28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1128

İmparatoriçe Eugenie ve Abdülaziz Han’ın Hediyesi Kılıç

İktidarımızın, muhalefetimizin, sivil toplum  örgütlerimizin, ekonomik kuruluşlarımızın ve dış ilişkilerimizin, etkili, seçkin önderlerimizin bütün barışçı ve akılcı gayretlerine rağmen başarılı olamadık.

Türkiye’ye karşı her konuda ve her platformda olumsuz ve ön yargılı bir tavır sergileyen, Türkiye’nin gelişmesini ve bölgesinde önemli bir güç olmasını içine sindiremeyen entrikacı bir başkandır Sarkozy.

Yüzyıl önceki olayları, sözde  Ermeni soykırımı konusunu tekrar gündeme getirerek bu olayın aksini söylemeyi yasak eden  kanun tasarısını Fransa Millet Meclisi’ne sevk ettirmiştir. Bu yasa teklifine göre, soykırım olayını reddedenlere, bir yıl hapis ve 45 bin euro para cezası öngörülmektedir.

Tasarı, 577 üyeli Fransız Millet Meclisi’nin 46 milletvekilinin katılımıyla görüşülmüş, 2 boş, 6 red oyuna karşılık 38 evet oyuyla kabul edilmiştir.

Konu  şimdi, 348 üyeli Fransız Senato’suna gidecek ve orada tekrar görüşülerek bir sonuca bağlanacaktır. Şubat 2012 tarihine kadar görüşülmezse, bundan evvelki teklifler gibi kadük olacaktır.

Bütün bu olaylar Türk Fransız toplumlarını huzursuz etmek için tezgâhlanmıştır.  Mösyö Sarkozy’nin amacı kişisel Türk ve müslüman düşmanlığını  öne çıkararak, Fransadaki Ermeni azınlığın ve aşırı sağın oylarını kazanma arzusudur. Neticede Avrupa aydınlanma çağının öncüsü olarak tanımlanan Fransa, populist siyasetçi Sarkozy’nin seçim kazanabilme tahrik ve hilesiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Anlaşılıyor ki Sarkozy, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminde aşırı dinci katoliklerin ve Ermeni diasporasının oylarını alabilme ve kaybettiği itibarını ( bütün kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyor) onarmak ve yeniden seçimi kazanmak  için her türlü edepsizliği yapmaya kararlıdır. 

Mösyö Sarkozy’nin uykularını kaçıran bir başka gelişme de, Türkiye’nin ekonomik alandaki sürekli gelişimidir. Güçlenen Türkiye, Fransa’nın Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerindeki çıkarlarının giderek zarar görmesi anlamına gelmektedir. Tüm bu bölge ülkelerinde Türkiye model ülke olarak benimsenmekte ve yıldızı sürekli yükselmektedir.

Tarihi akış içerisinde Fransa ile ülkemiz arasında ayrıntılı belgelere ve anılara dayalı tarihsel ve kültürel önemli ilişkiler ve olaylar vardır.

Fransa Cumhurbaşkanlarından François Mitterand (1981-1995)’ın geçenlerde (Kasım 2011) vefat eden eşi madam Daniella Mitterand, Halepçe katliamından kaçıp ülkemize sığınan 120 bin Kuzey Iraklı mülteciyi ziyaret etmiş ve iyi bakılmadıklarını söyleyerek aleyhimize propaganda yapmıştı. Halbuki, yurdumuza sığınmış olan bu insanlara biraz yardım eli uzatsaydı çok daha faydalı bir iş yapmış olurdu.

Gene Mitterandlar iktidarları döneminde Fransızların atom bombası denemelerine karşı çıkan çevre barışçıları  (Greenpeace) yeşillerin Rainbow Warrior isimli gemilerinin Fransız  operasyonu ile batırılmasına (10.07.1985) hiç ses çıkarmamışlardı.

Sultan Abdülaziz Han’ın hediyesi olan kılıcın hikâyesi;

Sultan Abdülaziz Han’ın Avrupa seyahati ve özellikle Fransa bölümü renkli anılarla doludur. Sultan Abdülaziz son derece iyi yetiştirilmiş, askerlik, siyaset, denizcilik, tarih, edebiyat, resim ve musîki alanlarında geniş bilgili ve birikimli bir padişah idi. Heybetli ve düzgün görünümüyle vakârlı, etkili karizmatik  bir kişiliğe sahipti. 

