edeyim:

Bünyesinde bir çok halkları barındıran bizim Ulus Birliğimizin yani milletimizin adı niye “Türk” tür.

Ulus birliği; adını, Coğrafyasındaki, tarihi, belirleyici ve sürükleyici bir halktan, kavimden alır.

Mesela Franklar, Cermenler, Anglo lar gibi.

Türk Ulus birliğinin adı Türk’tür ve bu ad Türklere anasının ak sütü gibi helaldir.  Çünkü bu topraklarda tarihi belirleyici ve sürükleyici halk, kavim Türkler olmuştur. Bakınız, İbni Haldun, Mukaddime adlı eserinde ne diyor. Kaynak Yayınları sayfa 22.“Türkler, savaşçı karakterleri ve kahramanlıkları nedeniyle İslam’ın kurtarıcısı olmuşlardır”

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, ”İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere adlı eserinde,(Diyalektik Yayınları)  Fransız tarihçi, Foucher de Chartres’in (1058-1127) Haçlı Savaşlarını anlatan kitabından alıntı yapıyor, bakalım ne var? Tarihçimiz de, yakın tanık tarihçisi Guibert de Novagent’ ten alıntı yapıyor:

 S51,52; “”” Daha ilk karşılaşmalarında, Türklerle Franklar birbirlerinin kıymetini anlamayı öğrendiler. Frankların kendileri, ruh inceliği ve savaşta yiğitlik bakımından, Türklerinkiyle kıyaslanabilecek, hiçbir insan ırkı tanımadıklarını teslim ettiler.

 Hele, Türkler, Franklarla dövüşmeye başladıkları zaman, hasımlarına karşı kullandıkları ve bizimkilerin hiç tanımadıkları silahların verdiği şaşkınlıklar, hemen hemen umutsuzluğa düşmelerine sebep oldu.

 Franklar, hasımlarının atlara yaptırdıkları manevralardaki olağanüstü beceriklileri, bir taarruza uğrayınca ondan sakınışlarındaki çabuklukları ve kaçarken ok atarak savaşmaya alışkın vuruşları üzerine, en ufak bir bilgi olsun edinemiyorlardı. Kendi yönlerinden Türkler de, kendilerini, Franklarla aynı kökten gelmiş sayıyorlar ve bütün milletler arasında askerce üstünlüğün, hak olarak, bu iki ulusa düştüğünü düşünüyorlardı “””

Bu anlamda Kürt etnik ayrılıkçıları ve yandaşlarının ileri sürdüğü gibi, Kurtuluş Savaşımızı Türkler ve Kürtler birlikte başarmıştır tezi yanlıştır. Emperyalizmin tehdidi karşısında bir kısım kürt nüfusu, diğer halklar gibi, müstakbel Ulus devlet kalesi içinde kalmak istemiş ve bir nefer olarak savaşmış olabilir. Ama bu birlikte yapmış olmaya yetmez. Kurtuluş savaşımızı başarıya götüren güç, Orta Asya’dan başlayıp bu günlere kadar, Türklerin biriktirdiği, Askeri-Teknik Üretici güçtür. Dünyada sayılı meydan savaşlarının bir kaçı bu topraklarda verilmiş olup, ders olarak Harp Akademilerinde okutulmaktadır.  

Milliyetçilik üzerine biraz daha devam edeyim.

Eğer bir ülkede o ülkenin millet ya da ulus birliğini tehdit eden bir durum yoksa, o ülkedeki milliyetçilik,

yine ırkçı bir milliyetçilik olamaz ama kendini başka milletlerden üstün gören şoven bir milliyetçilik tanımlamasını hak edebilir.

Ancak imzalandığı günden bu yana, Lozan’ın rövanşını alıp Sevr’i geri dayatmak isteyen

ABD, AB ülkeleri nam ve hesabına;  PKK ve şimdiki türevi DEM eliyle, Türkiye’miz kırk yıldır bölünmek, parçalanmak tehdidi altında ise Milliyetçilik anamızın ak sütü gibi helaldir.

İşte ben, bu nedenle Atatürk çizgisinde Türk Milliyetçisiyim.

Şunu da ekleyeyim,

Güneydoğumuzda görev yapan güvenlik güçlerimizi, mesela oraları işgal etmiş olan Yunan güçleri gibi gören PKK, askerlerimizi, polislerimizi katletmeyi meşru olarak görmektedir

Bu nedenle, 23 Mart’ta Yenikapı da, Nevroz kutlamasında, dev  ekranlarda bebek katili Apo’nun görüntüsünü, konuşmalarını yayınlayan PKK – DEM partili siyasetçilerin,  üyelerin, belediye başkanlarının,

Sn. Özel’in iki de bir de adını andığı ve benim de buradan kendisine, “bu Kürt Demokratları kimlerdir, bilmediğimiz vasıfları nedir”  diye sorduğum, PKK – DEM i kınamayan bu isimsiz Kürt Demokratlarının ,

DEM sempatizanı akademisyenlerin, hukukçuların, PKK, DEM, SOROS Habitatından beslenen asalak sanatçıların, Tv lerde hileli kanaat satan, sözde muhalif yorumcuların, DEM e sempati duyan, DEM le uzlaşıp siyasi çıkar sağlamaya çalışan her kim kişi, kuruluş ve Siyasi Parti var ise, bunların alayının eline, Mehmetçiklerimizin kanı bulaşmıştır.

Ne olacaktı yani, sizce de kalleş hayin pusularda katledilen (başka bir yol bilmezler şerefsizler)

şehitlerimiz birer kelle midir. Onları analar doğurmadı mı, onlar taş yarığından mı çıktılar.

Sn. Özel. Siz şimdi, DEM le gayri ahlaki bir pazarlık uğruna şehit analarından helallik istenmesini öneriyorsunuz ya.  Bu, öyle meydan mikrofonlarından olmaz. Lütfen bir şehit ailesinin evinin taaa içine girip, onların gözünün içine baka baka, “PKK yı, bebek katili Apoyu ve sabıkalı silahlı militanlarını affedeceğiz, helallik istiyorum sizden”  deyin de göreyim

“Demokrasi Güvene, Diktatörlük Teröre Dayanır”

Sevgili okuyucum: Bir bakın bakalım bu yazımın Türkiye’nin bugünleri ile bir ilgisi var mı?

