-1.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 29, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 103

Orada Bir Ülke Var Uzakta…Prof. Dr. ABDULHAMİD AVŞAR, DOĞU TÜRKİSTAN’ı Anlattı…

(İkinci –Son- Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Çin yönetiminin son yıllarda, Doğu Türkistan’da uyguladığı insanlık dışı uygulamalardan örnekler verebilir misiniz?

Prof. Abdulhâmid Avşar: ‘Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda Doğu Türkistan’da uygulamadığı insanlık dışı uygulama kalmamıştır’ demek yanlış olmaz. Yukarıda da zikredildiği üzere, bu vahşet BM raporlarına bile yansımış, milletlerarası kamuoyunun gündemine girmiştir.

Öncelikle Çin, dünyânın içinde bulunduğu konjonktürden ve kendisinin elde ettiği nüfuzdan yararlanarak Doğu Türkistan Türklerini târihten silmek için altın vuruş yapmaktadır. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren, 11 Eylül saldırılarının dünyâda uyandırdığı Müslüman karşıtlığından da yararlanarak Uygurlar üzerinde zâten süregelen baskısını iyice arttırmaya başlamış ve bugüne kadar da her geçen gün daha da şiddetlendirerek uygulamaya devam etmektedir. 2000’li yılların başında önce genç kızlarımızı zorla Çin’e çalıştırmaya, götürüldükleri yerlerden ayrılmalarına engel olmaya, Çinlilerle zorla evlendirmeye başlamışlar, buna karşı çıkanları ise acımasızca cezalandırmışlardır. Unutmayalım 5 Temmuz 2009 Urumçi Olaylarının başlangıcı Çin’e götürülen genç kızlarımıza yapılanları protesto etmekti. Ancak, bilindiği gibi acımasızca bastırıldı ve binlerce insan dünyânın gözü önünde öldürüldü, idam edildi, ağır hapis cezalarına çarptırıldı.

Yine 2014’te Şi Jinping’in verdiği tâlimatla, Doğu Türkistanlılar mahalle mahalle, köy köy zorla Çin’e taşınmaya, oralarda yaşamaya mecbur edilmeye başlandılar. Amaç, götürüldükleri yerlerde kalabalık Çin nüfusu içinde asimile etmekti elbette.

Bu da yetmedi. Zaten 1949’daki işgalde itibaren devlet politikası olarak uyguladıkları Çinli göçmenleri Doğu Türkistan’a taşımaya daha da hız verdiler. Kadim şehirleri, mahalleleri yıkarak yerlerine gökdelenler inşa etmeye ve buralara da Çin’den getirdikleri göçmen Çinlileri yerleştirmeye başladılar. Türkleri de bu gökdelenlerin içine serpiştirmeye, Çinli göçmenlerle birlikte yaşamaya mecbur etmeye başladılar.

2016’da sıra toplama kampları uygulamasına geldi. O günden bugüne milyonlarla Uygur’u keyfi olarak buralara koydular, hem rûhen hem de fiziken yok etmek, felç hale getirmek için yapmadık zulüm bırakmadılar. Bu kamplarda neler yaşandığının küçük bir örneğini meselâ, Türkiye Türkçesine çevrilmiş olan Gülbahar Hativaci’nin ‘Çin Kampından Nasıl Kurtuldum?’ adlı hâtırâlarda görebilir. İnsanın okumaya bile tahammül edemediği bu toplama kamplarında yapılanlardan Çin zulmünün ne olduğunu, soykırım politikasının mâhiyetini bir nebze de anlamak mümkün olur belki de.

Bunun dışında artık Doğu Türkistan’da Uygur Türkçesi ile eğitim tamâmen ortadan kaldırılmış durumdadır. Çocuklar ana sınıfından itibâren Çince eğitime, Çin örf-âdetlerini öğrenmeye mecbur tutulmaktadırlar. Hatta çocuklar için ihdas edilen özel toplama kampları bile bulunmakta, buralarda âilelerinden zorla alınan çocuklar tam bir Çinli gibi yetiştirilmeye çalışılmaktadır.

Doğu Türkistan’da millî hiçbir emâreye izin verilmemeye başlanmış, gelenekli hayat tam bir denetim altına alınmıştır. Yine Müslüman kimliği ifâde edecek her türlü söz ve davranış da yasaklanmıştır. Bunu Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Urumçi ziyâretinde açıkça gördük. Aslında kurgulanmış bir buluşmada dahi, yaşlı kadın Sn. Fidan’ın ‘selamünaleyküm’ hitabına ‘aleykümselam’ diyememiştir. Çünkü Uygular öylesine büyük bir baskı ve tehdit altındadırlar. Câmilerin büyük kısmı yıkılmış, ayakta kalabilenlerin birçoğu eğlence merkezi, kulüp, Çin restoranı yapılmıştır. Bununla ilgili bir çok görüntüyü de hayasızca yayınlamaktan çekinmemektedirler.

Yine, her eve bir Çinli gözetmen atanmıştır. İstedikleri zaman istedikleri Uygur evine gidip orada yaşamakta, evlerde ailenin bir ferdiymiş gibi kalabilmektedirler. Bunu da yine utanmadan halkların kardeşliği diyerek dünyâya açıklamaktan imtina etmemişlerdir.

Bu konuda verilecek daha pek çok örnek var. Büyük şâir Fuzuli’nin dediği gibi ‘Derd çok, hemderd yok, düşman kavi, talih zebun’…

Son olarak şunu da ifâde etmek istiyorum. Bugün Türkiye’de Çin’in beşinci kol faaliyeti her geçen gün artmaktadır. Türkiye’den Türkçe yayın yapan radyolarının yanı sıra destekledikleri birçok başka radyo, çeşitli yollarla etki altına aldıkları kalem sâhipleri, kamuoyunda etkili kişiler bulunmaktadır. Özellikle, gelenekli olarak Doğu Türkistan dâvâsına sâhip çıkan milliyetçi, muhafazakâr kesimlere ulaşmaya ayrı bir önem vermektedir. Bunu yaparken de Doğu Türkistan meselesini ABD çıkarları ile özdeşleştirmekte ve halkın batıya duyduğu öfkeden yararlanmaya çalışmaktadır. Ama unutmamak gerekir ki Doğu Türkistan Türklerin anayurdu, İslam’ın Türkler arasında yayıldığı coğrafyadır. Doğu Türkistan’ı unutmak, Çin’in kara propagandası ile Doğu Türkistan’da yaşananlara kayıtsız kalmak kendini inkâr etmek, târihî hakîkatlere sırtını çevirmek demektir.

Burada şu inancımı da dile getirmek isterim. Şu anki karanlık tablo ne kadar koyu olursa olsun, Doğu Türkistanlıların göğüslerindeki iman, hür yaşama azimleri her zorluğun üstesinden gelecek ve Doğu Türkistan muhakkak bağımsız olacaktır. Tıpkı, 1933’te, 1944’te olduğu gibi…

Prof. Dr. ABDULHAMİD AVŞAR 1964 yılında Doğu Türkistan’ın Kaşgar şehrinden sonraki en büyük şehri Yarkent’te doğdu. İlk ve orta öğretimi Kayseri’de dereceyle bitirdi. 1986 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi (Basın-Yayın Yüksek Okulu) Radyo-Televizyon Bölümünden birincilikle mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyâset Bilimi Anabilim Dalında (SBF) yüksek lisans, Milletlerarası İlişkiler Anabilim Dalında (SBF) doktora yaptı. 2013’te de Uygulamalı İletişim alanında doçent oldu. 2022’de profesör unvanı aldı. 1985–1986 yılları arasında Yeşilçam’da çalıştı. 1987’de Prodüktörlük sınavını kazanarak TRT’de göreve başladı. Çeşitli drama, kültür ve kuşak programlarının yanı sıra birçok belgeselin yapım ve yönetmenliğini üstlendi. Hazırladığı belgesellerin önemli bir bölümünün metinlerini kaleme aldı. Avrupa Yayın Birliği (EBU), Akdeniz Ülkeleri Yayıncılar Birliği nezdinde yapılan çeşitli proje toplantılarında, Türk Dünyâsı Ülkeleri Medyaları İşbirliği Forumu, Şanghay İşbirliği Örgütü Medya Forumu gibi çok sayıda milletlerarası toplantıda TRT’yi temsil etti. Millî ve milletlerarası çeşitli film festivallerinde jüri üyeliği yaptı. TRT Azerbaycan Temsilcisi (2004-2007), TRT İstanbul Bölge Müdürü (2015-2018) ve TRT Kazakistan Temsilcisi (2018-2020) görevlerinde bulundu. 2011-2017 yılları arasında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak lisans ve lisansüstü dersler verdi, birçok milletlerarası ve millî dergide yayın kurulu üyeliği ve yazarlık üstlendi. Hazırladığı dokümanter filmlerle; çok sayıda ödüle lâyık görüldü.  Millî ve milletlerarası çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, yurtiçi ve yurtdışında basılmış kitapları, bildirileri; yurtdışı ve yurtiçinde faaliyet gösteren çeşitli televizyon, radyo ve gazetede yayınlanmış pek çok röportaj, program ve makalesi bulunmaktadır. İngilizcenin yanı sıra Uygur, Azerbaycan, Özbek, Kazak ve Kırım Tatar Türkçelerini bilmekte, Osmanlı ve Kiril alfabelerini okuyabilmektedir. Sürekli Basın Kartı sâhibi ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Uluslararası Sinema Derneği, Türk Dünyâsı Kültür, Sanat ve Sinema Vakfı, Türkiye Spor Yazarları Derneği, Ekonomi Gazetecileri Derneği gibi meslek kuruluşlarının ve aynı zamanda Doğu Türkistan Vakfı’nın Mütevelli Heyet üyesidir. Evli ve üç evlât babasıdır. 2022 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesinde profesör olarak göreve başladı, İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Bölüm Başkanlığı ile İletişim Bilimleri ve İnternet Enstitüsü Medya ve İletişim Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanlığını üstlendi. 2023-2024 yılları arası rektörlük görevini üstlendi. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak göreve devam etmektedir.

DERKENAR:

GÜNÜMÜZDE, İŞGAL ALTINDA BULUNAN TEK TÜRK YURDU:

D O Ğ U T Ü R K İ S T A N

Dünyânın diğer süper güçleri gibi Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) de kendisine göre yeni bir düzen oluşturmuştur. Çin’in oluşturduğu düzen; kapitalist ekonomi ambalajı içinde komünizm ideolojisinden ve katıksız ırkçı düşüncelerden beslenen şoven ve emperyalist, gayri medenî ve çağ dışı yönetim sistemidir.

ÇHC bu sistemi şimdilik, yönetimi altında bulundurduğu Doğu Türkistan, Tibet ve İç Moğolistan’da uyguluyor.  Çok da uzak olmayan bir gelecekte, gücünü yetirebileceği; Pakistan, Keşmir, Afganistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Moğolistan’da da uygulamaya koymak isteyebilir.

Kendi ırkından olmayanlara hayat hakkı tanımayan ÇHC yönetimi, çalıştığı işyerine giden Türklerin öldürülmesini engelleyemediği gibi, can güvenliği olmadığı için işyerine gidemeyen zavallıların işine, sorgusuz-sualsiz, derhal ve tazminatsız olarak nihâyet vermiştir.

ÇHC Yönetiminin yaptıkları bunlardan ibâret değildir. ‘Daha kaliteli bir millet oluşturmak’ düşüncesiyle, kendi insanına karşı giriştiği cinâyetler ve soykırım uygulamaları; insan haklarıyla ilgilenen beynelmilel kuruluşlarda, yüzlerce klasörü dolduran belgelerle tescillenmiş durumdadır.