Bu özellikleriyle imparatoriçe Eugenie’yi bir hayli etkilemişti.

1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılış merasiminden sonra İstanbul’a gelen imparatoriçe Eugenie, Sultan Abdülaziz tarafından özenle karşılanmış ve nedimeleriyle beraber Beylerbeyi sarayında konuk edilmiştir. 

Sultan Abdülaziz Han, misafirini her gün ziyaret etmiştir.  Bu ziyaretleri bazen sabahın erken saatlerine kadar sürmüştür. İmparatoriçe, gördüğü hüsn-ü kabul ve İstanbul Boğazı’nın büyülü atmosferinde ziyaretini bir süre de uzatmıştır. 

Bu arada Sultan Abdülaziz Han, Fransa İmparatoru III. Napoleon’a armağan göndermek için değerli taşlarla bezeli san’at eseri bir kılıç hazırlanmasını irâde etmiştir. 

Hediye kılıcın kabzasına yakın bir yere “Pese et Vainque” (okunuşu: Pez e Venk) yazdırmıştır. Pese, “tart” anlamında olmakla beraber “çek” manasında da kullanılır. Vainque ise “yen” anlamındadır. Yani “kılıcını çek ve yen” demektir.  

İmparatoriçe Eugenie, özel yatıyla 1911 yılında yani ilk ziyaretinden 42 yıl sonra tekrar İstanbul’a gelmiştir. Dönemin padişahı Sultan V. Mehmet  Reşat Han’ın izniyle hânedan mensubu olan Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade  Yusuf İzzettin Bey’le görüşmüştür. 

Bu görüşmenin kapsamı ise hâlâ sırdır.  

Şimdi bayan Sarkozy’den gündeme ilişkin bir özür ziyareti bekliyoruz. Gelsin ki, kendisini en iyi şekilde ağırlayalım ülkelerine dönüşlerinde, sayın Mösyö Sarkozy’e verilmek üzere özenle süslenmiş  bir kılıç daha  hediye edelim.

 

 

Muhayyel Ermeni Soykırım İkonasının Kurbanları

0

Bu makalede, ilkin ataları soykırıma uğramış bir halk olmaya inanmanın sosyolojisi ve tarihi ortaya konmaya çalışılacak. İkinci olarak, bir milletin tarihte meydana geldiğine inanılan bir olaydan dolayı, katil olarak itham edilmesinin ve suçlanmasının anlamı üstünde durulacak. Üçüncü olarak, Ermeni soykırım inancını kabul etmeme ve böyle bir inanca karşı gelmenin, suç olarak yasalaşması ve tanımlanması sorunu araştırılacaktır. Ataları soykırıma uğramış bir halk olmaya inanma – ki Ermeniler bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar- Ataları soykırım suçlusu olarak görülen bir millete mensup olma duygusu -Bilhassa yurt dışında yaşayan Türklerin karşı karşıya kaldığı bir sosyal baskı-ve atasının soykırım suçlusu olmadığına inanmanın suç sayıldığı bir dünyada yaşamanın -Türkler bu suçu kabullenmeye zorlanmakta ve bu amaçla küresel güçler tarafından baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır – bedeli üstünde durulacaktır.

Türkiye son otuz yıldır Ermeni soykırımı yalanıyla itham edilmekte ve suçlanmaktadır. Bu suçlamayı yapan ülkelerin ve güçlerin sayısı her yıl daha da artmaktadır. Türkiye suçlamaya karşı tarihi belgelere baş vurarak bunun bir yalan olduğunu dünya kamu oyuna anlatmaya çalışmaktadır. Tarihi metinler ve arşiv belgeleri ile masumiyetini isbatlamaya çalışan bir mahkum gibi davranmaktadır.

