6.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 103

Bulgaristan Tarihinde Dönüm Noktası

Her ülkenin tarihinde pek çok dönüm noktası veya kırılma ânı vardır. Bu anlar, o ülkenin tarihinde daha sonraki nesiller için kalıcı izler bırakan ve ülke genelinde değişime sebep olan anlardır.

Geçtiğimiz günlerde Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BUL-TÜRK) tarafından İstanbul Bayrampaşa’da verilmiş bulunan iftar yemeği de dost ve komşu Bulgaristan için bir dönüm noktası olarak, tarihe kayıt düşecek önemli bir gündü.

Bulgaristan’ın önemli bir partisi konumundaki Veliçiye Partisi Genel Başkan Yardımcısı Radoslav Ivanov ve beraberindeki heyette bulunanlar BUL-TÜRK’ün iftarında Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği ve Bulgaristan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (BGSAM) yönetici ve üyeleriyle bir araya geldiler. Bulgaristan ve Türkiye’nin dostluğunun pekişmesi ve her iki ülkenin de ortak menfaatlerinin geliştirilmesi bakımından önemli görüş alış verişinde bulundular.

Elbette geceye damgasını vuran çok önemli bazı enstantaneleri siz değerli okurlarımızla buradan paylaşmak isterim. Şöyle ki:

BGSAM Başkan Yardımcısı Nevzat Öztürk’ün anlamlı açılış konuşması ardından söz alan BUL-TÜRK Genel Başkanı Rafet Ulutürk’ün Bulgaristan’da yaşayan Türklerin sorunlarından ve Bulgaristan’da muhtemelen önümüzdeki birkaç ay içerisinde yeniden seçimlerin olacağından kısaca bahsettikten sonra; bugün Bulgaristan Türklüğü kral zamanından da Komünist dönemin ilk yıllarından da daha kötü şartlar altındadır. O dönemlerde dahi Bulgaristan’da Türkçe gazeteler ve yayınlar varken bugün tek bir Türkçe gazete dahi kalmamıştır, okullarda Türkçe eğitim imkânları çok daha geriye düşmüştür. Sizlere garip gelebilir ama bugün Bulgaristan Türklüğü o dönemlerdeki haklarını geri alsa kendisini mutlu hissedecektir sözleri dikkat çekiciydi.

Yine Başkan Ulutürk’ün, “Günümüzde gerçekleşmekte olan ‘Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye çok önemli bir konumda olacaktır. Bugün artık eski Türkiye yoktur. ‘Türk Devletler Birliği’ dünyanın en önemli güçlerinden birisi haline gelmektedir. Bu aynen AB ve ABD gibi Türk Devletler Birliği olarak öne çıkacaktır. Türk Dünyası’nı oluşturan ülkelerin yanı sıra Bulgaristan da bunun bir parçası olmalıdır. Hatta Rusya dahi bunun parçası olmaya çalışacaktır…” şeklindeki sözleri önemliydi.

Ayrıca Başkan Ulutürk’ün Edirne’deki Sultan 2. Abdülhamit döneminde kurulan Bulgar Kilisesi’nde son dönemlerde Rum papazlar tarafından fiili durum yaratılarak, Rumca ayinler düzenlemesinin kabul edilemez olduğu ve BUL-TÜRK olarak bu kilisede Bulgarca ayinlerin devam etmesi için girişimlerde bulunacağız sözü Veliçiye Partisi yöneticileri tarafından uzun süre alkışlandı.

Aslen Bulgaristan göçmeni olan Şule Perinçek’in hemşehrileriyle bir arada olmaktan memnuniyet duyduğunu dile getirdiği birlik ve beraberlik vurgulu konuşmasının ardından Veliçiye Partisi Genel Başkan Yardımcısı Radoslav Ivanov da Türkçe olarak başladığı konuşmasına daha sonra Bulgarca devam ederek çifte vatandaşların mağduriyeti konusunda kanun teklifi sunacaklarına dair söz verdi. Ayrıca Türkiye’de ve diğer ülkelerde yaşayan çifte vatandaş olan Bulgaristan vatandaşlarının sorunların çözülmesi için çalışacaklarını ifade ederek, iki dost ve müttefik ülkenin iş birliğinin gelişmesinin bölge ve dünya barışına çok büyük katkılar sunacağını ifade etti.

Veliçiye Partisi heyetindeki diğer konuşmacılar da Türkçe selâm vererek başladıkları konuşmalarında BUL-TÜRK Başkanı Rafet Ulutürk’e teşekkür ettiler ve iki kardeş ülkenin ilişkilerinin gelişmesinin öneminden bahsettiler.

BUL-TÜRK Başkanı Rafet Ulutürk de Veliçiye Partisi heyetine Bulgaristan Meclisi’ne sunacakları çifte vatandaşların seçilme hakkı yasalaşırsa Türkiye’de yaşayan çifte vatandaş Bulgaristan Türkleri’nden de en az bir kişiyi, seçilecek bir yerden aday göstermeleri halinde partiye çok büyük bir güç sağlayacağını vurguladı ve katılımları için teşekkür etti.

İftar programı daha sonra aile fotoğrafı çekilmesi ve hediyelerin verilmesi ile devam etti.

Sevgili dostlar özetlersek;

İstanbul Bayrampaşa’daki iftar, Bulgaristan’dan ilk kez bir siyasi partinin bu kapsamda bir iftara katılması gibi önemli bir açılım sağlamasının çok ötesinde sonuçlara gebe olarak tamamlanmış ve iki komşu ve akraba ülkenin geleceği açısından büyük fırsatları öne çıkarmıştır.

1. Bağımsız Bulgaristan kilisesinin üzerindeki Fener Rum Patrikhanesi’nin baskısı ve Yunan Kiliseleri’nin Rumca ayin zorlamasına karşı net bir tavır alınmıştır. Bu aslında Bulgaristan’ın bağımsızlığı açısından çok önemli bir destektir.

2. Çifte vatandaş olan Bulgaristan vatandaşlarının yani Türkiye’deki genel tabirle ‘soydaşların’ seçilme haklarını kazanabilmesi açısından Bulgaristan’ın güçlü partilerinden birisi tarafından ciddi bir destek sağlanmıştır.

3. Bulgaristan’da Türkçe eğitim ve Türkçe yayınlar (gazete, radyo, TV vb.) konusunda çok önemli geri bildirimler alınmıştır.

4. Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin rolü ve Türk Devletler Birliği’nin bunun en önemli aktörlerinden birisi olacağı ortaya konmuştur. Bu birliğin sınırlarının barış, istikrar ve sükûn merkezi olarak; Çin’den Orta Avrupa’ya kadar uzanabilecek potansiyeli gözler önüne serilmiştir.

Dahası ileride kim bilir Bulgaristan parlamentosunda 89 göçmeni bir soydaşımızın milletvekili ve bakan… olma yolu açılmıştır.

Kim bilir?

Devlet Adamlığı Samimiyetinden Mahrum İseniz

Bildiğimiz kadarıyla Türk milliyetçiliğini şiar edinmiş köklü siyasi partilerimizden Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanın ısrarla; bilinen emperyalist güçlerin güdümünde ve desteğiyle ülkemizin üniter yapısını bozarak federasyona getirme amaçlı; ülkeyi parçalama amaçlı, Türk Milletini ayrıştırma amaçlı kurulan terör örgütünün yaklaşık kırk yıldır ülkemize parasal olarak milyarlarla ölçülen maddi ve manevi hasarla kan kusturarak yaklaşık kırkbinn şehit vermemizde başrolü oynayan ve tutuklanarak ömür boyu hapse mahkûm olan terörist başının Meclis kürsüsüne davet ve umut hakkı diyerek bir af ile ödüllendirmeyi vaat etmesi, terör ile mücadele kitabının hiçbir yerinde yazmaz.
O davet aziz şehitlerimiz adına, şehit aileleri adına, Türk milliyetçiliği adına bir utanç levhası olmuştur.
Atatürkçü Türk milliyetçileri böyle bir teklifi kabul edemez. Devlet adamlığıyla bağdaşmayan bu siyasi partinin arkasında ‘’CUMHUR İTTİFAKI’’ adıyla işbirlikçi mevcut iktidarı görüyoruz.
*
Maalesef Türkiye gibi önü açılmış milli devletlerin üniter ve milli devlet yapılarına saldırıların olduğu dıştan dayatılan çoğulculuk merakının ortaya çıktığı, milli kimlikle uğraşıldığı, Cumhuriyetin kurucu değerlerini tartışmaya açmaya hazır işgüzarların siyasette önünün açıldığı bir dönemden mi geçiyoruz? Dersiniz.

