Fonlara para yatıranların “az kârla yetinmeyen, kısa zamanda çok yüksek meblağlarda para kazanmak isteyen hırslı yatırımcılar” olduğu söyleniyor. Fakat esas gözünü hırs bürümüş olanların küçük yatırımcılar değil, küçük yatırımcıları soyarak kısa zamanda milyarder olmaya çalışanlar olduğu açık.
Fon soruşturmalarında ismi geçen, tutuklanan kişiler arasında öyle isimler var ki “Yahu bu kadar unvan, bu kadar para, bu kadar itibar da mı kesmedi?” diyesiniz gelir.
Bakanlık, milletvekilliği yapmış ve bir çırpıda tek bir fona 163 milyar TL yatırabilecek kadar bir serveti olan Fatma Betül Sayan Kaya küçük yatırımcıların 2,2 milyar TL’sine neden göz dikmiş olabilir?
Peki ya ekranlarda bize yıllarca “Dolar ne olur, enflasyon nereden döner?” dersi veren, kendilerine büyükelçilik, üst düzey kamu görevleri verilmiş profesörler ile kâğıt paralarımızda imzaları bulunan T.C. Merkez Bankası’nın iki eski başkan yardımcısına ne demeli?
Bu “saygın” şahsiyetleri o muazzam finans çarkının dişlileri arasına iten şey, herhalde ay sonunu getirememe telaşı veya simit-çay hesabı olamazdı.
TC-YRZ tescilli 19,5 milyon dolarlık jeti, 4 tane süper lüks yatı ve garajındaki Rolls-Royce’lu, McLaren’li koleksiyonuyla gökyüzüyle deniz arasında adeta “Mekke-Cenevre” mekik seferi düzenleyen 28 yaşındaki Muhammed Yarız gibilerin doyumsuzluğunu ve görgüsüzlüğünü anlamaya çalışıyoruz.
Sadece fonlarda değil, kamu gücünü kullanan küçük çaplı bürokratlarda da bu doyumsuzluğun yansımasını şatafatlı yaşama merakında görüyoruz. Kırıkkale’nin 39 bin nüfuslu Yahşihan ilçesinde AK Partili belediyeye yönelik sürdürülen yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklanan eski İmar Müdürünün serveti dudak uçuklattı.
Üç lüks araç (Porsche 911, Mercedes AMG, Mercedes G serisi) 131 milyon, Bodrum’daki villa ve marinadaki yat 410 milyon lira: toplam 541 milyon. Belediyenin yıllık bütçesi ise 120 milyon. Yani 39 bin nüfuslu bir ilçenin dört buçuk yıllık bütçesine denk bir servet, bir imar müdürünün garajında ve limanında duruyor.
Soygun düzeninin aktörlerinin, yaşam tarzları ile ilan ettikleri “haram kazançlarının” sorgulanmayacağından çok emin oldukları anlaşılıyor.
******************************
DOYUMSUZLUĞUN BİLİMSEL AÇIKLAMASI
CB Erdoğan’ın “nefsinin esiri” olduğunu veya “şeytanın aldattığını” söylediği kişilerin bu davranışlarını açıklayan bilimsel çalışmalar da var:
Sosyal psikologlar Brickman ve Campbell (1971) bu doyumsuzluk maratonuna “Hedonik Koşu Bandı” (hedonic treadmill) adını veriyor. Sistem şöyle çalışıyor: Birey makamı, koltuğu ve milyonları kapınca, beyin bu muazzam seviyeyi anında “varsayılan sıfır noktası” olarak güncelliyor. Artık sıradan makam, itibar ve zenginlik doyuma yetmiyor; o koşu bandında sürekli koşmak, hep daha büyük “finansal skorlar” tabelaya yazdırmak gerekiyor.
Yüksek pozisyondaki bireyler için finansal kazanç bir ihtiyaç değil, bir “skor” ve güç simgesi niteliği kazanıyor.
Makam, unvan ve yüksek gelir elde edildikten kısa süre sonra doyuruculuğunu yitiriyor. Birey aynı tatmin seviyesini koruyabilmek için sürekli daha fazlasını (daha yüksek sermaye, daha büyük kazanç) elde etme döngüsüne giriyor.