Öte taraftan soykırım yalanının yürütücüsü konumundaki Ermeni Diasporası,  Türkiye karşıtı güçlerle işbirliği içerisinde, Türklerin soykırım suçlusu olduklarına kesin bir inançla, propaganda yapmaya devam etmektedir. Türkiye’nin soykırım yalanıyla mahkum edilmesi ile yetinmiyor. Aynı zamanda soykırıma inanmayanların yargılanması yolunu da bir çok ülkede açmış bulunmaktadır. Diaspora Ermenileri, Ermeni soykırımı inancını inkar etmenin, bir insanlık suçu olduğunu, bir çok ülkenin mevzuatında yasal bir düzenleme haline getirmeyi başarmıştır. Diaspora Ermenileri bununla da yetinmiyorlar. Türk milletinin yaşayan bu günkü neslini katillerin çocukları, torunları ve işbirlikçileri olarak suçlamaktadır.

Bu makalede, ilkin ataları soykırıma uğramış bir halk olmaya inanmanın sosyolojisi ve tarihi ortaya konmaya çalışılacak. İkinci olarak, bir milletin tarihte meydana geldiğine inanılan bir olaydan dolayı, katil olarak itham edilmesinin ve suçlanmasının anlamı üstünde durulacak. Üçüncü olarak, Muhayyel Ermeni soykırım inancını kabul etmeme ve böyle bir inanca karşı gelmenin, suç olarak yasalaşması ve tanımlanması sorunu araştırılacaktır.

Anlaşılacağı gibi, tarihi metinlere inilerek soykırımın işlenip işlenmediğini tartışmayacağım. Bu konudaki tartışmalar için tarihi belgeler yeterince açık olsa bile, sonuçta yapılacak tarihi incelemelerde bilimsel bir sonuç ortaya çıkacaktır. Bilimsel bir açıklamanın ve bulgunun bir inancı ortadan kaldırmaya yetmeyeceği bilim tarihi,  din tarihi ve sosyolojik kaynakları takip edenlerin bildiği bir husustur.

Bundan dolayı, inanç ve dogma haline getirilen tarihi metaforlar için tarihi belgelerin gerçek içeriklerinin fazla bir anlamı da yoktur. Ermeni diasporasının konu ile ilgili anlatımlarına bakılırsa, tarih onlar için yeniden yaratılan ve anlamlandırılan bir araçtır. Yani tarihi metinler, inancın meşruiyeti ve aklileştirilmesi için araç olarak işlem görmektedir.

Bilindiği gibi, tarihi belgelerin ve metinlerin yaşayan inançlar ve söylemler için yeniden yorumlanması, işlenmesi, metaforlara dönüştürülmesi ve inşa edilmesi ilk defa Ermeni diasporasının baş vurduğu bir yöntem değildir. Aynı tavrı ve tutumu 19. ve 20. yüzyılda inşa edilen ulusal kimliklerin ve halen inşa edilmeye çalışılan çeşitli etnik kimliklerin yapılandırılmasında da görmek mümkündür[1] Çünkü dönemin Avrupası’nda, Ulrich Im Hof’un belirttiğine göre,  “Her ulus efsaneye değil, gerçeğe dayalı olduğunu iddia ettiği kendi geçmişi ile ilgili bir tarihe sahip olduğuna…Ölülerle dirilerin birlikte olduğuna dair”[2] bir inanç geliştirmişti.

Bundan dolayı bu çalışmada doğrudan doğruya olayın tarihte meydana gelip gelmediği ile ilgilenmeyeceğiz. Ataları soykırıma uğramış bir halk olmaya inanma -ki Ermeniler bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar- Ataları soykırım suçlusu olarak görülen bir millete mensup olma duygusu – Bilhassa yurt dışında yaşayan Türklerin karşı karşıya kaldığı bir sosyal baskı-ve atasının soykırım suçlusu olmadığına inanmanın suç sayıldığı bir dünyada yaşamanın -Türkler bu suçu kabullenmeye zorlanmakta ve bu amaçla küresel güçler tarafından baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır- bedeli üstünde durulacaktır.

MUHAYYEL MAKTULLERİN İKONASI: SOYKIRIM METAFORU İNANCI

Ermeni Diasporası, soykırıma uğramış bir halk olmayı, bir inanca dönüştürmüştür. Bu inancı pekiştirme yönündeki çalışmalarına devam etmektedir. Muhayyel ölü atalarının intikamını alamadıklarına inanıyorlar, yanıyorlar. Onlar Baudrillard’ın: “Ermeniler yaşadıklarını isbatlamak için öldüklerini ispatlamak zorundalar” şeklindeki ifadesinin, kendi durumlarını ortaya koyduklarına inanıyorlar.

