5.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Şubat 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Öğretmenim Ramazan’dan Beklentilerim

Öğretme yeteneğine sahip tek varlık, insan değildir. Zaman da mekân da eşya da akıl sahiplerine çok şey öğretebilir.

Ramazan, on iki aydan biri olmanın ötesinde öğretmenlik niteliği ve sosyal dönüştürücülüğü yüksek bir aydır. Ramazan, kişiye sabrı, hoşgörüyü, paylaşmayı, fedakârlığı, özeleştiriyi, özgürleşmeyi öğreten etkili bir kişisel gelişim öğretmenidir.

Ramazan adlı öğretmen, bana, midemizin gurultusunu kutsayıp vicdanımızın çürümesini görmezden gelen bir dindarlığı değil; bu ay, insanı içten içe silkeleyip ayağa kaldıran bir diriliş olduğunu öğretmeli.

Ramazan Öğretmen, beni özgürleştirmeli; nefsimin, alışkanlıklarımın, korkularımın, konforumun esaretinden kurtulmayı; kendimi, çevremi, dünyayı, hakikat üzre tanımamı öğretmeli; bana varlık bilincimi kavratmalı, hayatın iyilerle kötülerin mücadelesi üzerine kurulduğuna inandırmalı.

Gün boyu aç kalıp akşam sofralarında israf yarışına giren bir toplumun parçası olmaktan utanmalıyım. Açlığı saatle ölçen ama adaletsizliği görmeyen bir bilinç uyuşukluğu istemiyorum. Eğer Ramazan yalnızca iftar menülerinin zenginliğiyle konuşulacaksa, kusura bakmayın, bu ayın ruhuna en büyük ihaneti biz yapıyoruz.

Öğretmenim, bana sabrı öğretirken aynı zamanda itiraz etmeyi de öğretmeli. Zulme, haksızlığa, kibre, gösterişe karşı dik durmayı öğretmeli. Oruç sadece boğazdan geçen lokmayı kısmak değildir; dili de tutmaktır, gözü de arındırmaktır, kalbi de temizlemektir. Ama biz ne yapıyoruz? Gün boyu aç, akşam vakti öfkeli. Trafikte tahammülsüz, evde gergin, iş yerinde kırıcı. Böyle bir oruç insanı özgürleştirmez; sadece sinirli bir bedene dönüştürür.

Ramazan, bana, muhakeme kabiliyetimi körelten reklamları, “Ramazan kampanyası” adı altında tüketimi azdıran sistemi sorgulatmalı. İndirim broşürleriyle değil, iç muhasebeyle yüzleştirmeli. Eğer bu ayda hâlâ nefsimizin teşhir panolarına bakarak yaşıyorsak, demek ki zincirlerimiz hâlâ sapasağlam duruyor.

Öğretmenim Ramazan, korku üretmemeli; cesaret üretmeli. Allah’la ilişkimizi ceza paranoyasına indirgemek yerine, sorumluluk bilincine yükseltmeli. Oruç, beni başkalarının açlığını hissetmeye götürmüyorsa, soframdaki ekmeğin değerini öğretmiyorsa, cebimdeki paranın hesabını sordurmuyorsa neye yarar?

Gündüz aç kalıp akşam savurganlık yapmak bir ibadet değil, çelişkidir.

Bu ay içinde, ben kalabalıkların sosyal baskısının ne kadar yalan, ne kadar aldatıcı olduğunu da idrak ve ikrar etmeliyim. Gösterişli iftar davetlerinin, sosyal medya paylaşımlarının, “en hayırlı benim” yarışmalarının tuzağına düşmemeliyim. İyiliğin fotoğrafı olmaz, yardımın reklamı yapılmaz. Ramazan, riya ile arasına mesafe koymadıkça insanı özgürleştiremez.

Daha da önemlisi, öğretmenim Ramazan, beni kendimle yüzleştirmeli. Kaçtığım hatalarımı önüme koymalı. Affedilmek için önce yanlışımı kabul etmem gerektiğini öğretmeli. Özgürlük, inkârla değil; itirafla başlar. Oruç, insanın kendine söylediği en sert hakikattir: “Sen zayıfsın ama irade sahibisin.” İşte ben bu iradenin güçlenmesini istiyorum.

Ramazan, içi boş, hayata anlam katmaktan uzak alışkanlıklarıma savaş açmalı. Ertelediğim iyilikleri ertelememeyi öğretmeli. Namazı zamana sıkıştırılan bir görev olmaktan çıkararak hayatın merkezi olduğuna inandırmalı. Dilimi dedikodudan, kalbimi kinden, zihnimi kibirden arındırmalı. Aksi hâlde açlık sadece biyolojik bir deney olur; ruhum ise hâlâ tutsak kalır.

Ben Ramazan’dan romantik cümleler, edebi söyleşiler, tiyatral davranışlar değil; radikal bir dönüşüm bekliyorum. Beni daha sakin değil, daha bilinçli yapsın; daha suskun değil, daha adaletli kılsın; daha gösterişli değil, daha samimi eylesin.

Eğer bu ay bittiğinde hâlâ aynı öfkeyle, aynı hırsla, aynı bencillikle, aynı duyarsızlıkla, aynı uyuşuklukla, yaşıyorsam, kusura bakmayın öğretmenim, ben sadece aç kalmışımdır, sen da görevini yapmamış, benim zamanımı çalmışsındır, ikimiz de birbirimizi aldatmışızdır. Oysa ben özgürleşmek istiyorum. Ramazan’dan beklentim budur: Zincirlerimi kıran bir ay olması.