Doğu Türkistan’ın akıl kamaştıran eşsiz zenginliklerine doğrudan sâhip olabilmek ve Türkleri bölgeden uzaklaştırabilmek için her gün binlerce insanla dolu trenler Doğu Türkistan’a yıllardan beri dolu geliyor, boş dönüyor. Bununla yetinilmiyor; köylerde yaşayan Müslüman Türk âilelerinin 2’den, şehirlerde yaşayanların ise 1’den fazla çocuk sâhibi olmaları yasaklanmıştır. Yasağa uymayıp hâmile kalan kadınlar yakalanıp seyyar kasaphânelerde derhal kürtaj ediliyor. Gayri sıhhî şartlarda ve ehil olmayan kişiler tarafından kürtaj edilen kadınların % 10’u ölüyor, % 25’i sakat kalıyor.

Gelen haberlere göre vahşet bununla bitmiyor. İnsanlar sırf, organları alınıp satılmak maksadıyla öldürülüyor. Deri ve böbrek gibi canlı doku taşıması gerekli organlar ise, kurşunlanan insan henüz can çekişirken, bedeni kesilip alınıyor. Kurşuna dizilen mahkûm âilelerinden kurşun parası tahsil ediliyor. Ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderiliyor.

HAKSIZLIKLAR KARŞISINDA SESSİZ KALAN DİLSİZ ŞEYTANDIR

Yaşanan vahşet karşısında bütün dünyâ sessizdir. Her fırsatta ‘insan hakları’, ‘hukukun üstünlüğü’ adına dünyâ jandarmalığına soyunan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), hak aşığı olması gereken İslâm âlemi, aynı çileleri çekmiş Türk Cumhuriyetleri ve Hindistan ile medeniyet havârisi Avrupa Birliği (AB)… cılız kınama kelimelerinin ötesinde tepki göstermediler. Çünkü her birinin ÇHC ile siyasî, askerî ve ticarî anlaşmaları var.

Çin; Birleşmiş Milletler Teşkilatı bünyesindeki Güvenlik Konseyi’nin dâimî üyesi sıfatıyla önemli bir siyasî güçtür. Nükleer silahlara sâhip olması hasebiyle kendisinden çekinilmektedir. Dünyâ ticâretinde 2,5 trilyon dolardan daha fazla bir payı olduğu için aynı zamanda etkili bir iktisadî güçtür. Ve hepsinden önemlisi ÇHC; güçlü olduğunun farkındadır. Kendisini; değil alt edebilecek, kendisiyle mücâdeleyi göze alabilecek bir gücün bulunmadığı kanaatindedir.

Sergilenen vahşet karşısında, yetersiz ve kısa süreli olmakla birlikte, en ciddî tepkiyi Türkiye göstermektedir. Göstermekte haklıdır. Çünkü Doğu Türkistan Türkleri… soykırıma mâruz kalan mazlum ve mağdur insanlar; aynı târihi paylaştığımız, aydı dili konuşup aynı dine inandığımız, aramızda kopmaz bağlar bulunan öz kardeşlerimizdir.

DOĞU TÜRKİSTAN’DA *Milattan Önce 209 yılından Milattan Sonra 216 yılına kadar Türk asıllı Hun İmparatorluğu, *552-630 yılları arasında Birinci Göktürk İmparatorluğu *680-745 yılları arasında İkinci Göktürk İmparatorluğu *745-840 yılları arasında Uygur Devleti. *850-920 yılları arasında Kırgızlar *950-1212 yılları arasında Karahanlılar *1212-1759: Seyidiye Hanlığı *1759-1863: Çin Hâkimiyeti *1863-1876: Bağımsız Doğu Türkistan                      (Yakuphan Ba Devlet dönemi) 1876-1882: Çin yönetimi 1882-1944: Çin Genel Valiliği 1944-1949: Bağımsız Doğu Türkistan                    (Üç Vilayet  Rejimi) hüküm sürdü. 1949’dan günümüze: Çin işgali devam ediyor.    

YÜZSÜZLÜK

TC Başbakanı’nın Doğu Türkistan’da Müslüman Türk milletine uygulanan soykırımın durdurulması isteği, Çin Hükümeti tarafından ‘iç işlerine müdâhale’ olarak görüldü ve geri alınması istendi. Diğer taraftan ÇHC’nin soykırım olaylarını protesto etmek maksadıyla, sivil toplum kuruluşlarının İstanbul Valiliği’ne başvurduğunu öğrenen Çin’in İstanbul Konsolosluğu yetkilileri; İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yazı göndererek, gösteriye izin verilmemesini talep etmişlerdir. İçişlerine müdâhale, asıl bu yazı ile vuku bulmuştur.

Çin, böyle yüzsüz ve küstah bir yönetim anlayışına sâhiptir.

Doğu Türkistan’da yaşanan insanlık dışı dramın önlenmesi için insan hakları ile ilgili kuruluşları, insan haklarına saygılı ülkeleri harekete geçirmek mümkündür. Bu vecibeyi, mazlum ve mağdur Filistin halkını kurtarmak için meseleyi Milletlerarası Adâlet Divanı’na intikal ettiren Güney Afrika Cumhuriyeti’nden bekleyemeyiz.  Türkiye bunu yapabilir. Hatta yapabilecek ve de yapması gereken tek ülkedir.

Çin’in, medenî dünyâ ile ilişkilerini geliştirdikçe bencillikten, şovenizmden ve barbarlıktan uzaklaşması, insan haklarına saygılı bir konuma erişmesi… tahammülü mümkün olmayan bir uzun süreçtir. O sürecin, milletlerarası kapalı ve gürültüsüz diplomasi yollarıyla çabuklaştırılması mecbûriyeti vardır. 

Milletlerarası strateji uzmanları, ÇHC yönetimini daha ılımlı hareket etmeye yönlendirecek asimetrik mücâdele yöntemini belirleyebilir.

Çâresiz olmadığımıza inandığımız anda, çözüm mümkündür.

Unutulmamalı: Zulüm üzerine kurulu yönetimler kalıcı olamazlar. Olabilselerdi, Sovyetler Birliği dağılmazdı. Günün birinde Çin Halk Cumhuriyeti de mutlaka dağılacaktır. İnanmış insanların kararlı mücâdelesi karşısında eritilemeyecek beşerî güç yoktur.

Diğer taraftan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın da beklemeye tahammülü kalmamıştır. 

Oğuz Çetinoğlu: Akçakoca Kültür Platformu, 25 Şubat 2024 Pazar   

(BİTTİ)                                                                                              

Orada Bir Ülke Var Uzakta… Prof. Dr. ABDULHAMİD AVŞAR, DOĞU TÜRKİSTAN’ı Anlattı…

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: 07 Ekim 2022 târihinde; Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde tartışılması talebi, çoğu Müslüman ülkenin ‘hayır’ oylarıyla reddedildi. Bu talep hangi ülkeden gelmişti?

Prof. Dr. Abdulhamid Avşar: Öncelikle Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinin Birleşmiş Milletler (BM) Teşkilâtı İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülmesi konusu, BM İnsan Hakları Yüksek Konseyi tarafından hazırlanan raporun Yüksek Komiser Michelle Bachelet’in 1 Eylül 2022’de kamuoyuna açıklanmasıyla gündeme geldiğini ifâde etmek gerekir. Çin’in 2016 yılın sonlarında başlattığı ve 2017 yılından îtibâren sayısını hızla arttırmaya başladığı Doğu Türkistan’daki toplama kampları uygulamasının deşifre olmasından sonra milletlerarası kamuoyunda büyük bir infial meydana gelmiş ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın bu konuda harekete geçmesi için talepler yükselmeye başlamıştı. Bunun üzerine BM İnsan Hakları Konseyi adına Yüksek Komiser Bachelet bir rapor hazırlamakta görevlendirilmiş, 2022 yılı başlarında rapor tamamlanmasına rağmen hemen açıklanmamış, dört kez ertelenmişti. Bunun üzerine raporun açıklanmaması için Çin’in BM İnsan Hakları Konseyi’ne baskı yaptığı ve Yüksek Komiser’in bu sebeple hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaşmadığı iddiaları gündeme gelmişti. Bu arada hazırlanan raporun yayınlanmadan önce Çin tarafı ile de paylaşılmış olduğunun altını çizmek gerekir. Sonunda, rapor, Yüksek Komiser Bachelet’in görev süresinin bitmesine günler kala, -belki de biraz yumuşatılarak- 2022 yılı Eylül ayı başında açıklanmıştı. Buna rağmen raporda, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan Türklerini ağır işkencelere mâruz tuttuğu tespitleri yer alıyor; Doğu Türkistan’da insanlığa karşı suç teşkil edebilecek derecede ciddî insan hakları ihlallerinde bulunduğu belirtiliyordu.

7 Ekim 2022’de konunun BM İnsan Hakları Konseyi’nde tartışılması talebi ise burada yer verilen tespitlerin değerlendirilmesi ve gerekirse Çin’in kınanması amacıyla ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batılı ülkeler tarafından gelmiştir.

Çetinoğlu: Talebin reddedilmesindeki etkenler nelerdir?

Prof. Avşar: Talebin reddedilmesindeki etkenlerin başında, kanaatimce, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik ve diplomasi yoluyla târih boyunca devam ettirdiği emperyalist dış politika gelmektedir. Bilindiği gibi, Orhun Âbidesinde ‘Çin’in ipeğine, gümüşüne (yâni ekonomik hegemonyasına), tatlı dilini (yani diplomatik aldatmacalarına) kandın, ey budunum, yok oldun’ sözleri, aslında atalarımızın biz Türklere ve hatta tüm insanlığa bir uyarısı ve vasiyeti hükmündedir. Çin’in ekonomi ve diplomasi yoluyla yayıldığı ve milletleri boyunduruğu altına aldıklarını büyük bir uzak görürlükle gözler önüne serer. Çin, bugün de aynı dış politikayı uygulamakta ve devletleri, hükümetleri etkisi altına almaktadır. Oylamada red oyu veren devletlere baktığımızda her birinde Çin’in ciddî yatırımları olduğu ve borç verdiği ülkeler olduğunu görüyoruz.

Bir diğer etken ise konunun ABD ve Batılı ülkeler tarafından gündeme getirilmesidir. Çin, bu devletlerin Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini gündeme getirmesini kendisini yıpratmaya yönelik kasıtlı bir politika olduğunu ileri sürmüş, kimi devletler de bu propagandaya aldanarak red oyu vermişlerdir.

Çetinoğlu. Reddedileceği belli olan bir talepte bulunmanın oluşturduğu menfi durumu yorumlar mısınız?

Prof. Avşar: Öncelikle, teklifin reddedileceğinin belli olduğu düşüncesinin doğru olmadığı kanaatinde olduğumu belirtmek isterim. Bildiğiniz gibi teklif, 17’ye karşı 19 oyla, yâni sadece 2 oy farkla kabul edilmemiştir. 11 üye de çekimser kalmıştır. Yani çekimser kalanlardan 3’ü evet oyu vermiş olsa teklif kabul edilmiş ve Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları sabıkasının BM tarafından ortaya konulması gerçekleşmiş olacaktı. Ki, çekimser kalanlar arasında ABD ve Batılı ülkelerle birlikte hareket etmesi beklenen birçok ülke olduğu mâlum.

Diğer taraftan araştırma talebinin kabul edilmemesinin Çin’in suçlu olduğu, Doğu Türkistan’da insan hakları ihlali yaptığı ve insanlığa karşı suç işlediği kanaatine bir zeval getirmemiş, aksine tüm dünyânın bu tartışma sonucunda gerçeklerden haberdar olmasına vesile olmuştur denilebilir. Yani red kararı, aslında Çin’i aklamamış, vicdanlarda suçlu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamıştır.