Fransa’daki Diaspora Ermeni hareketlerinin liderlerinden P. Deveciyan atalarının öldürülmelerine inanmanın kendileri için ne kadar hayati bir önem taşıdığını şu şekilde anlatmaktadır: “Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşanması imkansız bir acıdır. Bu Yahudilerin yaşadığı travma gibi, çok büyük bir travmadır. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum”[3] Asala liderlerinden Avedikyan: “Soykırım demezsem aynada yüzümü göremem”[4] demektedir. Bu anlatı, ölümleri propaganda malzemesi olarak kullanmanın ve bir nefreti tarihi/arkeolojik ikonalarla temellendirmenin, en çarpıcı örneklerinden birisidir. Muhayyel kitlesel kıyımın ikonlaşması olarak tanımlayabileceğimiz bir süreç var ortada. Tıpkı kiliselerde Hz. İsanın çarmıha gerilme sahnesinin sürekli gösterimde tutulması ve ikonlaşması gibi bir durum.

Öldürülme, cinayet, zulüm ve işkence görmüşlük üstüne kurulu bir propagandanın, bir varoluş biçimi olarak algılanması ve Kabul edilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız. Bu ifadeler, cinayet mağduriyeti ve soykırım miti, üstüne kurulmuş bir propagandanın Diaspora için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Ermeniler ataları gerçekten öldürüldükleri için mi? Maktul ata metaforlarına sığınıyorlar. Yoksa soykırıma uğramışlık inancı onlar için  başka bir değer mi? Taşımaktadır. Bu konuya açıklık getirmek için soykırıma uğrayan halkız, demekle neyi kast ettiklerine bakmak gerekir.  Soykırıma uğradık demekle birlikte, Türkleri suçladıkları açıktır. O halda soykırıma uğramışlık inancı onlar için aynı zamanda başka bir millete karşı önyargılı olma anlamına gelmektedir. Onlar için soykırıma inanma bir hesaplaşmayı gündeme getirmektedir. Bundan dolayı olsa gerek, Ermenilerin Azeri Türklerine uyguladığı soykırımı Azeri düşünür Cemil Hesenli, Müslüman toplumlardaki Kerbela faciasına, Batı toplumlarında ise 1572’de Paris’te Katolikler tarafından üç bin kişinin bir gecede kıyımdan geçirilmesi olaylarına[5] benzeterek anlatmaktadır.

Bir milleti soykırım yapmakla suçlamanın ne anlama geldiğini daha sonra tartışacağım. Şimdilik soykırıma uğramışlık söyleminin Ermeniler için aynı zamanda Türklere karşı bir kin ve nefret duygusu taşıdığını belirterek asıl konuya dönelim.

Ermenilerin gerçekten soykırıma uğrayıp uğramadıkları tarihi belgelerle açıklığa kavuşacak bir konudur. Bu konuda bir çok tarihi belge soykırımın olmadığını ortaya koysa da Ermeniler yine de soykırıma uğradıklarına inanmak zorunda olduklarını belirtiyorlar. Yukarıda belirtmiştik: Konu gerçekten bir soykırımın gerçekleşmiş olması değildir. Sorun her türlü bilgi ve belgeye rağmen Ermenilerin kendilerini soykırıma uğramış bir halk olarak görmelerinde yatmaktadır.  Bir manada Ermeniler varolmalarını soykırıma inanmaya borçlu olduklarını anlatmaya çalışıyorlar. Durum böyle olunca, ortada bir inancın meşruiyetini ve bir nefretin doğallığını göstermek için etkili propaganda ile kendini var etmeye ve
güçlendirmeye çalışan bir etnik kimlikle karşı karşıya bulunmaktayız. Erol Göka’nın belirttiği gibi, Diaspora Ermenileri, cemaat kimliği ile varoluşlarını devam ettirmek için mazlumiyet ve Türk düşmanlığı inançlarını yeni nesillere öğretmek zorunda hissediyorlar, kendilerini[6].

