Kontrolsüz Güç

58

Soğuk savaşın sona ermesi, başlangıçta, çok umutlu gelecek beklentileri yaratmıştı.

Dünyanın iki kutupluluktan kurtulması, küresel bir barış ikliminin yerleşeceği ve gerginlik, silahlanma yarışı gibi olumsuzlukların yarattığı aşırı ve gereksiz maliyetlerden kurtulacağı umutları yeşermişti.

Soğuk savaşın israf yaratan maliyetinden kurtulduğumuz gibi, barışın getirdiği yeni fırsatlarla, insanlığın refah ve huzurunu çok ileri, çok daha adaletli ve insani noktalara ulaştırabileceğimize inanıyorduk.

Özellikle Komünist Diktatörlüklerin çökmesi, hem Sovyet Bloku ülkelerinde, hem de soğuk savaş ikliminden daha yoğun etkilenen bizim gibi az gelişmiş ülkelerde, hem refahın, hem de insan hak ve hürriyetlerinin genişleyip yaygınlaşıp artacağını müjdeliyordu.

Ama öyle olmadı.

2. Dünya savaşının sonlandığı kırklı yılların başından, doksanların başına kadar devam eden elli yıllık soğuk savaş döneminin tamamından onlarca kat fazla can, kan, insan kaybını, tek kutupluluğun 15. yılında yaşadık.

Doğu Bloku’nun yarattığı siyasi ve askeri dengenin ortadan kalkması, ABD ve onunla birlikte yakın ilişki içinde bulunan bir kaç ülkenin, yeryüzünün yegane ve gerçek egemenleri olarak ortaya çıkmalarına yaradı.

Kontrolsüz güç güç değildir.’ diye bir reklam sloganı vardı. Belki  böyle söylemek daha doğru olacaktır.

Sonunda Irak işgal edildi.

Irak Devleti neredeyse yok edildi.

Irak’ın paramparça olması an meselesi.

İşgalin başlamasından günümüze kadar 1 milyonun üzerinde, kimi  kaynaklara göre 1.5 milyon Iraklı Müslüman Arap, Türkmen, Kürt hayatını kaybetti.

Yıkılan ocaklar, eğitimsiz ve umutsuz büyüyen milyonlarca çocuk ve acılar içinde kavrulan on milyonlarca kadın-kan-gözyaşı-ölüm.

Tek kutuplu küresel hegemonyanın, o kontrolsüz gücün dünyaya getirdiği bundan ibarettir.

Post/modern sömürgeciliğin iliğini sömürdüğü dünyada, Müslümanlar sadece mallarını vermekle kurtulamıyor.

Onlardan canları, dinleri, onurları da isteniyor.

Onun içindir ki; Kontrolsüz güç, vahşet demektir.

Komünist Blok yıkıldı ama enkazının altında Dünya Müslümanları kaldılar.

Dünya kapitalizminin Balkanlarda 100 yıl aradan sonra yeniden çıkardıkları yangında, Avrupalı Müslümanlar yandılar.

Başta Boşnaklar, sonra Kosava’lı Arnavutlar ve yurtlarından sürülen Bulgaristan Türkleri…

Yangın Kafkasya’ya sıçradı.

Azeri kardeşlerimizden onbinleri kaybettik.

Afganistan, Rusların zulmünden kurtuldum derken, bu sefer Rus işgaline rahmet okutacak belalara, yıkımlara, yangınlara sürüklendi.

Rusya’nın Müslüman Halkları on beş yıldır direniyor ama can veriyor, kan veriyor.

Pekala Komünist Diktatörlükler yıkıldı diye, yas mı tutmalıyız?

Tabii ki hayır.

Ama hem dünya gözüyle, hem kalp gözlerimizle idrak ettiğimiz bir gerçek var.

Gözü dönmüş kapitalizm, yeryüzünün neresinde olursa olsun, imana – vicdana – insana düşmandır.

Bu kapitalist ideolojinin doğası gereğidir. Çünkü kapitalizm, Sosyal Darvinciliğin iktisadi modelidir ve hakka değil, GÜÇ e inanır.

Güce dayanır.

Güce tapar.

Güçlünün, güçsüz olanı yok etmesini meşru kabul eder. Hatta meşru olmaktan öteye mecbur tutar.

Vahşi küresel kapitalizm, elinde bulundurduğu güce dayanarak dünyayı istediği gibi şekillendirmek istiyor.

Eğer istekleri kadim insanlık değerleri olsaydı, bu, bütün dünya icin bir nimet, hatta bir rahmet olurdu.

Ama O, insani değil, maddi değerlerle ilgileniyor.

PARA-ALTIN-PETROL-HER TÜRDEN ENERJI-UCUZ INSAN EMEĞI istiyor.