Bu gelişmenin gözler önüne serdiği bir başka gerçek de BM Teşkilatı’nın birçok organında Çin’in mâlî destekler yoluyla önemli bir konum elde ettiğini ortaya koymuş; o dönemdeki tartışmalarda bu gerçek de sıklıkla dile getirilmiştir. Bugün BM bünyesindeki birçok kurum ve kuruluşta Çin baskın bir etkiye sâhiptir, çünkü bu teşkilatlara büyük miktarlarda fon aktarmaktadır.

Çetinoğlu: Hangi ülkeler Doğu Türkistan için lehte, hangileri aleyhte oy verdi?

Prof. Avşar: Oylamada ABD, İngiltere, Çekya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Honduras, Japonya, Litvanya, Lüksemburg, Marşal Adaları, Karadağ, Hollanda, Paraguay, Polonya, Güney Kore ve Somali lehte el kaldırırken, Pakistan, Özbekistan, Kazakistan, Endonezya, Sudan, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Moritanya, Nepal, Namibya, Kamerun, Çin, Fildişi Sâhili, Küba, Gabon, Bolivya, Eritre ve Venezuela aleyhte oy vermiştir. Brezilya, Gambiya, Hindistan, Meksika, Arjantin, Ermenistan, Benin, Libya, Malavi, Malezya ve Ukrayna ise çekimser kalmıştır.

Bu tabloda acı olan Müslüman ülkelerin tutumudur. Milyonlarca Müslümanın hem fizikî hem zihnî soykırıma, insanlık dışı muameleler, insanlığa karşı suç teşkil eden türlü işkencelere tâbi tutulması karşısında gözleri kör, dilleri lâl olmuş, hakîkat gün yüzüne tüm açıklığıyla çıkmış olmasına rağmen Çin’in yanında yer alma zilletini tercih etmişlerdir. Bunun sebepleri de gün gibi ortadadır. Kazakistan ve Özbekistan, kendileri için Çin’in yakın tehdit olması nedeniyle bu zillete katlanırken, o dönemki Pakistan yönetimi tam anlamıyla Pekin’e teslim olmuş durumdaydı. Hatta Çin bile sözde ‘eğitim kampları’ şeklinde toplama kampları gerçeğini kabul ederken. Pakistan bunu bile söylemekten kaçınıyor, Çin’i gözü kapalı destekleyen açıklamalar yapıyordu. Ve Endonezya, Sudan, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Eritre, Moritanya, Fildişi Sâhili… o dönemki yöneticilerini, zâlimin yanında yer aldıkları, hakîkatin üstünü örtmeye âlet oldukları için, Doğu Türkistanlılar olarak Allah’a havâle ediyoruz.

Çetinoğlu: 2 Ağustos 1990 târihinde Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, Kuveyt’i işgal etti. Saddam Hüseyin, Kuveyt’in Irak’ın 19. Vilâyeti olduğunu duyurdu. Kuveyt çok sayıda heyetler oluşturup resmî makamlar nezdinde bilgilendirme ve talep görüşmeleri için Türkiye’ye geldi. İstanbul’a gelen heyetler, sivil toplum kuruluşlarını ziyâret ederek kuruluşların yöneticilerini ve üyelerini bilgilendirdiler. İşgalin devamı süresinde heyetlerin ziyâreti 1’er, 2’şer ay ara ile devam etti. Ankara’ya giden heyetler de resmî görüşmelerde bulundular. Ne kadar etkili oldukları bilinmez Fakat Irak, bir müddet sonra; ‘istediğimizi elde ettik’ diyerek işgali kaldırdığını açıkladı.

Çin ile Irak, elbette mukayese edilemez. Önemli olan Kuveyt’in işgal aleyhindeki çalışmalarıdır. Doğu Türkistan’ın Çin işgalinin kaldırılmasını temin edecek gücü ve destekçisi olmadığı da mâlûmdur.

Çâresizlik…’ gibi bir durum karşısında mıyız, ‘Yapılabilecek hiçbir şey yok’ diyerek beklemeli miyiz?

Prof. Avşar: Sayın Çetinoğlu üstadım, aslında Doğu Türkistan Türklerinin diaspora faaliyetleri târihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygın ve güçlü bir şekilde cereyan etmektedir. BM İnsan Hakları Konseyi’nin Çin’in insanlığa karşı suç olan Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini araştırmaya karar vermesi de öncelikle dünyânın dört bir yanındaki Uygur teşkilatlarının çaba ve gayretleri sonunda olmuştur.

Diğer yandan Çin, diplomatik girişimlerle Doğu Türkistan’ı terk edecek bir devlet değildir. Çünkü, o bir işgalcidir ve Doğu Türkistan’ı batıya açılacak stratejik bir coğrafya olarak görmekte, zengin yeraltı ve yerüstü servetlerini sömürerek kendi gelişmesi için kullanmaktadır. Târih göstermiştir ki, Çin’in işgali ancak halkın millî direnişi, dînî ve millî kimliklerini muhâfazası ile mümkün olur. Elbette dünyânın Doğu Türkistan dâvâsına desteği de Çin’i zayıflatacak, Doğu Türkistan’daki emellerini sona erdirebilecek önemli bir etkendir. Bu bağlamda daha önce Doğu Türkistan dâvâsına uzak duran, bununla ilgili herhangi bir tavır almaktan kaçınan ABD ve Avrupa devletleri, elbette kendi çıkarları da gerektirdiği için, Doğu Türkistan dâaâasına destek vermeye başlarken, maalesef, Müslüman devletler Çin tarafında geçmiştir. Bu da bizim fâciamız…

Çetinoğlu: Rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in 1960’lı yıllarda, Ankara’da, Mehmet Turgut, Ferruh Bozbeyli, Prof. Dr. Osman Turan, Osman Bölükbaşı… gibi şahıslarla ikili görüşmelerle dâvâsını anlattığının yakın şâhidiyim. Rahmetli Rıza Bekin Paşamız da çok gayretli idi.

Günümüzdeki sükûneti nasıl yorumlamak gerekir?

Prof. Avşar: Aslında sükûnet sâdece Türkiye’de söz konusu. Bunda da Doğu Türkistan dâvâsındaki karizmatik liderliğin ortaya çıkmaması başlıca etkendir kanaatindeyim. Diğer yandan, çok sayıda teşkilatın ortaya çıkması ve dâvânın yürütülmesindeki çok başlılık da etkiyi azaltan sebeplerden biri olmuştur denilebilir. Bunun yanı sıra dünyâdaki ve etrafımızdaki gelişmeler de Türkiye’nin dış politikasını etkilemiş, bundan da en çok yararlanan ülkelerden biri Çin olmuştur. Sükûneti böyle de düşünmek sebebin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Bütün bunların yanı sıra yine de kamuoyu dikkatinden kaçmış olsa da Doğu Türkistanlı teşkilâtlar ve Doğu Türkistan’a gönül verenler elden geldiğince gayret etmekte, dâvâyı her ortamda anlatmaya, hakîkatleri dile getirmeye devam etmektedir. Bunlardan biri de Doğu Türkistan Vakfı’dır.

Çetinoğlu: Müslüman ülkelerin Doğu Türkistan meselesine uzak durmalarının sebeplerini azaltmak mümkün olabilir mi, nasıl?

Prof. Avşar: Elbette, mümkün ama zor bir meseledir demek isterim. Niçin böyle dediğimi Müslüman ülkelerin Kıbrıs ve Karabağ’da nasıl bir politika izlediklerine baktığımızda daha iyi anlamak mümkün olur. Maalesef, Müslüman ülkelerin çoğunun bir Müslümanlar politikası, Müslüman derdi yok. Ama buna rağmen, buyurduğunuz gibi, bıkmadan, usanmadan Doğu Türkistan dâvâsını Müslüman ülke yönetimleri resmî-gayrı resmî seviyelerde anlatmak, Müslüman ülke kamuoylarına ulaşmak, onları olan-bitenden sürekli olarak haberdar etmenin çok önemli olduğu açıktır. Ama burada şunun altını çizmeliyim ki, esas belirleyici tutum Türkiye’nin olacaktır.

Çetinoğlu: Doğu Türkistan meselesi hakkında kamuoyunu bilgilendiren sosyal medya kanalları hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Avşar: Çok şükür Doğu Türkistan meselesi hakkında kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik faaliyet gösteren çok sayıda sosyal medya hesabı olduğunu görüyoruz. Bunları hayata geçirenleri yürekten kutluyor, teşekkür ediyorum. Meselâ bunlardan biri de Doğu Türkistan Vakfı’nın sosyal medya hesaplarıdır. Bunun dışında Doğu Türkistan, Uygur Haber, Mavi Kelebek, Uygur Platformu, Uygur Hareketi, Dünyâ Uygur Kurultayı Vakfı, Milletlerarası Doğu Türkistan STK’lar Birliği, Toplama Kamp Mağdurları gibi sivil toplum teşkilatlarına âit hesaplar olduğu gibi Doğu Türkistan Dâvâsı ile ilgilenen kişilerin şahsî sosyal medya hesaplarından da Doğu Türkistan’daki gelişmeler paylaşılmakta, yazı ve yorumlara yer verilmektedir.

Çetinoğlu: Millî meselelerimizle bağlantılı yazar ve entelektüel şahısların bir kısmı, Doğu Türkistan’ı ‘Sinkiyang’, ‘Sincan’ gibi isimlerle anıyorlar. Onları nâzik ifâdelerle uyaracak bir ekip oluşturulmasında fayda mülâhaza eder misiniz?

Prof. Avşar: Maalesef, en çok yüreğimizi yakan meselelerden biri budur. Öncelikle şunu ifâde etmek isterim ki Doğu Türkistan’a Çinlilerin verdiği isim ‘Sincan’ değil, ‘Şincan’dır. Yani ‘Ş’ ile başlar ve yeni kazanılmış toprak, yeni sınır anlamına gelir. Sincan ise kadim bir Türkçe kelimedir ve Türk dünyâsının birçok yerinde yer adı olarak hâlen kullanılmaktadır. Nitekim Türkiye’de Ankara ve Afyonkarahisar’da ‘Sincan’ adlı yerleşim yerleri varken Azerbaycan’da da ‘Sincan’ ve ‘Sincan Bayat’ adında yerler bulunmaktadır. Ne var ki, Türkiye’de Türk Dünyâsı ile yakından ilgili olan kimi insanlar da dahil olmak üzere pek çok kişi bundan habersizdir ve bu farkı bilmemektedir. Çin de bundan yararlanmakta ve sanki Doğu Türkistan’a Türkiye’de ve Türk Dünyâsında var olan bir ismi verilmiş algısından yararlanmaktadır.

Diğer taraftan özellikle son yıllarda devlet televizyonu ve haber ajansının da Doğu Türkistan demekten kaçınarak ‘Şincan’ kelimesini kullanmaya başlamasıyla neredeyse ülkenin târihî adı unutulur bir duruma gelmiştir.

Bu konuda en azından bilmeyerek bu ifadeyi kullananlara ulaşılarak gerçeğin ne olduğunun anlatılması elbette faydalı olacaktır.

(İkinci –Son- Bölüm Yarın Yayınlanacaktır)

Müspet Doğu – İslâm Medeniyeti

     Yerdeki bütün ölçü ve dengeler; akıl, idrak ve muhakemeye uygun İlahî takdirlerdir.

     İslâm’daki rahmet, Kur’an semasındandır. Kur’an Medeniyeti’nin esasları / temelleri müsbettir.

     Saadet ve mutluluk çarkı, bu müspet esaslar üzere döner.

     Dayanak noktası, kuvvete bedel haktır.