*
Siyasileri halk seçmektedir. Bu seçimler yapılırken siyasilerden beklenilen, vatandaşların huzur içerisinde, müreffeh bir vaziyette yaşamalarının teminidir. İnsanlarımız daha iyi imkânlar içerisinde birlik ve bütünlük içerisinde yaşamayı istiyor ve onun için oy veriyor.
Siyaset milletin kendisinden beklediği bu isteklerinin yerine kargaşa ve karmaşadan istifade ile oluşan huzursuzluk ortamında Türk milletine ayrımcılık dayatıyor. Türkiye’de sanki Türkler değil de bir sürü karışık toplumlar yaşamakta olduğu dayatılmaktadır.
TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti ve devletinin içinden başka millet ve devletler çıkarmak için yapılmamış, kimsenin ön izni ile de gerçekleştirilmemiştir.
Sosyal yapı bakımından Türkiye Cumhuriyeti bir kavimler ittifakı değildir. Ulusal Bağımsızlık Savaşımız ve onun tacı olan Cumhuriyet, Türkler ve Ulusal kimlik olarak kendilerini Türk olarak hisseden ve Türk Milletine mensup sayanlarca gerçekleştirilmiştir. O bir sınıf veya zümre hareketi değil, şerefli bir Ulusal Hareket olarak emperyalizme karşı bir mücadeledir.
Biz Büyük Önder Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabının ilke ve devrimlerinin idrakinde olan vatansever Türk Milleti olarak onun gösterdiği yolda yürümeye devam edecek, yüreğinde tüm çıkarlardan uzak samimiyetle vatan sevgisi taşıyan insanımızla el ele verecek Emperyal güçlerin ve iç uzantılarının oyunlarını tüm kurumlarımızla görmeliyiz tasfiye edilmeleri adına ne gerekiyor ise yürürlüğe sokmak zorundayız.
Mustafa kemal in açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta yol göstericimiz dir. Aziz milletimizi hep diri tutacak. Ondan aldığımız eşsiz mücadele gücümüz ve kararlılığımızla, her sendelediğimizde yeniden kendimize gelmeliyiz, her yorulduğumuzda ondan aldığımız güçle yeniden yola devam edeceğiz…
O, yok sayılmaya ya da unutturulmaya çalışıldığında ya da vatan, devlet, bayrak üzerinde kara bulutlar toplandığında her birimizin bir Atatürk olduğunu unutmayalım.
Bunun için de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “ Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda akan asil kanda mevcuttur!
*
Bilinen emperyal dış güçlerin iç uzantılarını da destekleyerek Türk Milletini bölme adına ‘’Kürt sorunu ‘’varmışçasına değişik adlarla çalışma içerisindeler.
Konuşma dili Kürtçe olan halkımızla yüzyıllardır Türk milleti iç içedir; aynı inanç ve kültürün insanlarıdır; birbirleriyle evlendiler çocuklar oldu milyonlarca. Konuşma dili itibarıyla Kürtleşen Türkler oldu; Türkleşen Kürtler oldu.
*
Yaşar Kemal’in Ağzından; izleyelim;
Diyarbakır ovasını dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır’ın Köprü köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920’lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü köyünü kurmuş, köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. “Kürt müsün?” diye sordum. “Yok, göçmenim” dedi. Köye girdik, hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.
1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler, dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır’a sürülmüşlerdi. “Nerede bunlar?” diye öğretmene sordum. “Var, dedi, istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler.” Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköyü’ne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Torosların Avşarlarının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır’a. “Bize Çukurova’da söylediklerine göre Otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, On bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?” dedim. Bir yaşlı adam, “Onların hepsi Kürt oldu” dedi. “Siz niçin olmadınız?” diye sordum. “Bizler Aleviyiz” dedi yaşlı adam. “Ne var bunda?” dedim. “Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünniydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. “Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar” dedi.
Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı.
Kaynak: YaşarKemal’in 1996 senesinde Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan mülakatı.
*
Unutma ve dört elle sarıl! Kuvayı Milliye kadrosuyla kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyetinin temel yapısı adına koyduğu ilke ve inkılâplarıyla dünyada benzeri olmayan o büyük insan ebedi istiratgahı ANITKABİR’DEN ülkesini yönetmeyi sürdürmektedir.
*
Türk Genci şu ya da bu cemaatlerin, tarikatların ibadet adı altında uyuşturucu tuzağına düşerek kendini kullandırmadan, çağımızın artık özgürlük, çeşitlilik, liberal demokrasi, hukuk güvenliği gibi değerler olmadan ‘’orta gelir tuzağını’’ aşamayacağı noktasında bilinçlenmelidir.
Böyle bir çağda insanlarımıza, özellikle yeni nesillere ‘’falancaya’’ değil, ‘’filancaya’’ bağlanmalarını değil, bağımsız kişilik sahibi olmalarını, vicdanlarını geliştirerek hayatını kendilerinin tanzim etmelerini öğretmek ve ATATÜRK ilke ve inkılâplarına sadık KURT gibi yetişmelerini sağlamak Eğitim Sistemimizde bir zorunluluk olmalıdır.

Beyaz Yürüyüş, Büyük Hekim Buluşması (2)

“Hekimi kendine yakın ve iyi tut,Onun haklarını koru”

Kutadgu-Bilg’den

Beyaz yürüyüş etkinlikleri 14 Mart Tıp Bayramı kutlamaları ile, Ankara’da Büyük Hekim Buluşması adı ile ve başka bir sağlık sistemi-başka bir hekimlik ortamı sloganı ile sonuçlandırıldı. Birçok iyileşmelere rağmen oluşan ve giderilmesi istenen sorunlar bu vesile ile gözden geçirilip hekimlerin daha verimli çalışmalarına; insanlarımızın daha iyileştirilmiş bir sağlık sistemine kavuşmalarına vesile olmasını dilerim.

Ülkemizde sağlık sisteminin çöktüğü sloganı abartılı bir tenkit ve doğru olmayan bir değerlendirmedir.

Sağlık sistemlerinin değerlendirilmesindeki ölçülerden biri de bebek ölüm oranlarıdır. 2000’lerden 2025’lere gelinen çeyrek yüzyılda bu oran binde 28’den binde 8’lere düşmüştür. Dünya ortalamasının binde 50 olup bu dönemde hızlı düzelmenin olduğu 3 ülkeden biri Türkiye’mizdir. Diğer bir ölçü, ortalama insan ömrüdür. Bu değerimiz 2010’da ortalama 72 (erkeklerde70-kadınlarda 75) iken 2020 de 78(Erkeklerde 76 kadınlarda ise 81) yıldır. Son 10 yılda 6 yıl artmıştır. Bunda aile hekimlik kurumumuzca yapılmakta olan bebek aşılama çalışmalarındaki verimlilik, bebeklerde yapılan bazı hastalıkların erken tespiti için yapılan topuk kanı tarama hizmetleri, anne ve bebek sağlığı için yapılan takip ve destekler, KETEM gibi kanser erken takip sistemindeki uygulamaların etkisi büyüktür. Ayrıca hastalık halinde kamu hastaneleri ve özel hastanelerimizdeki teşhis                            imkanlarındaki gelişmeler ve tedaviye ulaşmadaki kolaylıkların da etkisi çoktur.

Tabii ki bu düzelmelere rağmen sağlıkta dönüşüm denilen ve 2004’te başlayan sağlık sistemindeki yeni anlayışında etkisinin olduğu sorunlarda vardır. Beyaz yürüyüş etkinliğinin en çarpıcı sloganı olan 5 DAKİKADA HEKİMLİK YAPILMAZ, çok şeyi izah eden önemli bir ses, çığlıktır. Hasta muayene sayısı bilgisine göre 2002’de insanımız 3,1 defa muayene olurken bu oran 2023 de 11,4’e yükselmiştir. Tabip Odası başkanımız Prof. Dr. Ayşe Engin Arısoy’dan aldığım bilgiye göre 2024 sonundaki yıllık muayene sayısı 1 milyarı geçmiştir. Tabip odaları bu durumu muayene kışkırtılması olarak tarif etmektedir.

Hekimi mutsuzluğa ve tükenmişliğe, hastayı da güvensizliğe götüren bu durumun    öncelikli olarak ele alınıp düzeltilmesi gerekir. Bu da SEVK ZİNCİRİ denilen ve aile hekiminin elini güçlendirecek, Ona hekimlik yapma imkân ve gücü katacak yeni uygulamaları hayata geçirmekle mümkün olacaktır. İkinci ve üçüncü basamak sağlık kurumları olan hastanelerimizdeki yığılmaları da önleyecek olan bu durum kaynak ve imkân israfını da azaltacaktır.