Sebepsiz kuş uçmaz, rüzgâr esmez; bu Ramazan, bütün kirlerden arınmamıza, yeni ufuklara yelken açmamıza sebep olsun. İnkılapçı ruhlarımız Ramazan toprağına kök salsın. 

Öğretmenimiz Ramazan’ın diriltici, uyuyanları uyandırıcı, taşlaşan ve buzlanan kalpleri eriten nefesinden, sönmeyen meşale gibi yolumuzu aydınlatacak ışığından istifade edenlere ne mutlu!

Türk Milliyetçiliği Tarihi’ni Niçin yazdım?

-Kitabımı büyük bir ciddiyetle okuyup bazı şahsiyetler hakkındaki bilgileri eleştiren gençlere teşekkür ve cevabımdır.-
Bir kitap incelenirken; konusu, anafikri, kurgusu, içeriği, dil ve üslûbu, tertip ve düzeni, dizgi ve baskı, kapak, kâğıt, mizanpaj ve cilt gibi ölçütlere dikkat edilir. Başarılı bir kitabın özellikleri içinde en önemlisi “muhteva (içerik)” tir. Fakat bazı kitaplar da vardır ki, yazıldığı “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin de önüne geçer. İşte yeni yayımlanan “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında da “amaç, hedef ve kapsam” içeriğin önüne geçmiştir.
“Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımın yazılışında öne çıkan ölçütler şunlardır:
AMAÇ; bu konuda yazılan kitaplarda, Türk Milliyetçiliği Tarihi’nin 1839’da ilan edilen Tanzimat’tan sonra yer verilmesinin yanlış olduğunu ve “Milliyetçilik” fikrinin 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkan ve aydınlarımız tarafından ithal edilen bir fikir olduğu kabulünü ortadan kaldırmaktır.
HEDEF; Türk Milliyetçiliği fikrinin, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı günden beri var olan yüzde yüz, yüzde yüz yerli olan otantik bir fikir olduğunu, bu alanda çok değerli ilim, irfan sahibi, sanatçı ve devlet insanlarının Tanzimat’tan önce eserler verdiklerini ve eylem ortaya koyduklarını, Türk Milliyetçiliği alanındaki çalışmaların bir bütün halinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ruh ve fikir dünyasını oluşturduğunu, bu fikrin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin temeli olduğunu ortaya koymaktır.
KAPSAM; Türk Milliyetçiliği Tarihinin, Türk Destanları’nın oluştuğu Sözlü Edebiyat Dönemi’nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu ve Atatürk Dönemi’ndeki şahsiyet ve eserleri kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Mevcut Türk Milliyetçiliği Tarihlerinde, Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nda yetişen, eser veren, çile çeken ve hatta öldürülen ve özellikle 1908’den sonra Türkiye’ye gelerek milliyetçi kuruluşlarda görev alan, milliyetçi yayın organlarında yazıları yayımlanan Türkçü şahsiyetlere yeterince yer verilmemiştir. Kitabımın hazırlanma safhasında gözden kaçan bu eksikliği de mümkün olduğu kadar gidermeye çalıştım
HEDEF KİTLE; Kitabımın hedef kitlesi, 12 Eylülden bu yana ihmal edilen, çocuklarımızın ve gençliğimizin milliyetçi olarak yetiştirilmesi hususunun ihmal edilmesi sebebiyle, günümüz gençliğidir. Türk gençliğinin, kültürlü ve şuurlu bir Türk milliyetçisi olarak yetişmelerine katkıda bulunmak hedefimizdir. Burada şu hususu belirtmeliyim ki, geçmişte Türk milliyetçisi olmanın çilesini ve sıkıntısını çekmiş, bugün 60’lı, 70’li ve 80’li yaşlarda olup hâlâ milliyetçi olmanın heyecanını yaşayan, halen içindeki milliyetçilik ateşini söndürmeyen her Türk Milliyetçisi de bana göre gençtir. Gençlik, izafi bir kavramdır. Herkes, kendini hissettiği yaştadır.
Sevgili Gençler! Öncelikle bu kitap sayesinde, Türk Milliyetçiliğinin, Türk tarihinin başlangıcından Cumhuriyet’le taçlanmasına kadar devam eden uzun tarihini kapsayan bir kitabımız olduğu gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Ama bu durum, kitabımın içeriğinin eleştiriden muaf olmasını sağlamaz. Mutlaka Sizlerin “Dil ve Edebiyatta TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ TARİHİ” kitabımdaki, Neriman Nerimanov, Sultan Galiyev gibi bazı şahsiyetlerle ilgili eleştirilerini ciddiye aldığımı belirtmek isterim. Kitapta yer alan şahsiyetleri, tek tek ele aldığımızda “Mevlâna’ya niye yer verdiniz” diyen olduğu gibi, “Ahi Evren’e niye yer vermediniz” diyen de çıkacaktır. “Mehmet Âkif, Ersoy, Süleyman Nazif ve Yahya Kemal”, edebiyatımız tarihinde “müstakil şahsiyetler” olarak geçerler. Ben şahsiyetleri, eserlerindeki ve eylemlerindeki millî hassasiyetleri göz önünde bulundurarak kitabıma aldım.
Bu kitabımı hazırlarken, Türk milliyetçilerinin geçmişte yaptığı bazı hatalı bakış açılarını değiştirmeye çalıştım. Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş, 9 Ekim 1994 tarihinde yapılan MHP’nin Dördüncü Olağan Kongresi’nde konuşması sırasında hazırladığı metnin dışına çıkarak, Nâzım Hikmet’in Kuvâ-yı Milliye Destanı’ndan şu bölümü okumuştur: “Dört nala gelip uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/Bu memleket bizim. Bilekler kan içinde/Dişler kenetli/Ayaklar çıplak/Ve bir ipekli halıya benzeyen bu toprak/Bu cehennem, bu cennet bizim.” Türkeş “Bunu niye yaptınız” sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nâzım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nâzım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”
Ben de milliyetçi şahsiyetleri seçerken, “komünist, sosyalist, kapitalist, liberal vb.” ideolojilere bakmadan “ulusalcı/milliyetçi” ayrımına girmeden Türklükle ilgili tutum, davranış, görüş ve eylemlerini göz önünde bulundurdum. Kitabımızın gelecek baskılarında, onlarla ilgili yanlış bilgiler düzeltilir, eksik bilgiler tamamlanır. Bu konuda başka kitaplar, makaleler yazılır, yayımlanır. Ben milliyetçilik tarihimizin bütününü kitaplaştırarak bir adım attım. Onu geliştirecek olanlar da bizden sonra yetişecek olan genç Türk Milliyetçisi yazarlardır.