Sosyal sermaye o kadar unsura birden etki ediyor ki… Bu hüküm bir “cici cici” nutku, bir “kendinizi iyi hissedin” diskuru değil. Bir dizi araştırma art arda aynı sonucu gösterdi. Bu arada şu notu da ekleyeyim: Bir toplumun sosyal sermayesini ölçmenin birden fazla yöntemi var. Fakat en basiti, insanların birbirine ne kadar güvendiklerini ölçmek. Bir bakıma sosyal sermaye = Güven.

Bildiğim kadarıyla ilk inceleme Robert D. Putnam’ın 1993 tarihli Demokrasiyi Çalıştırmak kitabıydı. Onu 1995’te Fukuyama’nın Güven-Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması izledi. Sonra ekonomi dergilerinde sonucu teyit eden makaleler çıkmaya başladı. (Mesela “Does Culture Affect Economic Outcomes?” Luigi Guiso ve arkadaşları, Journal of Economic Perspectives, 20, 2—Bahar 2006—s. 23–48 ve oradaki atıflar).

Bütün çalışmalar aynı noktayı gösteriyordu. Güven, sosyal sermayeyi, sosyal sermaye ekonomiyi ayağa kaldırıyordu. Bunun tersi de doğruydu, insanların birbirine güvensizliği sosyal sermaye kaybına, sosyal sermayenin düşüşü de fakirliğe götürüyordu. Beşerî bilimler artık deneyle, gözlemle yürüyor. Deneylerden toplanan veri ilgileşim veya regresyon denilen istatistik tekniklerle incelenip matematiğe dayanan sonuçlar hâline geliyor. Bu ne demek? Mesela şu demek: Dünyada iki yüz civarında ülke var. Her birinin güven indeksini ölçüyorsunuz. Kişi başına gayrı safi yurt içi hasıla da belli. Sonra şu soruyu soruyorsunuz: Güvenle refah arasında ilgi var mı? Büyük bir evet çıkıyor.

Güven, güvensizlik ve dikta

Bunlar bilinen sonuçlar. Alt Akıl-Aptallar ve Diktatörler kitabımda güven, sosyal sermaye ve ekonomi konularını daha derinlemesine incelemiştim. Kitabın ismi meğer öngörüye dayanıyormuş. Güvenle demokrasi arasında da güçlü bir ilgileşim varmış. Birkaç gün önce Harari’nin iki ayrı konuşmasından aşağıdaki pasajları buldum.

İkisinin de başlığı şu olabilir: Demokrasi güvene, diktatörlük teröre dayanır. Okuyucularım için metni çevirdim ve tercüme ettim. Buyurun:

Harari:

“Buradaki kilit mesele demokrasinin güvene, diktatörlüğün ise teröre dayanmasıdır. [Alkışlar] Eğer siz, kurumlara olan güveni sistematik olarak yok ederseniz, medyaya, akademiye, mahkemelere ve benzerlerine olan güveni yok ederseniz, bazı insanlar bunun insanları bu kurumlardan özgürleştirmek olduğunu düşünür. Ama öyle değil. Tüm güveni yok ettiğinizde hala işe yarayabilecek tek şey diktatörlüktür. Diktatör olmak isteyenlerin yaptığı da budur: sistematik olarak güveni yok ederler…” 

Onlar kötü! Ben iyiyim!

Kaynak: 4 News

Sunucu: “Peki tarih bize popülistleri neden iktidar mevkilerinde tuttuğumuza dair ne söylüyor?”

Harari:

“Bu kitaptaki en eski numaradır. Böl ve yönet. Bir diktatör için iktidara giden yol toplumu bölmek, vatandaşlar arasında güvensizlik yaratmaktır, demokrasinin işleyebilmesi için vatandaşlar arasında güvene ihtiyaç vardır. Diğer partiye, siyasi rakiplerime güvenmeliyim, onlarla aynı fikirde değilim, belki aptal olduklarını bile düşünüyorum ama kötü olduklarını düşünmüyorum. Bana zarar vermek istediklerini düşünmüyorum. Demokrasinin temeli budur. O hâlde seçimi kaybetsem bile, vatandaşların çoğunluğunun kararını kabul etmeye hazırım. Ama eğer diğer partinin benim rakibim değil, düşmanım olduğunu düşünürsem, onlar benim yaşam tarzımı yok etmek istiyorlar. Beni köleleştirmek istiyorlar. Seçimleri kazanmak için yasal ya da yasadışı her şeyi yaparım. Kaybedersem de kararı kabul etmeyeceğim.”

Toplum yok kabile var

“Bu durumda ya iç savaş çıkar ya da diktatör olursunuz. Bir diktatörün vatandaşlar arasında güvene ihtiyacı yoktur. Aslında, insanların birbirlerinden korkması ve nefret etmesi bir diktatör için daha iyidir; o zaman diktatörü zorlamak için birleşemezler. Diktatörlük bu anlamda ayrık otu gibidir. Her yerde yetişebilir ama demokrasi narin bir çiçek gibidir. Başarılı olmak için ön koşullara ihtiyaç duyar. Kilit ön koşullardan biri de toplumun farklı kesimleri arasındaki güvendir. Dünyanın her yerinde popülistlerin yaptığı da aynı numaradır. Toplumda önceden var olan yaraları, insanların anlaşamadığı yerleri bulurlar. Ve yaraları iyileştirmeye çalışmak yerine parmaklarını yaraya sokup büyütmeye ve vatandaşlar arasındaki güveni yok etmek için mümkün olduğunca alevlendirmeye çalışırlar. Sonra da kendilerini bir kabilenin lideri olarak sunarlar. Bu artık bir toplum değildir. Artık savaşan kabilelerdir ve kendilerini bir kabilenin başına geçirerek diğerini yenme sözü verirler. “

İnsanın Serüveni

     İnsanın vücûduna / bedenine bakacak olursak:

     Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfe / meniden alaka / kan pıhtısına, alakadan mudga / et parçasına, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar / bir seçiş altında, mahsus / özel kanunlarla, muayyen / belli nizamlarla, muntazam / düzgün hareketlerle intikal edip geçtiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını görürüz.

     Sonra insanın bekasına / sonrasına dikkat edecek olursak:

     İnsan, bu vücûd / beden libası / elbisesini, bir bakıma kabuğunu her sene değiştirir. Bu vücûd / beden  değişmesi, bedendeki hüceyrat / hücreciklerin yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzâ / uzuvların erzak / rızıklarının mahzeni hükmünde olan Cenab-ı Hakkın özel bir kanunuyla ihzar ettiği / hazırladığı, o madde-i latifeden / o lâtif / yumuşak maddeden alınan ecza / cüz ve parçacıklar ile yapılır. Sonra o madde-i latîfenin; o lâtîf / yumuşak maddenin ahval / hâllerine bakacak olursak:

     Nasıl âzâ ve uzuvların ihtiyaçlarına göre, muayyen / tayin ve tespit olunmuş belli bir kanunla taksim edilir. Bedenin her tarafına mahsus ve hususî bir nizam ve düzenle muntazaman / düzgünce dağıtılır.

