7.7 C
Kocaeli
Pazar, Ocak 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Beyin Gücünü Artıran Alet

Gelişen teknolojiler ve gelişen salgınlar hakkında yazmak tehlikelidir. Epey bir yapay zekâ (YZ) yazısı yazmıştım. Salgın yazılarım da var ve sık sık, ne zaman sona ereceğini tahmin etmişim. Tutturmuş muyum? Vallahi hiç fena değil. Derin ilim gerektiren bir iş değildi bu. Bizden önce virüse maruz kalan ülkelerde salgının seyir eğrilerini alıp bizdekiyle karşılaştırmışım. İnsan, aynı insan ve virüs aynı virüs. Üç aşağı beş yukarı tutmuş.

Yapay zekâda böyle bir imkânımız yok. Bütün dünya YZ ile ilk defa karşılaşıyor. “Ne güzel, ne güzel!” diye sevinenler de var “Bu bir felaket!” tepkisini verenler de. ABD’deki üniversitelerde deneme (essay, kompozisyon…) ödevlerini ChatGPT’ye yaptıran öğrenciler karşısında, çıldıran hocaların videoları var. Burada bulabilirsiniz.

Bakın ülkeler farklı. Bizde ChatGPT’ye deneme yazdırdı diye çıldıran hoca bulamazsınız. Çünkü bizde hemen hiç yazı ödevi verilmez. Onun yerine vize ve final sınavları yapılır ve onlarda yazı yoktur; sadece kutu doldurulur. Bizim çocuklar ilkokulda- eğer anaokulunda değilse- başlayıp son diplomaya kadar kutu doldurur.

Üniversitede yazı yazmak

Hatırlıyorum. Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümünde hocayken, ABD’de Montana Üniversitesi ile “Kardeş Bölüm” gibi bir anlaşma yapmıştık. Bizim öğrencilerimiz Montana’ya, Montana’dakiler bize, birer yarıyıl misafir olacaktı. Tabii bunu gerçekleştirebilmek için programların müfredatının tutması gerekiyordu. Gayet güzel de tutuyordu müfredatlar. Eh kimya mühendisliği ABD’de de Türkiye’de de kimya mühendisliğidir.

Bir ders hariç. Onların ikinci veya üçüncü sınıf dersiydi: University Writing. Üniversite düzeyinde yazı dersi. Bu bizim YÖK derslerinden Türkçe dersi değil. Fiil kaç türlü çekilir, zarf, edat, vs. gibi çoktan seçmeye uygun konular değil. Güzel, açık, anlaşılır İngilizce yazmak! Alanı ne olursa olsun ister ABD ister İngiltere’de düzgün İngilizce yazamayan bir mezun düşünülemez.

Ankara’da, eski seçkin bürokrat ve siyasilerin oluşturduğu bir gruba konuşma yapıyordum. Konu çok yeniydi ve konuyla ilgili kitapları sayarak konuşmama girdim. Toplantıdaki eski bir bakan, kitapların tarihleri üzerine bir değerlendirme yaptı. Özetle, “Bir kitabı elime aldığımda önce tarihine bakıyorum. Belli bir tarihten eskiyse okumuyorum.” dedi. Bu benim de uyduğum bir kriterdir. Edebi eserlerde değil tabii. Fakat insan bilimleri dâhil, bilime ve teknolojiye dair kitaplarda 21. asrın öncesine pek gitmem. Bu alışkanlığı geçen asrın sonunda, yöneticilik yaparken edinmiştim. 90’larda 1980’li, 80’lerde 1970’li kitaplar şüpheliydi ve onlara, ancak çok sağlam delil ve tavsiye varsa göz atıyordum.

Zaman hızlandı

Yapay zekâya döneyim. Tabii ki 1900’lardan kalma yapay zekâ okuyacak değilim. Konunun tarihi ile ilgiliyse o başka. Fakat yapay zekâdaki gelişme, hiçbir bilim ve teknoloji alanına benzemeyecek derecede farklı ve hızlı. Maksadımı ifade için şöyle söyleyeyim: Bir YZ kitabı 2025 tarihli değilse benim için şüphelidir. Hele 2020’lerden geriyi işaret ediyorsa yukarıda dediğim gibi ona zaman ayırmam için gerçekten sağlam delil ve tavsiyelerin bulunması gerekir. Periyot, 10 yıllardan 5 hatta 1 yıla düşmüş gibi.

Çünkü yapay zekâ için beş yıl önce söylediğiniz bugün anlamsız olabiliyor.

İnsan alet kullanan hayvandır, bir tarife göre. Aletler ne yapar? Bizim kas gücümüzü 2-5-10 katına çıkarır. Hele işin içine bir de motor ve elektrik girerse o güç “beygir gücü”nün bayağı katlarına yükselir. Yapay zekâ da bir alet. Fakat daha önceki aletlerden farklı. Eskiler kas gücümüzü yükseltiyordu. Yapay zekâ, adı üstünde, zekâ gücümüzü, isterseniz “beyin gücümüzü” deyin, yükseltiyor.

Niçin “Barış”, niçin “Press”

Gutenberg’in matbaa makinesinin çizimini hiç gördünüz mü? Hani bizde “baskı”, Batı’da “press” denilen alet gerçekten bir baskı ve sıkıştırma aleti. Tasarımda üzüm sıkma preslerinden ilham alınmış. Onun için hâlâ “basın” diyoruz, “press” diyoruz. Ama her sayfa tertiplendikten sonra biri baskının tepesine çıkıp kolu çeviriyor ve vida sona gelince kâğıdı mürekkepli dizgiye bastırıyor. Hani bizim ebruda yaptığımız, kâğıtları tek tek alıp tekneye yayma işi gibi.

Sonra o “press” motora bağlanmış. Kâğıdın alınıp yerleşmesi ve basıldıktan sonra vakumlu düzeneklerle emilip yana çekilirken yenisinin aynı yolla gelmesi… Hoş geldiniz endüstri devrimine.

Ayvalık’a yolunuz düşerse bir taraflarından koca bir bacanın yükseldiği eski zeytinyağı sıkım-press fabrikalarını ziyaret edin. Benim “motor” dediğim, o fabrikalarda birer buhar makinesi. Makineden çıkan şaft birden fazla press’e güç veriyor. Eh şimdi de yapay zekâ birden fazla göreve zihin gücü veriyor.

Başlayınca bitmiyor. YZ işsizliği geliyor mu? Beyinlerimiz tembelleşecek mi? Hangi YZ hangi iş için daha iyi? Bence hepsi ilgi çekici sorular. Ya sizce? Yanlış anlaşılmasın. Hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Galiba bilen de yok.

Düşün Damlaları  (16)

     Bu fena (fâni dünya) mülküne ibretle nazar kıl ey can,

     Gafleti eyle heba, hâli (boş) değidir meydan,

     Kanı (hani) Sultan Süleyman, kanı İskender Han,

     Sad-hezar ömrü sürur ile (sevinçle) geçirsen bir an,

     (Yüz bin sene süren bir ömür bile, geçici olduğu için, bir an hükmündedir.)