Kahire Trafiğine Bir Yerbilimcinin Gözünden Bakmak; Faylardan Yollara Uzanan Bir Kompleks Sistem Hikâyesi

Kahire’ye indiğimde zihnimde klasik büyük şehir sorusu vardı: “Trafik ne kadar kötü olacak?”

Türkiye’de yaşayan biri için bu sorunun karşılığı nettir. Zaman zaman bir kavşakta tek bir sinyal döngüsünü geçebilmek için dakikalarca bekler, toplamda saatleri bulan dur-kalk yolculukları yaşarız. Bu nedenle Kahire gibi 20 milyonu aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık metropollerinden birinde karşılaşacağım tabloyu tahmin ettiğimi sanıyordum.

Yanılmışım.

İlk dikkatimi çeken şey şuydu: Trafik yoğundu ama durmuyordu. Araçlar milimetrik boşluklarla ilerliyor, şerit kavramı akışkan bir geometriye dönüşüyor, korna sesleri bir gürültü olmaktan çok bir iletişim biçimi gibi işliyordu. Dışarıdan bakıldığında düzensiz görünen bu sistemin içinde, şaşırtıcı biçimde sürekliliği olan bir hareket vardı.

Bu aslında bir yerbilimci için tanıdık bir manzaraydı; bu bir trafik değil, bir kompleks sistemdi. Fizikte granüler akış; kum, çakıl ya da yoğun insan kalabalıkları gibi çok sayıda parçacıktan oluşan sistemlerin birlikte akış göstermesini tanımlar.

Kahire trafiğinde: her araç bir parçacık, araçlar arası boşluk porozite, korna ise parçacıklar arası etkileşim sinyali gibi davranır. Sistem merkezi bir kontrolle değil, tamamen yerel etkileşimlerle çalışır. Her sürücü yalnızca çevresindeki birkaç aracın hızını ve konumunu okuyarak karar verir. Buna rağmen makro ölçekte kesintisiz bir akış ortaya çıkar. Bu, kompleks sistemlerin en temel özelliğidir: yerel kurallar → küresel düzen.

Deprem fiziğinde iki temel hareket biçimi vardır. Birincisi stick–slip davranışıdır. Fay kilitlenir, enerji birikir ve ani bir kırılmayla boşalır. Türkiye’de alışık olduğumuz trafik tam olarak böyledir: uzun beklemeler ve kısa süreli hızlanmalar.

İkincisi ise asismik sürünmedir. Enerji birikmeden sistem sürekli küçük adımlarla hareket eder. Kahire trafiği bu ikinci tipe şaşırtıcı derecede benzer: hız düşüktür, yoğunluk yüksektir, fakat hareket süreklidir. Bu nedenle ortalama hız düşük olsa bile toplam yolculuk süresi kısalır.

Deprem sürülerinde (fırtınalarında) merkezi bir ana şok yoktur. Olaylar birbirleriyle etkileşerek uzay ve zaman içinde göç eder. Sistem, dışarıdan bakıldığında karmaşık görünür; ancak aslında yerel etkileşimlerin oluşturduğu bir organizasyona sahiptir. Kahire trafiği de aynı prensiple çalışır: merkezi kontrol yok, sürekli karşılıklı uyum var, kendiliğinden organize olan bir akış var. Bu nedenle şerit çizgilerinin yokluğu düzensizlik değil, esneklik sağlar.

Peki bu durum neden kaos gibi algılanır? Çünkü düzeni genellikle şu şekilde tanımlarız: sabit sınırlar, kesin kurallar, sessizlik. Oysa burada düzen: akışkan sınırlar, adaptif öncelik, sürekli iletişim üzerine kuruludur. Bu, mühendislikten çok doğaya yakın bir organizasyon biçimidir.

İnsan beyni için hareket etmek ilerleme anlamına gelir. Saatlerce beklenen bir trafik, kısa süreli ama sürekli hareket eden bir akıştan çok daha yorucudur. Kahire’de sistemin psikolojik olarak “rahat” hissedilmesinin nedeni budur. Yoğun Kahire trafiği: granüler akış, doğrusal olmayan dinamikler, kendiliğinden organize olan kritik sistemler, sürü davranışı gibi fizik kavramlarının gerçek ölçekli bir laboratuvarıdır.