     Yine dikkate değer bir husustur ki:

      O latîf madde, dört mutfakta pişirildikten sonra ve dört inkılâp / değişimden geçtikten ve dört süzgeçten tasfiye edildikten / saflaştırıldıktan sonra, rızık olarak taksim edilir / paylaştırılır.

      Yine dikkate değer bir husustur ki, o latîf madde, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler, unsurlar âleminde dağınık menba ve kaynaklardan muntazam / düzgün bir düstur ve kanun ile, mahsûs / özel bir nizamla cem edilir, toplanır.

     İşte bütün bu nizam, bu kanun, bu intizam ve düzenler; hep bir kasıd / maksat ve bir irade / istek ve bir hikmet / bu sonucu gaye ve amaç edinen Yüksek Karar Sahibi Allah’ın muradıdır.

     Evet; fennî, ilmî ve bilimsel bir nazar ve gözle dikkat edilecek olunursa, anlaşılır ki:

     O zerre / pek ufak parça olan atomun hareketi; körü körüne yapılan bir tesadüf ve bir rastlantının eseri değildir.

     Hülâsa: Özet olarak denilecek olursa:

     Neş’e-i ulâya / ilk zuhûra dikkat edenin, neş’e-i uhrâ / sonraki meydana geliş ve yaratılış hakkında tereddüt ve kararsızlığı kalmaz. Hz. Peygamber’in söylediği gibi, “Neş’e-i ulâyı / ilk hayâtı gören adam, neş’e-i uhra’yı / ölümden sonra mahşerde yenide dirilmeyi inkâr edebilir mi?”

     Çünkü ikinci teşekkül / meydana geliş, yani ikinci yapılış; birinci teşekkül ve oluştan daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.

EBEDΠ SAADET

     Kâinat / Evren’in San’atkârca Yaratanı, insanların Rahîm olan Hâlık’ı / Yaratıcısı; tüm semavî kitapları ve fermanlarıyla; Cenneti ve ebedî saadeti, iman ve inanç sahiplerine vaad etmiştir. Madem vaad etmiştir; elbette yapacaktır. Çünkü vaad / sözünde; hulf etmek / durmamak O’nun için, muhal / imkânsızdır. Zira, vaadini / verdiği sözü, ifa etmemek / yerine getirmemek, gayet / son derece çirkin bir noksanlıktır.

     Mutlak Kâmil olan Yüce Allah ise, noksandan münezzeh / uzak ve mukaddes / temizdir. Çünkü vaad ettiğini yapmamak, ya cehilden veya aczden ileri gelir. Halbuki o Mutlak Kaadir ve her şeyi bilen Yüce Allah hakkında; cehil ve acz muhal / imkânsız olduğundan, hulf-i vaad / sözünde durmamak dahi muhal ve imkânsızdır.

     Üstelik başta Âlem’in Fahri Hz. Peygamber olmak üzere; bütün enbiya / nebiler, evliya / veliler, takvâ ve iman sahipleri; mütemadiyen / devamlı olarak; o Kerîm ve Rahîm olan Allah’ın; vaad ettiği / söz verdiği; ebedî saadet ve mutluluğu vermesi için yalvarıyorlar. Niyaz edip, bütün Esma-i Hüsna ile beraber istiyorlar.

     Çünkü başta şefkati, rahmeti, adaleti, hikmeti, Rahman ve Rahîm oluş keyfiyeti; Âdil, Hakîm isimleri gibi ekser Esma-i Hüsnası / Güzel isimleri; ahireti ve ebedî saadeti gerektiriyor, lüzumunu hissettiriyor. Gerçekleşeceğine, şehadet ve delâlet ediyor.

Milleti Germe Hakkınız Yok!

Mademki millet asıl, seçilen siyasiler vekildir; milletin bir ferdi olarak siyasetle uğraşanlardan ve parti yöneticilerinden emir kuvvetinde bir talepte bulunuyorum: “Milleti daha fazla bölmeyin, germeyin; buna hakkınız yok.”

Huzur, bulunduğumuz coğrafyayı birkaç asır önce terk etti. Gazze, Filistin; insanlığın iflas ettiği yer. Bu Ramazan ayında huzur meltemi biraz esmeye başlamıştı ki içimizdeki siyasi figürler bunu bize çok gördü, Ramazan’ın son haftasında çıngırak çalmaya başladı.

Bir yalan makinesi memleketimin güzel insanlarını esir almış görünüyor. Psikologlar, modern ve klasik olmak üzere, yalanı ikiye ayırıyor. Asıl tehlikeli olan, modern yalanmış. Modern yalanın özelliği, örgütlü olması, küresel manipülasyon içermesiymiş. Klasik yalanda, yalan tamamen her alana yayılmamıştır, yalancı da yalanının farkındadır. Bu durum, yalancıyı kemirir; klasik yalanı modern yalana göre daha zararsız yapar. Modern yalanda ise yalan, tüm alana yayılır; yalan söyleyen bile artık neyin hakikat olduğunu bilemez. Bunun nedeni, modern yalandaki manipülasyondur.

“Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” atasözündeki yalan maharetinin insanlarda yarattığı trajediyi seyrediyoruz.

Bremen Mızıkacıları, Grimm Kardeşler‘in yazdığı masallardan biridir. Fabl üslubunda yazılmıştır. Sahiplerinin kendilerine olan kötü tutumundan dolayı evden kaçan bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horozun, Bremen‘e gidip orada müzisyenlik yapma düşleri ana konudur. Yola çıkarak iyi arkadaş olurlar. Bir kızıyla yaşayan annenin evine giren eşkıyalar, girdikleri evde eşek üstünde köpek, onun üstünde kedi, onun üstünde de horoz birlikteliğinin baskınına uğrarlar ve hepsinin bağırması sonucu ortaya çıkan kakofoni eşkıyaları korkutur. Bu gürültüden korkan eşkıyalar bir daha asla geri dönmezler. Dört kafadar da bu evde yaşar.