     Ne güle bülbüle bâki, a gözüm bağ-ı cihan (cihanın bağı),

     Kime yâr oldu? Muradınca felek-i devr-i zaman (dünya).

                                   x

     Tama’ ve hırsa uyup nefis ile makhur olma (kahrolma),

     Rahatın zail (yok) olur nam-ı meşhur (ünlü) olma,

     Sohbet-i ârif-i billaha (Allah’ı bilenin sohbetine) eriş, dûr (uzak) olma,

     Saltanat-ı mesned-i dünya (dünyaya dayanan saltanat) ile mağrur olma.

                                   x

     Bu şuûn (olaylar), bu âlem,

     Bî-sebat ü bî-kadem, (sebatsız ve devamsız)

     Nerde Havva, Âdem,

     Varsa aklın ey dedem.

     Dem bu demdir, dem bu dem!

     Dem bu demdir, dem bu dem!

                                   x

     Ya Rab! Hayatta nedir bu lezzet?    

     Hayata rapteden (bağlayan) bu garip kuvvet!

     Hayat ki bî-beka (bekasız), pür-dert ve keder, (dert ve keder dolu)

     Yine emel o, nedir bu hikmet?

     Bir an bırakmaz insanı rahat,

     Bin türlü alâm (elemler), derd-i maişet (geçim derdi).

     Çocukluğunda ağlar beşikte,

     Feryatla geçer o vakt-i ismet (masum çocukluk zamanı)!

     Civanlığında (gençliğinde) bin türlü amâl (emeller),

     Şeyhuhetinde (ihtiyarlığında) bin türlü mihnet (sıkıntı).

     Vakt-i ecelde (ecel zamanı) mazi bir an,

     Bir an için mi bunca sefalet?

     Hatifî (gaipten gelen) bir ses verdi cevabı,

     Dedi: “Hayatta bu zevk ve kıymet;

     Âkiller (akıllılar) için seyr-i bedayi’ (eşsiz güzellikleri seyir),

     Câhiller için yemekle şehvet!”

                                   x

     Hep ikilik, birlik için,

     Bak iki göz, bir görüyor!

     Birlik ise, dirlik için,

     Bak iki göz, bir görüyor!

     Şirkten (Allah’a ortak koşmaktan) eyle hazer (kaçın),

     Vaktini boş etme güzer (boş geçirme).

     Âleme bir eyle nazar (bir bak),

     Bak iki göz, bir görüyor!

     (Şehbenderzâde, Filibeli Ahmed Hilmi: A’mak-ı Hayal / Hayal Derinlikleri’nden.)

Haydi Zenginler, Pamuk Eller Cebe!

Amacım, kişiyi övmek değil, yapılan güzelliği, iyiliği yüceltmek, paylaşmak. Ortada güzel bir eser varsa, müessirini de bilmek gerek: Adı, Murat Ülker.

Murat Ülker, hayırsever bir aileden geliyor; iş adamı, Türkiye’nin vergi rekortmeni. Dünyanın sayılı zenginleri arasında. Diğer zenginlerden farklı bir profili var; iyi bir entelektüel. Düşünüyor, yazıyor, yönetiyor… iyi bir takım kurucusu, lider.

Bir süredir Murat Ülker’in blog yazılarını takip ediyorum. Yazılarının her biri emek mahsulü, dolu dolu. İstifade ediyorum. Dil, yönetim, kişisel gelişim, iş hayatı, teknoloji, inovasyon … alanlarında ufuk açıcı yazılar yazıyor. Değerlerimize bağlı, insani tarafı kuvvetli, olaylardaki gidişatı okuyabilen nitelikleri ön plana çıkıyor. Özellikle sosyal içerikli projelerde öncü ve destekleyici olduğunu eskiden beri duyuyorum, biliyorum.

Sahibi bulunduğu holding bünyesinde yeni bir eylem başlattığını onun sosyal medya mecralarından öğreniyorum: “Mutlu et, mutlu ol.” İngilizce slogan haline getirmişler: “Make happy, be happy.” Projenin uluslararası boyutta olduğunu anlıyorum.

Projeye inanmış bir ekibi var, liderliğini kendisi yapıyor. “Mutlu Et, Mutlu Ol” kampanyasının Yıldız Holding tarafından gerçekleştirilen bir sosyal sorumluluk projesi, amacının da insanların birbirine olan iyi niyetini ve destekleyici tutumlarını artırarak toplumsal mutluluğu güçlendirmek olduğunun tespitini yapıyorum.

Bu proje kapsamında bugüne kadar, insanların iyilik üzerine düşünmelerini teşvik eden çalışmalar yapıldığını, ihtiyaç sahiplerine maddi ve manevi destekler verildiğini, iyiliğin ve mutluluğun yaygınlaştırılması amacıyla çeşitli atölye çalışmalarının, eğitim programlarının gerçekleştirildiğini, gıda, su, toprak tasarrufuna yönelik kampanyaların düzenlendiğini öğreniyoruz.

Duygular bulaşıcıdır: İyilik yapan, iyilik bulur; mutlu yapan, mutlu olur. Tebessüm, sadakadır, demiş Peygamber’imiz. İşin hem psikolojik hem dini boyutu var. İnanmış kişi olmak, işte budur.

Zengin birine nasıl bu kadar zengin olabildiğini sormuşlar. “Ben Allah’la yarıştım. “Ben verdim, Allah da bana verdi, ben verdim o yine verdi, O beni geçti.” diye cevap vermiş.

İyilik yapmak, kişiye uzun soluklu mutluluk sağlar. Önce beyinde karar vermek lazım, “Ben iyilik yapacağım, iyi insan ve iyilerle beraber olacağım.” demek lazım. İyilik, kişiye kendini iyi hissettirir, stresi, kötümserliği azaltır veya yok eder. Vadideki yankı gibidir iyilik. Yalnızlıktan da kurtarır bizi. Kişinin kendine güvenini, saygısını artırır. Bir işe yaramanın övüncüyle mutlu, yeni güzel projelerin kahramanı yapar. Başlamasına neden olduğumuz bir iyiliğin devamlılığını görmek daha da bahtiyar eder bizi. Öldükten sonra da devam edecek sadakamızdır kalıcı iyilikler.

Bir gönle girmenin, bir muhtaca yardım etmenin ötesinde ne olabilir yaşamanın amacı? Namaz, oruç, zikir zaten bir hesaplaşma, gönle girme ritüeli değil mi? Bizi kötülüklerden alıkoymayan, iyiliğe yönlendirmeyen ibadetler yüzümüze vurulmayacak mı?

Boş bir sevda değildir insanları mutlu etmek. Kişinin nefsini ezmesi, kendini aşmasıdır. Düşmana karşı kazanılmış zafer, terfi edilmiş en yüksek rütbedir. Cömertliktir bu makamın adı. Bu yolculuğu hayırlısıyla bitirmek, sonuna kadar götürmek, herkese nasip olmaz. İyiliksever, cömert insanın ayrıcalıklı yeri vardır vicdanlarda, gönüllerde.

