“İnsan, kendini tanımakla, kâinat ve kâinat ötesi esrar ve hakikatlere vâkıf olabilir. (Çünkü) Bütün mevcudatın sırlarını çözmenin anahtarı ‘kendini bilmek’tir.”
“İlkçağlardan beri akl-ı selim sahibi insanlar, insanın fenâya mâruz kalan, durmadan değişen ve çürümeye yüz tutan bir cesetten ibaret olmadığını kavramışlar, ruh gerçeğini yakînen bilip kabul etmişlerdir. Onun hakikatine vakıf olanlar, ruhu, İlâhî ölçüler çerçevesinde terbiye ve terakki ettirmeye (geliştirmeye) çalışmışlardır.”
x
“Sıhhatli bilginin kaynağı, ‘Menba-ı Hak ve maden-i hakikat’ olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. Evet, Kur’ân-ı Kerîm mânâ âleminin güneşidir. Ruhlar onunla nurlanır, kalbler onunla zulûmattan (karanlıklardan) kurtulur. Bilindiği gibi Güneş bütün bitkilere, kabiliyetlerine göre feyiz verir. Ziyasıyla onları hayatlandırır. Mânâ âlemimizin Güneşi olan Kur’ân-ı Azîmüşşan da ona ittibâ edenlerin (uyanların) ruhlarına inkişaf, akıllarına istikamet, kalblerine nur verir.
“O, hem mâziyi, hem hâli, hem de ebediyeti aydınlatan bir Nûrdur. İnkârlardan, yeislerden, kederlerden terekküp eden (meydana gelen) cehalet karanlıklarını gönüllerden silip atmıştır. Onun ziyası altına giren akıllar, nice hakikatlerin keşfi yanında, kendi efendileri olan ruhlarını da bilmişler ve onların varlığını, tasdik etmişlerdir. O ezel güneşi, selim akıllara, ruhun varlığını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir kat’iyette (kesinlikte) göstermiş ve ispat etmiştir.”
x
“İnsan, kâinat ağacının en mükemmel meyvesi ve en kıymetdâr neticesidir. Bütün mevcudatın, insanın imdadına koşması ve onlardan hâsıl olan faydaların insanda temerküz etmesi (toplanması) gösteriyor ki, bu kâinatın yaratılmasından maksat insandır. Daha doğrusu insan ruhudur.
“Kâinat da bu ruha hizmetkârdır. İnsan bedeni de. Biri sarayı ise, diğeri menzili. Biri hanesi ise, diğeri libası (elbisesi)dir. Cenab-ı Hak, insan ruhunu, marifetlere mahal, faziletlere merkez, âlemlere santral olabilecek keyfiyette yaratmış ve herşeyi onun emrine vermiştir.”
x
“Mahiyet-i hayat (hayatın içyüzü), Esma-i İlahiyye’nin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristesi ve kâinatın büyük hakikatlerine ince bir mikyas ve mizan (ölçü) ve Hayy-ı Kayyûm’un manidar (mânâlı) ve kıymetdar isimlerini bilen, bildiren, fehmedip (anlayıp) tefhim eden (anlatan) yazılmış bir kelime-i hikmettir.”
x
“Şu kâinatta çiçeğinden baharına, zemininden semasına kadar sevdiğimiz, takdir ve tahsin ettiğimiz (beğenip güzel bulduğumuz) herşey Cenab-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı (Güzel İsimleri)nin âyineleri (aynaları) dır.”
x
“İnsan hakikati, şu görünen bedenden ibaret değildir. Zira, insanda ilim ve marifetin varlığı açıktır. Halbuki, ilim ve marifet ceset ile kaim değildir. Demek oluyor ki, insanda şu cesetten başka bir şahsiyet mevcuttur. Bu da ruhtan başkası olamaz.
“Hiçbir cismin tabiatında irade yoktur. Oysa, insanda nihayetsiz iradî hareketler vardır. Bu iradî hareketler, onun cismine isnad edilemeyeceğine (dayandırılamayacağına) göre, demek ki, onda bir mebde-i irade (irade kaynağı) vardır. Bu ise ruhtur.”
x
“Âlem; maddeye münhasır (maddeden ibaret) olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır (insandan ibaret) değildir. Ruhanî âlemler hadsizdir. O âlemlerde yaşayan mahlûklar da nihayetsizdir. Nitekim meleklerin, cinlerin, şeytanların; kısacası ruhanî varlıkların sayısını ancak Allahü Azimüşşân (Şânı Büyük Allah) bilir.”
x
“Cenab-ı Hakk şuuru (bilinci), idraki ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden (içeren) en büyük hayat mertebesini insana bahşetmiştir.”