Bremen Mızıkacıları masalı, hayvanların insanlar tarafından kötü muamele görmesi hakkında bir mesaj verir. Masal ayrıca dayanışma, arkadaşlık ve müzik gibi değerleri de vurgular. 

Ağzı olanın konuştuğu, gücü olanın ezdiği, sesi çıkanın bağırdığı, kavga ve kargaşanın hüküm ferma olduğu bir arenaya döndü ülkemiz. Bulanık havayı seven kurtlar, yayladan şehre, ovadan caddeye indi. Siyaset, eğitim, ticaret; olması gereken mecranın dışına taştı, taşırıldı. Hırsızlıklar, yolsuzluklar, sahtekârlıklar, rüşvetler, kamu gücünü çıkar için kullanma cüretkarlığı yüksek insani değerlerle perdelenmeye çalışılıyor. Seçtiğimizi düşündüğümüz akıllı adamlardaki akıldışı hareketler, söylemler; milletin yazını kış, gündüzünü gece eyliyor. Sahada, bir tek Bremen mızıkacıları eksik. Sonsuz perdeden oluşan bir tiyatro oynanıyor ki her sahnesinde dozajı artan entrikalar sahneleniyor. Rüzgâr ekenler, bir gün fırtına biçeceklerini aklından bile geçirmiyorlar. “Havlamayı bilmeyen köpek, sürüye kurt düşürür.” denir. Bu gafiller, daha ileri giderek kurtla iş birliği yapmanın yüzsüzlüğüyle yeri göğü inletiyorlar.

Bu milletin sahibi kim? Rivayet odur ki iki kadın aynı çocuğa sahip çıkmak ister. Durum kadıya intikal eder, kadı çocuğun gerçek annesini belirlemek için günlerce düşünür, bir çözüm bulur.  Çocuğu getirtir, annelerden birine çocuğun iki elini, diğerine iki bacağını tutturur. Eline bir kılıç alır, çocuğu karnından ikiye bölme hareketi yapar. Annelerden biri çocuğu derhal bırakır. Kadı kararını verir: “Çocuk, çocuğun ellerini bırakan annenindir.”

Siyaset yapan sözde politikacılar, inin milletin tepesinden. Rahat bırakın bu milleti. Karışmayın bizim tercihlerimize. “Bu ülkenin gerçek sahibi yok, samimiyetsiz fedaileri pek çok.” dedirtmeyin bize. Sığınmayın birtakım dünyacı değerlerin arkasına. Bu millet, sizin süfli değerlerinizin, tatmin olmayan ihtiraslarınızın, dinmek bilmeyen öfkenizin, bir işe yaramayan tabularınızın, girdiği her ortama göre şekil alan soyut değerlerinizin payandası değil. Başınızdan giden aklınızı geri çağırın, dünya ne ile uğraşıyor siz ne yapıyorsunuz çevrenize bir bakın. Vatan coğrafyamızda, sizin aymazlığınız dolayısıyla, bir gün düşman çizmelerini görürsek bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Bunun farkında mısınız?

Yüz yıldır beka meselesi olan ve bir kene gibi sırtımıza yapışan bu zihniyetin ektiği dikenler, el ve ayaklarımızı fazlasıyla kanatıyor.

Ben, gerçeklerin terk edilerek algılarla yönetilen; hırsızların özgürlük, adalet gibi yüce değerlerle perdelendiği, korunduğu bir ülkenin vatandaşı olmak istemiyorum. Ya bendensin ya hiçbir şey değilsin dayatmasının yapılarak vatandaşlarının değersizleştirildiği, hür aklın önemsizleştirildiği bir ülkede yaşamış olmak zorunda kaldığımı torunlarıma anlatmak istemiyorum. Ben,” bize gel” yerine “kendine gel” diyerek insanın merkeze alındığı ve bu anlayıştaki insanların kanaat önderi olduğu, yönetimi elinde bulundurduğu bir ülkenin saygın vatandaşı olmanın gururunu, özgüvenini duymak, bunu torunlarıma anlatmak, anlatarak da ecdadıma teşekkür ve dua etmek istiyorum. Buna hakkım ve hakkımız yok mu?

“Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.” sözünün hikâyesini bilmeyen yoktur. Ortalık evi yanan yalancılarla dolu. Bir de yalancı pehlivanlar var ki hayal kırıklığına uğratıyor, peşinden gidenleri. Teklif getirmeyen tenkitçiler, toplumumuzun bütün enerjisini tüketiyor, ülkemizin geleceğine ilişkin sönmeyen kor halindeki ümitlerimizin üzerine kirli sularını boca ediyor. Bilerek veya bilmeyerek ezeli ve ebedi düşmanlarımızın borusunu öttürüyor, beşinci kol faaliyeti yürütüyor.

“Kol kırılır yen içinde kalır.” diye diye kolu kangren yaptık. Yen, artık yırtılmalı. Ak, kara belli olmalı. Ya herro ya merro!

Türk Milletine Hatırlatmalar…Yarım Elmayı Paylaşamazsak Nasıl Başarırız?

Toplumun ve o toplumun fertlerinin her birinin, ruhsal direnme seviyesini belirleyen noktaları vardır.

Ruh; bilgi ile beslenir ve olgunlaşır. Ya da tam tersi olur. Yani bilgisizlikle zayıflar ve basitleşir.

Her birimiz için, insan hayatı kolay değildir. Acılar, sevinçler, hüzünler, duygu yoğunlukları hepimizin hayatında önemli yer tutar.

Bu açılardan bakınca, insan ruhunu doğru bilgi ile besleyip duygusal yakınlıklarla olgunlaştırmamız, ardından da her bir acıda, sevinçte, tasada birbirimizi yalnız bırakmamamız gerekir.

Bunun önemini bilip anlayanlar, yaşama kendi renklerini vururlar. Bunu bilseler de yapamayanlar ya da bilmeyenler; toplumu etkileyemezler ve de dolaylı olarak da olsa, topluma ve toplumu oluşturan her bir ferde zarar verirler.

Böyle bir olgunun, ülkemizde yaşananlarla doğrudan ilgisi vardır.

Türkiye’nin üzerine oturduğu topraklar ile çevresindeki coğrafya, binlerce yıldır amansız kanlı bir mücadelenin sürdüğü alandır.

Türk Milleti, bu süreç zarfında bahsettiğimiz coğrafya da olabildiğince mertçe, yiğitçe, kahramanca ve insan haklarına saygı içinde, adaletli bir yaşam sürmeye çalışmaktadır.

Karşısındaki güçler de, bunu akamete uğratmak için elinden geleni yapmaktadır.