İyilik yapmak, bir bakıma zorunluluktur. Hem psikolojik hem sosyal hem ekonomik zorunluluktur. Zengin biri, yaptığı yardımlarla aslında kendini zengin edenlere karşı borcunu ödemiş olur. Onlar sayesinde zengin oldu o kişi. Bir kişi cimriyse aynı zamanda zalimdir, hırsızdır. Sermaye, emanettir; sermayesini dağıtan kişi, emaneti sahibine iade etmiş sayılır. Sosyal adalet, bu idraki gerektirir.

Cömertlik, toplum barışının anahtarıdır; bencillik ise toplumdaki huzurun zehridir. Karun isimli biri varmış bir zamanlar. Hazinelerinin anahtarlarını katar katar develer taşırmış. Karun, şimdi kötülüğün örneği olarak dilden dile dolaşıyor. Kaç kişi Karun rol modeliyle anılmak ister, cömertliğiyle bilinen Hz. Ebubekir varken?

Mutlu etmek ve mutlu olmak, sadece slogan olarak kalmamalı, bir görev olmalı. Mutlu edenler, görevini yapanlar, borcunu ödeyenler, ayrıcalıklı grupta yer alanlardır. “Bekara karı boşamak kolay” denir, olamayanı vermek de böyle. Varlıklı insanların cömert davranması daha zordur, bir imtihandır onlarınki. Duamız, “Allah, cömertlere daha çok versin.” olmalı.

Hiçbir bekçi, kendisine emanet edilen malın sahibi değildir; biz de zenginliğin sahibi değiliz. Servet emanettir. Emaneti sahibine vermek, kişiyi rahatlatır, mutlu eder. Zenginlerimizin cömertlik eğitimine ihtiyacı var. Onlar, toplumdaki gerilimi bertaraf eden akım koruyucularıdır, emniyet supaplarıdır.

Vererek mutlu eden, mutlu olanların, rol modellerin sayısını artırmalı, mevcutların kıymetini bilmeliyiz. Düşmanlığa değil, barışa ihtiyacımız var. Haydi zenginler, eller cebe!

Yeni Cumhur İttifakının Öcalan Görüşmesi

TBMM’de yeni açılım sürecini yürütüyor gözüken Komisyon İmralı’ya gidip, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü, teröristbaşı Öcalan ile görüşme kararı aldı. Komisyonun aldığı karar AKP+MHP+DEM’ in oylarıyla kabul edildi.

İYİ Parti zaten baştan komisyona üye vermedi. İmralı’ya gidilmesine de karşı.

CHP İmralı’ya milletvekili göndermeyeceğini açıkladı ve kapalı yapılan toplantıya katılmadı.

Yeni Yol Grubu (SP+Deva+Gelecek Partileri) oylamada çekimser kaldı ama İmralı’ya milletvekili göndermeme kararı aldı.

AKP’den Hüseyin Yayman, MHP’den Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ve DEM Parti’den Gülistan Koçyiğit’in İmralı’ya gideceği kesinleşti.

Bu heyetin teröristbaşı ile görüşmesinin görüntüleri, AKP ve MHP seçmeni için çok sarsıcı olacağından, ziyaretin görüntüleri halkımızla paylaşılmayacak. Resim paylaşılsaydı AKP+MHP+DEM= Yeni Cumhur İttifakı görsel olarak hafızalarda daha kolay yerleşmiş olacaktı.

Bu tarihi ziyaret toplum için bir turnusol işlevi görecektir. Halkımız bundan böyle Cumhur İttifakı’na DEM Parti’nin de katıldığını değerlendirecektir.

********************************

Öcalan: Komisyon Gelmek Zorunda

30 Mayıs 2025 tarihinde sızdırılan İmralı tutanaklarında, Öcalan diyor ki, “komisyon gelecek, onlarla tartışacağım. Gelecekler, Kürtleri eşit yurttaş olarak kabul ediyor musunuz diye soracağım. Bu sorunu çözmezseniz savaş kapıda, bu uyarıyı yapacağım.”

İmralı’daki o heyet soruyor Öcalan’a. “Peki komisyon gelecek mi? Gelmezse ne olacak?”

Öcalan cevap veriyor: “Gelmek zorundalar.”

Anlaşılan Öcalan’a birileri 30 Mayıs 2025 tarihinden önce Komisyonun ayağına getirileceğine dair söz vermiş.

Öcalan Komisyonu ayağına getirtmekten mutlu olacaktır. Çünkü TBMM Komisyonu’nun İmralı’ya gitmesi, kendisini “siyasi muhatap/müzakere ortağı” statüsüne yükseltecektir.

********************************

PKK Silah Bırakmadı, Bırakmayacak

Anlaşılan, MHP ve AKP Öcalan’ın “Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” sözüne inanmış.

“Sen yeter ki PKK ve uzantılarının kendini lağvetmesini sağla, biz de senin ‘hukuki ve siyasi alanda’ taleplerini yapalım” sözünü vermişler.

Hatırlayalım, Devlet Bahçeli “PKK bütün uzantı ve gruplarıyla silah bırakmıştır” dedi.

12 Mayıs 2025 tarihinde CB Erdoğan, PKK’nın silah bırakma kararını, “Kuzey Irak Suriye başta olmak üzere örgütün tüm uzantılarını kapsayan bir karar” olarak nitelendirdi.

Oysaki, SDG/ YPG elebaşı Mazlum Kobani “Hayır, Öcalan çağrısı Suriye’yi kapsamıyor” dedi.

Kandil de (Duran Kalkan) “Her şey Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağlı. Bu gerçekleşmeden somut gelişme olmaz” diye direndi.

Devlet Bahçeli ve CB Erdoğan’ın açıklamalarına rağmen, örgütün ve uzantılarının kayıtsız şartsız silah bırakacağı iddiası gerçekleşmedi.

Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “örgüt üyelerinin Suriye’yi terk etmediğini görüyoruz. Hatta Avrupa’dan ve Irak’tan PKK’lılar gelmeye devam ediyor” diye açıkladı.

********************************

Devleti Dönüştürüyoruz

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Cenk Özatıcı açıkladı: 05 Mayıs 2025 tarihinde Öcalan İmralı’dan Kandil’deki PKK elebaşıları ile bir telekonferans toplantısı yapıyor. (Gazeteci Amberin Zaman da Abdullah Öcalan’ın Kandil’deki PKK liderliğiyle doğrudan bir telefon görüşmesi yapmasına izin verildiğini yazmıştı.)

Tabi bu görüşmeler devletin izni ve gözetimi altında yapılmış olmalıdır.

Bu görüşmede Öcalan şöyle diyor: “Türkiye’ye söylüyorum. Türkiye için bu yıl parçalanma yılıdır. Eğer çözüm getirilmezse Türkiye sorun yaşar. Ben ayakta tutuyorum. DEVLETİ DÖNÜŞTÜRÜYORUZ. Bizim diyalog halinde olduğumuz bu DEĞİŞEN DEVLETTİR.”

Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü terör elebaşına, siz “kurucu önder” derseniz, O da böyle “Türkiye Cumhuriyeti devletini dönüştürme” cüretini kendinde bulur.

Bu süreci bize dikte edenlerin amacı terörü bitirmek değil, PKK’nın terör yoluyla elde edemedikleri taleplerini gerçekleştirmektir. Yani devlete kurucu ortak olma, devleti bölünmeye götürecek federasyon veya özerk yerel yönetimler yapılanması oluşturmak, Türkçe dışında eğitim dili yoluyla Türkler ve Kürtlerin ruhen ve fiziken ayrılmasının alt yapısını oluşturmaktır.

********************************

2013 ve 2025 Çözüm Süreçleri

2013 yılındaki Çözüm Süreci, büyük oranda AK Parti hükümetinin inisiyatifi olarak algılandı. Devletin güvenlik bürokrasisi (MİT) aracılığıyla yürütüldü. Milletin sevmediği “Akil İnsanlar” grubu ile halk ikna edilmeye çalışıldı.

2025 yılı, Ortadoğu’da sınırların ve güç dengelerinin değiştiği bir dönem oldu. Uluslararası güçlerin bölgedeki öncelikleri de değişti. ABD’nin Kuzey Irak ve Suriye’deki otonom yapıların geleceğini belirleme, Kürtler için bölgesel bir entegrasyon projesi uygulama çabasını artırdı. Türkiye bu alanda baskıya maruz kalmakta.

Türkiye’de iktidar kanadının başlattığı 2025 çözüm sürecinde güvenlik bürokrasisi arka planda kaldı. MHP lideri Devlet Bahçeli ve TBMM Komisyonu öne çıkarıldı.

Bu süreçte de devlet (Erdoğan+Bahçeli), Öcalan’ı Kandil’e karşı bir kaldıraç olarak kullanmaya kararlı. Ancak PKK uzantılarının (özellikle Suriye’deki uzantısı SDG/YPG’nin) Öcalan’ın çağrısıyla silah bırakması imkansızdır.

Çünkü ABD’nin SDG/YPG’ye verdiği görev bitmemiştir. ABD bu örgüte yaptığı yatırımı Suriye devletini yeniden yapılandırma amaçlı yapmıştır. ABD, buradaki yapılanmayı Türkiye’nin de tanıması ve iş birliği yapmasını dayatacaktır.

********************************

İmralı Heyeti Yargılanır mı?

Yürütülen süreç siyasi bir kararın eseridir. Süreç kapsamında olmasa, Bahçeli, MHP ve AKP kanadından Öcalan’a dair söylenen sözlerin çoğu “terör örgütü propagandası yapma suçu”, İmralı ziyaretleri ve Öcalan’ın görüşünü almak ve paylaşmak anayasal suç veya “terör örgütüne yardım/yataklık” kapsamında değerlendirebilir.

İlk süreçte sürecin aktörleri yasal koruma altına alınmıştı. (2014 yılında kabul edilen “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair 6551 Sayılı Kanun” ile.)

Bu kanun, çözüm süreci kapsamında görev alan kamu görevlilerine hukuki, idari ve cezai muafiyet sağlamaktadır. Şimdiki Komisyon üyeleri bu kanun hükmünden yararlanabilir mi? Bu tartışmalı.

Hatırlatalım, ilk süreçte devletin görevlendirmesiyle Sırrı Süreyya Önder İmralı ile Kandil arasında kuryelik yapmış ve Öcalan’ın bildirisini Nevruz mitinginde okumuştu. Süreç başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu kanuna rağmen, S.S. Önder 3,5 yıl ceza almaktan kurtulamamıştı. Üstelik o cezayı veren hâkim, şimdiki siyasi davaların çoğunun iddia tarafını yürüten İstanbul C. Başsavcısı Akın Gürlek’ti.

Öğretmen Olmak

“Hiçbir zaman gül yağmaz. Daha çok gül istersek, daha çok fidan dikmemiz gerekir.” George Eliot

“Eğitim”, hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Eğitim insan yaşamında önemli bir olgudur. Günümüzde, hem kişinin mutluluğu, hem de milletin geleceği ve refahı bakımından özel bir önemi vardır.

Eğitimin, yalnızca kalkınma çabasında olan ülkeler için değil, kalkınmış ülkeler için de geleceğin toplumunu biçimlendirmede en önemli araç olduğu bir gerçektir.

Eğitim, öğrencileri bilgi yüklenen değil, merkeze alan, öğrenmeyi öğrenen, kişilikleri gelişmiş, yeteneklerini kullanan, problem çözen, analiz ve sentez yapabilen, akılcı, yapıcı, duygu ve düşünceleri dengeli, sevgi dolu, hoşgörülü, ulusal ve evrensel değerlere saygılı vatandaşlar olarak yetiştirmelidir.

Eğitimin en önemli amacı, çocuklarda, “doğruya, iyiye ve güzele” olan eğilimin güçlendirilmesidir. Bunun için çocukları; “düşünmeye, araştırıp keşfetmeye” teşvik etmeli, onlarda gerçeği keşfetmenin zevkini ve neşesini uyandırmalıdır.

Günümüzde; bilgiyi taşıyan ama kullanamayan değil, nasıl öğreneceğini bilen, gerçek bilgilere ulaşabilen, bildiği gibi davranan, düşünerek yeni bilgiler üretebilen, sorun çözen bireylere gereksinim duyulmaktadır.

Eğitim, bütün toplumların temel sorunlarının başında yer almaktadır. Bu temel sorunun ana öznesi de hiç kuşkusuz “öğretmen”dir.

Bir ülkenin kalkınmasında, nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde, toplumdaki huzur ve sosyal barışın sağlanmasında, bireylerin sosyalleşmesi ve toplumsal hayata hazırlanmasında, toplumun kültür ve değerlerinin genç kuşaklara aktarılmasında öğretmenler başrolü oynamaktadır.

Öğretmen, hayat boyu öğrenen, her fırsatı bir öğrenme kaynağı olarak değerlendiren ve kendisini sürekli yenileyip sınayan kişi olarak örnek olma durumundadır.

Milletlerin ruh ve karakterini şekillendirmede etkin rol oynayan öğretmenlerin bu işlevlerini yerine getirebilmesinde üretkenliğinin önemli bir etkisi vardır. Bu işlevini layıkıyla yerine getiren öğretmenler için; “bütün bir toplum onların eseridir” denilebilir.

Bunu en iyi biçimde yapabilmek için de öğretmenin çağı yakalamış, gelişme ve yeniliklere açık, kendini devamlı yenileyen bir yapıda olması gerekmektedir. İstenmeden de olsa insan eğitiminde yapılacak bir hata, sadece yetiştirilen bireye zarar vermez. Aynı zamanda toplumun geleceğini de olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar doğurur.

Bireye yapılan yatırım, uzun vadede verim alınacak bir yatırımdır. O yüzden yapılacak bir hata, ya da yanlışlık, toplumları felakete götürecek sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle öğretmenlerin çağın ilerisinde bir eğitim anlayışına sahip olması beklenmektedir.

