-1.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 102

Prof. Dr. Kürşat Yıldırım’ın Eski Türk Târihi Külliyatı Cilt: 1

Ötüken Neşriyat’ın Târih Araştırmaları serisinden okuyucuya sunduğu 13,5 x 21 santim ölçülerinde 870 sayfalık eser, 4 cilt olması düşünülen külliyatın l. Cildidir.

Kitabın arka kapak yazısı:

Dünyânın dört bir yanında on milyonlarca kilometrekare toprağa yayılan, ana yurttan çıktıktan sonra gittiği yabancı yerleri yurt tutup Türkleştiren, bugünkü Türk varlığının mevcudiyetini sağlayan uzak atalarımızın devletçiliği Ötüken dediğimiz mukaddes merkezde başladı.

Türk milleti yaradılıştan gelen bazı özelliklere sâhiptir. Bunlardan en önemlisi yüksek askerlik ruhu ve devlet teşkilatçılığıdır. Bu yüzden, târihin en erken zamanlarından îtibâren Türkler yüksek medeniyetin temsilcileri hâline geldi. Milattan önceki çağlarda doğuda Hunlar ile başlayan Ötüken merkezli ‘devletli’ târihimiz, Uygurların 840 yılında dağılmalarının ardından son buldu. Türkler sonraki çağların da belirleyicisi oldular. Hâlihazırda yeryüzünde devletli veya devletsiz yaşayan bütün Türkler, işte o Ötüken’in mirasını taşımaktadır.

Prof. Dr. Kürşat Yıldırım’ın merhum Hocası Prof. Dr. Abdulkadir Donuk’a (1948-2022) ithaf ettiği Eski Türk Târihi serisinin Birinci Cildinde Hunlar (MÖ 209-MS 556), Xianbeiler, Tabgaçlar MÖ 121-MS 556, Juanjuanlar 402-552), Gök Türkler (552-744), Uygurlar (744-840) devletlerinin târihi hakkında bilgiler var. 795-815. Sayfalarda Kaynakça ve Dizin bilgileri yer alıyor.

İsimleri geçen 5 devlete âit 32 harita sayfalar arasında serpiştirilmiş. Yazar; târih görüşlerini, ilmî çerçevesindeki kaynak ve saha araştırmalarıyla ulaştığı bilgi ve yorumlarını sunuyor. Bunu yaparken siyâsî târihi bir bütün hâlinde, kronolojiye sâdık kalarak, başından sonuna kadar kesintisiz bir şekilde vermeyi hedeflemiştir. Ana kaynaklardaki cümleleri ve sözleri tam karşılığından ve bağlamından koparmadan olduğu gibi aktarmaya, târihî hakîkatleri aslını bozmadan sunmaya, sonrasında gerekiyorsa yorumlar yapmaya gayret etmiştir. Yazar akademik metot ve tekniklerden tâviz vermeden mümkün olduğunca genel târih okuyucusu tarafından da okunabilir, sistemli ve kategorik bilgi veren bir metin kaleme almaya; bilgiyi, Türk bakış açısı ve ruhuyla yoğurmaya teşebbüs etmiştir.

Yazar Prof. Dr. Yıldırım, Türk târihini kuru ve yavan bilgilerle değil Türklük ruh ve şuuruyla yazıyor. Bilinen hakîkatlerle birlikte, Çince, Rusça, Japonca, Moğolca ve Arapça bilmesinin sağladığı avantajla, bu dillerde yazılmış kaynaklardan elde ettiği bilgilerle birleştirerek okuyucuya suunuyor. Bilindiği gibi o dönemde Türkler târihi yapıyor fakat yazmıyordu. Bütün bilgiler târihin seyircisi ve kayıtçısı olan Çinlilere âit kaynaklarda bulunuyordu.

Türkiye’mizde yakın târihlere kadar Prof. unvanını alabilmek için Türkçe ile birlikte batı dillerinden birini bilmek gerekiyordu. Doğu dillerinin adı geçmiyordu. Bu sebeple, Çinlilerin elinde bulunan târihî kaynaklara inilemediğinden ulaşılabilen bilgiler yetersizdi. Kürşat Yıldırım bu fasit dâireyi kırıp zengin kaynaklara ulaşabilen önder târihçilerimizin arasında ve ön sıralarda yer almaktadır.

Prof. Yıldırım’ın eserinde Xianbeiler olarak anılan Türkler, Tabgaçların bir koludur.  Değişik kabilelerden bir topluluk meydana geldiği gibi, târihî süreç içerisinde farklı kabilelere ayrılmıştır. Ord. Dr. A. Zeki Velidi Togan’ın, 2. Baskısı 1970 yılında yapılan ‘Umumî Türk Târihine Giriş’ isimli kitabında Xianbeiler ismi geçmemektedir. Muhtemelen Siyenpiler olarak anılan topluluk içerisinde mütalâa edilmiştir. 

Xianbeiler, Genel Türk târihi araştırmalarındaki özel konumunun yanı sıra Türk târihinin derin kökeni içinde kendisinden önce ve sonra varlık göstermiş olan Türk halk ve toplulukları için önemli bir bağ görevi görmüştür. Kendilerinden bir önceki topluluk Doğu Hunlar, bir sonra gelen nesilleri ise Xianbei Tuobalardır. Bununla birlikte Xianbeiler, uzun süren Türk târihi araştırmalarıyla kazanılmış bilgilerle, varlıklarından haberdar olduğumuz topluluklarındandır.

Külliyatın son bölümünde 744-840 yılları arasında târih sahnesinde bulunan Uygurlar hakkında bilgiler vardır. (s: 677-793) Bölümün sonuna eklenen çizelgede Uygur Boy Beyi ve kağan olarak vazife gören 26 kişinin adı, unvanı ve hükümdarlık yıllarına âit bilgiler bulunmaktadır.

Kitabı oluşturan 794 sayfadaki bilgiler kitap, dergi ve makalelerden oluşan 368 kaynaktan faydalanılarak temin edilmiştir. Bu kaynakların 56 adedi, Kürşat Yıldırım’a âittir. Anlaşılan odur ki Prof. Yıldırım, velût bir yazardır. Gönül dolusu tebrikleri hak ediyor.

Prof. Dr. KÜRŞAT YILDIRIM:                   İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Genel Türk Târihi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir. 1982 yılında İstanbul’da doğmuştur. Karslı bir Karapapak (Terekeme) Türküdür. 2004 yılında Dokuz Eylül Üniversitesinde Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirmiştir. Yüksek lisans (2011) ve doktora (2015) çalışmalarını görev yaptığı anabilim dalında tamamlamıştır. 2009 yılında araştırma görevlisi, 2015 yılında yardımcı doçent doktor, 2017 yılında doçent doktor, 2023’te profesör doktor muştur. Çince, Rusça, Japonca, Moğolca, Arapça gibi diller için ilgili ülkelerde çalışmıştır. Türk dünyâsında sâha araştırmaları, Batı ve Doğu’daki büyük bilim merkezlerinde proje ve kütüphane çalışmaları yürütmüştür. Alanıyla ilgili yurt içi ve yurt dışında çok sayıda sempozyuma katılmış, kısa sürelerle misâfir öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Artık gelenek hâline gelen ‘Türk-Moğol  Çalıştayı’ serisini başlatmış ve ilk dördünü (2017, 2018, 2022, 2023) yıllarında sırasıyla Moğolistan ve Türkiye’de düzenlemiş ve bunların kitapları kendisinin editörlüğüyle yayımlamıştır. Üç milletlerarası sempozyumun yürütücülüğünü üstlenmiştir. 2016 yılında Shanghai International Studies University tarafından üç yıllığına ‘Şeref Üyesi’ olarak seçilmiştir. Kristal Lale Ödülleri kapsamında ‘Yılın Târihçisi’ (2018) ve Valeh Hacılar Vakfı’ndan verilen ‘Türk Dünyâsı’na hizmet Ödülü (2018) ödüllerine lâyık görülmüştür. 2022’de UNESCO International Institute for the Study of Nomadic Civilizations tarafından ‘Akademik Konsey Üyesi’ (Academic Council Member) seçilmiştir. 2022 yılında Türk Ocakları ‘Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü’ ile taltif edilmiştir. Moğolistan’da Türk târihine dâir arkeolojik kazı faaliyetlerinde ‘kazı başkanlığı’ görevini üstlenmiştir. Günümüze kadar Türk târihi sahasında yayımlamış 13 kitap, 2 kitap tercümesi, 9 kitap editörlüğü, bir kısmı SSCI-AHCI, ESCI, Scopus gibi indekslerce taranan 150’ye yakın makale, 10 bildiri kaleme almıştır. Türk Devletleri Târih Atlası (Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 2022) ve Türk Devletleri  Târih ve Kültür Atlası (Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 2022) adlı ülkemizde ilk kez hazırlanan iki atlasın editörlerindendir. Elinizdeki Eski Türk Târihi, Cilt 1’den önce Türk Târihi İçin Eski Çince-Türkçe Sözlük (Otopsi, İstanbul, 2010); Çin Kaynaklarında Türkistan Şehirleri (Ötüken, İstanbul, 2013); Rusya’daki Türkler (ortak yazarlı, Eskişehir Valiliği, İstanbul, 2015); Bozkırın Yitik Çocukları Juan-juan’lar (Yeditepe, İstanbul, 2015); Doğu Türkistan’ın Yer Adları (Kesit, İstanbul, 2015); Doğu Türkistan Seyahatnâmesi (ortak yazarlı, Bilge Oğuz, İstanbul, 2015); Doğu Türkistan’ın Doğu Türkistan’ın Târihî Coğrafyası (Ötüken, İstanbul, 2016; Bir Zamanlar Türk  İdiler Türk Kökenli Çin Âileleri (Ötüken, İstanbul, 2017) Hun Târihi (İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2020); Uygur Kağanlığı  (744-840) (Selenge, İstanbul, 2021); Çin Târihi (Ötüken, İstanbul, 2021) kitaplarını neşretmiştir. Prof. Dr. Kürşat Yıldırım, evli ve bir kız evlât babasıdır.    

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. 

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50      

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

BİLGE KAĞAN YAZITI

Bilge Kağan; Göktürkleri elli yıllık Çin esâretinden kurtararak ikinci defâ Gök-Türk      Hâkanlığı’nı kuran İlteriş Kutluk Kağanın büyük oğlu olarak 684 yılında doğdu. Babası Kutluk Kağan öldüğü zaman 8 yaşında, kardeşi Kültigin ise 7 yaşında idi.

Amcası Kapağan Kağan’ın tâlimatı ile 14 yaşında devlet hizmetine girdi. Vezir Tonyukuk kumandasındaki ordu ile savaşlara katıldı, zaferler elde etti.  Çinlilerle anlaşan Bayırkular’ın Kapağan Kağanı pusuya düşürerek öldürmeleri üzerine devletin yönetimini kardeşi ile birlikte üstlendi. Tonyukuk da onlara yardımcı oldu. İsyanlar bastırıldı, karışıklıklara son verildi.  Giriştiği bütün savaşları kazandı. Yurtsuz milleti yurtlu, fakir halkı zengin etti, devleti ve milleti için canla başla çalıştı.

725 yılında kayınpederi Tonyukuk, 731 yılında da 47 yaşında olan kardeşi prens Kültigin vefat etti. Bu iki Türk büyüğünün ölümü hâkanlıkta büyük boşluklar meydana getirdiği gibi, millet de, başta Bilge Han olmak üzere büyük üzüntü içine düştü. Orhun Kitâbeleri’nde bu husus: ‘Küçük kardeşim Kültigin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu, zamânın takdiri Tanrı’nındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır, kendimi bıraktım, gözden yaş akıtarak, gönülden feryad ederek yanıp yakıldım’ sözleriyle bengü taşlara yazıldı.

734 yılının yazında K’i-tan ve Tatabılara karşı Töngez Dağı’nda kazanılan savaş, Bilge Kağanın en son zaferi oldu. Bütün ömrünü milletinin birliği ve büyüklüğü için geçirmiş olan Bilge Kağan’ın 19’u kağan’dan sonraki devlet yöneticisi,  19’u da ‘kağan’ olmak üzere 38 senelik hizmeti vardır.