Bu amansız mücadelenin sadece savaş alanlarında olduğunu zannederseniz, büyük bir yanılgıya düşersiniz.

Bahsettiğimiz mücadelenin bir de insani ve insani olduğu kadar cemiyet hayatını da oldukça yakından ilgilendiren bir yönü vardır.

Siz ne kadar bilgi ile donanımlı olursanız olun, ne kadar doğru fikirleri ifade ederseniz edin, bunların insan ve toplum nezdinde vücut bulmasına sebep olmadığınız sürece, etkiniz sınırlı kalacaktır.

Günümüzde Türk Milleti ve Türk Devleti, çok haklı bir varlık mücadelesi vermektedir. Ancak bu mücadelenin, toplumca ve toplumu oluşturan insanların büyük çoğunluğunca anlaşılabildiğini görmek mümkün değildir.

Ancak burada topluma bir kabahat bulmak, çok anlamsız olur. Çünkü Türk Milletine karşı mücadele veren güçlerin, insanımızı ruhen ve fikren kazanmak için yürüttüğü, çok kuvvetli faaliyetler vardır ve bunda da başarılı olmaktadırlar.

İnsan, doğumundan ölümüne kadar, her birimiz için büyük benzerlikler taşıyan, birçok olay yaşar. Bu olaylar sırasında birlikte olmak; sevgi, saygı, vefa, fedakârlık, samimiyet, feragat gibi insani duyguların fertler arasında oluşmasına ve kökleşmesine neden olur.

Böylelikle insan hayatında, birtakım şeyler kendiliğinden inşa olur. Bunlar iyi mana da kullanılırsa fayda, kötü mana da kullanılırsa zarar verir. Ülkemiz de ise bu terazi daima, Türk Milletinin aleyhine tartar vaziyettedir!

Siz ne kadar ruhunuzu bilgi ile donatıp olgunlaştırsanız ve de toplum için faydalı fikirleriniz olsa bile, toplumsal yaşamın içinde fertlere dokunmuyorsanız, etkiniz sınırlı olmaya mahkumdur!

Hani hep diyoruz ya: “anlatıyoruz, anlatıyoruz hep gidip yine bildiklerini okuyorlar” diye! İşte bunun nedeni, ruha dokunamamaktan ileri geliyor. Yoksa insanımıza “çalıyorlar ama çalışıyorlar” dedirtmek mümkün olur muydu? Ya da başımıza gelen onca felakete rağmen, felaketlere sebep olanlara bunca destek verilir miydi?

Vatandaşa elmanın bütününün paylaşılabileceğini hissettirerek, yüzde birle yetinmelerini sağlamak, emin olun büyük bir insani operasyondur. Çünkü geçmiştekiler bunu bile yapmamışlardır…

Onun için bir çocuk doğduğunda, okuldan mezuniyet olduğunda, kazalar yaşandığında, ölümle karşılaşıldığında, evlilikler oluştuğunda, gençlere burs-yurt-iş arandığında, askere gidildiğinde ve buna benzer olaylarda, sıcak bir dost eli arandığını unutmadan yaşamak gerekir.

Bugün Türk toplumunda, yanlışların vatandaş eli ile yapıldığını, desteklendiğini ve övüldüğünü görüyoruz. Çünkü insanlarımız bunların doğru olduğuna inandırılmış durumda. Aksini ona ispat edemediğiniz ve yaşamda onun yanında olmadığınız sürece de, bu durum değişmeden devam edecek.

Maalesef Türk Milletinden yana olduğunu söyleyenler, toplumsal yaşamın içinde değiller. İnsanlarımıza dost yüreği ve şefkat eli ile dokunmuyorlar. Biz Türkler, cephe gerisindeki bu ruhsal ve psikolojik savaşın farkında değiliz ki: farkında olmadığımız için bu savaşta da, hep yenik düşüyoruz.

Oysa kandıranların ve kandırılmış olanların, bıkmadan yılmadan yaptıkları insani mücadeleyi (!) görsek, emin olun ya utanır ya da kara kara düşünürüz.

Benim bir Türk olarak, en büyük eksikliğim, gerektiği kadar toplumun içinde yaşamamak, insanlarımızla hayatı paylaşmamak ve samimi bir insan yüreği ile onlara elimi uzatmamak… Ya sizin?

“Dokuz yıl önce yazılmış ama hala aynı yerde patinaj yapıyoruz! Bir türlü doğruları kabullenemeyenlere ithaf olsun…”