Çocuklar, değer gördükleri, sevildikleri ve kendilerini güvende hissettikleri, destekleyici ortamlarda keşfederler ve sunulan öğrenme fırsatlarını değerlendirirler. Bu destekleyici ortamın en önemli bileşeni ise öğretmen ile çocuk arasında kurulan tutarlı ve güvenli ilişkidir.

Çocuklara önem ve değer veren öğretmen, kendini onlara sevdirecektir. İşte bu sevgi, eğitim ve öğretim ortamının ön koşuludur. Bu yüzden okulları yönetici ve öğretmenlerle bir sevgi yuvası haline dönüştürmek gerekmektedir.

Bakışlarında tatlı pırıltıyı, dudaklarında sıcak tebessümü ve davranışlarında ilgi ve alakayı eksik etmeyen bir öğretmen, okulunu ve sınıfını sevgi bahçesine çevirir.

Kelebekler ışığa koşuştuğu gibi, çocuk yürekler, genç kalpler de sevgiye koşar. Sevgi dolu bir öğretmen ışık demektir. Öğrencileri onu arar ve sorarlar. Öğrencileri öylesine bağlıdır ki, “öğretmenim!..” deyince, gözlerinde sevinç ışıkları yanar. Ona kavuşmak, elini tutmak ne kadar anlamlıdır.

Öğretmen yalnızca bir insan yetiştirmiyor. O bir dünya büyütüyor, bir dünya yetiştiriyor. Çünkü insan bir dünyadır. Cismiyle, ruhuyla, hayaliyle, idealiyle ve beklentileriyle bir dünya.

Çoğu zaman kâinata sığmayan bir dünya. Sevgiyle temeli atılan, sevgiyle örülen, sevgiyle kurulan bir dünya. O dünyada her güzellik bulunacaktır. Saygı, sevgi, hoşgörü dayanışma ve fedakârlık bulunacaktır.

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler. Eğitim ve Sevgi, bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür.

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda; “yenilikler, güzellikler ve başarılar” vardır.

Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz. Duyguların en yücesi, en anlamlısı sevgidir. Sevgi faktörü öğrenmeyi kolaylaştıran en önemli unsurdur.

Öğretmenler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler. Gönül kapılarını onlara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzer. Böylesi tohumlar asla çimlenemez.

 Sevgi ile yetiştirilen ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere sevgi gözüyle bakmaya çalışır.

Sevgi ve güven duygusu kırılmalarının onarımı mümkün değildir. Ruhsal anlamda; güvensizlik ortamında sevgi yeşeremez. Sevgisiz ve güvensiz bir ortamda insan yapayalnızdır.

“Sağlıklı, tutarlı, bilimsel ve çağdaş bir eğitimin gerçekleşmesi”, öncelikle çocuklarımıza koşulsuz sevgi, hoşgörü ve doğru bir disiplin anlayışıyla yaklaşmamıza ve onlar için etkili bir model olmamıza bağlıdır.

Türk Eğitim Sistemi’nde bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Bu da ancak, seven ve sevmesini bilen öğretmenler tarafından gerçekleştirilebilir.

Çünkü seven öğretmen, sevilen öğretmen demektir. Sevilen öğretmen ise; öğrencisine en güzel “sevgi eğitimi”ni sunan kişidir. Yani; “sevgi öğretmeni” dir.

            Yılda bir gün değil, her zaman ve her koşulda öğretmenin değerini bilmemiz, değerli olduğunu ona hissettirmemiz, en uygun ortamlarda görevini huzur içinde başarı ile yapabilmesi için maddi ve manevi engelleri ortadan kaldırmamız elzemdir.

Tüm öğretmenlerimizin “öğretmenler günü” nü kutluyor, sağlıklı, huzurlu, başarılı çalışmalar diliyorum.

Sevgiyle kalın…

İnsan, Kâinat ve Şirk

     İnsan, dünyaya Allah’ı bilmek, tanımak, sevmek ve O’na ibadet için gönderilmiştir.

     Bunun için, tefekkür ederek fikren dünya ve içinde bulunduğu kâinatta seyahat etmesi gerekir.

     Her varlıktan Yaratanı mânen sormaya ihtiyacı var.                                                                                                                   

     Bu seyahat, hakka’l-yakîn bilişe varıncaya, yani bilişle, görüşle bizzat mânen idrakli bir 

     Yaşayışla sonlanıncaya kadar devam etmeli.

     Allah’ın varlık ve birliğinin olmazsa olmazlığı, kendisini belli edene kadar sürmeli.

     Dünya misafiri olan insan; kimin misafiri olduğunu anlayana kadar, hareket hâlinde bulunmalı.

     Ta ki, Yüce Yaratıcı’nın vahdetini / birliğini yansıtan burhan ve delilleri görebilsin.

     Çünkü Allah’ın mutlak / sınırsız ulûhiyeti / ilâhlığı karşısında,

     İnsanoğlunun dünyada kendini bildi bileli, O’na ibadet ettiği bilinen bir gerçek.

     Tüm canlıların, hattâ tüm cansızların hâl diliyle bu tapınışlar içinde bulunması;

     Bu hakikati, anlamamızı sağlar. Zaten kâinatta maddî ve mânevî bütün nimet ve ihsanların

     Her birinin, Yaratan’a ibadet ettiren hatırlatıcılar olduğu bundan da anlaşılır.

     Nitekim vahiy ve ilhamlar gibi, bütün gaybî / görünmez ve mânevî zuhûrlar,

     Tek bir İlâh’ın varlığını ve kâinatta O’nun hükmünün geçtiğini gösterir.

     Madem böyle bir ulûhiyet hakikati var. Elbette, ortaklığı kabul etmez.

     Çünkü İlâh’a kulluk ve şükürle gerekeni yapanlar; kâinat ağacının şuur sahipleridir.

     Başkaların o şuur sahiplerini kendilerine çevirmesi, hakikî mâbudlarını onlara unutturması;

     Ulûhiyetin mâhiyet ve kutsal maksatlarına öyle bir zıtlıkdır ki, hiçbir şekilde kabul edilemez.

     Nitekim Kur’ân’ın, çok tekrar ve şiddetle şirki / Allah’a ortak koşmayı reddetmesi,

     Müşrikleri / Allah’a ortak koşanları, Cehennem ile tehdit etmesi bu yüzdendir.

     Evet, bütün kâinatta, bilhassa canlılarda ve özellikle onların terbiye ve iaşelerinde,

     Her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette, beraber ve birbiri içinde Hakîmane, Rahîmane

     Gaybî bir el tarafından, umumî bir tasarruf ediş vardır.

     Şüphesiz bu, mutlak bir Rubûbiyeti belli etmekte ve bunun ışığını sızdırmakta. 

     İşte bu mutlak / sınırsız Rubûbiyet / Rablık; şirki / Allah’a ortak koşmayı kabul etmez.

