14.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Eylül 21, 2026
Ana SayfaGüncelHukukun Bittiği Yerde Seçimin Meşruiyeti

Hukukun Bittiği Yerde Seçimin Meşruiyeti

“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek.”

Bu söz Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından 18 Eylül 2026’da Adana’daki AKP teşkilat toplantısında sarf edildi. Bu tek cümle bile Türkiye’de devlet düzeninin ve yargının geldiği noktayı özetlemeye yeter sanıyorum.

Sıradan bir parti yöneticisi bu cümleyi kursa, “taraftarlarında coşku yaratmak için söylemiştir” deyip geçebilirsiniz. Ancak bu sözleri sarf eden kişi, Anayasa’ya göre hâkim ile savcıların terfi, tayin ve disiplin işlerini yöneten Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun da (HSK) Başkanı olan Adalet Bakanı’dır.

Anayasa’nın 79. maddesine göre seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. İl ve ilçe seçim kurullarının başında hâkimler oturur. Sandık kurullarının idari denetimini kamu görevlileri yürütür.

Peki, bu hâkimlerin ve memurların amiri durumundaki Adalet Bakanı çıkıp “Biz bu seçimi falan kişiyi tekrar seçtirmek için yapıyoruz” anlamında konuşursa ne olur?

Bu beyan “doğrudan bir ihsas-ı rey” olarak algılanabilir. Seçimi yönetecek ve sandık sonuçlarına yönelik itirazları karara bağlayacak hâkimler üzerinde kurumsal baskı etkisi yapar. Sandık başındaki kamu memurları için ise yukarıdan gelen açık bir “talimat” algısı yaratır.

Futbol karşılaşmasında hakem komitesinin başındaki yetkilinin maça çıkmadan önce “Bu maçı A takımı kazansın diye oynatacağız” demesinden ne farkı vardır bunun?

Dilerim, Adalet Bakanı bir “dil sürçmesi” sonucu bu sözü söylemiş olsun.

*******************************

Yargısal Müdahaleler ve Mühürsüz Oylar Meselesi

Aslında Adalet Bakanının bu beyanını, çoğu vatandaşımız, “yargının iktidar lehine araç olarak kullanılması” çizgisinin bir parçası olarak değerlendirebilir.

Daha önce de yazdığım bir konuyu hatırlatayım: Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, 2017 Referandumu için yaptığı tarihi tespitte, YSK’nın mühürsüz oyları geçerli sayan kararının bir “yetki gaspı” olduğunu ve hukuk dünyasında “yokluk” yaptırımıyla karşılanması gerektiğini vurgulamıştı. Çünkü, mealen, YSK bir yargılama organı değil, yönetsel (idari) bir kuruldur; kanun maddesini fiilen ortadan kaldıramaz demişti.

Görünüşe göre aynı mantık derinleşerek devam ediyor. Siyasi partilerin kongre ve kurultaylarını denetleme yetkisi yasalarımıza göre YSK’ya verilmiştir. (YSK’nın yetkisini savunmak her kararını doğru saymak değildir.) Buna rağmen Asliye Hukuk ve İstinaf Mahkemeleri kanalıyla muhalefet partilerinin iç işlerine doğrudan müdahale ediliyor.

İstinaf Mahkemesi’nin tedbir kararıyla CHP’nin seçilmiş yönetimi yerine Kılıçdaroğlu ve ekibinin getirilmesi, partinin bölünerek Yeni Parti’nin kurulması bir demokratik ülkede olmaz işlerdendir.

Ayrıca muhalif belediye başkanlarının adli kararlarla tutuklanıp belediyelerin kayyıma veya AKP’ye devredilmesi tam da bu sürecin ürünü olduğu kanaatini oluşturuyor. Bunca ağır ekonomik, hukuki, idari sorunlara rağmen muhalefet partilerinden milletvekili ve belediye başkanlarının iktidar partisine transferi hayatın olağan akışına aykırıdır. Ama bu tür “milli irade gaspı” olaylarına artık Türkiye’de şaşırmıyoruz.

İşine gelmeyince, “AYM (ve AİHM) kararlarına saygı da duymuyorum, uygulamıyorum da” diyen iktidar kanadı, kendi lehine olduğunda YSK kararlarını “kesin ve tartışılmaz” diye savunuyor. Yetkisiz mahkemelerin muhalefeti felç eden kararlarını “yargıya saygı” kılıfıyla ambalajlıyor.

*******************************

Hukuksuzluğun Ağır Faturası: Sermaye Kaçışı

Yargının siyasete müdahaleleri, muhalefetin bölünüp etkisizleştirilmesi ve Adalet Bakanı’nın “Cumhurbaşkanımızı tekrar kazandırmak için seçim yapacağız” mantığıyla gidilecek bir seçimde, Erdoğan veya AKP tekrar kazansa ne olur?

İktidar cephesi açısından cevap basit: “Atı alan yine Üsküdar’ı geçecek”. Sonuç tescil edilecek, iktidar muhafaza edilecek ve yapılan “meşruiyet” eleştirileri umursanmayacak.