Umutsuz Anlarda Doğar Atatürk

Öncelikle vurgulayalım;
Sosyal yapı bakımından Türkiye Cumhuriyeti bir kavimler ittifakı değildir. Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen mevcut Anayasamız…” “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda…”. Daha girişinde kimleri rahatsız ediyor dersiniz?
Devamla ; Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı : “…fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
*
Değişime karşı çıkmanın bir gerekçesi olmalı, işte bu metnin ruhu ve Cumhur İttifakı’nın eski yeni üyelerinin sözleri ve istekleri bize anayasanın ruhuna dokunulacağı ve de bu ruhun gereği malum maddelerin ortadan kaldırılacağını gösteriyor. Haklı olarak insanlar yeni anayasa denilince mevcut anayasanın ilk dört maddesi, altıncı madde, 42 ve 66’ncı maddeler üzerinden tartışmaya başladılar. Cumhuriyet ve nitelikleri yanında Türk kimliğinin korunması üzerinden endişelerini dile getirdiler ki bunlara katılmamak mümkün değil.
*
Maalesef Türkiye gibi önü açılmış milli devletlerin üniter ve milli devlet yapılarına saldırıların olduğu dıştan dayatılan çoğulculuk merakının ortaya çıktığı, milli kimlikle uğraşıldığı, Cumhuriyetin kurucu değerlerini tartışmaya açmaya hazır işgüzarların siyasette önünün açıldığı bir dönemden mi geçiyoruz? Ne dersiniz.?
*
Siyasileri halk seçmektedir. Bu seçimler yapılırken siyasilerden beklenilen, vatandaşların huzur içerisinde, müreffeh bir vaziyette yaşamalarının teminidir. İnsanlarımız daha iyi imkânlar içerisinde birlik ve bütünlük içerisinde yaşamayı istiyor ve onun için oy veriyor.
Siyaset milletin kendisinden beklediği bu isteklerinin yerine kargaşa ve karmaşadan istifade ile oluşan huzursuzluk ortamında Türk milletine ayrımcılık dayatıyor. Türkiye’de sanki Türkler değil de bir sürü karışık toplumlar yaşamakta olduğu dayatılmaktadır.
TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti ve devletinin içinden başka millet ve devletler çıkarmak için yapılmamış, kimsenin ön izni ile de gerçekleştirilmemiştir.
Ulusal Bağımsızlık Savaşımız ve onun tacı olan Cumhuriyet, Türkler ve Ulusal kimlik olarak kendilerini Türk olarak hisseden ve Türk Milletine mensup sayanlarca gerçekleştirilmiştir. O bir sınıf veya zümre hareketi değil, şerefli bir Ulusal Hareket olarak emperyalizme karşı bir mücadeledir.
Biz Büyük Önder Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabının ilke ve devrimlerinin idrakinde olan vatansever Türk Milleti olarak onun gösterdiği yolda yürümeye devam edecek, yüreğinde tüm çıkarlardan uzak samimiyetle vatan sevgisi taşıyan insanımızla el ele verecek Emperyal güçlerin ve iç uzantılarının oyunlarını tüm kurumlarımızla görmeliyiz tasfiye edilmeleri adına ne gerekiyor ise yürürlüğe sokmak zorundayız.
Mustafa kemal in açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta yol göstericimiz dir. Aziz milletimizi hep diri tutacak. Ondan aldığımız eşsiz mücadele gücümüz ve kararlılığımızla, her sendelediğimizde yeniden kendimize gelmeliyiz, her yorulduğumuzda ondan aldığımız güçle yeniden yola devam edeceğiz…
O, yok sayılmaya ya da unutturulmaya çalışıldığında ya da vatan, devlet, bayrak üzerinde kara bulutlar toplandığında her birimizin bir Atatürk olduğunu unutmayalım.
Bunun için de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “ Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda akan asil kanda mevcuttur!
*
Bilinen emperyal dış güçlerin iç uzantılarını da destekleyerek Türk Milletini bölme adına ‘’Kürt sorunu ‘’varmışçasına değişik adlarla çalışma içerisindeler.
Konuşma dili Kürtçe olan halkımızla yüzyıllardır Türk milleti iç içedir; aynı inanç ve kültürün insanlarıdır; birbirleriyle evlendiler çocuklar oldu milyonlarca. Konuşma dili itibarıyla Kürtleşen Türkler oldu; Türkleşen Kürtler oldu.
*
Yaşar Kemal’in Ağzından; izleyelim;
Diyarbakır ovasını dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır’ın Köprü köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920’lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü köyünü kurmuş, köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. “Kürt müsün?” diye sordum. “Yok, göçmenim” dedi. Köye girdik, hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.
1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler, dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır’a sürülmüşlerdi. “Nerede bunlar?” diye öğretmene sordum. “Var, dedi, istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköyü’ne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Torosların Avşarlarının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır’a. “Bize Çukurova’da söylediklerine göre Otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, On bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?” dedim. Bir yaşlı adam, “Onların hepsi Kürt oldu” dedi. “Siz niçin olmadınız?” diye sordum. “Bizler Aleviyiz” dedi yaşlı adam. “Ne var bunda?” dedim. “Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünniydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. “Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar” dedi.
Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı.
Kaynak: YaşarKemal’in 1996 senesinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan mülakatı.
*
Unutma ve dört elle sarıl! Kuvayı Milliye kadrosuyla kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyetinin temel yapısı adına koyduğu ilke ve inkılâplarıyla dünyada benzeri olmayan o büyük insan ebedi istiratgahı ANITKABİR’DEN ülkesini yönetmeyi sürdürmektedir.
*
Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.
Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek ve ATATÜRK ilke ve inkılâplarına sadık KURT gibi yetişmelerini sağlamak Eğitim Sistemimizde bir zorunluluk olmalıdır.

Mevt ve Ölüm

    “Mevt / Ölüm de hayât gibi mahlûk / yaratılmıştır. Hem bir nimettir.” diye anlatılıyor. Halbuki zâhiren  görünüşte mevt / ölüm; inhilal / çözülüp dağılmadır. Adem / yokluktur. Tefessüh / bozulmak ve çürümektir. Hayatın sönmesidir. Lezzetlerin yıkıcısıdır.

     Nimet oluşuna gelince denilmiştir ki: Mevt / ölüm; hayat vazifesi / hayât görevinden bir terhis, bir paydostur. Bir mekân / yer değiştirmedir. Vücudun değişikliğe mâruz kalmasıdır.

     Bâkî / ebedî ve dâimî olacak hayâta bir dâvettir. Bir mebde / başlangıçtır. Bâkî / devamlı bir hayâta atılan ilk adımdır.

     Nasıl ki, hayâtın dünyada başlaması; bir halk / yaratma ve takdir iledir. Hayâtın dünya’dan gitmesi de, yine bir halk / yaratma, takdir, hikmet / bir gaye ve tedbir / gelecek ve istikbal hesaba katıldığı içindir.

     Elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin; hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, berzah / kabir âleminde; şüphesiz gelecekteki bâkî hayâtının sünbül ve başağı olacaktır. Tıpkı, en basit hayât tabakası olan nebatî / bitkisel hayatın mevti / ölümünün; hayâttan daha muntazam bir sanat eseri olduğu gibi. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti / ölümü; tefessüh / çürümek ve dağılmak şeklinde göründüğü halde; aynı zamanda gayet muntazam kimyevî  muamele ve ölçülü maddî karışımlar ve hikmetli, zerre ile alâkalı teşekküllerden ibaret olan bir yoğrulmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümleri; zamanı gelince, sünbül ve başakların gelişip, gittikçe büyüyen hâlleriyle kendini gösterecektir.

     Demek çekirdeğin mevti, sünbül / başak ve tohumların bir süre sonra, görülecek olan hayâtlarının mebdei / başlangıcıdır. Belki de hayâtlarının aynı hükmünde; ölümleri de, hayâtları kadar mahlûk / yaratılmış olup, üstelik muntazam bir şekikde cereyan etmektedir.

     Hem canlı meyvelerin yahut hayvanların, insan midesinde ölümleri; insan hayâtına çıkmalarına sebep olduğundan -o mevt, onların hayâtından daha plânlı ve muntazam olduğu için- ölümün de mahlûk / yaratılmış olduğu kabul edilir..