     Çünkü o Rubûbiyet’in; kendi cemalini izhar / belli etmek, kemalâtını / olgunluğunu ilân

     Ve kıymetli sanatlarını teşhir ve gizli hünerlerini göstermek gibi, en mühim maksat ve gayeleri;

     Cüz’iyatta ve canlılarda merkezîleşmekte / toplanmakta. Küçük bir şeye ve en küçük bir canlıya

     Müdahale eden / karışan bir şirk, o gayeleri bozar.

     Nitekim Kur’ân’ın insanı tevhîde yöneltmesi, bu büyük sırdan ileri gelmekte.

     Kâinatın ulvî / yüce hikmetleri, harika güzellikleri, âdilâne kanunları, hakîmane gayeleri;

     Mükemmel oluşunun vücuduna apaçık delillerdir. Özellikle kâinatı hiçten / ilminde var olan 

     Potansiyel şeyden icat edip, her bakımdan mucizeli, cemalli / güzel bir surette idare eden

     Hâlık’ın mükemmelliğine ve o Yaratıcıyı gösteren şuurlu bir ayna olan

     İnsanın kemalâtına şahitliği pek açıktır.

     Madem kâinatın en önemli meyvesi, arz’ın halîfesi ve Hâlık’ın en güzel bir şekilde yarattığı

     Ve onun sevgilisi olan insanın kemalâtı hak ve hakikatdir.

     Elbette, mükemmel ve hikmetli kâinatı / evreni; yok oluşta görmek, neticesiz

     Ve tesadüfün oyuncağı, canlıların zâlimlik yaptıkları, şuur sahiplerinin

     Dehşetli bir hüzün yeri bilmek çok yanlış. Eserleri ile istidat ve kabiliyeti görünen insanı;

     Bîçare, perişan, en aşağı bir hayvan seviyesine indiren bakış yersizdir.

     Yaratan’ın isimlerini aksettiren mevcudatın şehadeti ile sonsuz muhteşemliği bulunan

     Yüce Allah’ın büyüklüğüne perde çeken şirk; elbette imkânsız.

     Çünkü zerre, bitki ve hayvanlardan yıldızlara kadar; Rabbanî Ordular denen o

     Küçücük Memurlar üzerinde hakîmane yaratılış emirlerinin, âmirane hükümlerin,

     Şâhâne kanunların varlığı; kapsamlı bir âmiriyet ve hükmedişin mevcûdiyetini gösterir.

     Madem böyle küllî, mutlak bir hâkimiyet var. Elbette şirkin hakîkatinden söz edilemez.

Terörsüz Türkiye

Türk tarihinin de kara günü kırk beş yıl önce ABD nin ‘’Bizim çocuklar’’ dediği darbeciler yönetime el koydu. Siyasi partiler kapatıldı; 171 kişi işkencede can verdi; 230 bin kişi yargılandı; 50 kişi ise idam edildi…
Ve darbenin başı Kenan Evren, Türkiye için Eyalet isteyip 3 bayrak önerdi…
*
Önümdeki yazıyı özetlerken şu tespiti yapmak zorunda kalıyoruz:
Siyasi ahlak bozulmuştu. Temelde siyasi ahlak bozulursa hiçbir şey düzelmez. Demokrasi, hukuk, adalet tüm bu çarklar işlemez olmuştu.
Evet, ipin ucu kaçmıştı; ülkenin kalkınmasıyla alakalı kafa yoran gençler arasında kolayca kamplaşmalar oldu/ oluşturuldu.
*
Sağ- sol çatışmasını bitirme hedefi ile yapılan 12 Eylül darbesinin hataları sadece idamların, cezaevindeki işkencelerin ve faili meçhullerin acı sonuçlarını ortaya bırakmadı…
*
PKK’nın ayrılıkçı şiddeti neredeyse Türk-Kürt çatışması yaratmayı planlarken, dinci terör örgütlerine militan yetiştiren kaçak medreseler, dergâhlar, tarikat-cemaat evleri de bir süre sonra laik rejimin önünde devasa bir tehdit haline geldi..
*
‘’Terörsüz Türkiye’’ Desteklememiz gereken yaptırım.
Ne var ki; günümüzde en vahimi PKK örgütünün açıktan destekçisi ABD İsrail’i koruma ve yer altı kaynaklarına sahip olma amaçlı projesinin gerçekleşmesi amacıyla Orta Doğuda bir Kürt Devleti’nin kurulmasını istemesi yüz yıllık Projesidir.
Ve ne yazık ki ABD patentli bir yaptırıma Ülkeyi yönetenler boyun eğmiş olduğunu seyrediyoruz.
Şöyle ki;
Milletinin temsilcisi Gazi Meclisinin üyelerinin bölücü, sapık, uşak ruhlu, hain 50 bin kişimizin alçak katilin ayağına gitmesine EVET oyu veren başta Milliyetçi Hareket Partisini, Adalet ve Kalkınma Partisini, Türkiye İşçi Partisini, Emek Partisini ve bölücülerin siyasal temsilcisi olan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisinden oluşan bir heyet İmralı’daki müebbet hapse mahkûm Öcalan’ın yeni açılım sürecinde görüşlerini almak üzere Adaya gidecekleri kesinleşti. Artık devlet büyüklerimiz O’na “teröristbaşı, cani, çocuk katili” değil, “örgütün kurucu önderi” sıfatıyla görüşlerini alacaklardır

Bilindiği kadarıyla”Terörsüz Türkiye” sürecinin birinci hedefi, Anayasa değişikliği.
Siyasi iktidar, gecikmeden “Anayasa Komisyonu”nu bile kurmuş.

Olacakları yazar Naim Babüroğlu’ndan izleyelim;