Sevk zincirinin ilk ayağı aile hekimliğidir. Aile hekimi vatandaşın sağlık sorununu takip ve tedavi eden, uzman gerektiren hallerde hangi uzmana gidilmesi konusunda yol gösteren bir hekimdir. Onu vatandaşın istediği her ilacı yazan, istenen her tetkik veya raporu veren bir kişi konumunda görmeyecek ve o hale düşürmeyecek bilgilendirmelerin yapılması ve şartların oluşturulması gerekir. Ayrıca hasta memnuniyetini görmek için     baktığı hastasına hekimi sormak gibi bir garipliğe (!) son vermek, bu konuyu daha bilimsel                                değerlendirmelerle yapmak lazımdır.

Bu konuda halkımızın da genel sağlık bilgiler bakımından bilgilendirilmesine yönelik eğitim çalışmaları yapılmasına da ihtiyaç vardır. Eğitim kurumlarımız yanında kitle iletişim vasıtaları bu alanda daha çok kullanılmalıdır. Nitekim kapalı alanlarda uygulanan sigara içme yasağının oturmasında bu konuda yapılan eğitimin, yaptırımların etkisi yadsınamaz. Aile hekimliğinin de daha verimli olmasında bu yapılabilir. Eğitim çalışmaları ayrıca her geçen yıl arttığı söylenen aşı ve topuk kanı retlerini de azaltacaktır. Halkımızdaki bilinçlenme ve hekimlerimize sağlanacak daha verimli çalışabilme şartları güvensizliği giderecek hekim-hasta ilişkilerindeki güveni tesis ederek sorunların azalmasına imkân verecektir.

Sağlık Bakanlığımız son zamanlarda bu konuda bazı düzenlemeler yapmıştır. Bunlar bazı konularda iyileşmeler sağlasa da başta tabip odalarımız olmak üzere ilgili dernek ve sendikalarında görüşlerinin alındığı yeni çalışmalar yapılmalıdır.

Türk Tabipler Birliği öncülüğünde yapılan beyaz yürüyüş ve başka bir sağlık sistemi var etkinliği vesilesi ile yaptığım bu değerlendirmemin kamu ve özel hastanelerimiz ile ilgili kısmını bir sonraki yazımda yapmak üzere hoşcakalınız.

Okur-Yazar ile Okumaz-Yazmaz

Bu Pazar da ramazan sohbetime devam ediyorum. Hem seçim günü propaganda yasağı vardır, değil mi?

Sesli kitap ülkemizde de yayıldı. Sesli kitap, illa da video… Bugün okumak kadar dinlemek de mümkün. Aklıma şu soru geldi: İnsanlar, on bin yıl yazmadılar, okumadılar. Yazıp okumak yerine çaldılar, söylediler ve dinlediler. Edebiyatçılar buna “sözlü gelenek” der. Sözlü gelenek deyince de benim aklıma köy meydanında, âşığın etrafında toplanan kalabalık gelir. Veya kahvehanede. Bundan mıdır kahvehanelere “kıraathane” demişiz; okuma evi… Sözden yazıya geçince sazlı kahvelerin yerini kitaplı kahveler mi aldı da böyle dedik?

Bizim sözlü geleneğimiz epey bir zengindir. Dede Korkut, Oğuznameler, Battal Gazi’den geriye doğru destanlar, Hazreti Ali’nin cenkleri… İlle destanlar.

Destanlar neden vezinli ve kafiyelidir, neden çoğunlukla saz eşliğinde söylenir,hiç düşündünüz mü? Hatırlamak kolay, yanlış yapmak zor olsun diye. Vezin de kafiye de hatırlama araçlarıdır. Bugün de biri vezni bozuk bir şiir söylediğinde, kulağım tırmalanır ve itiraz ederim, “bunun aslı böyle olmamalı” diye.

Destanlardan yazıya

Türkler arasında en yaygın ve günümüze kadar gelmiş, en uzun ömürlü sözlü gelenek eserlerinden biri Kırgızların Manas Destanı olmalı. Kırgızistan’da hâlâ Manasçılar var ve hâlâ dolaşıp kopuz eşliğinde Kahraman Manas’ı anlatıyorlar.

Ne kadar kafiyeleseniz de vezinleseniz de nakil sırasında bir şeyler değişiyor. Bir şeyler kaybolup bir şeyler ekleniyor. Bunu önlemenin kökten çözümü yazı. Bundandır ki yazının icadından sonra sözlü geleneğin destanları ilk fırsatta yazıya dökülmüş. İyi ki dökülmüş. Böylelikle Dede Korkut’u da Oğuznameleri de yazılı nüshalardan yeniden yeniden keşfediyoruz. 13. Boyu, Salur Kazan’ın Ejderhayı Öldürmesi’ni birkaç yıl önce bulduk, hatırlayacaksınız.

Âşıkların naklettiği hikâyeler, şiirler, destanlar için on bin yıl dedim. Yazı buna kıyasla yeni. İlk yazı, bugünkü Irak’taki, Uruk’ta bulunmuş. Yazının keşfi hakkında da destan olmaz mı; olur tabii. Bundan 3800 yıl önce, Kulaba Beyi Enmerkar’la Aratta Beyi’nin hikâyesinde bu keşif de anlatılıyor. İki bey arasında elçiler gidip gelmektedir. Mesajlar sözlüdür ve şiir şeklindedir ki unutulmaya:

“Elçinin ağzı ağırdı ve mesajı tekrarlayamıyordu. Bu yüzden Kulaba Beyi kil aldı, kili düzledi ve bir tablet gibi yaptı, üstüne kelimeler koydu. O zamana kadar kile kelime konmamıştı.”

Öyle anlaşılıyor ki elçi, Aratta’nın Beyi’ne Enmerkar’ın mesajını iletirken beraberinde getirdiği kilden okuyacak… Acaba Anadolu’da bugün bile düğün davetiyelerine  Ok veya Okuntu denmesinin kökünde o ilk kil tablet mi var? (Galiba yok. Okuntu için buraya bakınız: https://millidusunce.com/okuntu-gonderme/ )

Eloiler ve Morlocklar

“Artık kitap okunmuyor video seyrediliyor.” deniyor ya. Acaba dört bin yıllık bir tur atıp bugün tekrar söze mi dönüyoruz? Einstein’a atfedilen bir anekdot vardır. “Üçüncü Dünya Harbi’nde hangi silahlar kullanılacak?” diye sorulduğunda, “Üçüncüyü bilmem ama dördüncüde taş ve sopaya döneceğiz.” Buyurmuş, derler. Umarız böyle olmaz ama sözden yazıya derken tekrar söze ve görüntüye dönüş! Edebiyat dünyasının üstünden üçüncü dünya harbi mi geçti ne!

Aslında okur sayısı azalmıyor. Dünyada da basılan yeni kitap ve genel olarak kitap üretimi sürekli artış içinde. Ancak kitap okumayan bir kitle var ki o da sürekli artış içinde. “Son yılda hiç kitap okumadım.” diyenler artıyor. Okuyan ve gittikçe daha çok okuyan bir kesim ve okumayı bırakmış bir başka kesim. Aklıma H. G. Wells’in Zaman Makinesi romanındaki  Eloilerle Morlocklar geldi. Romanda insanlık, gelecekte, uzun bir evrimden sonra iki ırka bölünmüştür. Sakin, barış ve sanat sever Eloiler ve saldırgan, vahşi Morlocklar. Böyle bir parçalanmaya mı gidiyoruz?

Morlockları daha ziyade siyasette görür gibiyim. Her söze küfürle, ithamla, saldırıyla cevap verenler… Ağızlarını açtıklarında dışarı küfür ve tehdit dökülenler. Eloiler de başlarına gelenin şuuruna henüz varmamış okur-yazarlar.

Bu başka 4+4+4

Evrim dedim, okumanın gerçekten organik karşılığı da var. Nörologlar, sol gözün arkasından başlayan bir merkez bulmuş. Burada beynin konuşma demetleri ve okuyan insanlarda okuma yapıları bulunuyor. Daha önce yazdığım gibi konuşma yapısı da okuma yapısı da bebek ve sonra küçük çocukta nöronların henüz miyelin denilen kılıflarla kaplanmadığı evrede oluşuyor. Miyelin kılıfı lazım. Hani sinirlerin kısa devre yapmaması ve korunması için. Ancak miyelin, sinirleri koruduğu kadar yeni merkezlerin oluşmasını da zorlaştırıyor.