     İşte en aşağı hayât tabakası olan nebât / bitki hayâtının mevti, böyle mahlûk / yaratılmış, hikmetli ve intizamlı olursa; hayât tabakasının en yükseği olan insan hayâtının başına gelen mevt / ölüm; elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin; hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, berzah / kabir âleminde, elbette bâkî bir hayatın çekirdeği olacaktır.

     Ölüm’ün ise, bir nimet olduğunun çok cihet ve yönleri vardır.

     Nitekim ağırlaşmış olan hayât vazife ve yükümlülüklerinden uzaklaştırıp, yüzde doksandokuz ahbâb ve sevdiklerimize kavuşmak için, berzah / kabir âlemi bir visal / kavuşma kapısı olduğundan, ölüm en büyük bir nimettir. Çünkü:

     Dar, sıkıntılı, dadağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs’atli / geniş, sürurlu / sevinçli, ızdırapsız, bâkî bir hayâta mazhar etmekte. Böylece Bâkî Mahbub / Sevgili  Yüce Allah’ın rahmet dairesine sokmaktadır.

     İhtiyarlık gibi, hayât şartlarını ağırlaştıran bir çok sebepler vardır ki, ölümü; hayâtın pek üstünde bir nimet olarak gösterir. Meselâ: Bizlere ızdırap veren, pek ihtiyar  babalarımız ve analarımız ile beraber; ceddimizin cedleri; o düşük sefaletli hâlleriyle, şimdi karşımızda bulunsalardı;

     Hayât’ın ne kadar büyük bir külfet,

     Mevt / Ölüm’ün ise, ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamış olurduk.

     Hem meselâ. Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin; kışın şiddetli meşakkatli ortamı içinde hayâtta kaldıkları takdirde, hayâtları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

     Uyku, özellikle musibete uğrayanlar, yaralılar, hastalar için, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir. Uykunun büyük kardeşi olan Ölüm de, musibetlere uğrayanlara ve intihara sevkeden belâlarla karşılaşanlar için, nimet ve rahmetten başka bir şey değildir.

     Fakat dalâlet ve sapıklık içinde olanlar için ölüm;   

     Hayat gibi, azâp içinde azâptır.

Defolu Sözler

            Son günlerde Türkiye siyasetinde yaşanan demokrasi ve hukuk dışı olaylar, hem ekonomimizi etkiliyor, hem de Türkiye, demokrat ülkeler ligindeki sıralamasında oldukça gerilere düşürülüyor. Bunu ülke olarak hak ediyor muyuz derseniz maalesef Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete hiç yakışmıyor. Hâlbuki yüz yıl öncesinden milletçe onun hedef gösterdiği: “Çağdaş Uygarlık Düzeyi Zirvesine” odaklansaydık bugün hem ülkemizin hem de dünyanın kaderi daha başka olurdu.

            Atatürk’ten sonraki Türk siyaseti maalesef günü kurtarma telaşına düştü ve daha fazla nasıl iktidarda kalırım, muhalefet olarak millete neler vaat edersem iktidara gelirim diye iktidarı ve muhalefetiyle hata üzerine hata yaptılar. Bu hatalar sadece basit hatalar olsa yine iyi. Türkiye’nin beka sorunuyla doğrudan ilgili hatalar zinciri oluşturdu ve bugün o zincirin halkalarından her biri milletimizi tehdit eden unsurlar olarak karşımızda duruyor.          Başbakan Özal’ın, 1980’li yıllarda dağdaki PKK’yı “üç beş çapulcu” diye hafife alması, bugün geldiğimiz noktada PKK’yı devlet kurma noktasına getirdi.

            Kuzey Irak’taki Peşmerge’ye bir Cumhuriyet Bayramında lahmacun yedirerek Türk toprakları üzerinden Suriye’nin kuzeyine geçmesini sağlayan devlet, bugün en fazla mücadelesini gene orada büyüyüp gelişen PYD/YPG ’ye karşı veriyor, ne garip değil mi?

            Birinci çözüm Süreci neticesinde Diyarbakır’da PKK tarafından kazılan hendeklerde çıkan çatışmalarda 800’ün üzerinde asker ve polisimizi şehit verdik. Allah ikincisinden milletimizi korusun.

            MHP lideri Devlet Bahçeli 50 bin kişinin katili Öcalan’ı TBMM de konuşmaya davet ediyor. Bu partinin kurucu Genel Başkanı merhum Alpaslan Türkeş, bu günleri yaşasaydı ne derdi çok merak ediyorum.

            Böylesi sözler ve hadiseler hiçbir hukuk devletinde kabul edilemez. Ama bizde üstelik birde “Devlet Aklı” olarak tanımlanıyor.

*

            İBB. Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olarak sahalara inmesi ve ardından tutuklanması, CHP’li olsun olmasın bütün muhalefeti ayağa kaldırdı. Özellikle son Maltepe mitingi, Türkiye muhalefeti olarak bu yönetimden memnun olmadığını, bir an önce erken seçime gidilmesinin işaretini verdi.

             CHP Lideri Özgür Özel bu süreci iyi yönetti ancak yazımızın başlığını oluşturan bazı defolu söz ve davranışlardan da kendisini alamadı. Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak “Hep Birlikte Türkiyeyiz” sloganı etrafında birleşmemiz, ayrılık tohumlarını hatırlatan etnik konuşmalardan vaz geçmemiz gerekirken sırf DEM Partilileri yanına çekmek için: “Bu vatanı Türkler ve Kürtler olarak birlikte kurtardık” sözünün söylenmesinin hiç te yeri ve gereği yoktu. Hatırlatmakta fayda var bu topraklar üzerinde çoğunluğu Türkler olmak üzere Kürtler haricinde diğer etnik kökenli vatandaşlarımız da var. Ama Anayasamızın 66. Maddesine göre: “MADDE 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Kökeni ne olursa olsun mecliste bu anayasa üzerine namusu ve şerefi üzerine yemin etmiş herkes bu maddeyi kabul etmiş sayılır.

            Biz Manda ve Himayeciliği 1919’un 11 Eylül’ünde Sivas Kongresiyle tarihe gömdük derken Sayın Özel,  İngiltere Başbakanı ve aynı zamanda İngiltere İşçi Partisi lideri Keir Starmer’a: “İBB Başkanı’nı alıp hapse koyuyorlar ve birlikte ses çıkarmıyoruz. Terk edilmişlik hissediyoruz. Bu nasıl dostluk, kardeşlik, demokrasiyi savunmak? Bizim kardeş partimiz İşçi Partisi ve demokrasinin beşiği İngiltere buna nasıl tepki göstermez gerçekten çok kırgınız.” Diyor.