Bir yerbilimci için bu manzara şaşırtıcı değildir. Çünkü fay zonlarında, deprem sürülerinde ve kabuk içi deformasyonda gördüğümüz kolektif davranışın aynısı burada, bir metropolün yollarında ortaya çıkar.

Kahire trafiği bize önemli bir şey öğretir: Bir sistemin düzenli olması için katı kurallara ihtiyacı yoktur. Bazen esneklik, kilitlenmeyi önler. Sürekli küçük hareketler, büyük duruşlardan daha verimlidir.

Faylardan şehirlere kadar doğanın birçok yerinde aynı fizik çalışır. Ve bazen bir yerbilimci için en ilginç laboratuvar, bir metropolün akşam trafiği olur.

Düyûn-u Umumiye ve Abdülhamid Güzellemesi

Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Erzurum Valisi iken 31 Ağustos 2024 tarihinde, X (Twitter) üzerinden Valilik hesabından bir mesaj yayınlamış.

“Sultan Abdülhamid Han’ın tahta çıkışının 148. yıl dönümü kutlama mesajında” Abülhamid’in “iradesi, kararlılığı, dehası ve ileri görüşlülüğü” övülmüş.

Siyasal İslamcıların ve AKP’lilerin Abdülhamid hayranlığı bilinen bir durum. Abdülhamid’e övgülerini çok işittik.

Daha önce de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Abdülhamid Han döneminde bir karış toprak kaybedilmedi” ifadesi tarihçiler tarafından hayret ve şaşkınlıkla karşılanmıştı. Çünkü, bırakın bir karışı, Abdülhamid döneminde kaybedilen toprakların yüzölçümü bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık iki katı kadardı.

33 yıllık Abdülhamid döneminde, Tunus, Mısır, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Teselya, Bulgaristan, Kars, Ardahan ve Batum gibi vatan toprakları, toplamda 1,5 milyon kilometrekarelik bir alan elden çıkmıştı. Kıbrıs, 1878’de tek bir kurşun atılmadan İngilizlere “kiralanmış”, karşılığında alınan para ise ne yazık ki yatırıma değil, dış borç faizlerine ve cari giderlere gitmişti.

Bu defa yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi Abdülhamid güzellemesine pek rastlamadığımız bir şekilde, “Düyun-u Umumiye İdaresini kurarak devletin borç yükünü hafifletmiş” olduğu gerekçesini de eklemiş. Bir İçişleri Bakanı/ Cumhuriyet Valisinin Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmasını iyi bir şeymiş gibi sunması çok şaşırtıcı.

******************************

Düyûn-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi

Osmanlı’nın mali iflasının ve egemenlik kaybının sembolü olan Düyun-u Umumiye hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını yaptığı 1854’ten 1874 yılına kadar, 15 ayrı dış borçlanma (istikraz) yaptı. Toplam 239 milyon lira borçlanmıştı; ama ağır faiz yükü nedeniyle hükümetin eline yalnızca 127 milyon Osmanlı lirası geçmişti. Borçlar alınırken Maliyenin en değerli gelir kaynakları teminat olarak gösteriliyordu.

Alınan borçlarla üretim yapacak tesislere yatırım yapılacağı yerde Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Çırağan Sarayı gibi sürekli gideri olan, geliri olmayan eserler yapıldı.

Abdülhamid 1876 yılında tahta oturdu. Bu yıl hükümet borçları ödemek için para bulamadı. Moratoryum ilan ederek, bütün borçlanmalarının taksitlerinin ödenmesini durdurdu. (Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.)

Buna rağmen Abdülhamid Han, “itibardan tasarruf” etmedi, 1880’de, eski “Yıldız Sarayı”nın yanına bir saat kulesi, bir porselen atölyesi, bir de cami yaptırdı.

Ve 1881’de yabancı alacaklıların temsilcileri ile müzakerelerde bulunuldu. Osmanlı hükümetini Server Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil etti. Bu heyette Münir Bey, Ohannes Efendi, Wettendorf Bey, Gescher Efendi, Tchamitch ve Bertram Efendi bulunmaktaydı.

Müzakereler sonucunda yapılan ve adına “1881 Muharrem Kararnamesi” denilen anlaşmanın gayesi borçların, faiz ve amortismanların ödenmesi için sağlam gelirler bulunması, bu gelirlerin düzenli bir şekilde toplanıp ALACAKLILARA dağıtılması ile görevli olacak bir teşkilat kurulması idi. Muharrem Kararnamesi ile borçlar bir miktar indirildi. Ama bu indirim mali egemenlik haklarından vazgeçme bedeliyle yapıldı.

1882 yılında Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu.

Teoride Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi Osmanlı maliyesinin bir dairesi idi. Uygulamada ise tamamıyla ayrı idi. Düyun-u Umumiye İdaresi’ne bağlı memurlar üzerinde Osmanlı hükümetlerinin hiçbir yaptırım hakkı yoktu.

“Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.”

Düyun-u Umumiye İdaresi gittikçe güçlenerek, zamanla devlet içinde devlet haline geldi. Devlet gelirlerinin üçte birini yönetecek ve tahsil edecek bir örgüt kuran idare, Osmanlı İmparatorluğu’nun Maliye Nezareti’nden daha güçlü bir hale gelmiştir. Maliye Nezareti’nde çalışan memur sayısı 5.000 dolaylarında iken, Düyun-u Umumiye İdaresi’ndeki memur sayısı 9.000’e ulaşmıştır. 9.000 kişilik dev kadrosu ile Düyun-u Umumiye İdaresi devletin vergi gelirlerinin %70’ini tahsil etmekteydi.