Çinlilerce aldatılan Buyruk-çor tarafından zehirlenmiş ve 25 Kasım 734 târihinde, milleti büyük bir yas içinde bırakarak 50 yaşında vefât etmiştir.

Adına oğlu tarafından Baykal Gölü’nün güneyinde, Orhun Nehri Vâdisinde, Koşo Tsaydam Gölü civârında Bilge Kağan Âbidesi diktirilmiştir. Âbideyi yeğeni Yol-lug Tigin kaleme almış ve 34 günde tamamlatmıştır.

Bilge Kağan, vatanını ve milletini seven bir hükümdardı. Dillere destan kahramanlığı ve ordu yöneticiliğindeki mahâreti ile zaferden zafere koştu.  

Bilge Kağan Yazıtı, hitap metni özelliğindedir. Hem maddî bakımdan, hem mânevî bakımdan bu yazıtlar birer âbidedir. Kül Tigin âbidesi, kağan olmasında ve devletin kuvvetlenmesinde birinci derecede rol oynamış bulunan kahraman kardeşine karşı Bilge Kağan’ın duyduğu minnet duygularının ve kendisini sanatkârane bir vecd ve coşkunluğun içine atan müthiş teessürün edebî bir metnidir.

Kül Tigin yazıtı düşük nitelikli kireç taşı veya mermerden yapılmış dört yüzlü tek parça büyük bir taştır. Taşın yüksekliği 3.75 metredir. Taşın doğu ve batı yüzleri dipte 1.32 metre, üstte ise 1.22 metre genişliğindedir. Yazıtın kuzey ve güney yüzlerinin eni de 46 ile 44 santimetredir.

Kül Tigin yazıtının bütün yüzleri 2.75 metre boyunda yazıtlarla kaplıdır. Batı yüzünde uzun bir Çince yazıt vardır. Yazıtın diğer yüzleri baştanbaşa Türkçe yazıtlarla doludur. Yazıtın doğu yüzünde 40 satır, güney ve kuzey yüzlerinde de 13’er satır vardır. Ayrıca, yazıtın kuzey ve doğu, güney ve doğu yüzleri ile güney ve batı yüzleri arasındaki kenar kısımlarında da küçük yazıtlar bulunmaktadır. Türkçe küçük bir yazıt da yazıtın batı yüzüne kazınmıştır.

Yazıtlardan cümleler:

Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir?

Ey Türk ulusu! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı’na, hür ve bağımsız ülkene karşı hatâ ettin, kötü duruma düşürdün.

Milletin adı, sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ve iki Şad ile ölesiye, bitesiye çalıştım…

Tanrı emrettiği için, ben başardığım için Türk milleti de kazandı. Ben erkek kardeşimle birlikte önderlik edip bu kadar çalışıp başarılı olmasaydık Türk milleti ölecekti, yok olacaktı. Türk beyleri böyle düşünün böyle bilin.

Bilge Kağan yazısını Yoluğ Tiğin olarak ben yazdım. Bunca yapıyı, resimleri ve heykeller, süslemeleri… Kağanın yeğeni Yoluğ Tiğin olarak ben bir ay dört gün oturup hepsini yazdım. 

Tonyukuk yazıtı 720 – 725 yılında yazılıp dikilmiş olan Orhun Yazıtları’nın ilkidir. Bilge Kağan yazıtı ile Kül Tigin yazıtının yaklaşık olarak 350 kilometre doğusunda yer alır.

Dört yönlü iki taş üzerinde yazılmıştır. Birinci taş üzerinde batı ve doğu yüzlerinde yedişer, güney yüzünde 10, kuzey yüzünde ise 11 satır olmak üzere toplam 35 satır yer almaktadır. İkinci taşın ise batı yüzünde 9, doğu yüzünde 8, güney yüzünde 6 ve kuzey yüzünde 4 olmak üzere toplam 27 satır vardır. İki taşın toplam satır sayısı 62’yi bulmaktadır. Yazıtı, Bilge Kağan dönemine kadar başkomutanlık ve vezirlik yapmış olan Tonyukuk dikmiştir. Metnin yazarı da yine Tonyukuk’tur.

Prof. Dr. ALİ AKAR: Sivas’ta doğdu. 1988 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Fâtih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra 1990’da Fâtih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünde açılan Araştırma Görevliliği imtihanını kazanarak üniversiteye geçti. Yüksek lisans çalışmasını Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yeni Türk Dili alanında (1992), doktorasını ise 1997 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eski Türk Dili Ana Bilim Dalında tamamladı.  Askerlik görevini, Kara Harp Okulunda yedek subay öğretim elemanı olarak yaptı (1999-2000). 2006’da doçent, 2011 yılında profesör oldu. Çalışma alanı yoğunlukla Türk dili târihi, târihî Türk lehçeleri, Oğuz grubu lehçeleri, Eski Anadolu Türkçesi, Türkiye diyalektolojisi ve Türkiye-Türk dünyâsı sosyal ve kültür ilişkileri olan Ali Akar’ın, millî ve milletlerarası dergilerde çok sayıda makalesi yayımlandı. Rusya, İsveç, Hollanda, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Moğolistan, Ukrayna, Romanya, Kosova, Mısır ve Suriye’de çeşitli ilmî toplantılarda bulundu. 2012 yılında Uppsala Üniversitesinde (İsveç) Türkiye’de diyalektoloji çalışmaları ve son dönem Türkoloji eğitimi konularında seminerler verdi. 2022-2024 yıllarında Özbekistan Semerkant Devlet Üniversitesinde Linguakültür, Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri, Türk Dili Târihi, Altayistike Giriş derslerini verdi. 2017’de Beşinci Türk Dünyâsı Ekonomi Forumunun ‘Türk Dünyâsına Hizmet Ödülü’’ne layık görüldü. 2018’de Kırgızistan K. Tınıstanov Adındaki Isık Köl Devlet Üniversitesi tarafından verilen ‘Manas’ın Mirasçıları: Türk Dünyâsı Kültürüne Hizmet Ödülü’ ile taltif edildi. 2019 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde, alanında en çok araştırma yapanlara verilen ‘Sosyal İlimler Ödülü’nü aldı. Evli ve iki evlât babası olan Ali Akar, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde görev yapmaktadır. Kitapları: Muğla Ağızları. Muğla 2004, Türk Dili Târihi. Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2005. Muğla ve Yöresi Ağızları, Ankara 2013. Gelibolulu ‘Mustafa Ali, Mirkâtü’l-Cihâd (Cihâdın Basamakları) Dil İncelemesi-Metin-Dizin. Ankara 2016. Nuri Yüce Armağanı. (Editör: Ali Akar), Ankara 2017. Türik Tilinin Tarihi. Eltanım Yayınları, Almatı 2017. Oğuzların Dili-Eski Anadolu Türkçesine Giriş. Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.              

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

İktidar Olmak İsteyenler Evliya Çelebi’yi Okumalı!

“Vakti zamanında her ne kadar İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkan adayları, Cumhurbaşkanı adayları okusun dedi isek te siz bugün onu iktidar adayları olarak anlayın!”

Bazıları onun yazdıklarını gerçeklere uygun bulmasa da ben Evliya Çelebi’ye ve onun “Seyahatname”sine çok önem veriyorum.  Kanaatimce onun eseri, her bir Türk evladı için “Türk Yurdu”nu tanımak bakımından emsalsizdir diye düşünüyorum. Okunmasını tavsiye etmeyenler belki Türk’e dair gerçeklerin bilinmesini istemeyenlerdir…

Evliya Çelebi, dönemin vakanüvisi olmak gereken bütün niteliklere fazlasıyla sahipti. O, sırasıyla kuyumcu çırağı, saray hizmetlisi, asker, diplomat, alim, müezzin, yazar, şarkıcı, müzisyen ve hepsinin ötesinde bir gezgindir.

“Taht odasında da handa da evindeki gibi rahattır. Sultanlarla ve kudretli paşalarla sıkı fıkı; şairlerin, dini otoritelerin ve abdalların dostu; sıradan askerlerin ve alelade işçilerin yoldaşı; İstanbul yaşamının türlü özelliklerine aşina; keskin gözleri her zaman ilginç manzara, tuhaf karakter, zevkli gezinti ya da panoramik görüntü arayışında; müzisyen kulağı sürekli sokak satıcılarının bağırtısında, bir derviş raksının akla takılan melodisinde, sarhoş bir denizcinin basit şarkısında; gelişmiş yemek zevki en hoş şarapların takibinde, hassas burnu İstanbul’un ahlaklı ve günahkar iş, ticaret ve yerel faaliyetlerinin kokusunda. Bundan dolayıdır ki; Evliya Çelebi İstanbul’un gezdiği tüm yerlerin sokak kültürü ve tarihinin seyyar ansiklopedisi oldu” diyor John Freely… Kim bu John Freely? Bizim halk olarak pek önemsemediğimiz ve doğru düzgün ne anlattığı üzerinde durmadığımız Evliya Çelebi’yi satır satır inceleyen bir ABD askeri ve 1960’lı yıllarda Türkiye’ye gelerek Boğaziçi Üniversitesi’nde astronomi ve bilim tarihi dersleri veren bir adam (!!!). Ama bu arada Evilya Çelebi’ye de, Türk toplumunu tanımak için bir göz atıveriyor (!)

Evliya Çelebi “Seyahatnamesi”nin ilk cildinde İstanbul’u yazıyor. Bugünkü deyimle İstanbul’un en ince detayına kadar adeta bir röntgenini hatta emarını çekmiş oluyor.

Yine bu John Freely, çok doğru bir tespitle “Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sini yazmasının üzerinden geçen, üçyüz yılı aşkın zaman içinde; çok şey oldu, ancak modern İstanbul’u, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u ile kıyasladığımda şehrin temel karakterinin değişmediğini gördüm. Yerel mimarinin büyük bölümüyle birlikte Osmanlı zamanının renkli kıyafetleri olmasa da, modern İstanbul’daki manzaralar, sesler ve kokular Evliya Çelebi’nin Seyahatname’de yazdıklarının hemen hemen aynısıdır.” diyor. Ben buna yüzde yüz katılıyor ve bunu sürekliliğini hiç yitirmeyen “İstanbul’un Ruhu” olarak tanımlıyorum.

Hatta buna, değişmeyen gerçekliği ifade eden bir kanıt olarakta “…sokaklarında açların bayıldığı, hastane kapılarında hastaların öldüğü, caddelerinde yoksulların dilendiği ve kuytu köşelerinde çocukların satıldığı bir şehirde yaşıyoruz. Ama olayları öylesine kanıksamışız ki; bakarız görmeyiz, görürüz anlamayız.” diye tam kırk iki yıl önce 13 Ocak 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde rahmetli İlhan Selçuk’un yazdıklarını da göstermek isterim. (Sizce bugün değişen bir şey var mı? Yönetmeye talip olanlar Türkiye’yi biliyor ve anlayabiliyor mu?)

Yani bu nadide şehirde (Türkiye’de) aradan yüzyıllar geçsede değişmeyen bir armoni var. İşte bunu yakalamak ve İstanbul’u (Türkiye’yi) tanıyarak bu şehirle (ülke ile) kucaklaşmak gerek.

Şimdi önümüzde yapılacak belki de kuvvetle muhtemel erken olacak olan seçimlere hazırlanan tüm muhalif partiler dediğim gibi Türk milleti ile kucaklaşmak zorunda!

Ancak dediğim gibi bunun için “İstanbul’un Ruhu”nu yakalamak gerek (Ben buna ‘Türk Ruhu’nu da yakalamak gerekir diye ekleme yapıyorum)… Ben bu ruhun, Evliya Çelebi’nin yazdıklarında gizli olduğunu düşünüyor ve iktidar adaylarını Evliya Çelebi’nin yazdıklarını anlamaya davet ediyorum.