Peki, Anayasa’da hangi maddeler?
42 ve 66’ncı maddeler.
Ve 101’inci madde.
*
Amaç, bir sır değil elbette…
DEM Partili Saruhan Oluç, “Anayasa’nın 66’ncı maddesi etnisite içerdiği için sorunludur” diyerek niyeti ortaya koydu.
*
Anayasa 66’ncı madde:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.
Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk kabul edilir.”
*
66’ncı maddede…
“Türk” sözcüğü, rahatsız ediyor.
“Türk” yerine, “Türkiyeli” ya da Türk, Kürt, Arap…
Veya buna benzer esnek bir ifade…
Böylece, Millet’in tanımı değiştirilecek.
*
Oysa…
Bu tanım, etnik, din, mezhep, cins ayrımı gözetmez.
Ayrıştırıcı değil, birleştiricidir.
*
Anayasa’nın 10’uncu maddesi de, 66’yı tamamlar.
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”
Yani, bu maddeyle farklı kimliklerin hukuki eşitliği, zaten güvence altına alınmıştır.
Görüldüğü gibi, aslında bir sorun yok.
*
Geldik, hedefteki diğer maddeye…
Anayasa, madde 42:
“Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır…
Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dili olarak okutulamaz ve öğretilemez.”
*
Madde 42’de rahatsızlık ne?
Eğitimin, Atatürk İlke ve İnkılâpları doğrultusunda yapılması.
Eğitim ve öğretim dilinin, Türkçe olması.
*
Peki…
Madde 42 ve 66 değişirse ne olur?
Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine dokunulmuş olur.
Ulus ve üniter devlet yapısının temeli sarsılır.
*
Gelelim, değiştirilmek istenen asıl maddeye…
Madde 101:
“Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir…
Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilir.”
*
Bu maddede sıkıntı ne?
“Bir kimse en fazla iki defa seçilir” hükmü değiştirilerek, Cumhurbaşkanı’na daha fazla seçilme hakkı verilmesi.
Ve…
Oyların “yüzde 50’den fazlası” yerine, “en fazla oyu alan” adayın seçilmesi.
*
1990’larda, Yugoslavya parçalandı ve altı devlet ortaya çıktı.
Yugoslavya, tarih sahnesinden silindi.
Neden?
Üniter devlet yapısını koruyamadığından…
*
Irak, ABD’nin 2003 işgalinden sonra parçalandı.
Kuzey Irak’ta, bir devlet kuruldu.
Neden?
Üniter yapısı yok oldu.
*
ABD’li Profesör Noam Chomsky, “Kader Üçgeni” adlı kitabında, “Kudüs Amerikan Girişimcilik Enstitüsü”nün raporuna yer verir:
“Ortadoğu’da ulusalcılık ve ulusal kimlik yok edilmeli, bunun için de Ortadoğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece, bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemlerin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit, bağımsızlık tehdididir.”
*
ABD Merkezi İstihbarat Örgütü (CIA) Ortadoğu Direktörü Graham Fuller, 1990’da şunları söyler:
“Kemalizm bitti… O da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur’an hâlâ veriyor. Bu nedenle, kendisine entelektüel güven duyan Türkiye, İslam’ın günlük yaşamdaki yerini almasını yeniden düşünmelidir.”
*
“Terörsüz Türkiye” sürecinde, Suriye’deki PKK’nın kolu PYD silah bırakıyor mu?
Suriye Savunma Bakanı, PKK/PYD’nin silah bırakmayacağını söyledi.
Yani, PKK/PYD Suriye’de federal bir yapıya gidecek.
Tıpkı, Kuzey Irak gibi.
*
Türkiye farkında mı, bilinmez…
Önce, yeni Anayasa’yla, ulus ve üniter devlet yapısının temellerinin yıkılması…
Ardından…
Hatay dâhil olmak üzere, Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars ve güneyinde sözde “Kürdistan”ın kurulması için…
Önce, özerklik/federal yapının elde edilmesi…
Ve sonra Sevr haritası hayaline kavuşma…
*
“Müslüman olmayana Türk denmez”, Suriyeli ve diğer göçmenlerin ülkelerine gönderilmemesi, Lozan hezimettir söylemleri, 1921 Anayasası’na vurgu yapılması…
Hepsi, ama hepsi…
“Terörsüz Türkiye” süreciyle birlikte yol alırken…
“Yeni bir Milli Kimlik” hedefinde birleşiyorlar…
*
Büyük Ortadoğu Projesi, çok mutlu…
ABD, İngiltere çok mutlu…
PKK terör örgütü ve terörist başı, çok mutlu…
Graham Fuller, çok mutlu…
Ve tabii “yetmez ama evet”çiler, çok mutlu…
*
Peki, Türkiye…
Gelecek kuşaklara, acı ve gözyaşının dinmediği bir coğrafya bırakma yolunda dörtnala koşmakta…
*
Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nda 17 kez Türk sözcüğü geçer.
Onuncu Yıl Nutku’nu, hemen yasaklayın!..
*
Bu satırları okuyunca…
İçinizi büyük bir hüzün kapladı, biliyorum…
*
Atatürk’ün…
Onuncu Yıl Nutku’nda, sesinden duymadığımız, duygulanıp üzerini çizdiği cümle:
“Bu söylediklerim gerçek olduğu gün, senden (Türk Milleti’nden) ve bütün medeni dünyadan dileğim şudur: Beni hatırlayınız!”

Üniversiteler ve Akademisyenler

Sanırım 2006 yılı falandı. Her gazeteci, her fikir emekçisi gibi ben de çoğu zaman TBMM’ne uğrayarak hem meslektaşlarımla, hem TBMM yöneticileriyle, hem politikacılarla sohbet ederdik. En güzel haberler de meclis kulislerinden çıkardı.

Bir defasında Prof.Dr. Turan Yazgan’ı tedirgin halde gördüm ve heyecanlandım. Çünkü Turan Hoca ömrünü kurduğu vakıfla Türk Dünyası gençliğine adamıştı. Okullar kuruyor, öğretmenler buluyor, imkanlar ortaya çıkarıyor; bu gençlerimizin Yarınki Türk Dünyasının yönetilmesinde sorumluluklar alması konusunda.  Adeta ideali için kılı kırk yarıyordu. Meğer İstanbul’daki Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı’nı zora sokmak için bazıları birtakım tuzaklar kurmuş, onları bozmak için Ankara’ya gelmiş. Mesela fiziki mekân ellerinden alınmak isteniyormuş. Dehşet bir şey. “Hocam” dedim “Parlamentodaki vekilleri birçoğu sizin hizmetlerinizi bildiği kadar, ayrıca talebeniz, hiç olacak şey değil! İçtiği kaba işemek gibi bir şeydir bu gelişme.“

Liyakatsiz ve kifayetsiz bürokratları yandaş diye önemli yerlere atarsanız olacağı da buydu. Sorun kılı kırk yararak halledildi, ancak Prof.Dr. Turan Yazgan Hoca da hem üzüldü, men yoruldu ve hem de zaman kaybetti. Nurlarda uyusun, hizmetleri hala artarak devam ediyor. Mekânı cennet olsun. Bu örnek hocamızın, akademisyenimizin.

Bir defasında da bir baka örnek hocamız İstanbul Milletvekili Prof.Dr.Nevzat Yalçıntaş’a uğramıştım. Sekreterine “Yine gündemi bize göndermediler, mutlaka bir yaramazlık düşünülüyor, git hemen al gel!” diyordu kibarca ama kızmıştı belli ki? Gündem geldi, bir mikroskopla inceler gibi etüd etti Yalçıntaş Hoca. Sonra bana döndü “Mehmetcim durum anlaşıldı; bir kanun maddesinin arasına hem de bizim Kayserili arkadaşımız ve milletvekili Doçent dostumuz “Üniversite hocalarının TBMM’nde geçen sürelerinin akademik sürece dahil edilmesini istiyor bu kanun değişikliğiyle. Hiç olacak şey değil; üniversitelerimizin ve ilmin itibarı sarsılır. Bunun fahiş bir hata olduğunu anlatmalıyım sayın başbakana” dedi ve hızla odadan çıktı. Söz konusu yıllarda Abdullah Gül, Abdüllatif Şener ve Deniz Baykal vs gibi milletvekilleri doçent unvanıyla parlamentodalar. Yani ilk seçimde bu öneri kanunlaşırsa başta teklif sahibi olmak üzere diğerleri de profesör unvanına sahip olacaklardı. Nevzat Hoca bu oyunu bozdu ama teklif sahibi de ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde hocanın aleyhine geçti. Milletvekilliği sonlanınca da bir üniversitenin mütevelli heyet başkanlığına getirildi!

Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş İstanbul Üniversitesi Senatosu’nda iken kendisine bir sosyal ahlak hocasının tezinin intihal olup olmadığının araştırılması görevi verilmiş. Sosyal Ahlak Hocası meğer Duverger’in eserinin tıpa tıp tercüme ederek kendi fikri gibi göstermiş.

Akreditasyon ve Kalite

Üsküdar Abbara Kafe’deki aydınlarımızın Pazartesi Sohbetinde “üniversite” konu edildi. Sohbet konuğu da İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Prof Dr Macit Fikret Suner hocaydı. Abbara Kafe’de üniversitelerimizde akreditasyon ve kalite süreclerini anlattı. Hocamız MÜDEK ve YOKAK değerlendiricisi. Arkadaşımız Prof.Dr. Süleyman Doğan ile dostluklarından ötürü Prof. Dr. Soner bir aydın sorumluluğu içinde zaman ayırdı, Abbara Kafe’de çayımızı içti.

Hocamıza göre; ülkemizde yüksek öğrenim kurumları programlarını akreditasyon süreçleri bağlamında, faaliyetlerini yeniden gözden geçirmektedir. Bu çalışmalar günümüzde Kurumsal Akademik yaklaşımı ile farklı bir boyut kazanmakta ve artan bir ivme ile sürmektedir.

Kurumların, eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile idari hizmetlerinin kalite düzeylerinin ulusal ve uluslararası kalite standartlarına göre tanımlanmasını ve yükseltilmesini hedefleyen bu değerlendirmeler, kısa adı YOKAK olan Yüksek Öğretim Kalite Kurulu tarafından yürütülmektedir. YOKAK’ın ana görevleri; yüksek öğretim kurumlarının dış değerlendirilmesinin yapılması, akreditasyon kuruluşlarının yetkilendirilmesi ve tanınması süreçlerinin ifası, kalite güvencesi kültürünün içselleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasının sağlanması.

YOKAK bu çerçevede Avrupa Yüksek Öğretim alanı (EHEA) kapsamında kalite güvencesi organizasyonlarının çatı kuruluşu olan EKQA’e afiliye üyedir. Avrupa Yüksek Öğretimde Kalite Güvencesi Birliği ENQA, Avrupa Yüksek Öğretim alanından EHEA üye devletlerden gelen kalite güvence organizasyonlarının şemsiye kuruluşudur. Yüksek öğretim kurumlarının beş yılda en az bir defa Kurumsal Dış Değerlendirme Programlarına dahil edilmeleri gerekmektedir.

Kurumsal Geri Bildirim Raporu( KGBR), Kurumsal Akreditasyon Programı (KAP) çalışmaları da değerlendiriliyor. Bittiabi bunları en iyi akademisyenler, üniversite yönetimleri bilir ve tanır.

Halep Burda Değilse Arşın Yanında

Abbara Kafe Sabihi Mustafa Bey enflasyon, hayat pahalılığı falan diyerek çaylara yeniden ayarlama yaptı ama üniversitelerimizin ve yetkili kurulların çağdaş düzeyde ayarlaması hangi noktadadır? Bunlar daha çok ilgi çekiyor ve tartışılıyor.

Üniversitelerimizin araştırma ve incele teşvikleri var mıdır? Üniversitelerimiz dünya sıralamasında kaçıncı sıradadır? Türkiye Üniversitelerinin sıralaması nasıldır? Baştan ve sondan birinci üniversitelerimiz hangileridir? Üniversite denetimi yapılırken herhangi bir ceza-i müeyyide veya onurlandırma uygulanır mı? Çok sayıdaki üniversite kaliteyi etkiliyor mu? Hep aynı uzmanlık dalından rektör, dekan gibi üniversite yöneticilerinin olması doğru mudur? Uluslararası hakemli dergilerde değerlendirmesi olmayan, çalışması yayınlanmayan akademik personel var mıdır? Akademik unvanlar dünya standardına uygun mudur? Dünyadaki Diploma sahtekarlıkları üniversitelerimizi ve akademik hayatı nasıl etkiledi? Gençlerin üniversite diplomalı işsiz olmasının sebepleri nelerdir? Üniversitelerin sivil toplum ve özel sektörle olan iletişimi yeterli midir? Uluslararası ödül sahibi ilim adamlarımızın sayısının azlığına karşı tedbir alınıyor mu? Üniversite yöneticilerinin seçimi uluslararası standarda uygun mu? Akademisyenlerin maaşları yeterli midir ve kitaplarının basımı üniversite matbaalarında yapılabiliyor mu? İntihal olayına karşı tedbirler var mıdır? Çok sayıdaki Akademisyenin insana yatırımı bırakıp siyasete, bürokrasiye, özel sektöre gitmesinin özel bir sebebi olabilir mi? Akademisyenlerin yurtdışı tecrübeleri yeterli midir?

Geothe, Alman Yöneticilere “Okul Kurun” Diyor!

Sokaktaki insanımız bile sosyal medyadaki gibi, böylesi hususları merak ediyor, konuşuyor, tartışıyor. Çünkü eğitim-öğretim bir ülkenin can damarı, atar damarı, kalbi mesabesindedir.

Oturumu yöneten Mehmet Şadi Polat anlattı “Almanya Fransa’ya da yenildikten sonra yöneticiler Geothe’yi ziyaret ederek bu durum karşısında ne yapabileceklerini sorarlar. Geothe “Okul açın” der sadece. Alman yöneticiler işin içinden çıkamazlar, sonunda yine Geothe’ye giderek neyi kastettiğini sorarlar “Okullar açın, hukukçu, mühendis, pilot, doktor, edebiyatçı, Alman dili uzmanı yetiştirin” der. Almanlar da gerçekten öyle yaptılar. Bu defa Pazartesi Sohbetlerimize Ankara’dan bir eskimez genel müdürümüz eğitimci Bekir Turgut da sohbete teşrif etmişti. Eğitim can damarı olunca, bakalım Bekir Turgut Hocamız neler düşünüyor? Bir gün de onu dinleyeceğiz.

Konferansa Davet

Saygıdeğer Efendim,

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak her ay düzenlediğimiz kültürel ve akademik etkinlikler kapsamında, Kasım ayı programımızda sizleri özel bir konferansa davet etmekten onur duyarız.

📌 Konferans Konusu:

Yerel Yönetimlerde Afet Yönetmeliği

 Sunum: Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

📅 Tarih: 22 Kasım 2025, Cumartesi

📍 Yer: KBB Sivil Toplum Merkezi (Müftülük Karşısı – İzmit)

Afetlere karşı yerel yönetimlerin rolünü ve yönetmeliklerin hayati önemini ele alacağımız bu değerli buluşmada sizleri aramızda görmek bizlere güç verecektir.

Katılımınız, hem bilimsel hem toplumsal açıdan bu anlamlı etkinliğe değer katacaktır.

Saygılarımızla

Kocaeli Aydınlar Ocağı