******************************

Düyûn-u Umumiye İdaresi Türk Düşmanıydı

“Düyun-u Umumiye İdaresi Batı Avrupa devletlerinin ileri karakolu gibi çalışan, Avrupa devletlerinin siyasi himayesinde bir kuruluştur.”

Macit İnce, “Düyun-u Umumiye İdaresi devlet içinde devlet olup, tamamen devlet dışında işler yapıyordu. Mesela İtalya, Düyun-u Umumiye yönetiminden aldığı borçlarla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Trablusgarp savaşını finanse etmiştir. Türk halkının ödediği vergilerle Türkiye’ye karşı yapılan bir savaşa mali destek sağlamıştır” demektedir.

****

Düyun-u Umumiye’ye bağlı Tütün Rejisi, üretimi tekeline almıştı. Türk köylüsünün kendi tarlasında binbir emekle yetiştirdiği tütünü, piyasa değerinin dörtte birine zorla topluyorlardı. Ürününü, üç kuruş fazla versin diye başka tüccara satmak isteyen veya çocuğunun rızkı için bir balya tütünü saklayan köylü, Reji’nin “Kolcu” denilen silahlı birlikleri tarafından “kaçakçı” sayılarak infaz ediliyordu.

Hepimizin bildiği o meşhur “Çökertme” türküsündeki “Burası da Aspat değil Halil’im, aman Bitez yalısı” dizeleri, bir aşk kaçışını değil; tütün kolcularının kurşunlarından kaçan Ege köylüsünün feryadını anlatır.

Prof. Dr. Tayfun Özkaya’nın araştırmalarına göre, bu dönemde 20 binden fazla Anadolu insanı, sırf Avrupa’ya olan borçlar ödensin diye bu kolcular tarafından katledildi.

Halil’lerin ahını duymadan, Düyun-u Umumiye güzellemesi yapmak, Anadolu insanının hatırasına haksızlıktır.

“Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.”

Osmanlı’nın borçlarını, son kuruşuna kadar (1954 yılına kadar) Türkiye Cumhuriyeti temizlemiştir. Ekonomist Mahfi Eğilmez’e göre, T.C. nin ödediği Osmanlı borçlarının güncel değeri 500 milyar dolar mertebesindedir.

****

Devlet yönetmek, tarihi hamasetle süslemek değildir. Geçmişin hatalarından ders çıkarıp, ülkeyi yeni Düyun-u Umumiyelere muhtaç etmemektir.

Gerçek “yerlilik ve millilik”, Halil’lerin ahını işitmekten ve mali bağımsızlığı her şeyin üstünde tutmaktan geçer.

Yapılan – Yapan İlişkisi

     Yapılandan, yapana geçmeli fakat;

     Yapılanı, yapan olarak görmemeli.

     Yapılanı, yapandan bilmemeli.

     Evet, yapılan, yapanın eseri ama,

     Yapılan, yapandan değil.

     Meselâ: Yapılan, tuğladan olsun;

     Fakat tuğla; yapan değil.

     Tuğlayı, yapıda kullanan;

     Usta var arada.

     Yapılan ve yapanın oluşta;

     Beraberlikleri şart. Fakat,

     Yapılanın içinde, arasında değil yapan.

     Her şey, bir şeyden ama;

     O şey, yapan değil.

     Yapılan; yapandan, bir parça değil.

     Fakat, yapılanın yapana ihtiyacı var.

     Yapanın, yapılana ihtiyacı yok.

     Buna takılıp kalanların,

     Hiç mi aklı yok?

     Yaratan / yoktan var eden; değil yaratık.

     Bu gerçeği analayalım artık!

     Meselâ: Sarayı, saraydan bir parçanın yaptığı sanılsa!

     Hem o parça; hem yapan, hem yapılan sayılsa!

     Akıl, işte bu noktada, ister istemez ayılsa!

     Anlasa ki, yapan ayrı, yapılan başka!

     “Düşmüşüm, der: Ben nasıl bir aşka?”

     Akıl, bu hususta gidip gelse!

     Bu sefer görse ki, yapılan içinde:

     Bir plân, bir proje denecek bir belge;

     “Tamam! Der: İşte buldum, bu iş nasıl bir bilmece!

     Bu sarayı yapan; bu plân, bu kroki olsa gerek!

     Yok artık bu kadar kafa yormaya, bu iş için!

     Niçin akıl edemedim? Yazık bana, hayf bana!

     İşte her şey ortada; plân, program ve yaptıkları saray!

     Sanki doğdu içime, beni aydınlatan bir Ay!

     İşte, yapan da belli, yapılan da;

     Artık, arama; yapanı, ne yerde ne de Ay’da!

     Çünkü yapılan da yapan da, aynı şey!”

                                              x

     Akıl; akıl olmayınca ancak;

     Düşülür! Yapılanda, yapanı aramak gibi bir safsataya!

     Bu temelden yanlış bakış; düşürür insanı:

     Sebep, madde ve tabiata yaratıcılık vermeye!

     Zerre hareketleri, atom enerjisi gibi keşif ve buluşlar;

     Kimi insanları heyecanlı kılar!

     Yaratılışın, onlardan bilinmesini dayatırlar!

     Çünkü, Yaratan, yaratılanlar cinsinden olamaz!