Yine Evliya Çelebi’den iktidar adaylarına bir hadise nakledeyim; İstanbul’un fethi tamamlanıp çatışmalar bittikten sonra Fatih Sultan Mehmet Hanı’ın, askerlerine Okmeydanı’nda kendisinin de bizzat hizmet etmek sureti ile tuz, ekmek ve yemek dağıtarak hizmet ettiğini, yemekten sonra da ulemanın mübarek ellerine ibrikten su dökerek yıkadığını ve üç gün üç gece bu işleri yaparak nefsini kırdığını anlatır. İşte bu da İstanbul’u fetheden ve bugüne kadar yaşatan ruh!

Son örneğimizde İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazından olsun: “Müminler, Ahzab Suresi’ni yüksek sesle okuyan müezzinler tarafından namaza çağrıldı. Sonra Akşemseddin ve Karaşemseddin kalktılar, sultanın iki koluna girdiler; Akşemseddin kendi sarığını sultanın başına koyup bu sarığa siyah ve beyaz renkte iki turna tüyü iliştirerek eline de çıplak bir kılıç tutuşturdu. Böylece mimbere çıkan Fatih, davudi sesiyle “Elhamdülillahi Rabbilalemin” deyince bütün Müslüman gaziler ellerini havaya kaldırıp, bir sevinç çığlığı attılar. Fatih hutbeyi okudu ve inince imamlığa devam etmesi için hocası Akşemseddin’i davet etti”

Tekrar ediyorum, bence herkesin Evliya Çelebi’yi okuması ve ondan sonra gittiği, gezdiği, yaşadığı yerlere bir kez daha dikkatlice bakması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin ben Budin’i (Budapeşte – Macaristan) Evliya Çelebi’nin yazdıklarını bilmeden görseydim; Budin’in ne kadar Türk olduğunu anlayamaz ve halen bizim için orada bekleyen ve Allah’ın hikmeti ile yerinden oynatılamayan Gül Baba’nın ne ile görevlendirildiğini hissedemezdim!

Tabii onu okumak ve anlamak görevi de, ilk önce halka hizmete talip olmuş iktidar adaylarına düşüyor. Garip bir seçmenin tavsiyesidir, arz ola!..

Kendin Ol!

Türk Milleti; gerçekleri görmek, anlamak, uyanmak ve bu nedenle engin tarihinin süzgecinden geçmek zorundadır. Kendimiz olabilirsek, kendimize güvenle köklerimize dönebilirsek, şahsi çıkarlardan uzak yüksek karakterli düşünebilirsek ve bu anlayışla yönetimlerimizi oluşturabilirsek, süper güçlere karşı milli saygınlığımızı, milli çıkarlarımızı koruyabiliriz.
*
Unutmayalım, bu ülkeyi kuran ve gençliğine teslim eden iradeden daha akıllı değiliz. O kurucu iradeye karşı daha şeytan olanlarımız vardır ama şeytandır. Bu bağlamda, Yasama-Yürütme- Yargı erglerinin öncülüğünde hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik parlamenter rejim aynı zamanda şeytanlara fırsat tanımayan ve gerektiğinde yargılayan rejimdir, vazgeçilemezdir
*
Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;
Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;
Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;
Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;
İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;
Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir duruş almışsa;
İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık… Oradadır düzgün inanç
*
Türkler Dünya yaşam süresince diğer tüm milletlerden farklı olmuşlardır.
Yaşamları, giyimleri, kültürleriyle gittikleri yerlere yenilik, adalet hak hukuk ve kadına saygı geleneğini götürmüşlerdir.
Türk Kadını cesur ve mert oluşuyla aynı erkek gibi savaş meydanlarında savaşmıştır.
Türk Kadını aynı zamanda güzelliği ve zarafetiyle yine Dünyanın en güzel kadınları arasında yerini almıştır.
Türkler, kimseye hiçbir ayrımcılık yapmadan, başka milletten, dinden veya mezhepten insanlarla her zaman barış, huzur, güven ve uyum içinde yaşamayı bilmişlerdir.
*
İşte tarih boyunca Türk Devletleri ve Türkler hakkında söylenmiş sözlerden bir derleme…

  • Ne mutlu Türk’üm diyene! (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır! (Mithat Cemal Kuntay)
  • Biz Türk milleti temiz bir milletiz. Biat nedir asla bilmeyiz. Bundan dolayı Tanrı bizi aziz kılmıştır. (Alparslan)
  • Siz çoksunuz biz Türk! (Bilge Kağan)
  • Bayrak, bir ulusun onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. (Mustafa Kemal Atatürk)
  • Ey Türk, titre ve kendine dön! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, kim bozabilir senin ilini ve töreni! (Bilge Kağan)
  • Bana Türklerden Kurulu bir ordu verin, dünyayı rehin alayım. (Napolyon)
  • On ulusun on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk’e bedel olamaz. (Charles Mcfarlane)
  • Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri ise Türkler. (Albert Sorel)
  • Kılıcı eşsiz bir maharetle kullanan Türkler, mağlup ettiği insanların yarasını sarmakta da bir o kadar ustadır. (George Gordon Byron)
  • Türkler ölmeyi iyi bilirler. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübe sahibiyim. (Montecucco)
  • Türkler devlet yıkmakta ve kurmakta en iyi üstatlardır. (Joseph Von Hammer-Purgstall)
  • Irk ve millet olarak Türkler, geniş imparatorlukla içerisinde yaşayan kavimlerin en asilidir. (Alphonse de Lamartine)
  • Eğer Türkleri tanımış olsaydınız hayran olurdunuz. (Sir Mark Skyes)
  • Türk milletinin yaratılış nedeni cihana hâkim olmasıdır. (Hacı Bektaş Veli)
  • Benden eyerimi isteyiniz vereyim, atımı isteyiniz vereyim fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin veremem. (Mete Han)
  • Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan… (Ziya Gökalp)
  • Vatan için ölmek de var, fakat borcun yaşamaktır. (Tevfik Fikret)
  • Türk korkmaz korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. (Semamae İbni Eşref)
  • Adolf Hitler Kumandanlarından biri Adolf Hitler’e sorar: -Türklere neden saldırmıyoruz?- Bu soru üzerine Hitler: Türkler öyle bir millettir ki, eğer saldırırsak tamamını yok etmemiz gerekir… Yoksa bir tane bile hayatta bırakırsak, yeni bir devlet kurar ve intikamını alır demiştir.
  • Türk milleti iki bin yıldır profesyonel askerdir. Türklerin mesleği askerliktir. (Donaldson)
  • Dünyada Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. (Hamilton)
  • Türklerle dost ol ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Türkler az söylerler çok iş yaparlar. (Abraham Lincoln)
  • Türkler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir millettir. (Enes Bin Malik)
  • Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar. (Andreas Phitiades)
  • Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız. Yalnız ona iyi bir komutan gerektir. (Mulman)
  • Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. (Lady Mary Wortley Montagu)
  • Türk, asillerin asilidir. Yapmacık olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. (Pierre Loti)
  • Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. (Albert Einstein)
  • Türkler Asya’nın güçlü ulusudur. (Albert Sorel)
  • Çanakkale’de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim. (Sir Julien Corbet)
  • Türk’ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk’ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez. (Decamps – Fransız ressam)
  • Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez. (Baron Büsbek)
  • Türkler’in doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir. (Charles Macfarlene)
  • Türklerle dost ol, ama düşman olma. (Gianni de Michelis)
  • Tarih, Türkler‘den çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler var ki bunlar medeniyetin birer ziynetidir. (Alman tarihçi Hammer)
  • Türkler’in Avrupa dengesi için gerekli bir unsur oldukları kesindir. (Lord Beaconsfield)
  • Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk’ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır. (Lord Byron)

Konudan Konuya  (50)

– Hayvanların sîretleri / hâl ve gidişâtları, huy ve amelleri / fiil ve hareketleri ile sûretleri / dış görünüşleri, bedenleri  ve şekilleri hakkında şöyle bir düşünecek olursak; görünüşleri ile hâl ve tavırları arasında tam bir uyum içinde olduklarını müşahede eder, farkına varırız. At bedeninde Arslan ruhu olsaydı, zapturapta alabilir, üstüne semer vurup binebilir, istediğimiz yöne çekip götürebilir miydik? Koyun ve Keçi’lerin yüzlerindeki o mûnislik / cana yakın, uysal ve sevimlilik hâlleri olmasaydı; istediğimiz gibi, onları evirip çevirebilir miydik? Öküzlere; insana uyması gerektiği ilham edilmeseydi; küçük bir çocuk koca öküzün kulağından tutup, elindeki çubukla da vurarak onu emrine râm edebilir, o yana bu yana doğru sevk edebilir miydi? Demek ki, Arslan’a Arslan rûhu, Tilkiye Tilki rûhu, At’a At rûhu çok müsait ve uygundur. Velhasıl, her beden ve surete en uygun siret, huy ve hâl verilmiş. Beden / suret ve siret / huy ve davranış özellikleri her yaratılanda gözetilmiştir. Acaba At, Koyun ve Keçi gibi hayvanlara Arslan ruhu verilseydi insan nasıl da çaresiz kalırdı? Veya Arslan, Kaplan gibi hayvanlar; uysal ve yumuşak huyluluk gibi vasıflarla donatılmış olsalardı; nasıl gülünç durumlar sergileneceğini varın bir de sizler düşünün. Anlaşılan odur ki, suretler ve siretler arasında tam bir uyum ve gereklilik vardır. Böylece İlahî bir hikmetin / gaye ve amacın her şeyde gözetildiğini, çok âşikâr bir yaratılış icabı olarak görmekteyiz.

– “Niye dersini çalışmadın?” “Arkadaşım da, çalışmadığı için!” “Niye ahlâksızlık yapıyorsun?” “O da yapıyor!” Halbuki her koyun, kendi bacağından asılır. Kaldı ki, sûi misal / kötü örnek; misal olmaz, örnek olarak alınmaz.

– Ayakkabısı eski ve altı parçalanmış biri, bu hâlinden ötürü üzgün olarak yolda yürürken; bir de ne görsün; karşıdan gelen bastonlu adamın bir ayağı yok! Hemen kendine gelerek: “Ben niye üzülüyorum ki, der. Adamın bir ayağı yok! Ben ise iki ayağım da sağlam olduğu halde, ayakkabım eski diye bunu mes’ele yapıyorum!”

– “Fakirim!” diyen birine “Hayır değilsin!” diyerek biri karşı çıkar! Kendisine tuhaf tuhaf bakan fakire adam sorar: “Bir gözünü bana kaça satarsın?” Fakir sükut eder cevap veremez! Adam “Bir gözüne bile fiyat biçemiyor, bir de fakirim diyorsun!” diyerek, fakirin şaşkın bakışları arasında oradan uzaklaşır.

– Her şeyin hareket gücü beyin sanılır ve beyinden bilinir. Elektrikle çalışan âlet ve makinelerin de beyni hükmünde harekete geçirici merkezleri var. Fakat elektrik kesilince, tüm donanımıyla makine stop eder, durur. Âdeta dona kalır! Aynen bunun gibi, insandaki beyin de, ruh çıkınca, bir şeye yaramıyor. İnsanın hiçbir uzvu harekete geçemiyor! Evet, makineler için elektrik neyse, insan bedeni için de ruh odur.

– Bazıları “Ben gördüğüme inanırım.” diyerek bilgiçlik taslar! Masanın üstünde kıpır kıpır hareket halinde olan milyarlarca mikropları görebiliyor muyuz? Havadaki her sesi işitiyor, radyo ve televizyon dalgalarına bakabiliyor muyuz? Atmosferimizde her yeri kaplayan havayı müşahede edebiliyor muyuz? Şayet mikroskop icat edilmemiş olsaydı, mikropların varlığını kolay kolay kabul etmezdik! Demek ki, görmemek ve işitmemek olmadıklarına delil değil. Aslında görmediklerimiz gördüklerimizden, duymadıklarımız duyduklarımızdan daha fazla.

– Rast gele birinden gelen mektup mu?