İşte bu yüzdendir ki buluğ çağına kadar yeni lisan öğrenmek kolaydır. Ondan sonra yeni sesleri duymamaya başlarız. Okuma alışkanlığı da buluğ çağına kadar kazanılırsa kazanılıyor. Ondan sonra yokuş yukarı… Tevekkeli değil bizim geleneğimizde çocuğun yaşı 4 yıl, 4 ay, 4 günü geçince âmin alayı, daha resmî adıyla bed-i besmele, tertiplenir ve okuma-yazma eğitimi başlardı. Varmış bir hikmeti.

Şimdi daha çok okur-yazarımız var ama galiba bol miktarda da okumaz- yazmaz yetişiyor. Daha çok Eloi ve daha çok Morlock.

Siyasi Davalar

“Siyasi davalarda” hukuki değerlendirme ve savunma yapmanın pek bir anlamı yoktur.

Yassıada Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Salim Başol’un dediği gibi “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” durumu varsa, hukuki gerekçeler birer kılıftan ibarettir.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB’nin üst düzey yöneticileri, Beylikdüzü ve Şişli Belediye Başkanları için açılan dava süreçleri “siyasi dava” olarak, bu türlü operasyonlar da “yargının siyasallaşması” olarak nitelendiriliyor. 

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın, CHP’nin Esenyurt ve Beşiktaş Belediye Başkanlarının tutuklandığı davalarla başlayan siyasi sonuçlu yargı operasyonlar da aynı kapsamda değerlendirmelidir.

Geçmişte, R.T. Erdoğan İBB Başkanı iken, O’na karşı yapılan yargılamalarda aynı nitelendirmeyi bugünün iktidarı olan Ak Partililer ve şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan yapıyordu.

Ayrıca “Ergenekon, Balyoz” gibi kumpas davalarının da “siyasi dava” olduğu, FETÖ’cü savcı ve hâkimlerin etkili olduğu siyasallaşmış yargının, siyasi sonuçlar elde etmek ve devleti ele geçirmek için yaptığı operasyonlar olduğu anlaşıldı. Bu davalarda da siyasi iktidarın dahli ve katkısı olduğu kuşkusuzdu.

Bu yüzden öncelikle gündemdeki “davaların siyasi olup olmadığını” tespit etmemiz ve “yargının bağımsızlığı” konusunu sorgulamamız lazım.

****

Bağımsız ve Tarafsız Yargı Var Diyorsanız

·      “Yargı bağımsız ve tarafsızdır” diyen bu iktidar neden soruşturma aşamasında savcı ve hakimlere emir ve talimat vermeyi suç olmaktan çıkardı? (TCK, madde 277)

·      Neden hâkimlerin “coğrafi teminatı” yok? Neden siyasi davalarda iktidarın işine gelmeyen kararları veren hâkimler görevden alınıp, istenen kararı veren hakimler görevlendiriliyor?

·      “Yargıya güvenin” mesajı veren iktidar, mesela Can Atalay davasında, Anayasa Mahkemesi kararlarına neden uymadı?

********************************

Eğer Yolsuzluk Konusunda Hassassanız…

·       İstanbul ve Ankara’nın AKP’li eski Belediye Başkanları hakkında yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma gibi suç duyuruları yapılmıştı. AKP’li Belediye Başkanlarının yaptığı yolsuzluklara ilişkin dosyalar neden İçişleri Bakanlığına çekilerek üstü örtüldü? Melih Gökçek için “Parsel parsel Ankara’yı sattı” iddiasının sahibi AKP’nin eski TBMM Başkanı ve Bakanlarından Bülent Arınç’a bu iddiasının içeriği neden sorulmadı?

·       İstanbul, Ankara, Bursa dâhil AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanları “metal yorgunluğu” sebebiyle görevden alınırken neden haklarında soruşturma açılmadı?

·       Ahmet Davutoğlu AKP hükümetinin Başbakanı iken “siyasi etik yasası” çıkarmak istediğinde neden engellendi? Davutoğlu’na “bu yasayı çıkarırsak il ve ilçe başkanı bile bulamazsın” diyen kimdi?

·       “Yargı CHP’li Belediyelerde yapılan yolsuzluklara göz mü yumsaydı? diyen bu iktidar zamanında (30 Ocak 2024 tarihi itibarıyla) Türkiye “Yolsuzluk Algı İndeksi”nde neden 115. sıraya düştü? Çok sayıda AKP’li belediyelerde yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, naylon fatura vasıtasıyla siyasetin finansmanının sağlandığı ve yetkilerin kişisel zenginleşme aracı olarak kullandığı iddiaları ortaya kondu. Peki neden hiçbir AKP’li Belediye Başkanı için soruşturma dahi açılmıyor?

·       Bakanlığı döneminde kendi şirketinden ve piyasa fiyatlarının çok üstünde alım yapan bakan, rüşvet çetesi mensubu olduğu iddia edilen, altın kaçakçılığına ve hatta cinayete karışan iktidar kanadından milletvekilleri haklarındaki iddiaların üstü neden örtüldü?

********************************

Terör ve Teröristlere Karşı Tavizsiz iseniz

İBB Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu için açılan soruşturmalardan biri “Kent Uzlaşısı” kapsamında “terör örgütünün siyasi uzantısı DEM Parti” ile seçim işbirliği yapmasına dair. Savcılık, ‘kent uzlaşısı formülü’ ile “Batı il ve ilçelerindeki Kürtlerin, belediyeleri kazanamasalar da uzlaşılacak ve desteklenecek aday karşılığında, belediye meclislerinde belli sayılarda kota elde edilmesi sonucu belediye meclis kararlarında söz sahibi olmalarının, yerel yönetimlerde yer almalarının ve siyasi bir denge olmalarının amaçlandığını” iddia ediyor.

·       DEM “terör örgütünün siyasi uzantısı” olduğuna göre Meclis’te ne işi var? Bu partinin temsilcisi nasıl Meclis oturumlarını yönetebiliyor? Ülkeyi yönetenler ve “bağımsız yargı” buna nasıl izin veriyor?

·       AKP seçimlerde iktidar oylarını artırmak ve DEM seçmeninden oy almak için “Teröristbaşının” kardeşini TV’ye çıkardığında, teröristbaşı hapisten mesaj gönderebildiğinde, bu mesaj dev mitinglerde ve onlarca TV kanalında okunduğunda neden suç olmuyor?

·       Terör örgütü liderini “Meclis’te konuşmaya”, terör örgütünü “Malazgirt’te kongre düzenlemeye” davet etmek suç değil mi? “Siyasi uzantı” veya “iltisaklı olanlar belediyeye giremesin” ama bizzat teröristbaşı ve örgütün dağdaki liderleri ile müzakere nasıl suç olmuyor?

·       Ahmet Türk terör örgütü ile ilişkisi sebebiyle Belediye Başkanlığından alındı. Aynı kişiye devlet ile örgüt arasındaki müzakerede ve diğer siyasi partileri sürece ikna etmede nasıl görev verilebiliyor?

********************************

İktidar Samimi Ve İnandırıcı Değil

İktidar ve yandaşları İmamoğlu’nun tasfiyesi operasyonlarını meşru göstermek için iddia ettikleri gerekçelerde samimi ve haklı değiller, inandırıcı da olamıyorlar.

Yargının bağımsız ve tarafsız olmasını istemiyorlar. İktidar ve yandaşlarına ayrı hukuk, rakiplerine ayrı hukuk (Ümit Özdağ’a göre DÜŞMAN HUKUKU) uygulanmasını istiyorlar. Milli iradeye saygıları yok.

Dönemlerinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluklarını yaşatan ve bunun sonucu derin yoksulluğu yaygınlaştıran iktidarın “yolsuzluk soruşturmalarını” siyasi amaçla kullandığı açıktır.

50 binden fazla vatandaşımızın katili teröristbaşına “örgütün kurucu lideri” veya “kurucu irade” sıfatını yakıştıranların İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 314 Meclis üyesi içinde, olduğu iddia edilen, 5-10 tane DEM Partiliden rahatsız olacağını sanmak saflık olur. Bizzat kendilerinin teröristbaşı ile müzakere sürecinde rol verdiği DEM partililer bu çelişkiye kızmakta haksız mı?