     Gerçeğinden gafil ve habersizdirler!

Gelecek Eşit Dağıtılmıyor

Geçmiş yazılarımdan birinin başlığı “Ben yapay zekâ, geliyorum!” idi. Bilin bakalım kimden esinlendim? Kılıçdaroğlu gelemedi ama yapay zekâ çoktan geldi ve bir tsunami gibi gelmeyi, kapsamayı, derinleşmeyi sürdürüyor. Cin şişeden, diş macunu tüpten çıktı; artık geri girmez.

Biz, yapay zekâdan bahsedilirken sanki yabancı ülkelerde yaşanan bir olay gibi bakıyoruz. Hani oralarda oluyormuş ama bizi pek etkilemez — teğet geçer. Bu da anlaşılabilir, çünkü yapay zekâ kullanımının yayılmasında başı çeken ülkelerden değiliz. Dünya ortalamasının da gerisindeyiz. Microsoft, yapay zekâ kullanımının 2025 istatistiklerini yayımladı. Ülkeleri karşılaştırıyor. Her ülke için 2025’in ilk yarısıyla ikinci yarısını da karşılaştırıyor. Dolayısıyla kimin hangi hızla büyüdüğünü görebiliyorsunuz.

Global kuzey ve güney

Yaygınlık ölçüsü olarak yapay zekâ araçlarını kullananların çalışma yaşındaki nüfusa oranını almış. 2025’in ilk yarısında, bu oranın %40’ın üstünde olduğu ülkeler sırasıyla; Birleşik Arap Emirlikleri (59,4), Singapur (58,6), Norveç (45,3) İrlanda (41,7), Fransa (40,9). İkinci yarıda bu beşe, İspanya (41,8) ve Yeni Zelanda da (40,5) katılmış. İlk beşlide de oranlar sırasıyla 64.0; 60,9; 46,4; 44,6 ve 44,0’a yükselmiş.

Microsoft’un raporunda ülkeler, Global Kuzey ve Global Güney diye ikiye ayrılıyor. Bu ayrım biraz coğrafya ama daha çok kalkınmışlık ve teknolojiye uyum. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri pek Kuzey’de değil ama Kuzey’in başını çekiyor. Global Kuzey yapay zekâ kullanımında ortalama %24,7’deyken Global Güney %14,1’de. Daha kötüsü, Kuzey birinci 6 aydan ikinci 6 aya kullanımı %1,8 arttırırken Güney ancak %1,0 arttırmış. Yani “dijital uçurum” azalmamış, artmış. Bir başka yıldız iki yarı arasındaki kullanım artışı hızının şampiyonu Güney Kore. %25,9’dan %30,7’ye sıçramış. %4,8’lik sıçrayışla dünyada 18. sıraya yükselmiş. Dünya ortalamasını vermedim; o da %16,3 ve artış hızı %1,2.

Şahlansak mı?

Türkiye bunun neresinde? Türkiye %14,6 ile dünya ortalamasının gerisinde. Global Güney’e yakın. Artış hızımız dünya ortalamasıyla aynı, %1,2. Yapay zekâmızda henüz bir “şahlanış” veya “Türkiye yüzyılı” görünmüyor.

“Dijital uçurum” bir tabir. Bir de veyl mağluplara anlayışıyla söylenmiş, yarı şaka, yarı aşağılama bir söz var: “Gelecek geldi. Gelecek burada. Ama eşit dağılmıyor.”

Yapay zekâ yeni bir teknoloji ve her yeni teknoloji gibi bir S eğrisi çizerek yayılacak. S eğrisi yavaş başlar, sonra hızlanır, sonra doygunluğa ulaşır. Hani cep telefonlarının veya daha önce otomobillerin yayılışı gibi. Öyle ama tam öyle de değil. Çünkü yapay zekâ, yayılan sabit bir ürün değil. Cep telefonu ve otomobil de yaygınlaşırken gelişti. Fakat yapay zekâda gelişmenin hızı, yaygınlaşmanın, şimdilik, çok önünde. 2023 başında o zamanın en gelişmiş modeli GPT 3.5’e üniversite giriş sınavının Türkçe testini vermiştim. 40 soruda 8,75 net yapmıştı. Bu sınava giren adayların %21’inden daha iyi bir sonuçtu. O yıl, Türkiye ortalaması 15 net idi. Benzer testi 2024’te GPT 4.0’e, bu hafta da GPT 5 kullanan Copilot’a verdim. İkisinde de sonuç birbirine yakındı. Adayların %95’inden iyi sonuç aldılar.

Talih hazırlıklı olana güler

Microsoft’un raporunda iki ülke özel incelemeye alınmış. Biri kullanımda başı çeken Birleşik Arap Emirlikleri. 2017 Ekim ayında, dünya ChatGPT ile yapay zekâya uyanmadan ta beş yıl önce BAE, dünyanın ilk Yapay Zekâ’dan Sorumlu Devlet Bakanı’nı atamış. Aynı yıl, 9 kritik sektörü kapsayan bir millî yapay zekâ stratejisi tasarlamışlar. Başarı hazırlıklı olana geliyor.

Özel incelemeye alınan ikinci ülke, kullanımın en hızlı büyüdüğü Güney Kore. Güney Kore’de benim Türkiye’de TYT sonuçlarıyla verdiğim gelişmeye paralel bir hikâye var. GPT3.5’te yapay zekâ, İngilizce testlerinde öğrencilerin %70-80’inden iyiymiş. Benzer testin Korece’sinde başarısı en düşük %5’teymiş. GPT4.o’da İngilizce %90-95’e, Korece’de %70’e tırmandı. Nihayet bugün, Korece, İngilizce ile (ve Türkçe ile) aynı sonuçları alıyor. Testlerde öğrencilerin %95’inin üstünde.