Yoksa, mevki makam sahibi birinden gelen mektup mu? Daha heyecanlı bir şekilde kendini okutur?

Üstelik bu mektup:

Kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah’tan gelen, Kur’an-ı Kerîm denen İlahî mesajlar yüklü mukaddes, azîz ve eşsiz bir mektup ise mi, kendisini daha büyük bir merak ve istekle okutur? Karar sizin.

Alkışı İlk Bırakan Sen Olma!

Sözüm meclisten dışarı, otoriter rejimlerde sıkça rastlanan bir davranış var. Otoriter rejim otoriter bir lider gerektirir, tabiatıyla. Otoriter liderin de bir partisi; öl deyince ölen, vur deyince vuran bendeleri ve parti üyeleri olsa gerek. O yarı tapınma hâlini 1980 yılı haziranında, İran’da görmüştüm. Rejim yeni değişmişti ve sıkça Humeyni mitingleri yapılıyordu. Tebriz’de koca bir meydan dolmuştu ve militanlar, “Öl de ölelim, vur de vuralım Humeyni!” diye bir ağızdan haykırıyordu.  

Bu hâli zaman zaman televizyonlardaki Kuzey Kore Komünist Partisi toplantılarında izliyoruz.  O biraz bizim Çiftlik Bank başkanına benzeyen liderleri Kim Jong-Un konuşurken bütün parti ayakta ve durmaksızın alkışlıyor. Bunu nasıl başarıyorlar anlayamıyorum. Lider konuşuyor, onlar, hepsi birden, şiddetle, gürültüyle alkışlıyor. Ne dediğini nasıl duyuyor, o gürültüde nasıl anlıyorlar. Ama galiba ne dediği önemli değil. Dediklerinin vardır bir hikmeti ve ne derse desin alkışlanacak şeylerdir muhakkak! 

Alkışa başlamak ve durmak 

 Ayakta sürekli alkışlamanın bir problemi daha var. Alkışa ne zaman başlayıp ne zaman duracaklarını kim tayin ediyor? Yanlış anlamayın, adamın günahını almayalım; büyük harfle “Kim tayin ediyor” demedim, Türkçedeki soru edatı ile “kim” diye sordum. 

Derken Harari’nin Nexus’unda okuduğum bir pasaj geldi aklıma. Harari de Soljenitzin’in Gulag’ından almış. Stalin’in yüzbinleri katlettiği dönem. İnsanlar ismini ağızlarına almaktan korkuyor. Kendilerini cesur hissettikleri nadir zamanlarda, “Bıyıklı Adam” diyorlar. Solzhenitsyn anlatıyor: 

1930’ların sonunda, Stalinist Büyük Terör’ün doruk noktasında, Moskova’da bir bölge parti konferansında yaşananları anlatırlar. Stalin’e sayglarını belirtmeleri için çağrı yapılmış.Dikkatle izlendiklerini elbette bilen dinleyiciler alkışlamaya başladı. Beş dakikalık alkıştan sonra, “avuç içleri acımaya başlamıştı ve kaldırılan kollar ağrıyordu. Ve yaşlılar yorgunluktan nefes nefese kalmıştı… Ancak ilk durmaya kim cesaret edebilirdi ki?” Soljenitsin, “NKVD adamlarının salonda durup alkışladığını ve ilk kimin bırakacağını görmek için izlediğini” anlatıyor! Altı dakika, sonra sekiz, sonra on dakika boyunca devam etti. ‘Kalp krizinden bayılana kadar duramadılar! … Yüzlerinde yapmacık bir coşkuyla, zayıf bir umutla birbirlerine bakan bölge liderleri, durdukları yerde düşene kadar alkışlamaya devam edeceklerdi.’

Hasburg’un şapkası

“Nihayet, on bir dakika sonra, bir kâğıt fabrikasının müdürü hayatını ellerinin arasına aldı, alkışlamayı bıraktı ve oturdu. Diğer herkes de hemen alkışlamayı bıraktı ve oturdu. O gece gizli polis onu tutukladı ve on yıllığına Gulag’a gönderdi. ‘Sorgucusu ona şunu hatırlattı: Sakın alkışlamayı bırakan ilk kişi olma!’

Hatırlamamıştım, şimdi fark ettim. Verdiğim örnek parti toplantısında konuşan lideri ayakta alkışlamaya tam benzemiyor. Gerçi ayakta ve alkışlanıyor ama lider orada değil. Sadece ona saygı için çağrı yapılmış. Hani Wilhelm Tell’in (Giyom Tell’in) valinin şapkası hikâyesine benziyor. Bize İsviçre’nin bağımsızlık mücadelesini başlatan olay diye ilkokulda okutmuşlardı. Bilmem hâlâ okutuluyor mu? Habsburgların otoriter valisi, şehrin meydanında bir direğe şapkasını asar ve her gelen geçenin şapkayı selamlamasını emreder. Tell, bu emirden habersiz bir köylüdür. Şapkayı selamlamaz ve polisçe yakalanır. Yargılanır ve acı bir cezaya çarptırılır. Birlikte şehre getirdiği küçük kızı, şu kadar adım ötede, başında bir elma ile hedef duracak ve Tell, o elmayı vurursa affedilecektir. Tell, her İsviçreli gibi yaman bir askerdir. İsviçreliler bugün de öyle olmalılar. 

Hangi kışla?

On yıllar önce birkaç gün kaldığım Zürih’te, liseler arası atıcılık yarışması vardı. Şehirden ayrılıp iki hafta sonra geri geldiğimde bu defa her yer ortaokullar arası atıcılık yarışması afişleriyle doluydu. Bir akşam otelin yolunu şaşırdım ve bir yerliye danıştım. Otelim kışlanın yanındaydı. Onu söyledim. Adam “Hangi kışla?” dedi. Zürih kışla doluydu. İşte o barış ülkesi, tarafsız İsveç’in barışının ve tarafsızlığının sırrı. 

Giyom Tell her İsviçreli gibi yaman bir asker ve atıcıdır. Babasının hata yapmayacağından emin kız çocuğu, başında elma ile  gözünü kırpmadan gülümseyerek ona bakarken ok uçar ve elmayı tam ortasından vurur, deler, geçer. 

Bu yazı da şuur akımı roman gibi oldu. 

Neyse siz siz olun, sözlerimi ciddiye alın. Eğer bir gün yolunuz Kuzey Kore’ye düşer ve kendinizi Kim Jong-Un’un toplantısında bulursanız alkışı ilk bırakan olmayın. Ne dediğini anlasanız da anlamasanız da ayağa kalkın ve alkışlayın. Diğerleri ne dediğini bilerek mi alkışlıyor sanıyorsunuz?

Suriye’de Zafer Kazananlar Türkiye’ye Dost mu?

Suriye’de Baas rejiminin yıkılması ve Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçmasıyla “Türkiye bir zafer kazanmış gibi” sevinenler var.  Bunlar sadece muhalif güçlerin başını çeken HTŞ (Heyet Tahrir Şam) ile ideolojik bağı olanlar olsaydı bunu anlayabilirdik. Malum HTŞ, El-Kaide kökenli selefi cihatçı gruplardan oluşan bir örgüt. HTŞ lideri Colani 2016’da El Kaide ile bağlarını kopardığını duyurmuş olsa da örgütün genetik kodları böyle.

HTŞ lideri Colani, Nisan 2023’te yayınlanan bir videosunda, “Genel ahlak kurallarını ihlal eden kişilerin hesaba çekilmesi konusunda İçişleri Bakanlığı’nda din adamlarının ve mollaların yöneteceği ahlak polisi olacak sözleri etmişti. İran’daki ahlak polisi uygulamasının yarattığı toplumsal sıkıntıları hatırlayınız.

Fakat milliyetçi, yerli ve milli olduğunu söyleyen bazılarının da zafer sevinci yaşayanlara katıldığını görünce, Suriye’de olanları ve muhtemel gelişmeleri bir kere daha değerlendirmek gerekiyor.

HTŞ İdlip’ten çıkıp, Halep, Hama, Humus, Şam ve Dara’yı ele geçirdi. Suriye’nin üç hafta öncesine kadar Esad’ın hakim olduğu bölgeyi yönetmeye başladı. HTŞ resmen Türkiye’nin ve Batı’nın terör örgütü saydığı bir organizasyon.

Ancak ABD ve İsrail ile Türkiye HTŞ’nin iktidara gelmesini destekledi. İsrail, Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a vurarak, İran’a yönelik suikastlar yaparak İran’ı devreden çıkarttı. ABD Ukrayna’yı kullanıp, Rusya’yı zayıflatarak ve Rusya ile anlaşıp, sessizce çekilmesini sağlayarak, hiç çatışmasız bir şekilde HTŞ’ye iktidar yolunu açtı. Türkiye bu iki devlet ve HTŞ iletişiminde yardımcı oldu.

Kısa süre önce bile, gücüyle ülkesi içindeki ve dışındaki düşmanlarını korkutan, üç yıl önce seçimden %95 oyla yeniden seçilmiş olan Beşar Esad, 2016’da yendiği HTŞ’nin yeni saldırıları karşısında hiç direnemedi. Bu olanlar tesadüf değildi.

*********************************

HTŞ’yi Kontrol Etmek Mümkün mü?

Türkiye’nin MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın, HTŞ Başkanı Colani’nin kullandığı araç içindeki görüntüleri, Şam Büyükelçiliğimizin tekrar aktive edilmesi Türkiye’nin HTŞ yönetimini meşru gördüğünün ve iyi ilişkiler içinde olduğununişaretleri.

Elbette, Türkiye’nin HTŞ’yi etkileyici bir konumda olması olumludur.

HTŞ’nin kazandığı zafer her ne kadar ABD/ İsrail ve Türkiye desteği ile mümkün olsa da bu tür örgütlerin üzerindeki etkinliğin sürdürülebilir olup olmadığı önceden belli olmuyor.

Bu yüzden İsrail bir yandan Golan Tepeleri ile Suriye’nin güneyinden Şam’a 15 km kalana kadar kısmını işgal etti. Daha da önemlisi Esad’ın bıraktığı Suriye devletinin askeri altyapısını ve kritik devlet dairelerinin hemen hepsini imha etti.

Yani İsrail HTŞ’yi bu aşamaya kadar desteklemesine rağmen, yarın kendisine karşı savaşma ihtimali gördüğü için, yeni Suriye devletinin silah gücünü eline geçirmesine izin vermedi. Devlet yapısını uzun süre düzgün çalışamaz hale getirdi.

Çünkü İsrail, yeni Suriye’nin kendisi için muhtemel bir risk oluşturmaması için zayıf bir yapıda kalmasını istiyor.

Zaferin gerçek sahibi ABD/ İsrail olup, bu iki oyun kurucu için HTŞ bugün için kullanışlı bir aparattır.

****

İsrail’in duyduğu endişeyi Türkiye’de duymalı mı? Yani HTŞ bugün için Türkiye desteğinden mutlu olsa da gelecekte aynı dostane ilişki devam eder mi?

HTŞ’nin ülke yönetimini, sivil siyasi kuruluşların katılımına açması ve parçalanmış egemenlikleri birleştirerek “demokratik bir Suriye” yaratması istenen bir şey. Ama bu ütopyaya erişmek son derece zor.

Çoğu uzman HTŞ’nin, tıpkı Esad yönetimi gibi, iktidarı otoriter yöntemlerle elinde toplayabileceği kaygılarını taşıyor.

HTŞ ilk iktidar sınavını yaklaşık 4 milyon insanın yaşadığı İdlip’te vermişti. İdlip’deki kamu hizmetlerini sağlarken, şeriat ilkelerini takip eden bir dini konsey de yönetime katılıyordu. Yönetimi sırasında yoğun baskıların ve siyasi muhaliflerin hapse atılmasının da söz konusu olduğu söyleniyordu.

Yeni Suriye yönetiminin “Taliban modelini izleyebileceği” ve bağnaz bir şeriat yorumuyla yönetilen otoriter bir İslam devleti kurabilecekleri” yönünde tahminler var.