Fakat iktidarın umursamadığı o meşruiyet krizi ve hukuksuzluk düzeni, milletimize ve ekonomiye çok ağır bir fatura çıkarıyor. Taha Akyol’un dikkat çektiği somut rakamlara bakalım:

22 Milyar Dolarlık Sermaye Kaçışı: İsmet Özkul’un verileriyle ortaya koyduğu üzere; Temmuz 2026 itibarıyla son 12 ayda Türkiye’ye giren yabancı sermaye 38 milyar dolar iken, yerleşiklerin dışarı çıkardığı kaynak 60 milyar doları buldu. Hukuk güvenliğinin kalmadığı ülkeden (tek sebep değil) 21,9 milyar dolar net sermaye çıkmıştır. Yatırımcı çekeceğiz derken eldeki sermaye ülkeyi terk etmektedir.

Sıfırlanan Kredibilite ve Çöken Üretim: Prof. Selva Demiralp’in tespitiyle; 2002-2004 arasında yapısal reformlar ve hukuk/kurum güvenliğiyle enflasyon %73’ten %9’a inmişken, Mehmet Şimşek’in 3 yılında enflasyon %38’den ancak %32’ye inebilmiştir. Çünkü hukuk güvenliği ve kurum bağımsızlığı olmadan sadece teknik adımlarla kredibilite sağlanamamaktadır.

Mazot 100 Lira, Sanayi İflasta, Tarım Çöküşte: Akaryakıtın litresinin 100 TL’ye dayanmasıyla sanayici ve çiftçi feryat etmektedir. Köklü sanayi kuruluşları kapanmakta, Türk tekstil fabrikaları üretimlerini Mısır’a kaydırmaktadır. Tarımda girdi fiyatları %32 artarken ürün fiyatları %9,55 arttı.

Hukuku iktidarın çıkarlarına göre esnetmek kısa vadede seçim kazandırabilir. Ancak hukukun güvenilirliği kalmadığında, iktidar kendi dayandığı zemini de zayıflatır.

Adalet Bakanı’nın ilan ettiği yöntemle girilecek bir seçimden başarı çıkabilir ama seçimi kazanmak meşru bir yönetim kurmaya yetmez.

Hukukun yok edildiği bir ülkede yabancı sermaye durmaz. Risk primi artar, ancak çok yüksek faizle borçlanabilir. Enflasyon düşmez. Dış finansman bulamayan, yüksek risk primi ödeyen bir ekonomi; cari açığını kapatmakta ve borçlarını ödemekte zorlanır.

“Siyasi ve hukuki öngörülemezlik” sıcak parayı kaçırır. Sadece sıcak para ve yerli sermaye değil, nitelikli insan gücü, genç nüfus ve yetişmiş beyinler ülkeyi terk eder.

Hukuku rafa kaldırarak elde edilen zaferlerin ağır bedelini genellikle koltuk sahipleri ödemez. Bu bedeli mazotu 100 liradan alan vatandaş, fabrikası kapanan sanayici, ürünlerini satamayan çiftçi, iş bulamayan veya asgari ücrete talim eden işçi ve çoğunluğu yoksullaşan 85 milyon vatandaş ödeyecek.

Ruhittin sönmez
Ruhittin sönmez
Ruhittin Sönmez 1956 Bucak/ Burdur doğumludur. 1980’den itibaren Kocaeli’de yaşamaktadır. EĞİTİM: İlkokul, orta okul ve lise eğitimlerini Bucak’ta yaptı. 1973’te İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi - Kimya Yüksek Mühendisliğinden ve 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. İŞ HAYATI: 1978-1980 Akyazı/Sakarya Yonca Süt Fabrikası İşletme ve Laboratuvar Şefi 1980-1995 Petkim A.Ş. Yarımca Kompleksi (İşletme Mühendisi, İşletme Şefi, Başmühendis.) 1995-2001 Satış Müdür Muavini 2001’de 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı Kauçuk Ürünleri Sanayii Özel İhtisas Komisyonu Başkanlığı yaptı. 2001-2004 Tüpraş Körfez Petrokimya ve Rafinerisi Ticaret Müdür Yrd. 2004 - 01.02.2007 Tüpraş Körfez Petrokimya ve Rafinerisi Ticaret Müdürü. 01.02.2007 - 30.09.2007 Tüpraş Körfez Petrokimya ve Rafinerisi İnsan Kaynakları Müdürü. 01.01.2008 - 30.10.2008 Yantaş Yavuzlar Plastik A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı. 03.03.2010’den itibaren Serbest Avukat 2018’den itibaren Arabulucu Sosyal Faaliyetler: Yaklaşık 16 yıl Türk Sanat Müziği korolarında korist olarak çalıştı. (İstanbul Üniversitesi Korosu, Kubbealtı Musiki Cemiyeti ve Tüpraş Türk Sanat Müziği Grubu) 250 Mühendis üyesi bulunan Petkim Mühendisler Derneği'nde 4 yıl başkanlık yaptı. Kocaeli Aydınlar Ocağı'nda Başkan Yardımcısı, Yönetim Kurulu Üyesi ve 7 yıl Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yaptı. 2001-2002 yıllarında Kocaeli TV' de "Geniş Açı" adlı siyasi, sosyal, kültürel tartışmaların yapıldığı programın yapımcılığı ve sunuculuğunu yaptı. Ocak 2023’ten itibaren aynı programı noktaTV’de devam ettirmektedir. Halen Kocaeli Gazetesinde haftada 2 gün köşe yazısı yayınlanmaktadır. Bu yazıların tamamı kocaeliaydinlarocagi.org.tr sitesinde yer almaktadır.

Seçtiklerimiz

spot_img