     Hakkın devamlı gereği ise, adalet, dengeli ve ölçülü davranmaktır.

     Birbirine denk olmak üzere harekettir. Çünkü selâmet bundan çıkar.

     Böylece şekavet / sıkıntı, sızlanma ve mutsuzluk zail, yok olur, ortadan kalkar.

     Hedefinde; menfaat yerine fazilet vardır. Faziletin gereği ise,

     Muhabbet, birbirine yakınlık hissetme ve birbirini cezbetmedir.

     Bundan da, mutluluk ve saadet çıkar. Zail, yok olur adavet ve düşmanlık.

     Hayattaki prensibi: Cidal / mücadele, kavga, kıtal / birbirini öldürme yerine

     Teavün / yardımlaşma düsturudur. O düsturun şe’ni / gereği ise,

     İttihad / birlik ve tesanüd / dayanışma olup, bu şekilde toplum canlanır.

     Bir hizmetmiş gibi görülen hevâ – heves yerine hidayeti / doğru yolu göstermek.

     O hüda / hak ve doğru yolun gereği ise, insana lâyık tarzda terakkî etmek / gelişme, ilerleme

     Ve refahet / bolluk, bereket ve rahatlığın kapısını açmak.

     Ruha  lâzım surette tenevvür edip nurlanarak aydınlanmak.

     Tekâmül ederek yükselme ve olgunlaşmaktır.

     Kitleler içinde vahdet / birlik cihetini tardeden unsuriyet / ırkçılık, -dikkat müspet değil-

     Menfi milliyet yerine; din, dil bağını geçirmektir. Zira, din dil bir ise millet birdir.

     Canım Türkiyemiz’de ise, Din de birdir, Dil de birdir.

     Ortak Dinimiz İslâm, Ortak Dilimiz Türkçe’dir.

     Nitekim Hz. Muhammed’e sorarlar: “Arap kimdir?”

     Muhteşem bir cevap verir: “Arapça konuşandır.”

     Demek ki, “Türk kimdir?” sorusuna verilecek cevap da: “Türkçe konuşan.” olmalı.

     Çünkü millet; şüphesiz ki, aynı doğuşta olanlarla birlikte, menşe’leri ne olursa olsun,

     Aynı oluşta olanların birliğinden meydana gelen, bölünmez bir bütündür.

     Nitekim, “İstiklâl Marşı”mızı yazan ve aslen Arnavud olan Mehmed Âkif’i

     “Türk” saymamak mümkün mü? 

     Velhasıl, ittihad ve birlik cihetinin başta gelen gereği, samimi bir uhuvvet ve kardeşliktir.

     Şu hususu unutmamak gerekir ki, elbette Medeniyet’te pek çok güzellikler vardır.

     Lâkin onlar, aslında ne sadece Nasraniyet / Hristiyanlık malı ne de,

     Tüm katkılarına ve yoğun bir şekilde, özellikle fen ve teknik sahada çalışmalarına rağmen,

     Tek başına ne Batı’nın icadı ne de şu asrın san’atı değildir.

     Belki değil muhakkak ki, bugünkü ilim, fen ve teknik umumun malıdır.

     Çünkü, fikirlerin zaman içinde birbirine eklenmesi, ilave edilmesi,   

     Yani telâhuk-u efkârdan zuhur etmiştir.

     İlim ve fen yolunda, insanüstü gayret ve çabalar sonunda;

     Ayrıca semadan, İlahî kaynaktan gelen işaret ve dikkat çekmeler doğrultusunda,

     Allah’ın bu çalışkan ilim adamlarına, çalışmalarına bir mükâfat olarak yaptığı

     İlahî ilhamlar ve içlerine doğan hakikatlerden çıkan buluş ve icatlardan başka bir şey değildir.

     Ve bilhassa, İslâmî inkılâptan neş’et eden / doğan, ortaya çıkan ve kaynaklanan bir neticedir.

     Bunu kimse kendine temellük edemez / sahiplenemez.

     İslâm Medeniyeti, herkese selâmetli bir ortam sunar.

     Hariçten bir tecavüz ve saldırı vaki olursa, sadece müdafaada bulunur, savunmaya geçer.

     Aşırı davranışlardan kaçar. Saadet odur ki, küllü, bütünü ve geneli içine alıp hepsini kapsar.

     Hiç olmazsa, ekseriyet ve çoğunluğu kuşatarak, bir necat ve kurtuluş sebebi sunar.

     İnsanlara rahmet olarak nâzil olan, Allah katından inen Kur’an;

     Ancak umuma ve eksere saadet sunabilecek bir medeniyeti müjdeler.

Cengiz Aytmatov ve Muhteşem 3 Eseri:

 (Dördüncü (Son) Bölüm)

TOPRAK ANA

Çocukluğunda toprakla neşe içinde oynarken dedesinin borçları onu toprakla tanıştırır. Zamanla o da aile fertleri gibi toprak işçisi olur. Hayatını topraktan kazanır. Toprağı sürüp geçimini sağlamaya başlamıştır.

Bir müddet sonra Toprak Ana Tolgonay, kendisi gibi toprak işçisi olan Suvankul’a âşık olur ve evlenirler. Tarlalarda çalışarak geçimlerini sağlarlar. Tolgonay ve Suvankul’un; Kasım, Maysalbek ve Caynak adında üç oğulları olur.

Tolgonay ve Suvankul, bundan sonraki hayatlarını çocuklarının saadeti ve gelecekleri için çabalayarak geçirirler. Traktör sürmeyi ve okuma yazmayı öğrenen Suvankul, köye ilk traktörü getiren ekip başıdır. Aradan yıllar geçer. Çocuklar büyür, birer delikanlı olur. Kasım, babası gibi traktör sürücüsü olur. Maysalbek, öğretmen olmak için, köy okulunu bitirince şehire gider. En küçükleri Caynak da Gençlik Kolu başkanı olur. Bir süre sonra Kasım evlenir ve eve Aliman adında bir gelin gelir. Tolgonay, Aliman’ı kızı gibi sever ve benimser.

Herkes bu durumdan memnundur. Tolgonay, Suvankul, Kasım ve gelin Aliman hasat zamanlarını tarlada beraberce geçirirler, her şey yolundadır.

Bir gün ansızın tarlaya gelen bir Rus askerinden savaş çıktığı haberini alırlar. Güzel giden her şey bundan sonra tersine döner. Köydeki erkekler birer birer askere çağrılır. Ve bir gün Kasım’ın da askerlik çağrısı gelir. Bütün aile ne kadar üzülse de onu askere uğurlarlar. Aile daha sonra Maysalbek’in de askere çağrıldığını öğrendikleri bir mektup alır.

Savaş bütün hızıyla devam ederken, cephedeki erkek yetersizliğinden Suvankul da askere çağrılır. Suvankul’un da askere çağırılmış olması Tolgonay’ı derinden sarsar. O günden sonra ekip başı görevi Tolgonay’a verilir. Tolgonay bütün zorluklara rağmen var gücüyle çalışır.

Bir ara Caynak, annesine eğitime gideceğini söyleyerek evden ayrılır, ama cepheye gider. Niyeti Tolgonay’ı üzmemektir. Evinin bütün erkeklerini cepheye gönderen Tolgonay, oğlu Kasım ve kocası Suvankul’un şehit olduğu haberini alır. Şehit haberleriyle perişan olan Tolgonay, gelini Aliman ile hayata kaldığı yerden devam eder. Ancak bu sefer de oğlu Maysalbek’ten kötü bir mektup alır ve bir oğlunu daha cephede kaybeder. Uzun süre Caynak’tan da haber alamayınca onu da yitirdiğini düşünüp bütün ümidini kaybeder.

Tolgonay, acısını gelini Aliman ile dindirmeye çalışır, onu kızı gibi sâhiplenir. Hayata tutunmaya çalışır. Zaferin gelmesi yakındır. Cephelerden evlerine dönen askerler, yeniden tarlalarda çalışmaya başlarlar. Savaşın izleri yavaş yavaş silinmektedir. Tolgonay, gelini için üzülmektedir.

Onun evlenmesi, mesut bir hayat kurması gerektiğini düşünür. Ancak Aliman evlenmek istemez. Sonbahar aylarında sürü otlatmaya gelen bir çoban, Aliman’ı hâmile bırakır. Ancak Tolgonay bu durumu çok sonradan öğrenir. Aliman’ın doğumu yaklaştıkça Tolgonay’a olan davranışları değişir.

Eserden tadımlık bir bölüm: Aliman kayınvalidesine;

Bana bir şey sorma ana ben kendi varlığımı bile hissetmiyorum. Kendi hâlime bırak beni.’

Bundan sonra ona ne söylesem boş, hiçbir sözüm hoşuna gitmeyecek’ diye düşündüm ve üzüldüm. Bu düşünce ile dalıp gitmişim. Birdenbire niçin ve nasıl uyandığımı hatırlamıyorum. Aliman’ın yatağında olmadığını gördüm.

Alelacele giyinerek dışarı fırladım. Kapıdan çıkarken ambardan birtakım iniltiler duydum. Bütün gücümü ayaklarıma vererek oraya koştum. Kapıyı o kadar hızlı açtım ki az daha elimdeki fener düşecekti. Aman Tanrım! Gözlerime inanamadım: Aliman samanların üzerine yüzükoyun yatmış, doğum sancılarıyla kıvranıyordu. Üzerine atılıp bağırdım:

-Ne yaptın a kızım, bana niye söylemedin?

Yardım edip arkası üstü çevirmek istedim, elim kanlar içinde kalan eteğine dokununca büyük bir korkuya kapıldım, irkildim. Yüreğim kafesinden çıkacaktı nerdeyse. Vücudu ateş gibi yanan Aliman boğuk sesle mırıldanıyordu:

-Ölüyorum! Ölüyorum!

Ona su verdim. Titriyor, dişleri takır takır su bardağının kenarına vuruyor, ama vücudu ateşler içinde yanıyordu. İki yudum su ancak içebildi ve sonra kıvranmaya, inlemeye devam etti.  

Aliman çırpınıyor, inliyor, bağırıyordu. Sonra birden sakinleşir gibi oldu. Ama bu defa da hırıltılı sesler çıkarıyordu.

-Ana, başımı kaldır, dedi, nefes alamıyorum.

Ağlıyordu. Sonra hıçkırıkları bastırarak çabuk çabuk konuşmaya başladı: ‘Ana, sevgili anacığım, içim yanıyor, artık dayanamıyorum. Öleceğim… öleceğim… Her şey için sana teşekkür ederim, çok teşekkür… Beni bağışla anacığım. Ah Kasım hayatta olsaydı! Ah Kasım, ben ölüyorum… Beni bağışla…’

Ona yalvardım:

-Hayır, hayır sevgili kızım, ölmeyeceksin. Biraz daha dayan canım kızım, biraz daha! Anlıyorsun değil mi kızım, ölmeyeceksin, ölmeyeceksin.

Az sonra cıyak cıyak bir bebek sesi duyuldu.

Hayat niçin bu kadar acımasız, bu kadar kör? Çocuk dünyâya geliyor, Aliman dünyâyı terkediyordu. Biri doğuyor, biri ölüyordu. Bebeğin çıplak ve ıslak vücudunu entarimin eteğine ancak sarabilmiştim ki, anası Aliman, can vermiş, suskunluğa gömülmüştü. Başı yana düşmüş, hareketsiz kolları aşağı sarkmıştı.

-Alimaan! diye bağırdım korku dolu bir sesle. Sonra bileğini tuttum. Nabzı çarpmıyordu.

Gözlerimin önünde, bir an için, hayatla ölüm karşı karşıya idi.