Bu durumda yeni yönetim de kendi halkına zulmederse Türkiye HTŞ ile iyi ilişkiler içinde kalacak mıdır?

“Dış ilişkilerde, muhatap devletin içişleri nasıl olursa olsun, ülkemizin yüksek çıkarları önemlidir” denebilir.

Peki, o zaman Devrik Başkan Esad ile ilişkileri niye bozduk? “Esad’ın zalim bir diktatör olmasını” bahane etmedik mi? (Aslında “dostum Esad” döneminde de Esad aynı zalim diktatördü.)

Olsun belki de “dün dündür bugün bugündür” der ve HTŞ’ye özel bir uygulama da yapabiliriz.

Çünkü Türkiye’yi yönetenlerin zihin kodlarında da siyasal İslamcı ve mezhepçi DNA’lar olduğunu söyleyebiliriz.

*********************************

PYD/YPG/SDG Nedir?

Suriye’nin kuzey doğusunda (Fırat’ın doğusunda) kalan petrol zengini bölgede, ABD’nin desteklediği PYD/YPG/SDG hakim. Bu üç harfli örgütler bazen karıştırılıyor, bu yüzden bir açıklama yapalım:

Suriye’deki PKK’lıların oluşturduğu PYD/YPG aslında aynı örgütün parçaları.  Demokratik Birlik Partisi (PYD) Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından “PKK/KCK terör örgütünün Suriye uzantısı olan bir terör örgütü” olarak tanımlanıyor.

YPG ise PYD’nin silahlı kanadına verilen isim.  YPG “Kuzey Suriye’de ilan edilen “Rojava öz yönetimindeki” kantonların güvenliğinden ve toprak savunmasından sorumlu” olduğu iddiasında.

SDG ismi nereden çıktı? Dönemin ABD’li özel kuvvetler komutanının ifadesine göre, “Türkler, YPG’nin PKK ile aynı olduğunu söylüyor ve ‘Benim terörist bir düşmanımla muhatap oluyorsunuz, bunu müttefik olarak nasıl yapabilirsiniz’ diyordu. Biz de bunun üzerine onlara (YPG) isimlerini değiştirmeleri gerektiğini söyledik. ‘Suriye Demokratik Güçleri’ olduğunu ilan ettiler. Adlarının ortasına ‘demokratik’ ifadesini koymaları zekice bir hamle oldu.”

Türkiye’ye göre SDG, PYD ve YPG’nin bir uzantısı. Ancak SDG’yi Ankara dışında terör örgütü olarak gören ülke yok.

Özetle, PYD/YPG/SDG örgütleri PKK/KCK terör örgütünün Suriye uzantısı olup, ABD ve İsrail’in himaye ettiği ve Suriye operasyonun uygulanmasında çok kullanışlı bir aparattır.

Türkiye için asıl risk bu örgüte kurdurulacak bağımsız veya federe bir devlet yapılanmasının gerçekleşmesidir. Bu devlet kuruluşu tamamlanırsa İsrail ile komşu olduğumuzu farz edebiliriz.

Eğitimde Yapay Zekâ Devrimi mi?

Aklımda evirip çevirip durduğum iki konu vardı. Biri, okuyucularıma da sıkça anlattığım yapay zekâ. Diğeri ilk okuduğumdan beri aklıma takılan ve eğitimcilerin “Bloom’un iki sigması” dedikleri deneyin çarpıcı sonucu. 

Eylül’den beri yine kafamda ve dost meclislerinde bu iki meseleyi bir araya getirip “acaba” başlıklı konuşmalar yapıyordum. Acaba, yapay zekâ kullanılarak, Bloom’un iki sigmasını yakalayabilir miyiz?

İki sigma ne? Eğitim biliminin önde gelenlerinden Benjamin Bloom, bir sınıfta verilen eğitimle, aynı eğitimin aynı düzeyde çocuklara teke tek verilmesi arasındaki farkı ölçüyor. Neyin farkını? Ders sonunda öğrencilerin konuya hâkimiyetleri arasındaki farkı. Çarpıcı ve düşündürücü sonuç şu: Sınıfta öğrenenlerin başarı eğrisiyle teke tek öğrenenlerin başarı eğrisi arasında iki standart sapma fark var. Standart sapma Yunan alfabesindeki sigma harfiyle gösterildiği için bu buluşa Bloom’un İki Sigması deniyor. 

Deha fabrikası

Ne demektir iki sigma fark? Başarıyı değil de çocukların zekâ bölümlerini yani IQ’larını ölçüyor olsaydık, mesela sınıftaki çocuklar 100 yani orta zekâ seviyesinde olsalardı teke-tek öğrencileri iki sigma daha ileri zekâlı, 130 IQ’lu, yani üstün zekâlı gibi öğreneceklerdi. Bloom’un tavsiyesini uygula ve kendi dâhilerini kendin yarat! 

Uzaktan eğitimin, özellikle pandemiden sonra başını alıp gittiği günümüzde şu tartışma yaygındır: Uzaktan eğitim, sınıfta yüz yüze eğitimin sonuçlarını alabilir mi? Çok değişkenli bir mesele… Yüz yüze eğitim herhâlde daha iyidir ama siz Türkiye’nin her tarafından, hatta dünyanın her tarafından bulup ders verdirdiğiniz hocaları yerel sınıfa getirebilir misiniz? Sınıfta verilen dersi tekrar edebilmek için video kaydına mı almalı? Hâlbuki uzaktan eğitim zaten video ile yapılıyor. Öğrenciler dersi zamandan bağımsız olarak izleyebiliyor. Hatta tekrar tekrar izleyebiliyor. Bütün bunlara rağmen aynı hocayı, aynı öğrencilerin bulunduğu sınıfa sokabilirseniz, hiç olmazsa bir ders için yüz yüze eğitimde muhtemelen daha iyi sonuç alırsınız. 

Bire bir imkânsızdı

Bloom’unki yüz yüzenin ötesinde. Teke tek eğitim diyor. Sıralamayı “uzaktan- yüz yüze- teke tek” diye yapıyorum. Gördüğünüz gibi teke tek, yüz yüzeyi açık farkla, iki standart sapma farkla geçiyor. 

Öyleyse hemen sınıfları tatil edip teke tek eğitime geçelim. İşte bu ne insan gücü ne ekonomi ne de zaman açısından mümkün. Ortalama 30 kişilik bir sınıfta 1 öğretmenin 1 saatte vereceği dersi 30 saate çıkarıyorsunuz. Otuz kat daha çok öğretmen, Otuz kat daha çok zaman ve mekân! Hele üniversite amfilerinde gerektiğinde yüzlerce, bazen binlerce öğrencinin toplanıp ders dinlediğini düşünürseniz Bloom, zaman, mekân ve ekonomi duvarını aşar; iki sigma imkânsızlaşır. 

YAPAY ZEKÂ GELENE KADAR

İşte Kapadokya Üniversitesi’nin 

ekimdeki yapay zekâ toplantısından beri, acaba yapay zekânın bunda bir yardımı olabilir mi diye düşünmeye başladım. Programlanmış, internet üzerinden verilen dersler zaten var. Yine Bloom’un ustalık sistemi dediği ve algoritma hâline getirmeye yatkın öğretme usulü var. Dersi iyi tanımlanmış basamaklara bölüyor. Her birinde not için değil, ilerlemeyi izlemek için testler yapıyor. Bir basamağın öğrenildiği kesinleşene kadar bir sonrakine geçmeyen bir sistem. Hani “dersin kazanımları” başlıklı bir şeyler okumuş veya yazmışsanız ustalık sistemine teğet geçmişsiniz demektir. 

Şimdi bunlara, öğrencinin öğrenme hızını, öğrenip öğrenmediğini, hatta dikkatini izleyen yapay zekâ destekli bileşenler eklesek. Yani teke tek öğrenimin özelliklerini parçalara ayırıp her biri için yapay zekâ desteği kursak. En uçuk düşüncelerimden biri, kamerayla öğrencinin nerelere baktığını izleyip dikkat kaybolduğunda uyaran bir yapay zekâ. Bir yol verimsizse başka bir anlatım deneyen… Velhasıl usta bir öğretmen gibi davranabilen bir yapay zekâ. 

Keşfimle öğünürken Google’a İngilizce “yapay zekâ ve Bloom’un iki sigması” diye yazdım. Ne göreyim! Sayfalar dolusu bu veya buna yakın başlıklı yazı çıktı. “Yapay zekâ Bloom’un iki sigma problemini çözdü” gibi kesin ifadeler ve bunu yaptığını söyleyen sistemlerin reklamları bile vardı. Keşfimin çoktan keşfedildiğini, hatta ticari hâle geldiğini gördüm. 

Eğitimde yapay zekâ devrimi mi? – Milli Düşünce Merkezi

Mevlânâ ve Akıl[1]

Özet

Mevlânâ’nın hayatının farklı dönemlerinde  yazdığı eserlerde öne çıkan kavramlar çeşitlilik göstermektedir Bu açıdan bakıldığında Mevlânâ, akıl kavramına çok değişik anlamlar yüklemekte ve onları sınıflandırmaktadır. Şems-i Tebrizî’ye olan duygularını açıkladığı Divan-ı Kebir’de daha ziyade sezgi ve sevginin ön planda olduğu görülmüştür. Fakat olgunluk dönemi eseri Mesnevi’de akıl ön planda ve akıl birçok yönüyle değerlendirilmektedir. Günümüzde daha ziyade onun bir aşk elçisi olduğu üzerinde durulmuş akla getirmiş olduğu yorumlar yeterince incelenmemiştir Dolayısıyla yaygın kanaatin aksine Mevlana’nın aklı dışlamadığı ve onu yücelttiği görülmektedir. Araştırmacılar tarihi şahsiyetlere  bakarken onların eserlerindeki gelişim ve değişim boyutlarını çoğu kez ihmal etmektedir. Bu çalışmanın amacı “Mevlana ve Akıl” ilişkisinin Mevlana’nın hayatı boyunca geçirdiği düşünce safhalarının anlaşılması ile mümkün olacağının gösterilmesidir.

Anahtar Kelimeler: Mevlânâ, Akıl, Divan-ı Kebir, Mesnevi

Mevlana and Intellect

Abstract

The concepts that stand out in the works written by Mevlana in different periods of his life are diverse. When viewed from this perspective, Mevlana attributes very different meanings to the concept of intellect and classifies them. In Divan-ı Kebir, where he explains his feelings for Shams-i Tabrizi, it is seen that intuition and affections are more prominent. However, in his mature work, Masnavi, intellect is prominent and intellect is evaluated in many aspects. Today, it is emphasized that he is an ambassador of love, and the interpretations he brings to intellect have not been sufficiently examined. Therefore, contrary to the common belief, it is seen that Mevlana did not exclude intellect and glorified it. When researchers look at historical figures, they often neglect the dimensions of development and change in their works. The aim of this study is to show that the relationship between “Mevlana and Intellect” can be possible by understanding the stages of thought that Mevlana went through throughout his life.