Bestesini Arayan Ülke

 Biz bir çınar ağacının yedi dalıydık

Bir daha gülmemeye yeminli yedi yürek

Toroslar’da çalıydık, Ağrı’ya sevdalıydık

Hüviyet cüzdanımız hükmündeydi Tendürek

Sakarya bir içim tütün tabakasıydı

Ve Bolu Beyini soruyordu fareler

Üç göz ruhumuzun budama makasıydı

Tel tel çatırdamaya durmuştu iradeler

 Derken içli bir dolu görülmüş Necit’te

Karıncalar kemirmeye başlamışlar Eyfel’i

Tüm dağların tansiyonu birikmiş bu son geçitte

Ve tüm örselenmişliklerimizin hasret heykeli

 Yuvarlak bir ateş başında ezik ezik

Sarayevolular oturmuş ağlıyordu

Sırılsıklam olmuştu bütün medya-müzik

Ve Türkiye bestesini arıyordu

24 Temmuz 1995 – İzmit Bahçecik

Her Gün Okunan Şair

İstiklal Marşı’nın TBMM’nde kabul edilişinin 104. Yıldönümü 12 Mart’ta dahi Ankara’yı her ziyaret edenler, tur operatörlerinin programında olmasa da genelde İstiklal Marşımızın yazıldığı ve şairi Mehmet Akif Ersoy’un Burdur Milletvekili iken bir müddet ikamet ettiği Samanpazarı Hacettepe Üniversitesi Kampüsü içindeki Tacettin Dergâhını ziyaret ederler.

Bugün müze olarak Vakıflara ait Tacettin Dergâhının ayakta kalmaya direndiğini ilk fark eden Ankara Valisi Ömer Naci Bozkurt(1968) olmuştu. Bir müddet sonra ise Tacettin Dergâhı bakımsızlıktan, ilgisizlikten berduşların yatağı olmuş, ayyaşlar şişelerini, camı çerçevesi kırık dergâhta bitirmişlerdi. Bunu ilk fark edenler Türkiye Yazarlar Birliği kurucusu(1978) aydınlar olmuştu. İstiklal ve istikbalimizin yazarı Mehmet Akif Ersoy’u anmak (1976) için gelinen Dergâh bir mezbelelik haline gelmişti. Bunu vilayet, belediye, vakıflar ve üniversite yönetimi nezdinde kınadık, protesto ettik. Hatta yerel yönetimi mahkemeye verdik. Sonrasında davayı kazandık. Tacettin Dergâhı yeniden ele altındı, restore edildi, belli günlerde ziyarete açıldı, Mehmet Akif toplantılarının merkezi oldu. Toplum ve medya büyük alaka gösterdi.

Her yıl 20-27 Aralık Akif Haftasında ve 12 Mart İstiklal Marşı’nın Parlamentoda kabul edilişinin yıl dönümlerinde halk ve resmi zevat, aydınlar, akademisyenler, sivil toplum kuruluşlarının olmazsa olması haleni geldi Tacettin Dergâhı.

Oysa bütün dünyada milli şairler mesela Azerbaycan’da Hüseyin Cavit, Kazakistan’da Ahmet Baytursunoğlu, Kazan’da Gabdulla Tukay, Kırım’da Bekir Çobanzade, Kırgızistan’da Cengiz Aytmatov, Özbekistan’da Ali Şir Nevai, Rusya’da Aleksandre Puşkin, Almanya’da Geothe, İngiltere’de Shakespeare, Fransa’da Boudelaire, Pakistan’da Muhammet İkbal müzeleri, evleri ve çoğu dilde yayınlanmış sergilenen eserleri mevcuttur. Ayrıca tur operatörleri bu yerleri programlarına alarak hem ülkelerini ve hem de aydınlarını tanıtıyorlar. Ülkemizde henüz böyle bir atılım da, endişe de yok. Mehmet Akif Ersoy hatırlarının önemli bölümü İstanbul’dadır, ancak şairimizin ne bir anıt mezarı ve ne de bir Mehmet Akif Ersoy Evi mevcuttur!.

Fikir ve Sanat Vakfı’na Doğru

Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’i bir ziyaretimizde (1984) Mehmet Akif’in vefatının 50. Yıldönümünde özel bir program yapmıştık. Bakan Zeybek de programımıza arka çıktı. Ancak devletin kamu yararına olan derneklere katkı verdiğini, vakıflara ise projelerine göre yardımcı olduğunu söyledi. Bu bir ipucuydu. Çünkü o günlerde hiçbirimizin projeleri destekleyecek ne gücü vardı ve ne de imkânı, yahut muhiti öne çıkıyordu.

Kurucusu olduğum Türkiye Yazarlar Birliği yönetimindeki arkadaşlarımızla Tacettin Dergahına sahip çıkmaya ve milli şairimize yakışır bir vakfı kurmaya karar verdik. Temaslara başladık. Çok olumlu tepkiler aldık.

Başbakan Turgut Özal’ı bir ziyaretimizde bilgilendirdik. Başarıp başaramayacağımızı sordu. Bir aydın sorumluluğunda iddialı ve gönüllü olduğumuzu anlattık. Sevindi. “Siz bana her zaman ulaşamazsınız. Size Balıkesir Milletvekilimiz İsmail Dayı ile Devlet Bakanımız Prof.Dr.Ercümen Konukman’ı da vereyim. Bana daha rahat ulaşırsınız”dedi ve devam etti “Arkadaşlar Sovyetler propagandasını 70 yıl sanat, edebiyat, spor, çevre ve uzay çalışmalarıyla yaptı. Dünyada hükümetler değişir, ama edebiyat, sanat, kültür ve medeniyet hareketi değişmez, kendini yeniler ve hızlanarak sürer. Önemli ve gerekli bir girişim yapmışsınız. Türkiye’nin tanıtımına ciddi faydalarınız olacak. Devam edin!” Sevincimiz sonsuzdu. Gerçekten de öyle oldu. Sonra da telefonla Tanıtma Fonu Başkanını arayarak “Arkadaşlar size bir program getirecekler. Hukuki ve etik ise yardımcı olalım.” Diye konuştu. İyice yüreklenmiştik.

Vakfımızın ilk Başkanı Yüksek İnşaat Mühendisi M. Atıf Boyacıoğlu, ilk müdürü de yazar Mehmet Çetin oldu. Bir dönemin politikacısı, şairi İsmail Hakkı Yılanlıoğlu hep yanımızda idi. Başbakanlık Müsteşarı Hasan Celal Güzel de, İsmail Dayı da öyle. Kurucular listemizde Yazar Necmettin Turinay, Gazeteci Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Prodüktör Muhsin Mete, Diş Hekimi Fikret Çulhaoğlu, Doç.Dr. Süleyman Hayri Bolay, Şair Yavuz Bülent Bakiler, Yazar Mehmet Doğan, Şair Yahya Akengin, Prof.Dr. Ercüment Konukman, Yayıncı Milletvekili İsmail Dayı, Avukat Sabri Aytemiz, Mühendis Milletvekili M.Gündüz Sevilgen ve Yapımcı Recep Vidin yer aldı.

TYB Hatay Sokak 6/16 Kızılay adresimize bir kardeş kuruluş daha geldi böylece; Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı. Mehmet Akif’in hatıralarına ve eserlerine sahip çıkacaktık. Ankara Kavaklıdere’deki 12. Noterliğine gittik. 23 Mart 1984 tarih ve 11976 sayılı tasdik senedi, Ankara 12. Asliye Hukuk Mahkemesi 29 Kasım 1984 tarih ve 1984/655 sayılı kararı ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı hayata geçti.

Vira Bismillah deyip Asımın Nesli için yola koyuldu kurucu 14 aydın arkadaşımız.

Safahat Şiirleri 30 Yabancı Dilde

Önce Ankara’daki ismi Mehmet Akif Ersoy olan üç okulumuzun öğretmen ve öğrencilerini Ankara Büyük Şehir Belediye’nin verdiği otobüslerle önce İstiklal Marşımızın kabul edildiği Birinci TBMM’ne, sonra yazıldığı Tacettin Dergâhı’na, en sonda da öğrencilerimizi yarınki Türkiye’nin ruh mimarları olarak, değişik sektörlerde, belki de sorumluluk alacakları TBMM’ne götürüyor, Başkanı ile tanıştırıyor, parlamentomuzu tanıtıyorduk. Ne acıdır ki; yıllardır Ankara Mehmet Akif Lisesi’nde idarecilik yapan bir öğretmenimiz bu programla ilk defa 1. Meclis’e, Tacettin Dergahına ve TBMM’ne geldiğini üzülerek itiraf etti.