***

Tolgonay, ismini Canbolat koyduğu torununa sarılarak hayata tutunur. Torununu zor şartlar altında büyütür. Bütün bu olaylara bitmeyen bir kıtlık ve açlık eşlik eder. Tolgonay’ın sık sık dertleştiği, her şeyin başladığı ve bittiği kaynak olan Toprak Ana ise gizli ve etkili başkarakteri olarak romanın dramatik kurgusunu omuzlar.

Okuyucu içine işleyen duygulara mâruz kalıp akan gözyaşlarımı silmek dışında mola vermeden okumaya devam eder. Bir fırsatını bulup da kendisinin, Tolgonay anadan ayrı bir şahıs olduğuna inandırabilen okuyucu, gözyaşlarını silip okumaya devam eder…

Dert ve üzüntü ile alâkalı özlü sözü hatırlayabilenler huzura kavuşur: ‘Hiçbir dert ve musibet yoktur ki daha büyüğü olmasın

Savaş aleyhtarlığını ‘cephe’yi değil de cephe dışındaki insanlarla ortaya koymak şüphesiz seçkin bir tercihtir. Bu tercihi merhum Aytmatov, çok başarılı bir şekilde kullanıyor.

Önceki 2 kitapla aynı ölçüde ve Refik Özdek tercümesi olan roman 139 sayfadır.

***

Cengiz Aytmatov’un eserleri aracılığıyla dünyâ, Kırgızistan’ı, Kırgızları, Issık Göl’ü, Tanrı Dağlarını öğrendi. Sadece Kırgızistan’da değil birçok ülkede çocuklarına Cengiz, Daniyar, Cemile, Asel, Tolgonay, Düyşön isimlerini veren aileler olmuştur. Onun ‘Cemile’sine bütün erkekler âşık olmuş, ‘Toprak Ana’sına hayran kalmış, ‘Beyaz Gemi’siyle bütün çocuklar yolculuk yapmıştır.

Yazar eserlerinde milletinin ürünü olan masalları, efsâneleri, mitleri, destanları kısacası halk kültürünü en mükemmel bir şekilde eserlerine yansıtmıştır. Eserlerini Kırgız ve Rus dillerinde yazmış ve Rusça yazılmış olan eserlerini Aşım Cakıpbekov Kırgızca’ya çevirmiştir.

Gün Olur Asra Bedel’ isimli romanını okuyanlar, ne zaman günler uzayıp yüzyıl olsa, ne zaman alnımızdaki Kassandra Damgası beni ele verecek diye kaygılansa, ne zaman Gülsarı’ya veya birilerine ‘elveda’ demek zorunda kalsa, ne zaman bir ala köpek gibi deniz kıyısında koşsak, ne zaman Toprak Ana ile dertleşsek, ne zaman yâdımıza Selvi Boylum Al Yazmalım düşse, ne zaman kendimizi Cengiz Hana Küsen Bulut gibi ağlamaklı hissetsek, ne zaman Dişi Kurdun Rüyaları’nı görsek aklımıza hep Bozkırdaki Bilge / Cengiz Aytmatov gelir. Türk edebiyatının zirvesini, Tanrı Dağı’nın ölümsüz ruhunu, dünyânın en çok okunan ve en büyük yazarını özlemle anar ve fâtihâlar gönderir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.  

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Kadına Yönelik Şiddet

Öncelikle vurgulamak isterim; Âdemoğlu dünyaya yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir. İnsanlık tarihine baktığımızda Peygamberden tutun da sıradan vatandaşlara kadar herkesin kendine göre yaşama ve yaşatma mücadelesi vermiş olduğunu görürüz. İnsanlar bu Fani Âleme ölmek ve öldürmek için değil, yaşamak ve yaşatmak için gelmiştir.

Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.

*

Yıllarda ülkemizde işlenen kadına yönelik cinayetlerin, cinsel sapıklıkların sıkça işlendiği Anaerkil Türk insanına uygun düşmeyen içler acısı durumları yaşarken; ’İnançta körlüğü’’ nü,’’dini darlığı’’nı aşamayan, özgür düşünemeyen, üretemeyen, adaleti önceleyen Evrensel Hukuk Sisteminden mahrum, durmadan gericiliğin altını besleyen DİN diye bedevi kültürüyle, acem kültürüyle beslenmiş bir kısım dindarların da sapıklıklarını izliyoruz.

Bugün üzülerek belirtmek isterim ki DİN siyasallaşınca dindar geçinenlerin elinde kirlendi. Dindarlığımızın içtenliği azaldı. Dini hayatta bile yüzeysellik ve görsellik yükseldi. Söz düştü, imaj yükseldi. Dil, ırk, mezhep, grup ve siyasal tercihlerle kamplara bölünmek ve çatışmanın derinleştirilmesinin istendiği, vahdetten, birlikten ve beraberlikten bahsetmenin bile anlamını yitirdiği bir dönemi yaşıyoruz

Tekrar vurgulayalım; Kur’an’ın ve sünnetin ön gördüğü hayat ikliminden uzak kalmış, DİN diye Bedevi Kültürüyle, Acem Kültürüyle şuursuzca işlenmiş zihniyetlere özgürlük adı altında Batının Sokak kültürü de eklenince avamlaşan/ körleşen Türk insanı milli değerlerinin şuurundan bihaber olunca içine düştüğü dramlarla cebelleşir oldu.

*

İslam öncesi Türk kadınına verilen önemi okuduğum bir makaleden izleyelim:

Hun ve Göktürk devletlerinde de kadın bağımsız bireyler olarak hayatını yaşamıştı. Bu devrelere ait bilgiler kadının da erkeği ile beraber aynı iş ve hakka sahip olduğunu belirtmektedir. Türk kadını aile hayatında erkekle eşit durumdadır yani ana, baba ve çocuklardan aynı derecede sorumludur.  Yönetimdeki Türk kadını örneklerini bu dönemde bolca bulmak mümkündür. Asya Hunları zamanında, Çin İmparatorlarından Kao devrinde, kendisi bir kurtuluş ümidi bulmak ve Mete’nin Hatunu’nun aracılığını elde edebilmek için, gizli olarak çok değerli hediyeler gönderdiğini biliyoruz (Ögel, 1981: 406). Bu rica üzerine Hatun, Mete ile konuşur ve onu ikna eder.

Burada Çin İmparatoru’nun, Mete’nin Hatunu’nu kendisine denk sayarak muhatap aldığını, çare olarak gördüğünü ve yardım dilediğini görüyoruz.

 Gene Asya Hunları devrinde, Çinlilerle olan ilişkilerindeki belgelerde, Türk Hakanı yanında hatunun da resmen yer aldığı ve devleti bu ikisinin birden temsil ettiği yer almıştır. Daha sonraki dönemde Avrupa Hunlarına elçi olarak gelen Bizanslı yazar Priskos, Attila’nın huzuruna gittiğini anlatırken, Kraliçe Rekka’nın kendisini karşıladığını yazar (İnan, 1975: 26). Hun ülkesine gelen elçiler kraliçeye de hediyeler getirirdi.  Elçileri kabul edip görüşürdü.

Hükümdarın eşi olan hatundan başka kadınların da devlet teşkilatında yeri vardı. Attila’nın kardeşi Bleda’nın ölümünden sonra, eşi bulundukları köyün yöneticisi olmuştur (Ahmetbeyoğlu, 2001: 151).

 Ayrıca Hunlarda hatunlar, sarayda devlet adamları gibi eğitilip yetiştirilir, komşu devletler ve devlet idaresi hakkında geniş bilgilere sahip olurlardı (Ögel, 1981: 408).

 Göktürkler devrinde kağanın karısı Hatun devlet işlerinde kocasıyla birlikte söz sahibidir. Emirnamelerin yalnız kağanın adına değil, kağan ve hatun adına ortak imza edilmesi, resmi yazışmalarda kağanın hatundan ayrılmaması buna bir örnektir (Gültepe, 2013: 181).

Gene Göktürkler devrinde, 623 senesinin Ekim ayında İl Kağan, Çin’e elçi göndererek İmparator’dan kardeşinin bir Çinli prensesle evlenmesini rica etmiştir. İmparator buna karşılık, Ma-i şehrini kuşatmaktan vazgeçerse bu işin olacağını söyler. Bunun üzerine İl Kağan kuşatmadan vazgeçmek ister. Fakat karısı İçeng Hatun buna karşı çıkar, baskınlara devam edilmesi yönünde buyruk verir ve İçeng Hatun’un dediği olur.

 Bu konuda sayısız örneğe sahibiz. Saydığımız örnekler bize gösteriyor ki, Hun ve Göktürk devirlerinde kadın yönetimde erkek ile beraber bulunmakla kalmıyor, devletin çıkarlarının zedeleneceği durumlarda karar mercii olarak görülüp emirleri uygulanıyor ve yetkisi kağanın önüne geçiyor.

 Yine Attila’nın Hatununun sarayda kendisine ait süslü ve gösterişli bir köşkte oturduğunu, kendi hizmetine bakan özel erkânı olduğunu ve Bleda’nın eşinin yönettiği köyün sahibesi olması (Ahmetbeyoğlu, 2011: 151) mülkiyet hakkına işaret eder. Asya Hunlarında olduğu gibi (Kafesoğlu, 2007: 229),

 Avrupa Hunlarında da kadın, erkeği ile beraber ordu birlikleri içinde hareket halindeki birliklerin bir ferdi olarak askeri alanda boy göstermiştir (İnan, 1975:26).

 Yeri gelmişken at binip, silah kullanan Göktürk kadını adına Çinli bir şair tarafından yazılmış şiiri de paylaşmak gerekmektedir;   ”  Genç kızlar at üstünde gülümsüyorlar, Yüzleri yeşim taşından tepsi gibi kıpkırmızı, Kuşları ve hayvanları avlamak için süratle geliyorlar, Çiçekler arasındaki ay, eğer üstündeki gençleri mest etmiş. ” (Talaslıoğlu, Uykucu ve Salman: 158);

Evlenme konusunda ise önceki bölümdeki bilgilere ek olarak şunları söyleyebiliriz; Hunlarda ve Göktürklerde levirat usulünün yaygın olduğunu görüyoruz. Hunlarda, aile içi ilişki kurulmasına önlem olarak, dışarıdan hatta dokuz göbekten bağlı olmayan evlenmeye de dikkat edilirdi (Baykara, 2001: 154).

 Göktürklerde, yüksek bir mevkide olan bir kadın kendisinden aşağı durumda olan bir erkekle evlenemezdi. Kadın ve erkek eşit durumda olunca töre, isteyen erkeğe kızı vermeyi babaya emrederdi (Üçok, Mumcu ve Bozkurt: 33).

 Yine Göktürklerde, evlenme çağına gelen genç kız, kılıçla dövüşüp yendiği erkekle değil, yenildiği erkekle evlenirdi (İnan, 1975: 27). Bu adet de aynı zamanda Göktürk kadınının silah kullanma alıştırmaları yaptığını – silah kullanmayı bildiğini de göstermektedir.

Emekliler Emeklemesin Artık

Memur zamları, daha konuşulmaya başlanmadan, piyasalar kendilerine göre zamlarını çoktan yaptılar bile. Bir zamanlar meyve fiyatları el yakarken, şimdilerde sebzeler de kendilerini dokunulmaz ilan etti.

TV kanalları ve gazeteler, abartılı şekilde işçi ve memur zamlarını irdelemektedir. Asgari ücret ve zam oranları, haddinden fazla gündemde tutulmaktadır. Piyasa, daha zamlar belli olmadan, her şeye şimdiden abartılı şekilde zam yaptı. Yumurtada ve kırmızı ette olduğu gibi…

Bilindiği üzere, semt pazarları, marketlerden her zaman ucuzdur. Onun için orta halli, fakir vatandaşların alış veriş mekânı, genellikle semt pazarlarıdır.