Keywords: Mevlana, Intellect, Divan-ı Kebir, Masnavi

Mevlânâ:

Üç sözden artık-fazla- değil /Bütün ömrüm şu üç söz:

“Hamdım, piştim, yandım”

Giriş

Sezai Karakoç’un Türk-İslam düşünürü, şairi Mevlânâ’yı (1207-1273) ve eserlerini anlatan müstakil bir kitabı[2] vardır. Karakoç’a göre, Mevlânâ iyi bir eğitim görmüştür. Hem aklî ilimleri öğrenmiş, hem de babasından ve onun halifelerinden manevi ilimleri tahsil etmiştir. Böylece, onda akıl ve ruh dünyası at başı yürümüştür. Kimilerinin sandığı gibi, Mevlânâ hayatının belli bir döneminden sonra ansızın büyük bir değişiklik geçirip, birden bire olduğundan başka bir Mevlânâ olmamıştır. “Hiçbir değişim ve oluşum birden bire olmaz” çünkü. Her şeyin, derinlerde, görünmeyen planda yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi vardır. Mevlânâ’da da bu böyle olmuştur. İlkin o, siyasal ve politik duruşu/konumu itibariyle, Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra, Anadolu’da baş gösteren karışıklıkların ardından yeniden yapılanma veya kuruluş döneminde büyük bir rol sahibidir. Ancak, adeta “isimsiz bir şekilde oluşan bu dirilişte” Mevlânâ, ön plana çıkmamıştır. Çünkü bu tavır hem onun mizacına, hem de yolunun usul ve üslubuna aykırıdır. O, biraz da tevazuu gereği, “bulutlar ve perdeler arkasından görünmeyi” yeğlemiştir. (SK, s. 19)

“Gönülleri arıtan bir ışık” dünyasına sahip olan ‘Koca Şeyh’i, Mevleviliğe hapsetmek de doğru değildir. Mevlânâ, öyle bir kişiliğe sahiptir ki sabit bir porteye sığdıramayız. Mutlaka ondan dışarı taşar. Çok cepheli bir kişiliği vardır. Bu, biraz da görevi gereğidir. .. Aklın idrakini aşan facialar karşısında susmuş, ruhun kamaştığı noktada kalbe müracaat etmiştir. Hakikati kalbin saf aynasında bulan o büyük insan, bununla kalmamış, bilgin ve bilge olmanın yanında arif olmayı da önermiştir herkese[3].

Şems-i Tebrizî, böylesine engin ve çok cepheli bir kişiliğe sahip olan Hazreti Mevlânâ’nın hayatında mühim bir yere ve etkiye sahiptir. Kimdir bu Şems-i Tebrizî; Mevlânâ’nın hayatındaki yeri nedir? Adeta alnında güneş ışınları parlayan Şems-i Tebrizi, bir haber, bir icazetname, bir mektup ve bir muştudur. Kimi zaman bir sembol haline gelmekte, kimi zaman nefsimizi sarsan ruh. Bazen de, “bize bütün eksikliklerimizi, kusurlarımızı, çirkinliklerimizi haykıran” bir aynadır. Saf samimilik olan Şems-i Tebrizî, resmiyetin dışındadır. Maksadı, Mevlânâ, daldığı büyük murakabeden çıkıp başını kaldırsın da, lutfedip etrafındakilere bir kaç kelam etsin … “Şems-i Tebrizî’nin gelişi, Mevlânâ’nın kendine gelişi, kendi kendini buluşudur, Gönlünün ilk silahını denediği ilk nişan tahtasıdır. Bir yankıdır Şems-i Tebrizî. Şems-i Tebrizî ile konuşmak Mevlânâ için bir monologdur. Ayniyle Şems-i Tebrizî için de Mevlânâ öyledir. İkiz ruhlardır onlar. Büyük yolculukta kader arkadaşı, kader yoldaşıdırlar. Mevlânâ ve Şems-i Tebrizî aynı ruhun iki yüzü. Bir olmanın iki yarısı.” (SK, s.39)

Şems-i Tebrizî, bir yol arkadaşı, bir dosttur Mevlânâ için. “Korkusuz, temizleyici bir kılıçtır. Mevlânâ ise ölüyü dirilten, yere serileni ayağa kaldıran, diriliş kerametinin alçakgönüllü doktoru. Maneviyat yolunda eğriyi doğrultmak, çürüğü yıkmak, eksiği belirtmek, dobra dobra konuşan ve davranan Şems’in mizacıdır. Mevlânâ ise su gibi güçlü ama su gibi de yumuşaktır. O söylediğini dolaylı söyler, hissettirir. (..) Mevlânâ ile Şems, adeta bir oyunda bir diyalogla bir mesaj veriyorlar.” (SK, s. 41-42)

Hakikatin gazabı ve kılıcı olan Şems-i Tebrizî şiddet kutbu; hakikatin merhameti, rahmeti ve şefkati olan Mevlânâ ise yumuşaklık kutbudur. Biri öfke, öbürü ses; biri kılıç öbürü güzellik; biri korku, öbürü muştu, yalvarış, yakarış, titreyiş ve sevgidir[4]. Mevlânâ’nın birçok mutasavvıf gibi duyguya ve düşünceye dayalı eserleri bulunmaktadır. Kısaca “Mevlânâ’nın Mesnevi’si ağırlıklı ölçüde düşünceye da­yalıyken Divan-ı Kebir’i ağırlıklı ölçüde duyguya dayalıdır”. “Mevlânâ” öncelikle düşünceye dayalı eserleri incelenerek anlaşılabilir.  Eskiden Mevlevi tekkelerinde “Mesnevi değil de Divan-ı Kebir ciltlerinin dolaplara kilitlenmesi” önemlidir[5]. Çünkü Divan-ı Kebir, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî’ye olan sevgisi ve heyecanın satırlardan taştığı dönemde yazılmış bir Divan-ı Şems’tir. Mesnevi ise Şems’in yokluğuna alışmış, durulmuş ve sükûnete ulaşmış bir Mevlânâ’nın olgunluk döneminin eseridir. Bu çalışmanın amacı, “Mevlânâ ve Akıl” ilişkisi özelinde, klasik kaynaklara bakarken yazar/şair/sanatçı/felsefeci yahut bilim insanının hayatı boyunca geçirdiği dönemleri ve eserlerindeki değişimleri dikkate alarak onların kavramlara yükledikleri anlamların incelenmesi gerekliliğidir.

Mesnevi

Sezai Karakoç’un ifade ettiği gibi: “Mesnevi, çağına hapsedilecek bir eser değildir. Adeta, bir nehir gibi akan çağrışımlar zinciri ve halkalarıyla bütün zamanlara uzanan temel bir kitaptır. Hazırdaki ve gaipteki, şimdiki zaman ve gelecekteki dostlara, öğrencilere, kardeşlere, derli toplu bir görüşü, bir düşünce mahsulünü temsiller, hikâyeler, mazmunlarla sunmak ve öğretmek için vücuda getirilmiş bir şaheserdir. Mesnevi’nin biri çağı için, diğeri çağından sonrası için olmak üzere iki ayrı görevi vardır. Kur’an-ı Kerim’in bir yorumudur Mesnevi: “Ateşi kül bağlamamış vahyin sıcaklığını yüreğinde yaşatan bir yorum.” Yaşadığımız dünyanın ve dış âlemin verileri, Mesnevi’ye girince, sanki mistik bir kimlik kazanırlar. Her unsur, ahiretten bir koku taşır. Mesnevi, metafizik planlı ve konulu bir bilinçlenme öğretisi ve yoludur. “Tanrı’ya varmak, her an Tanrı’yla olduğunun farkında ve şuurunda olmak yolunu açan bir aydınlık çizgi”dir. Mesnevi’yi okumak, daha doğrusu yaşamak, “fon müziği olarak ney’in eşlik ettiği miraç lirizmiyle dolu bir arınış yolculuğuna çıkmak demektir. İnsanı, kutlu maneviyat katına yükselten bir kitap olduğu için ona Mesnevi-i Şerif denilmiştir[6].

Klasik şiirimizde önemli sanatsal faaliyetlerden biri olan mesnevi yazma uğraşısı, Mevlânâ’da büyük virtüözüne kavuşmuştur. “Hikâyeler düşüncelerden, öğütler hikâyelerden, hikmetler öğütlerden ayrılmaksızın, ruhun büyük senfonisini dinletiyorlar bize. Mesnevi’yi okumaya başlamak, onunla hemhal olmak, yıllar yılı onunla yoğrulmak, bir değişim sürecine girmek ve onu yaşamaktır. Şeyhin o büyük sohbeti ki, dinleyen, eski kimliğini içeri girerken kapıda bıraktığını hissetmektedir.” (SK, s. 73)[7]

Divan-ı Kebir

“Mevlânâ’nın adeta kendinden geçerek ve sanki yine kendine söylediği şiirler”i toplayan Divan-ı Kebir nispeten klasik divan tarifine uysa da, bu uygunluk ancak şekil bakımındandır. Divan-ı Kebir’deki şiirler, öz bakımından, tasavvuf terennümleridir. Mevlânâ, mutasavvıflıktan şairliğe geçiş gibi bir görünüm arz eder bu eserinde. Eserlerden meydana gelen kümbetler şehri içinde “bir Kubbe-i Hadra” gibi yükselen Divan-ı Kebir’deki “duygular, düşünceler, Eflatun’un ideler alemi gibi, hatta ondan da öte arifin dünyası gibi bir dünya örerler. Ruhumuz bu aynadan kendini seyrederek, eksikliklerini sezip yücelme yollarını arayacaktır. ” (SK, s. 70-71)

Mesnevi-Divan-ı Kebir arasındaki benzerlikler, farklılıklar konusunda da, Sezai Karakoç’un orijinal görüş ve tespitleri vardır. Mesnevi’yi Mevlânâ’nın erdiği “makam”dan bir konuşma, Divan-ı Kebir’deki şiirleri de O’nun “hal’lerinin bir demeti olarak düşünmek gerekir. Aslında bu hal’ler de o makamın birer enstantanesidir. Bu iki eser arasındaki ilişki yahut nüans, şöyle de ifade edilebilir: Mesnevi, duyguların bir an için durulup “yüce düşüncelerin ve hakikatlerin dile getirilmesi”yken, Divan-ı Kebir Mevlânâ’nın “an” yaşantılarını, duyuşlarını sergiler. Mevlânâ’nın direkt manevi tecrübeleri olan bu duyuşlar, anlık yaşantılar, sanki bir buzlu camın ardından sunulur. Divan-ı Kebir’de “düşünceleri, kristal parçaları halinde duygu içinde ve onunla kaynaşmış olarak, yani duyuşa dönüşmüş olarak buluruz. Mesnevi’de ise düşünceler, meseller ve hikâyelerden somutlaşan bol örnekleriyle birbirine eklene eklene dev bir yapı oluştururlar. Diğer bir deyişle Divan-ı Kebir’deki şiirler, türküler ve şarkılardır. Mesnevi ise bir senfoni, bir ayin-i şerif. İnsanlık senfonisi ya da ayin-i şerifi. Bir nevi, Divan-ı Kebir, Mevlânâ’nın subjektivitesi, Mesnevi ise objektivitesidir. (..) Mesnevi, mevsimler üstü, zaman üstü görünüyor. Oysa Divan-ı Kebir’deki şiirler, mevsimlerden hareket ediyor.” (SK, s. 69)[8]

Kâzım Muhammedî’ye göre ise “Mevlânâ’nın akıl ile ilgili düşünceleri açısından ise Mesnevi ağırlıklı olmak üzere Divan-ı Kebirde ve diğer eserlerinde yer verdiği açıklamaları, başka düşünürlere göre bir ölçüye kadar daha belirgin, daha anlaşılır ve daha isabetlidir. Mevlânâ’nın bu konuya ilişkin düşünceleri hem çağdaşlarından hem de kendisinden önceki düşünürlerden tamamen farklıdır. Bunun nedeni de söz konusu düşünürlerin akıl kavramıyla ilgili sözlerinin gerektiği oranda anlaşılır ve açık olmaması, büyük oranda bir müphemliğin hâkim olmasıdır. Öyle ki,- çoğu zaman onların kullandıkları tabirler, pratikteki akıl olgusuyla temelden çelişir görünmektedir. En azından onların üslupları böyle bir izlenim bırakmaktadır. Kısacası Mevlânâ başkaları gibi anlamları müphemlik haleleri içinde gizleyerek, deyim yerinde ise üzerini örterek söylememiştir. Mevlânâ, düşüncelerinin özünden idrak edilebileceği gibi, hiçbir zaman aklî temellere ve delillere muhalefet etmemiş, dolayısıyla akıl karşıtı bir tutum içine girmemiştir. En azından şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Onun eserlerinde akla karşıtlık izlenimini veren, akıl muhalifliği havasında bir ifadeye rastlamak mümkün değildir”[9].