Sosyal psikolog Dacher Keltner’in (2003) güç ve nöroloji üzerine yaptığı deneyler ise olayın biyolojik trajedisini özetliyor: Güç, statü ve hesap sorulmazlık biriktikçe; beynin empati, adalet ve etik kaygıyı yöneten lobları adeta pilleri bitmiş kumanda gibi tepkisizleşiyor. Ortaya nur topu gibi bir Güç Zehirlenmesi çıkıyor. “Sistemi benden iyi kimse bilemez, bana bu dünyada hiçbir kural işlemez” illüzyonu baş gösterince de ahlak ve vicdan bir çöp kadar değersizleşiveriyor.
Bakanlık, büyükelçilik, milletvekilliği, akademik unvanlar, en kritik makamlarda bürokratik görevlerin verdiği şan ve şöhretle yetinmeyip doyumsuzluk girdabına sürüklenenlerin tedbirsizliği de ilginç. Bunlar kendilerini yerçekiminden, ahlak kurallarından ve Ceza Kanunu’ndan muaf zanneder hale geliyor. Yıllarca “kural koyucu” veya “akıl hocası” pozisyonunda bulundukları için, yasal ve etik denetimlerin kendilerine işlemeyeceğine dair narsist bir özgüven geliştiriyorlar.
Bu özgüven yasal risklerin hafife alınmasına ve finansal suça ortak olmaya zemin hazırlıyor.
“Halkı fonuna kadar soyanların” bu kadar pervasız olmalarını galiba anlamaya başladım.
Bu tür “nitelikli soyguncuların” işlediği suçlara karşı kurumların hazırlıklı olması gerekirdi. Ama bunu sağlamak için hukukun herkese eşit işlemesi gerekiyor.
******************************
İKİ FATMA VE İKİ HUKUK UYGULAMASI
Yeni Parti Kocaeli İl Başkanı Erdem Arcan, eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile İzmit’in seçilmiş Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’e farklı hukuk uygulanmasını eleştirdi: “İki Fatma’nın yaşadıkları üzerinden hukukun herkes için aynı uygulanmadığını görüyoruz. Hiç kimse makamı nedeniyle suçlu, iktidar gücü nedeniyle de dokunulmaz kabul edilmemeli” dedi.
Çoğu yorumcunun ortak görüşüne göre, Fatma Betül Sayan Kaya’nın durumunda muhalif yetkililer olsaydı uygulama çok farklı olurdu:
Muhalefete mensup belediye başkanları ve idareciler hakkında yürütülen soruşturmalarda doğrudan adli soruşturmalar, gizli tanıklar ve şafak operasyonları gündeme geliyor. Masumiyet karinesi ve lehe olan düzenlemeler yerine, kamuoyunda suçluluk algısı oluşturan tedbir usulleri (tutuklu yargılama, görevden uzaklaştırma) uygulanıyor.
İktidara yakın şüpheliler hakkında ise adli tedbirler ve tutuklama yerine idari süreçlerin, finansal düzenleme maddelerinin veya muafiyet durumlarının geniş yorumlanması söz konusu olabilmektedir.
Muhaliflere “Düşman Ceza Hukuku”nun kılıcı sallanırken, milyarlık soygunlarda yakalanan “bizim çocuklara” özel koruma kalkanları biçiliyor. Aynı suç unsuru veya finansal işlem muhalif bir aktörde “kamu zararı ve terör/örgüt faaliyeti” olarak yorumlanırken, iktidar aktöründe “ticari risk veya hukuki uyuşmazlık” olarak değerlendiriliyor.
İktidar kanadına dair önceki büyük yolsuzluk iddialarında, delilleri ortaya saçılmış olanlarında bile, neredeyse hiçbirinde, ceza verilmemiş olması tesadüf değil. Ayakkabı kutularından çıkan paraya ‘suç’ denmedi. Dönemin bakan oğlunun evinden çıkan paralar bile faiziyle iade edilmedi mi?
Peki, doyumsuzluğun sınırı ölçülebilir mi? Doyumsuzluk ölçülemez ama sınırlanabilir. O sınırı psikoloji değil hukuk çizer. Hukukun sustuğu yerde doyumsuzluk büyür, doyumsuzluğun sınırlandırılamadığı yerde toplum fakirleşir.