İki gün önce bir Pazar yerinde vatandaşların alış verişlerini izledim. Haber yapan, mikrofonu vatandaşa uzatıyor ve sorular soruyordu. Hiç birinin elinde de alınmış bir sebze veya meyve yoktu. İşte konuşmalar:

 “Bir kaç kez pazarı dolaştım, bir şey alamadım, bir daha dolaşacağım.”

“Evladım ateş pahası her şey, paramla ihtiyaçlarım denk gelmedi, bir şey alamadım.”

Hele bir bayanın cevabı çok manidardı:

“Kereviz alacağım, pazarı tamamen dolaştım, bir yerde ucuz kereviz bulabildim. Tekrar orayı bulmaya çalışacağım, kalmışsa bir kilo almayı düşünüyorum.”

Yine bir TV kanalı; “her gün birkaç kez pazarlara uğruyorum. Sabahleyin ve öğle üzeri pazarlar çok sessiz ve sakin, akşama doğru kalabalıklaşıyor. Hatta Pazar dağıldıktan sonra döküntüler için bir çok gelen oluyor” diye izlenimlerini aktarmakta.

Bu konuşmalar, yürekleri burkan, içimizi üşüten bir manzarayı kulaklarımıza haykırmaktadır artık. Emekli, pazarların son saatlerini, hatta dağılmasını bekler hale gelmiştir.

Dün yıllarca alış veriş yaptığım eski mahallemdeki markete uğradım. Dudaklarım uçukladı. Bir zamanlar rahatça, bol bol alabildiğim sebze ve meyvelerin fiyatları gerçekten de uçmuştu.

Buna rağmen market dolup taşmaktaydı. Ama bu kez eski müşterileri tamamen değişmişti. Bunların içinde tabii ki ben dahil, artık emekliler yoktu.

Hükümet, yerel seçimlerden önce, emeklilere ümit veren konuşmalardan sonra, açıklanan “sözüm ona iyileştirmeler”le her seferinde emeklileri hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle de çalışanlara verilen seyyanen zamla, emekliler tamamen mağdur edildi.

Çalışanla çalışmayan arasındaki pergelin kapanması imkânsız hale gelmiştir. Çoktandır marketleri terk etmek zorunda kalan emekliler, semt pazarlarına giderken de ellerindeki listenin bir kısmının üzerini çizmeye başlamıştır.

Emekliler için zaman zaman açıklanan bazı ayrıcalıklar, onların sağlıklı beslenmelerine ve mutlu bir hayat sürmelerine, yani hayatlarını idame ettirmelerine asla çare değildir.

Emeklinin, kendisini iyi hissetmesini sağlayan, değerli olduğu duygusunu artıran bir maaş alması elzemdir. Bu imkân, ona aynı zamanda yaşama sevinci de olacaktır.

Gün geçtikçe alım güçlerini kaybeden emekliler, eşini, çocuklarını, arkadaşlarını ve dostlarını bir çay içmeye, hele hele bir lokantaya götüremez hale gelmiştir. Bu çaresizlik, aynı zamanda emekliyi asosyal ve edilgen etmekte,  toplumdan soyutlanmasına, içine kapanmasına ve hayata küsmesine de yol açmaktadır.

Alın teriyle, sadakatle ömrünü devletine harcayan bürokrat dediğimiz kişiler bile emekliliklerinde, büyük itibar kaybına uğramışlardır. Emekli, çalışırken kurs ve seminerlerde gördüğü illerin dışında, emekli olduktan sonra her hangi bir yeri, artık ziyaret edememektedir. Tatile çıkması tamamen hayal olmuştur.

Büyük bir kısmı geçinemediği için, konumlarına uygun olmayan, onur kırıcı işlerde çalışmak zorunda kalmakta, hak etmedikleri muamelelere tabi tutulmaktadırlar. Halk ekmeği kuyruklarında iki büklüm bekleyen tamamen emeklilerdir. Belli bir yaştan sonra evinde sıcacık çayını yudumlaması gerekirken, yağmurda yağışta iki üç lira ucuz ekmek için çile çekmektedir.

Ailesine, çevresine vadettiği taahhütlerini emekli olduğunda yerine getiremeyen emekli, hayatını sorgulamaya başlamıştır artık.

Ömrünün 15-20 yılını okumaya adayan, özel ve kamu kurumlarında 30-40 yılını çalışmaya harcayan emekli, “Keşke bu kadar yıl koşturacağıma, bir daire alsaymışım. Yıllarımı heder edeceğime bir evin kirasıyla geçinir giderdim.” Diye düşünmeye başlamıştır.

Diyeceksiniz ki “okumanın değeri, hayata kattığı çok yönlü yararı” hiçbir şeyle ölçülemez. Elbette… Ama artık “hayat şartları ve emeklilerin hızla itibar kaybına uğraması” bu şekilde düşünenleri hızla artırmaktadır.

İktidara geldiğinde büyük başarılara imza atan hükümet, nedense emeklileri görmezlikten gelmektedir. Emeklinin artık seçimleri bekleyecek takati kalmamıştır. Konu vicdani ve insani bir sorumluluktur.

Ömrünü ülkesine adayan, yıllık tatillerini, önemli kutlama günlerini erteleyen, ev alma projesini, dinlenmeyi ve rahat etme umutlarını emekliliğine bağlayan emekliler, bu beklentilerinden umutlarını kestikleri gibi, geçinememenin kıskacında buruk ve çaresizdirler.

Emekliler “karmaşık kuramsal istatistiki gerekçeleri” dinlemekten bıkmışlardır. Küskün, kırgın ve çaresizdirler.  Somut olarak; “emeklemekten” kurtarılmalarını arzu ve umutla beklemektedirler.

Sevgiyle kalın…

Menfi Batı – Avrupa

     Menfi Batı Devletleri’nin -halklarına rağmen- tatbik ettikleri, şimdiki menfi esaslarını şöyle bir gözden geçirelim. Yaptıklarına bir bakalım. Görürüz ki, şimdiki medeniyetlerinin esasları menfi / olumsuz olup, çarkları bunlara göre dönmektedir.

     Dayanak noktası, hakka bedel kuvvettir. Kuvvetin gereği, yaptırımı ise, tecavüz ve çatışmadır. Bundan ise, hıyanet çıkar!

     Kastettiği hedef; fazilet bedeline hasis bir menfaat ve çıkardır. Menfaatin gereği ise sıkıntı, zahmet, husumet ve düşmanlıktır. Bundan ise cinayet çıkar.

     Hayattaki kanunu; yardımlaşma bedeline mücadele ve kavga; düstur ve prensibidir. Mücadele ve cidalin gereği ise; çekişme, husumet ve kavgadır. İtişme ve kakışmadır. Bundan sefalet, fakirlik ve yoksulluk çıkar.

     Akvamın / kavim ve milletler arasındaki esas / temel rabıta ve bağı: Başkalarının zararına uyanmış olan menfi milliyetçilik, yani unsuriyet ve ırkçılıktır. Ki, başkaları yutmakla beslenir ve kuvvet kazanır.

     Dikkat! Müspet milliyetin değil. Menfi milliyet / menfi milliyetçilik, yani ırkçılığın gereği; dehşetli çarpışma, vuruşma olup, bundan yıkılma, mahvoluş ve felâket çıkar. 

     Çekici hizmeti hevâ ve hevesi cesaretlendirme, kolaylaştırma ve arzuları tatmindir. Bundan  haram zevk ve eğlencelere aşırı derecede düşkünlük doğar. Bunların getirdiği nokta ise, insanı çirkinleştirir, biçimsiz ve çirkin bir şekle sokar. Ahlâk ve karakteri değiştirir. Kısaca, insanı mânen değiştirip, insanlıktan çıkarır.

     Şu sözde medenilerden çoğunun eğer içi dışına çevrilse; başta maymunla tilki, yılanla ayı ve domuz suretini aldıkları görülür! Evet, suretleri; ahlâk ve karakterlerinin şekillerini alır. Âdeta göz önüne post ve tüyleri dikilir.

     Evet Menfi Batı’nın şimdiki tarzı; hevesi serbest bırakmış. Hevâ da hür olmuş. Hayvanî bir hürriyet almış başını gitmektedir.

     Heves hükmeder, baskı yapar, uygular! Hevâ da baskıcı ve zorbadır. Zaruri olmayan ihtiyaçları; giderilmesi zorunlu olan yemek, içmek ve giyinmek gibi temel ihtiyaçlar yerine koymuştur.  Böylece rahatı izale etmiş gidermiş. Meselâ insan; eskiden dört şeye muhtaç iken, bugün yüz şeye muhtaç hale sokulmuş! Kazanç masraflara yetmez olmuş! İnsanı hile ve harama yöneltmiş; servet, haşmet / görkemlilik ve ihtişam başını alıp gitmiş. Ferdi, şahsı ahlâksız ve fakir eylemiştir. Nitekim, İlk Çağlar’daki her türlü vahşetin toplamı, zalimce davranışların tamamı ve cinayetler, acımasızlıklar, zulüm ve hıyanetlerin fazlasını; şu habis / pis, çirkin ve kötü Menfi Batı / Avrupa Medeniyeti’nin mülevves / çirkin yüzü; tek bir defada kustu! Nitekim Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda öyle kustu ki; hava, deniz, karaların yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.

     İşte bütün bunlar; felsefe-i tabiiyyenin gerçekleri karartmasıyla, medeniyetin kötülüklerini güzel zanneden; insanı sefilliğe, sapık ve yanlış bakış ve düşüncelere sevk eden bozulmuş Menfi Batı – Avrupa Medeniyeti’nin, yani İkinci Avrupa’nın; insanlık dışı durum, duruş ve vaziyetleridir. Hele İsrail’in Gazze’de yaptığı ve hâlen devam ettiği, insanlık dışı yakıp yıkmaları, çoluk çocuk ayırt etmeksizin yaptığı katliamları sırasında; Menfi Batı’nın takındığı anlaşılmaz tavır ve davranış; insanı insanlığından utandıran soykırım karşısında, kılını bile kıpırdatmaması gibi, izahı zor bir durumu, somut bir şekilde sergilemesi; Menfi Batı / Avrupa Medeniyeti’nin ne olduğunu açıkça ortaya koymakta; tarihe kapkara bir leke olarak kaydedildiklerini de göstermektedir.

     “ABD’nin 4. kez Gazze’de âcil ateşkes, esirlerin serbest bırakılması ve açlıktan ölümlerin engellenmesi taleplerini içeren karar tasarısını veto et(mesi)…İlaç, sağlık ekibi ve yiyecek…hiçbir şeyin girişine izin veril(memesi)… Filistinlileri(n)… tehciri (göçü) için… gıda, yakıt ve temiz su girişine izin verilmemesi(nin) öngörül(mesi)” gibi, alınması istenen tedbir ve önlemler; Menfi Batı / Avrupa Devletleri’nin -içlerindeki halkların protestolarına rağmen- dünyanın gözü önünde, en ufak bir çekinceye yer vermeden; bildiklerini okumaları, Menfi Batı-Avrupa Medeniyeti’nin yukarıda belirttiğimiz, menfi vasıflarının birer müşahhas / somut göstergeleridir! (12 Aralık 2024)

                       Aile Planlaması, Nüfus Planlaması ve Gerçekler

       Aile Planlaması, ailelerin istedikleri kadar, istedikleri zaman, ekonomik durumlarına ve kişisel isteklerine göre ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmalarıdır. Aile planlamasıyla nüfus planlaması birbirine karıştırılmamalıdır. Nüfus Planlaması, ülke nüfusunun belirli bir seviyede tutulması demektir. Ülke nüfusunun azaltılması veya dondurulması ne istihdam imkânını arttırır, ne de hızlı kalkınmayı sağlar. Ne yazık ki, Türkiye ve Dünya’da bazı çevreler nüfus planlaması taraftarıdır. Büyük devlet olabilmek, ancak büyük millet olmakla mümkündür. Yani, bir ülkenin nüfusunun kalabalık olması,  o ülkeyi büyük devlet yapmaya yeterli sebeplerden birini teşkil eder. Ayrıca, bir ülkenin ekonomik ve kültürel kalkınması ve siyasi yönden güçlenmesi için nüfus fazlalığına büyük ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu ve benzeri sebeplerle nüfus planlamasına karşı çıkmak gerekir.