Çünkü Mevlânâ’da, akıl, belirgin ve muayyen bir kimliğe sahiptir. Onun açısından bilinmeyen veya müphemlik perdesinin gerisinde kalan herhangi bir şey yoktur. Bunun bir anlamı da şudur: Mevlânâ, ne söylemek istediğini biliyordu ve söylemek istediğini de düşünerek yazıya geçiriyordu. Bu yüzden akıldan söz ederken belli bir konuyu açıklıyor, tahlil ediyordu. Üzerinde durduğu meseleyi de bu çerçevede tam anlamıyla açık ve aydınlık bir surette ortaya koyuyordu. Her zaman, kendisince bilinen bir şeyden söz ediyordu; kendisince bilinmeyen veya müphem olan bir şeyden değil. Açıklamalarının sarihliği, klasik akıl taksimi, tarikat vâdisinin sâlikleri ve hakikat irfanının taliplileri için herhangi bir belirsizliğe yer bırakmıyordu. Onları bu büyük ve köklü mesele karşısında şaşkın bir hâlde terk etmiyordu. Özellikle akılları vasfetmesi, akıl mertebelerini tasvir etmesi, mevzunun daha anlaşılır kılınmasında büyük ve etkili bir rol oynamıştır. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerifte yer verdiği hikâyeler çerçevesinde defalarca akl-ı selimi savunmuştur. Ki bu akıl, onun düşünce dünyasında anlaşılır ve belirgin bir çehreye, parlak bir simaya sahiptir[10]. ,

Mevlânâ’nın Akla Bakışı

Mevlânâ’nın akla bakışı değerlendirilirken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, onun şu tasnifinin gözden kaçırılmamasıdır: Mesnevi’de akılİmânî akıl, akl-ı evvel, kâmil akıl, akl-ı küll veya küllî akıl, aklın aklı ve Ahmedî akıl gibi nitelemelerle anılmıştır:  İmânı akıl, sanki âdil bir zâbittir; O, gönül şehrinin bekçisi, hâkimidir, Mesnevi, c. IV, b: 1986[11]Akl-ı evvel = İlk akıl, yaratılıştan olan akıl, Mesnevî-i İslâmî, c. III, s. 292. –Kamil akıl: Kâmil bir aklı, aklına arkadaş et de. Aklın, o kötü huyundan vazgeçsin,  Mesnevi, c. V, b: 738. –Akl-ı küll: Tabiatta görülen İlahî nizâm, Mesnevi, c. IV, b: 1258-1259. Cüz’i aklı kendine tutma vezir/ Külli aklı vezir yap, ey sultan! –Aklın aklı, Mesnevi, c. III, b: 2527-28. Felsefeye sarılan kişinin aklı, akılla anlaşılabilir şeylere bağlanır. –Ahmedî akıl, Mesnevi, c. II, b: 3259, Ahmed’in aklı kimseden gizli değildi Ama vahyin ruhunu her can anlayamadı [12].

Yuka­rıda sıralanan akıl mertebeleri arasındaki irtibat nok­tasını tespit etmek gerekir. İnsanoğlu, hayatta faal hâle gel­medikçe, müspet düşüncelerini fiilen ve gözle görülür şekilde gözlem zeminine aktarmadıkça bu aklın ham hâli üzere kalır. Fakat bu akıl imanla bağlantı kurdu­ğu andan itibaren yeni bir kimlik edinir. Bu yeni şek­liyle, cüz’i aklın kemâli olarak da kabul edilen imânî aklı bulur. Buradaki temel husus şudur: Akıl, imanla bağlantı kurduktan ve imânî akla dönüştükten sonra artık cüz’i akıl olmaktan çıkar. Çünkü bu akıl, cüz’i ola­rak kaldığı sürece duyuların sınırlı dünyasıyla çerçeve­lendiği ve hayat ikliminin dışına taşmadığı için, daha yukarıya çıkamazdı. Ama imanla barıştıktan, onunla iman arasında bir uzlaşma sağlandıktan sonra duyular dünyasından, âlem-i nâsût olarak isimlendirilen insan­lık âleminden, imânî akıl bineği vasıtasıyla duyuların sınırlı dünyasının ve toprak âleminin dışına çıkar, ilk aşamasını melekût âleminin oluşturduğu daha yüksek âlemlere giden bir yola girer[13].

Fakat sahih bir irfan ve doğru bir tanıma olmaksızın iman elde edilemez. Bu yüzden bütün gücü sarf ederek, bütün imkânları amel planında seferber ederek bu imanı, doğru düşünce kapısından ve sahih tahkik üzerinden elde etmek gerekir. Çünkü imana, akıl, tahkik ve doğru bir tasavvur aracılığıyla ulaşmak gibi bir zaruret vardır. Bu yüzden böyle bir süreç sonucu elde edilmiş akla, tahkikî akıl da denilmektedir. Öte yandan iman, İlahî bir inayet ve vehbî bir vak’a olduğu gibi ilim ve tahkik de Allah’ın yardımı olmaksızın ham ve nasipsizdir. Dolayısıyla bu feyiz vasıtaları sayesinde akla vehbî akıl da denir. Mevlânâ, akıl ve düşünceyi insanlığın esası olarak görür. Öyle ki onun düşüncesine göre, eğer akıl ve düşünce unsurunu insandan çekip alırsan, geride et, deri, kemik, damar ve sinir yığınından başka bir şey kalmaz. Ona göre, eğer insan, içindeki akıl unsurunu etkin hâle getirirse, objeler dünyasında var olan sonbahardan ve ilkbahardan tamamen farklı bir iklime yönelmiş olacaktır[14].

Aynı şekilde “Hz. Peygamber’in (S.A.V), Akıllıları Övmesi ve Ahmakı Yermesi”11 hikâyesinde aklın ve akıllı kimsenin üstün değerine doğrudan işaret etmektedir. (Mesnevi, c. IV, b: 1947-52, Peygamber dedi: Kim ahmak ise/ O düşmanımızdır, yol kesen, gulyabanidir/ Kim akıllı ise, o bizim canımızdır/ Onun kokusu ve rüzgârı bizim reyhanımızdır/ Akıl düşmanım olsa, râzıyım/ Çünkü benim feyzimden feyiz alır/ Çünkü onun düşmanlığı faydasız olmaz/ Eli boş misafirliğe gelmez/ Ahmak ağzıma helva koysa/ Onun helvasından hastalanır, ateşlenirim) Bu hikâyede “ahmak”ı düşman, yolunu kesen canavar, buna karşılık akıllı insanı canı, onun tertemiz ruhunu da “reyhan” olarak nitelendirir. Hatta aklı öyle yüceltir ki, bir faraziye olarak, aklın düşmanına verilmiş olma­sına dahi razı olduğunu belirtir. Çünkü akl-ı selim yan­lış ve gereksiz, boş işlere yeltenmez. Bunun nedeni de aklın, feyiz kaynağıyla irtibatının bulunmasıdır[15].

Akıl ve kalp, Mevlânâ’nın düşünce sisteminde başlangıçta benzer makamda ve eşit düzeydedirler. Her ikisini arş (Mesnevi, c. IV, b: 619,Akıl ve gönül şüphesiz arşa mensupturlar/Perde içinde arşın nurundan doğarlar) menşeli olarak isimlendirir, ayrıca aklı nurânî ( Mesnevi, c. III, b: 2557, Akıl, himmet sahibi ve nurânî iken/ Zülmani nefsin galip olması neden?)bir varlık olarak kabul eder. Din büyüklerinden gelen rivayetleri esas alarak aklı, “ilk sudur eden”, ilk ruhânî varlık olarak algılar.(Mesnevi, c. VI, b: 1935, Bil ki yüce gökler/ İnsanın idraklerinin yansımasıdır/ Yüce Allah’ın eli ilkin/ Âlemden önce aklı yaratmadı mı?)[16] Bütün bunlardan öte Mevlânâ, zahiri şekliyle de akıl hakkında olumsuz bir düşünceye sahip değildir. Bilakis bu çerçevede de aklı savunmakta ve akılların birliğini bir iyimser yaklaşım olarak esas almaktadır. Ona göre eğer akıl başka bir akılla birleşir ve bütünleşirse, bu durum nurun ve aydınlığın artmasına sebep olur, yolun bulunmasını ve isabetle izlenmesini sağlar. (Mesnevi, c. II, b: 26, Akıl başka bir akla eklense Nuru artar ve yolu bulur. )Bu şartla­rın yerine getirilmesi durumunda kötü fiiller ve kötü sözler insanlığın varlığından ümitlerini keserler(Mesnevi, c. IV, b: 1263-1264 Eğer aklın varsa başka bir akılla, Dost ol, danış, ey baba! İki akılla nice belalardan kurtulursun Ayağını âlemlerin ucuna koyarsın) Mevlânâ, aklın başka bir akıldan güç aldığını açıklarken, (Mesnevi, c. II, b: 20, Çünkü akıl başka bir akılla-birleşti mi/ Kötü fiillere ve kötü sözlere engel olur.) akılları birleştirmenin bir tür dinî tavsiye olduğuna da dikkat çekmektedir. (Mesnevi, c. II, b: 2277, Akıllılarla sohbet akla kuvvet verir/ Meslek ehli, ehlinin yanında kemâle erer.) Özellikle meşveret (Mesnevi, c. III, b: 2689, Bir akıl saf bir niyetle başka bir akılla dost olursa/ Her an arada muhabbet artar), Mesnevi, c. II, b: 2269, Ümmet, “Meşveret ehli kimdir?” deyince/ Peygamberler, “Güzel sıfatlı imamdır” dediler./ Meşverette nefsin hile yapar./ O her ne derse aksinde kemal vardır./ Sana ondan hayır gelmez./ Akıllı bir dostla görüşmeyi tercih et.) ve şûraya(Mesnevi, c. V, b: 167, Aklı, sâdık bir dostun aklına yâr et./ “Onların işi meşveret iledir” âyetini gör de ona göre/ hayırlı iş işle[17]… ) dâvet eden beyitler buna örnektir.

Mevlânâ aklı bu şekilde birçok örnek vererek önemli bir konuma getirir. Diğer taraftan eleştirdiği akıl türleri de vardır: özellikle cüz-i aklı (sadece kendini gören parça akıl) eleştirir. Cüz’i akıl, aklın aklı olan akl-ı küllden yani peygam­berlerin aklından ürküp kaçarsa veya bağlantısını ke­serse, şaşkın ve perişan olur. Dolayısıyla küllî akıl, güç­lü bir rehber konumundadır. Eğer cüz’i akılla yoldaşlık ederse, onunla beraber olursa, onu sersemlikten ve ba­tıl oluştan kurtarır: “Bir akıl, aklın aklından koparsa/ Akla mensubiyetten hayvanlığa inkılâb eder. Mesnevî, c. I, b: 3320”.“Kâmil aklı cüz’i aklın yoldaşı yap/ Ta ki cüz’i akıl o kötü huylardan vazgeçsin. Mesnevî, c. V, b: 738” [18].  

Hemen hemen hiçbir faydası olmayan taklidi ilim, cüz’i aklın yansımasıdır. Bu öyle bir akıldır ki zahirî duyuların ötesine geçemez, toprak zeminin gerisine nüfuz edip göremez. Bu yüzden her neye ulaşırsa, maddî âlemin bir yansımasıdır ve maddî âlemle bağlantılıdır. “Kabil’in Mezar Kazması” hikâyesinde anlatılanlar ise, sadece cüz’i akla ve onun değersizliğine değil, insan aklının özü itibariyle cüz’i olduğuna da işaret etmektedir. Bunun yanında cüz’i akıl itibariyle zâg (karga) insanın öğretmeni olur[19]. Burada Kabil kardeşi Habil’i öldürdükten sonra bir karganın mezar örneğinden esinlenmesi vurgulanmıştır: Mesnevi, c. IV, b: 1294-1300, Ölü bir kargayı ağzında taşıyan bir karga gördü. Hemen anladı ve çabucak geldi./ Havadan indi ve sanatını icra etti Ona mezar kazmayı öğretti./  Pençesiyle yeri kazmaya başladı,/ Aceleyle ölü kargayı çukura koydu/ Defnetti, sonra üzerini toprakla örttü. / Karga Allah’ın ilham etmesiyle bilgi sahibi olmuştu / Kabil: Yuh olsun aklıma benim!/ Bir karga sanatta benden daha ileri olsun!/ Küllî akla “mâ zâga’l-basar” (göz kaymadı) dedi./ Cüz’i akıl ise her tarafa bakar/ Has kulların aklı, kaymayan türdendir/ Karganın ardından giden akıl ise ancak usta bir mezarcıdır./ Kargaların ardınca giden canı/ Sonunda karga onu mezarlığa götürür./ Aman ha, kargaya benzeyen nefsin ardınca gitme, O mezarlığa götürür, bağa değil!/ Eğer gideceksen bari gönül ankasının ardınca git, / Seni Kafdağına, gönlün mescid-i aksasına götürsün[20].