Gelecek eşit dağılmıyor. Geleceği hızlandırmanın iki yolu görünüyor. Biri ülkenin olup bitene uyanık olması; kendisini ve halkı hazırlaması. Nutuk maalesef bu başarı için yeterli değil. İkinci yol, yapay zekânın daha da zekileşmesi. Yapay zekâyı Türkçe kullanıcılar için daha zeki kılmanın bir yönü de bizim sorumluluğumuzda. Yapay zekânın eğitiminde dilin yazı varlığı kullanılıyor. Derin bir geçmişi, devleti, edebiyatı olan dillerin milyarlarca kelimeden oluşan, dil biliminde “corpus ~ gövde” denilen yazılı birikimi vardır. Türkçenin bütün yazılı varlığını dijitalize edip yapay zekâyı onunla eğitmeliyiz. Türkçe corpus, yapay zekâ şirketlerinin kullanımına açılmalı, belki daha iyisi, biz kendi büyük dil modellerimizi (LLM’lerimizi) eğitmeliyiz. Kulağa geldiğinden daha karmaşık ve maliyetli bir iş ama yapmak zorundayız. Bu yönde teşebbüsler olduğunu duyuyorum.

Sevgililer Günü Vesilesiyle

Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce: St. Valentine’s Day) olarak bilinir
*
Biz çağları aşan engin tarihimizde Türk- İslam kültürünün ortak paydasında ‘’sevgiye’’ yüklenen anlamı işleyelim;
Öncelikle vurgulayalım ki sevgiyi, aşkı gerçek boyutlarıyla kavrayan bir âşık için o asla bir tek kişiyle veya nesneyle de sınırlandırılamaz. Aşkın kapsamında bir tane değil, anne, anne; eş, eş; Tanrı, Tanrı olmak şartıyla milyonlarca sevgili vardır. Ve her bir sevgili sonsuz derecede sevilecek kadar değerli ve kutsaldır.
Güneş, kendisine gülümseyen varlıkların hangisini geri çeviriyor? Yeter ki insanda aşk bir ruh hali olsun! ‘’Bütün mesele aşkın kendisine âşık olmaktır.’’Fertlerin, kurumların, ülkelerin ve hatta dünyanın huzuru buna bağlıdır.
Sevginin önemini hadislerle besleyen Ahlak Peygamberi diyor ki; ‘’İman etmedikçe cennete giremezsiniz, sevmedikçe tam iman etmiş sayılmazsınız.’’
Kur’an’ın ışığında
Ahlak Peygamberinin işlediği sevgi kavramını en içtenlikle kavrayan Hallac-ı Mansur ‘’Enel Hak, Enel Hak’’ diyor. Ben hakkım, hakikatim. İnsan Tanrının bir yansımasıdır. İnsan Tanrıdan ayrı düşünülemez ve eğer insan kalbini kötülüklerden, fesattan, hasetten arındırırsa Tanrı ile bütünleşir.’’mealinde gerçek aşkı/ sevgiyi vurgulayacaktır.
Ancak zamanın yönetimi bu kavramları anlamlandıramaz; Hallac-ı Mansur’u yargılar ve cezalandırır.
Hallac-ı Mansur hapisteyken kendisine ‘’aşk nedir?’’ diye sorarlar. Şöyle cevap verir:
‘’Bugün de, yarın da, öbür gün de göreceksiniz ne olduğunu. ‘’O gün ellerini ayaklarını kestiler, ertesi gün de darağacına çektiler, üçüncü günse küllerini rüzgâra savurdular…
Hallac-ı Mansur ölüme gitmeden önce dua eder:
‘’Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme’’!
‘’Senin aşkın uğruna beni elimden ayağımdan gözlerimden dilimden başımdan ve canımdan ayıran bu kullarını affet, affet Allah’ım onları, aşkın hürmetine affet’’!
*
Aşkı Gökyüzünden Yeryüzüne indiren Tasavvuf Ehli Hoca Ahmet Yesevi diyor ki;
‘’Dertsiz âdem âdem değil anlayın/ Aşksız âdem hayvan cinsi bunu dinle/ Gönlünüzde aşk olmasa bunu anla/ Anlayanlara has aşkımı bağışladım’’
‘’Zahit olma, abit olma, aşik ol / Mihnet çekip aşk yolunda sadık ol / Nefsi tepip dergâhına layık ol / Aşksızların hem canı yok, hem imanı’’
‘’Kul hace Ahmed, zahid olma âşık ol / Bu yollarda bi – bak yürüme sadık ol / Leyla ve Mecnun, Ferhat Şirin, Vamik ol / Âşık olmayan Hak didarın göremez’
*’
Sevgiyle kalın selamla kalın severek kalın aziz dostlar!

İnsan + Yapay zekâ > İnsan

“Yapay zekâyı anlıyor muyuz, yoksa yanlış mı anlıyoruz?” diye başlık koyacaktım. Sonra vazgeçtim. Doğrudan bir örnekle derdimi anlatmayı tercih ettim.