       Konuya Türkiye açısından bakacak olursak;  Türkiye’nin siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri yönlerden güçlenmesi, varlığını devam ettirebilmesi, sınırlarını koruyabilmesi ve Türkiye dışında yaşayan Türklerle ilgilenmek için nüfus artış hızını yavaşlatmak değil, tersine artırmak gerekmektedir. Türkiye’de uygulanan doğum kontrolü, Türk Milleti’nin varlığına, geleceğine, Türk neslinin çoğalmasına indirilen bir darbedir. Doğum kontrolü adı altında yürütülen bu politikaların esas gayesi Türk Milleti’ni hedefsiz, kuvvetsiz, aciz ve kendini savunamayacak bir duruma düşürmek, ancak ve ancak Türk Milleti’nin düşmanlarını sevindirir. Nüfus planlaması aynı zamanda Türkiye’nin ekonomik yönden güçlenmesine de mani olacaktır. Oysa nüfusun çoğalması, ekonomik ve kültürel yönden kalkınmak için büyük bir itici güç oluşturur.

       Türkiye’de nüfusun artmaması yönünde toplumu şartlandırma çabalarının yapıldığı ve adeta bir kampanya haline dönüştürüldüğünü görüyoruz. Nüfus tahdidini tek gaye edinen teşekküller kurulmakta ve bu hususta iletişim kanallarıyla telkin ve propagandalar yapılmaktadır. Elbette ki, bir şartlandırmayı hedef alan bu çeşit propaganda faaliyetleri demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmaz. Sosyal meselelerin topluma saygısızlık ifade eden anlayışlarla ele alınması sonucunda, neticelerin çok ağır kayıplara yol açtığı bir gerçektir.  Bu hususta, rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hoca şunları söylüyor: “ Türkiye’de nüfusun artmamasını sağlamak, Batı’nın gelişmiş ülkelerinin, az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerine nüfus planlaması uygulamalarını benimsetme çabalarından başka bir şey değildir.” Nitekim Türkiye’de de bu anlamsız düşünce aynı anlayış içinde ele alınmıştır. Oysa Birleşmiş Milletler Anayasası, her millete kendi mukadderatını hâkim kılıcı ( Self – Determination ) prensibini, kutsal bir prensip olarak kabul etmiştir.

       Nüfus planlamasının lehindeki ve aleyhindeki görüş ve düşüncelere gelecek olursak; Lehindeki tek görüş Batı menşeli bir görüş olup, nüfus artışının açlık tehlikesi yaratacağı ihtimali üzerinde durulan görüştür. Eğer bu görüş ve düşünce doğruysa; evvela Avrupa ülkelerindeki nüfusun azaltılması gerekmez mi? Avrupa ülkelerindeki nüfus artışı çok daha fazla. Nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu Avrupa ülkelerinin hiçbiri açlık ve fakirlik tehlikesiyle karşı karşıya gelmemiştir. Aksine, dünyada en müreffeh durumda olan ülkelerdir.

       Türkiye’de nüfus planlamasının aleyhindeki görüş ve düşünceye bakacak olursak;  meseleye iktisadi yönden bakanlar,  nüfus artışının iktisadi kalkınmayı önlemediğini, bizzat teşvik etmeye yaradığını belirtmişlerdir. Bu görüşü savunanların  arasına rahmetli olmuş Prof. Dr. Turan Yazgan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Sabahattin Zaim,  Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Prof. Dr. Mehmet Eröz, Prof. Dr. Teyfik Ertüzün, Prof. Dr. Abdulkadir Donuk, Prof. Dr. Orhan Türkdoğan hocalarımızı ve hayatta olan Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Prof. Dr. Enis Öksüz,  Prof. Dr. Ahmet M. Gökçen, Prof. Dr. Ömer A. Aksu, Prof. Dr. Ahmet Yörük, Prof. Dr. Sabri Sümer, Prof. Dr. Yümni Sezen, Prof. Dr. H. Ferhat Bozkuş,  Prof. Dr. Hayati Durmaz, Prof. Dr. İlyas Topsakal, Prof. Dr. Mustafa  Delican, Prof. Dr. Hacı Duran, Prof. Dr. Osman Sezgin, Prof. Dr. Zeki Arslantürk, Prof. Dr. Ahmet İncekara, Prof. Dr. Kutluk Kağan Sümer, Prof. Dr. Musa Taşdelen  hocalarımızı dahil edebiliriz. Nüfus artışı, önemli bir Pazar oluşturur ve dolayısıyla yatırımları teşvik eder.

       Avrupa ülkelerinden İsveç, Hollanda, Fransa, Almanya, Norveç, Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerde genç nüfusun azalması dolayısıyla, nüfus artış hızını yükseltmeye yönelik devlet kanalıyla çalışmalar yapıldığı görülüyor. Aynı uygulamaları Japonya’da da görmek mümkündür.

       İslam Dini’de çoğalmayı, fazla çocuk yapmayı öneriyor:  “ Evleniniz ve çoğalınız, Kıyamet Günü’nde sizin çokluğunuzla övüneceğim.” Hadis-i Şerifi İslam Dini’nin evlenmeyi ve çoğalmayı teşvik edici tutumunu belgelemektedir.

       Dünya’da pek çok ülke, askeri ve siyasi prestij kazanmak, hasımlarını bertaraf etmek, hakimiyet sahalarını genişletmek için lazım olan askeri gücün nüfus yoğunluğuna dayandığını belirtmektedir.

Netice olarak şunları söyleyebiliriz:

Türkiye ve Dünya’nın bazı ülkelerinde yapılmaya çalışılan nüfusu azaltma çalışmalarını, ülkelerin egemenliklerini tehlikeye sokan bir çalışma olarak görmek gerekir. Dört bir tarafımız düşman ülkelerle çevriliyken Türkiye’nin nüfus politikaları düzgün ve doğru temellere oturtulması gerekir. Kalkınma stratejilerini, tarım ve hayvancılık politikalarını eksiksiz bir şekilde uygulamak kaydıyla Türkiye toprakları yaklaşık ikiyüz milyon nüfusu rahatlıkla besleyebilecek kapasitededir. Yeter ki, uygulanan politikalarda yanlışlık yapılmasın.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözleri asla unutulmamalıdır:  “ Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Ekonomik bağımsızlık sağlanmadıkça, tam bağımsızlık sağlanamaz.  Bu da büyük devlet, güçlü devlet olmakla mümkün olacaktır. O halde, nüfusun çoğalmasından asla korkmamalıyız. Nüfus fazlalığı o ülkenin bağımsızlık ve hürriyetinin temelini teşkil eder.

Cengiz Aytmatov ve Muhteşem 3 Eseri:

(Üçüncü Bölüm)

3-ELVEDÂ GÜLSARI

Kırgız edebiyatının öncü isimlerinden Cengiz Aytmatov’un ‘Elveda Gülsarı’ isimli eseri Tanabay adlı kahramanın değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark etmesini ve yaşadıklarını anlatır. 14 X 21,5 santim ölçülerinde, sert kapaklı ve kitap kâğıdına basılı 234 sayfadır. Rusça yazılmış, Refik Özdek tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Roman, son gününü hatta son saatlerini geçiren doru at Gülsarı ile onun binicisi ve sâhibi Tanabay’ın yolda yaşadıklarıyla başlar. Yola gidildikçe Gülsarı güçten düşer ve en sonunda soğuk toprağın üstüne yatar kalır. Bu arada eserin kahramanı Tanabay’da sürekli maziye dalar ve yaşadığı olaylar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer.

Tanabay; gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, Komünist rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünyâ Savaşı’ndan dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay; çok sevdiği, saygı duyduğu Çora dostunun ısrarı üzerine at çobanlığı yapmaya başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli taypalma yorga* cinsinden bir at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını bölgede duyurur. Bir gün bu at, merkezden Çora’nın yerine yeni tâyin olan sekreterin bineği olmak üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri dirense de atı vermek mecbûriyetinde kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sâhibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygular, ayaklarına demir prangalar vurur, ona eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder. Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağılın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin problemlere ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sâdece konuştuklarını, problemin çözümüne dâir kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı ‘yeni efendi’ sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.

 Cengiz Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen; ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyânın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin delilidir.

Aytmatov eserinde, usta bir at terbiyecisi gibi, artık üzerine binilecek çağa gelmiş bir atın ağzına gem vurulmasını, dizgin takılmasını ve sırtına eğer konulup üzengi bağlanmasını en ince teferruatına varıncaya kadar anlatıyor. Serbest dolaşmaya alışmış bir atın bu işler yapılırken ne kadar huysuzlaştığı, yapılanlar sanki atın ölümüne kesin olarak sebebiyet verecekmiş gibi canını dişine takarak şaha kalkar, kaçıp kurtulmasını engelleyecek her gücü tesirsiz hâle getirebilmek için terbiyecisini ısırır, ön ayaklarıyla onun sırtına çıkmaya çalışır ve en şiddetli şekilde çifte atar. Bu çifteye bir defâ maruz kalan terbiyeci için en ucuz kurtuluş ölümdür. Ölür ve kurtulur. Eğer ölmediyse, ömrünün sonunu kadar sakat yaşayacak demektir. Aytmatov bütün bunları, ne yapılması gerektiğini, atı sâkinleştirmek için neler yapılacağını, okuyarak ve nasıl yapılacağını görerek öğrenmiş olmalı ki en ince teferruatına varıncaya kadar, satır satır yazıyor. Ve bir sürpriz… Gülsarının ilk yaşlarından itibaren birlikte olduğu, birbirlerine kuvvetli bir aşkla bağlı olan karşı cinsten dostu, Gülsarının yardımına gelir. Fakat Gülsarı, kendisine yapılmak istenenlerden kurtulma çabasında olduğundan âşığı ile ilgilenemez. O da küsüp girer.

Bu ve benzeri olaylar Abbas Sayar’ın ‘Yılkı Atı’ isimli romanında da anlatılmaktadır.

Türklerde at kültürü mühim ve geniş bir yer işgal eder. Bu konuda Merhum dostum Hızırbek Gayretullah (1940-2022) tarafından kaleme alınan makalede temel bilgiler mevcuttur.

Türkler, atı ehlîleştiren ve onu medeniyetin hizmetine sunan ilk insanoğlu olarak târihe geçmiştir. At, Türklerin kolu-kanadı olmuş, onun sırtında fetihlere koşmuş, Türk’ün cesâreti atın çaparlığıyla birleşince de, cihan Türk atının nal sesleriyle çınlamıştır. Orta Asya bozkırından ta Viyana kapılarına kadar Türk’ü sırtında götüren, Ötüken çayırlarında otlayıp, Tuna ırmağında sulanan, Tanrı dağlarının doruğundan, Alplerin akabelerinden Türk’e yol bulan atalarımızın yoldaşı, atları günümüzde ne kadar tanıyoruz? Gördüğümüz her dört toynaklıya at, hipodromlarda çaparlara da tay ve kısrak deyip geçiyoruz. Oysa neden at, neden tay, neden kısrak denildiğini merak edip bozkır Türk kültürünün bir değerini, halkımıza doğru olarak tanıtamıyoruz. Bu konuda araştırma yapan zoologlara da rastlamıyoruz, belki araştırmacılar var da verilerini halka ulaştıramıyor olabilir.