Vakıf gönüllülük üzerine kurulmuştu.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, hayata geçtiğinden bu yana hedef kitlesi gençler oldu. Etkinliklerini genelde üniversitelerle gerçekleştirdi. Özellikle Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin kuruluşundan bu yana ortak programlar yaptı. Üniversite’nin Mehmet Akif Araştırmaları Enstitüsü’nde vakfımız hep temsil edildi, çalışmalara katıldı. İtibar baskılı, büyük boy ve tümüyle vakfın arşivinin kullanıldığı Akif Salnamesi 5 cilt yayınlandı.

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın hala sabit bir mekanı yok. Kaynağı ve idari kadrosu bulunmuyor. Gönüllü olarak Akif Dostlarının fedakarlıklarıyla 41.Yaşına bastı. Bu çerçevede 25 kadar Mehmet Akif Ersoy Milletlerarası Sempozyum kitabı yayınladı, 60 kadar Mehmet Akif Ersoy’un Dostları ve Şehirleri dizisi neşroldu, 20 kadar filmi gösterime sunuldu, çok sayıda uluslararası ve ulusal sempozyumlar düzenledi. Safahat’ın şiirlerini değişik dillere tercüme ettirdi.

Safahat Arnavutça’ya tümüyle tercüme edilirken, özellikle İstiklal Marşı Türkiye Türkçesi, Osmanlı Türkçesi, Türkçe ve Arapça harfli, Türk Cumhuriyetleri’nde şive ve lehçe farkıyla konuşulan Azerbaycan, Kazakistan, Kırım, Kırgızistan, Özbekistan, Tataristan Türkçelerine hem latin ve hem de kril alfabesiyle tercüme edilerek yayınlandı. Vakfın tercüme ettirdiği, katkı verdiği, bizzat ilgilendiği diğer yabancı diller de şöyle; Arapça, Almanca, Arnavutça, Boşnakça, Farsça, Fransızca, İngilizce, İsveçce, Kürtçe, Makedonca, Rusça ve Urduca.

Arapça’da ayrıca Akif’in Gölgeler adlı eseri, İbrahim Sabri’nin tercümesiyle Fizilal olarak yayınlandı. Ayrıca İslam coğrafyasında Mehmet Akif Ersoy ile ilgili yazılanlar “İslam Şairi Mehmet Akif” adıyla vakıfça yine Arapça neşredildi.

DÜNYAYA AÇILIM

Yurt içinde İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy ve Safahat hakkında Ankara, Akdeniz, Balıkesir, Burdur, Gaziantep, Kastamonu, Kilis Üniversiteleriyle ortak programlar yapıldı. Yurtdışındaki Mehmet Akif Ersoy ve Safahat programları da şöyle gerçekleşti;

*Sırbistan’da Mehmet Akif Ersoy Balkanlarda Kültür, Düşünce Hareketleri ve Yeniden Yapılanması Uluslararası Sempozyumu Novipazar Üniversitesi’yle birlikte hayat bulmuştur 24-31 Mayıs 2009). Novipazar’da ayrıca Türkçe 3000 kitaplık bir kütüphane kurulmuş, Türk Süsleme Sanatları Sergisi açılmıştır. Etkinlik Prizren ve Üsküp’e de taşınarak, program yenilenmiştir.

*Türkiye-Mısır Dostluğunda Bir Köprü; Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu bir hafta kadar Kahire Üniversitesiyle ortak yapılmıştır (01-06 Kasım 2010). Kahire’de Ayrıca Sanatçı Esat Kabaklı tarafından Türk Halk müziği Konseri verilmiş, Türk Süsleme Sanatları ile Kadim İstanbul ve Kahire Sergisi açılmıştır.

*Kosova Priştina Üniverstesi’nde Balkanlarda Bir Kadim Şair Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Toplantısı (2011) gerçekleştirdi. Akif Resimleri Sergisi açıldı. Arnavutça Safahat tanıtıldı.

*Kazakistan’da Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Baytursınulı Uluslararası Sempozyumu Almatı Yabancı Diller ve Mesleki Kariyer Üniversite’nde gerçekleşmiştir (10-15 Ekim 2011). Almatı’da ayrıca Türk Süsleme Sanatları sergisi açılmıştır.

*Bosnahersek’te Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Saraybosna Sempozyumu Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nde hayata geçirilmiştir (21-25 Haziran 2012).

*Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’deki Kafkas Üniversitesi’nde Türk Dünyasını Işıklandıranlar; Mehmet Akif Ersoy ve Hüseyin Cavit Uluslararası Konferansı(16-18 Mayıs 2013) hayata geçirilmiş, 113 tebliğ Türkiye ve Azerbaycan Türkçesiyle neşir olunmuştur. Yayınlanan ortak tebliğde de “Yeni nesillere Mehmet Akif ve Hüseyin Cavit gibi sanatçıların yeniden hatırlatılması, yaşatılması, tanıtılması, bütün hususiyetlerinin ortaya çıkarılması, tahlil edilmesi, genç kuşaklara anlatılması küreselleşen ve yozlaşan dünyada toplumun ıslahı ve milli kimliğin kaybedilmemesi açısından çok ehemmiyetlidir” denildi.

*Tataristan’da Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Abdullah Tukay Uluslararası Kazan Sempozyumu, Kazan Devlet Üniversitesi’nde yapılmıştır (12-18 Mayıs 2014). Rektör Prof.Dr. Redif Zamaletdinova konuşmasında “Mehmet Akif’i geç tanımaktan dolayı üzgünüm. Çünkü soydaşlarımız ve Akif Vakfı, Kazan’a yıllar sonra geldiler. Oysa Sebilürreşat’ın İstanbul İdarehanesi Kazanlı Alimlerin mutlaka uğradığı ve yazılar kaleme aldığı bir mahvilmiş. Ayrıca Sıratatımüstakim dergisi de Türk Dünyasının önemli bir iletişim aracı görevini yapıyormuş. Bu açığı hep birlikte telafi edeceğiz.” Dedi. Kazan’da Akif sergisi açılmış, tablolar hediye olarak bırakılmış ve Türkçe eserlerden oluşan bir kütüphane kurulmuştur

*Pakistan Lahor Pencap Üniversitesi’nde Yunus Emre Enstitüsü’nün katkılarıyla Uluslararası Muhammet İkbal ve Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Konferansı(2018) gerçekleştirilmiş, Akif’in hayatı ve şiirlerinden Urduca dilinde örnekler verilmiştir.

*Özbekistan’da Urgenç Üniversitesiyle ortak Müşterek ve Milli Şairlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Abdülhamit Süleyman Çolpan Uluslararası Sempozyumu (07-12 Haziran 2022) gerçekleşmiştir. Ayrıca Özbekistan’da üç ayrı üniversite ile böylesi kültürel etkinliklerin yapılması konusunda sözleşme imzalanmıştır. Sempozyumda iki ayrı amfide 48 tebliğ sunulmuştur. İstanbul’dan götürülen Türkçe Kitaplarla Mehmet Akif Ersoy Hatıra Sınıfı açılmıştır. Her iki milli şair hakkında sinema filmi gösterilmiştir. Sanatçılar Doç.Dr.Süleyman Arguner tarafından bestelenen ve Sanatçı Hüseyin Kıyak tarafından katkı verilen Türkistan Marşı ilk defa bu salonda okunmuş, beğeni kazanmış, üst üste defalarca dinlenmiştir. Akif’in hayatını ve eserini tümüyle Özbek Türkçesine çeviren ve itibar baskıyla yayınlanan eserin mütercimi Şair Mir Aziz Azam ziyaret edilmiştir. Türkiye’den gelen konuklara çapan giydirilmiş, Hive, Buhara ve Semerkant ile Taşkent’te etkinlikler devam ettirilmiştir.

*Yunus Emre Vakfı’yla müşterek Suriye’nin Azez, Afrin, Çobanbey, El Bab kentlerinde Mehmet Akif Ersoy ve Safahat konferansları verilmiş, Arapça milli sanatçımızı tanıtan kitaplar ve resimler sergilenmiştir(24-30 Mart 2024). Ayrıca Kilis Üniversitesi’nde “Mehmet Akif Ersoy’da Medeniyet Algısı“ konulu toplantı düzenlenmiştir.

Bu sempozyumlarda ve etkinliklerde mutlaka hem Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, eserleri, hem de söz konusu ülkenin milli şairinin tarihçesi hem Türkçe, hem o ülkenin resmi diline tercüme edilerek yayınlanmıştır.

Türk ve İslam Dünyasını Aydınlatanlar

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ayrıca İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin katkılarıyla Türk Dünyasını Aydınlatanlar (12 Aralık 2012) ve İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Uluslararası Sempozyumları (14-15 Aralık 2013) gerçekleştirmiştir.