Copilot ile aramda geçen bir sohbeti aşağıya aktaracağım. Böylece yazımı yapay zekâya yazdırmaya en yakın geldiğim gün bugün olacak. Yapay zekâ konusunda yanlışlar tek değil. Mesela son zamanlarda “algoritma” kelimesi de çok popüler ve yapay zekâyı algoritma sanan yazılarla karşılaşıyorum. Algoritma yapay zekânın tam zıddı dersem başım ağrımaz. Algoritma – Al Harezmî’ye rahmet dileyerek – adım adım planlanmış bir reçetedir. Algoritma hata yaparsa nerede yaptı diye araştırıp bulursunuz. Yapay zekânın eğitimi ve kullanıcıya sunuluşu elbette algoritmalarla gerçekleşiyor ama kendisi algoritma değil. Bu yüzden hata yaptığında ‘Nerede hata yaptı?’ sorusunun cevabı yoktur. Yapay zekânın hatalarını, daha doğrusu sabuklamalarını – yani halüsinasyonlarını – düzeltmek için yine başka yapay zekâlar kullanılıyor.

Şimdi gelelim sohbete.
____________

YZ: Ama bilgelik, duygu, sezgi hâlâ insanda.

Ben: “Ama bilgelik, duygu, sezgi hâlâ insanda.” Buna benzer hükümler çok popüler ama ben bunu savunmayı sevmiyorum. Çünkü yapay zekâ hareketli bir hedef. 2026’da bunu söylüyorsak acaba 2030’da da söyleyebilecek miyiz? Ben insan zekâsı ile yapay zekânın tokuşturulmasından hoşlanmıyorum. Bence önemli olan (insan + yapay zekâ) > insan denklemi.

YZ (Bunun ne müthiş bir fikir olduğuna dair bir nutuk attıktan sonra…): “Geleceğin zekâsı hibrittir: İnsan + Yapay zekâ.” İstersen bu fikri yazının finaline yerleştirecek kısa, vurucu bir paragraf da yazabilirim.

Ben: Yaz bakalım.

YZ: İstersen bunu biraz daha edebî, biraz daha teknik, biraz daha polemikçi bir tonda yeniden yazabilirim. Hangi tona yakın olsun?

Ben: Üçünü de denersen elime dört versiyon geçer ki bu ayrı bir yazı olur. 🙂

YZ:

1) Edebî / Deneme Üslubu

Yapay zekâyı insan zekâsının karşısına koymak, gölgenin ışıkla yarışması gibi geliyor bana. Gölge ışığın yokluğunda anlamlıdır; ışık da gölgenin varlığıyla derinlik kazanır. İnsan ve yapay zekâ da böyle: Biri sezgisiyle, kültürüyle, hafızasıyla; diğeri hızıyla, örüntü gücüyle, yorulmazlığıyla birbirini tamamlıyor. Bu yüzden geleceğin zekâsı bir bilek güreşi değil, bir ortaklık. İnsan tek başına ne kadar güçlü olursa olsun, yapay zekâ ile yan yana geldiğinde ufku genişliyor, imkânları çoğalıyor. Denklem basit ama devrimsel: İnsan + Yapay zekâ > İnsan. Asıl kırılma, insanın makineyi rakip değil, yol arkadaşı olarak gördüğü anda başlıyor.

2) Teknik / Analitik Üslup

İnsan zekâsı ile yapay zekâyı karşı karşıya koyan söylem, teknolojik gelişmenin dinamik doğasını göz ardı ediyor. Yapay zekâ, statik bir sistem değil; her yeni modelde kapasitesi, bağlam penceresi, örüntü tanıma yeteneği ve çok dilli performansı genişleyen hareketli bir hedef. Bu nedenle “insan şu alanda üstün, yapay zekâ bu alanda yetersiz” türü hükümler hızla geçersizleşiyor. Daha sağlıklı yaklaşım, iki sistemin tamamlayıcı özelliklerini birlikte değerlendirmektir. İnsan, amaç belirleme, etik değerlendirme, kültürel bağlam kurma gibi yüksek seviye bilişsel süreçlerde güçlüdür; yapay zekâ ise büyük veri işleme, hız, tutarlılık ve örüntü çıkarma konularında çarpan etkisi yaratır. Bu iki kapasite birleştiğinde ortaya çıkan toplam güç, tek başına insan zekâsının erişebileceği sınırların ötesine geçer. Bu nedenle geleceğin en verimli modeli, rekabet değil entegrasyondur: (İnsan + Yapay zekâ) > İnsan.

3) Polemikçi / Tartışmacı Üslup

“Bilgelik insanda kalır, duygu insanda kalır. ” gibi cümleler kulağa hoş geliyor ama gerçeği ıskalıyor. Yapay zekâ her yıl sınırlarını genişletirken hâlâ “insan üstünlüğü” masalına sarılmak, teknolojiyi anlamamakla eşdeğer. Asıl mesele üstünlük değil; asıl mesele verimlilik. İnsan zekâsı tek başına sınırlı: yavaş, unutkan, önyargılı. Yapay zekâ ise tek başına amaçsız: neyin önemli olduğunu bilmez, bağlamı kuramaz. Bu ikisini birbirine rakip yapmak, iki bacağın hangisinin daha iyi koştuğunu tartışmaya benziyor. Koşu, ikisi birlikteyken mümkün. Geleceğin kazananı, insanı makinenin karşısına diken değil, yanına koyan yaklaşım olacak. Formül belli: İnsan + Yapay zekâ > İnsan. Geri kalan her şey nostalji.
_____________

Ne dersiniz? Hâlâ kuru, mekanik, takır-tukur diyebilir misiniz?