Mevlânâ bu cüz’i aklın karşısında, bir belirtisi mâ zâga’l-basar (göz kayması) hâli olan küllî akla işaret etmektedir. Yani “karga”nın (zâg) izinde giden aklın karşısında “kaymayan” (mâ zâg) akıl yer almaktadır. Fakat Mevlânâ’nın çokça sözünü ettiği küllî akıl, ba­zılarının tasavvurlarının ve düşüncelerinin aksine, gaybı bilmediği gibi mutlak haberdar da değildir. Dola­yısıyla bazılarının akl-ı küll ile yüce Allah’ın kast edil­miş olabileceği şeklindeki anlayışları tamamen yanlış­tır. Mevlânâ, Mesnevî’nin birçok yerinde, ayrıca Divan-ı Kebirde yer alan beyitlerin bazısında değindiği husus­ların küllî akıl tarafından kavranamayacağını belirtir[21]:  Mesnevi, c. IV, b: 1294-1300, Akl-ı külli senin sersemin ve hayranındır/ Bütün varlıkları senin emrine bağlıdır, Mesnevî, c. V, b: 2751. A oğul! Bu ters çakılmış bir hikmet nalıdır/ Akl-ı küllü bile şaşırtır,  Mesnevî, c. VI, b: 1626. Keyfiyet ve kemiyetin dar mekânına nasıl sığar/ Orada akl-ı küll bile bilgisiz ve dilsiz kalır. Mesnevî, c. III, b: 3715. Zühre bile ondan söz edecek kudretten yoksundu/ Akl-ı küll onu görseydi, eksilirdi[22].

Mevlânâ, küllî aklı çokça över ve ona olağanüstü bir değer atfeder. Bununla beraber onu ilahi irade karşı­sında küçük, zayıf, daha doğrusu bir hiç mesabesinde görür: Toprağından altın çıkan bir köye/ Altın hediye götürmek ahmaklıktır/ Ey aklı ilaha hediye götüren/ Akıl orada yolun tozundan daha değersizdir. Mevlânâ’nın, Mesnevinin beyitlerinde müspet ve cüz’i olmayan akıl için kullandığı birçok ifade vardır. Bazen yalın olarak akıl der, bazen aklın aklı der Mesnevî, c. III, b: 2525 vd. Çok sayıdaki beyitte bu aklın mahiyetinden ve hüviyetinden de söz eder. Meselâ, bazen beyin olarak nitelendirir. Bunun karşısında da cüz’i aklı post/kabuk olarak vasfeder. Bazen veliler için “aklın aklı” ifadesini kullanırken, cüz’i akla sahip olan diğer insanları da develere benzetir. Bir başka yerde külli akıl için kâmil akıl ifadesini kullanır[23].

Mevlânâ eleştirdiği akıl türlerini ise, ayak bağı (ikal), cüz’i, yalancı ve nakıs olarak nite­lendirir. Bir yerde çok açık ifadelerle onların sahip ol­dukları aklın keskin, gönüllerinin ise viran ve harap ol­duğunu belirtir. Bu yüzden topal ve cılız ayakları var­dır, dayanakları zayıftır. Vehimlere duçar olurlar. Ha­yale mağlup olurlar. Neticede hakikat ile mecazı bir sayarlar. Sadece hak ile bâtıl arasında bir ayırım yapma­makla kalmazlar, kendi hatalarını ve yanlışlarını dahi göremezler[24].

Sonuç

Sürekli olarak Mevlânâ’nın aşk rehberi olduğu vurgulanmaktadır. Hâlbuki onun dünyasında aşkla beraber akıl çok büyük bir yer tutmaktadır. Özellikle yapmış olduğu akıl tasnifinin hayli özgün olduğunun hakkını teslim etmek gerekmektedir. Başta Mesnevi olmak üzere eserleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde Mevlânâ’nın sadece aşk/sezgi/duygu/sevgi ekseninde değil akıl çapının genişliği açısından da değerlendirilmesinin zarureti anlaşılmaktadır. Aksi halde “Türk-İslam Düşünce Tarihinde” birçok âlim, arif, bilim insanı ve benzerleri tek boyutlu algılanacaktır. Hâlbuki onlar asırlar sonra daha objektif değerlendirilecek çok boyutlulukları ile bizlere ilham kaynakları olacaklardır. Üstelik bu düşünürlerin yaşamları boyu geçirdikleri gelişme merhaleleri de asla unutulmamalıdır. Mevlânâ’nın sözleri ile özetlersek: “Hamdım, piştim, yandım” ifadesi tarihî şahsiyetleri anlamada önemli bir anahtar olacaktır. Bir düşünürün, edebiyatçının, sanatçının, bilim insanının, âlim ve arifin, ham (çiğ) olduğu, piştiği (olgunlaştığı), yandığı (kemale erdiği) dönemler bulunmaktadır. Geride her eser bırakan insanın mirasının, bulunduğu tarihi dönem ve şahsî gelişim yıllarını yansıttığı da hatırda tutulmalıdır.

Her insanın farklı dönemlerinde örneğin, on sekiz ile altmış yaş üstündeyken bilgi birikim ve tecrübesi aynı olmayacaktır. Bu dikkate alınmadığı takdirde insan-mekân-zaman-dimağ zenginliği-gönül derinliğinin değişim ve gelişimi anlaşılmayacaktır. Böylece yapılan yorumlar eksik, sığ ve tek boyutlu kalacaktır. Sonuç olarak her bir insana özellikle de tarihî şahsiyetlere ve eserlerine kronolojik bir bütünlük içinde gelişimsel öyküleri göz önünde bulundurularak çok yönlü bakılmalıdır.

Kaynaklar:

Kâzım Muhammedî, Mevlânâ ve Akıl, Tercüme: Vahdettin İnce, İnkılab Yayınları, İstanbul, 2007.

Mehmet Atalay, Akıl ve Sezgi, İz Yayıncılık, İstanbul, 2017.

Sezai Karakoç, Mevlânâ, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1996.

Turan Karataş, Sezai Karakoç Doğu’nun Yedinci Oğlu, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1998.


[1] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Atabetü’l Hakayık Edebiyat Dergisi, 2018, Cilt:2, Sayı:2, s.18-26.

[2] Sezai Karakoç (SK), Mevlânâ, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1996.

[3] Turan Karataş, Sezai Karakoç Doğu’nun Yedinci Oğlu, Kaknüs Yayınları, 1998, İstanbul, 475.

[4] Turan Karataş, a. g. e., s. 476.

[5] Mehmet Atalay, Akıl ve Sezgi, İz Yayıncılık, 2017, İstanbul, s. 280.

[6] Turan Karataş, a. g. e., s. 478.

[7] Turan Karataş, a. g. e., s. 478-479.

[8] Turan Karataş, a. g. e., s. 479.

[9] Kâzım Muhammedî, Mevlânâ ve Akıl, Tercüme: Vahdettin İnce, İnkılab Yayınları, 2007, İstanbul, s. 17.

[10] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.18.

[11] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.18.

[12] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.19-20.

[13] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.20.

[14] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.21.

[15] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.22-23.

[16] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.24.

[17] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s. 27-28.

[18] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.56.

[19] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.57.

[20] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s. 58.

[21] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s. 59.

[22] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s. 60.

[23] Kâzım Muhammedî, a. g. e., s.61.

[24] Kâzım Muhammedî, a. g. e., 77.

Bir Oğlumuz Vardı Şimdi de Bir Kızımız Oldu!

Oğlum Halukcan Pehlivanoğlu ile kızımız Deniz Özduman’ın düğün törenlerini 14 Aralık 2024 Cumartesi gecesi İstanbul Yeşilyurt Spor Kulübü Tesislerinde gercekleştirdik…

Öncelikle “Vefa’nın İstanbul’da sadece bir semt adı olmadığını ispat eden” gelen veya gelemeyen tüm eş dost ve akrabalarımıza ailemiz adına çok teşekkürlerimi arz ederim.

Allah herkese çocuklarının ve torunlarının mürüvvetini görmeyi nasip etsin…

Düğünümüze uzaktan yakından gelip mutluluğumuza ortak olan herkes varolsun… Arayan soran herkese teşekkür ederiz.

Ancak özellikle

ZAFER Partisinde birlikte görev yaptığım;

Genel İdare Kurulu Üyeleri, Hakkı Şafak Ses (Antalya), Tunç Nazikoğlu (İstanbul), Hanna Akyüz (İstanbul), Muharrem Özçelik (Ankara), Cihan Kolip (Sakarya) Ferruh Özkan (İstanbul), Tekirdağ İl Başkanı Fatih Altıntaş ve yönetim kurulu üyelerine, Saray İlçesinin değerli yöneticisi Özkan Dinç’e, ikamet etmekte olduğum İzmir Urla İlçesi Başkanımız Belma Camcı’ya, Kocaeli Zafer Partisinin önemli ismi dostum Zekai Kahyaoğlu’na, Zafer Partisi İstanbul İl yönetim kurulu üyeleri Olcay Uçar ve Melek Tabak’a Eyüpsultan İlçe başkanı İlker Faki’ye

İyi Parti Genel Başkan Başdanışmanı ve önceki dönem İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu ağbimize, İyi Parti Genel İdare Kurulu Üyesi değerli kardeşim Müjdat Öztürk’e,

Önceki dönemlerde İyi Parti’nin kuruluşunda beraber görev aldığımız İyi Parti kurucuları Ruhittin Sönmez (Kocaeli) ve Ayhan Bölükbaşı’na

Önceki dönem Ak Parti İstanbul Milletvekili kadim dost Av. Dr Mürteza Zengin’e,

Şahlanış Hareketi Partisi Genel Başkanı Murat Altun’a,

Sonsuz nezaketinden dolayı E. Orman Bakanı Arif Sezer’e,

Yurtsever Güç Birliği Hareketi sözcüsü değerli ağbimiz Dr. İbrahim Özkuş’a,

Mensubu bulunduğum Aydınlar Ocağı Genel Merkezinin çok kıymetli Genel Sekreteri Süleyman Uluocak ve yönetim kurulu üyeleri Nesrin Alhanlıoğlu ile Nizamettin Aras’a,

Önceki dönem CHP Gaziosmanpaşa ilçe başkanı Müjdat Gürbüz’e, Saadet Partisi Eyüpsultan eski ilçe başkanı ve belediye başkan adayı İlker Çiftçi’yi,

Rumeli Balkan camiasının değerli isimleri Dr. Gökalp Küçük, Gülten-Hasan Yerbasan’a, Birol Yılmazlar’a (Muğla), Okan Özcan’a,

Futbol sahalarında hakem olarak birlikte ter akıttığımız arkadaşlarım başta Osman Avcı olmak üzere Ali Demirer, Alaattin Topçu, Yavuz Eran, Mustafa Uçar ve Celal Karahalil’e,

Gazeteci Ali Öncü’ye,

Değerli kardeşim Deniz Çevik ve orkestrasına, Merih Papi triosuna ve söylediği çok güzel şarkılarla gecenin unutulmazları arasına giren Stelyo Zografidis beyefendiye,

Meslektaşlarımız olan avukat arkadaşlarımıza, semtim Eyüp’ten katılan dostlarıma, bir kere daha teşekkür ederim…

İyi ki, varsınız…