Sempozyumlarda özellikle ortak dil Türkçe, Türk Birliği, ortak kültürün yeniden filizlenmesi, bilimsel, tiyatro, müzik, görsel ve plastik sanatlar ile kültürel mirasın yenilenmesi, teşvik edilmesi, yeniden üretilmesi, öncelik ve katkı verilmesi, başkentler arasında edebiyat ve sanat trafiğinin artması, sivil toplumların işbirliği yapması, yönetimlerde, ekonomide ve sanatta insanı merkeze alan bir anlayışın geliştirilmesi, hukuk ve insan hakları öncelikli evrensel bir donananıma sahip olunması, temel dillerin öğretilmesi, alimden aydına geçiş sürecinin iyi yöneterek din ve dünya algımızın sağlıklı ve geniş ufuklu bir yapıya kavuşma imkanlarının önünün açılması  konuları müzakere edildi.

Akşamda Münip Utandı’nın solist olarak yer aldığı Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu Sanatçıları Mehmet Akif Ersoy’un eserlerinden oluşan bir konser vermişlerdir.

Halen yeri, imkanı, kaynağı ve personeli olmayan, gönüllülükle yürüyen Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Bayrağını M.Atıf Boyacıoğlu, Yavuz Bülent Bakiler ve Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nden sonra Mehmet Rüyan Soydan mütevelli heyeti başkanı olarak teslim aldı ve Prof.Dr.Turgay Anar, Dr. İbrahim Öztürkçü, Tahsin Yıldırım, Ramazan Minder ve Şaban Özdemir de yeni yönetimi oluşturdu. Mehmet Akif Ersoy ve Dostları ile Safahat konusunda tartışmasız en büyük arşiv de Mehmet Rüyan Soydan ve Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfında bulunmakta ve programlara katkı vermektedir. Nice 41 yıllara!

(*) Mehmet Cemal Çiftçigüzeli;

Türkiye Yazarlar Birliği(1978) ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu(1984) ve yöneticisi. Vakıf onur başkanı. İstanbul İTİA Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo Televizyon Bölümü mezunu. Uluslararası Gazetecilik Örgütü FİJ üyesi. Ankara TRT Haber Merkezinde çalıştı. TRT Teleteks Haberlerini Türkiye’de ilk defa yayına başlattı. Son yayınlanan kitabı Öp Beni Asitane ile birlikte yayınlanmış 30 eseri mevcut.

Görsel, Okutsal Dinlesel

Ramazanın güzel taraflarından biri de iftar sohbetleri. Hem ramazan hem pazar. Siyasetin edepsizliklerinden, harp ve darpten bıkmışsınızdır diye bunu bir sohbet yazısı yapayım dedim.

İnternet çağının getirdiklerinden biri de saf sözün yokluğudur. Şunu demek istiyorum: İster haber olsun ister yorum, ister Web sayfası ister televizyon, metnin veya konuşmanın yanına veya üstüne bir “görsel” yerleştiriliyor. “Görsel” de bu yeni kültürün getirdiği bir kelime; yeni bir kavram. Sel’leri, sal’ları sevmem; Türkçe olmadıkları için. (Tamam, tamam “kumsal” ile “uysal” kardeşler var ama onlar da yanlış örnek.) Görsel her şey olabilir. Çizim, resim, video… Bana kalsaydı “görmelik” derdim. Hani tadımlık, yemelik çekiminden. Bu görmelikler, hele televizyon haberlerinde bazen saçmalık sınırını zorluyor bazen de aşıyor. Hani her ekonomi haberine, emekli maaşlarıya/ ikramiyeleriyle ilgili her habere para sayan bir el veya makine koyuyorlar ya. Her söylenene, her yazılana uygun bir görmelik bulmak kolay iş değil, bazen de imkânsız. Vitrinine saat koyan sünnetçiyi hatırlayın!

Siz hangi “tüh”tensiniz?

Haberlerle karşılaşıyoruz. Haberler bize çarpıyor. Hani haberi veren değil de gizleyen başlıklar atılmış haberler. “Bu da mı olacaktı!”, “Herkes onu konuşuyor!” gibi. Son zamanlarda haberi gizleyen başlıklar gibi haberi gizleyen resimler de çıktı. Hangi görmelik zorunluğu var ya. Görmelik “Bu da mı olacaktı!”daki “bu”yu açık edebilir. Okuyucu haberin neye ait olduğunu anlamasın diye görmeliği de buzluyorlar.

Haberi gizleyen başlıklara, görsellere, “tıklama yemi“ deniyor. Tıklama tuzağı. Gazetecilikte başlık ve ilk cümle haberin özetidir. Öyle öğretilirdi. Sonraki cümleler ayrıntıyı verirdi. İnternetin tıklama tuzaklarında usul bunun tam tersi. Başlık ve ilk cümlelerin görevi bir şey anlatmamak ama merak ettirmek. Merak ettirecek ki tıklayacaksınız. Sonra bir daha, bir daha tıklayacaksınız.

Bu görmelik çağında tıkladığınız zaman bazen metin çıkıyor ve sabredip göz gezdirirseniz yazının ortasından biraz sonra olanın ne olduğunu veya herkesin neyi konuştuğunu anlayabilirsiniz. Bu bir yol. Başka bir yol, tıklamanızın sizi yazıya değil videoya götürmesi. Bu yazı veya video yol ayrımı insanları da ikiye ayırıyor. Bir kısım, “Tüh! Video çıktı.” diyenler. İkinci kısım da video çıkınca sevinip, yazı çıkarsa “Tüh yazı çıktı!” diye üzülenler. Siz hangisindensiniz?

Kitap kargo ister, elektronik hemen gelir

Ben “Tüh video!” kabilesindenim. Neden mi? Çünkü videoda, olup biteni anlamanız için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. Yazıyı şöyle bir tarayıp sizi ilgilendirip ilgilendirmediğini anlayabilirsiniz. Videoda öyle bir imkânınız yok. Gerçi yazılarda da videolarda da asıl habere gelene kadar mümkün mertebe sizi oyalamaya çalışıyorlar. Mesela, “Emeklilerin bayram ikramiyesi nihayet belli oldu” başlıklı haber, eski Roma’da emeklilik var mıydı, yok muydu tartışmasıyla başlıyor. İlgisiz paragraflar birbirine “ise” ile bağlanıyor. “Roma’da emeklilik böyleydi. Kartaca’da ise…” Yazıda böyle istismarları, “Hadi ordan” diye bırakabilir veya atlayabilirsiniz. Videoda çaresizsiniz.

Geçen yüzyılda, taa internet öncesi çağlarda, yurt dışından kitap getirtmenin zorluğunu daha önce anlatmıştım. Proforma faturalar, Merkez Bankası’ndan keşide çekleri falan. Üniversite kütüphanelerinin kurtarıcılığı ve üniversitelerin çoğunda doğru dürüst kütüphane olmayışı…

Sonra internet, sonra Amazon ve kurtulduk. Fakat Amazon’dan kitap getirmek de kolay değildi. Bir kere normal postayla getirtirseniz bir hafta, on gün beklemeliydiniz. Kurye daha hızlıydı ama en az 25 dolar tutuyordu. Bu da kitabın fiyatına yakın bir rakamdı. Onun için bir kitap değil, biriktirip birkaçını birden getirtmeye çalışırdım. Kargo ücreti biraz artabilirdi ama kitap başına düşen azalırdı.

E-kitap ve sesli kitap

Okumanın asıl sürücüsü, tıpkı biliminki gibi meraktır. Merak eden insan okur, araştırır. Merak eden insana bir hafta, on gün postayı bekle demek insafsızlıktır. İşte elektronik kitaplar ve sesli kitaplar bu engeli de ortadan kaldırdı. Her ikisinin birden üstüne atladım. Amazon yıllarca elektronik kitap formatı Kindle’ı Türkiye’ye açmadı. Bu Amazon’la bozuştuğum yıllardır. (Ona küstüğümden Amazon’un haberi yoktu tabii.) Fakat sesli İngilizce kitap deposu Audible’dan ayda iki kitap alıyordum. Ayda iki kitap 14 dolardı. Her bakıma daha ucuz ve daha hızlı. Anında dinlemeye başlayabilirdim. Ama “I ıh…”. Dinlemek okumak gibi değildi. Sonra Amazon Audible’ı satın aldı.