Merhum Gayretullah ‘yılkı atı’ kavramını ret ediyor ve sürüdeki atların her birinin ‘yılkı’ olduğunu belirtiyor ve yılkıların Türklerin anayurdu Türkistan’da cins ve yaşlarına göre aşağıdaki şekilde isimlendiriyor: Yaşlarına göre:

• 0-1 yaş: Kulun , 1-2 yaş: Tay, Cabağı Tay     

  • 2-3 yaş: Kunan (Erkek)       

• 2-3 yaş: Baytal (Dişi)

• 3-4 yaş: Dönen (Erkek) 

   • 3-4 yaş: Dönecin (Dişi)    

• 4-5 yaş: At (enenmiş, erkekliği giderilmiş erkek yılkı)

• 4-5 yaş: Aygır (enenmemiş erkek yılkı) 

• 4-5 yaş: Biye (Dişi yılkı)                         

• 4-5 yaş: Kısrak (Dişi damızlık yılkı)

Yaşına göre isimlendirme:

Kulun: Yeni doğmuş Biye yavrusudur. Günümüzde kullanılan (at yavrusu, tay) isimlendirmesi yanlıştır. At erkek olduğundan doğurmaz.

Tay: İki yaşına basan kuluna ‘tay’ denir. (At yavrusu denilemez)

Kunan: Üç yaşına basmış erkek yılkı.

Baytal: Üç yaşına basmış dişi yılkı. Türk Kazaklarında dişi yılkı yarıştırılmaz.

Dönen: Üç yaşına basan erkek yılkı… Bu dönemde dönenler enenerek iğdiş edilir. Gösterişli ve güçlü kuvvetli olan bir dönen, damızlık aygır adayı olarak ayrılır, enenmez.

Dönecin: Üç yaşına basan dişi yılkı. İstenilen kalitede nesil verecek olanlar seçilir. Seçilenlere kısrak adı verilir. Özel olarak bakım ve disiplin altına alınır.

Biye: Dönecin çağını aşıp analık çağına ayak basan dişi yılkı.

Kısrak: Dönecin çağında ileride iyi cins döl verileceğine inanılarak ayrılan damızlık dişi yılkı.

Bedev Biye ve Bedev Kısrak: Hiç yavrulamamış biye veya kısraklara ‘Bedev’ denir, yarışlarda kullanılır.  

At: Dört yaşını doldurmuş, enenmiş, iğdiş edilmiş erkek yılkı.

Aygır: Dönen çağında iyi cins döl vereceğine inanılan enenmemiş ve iğdiş edilmemiş erkek yılkıya aygır denir. Aygıra teslim edilen sürü onun tarafından korunur. Sürüye yabancı aygır almaz, sürüyü her türlü tehlikeye karşı savunur, sürüyü kendi otlama bölgesinden başka otlama bölgesine salmaz, yeni doğan kulunlara, taylara ve zayıf biyelere saldıran kurt sürülerini imha eden destanlara konu olan aygırlar vardır. Aygırlar, kendi neslinden olmayan dişi ile çiftleşmez. Böylece neslinin temiz ve asil kalmasını sağlar.

Yılkı asil bir hayvandır. Bulanık suyu içmez, su içmeden önce ağzını çalkalar. Çiğnediği, bastığı otu da yemez.

……………………….

*taypalma yorga: Bir at cinsi. Bu cins atlar, dörtnala koşmasını bilmez. Fakat dörtnala koşan bir attan daha hızlı gider. Sâhibini hiç sarsmaz, uzun mesafe koşusuna uygundur.

(Devam Edecek)

Müzeler Ve Parklar Şehri: Londra

Bir zamanların güneş batmayan ülkesi olarak adlandırılan İngiltere’nin baş şehri Londra’yı hep merak etmişimdir. Bu sene fırsat bulup gezip görme imkânını bulabildim.

Sabiha Gökçen havaalanından kalkan A Jet havayollarına ait uçağımız bizi 4 buçuk saatte Stand Steed havaalanına getirdi. Bu havaalanı İstanbul Atatürk Havaalanı büyüklüğünde bir yerdir. İniş yerinden ana binaya raylı sistemle çalışan bir araçla geçtik. Pasaport geçiş noktası dünyanın her yerinden gelmiş olan, çoğunluğu gençlerin oluşturduğu büyük bir kalabalıkla doluydu. 20 adet pasaport kontrol noktası olmasına rağmen 2 saatte parmak izi, yüz tanıma sistemi işlemlerimizi tamamlayıp pasaportlarımızı mühürleterek çıkış yapabildik.

Bavullarımızı alıp bekleme salonuna geçiyoruz. İhtiyaç yerlerini ararken kapısında 5 ayrı dinin sembolleri olan kapıyı görüp orada namazlarımızı kılıyoruz. Daha sonra havaalanının otobüsü ile araç kiralama noktasına geçip arabamızı teslim alıp Cambridge’e gitmek üzere yola çıkıyoruz. Burası, daha kuzeyde ve Londra’ya 1,5 saatlik uzaklıkta bir yer. İngiltere’nin önemli bir eğitim merkezi. Üç milyon nüfusunun bir milyonu öğrenci ve ailelerinden oluşuyor.

Cambridge’de  kızım Şule’nin ortaokulda ingilizce öğretmenliği yaptığı ve şimdi burada yazılım eğitimi gören Sabri isimli öğrencisi karşılıyor bizi. Sabri 1989 da Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmek mecburiyetinde kalan bir ailenin çocuğu. Daha sonra Bulgar vatandaşlığının sağladığı imkan ve Sabri’nin ısrarı ile buraya gelip yerleşmişler.

Şehirde iki üniversite var. 1800-1900’lü yıllardan kalma tarihi, restore edilmiş binalar ve eğitim amaçlı yapılmış binalar şehrin diğer yapıları ile iç içe. Şehirde yeme içme dâhil her türlü ihtiyaca cevap verecek mekânlar mevcut. Öğrenci yurtları, evleri, kitap-kitapevi, sanat evi gibi yerlerin çokluğu dikkat çekici.

Öğrendiğimize göre burada güvenliği bozacak olaylar pek olmuyor. Bunun sebebi dışarıdan gelenlere verilen uyum eğitimi. Ülkeye yeni gelenlere her hafta sonu demokrasi, eşitlik, insan hakları, adalet, empati gibi konularda yoğun eğitimler veriliyor. Buna rağmen kanunsuzluk yapanlar ya cezaevine giriyor ya da

ülkelerine deport ediliyorlar. Görünürde pek İngiliz görülmediği soruma ise onların şehirlerin sayfiye bölgelerindeki mahallelerinde veya İspanya, Türkiye gibi ülkelerin tatil beldelerinde oldukları bilgisini alıyoruz.

Daha sonra Londra’ya geliyoruz. Kaldığımız ev şehir merkezindeki tuğlalı 2-3 katlı evlerin bulunduğu tipik bir İngiliz mahallesindeydi. Burası arkasındaki ve yakınındaki ağaçları ve üzerindeki sincapları ile doğal zenginliği de olan bir mahalle olup sokaklarında başıboş köpekleri ve kedileri de olmayan özellikteydi.

Londra müzeleri ve Hydepark gibi çok büyük ve ünlü parkları yanında birçok parkı ile yeşil dokusu da bol olan bir şehir. Ortasından geçen Tymes nehri ve üzerindeki köprüler şehre ayrı bir zenginlik katmakta. Müze girişleri ücretsiz ama biletle oluyor. Önce bilim müzesine gidiyoruz. Büyük bir tarihi binadaki bu müzeye önceden biletimizi aldığımız için kuyrukta sıra beklemeden giriyoruz. Giriş katı enerji konusuna ayrılmıştı. Bir hidroelektrik santralinin devasa boru ve çarkları insanoğlunun akıl-bilgi ve çalışmaları ile ne zorlukları aşarak bu günlere gelindiğinin bir göstergesi…Sonra ulaşımdaki gelişmeler…Uçan adamları, bez gerili çift kanatlı ve bisiklet tekerlekli ilk  uçakları görüyoruz. Tabiiki bu günün dev jet motorlarını ve İHA’larını da. Bunların nasıl yapılıp kullanıldığını ve bu günlere nerelerden gelindiğini hayretler içinde gözlemliyoruz. Mesleğim gereği medikal kat benim için çok daha ilgi çekici idi. Orada bugünün tıbbi teknik imkanlarının ilk şekillerini görüyoruz. İlk mikroskop, dinleme aletlerinin ilk şekilleri, röntgen ve EKG nin ilk halleri bu alanda ne büyük gelişmelerin olduğunun göstergeleri. Bunları görüp insanoğluna sağladığı imkânları düşününce bu günlere gelinmesinde katkısı olanları minnetle, şükranla anıyorsunuz. Daha sonra yakınındaki Tabiat müzesi ve

V.A. müzelerini geziyoruz. Farklı bir adresteki British museum’u da görüyoruz. Her biri büyük binaları ve çok iyi salonları ile gezilip görülecek yerler. British Museum’da her ülke ve medeniyetten eserler farklı kat ve salonlarda sergileniyor. Tamamı 2-3 günde ancak gezilebilecek kadar zenginlikte. Mısır bölümündeki firavunlarla ilgili eserlerin Kahire’deki müzeden daha fazla olduğu kanatim olayı daha net anlatır.

Akşam meşhur Westminster köprüsüne gidiyoruz. Köprü ve çevresi dünyanın her yerinden gelmiş insanlarla dolu. Değişik müziklerle eğlenen küçük guruplar, kuran okuyarak kendini dinletenler gibi değişik, her din ve dilden insanları görüyoruz. Bu kalabalık ve çeşitliliğe rağmen bizdeki gibi kucağında bebekle dilenen genç

kadınlar, elindeki kağıt mendili satmak bahanesi ile arabaların camlarına gelen çocuklar gibi olumsuzlukları görmüyoruz. Köprünün bir tarafında 1859 da yapılmış, Londra için marka özelliğindeki Big Ban saat kulesi ve yanındaki saray; karşı tarafta Londra’nın gözü (London eye) denilen 135 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek dönme dolabını görüyoruz. Kişi başı 40 sterlinle girilen ve yılda 3 milyon kişinin bindiği bu dolaba akşamları kapalı olduğu için binemiyoruz.

Sonra Oxford’a gidiyoruz. Burası dünyanın önemli bir eğitim merkezi. Dünyanın dört bir tarafından gelmiş öğrencilerle dolu. Ülkemizden de çok öğrenci var. Birçok iş, bilim ve siyaset insanımızın burada eğitim gördüğünü de biliyoruz. Eğitim kurumlarının şehir ile iç içe olduğu bu şehri arabamızla gezip görerek yakınındaki orta çağdan kalma taş evleri ile bilinen Burford kasabasını görmeye gidiyoruz. Bizim Safranbolu, Beypazarı kasabalarımız gibi tarihi dokusu bozmadan yapılan restorasyonlarla turizme kazandırılmış ilginç bir kasaba. Dönüşte Bicester Village adlı outlet alışveriş merkezine uğruyoruz. Dünyanın belli markalarının mağazalarının olduğu bu mekânda özellikle Ortadoğu’dan gelmiş insanların alışveriş çılgınlığı(!)nı görünce turizmin önemini bir daha anlıyoruz. Şehrimizde-ülkemizde bu alandaki bilinçlenmenin artması ve iş insanlarımızın ilgisinin artması gerektiğini görüyoruz.

Sağlık ve iyilikte olmanız dileklerimle.