Birde canını sıkmayacak, ayak bağı olmayacak, köleliğini şükranla karşılayacak  bir siyaset istiyor.

Aradığını buluyor da.

Taklitçiliğin ve yaranmacılığın pazarında, ruhunu, vicdanını satacak aydınlar, gazeteler, gazeteciler, televizyonlar, sermayedarlar, hatta hatta askerler bulmak bile mümkün olabiliyor.

Nasıl olsa artık tüm dünya, global bir pazar yeri ve bu pazarda her şeyin, herkesin bir fiyatı var diyorlar.

Ne acıdır ki bu on beş yılda Türkiye’nin etrafında ateşten bir çember vardı. Bu çember daraldıkça daraldı.

Ama Türkiye’de maalesef azınlıkta kalmış bir avuç namuslu aydın ve siyasetçiden başka kimse bu tabloyu görmek istemedi.

Çünkü yaklaşmakta olan felaketi öngörmek sorumluluk getiriyordu. Tavır almak gerekirdi.

Ama tavır almak bedel ödemeyi gerektirir. Kimsenin aferin bile demeyeceği bir gayret uğruna ağır bedeller ödemeyi göze alabilecek insanlar maalesef pek azdılar.

Tersini yapanlar, göz yumanlar belki biraz mühlet kazandılar. Taşeronluk yapanlar, ikbal ve iktidar gördüler.

İnandık dedikleri ne varsa, mukaddes diye gördükleri ne varsa, bu ucuz taşeronluk uğruna haraç mezat sattılar.

– Şimdi Türkiye daha mı özgür?

– Hayır.

Özgürlük, sadece Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin mukaddeslerine saldıranlar için var.

Özgürlük, sadece Türkiye’nin bölünmesi konusunda gayret sarf edenler için var.

– Şimdi Türkiye daha mı zengin?

– Hayır.

Devlet, elindeki herşeyi satmış ama borcu daha fazla.

Vatandaş, 20 yıl öncekine göre daha düşük reel ücretle çalışıyor, hayat şartları daha da ağır.

Çalışanlar, sabit ücretli memur ve emekliler, küçük esnaf, orta ölçekli sanayici, hayat gailesinden bunalmış durumda.

Çareyi kendi canına kastetmekte bulanların sayısı, hiç de azımsanmayacak kadar çoğaldı.

Ama GSMH yüksek diyorlar.

Taşeronlaşan bir ekonomide, o GSMH dan aslan payını kimin aldığına bakarsanız, top yekun bir millet fakirleşirken, ENERJI-ILETIŞIM-BANKACİLIK-SİGORTA gibi alanlarda tekel yada kartel durumunda bulunan yabancı sermayenin, asıl semiren olduğunu kolayca görürsünüz.

Yani basit bir ifadeyle yıllık kazancı 5.000 Dolar olan biri ile, yıllık kazancı 5.000.000 Dolar olan birini ortalama olarak aldığınızda GSMH yükselmiş gibi görünse de, fakirleşenin daha çok fakir, zenginleşenin de çok daha fazla zengin olduğunu görmek mümkün.

Bu mudur sanal ekonomik rakamların ardına saklanmış zenginlik?

Bu, zenginlik değil, olsa olsa Soygun Düzeni’nin, toplumu fukaralaştırması ve git gide merhamete, sadakaya, onursuzlaştırmaya alıştırmaya çalışan bir süreçtir sadece.

***

Biz Türkler, tarih sahnesinde, bir DURUŞ’un adı olarak çıktık.

Türklük, tarih öncesi çağlardan beri süregelen bir soyun adı olabilir.

Ama insaniliğin vicdanında Türklük, haktan, adaletten ve bağımsızlıktan canı pahasına da olsa ödün vermeyen bir DURUŞ‘un adıdır.

Onun için Batılılar yüzyıllar boyunca hangi soydan olursa olsun Müslümanlara Türk dediler.

Onun için zenci Türklerimiz var; Arap, Acem, Abhaz, Çerkez, Boşnak, Kürt, Çeçen, Arnavut Türklerimiz var.

Bu duruş, bir duyuşun dünya hayatına izdüşümüdür.

Bu duyuş, bize Efendimiz Hz. Muhammed (SAV) den mirastır.

Onu bize, Dedem Korkut, Hoca Ahmet Yesevi,  Kaşgarlı Mahmut, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram, Yunus Emre, Akşemsettin iletti, öğretti.

O bayrağı, o duruşu, bugüne kadar Oğuz Han taşıdı.

Saltuk Buğra Han, Alpaslan, Ertuğrul, Osman, Orhan, Murat, Mehmet, Fatih, Yavuz, Süleyman, Abdülhamid Han ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk taşıdı.

Şimdi bu bayrak, yeni bir rüzgar ve yeni kahramanlar bekliyor.