Bu noktalar şahsi tercihlere dayanıyor artık. Ben elektronik kitabı, tabletimden okuyup not almayı, altını çizmeyi, altını çizdiklerimi ayrı bir dosya hâlinde saklamayı falan çok seviyorum. Satın aldığım kitapları bile elektronik kitaba çevirip öyle okuyorum. Buna karşılık elektronik kitaba da “I ıh…” diyen arkadaşlarım var. Dünyada da öyle oldu. Sesli kitap kâğıda basılmış kitabı öldürecek diye tahmin yürütülüyordu. Hâlbuki, elektronik kitap, satış ve okuyucu sayısı itibarıyla, hızlı bir yükselişten sonra yüzde otuz civarında takılıp kaldı.

Yerim bu kadar… Bu sohbet, gelecek Pazar da devam eder.

Ortadoğululaşmanın Çok Yakınındayız

Üç ay önce ORTADOĞULULAŞMANIN NERESİNDEYİZ? Başlıklı bir köşe yazısı yazdım. Rahmetli Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” isimli kitabından ilhamla bu soruyu sormamın sebebi, AKP iktidarı döneminde, zihniyetimizin ve yönetim tarzımızın Ortadoğululaşmakta olduğu yönünde oluşan algı idi.

Bu algının oluşması tesadüf olamazdı. Ateş olmayan yerde duman tütmezdi. Bu yüzden bu algıyı oluşturan etkenlerin neler olabileceğini öğrenmek için şu soruları kendimize sormamız gerekiyordu:

“Türkiye’nin siyaset ve yönetim anlayışı ne ölçüde Ortadoğu ülkelerine benzemektedir? Kuvvetler ayrılığı olan bir demokrasi var mıdır? Seçimler önceden belirlenmiş kurallara göre ve yarışan herkese eşit şartlarda yapılmakta, milli iradenin tam tecellisi için gereken demokratik şartlar sağlanmakta mıdır?

Özellikle CB Sistemine girdikten sonra yargı ne kadar bağımsız ve tarafsız? Demokratik kurumların işleyişi nasıl etkilenmiştir? TBMM’nin etkinliği yok denecek mertebeye düştü mü?  Batı’da bağımsız olan kurumlar Türkiye’de tek adamın iradesine bağımlı mı?”

Sadece son bir haftada olanlara baktıkça bu soruların cevabı çok daha açık ortaya çıktı. Bu cevaplar demokratik hukuk devleti olma iddiasındaki bir ülke için hiç de olumlu değil.

*********************************

İmamoğlu’na Yargı Sopası

Gelecek Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin en güçlü adayı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu idi. 18 Mart’ta, İmamoğlu’nun 30 sene önce aldığı üniversite diplomasını iptal eden bir idari karar alındı. Bu karar bir İdare Mahkemesi kararı ile yürütmesi durdurulmadıkça veya kaldırılmadıkça, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu CUMHURBAŞKANI ADAYI olamayacak.

Ayrıca Ekrem İmamoğlu hakkında, O’nu SİYASİ YASAKLI hale getirebilecek peş peşe davalar ve soruşturmalar açılıyor.

İmamoğlu’na açılan davalar serisi Ocak 2023’te açılan “AHMAK DAVASI” denilen, “YSK üyelerine hakaretten” açılan dava ile başladı. Bu dava İstinaf Mahkemesinde bekletiliyor.

İmamoğlu’nu siyasi yasaklı hale getirebilecek diğer davalar şunlar:

11 Ocak 2023’te Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemine bir ihalede İhaleye Fesat Karıştırmak iddiasıyla açılan dava yerel mahkemede devam ediyor.

14 Kasım 2024’te Usulsüz Harcama soruşturması açıldı. “Görevi kötüye kullanma” suçu ile itham ediliyor.

20 Ocak 2025 Başsavcı Akın Gürlek’e yönelik sözleri nedeniyle başlatılan soruşturmada “Tehdit, terörle mücadelede görev almış kişiyi hedef gösterme” ile suçlanıyor.

27 Ocak 2025’te, bir bilirkişiye yönelik sözleri sebebiyle, “Yargı görevini yapanı etkilemeye teşebbüs” iddiasıyla soruşturma açıldı.

22 Şubat 2025’te başlatılan “sahte diploma” soruşturmasında “Resmî belgede sahtecilikle” suçlanıyor.

Bu davalardan birinden bile ceza alırsa, Ekrem İmamoğlu “MUHTAR BİLE OLAMAYACAK.”

*********************************

Gerçekten Turpun Büyüğü Heybede İmiş

Bu soruşturma ve davaların hedefinin “İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olmasını engellemek” olarak değerlendiriliyordu.

Fakat bu hafta gördük ki hedef daha büyükmüş.  Gerçekten “turpun büyüğü heybede” imiş.

Önce 18 Mart 2025’te İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu İmamoğlu ve 28 kişinin İşletme Fakültesinden mezun olarak aldıkları diplomalarını iptal etti. Bu idari karar Mahkeme tarafından kaldırılmazsa, Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı adayı olamayacak. Ancak Belediye Başkanlığı için üniversite diploması gerekmediğinden Belediye Başkanlığına devam edebilecekti.

Hemen ertesi gün, 19 Mart 2025’te, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile aralarında İBB tepe yöneticileri, Şişli ve Beylikdüzü belediye başkanlarının da olduğu 106 kişi sabaha karşı başlatılan operasyonla gözaltına alındı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasına gerekçe gösterilen “yolsuzluk, terör” gibi suçlamalar çok ağır suçlar. Savcılık açıklamasında, Türkiye’nin en büyük belediyesinin başkanı ve muhtemel Cumhurbaşkanı adayı “suç örgütü lideri” olarak nitelendiriliyor.

Çok olağanüstü bir faktör gidişatı değiştirmezse, İmamoğlu’nun tutuklanacağı, uzun bir yargılama sürecini tutuklu olarak hapiste geçireceği ve İBB’ye ve bazı ilçe belediyelerine KAYYIM atanacağı tahminleri yapılıyor. Olursa, çok yanlış şeyler bunlar.

Bunlar demokratik hukuk devleti olan ülkelerde rastlanan olaylardan değil. Türkiye’de benzer bir olay R. T. Erdoğan’ın, İBB Başkanı olduğu dönemde, Siirt’te okuduğu bir şiir sebebiyle 4 ay 10 gün hapse konulup, siyasi yasaklı hale getirilmesiydi. O günün mazlumu Erdoğan’ın iktidarında daha ağır zulümlerin yaşanmasını açıklamak zor.

Bundan başka (demokrasinin kesintiye uğradığı darbe dönemleri ve FETÖ’cü yargı ve bürokratların yaptığı operasyonlar hariç) benzer bir olay bugüne kadar yaşanmadı.

Bu sebeple muhalefet kanadı, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın tutuklanmasıyla başlayan ve Ekrem İmamoğlu ile devam eden, yargı operasyonlarını “SİVİL DARBE” veya “SİYASİ DARBE” olarak tanımlıyor. Bazıları da “FETÖ dönemi uygulamalarına” benzetiyor.

*********************************

Ekonomi ve İç Barış

Bu gelişmelerden benim anladığım şey iktidarın “ekonomiyi düzeltme” diye bir hedefi artık yok. Çünkü bu olaylardan sonra ülkeye yabancı para ve yatırım daha az gelecek, gelen kısım da daha yüksek faizle gelebilecek.

Vatandaşlarının diploması, tapusu, özgürlüğü konusunda hukuki bir güvence görmediği bir ülkede huzur olmaz, ekonomik ilişkiler gelişmez; nitelikli insan gücü ve yerel sermaye yurtdışına kaçar.

İktidar bir yandan terör örgütü lideri aracılığıyla, teröristlerle ve onların meclisteki uzantılarıyla birlikte “İÇ BARIŞI SAĞLAMAK” veya “İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRMEK” projesi yürütüyor. Diğer taraftan muhalif rakiplerini terör örgütü ile ilişki ve iltisakla suçlamak yaman bir çelişki. DEM Partili Ahmet Türk’ü belediye başkanlığından alıp, yeni süreçte O’na rol ve değer vermekten de büyük çelişki.

Son hafta operasyonlarıyla “ülke içi barışı sağlamak” hedefi inandırıcılığını kaybetti.

Erdoğan eğer ekonomiyi düzeltebileceğine veya “yeni açılım sürecinin” olumlu sonuçlanacağına inansa muhtemel rakiplerinden korkmazdı. “Karşıma kim çıkarsa çıksın yine seçilirim” diye düşünürdü.

Hukukun siyasallaştığını gösteren uygulamaların ülkeye çok yönlü zararı olacağı kanaatindeyim.

Gittikçe otokratik liderlerin yönettiği ülkelere daha çok benzer hale geliyoruz. Korkarım ki, ORTADOĞULULAŞMANIN ÇOK YAKININDAYIZ.