            “Türkiye’de adalet yok ve adil değil. Aynı zamanda bağımsız da değil. Türkiye’de mahkemelerin bağımsız olduğunu söyleyemem. Halkın sadece yüzde 18’i bağımsız yargının olduğunu söylüyor. İmamoğlu aday olmasa böyle bir şey başına gelmeyecekti.” Açıklamaları doğrusu bizi şaşırtıyor. Bu sözler adata yabancı bir ülkenin Türkiye’ye müdahale etmesi için zemin hazırlıyor.

            Maksadımız muhalefete muhalefet yapmak değil tabi ki ancak, söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Bu ve bunun gibi sözler, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir partinin son genel başkanına hiç yakışmıyor.

“Zafer” Sizin / Hepimizin Partisi.

“Bayram bayram gibi olmalı!”

Bu yazıyı size yazıp yazmamak için “particilik taassubu” açısından çok tereddüt edip düşündüm ve nihayetinde görüşlerimi yazmaya ve de sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Malumunuz beni okuyacak ve değerlendirecek olanların ezici çoğunluğu Türk Milletine mensup… Ama dikkatli okuyacak olanların bir kısmı da Türk Milletine düşman olan cephenin mensupları! Hani “su uyur düşman uyumaz” misali…

Bizim de seslenişimiz bu sebeple sadece Türk Milletinedir.

Önümüzde duran bir gerçek var ki, o da Türk Milletinin siyasetten uzak olduğu ya da belli mihraklarca uzak tutulduğudur.

Bu nedenle Türk siyasetinin içinde Türk Milletinin evlatlarının bulunması gerekirken siyasetimiz maalesef etnik mikro milliyetçiler tarafından işgal edilmiştir.

Durumumuz öyle bir hale gelmiştir ki, Türk Milleti için iktidar ve muhalefet kanatlarında “bu millet”, “millet”, “aziz milletimiz” gibi isimlendirmeler yapılmaktadır. Yani adeta Türk Milletinin adı kendi yurdundan siyaset eliyle silinmek istenmektedir.

Başımızda olan dertleri saymayayım… Hepsini üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz.

Nihai sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, yurdumuz elimizden alınmak ve Türkiye Türksüzleştirilmek isteniliyor.

Halbuki Türkiye, Malazgirt’ten bu yana değil binlerce yıldan beri bir Türk vatanı! Onun için adı Türklerin ülkesi anlamına gelen “Türkiye”…

Şimdi bu ağır saldırıya karşı bizim yani Türk Milletinin stratejik bir davranışla karşılık vermesi gerekiyor. Bunu 19 Mayıs 1919’dan başlayarak Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk Milliyetçilerinin verdiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile neticelenen süreçte yaptık…

Yine aynı şeyi yaparak Atatürk’ün bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti devletini korumak ve Türk Milletini geleceğe güvenle taşımak zorundayız.

Uzun bir süredir bu sebeple Türk Milliyetçileri bir araya gelsin, Türk Milletine önderlik etsin diye arkadaşlarımla çabalıyoruz ve Atatürk’ü önder kabul etmiş Türk Milliyetçilerinin bir araya gelirlerse Türk Milletinin makus talihinin bir kez daha yenileceğini biliyoruz.

Bu nedenle gençler başta olmak üzere tüm kadınlarımızı, erkeklerimizi; Türkiye ve Türk Milleti için siyaset yapmaya davet ediyorum. Bu cendereden başka çıkış yolumuz yoktur. Ülkemizin sevk ve idaresi Türk Milletinin evlatları tarafından ele alınmalıdır.

Ben bu sebeplerle MHP, İYİ Parti ve şimdi de Zafer Partisi’nde siyaset yaptım ve yapmaya devam ediyorum.

Dün kendimi ve fikirlerimi eski partilerimde ifade edebilirken bunu bugün yalnızca Zafer Partisi’nde yapabiliyorum.

Zafer Partisi’nde kimse “Türk’üm”, “Türk Milletindenim”, “Atatürk’ün izindeyim”, “Türkiye Cumhuriyeti için düşünüyorum” dememe engel değil… Kimse Türkiye bölünsün, parçalansın, Türk Milleti dağılsın demiyor. Bebek katiline “beyefendi” ya da “kurucu önder” falan diyeni de göremezsiniz. Hiç bir Zafer Partilinin kafasında ülkenin aleyhine bir tilkilik de yok! Aksi olursa merak etmeyin ilk itiraz ederek meydan okuyacak olan insanlardan biriyim. Geçmişim bu örneklerle dolu!

Burada yani Zafer Partisi’nde olan insanlarımız arasındayken adeta kendinizi görüyor ve yabancılık hissetmiyorsunuz… Çünkü herkesin dili ve derdi aynı!

Bu günümüz Türkiye’sinde Türk Milleti için çok önemli bir fırsat… Bunun için Ümit Özdağ’a ve Zafer Partisini kuranlara bir Türk olarak ne kadar teşekkür etsem azdır.

Anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere Türk Milletinin temel stratejisi bir yerde ama doğru olan bir yerde toplanmak olmalıdır. Ancak bu ağır sorunları hep birlikte olarak böyle aşabiliriz.

Son yaşanan olaylar sebebiyle bunu görüyor ve daha iyi anlıyoruz!

Unutmayın dağınıklık Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olanların işine yarıyor.

Sık sık tekrar ettiğim gibi sizin de teklifleriniz var ise ben onları da dinlemeye, değerlendirmeye ve Türk Milleti ile paylaşmaya hazırım… Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’ninde bu düşünce de olduğunu biliyorum.

Türk Milliyetçileri, Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Ülkücüler gelin bir arada olalım eğer halen bir arada olmaya sıcak bakmıyorsak birlikte hareket etmeyi başaralım… Bir tek Türkiye var, bunu unutmayalım!

Ben bu nedenle sizleri Zafer Partisi’nde toplanmaya davet ediyorum. Gelin birlik olup bu oyunu bozalım. Biliyorum çok seversiniz ama ne olur mazeret ve bahane üretmeyelim. Çünkü vakit her geçen gün aleyhimize olmak üzere daralıyor.

Zafer Partisi sizin / hepimizin partisidir ve bir “toplanma otağı” misyonu üstlenmiştir.

Gelin beraber olalım ve tarih bizi kaybedenler hanesine değil Atatürk gibi başarıp “Zafer” kazananlar hanesine yazsın!

Benim bayramım Türk Milleti “Zafer” kazanınca!