Bu figürle Ermeniler, farklı siyasi coğrafyalara dağılmış olan ırkdaşlarını  ortak bir inanç etrafında toparlamaya, korumaya ve ayakta tutmaya çalışmaktadır. Osmanlı devleti döneminde mağduriyet ve mazlumiyet figürleri, Türk karşıtı propaganda da kullanılmaktaydı. Ancak soykırım miti bu dönemde, henüz kullanıma sokulmamıştı. Soykırıma uğramışlık inancının oluşturulması ve bunun dolaşıma sokulması yaygın olarak 1970’lerden sonra gerçekleşmiştir. Her iki durumda da -yani soykırımsız mazlumiyet ikonası ve soykırımlı mazlumiyet ikonası- dağınık yaşayan Ermenilerin ortak bir siyasi etnik kimlikte buluşturulması amaçlanmıştı.  Ancak bu etnik kimlik belli bir coğrafyada yaşayan ve kendini ifade eden bir kimlik de değildir. Küresel çapta, küresel bir güç olarak ve küresel yönlendirme, manipülasyon aygıtları ve güçleri ile kendini ifade eden, anlatan bir kimliktir.

Ermenilerin Türk karşıtı propaganda ile kendilerini siyasi ve ideolojik olarak var etmeye, inşaya ve güçlendirmeye çalışmaları çabalarını, iki ayrı dönemi esas alarak tahlil etmek gerekir. Birincisi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna kadarki Osmanlı devleti dönemidir. İkincisi ise 1973’ten sonra Türk diplomatların öldürülmesi ile birlikte Diaspora tarafından ileri sürülen ve kısa bir zaman içinde bütün Ermenilerce benimsendiği anlaşılan soykırıma uğramışlık figürünün yoğun olarak işlendiği dönem.

Osmanlı devleti döneminde siyasi ve ideolojik Ermeni propagandası, mağduriyet, hak gaspı, eşitsiz tutulma ve hürriyetten yoksun bırakılma imajlarını, Batı ülkelerinde propaganda malzemesi olarak kullanıyordu. Batı toplumlarının bilinç altında yatan barbar Türk imajı onların işini kolaylaştırıyordu. Ermeni siyasi ve ideolojik propagandası bilindiği gibi, 1915’ten sonra başlamadı. Bu mağduriyet propagandası çok önceleri vardı. Propaganda bugün iddia edildiği gibi 1915 olaylarını söylemleştirmeden çok önce şekillenmiştir. 1915 olayları Ermeni propagandasına sadece yeni ikonlar ve göstergeler eklemiştir. Soykırım metaforu, 1973 de, Asala tarafından başlatılan terörist saldırılarla birlikte, Ermeni siyasi ve ideolojik  propagandasının en önemli figürü olmaya başlamıştır.

Osmanlı devleti döneminde, Ermeniler Türk karşıtlığı imajı ile bütün Ermenileri ortak bir etnik siyasi kimlikte bütünleştirmeye çalışıyorlardı. Ancak bunun gerçekleşmesi için, siyasallaşmış etnik bir Ermeni kimliğinin bütün Ermeniler tarafından benimsenmesi gerekirdi. Fakat böyle bir kimliğin edinimi için önemli engeller vardı. Ermeni halkında Osmanlı döneminde cemaat kimliği olarak tanımlayabileceğimiz,  bir dini kimliğin mevcut olduğu, bu kimliğin geleneksel ilişkilerle kurumsallaştığı ve yaşandığı bilinmektedir. Bu dini kökenli cemaat kimliği,  bu gün söylenen ve yaygın olarak kullanılan etnik kimlik deyimi anlamını ise tam olarak içermez. Kısaca şöyle belirtelim etnik kimlik özünde bir karşı-kimlik bilinciyle içkindir. Oysa dini cemaat kimliğinde karşı-kimlik olma durumu yoktur.

Ermenilerde bir ideolojik siyasi etnik merkezcilik bilincinin uyandırılması gerekiyordu. Etnik merkezcilik bilinci kendi içinde ayırımcılığı, kendi grubunu diğer gruplardan üstün görmeyi, kendi kimliğini ayrıştıran değer yargılarını, inançları ve yaşam biçimlerini başka gruplarınkinden üstün görmeyi öngörür. Böyle bir önyargı ile etnik kimlik oluşturulmaya çalışılır. Kendini diğer gruplardan üstün görme ve onlar tarafından sömürüldüğüne inanma çoğu kere fiili gerçeklikle alakalı değildir. Öğrenme, yarılma ve propaganda ile etnik bilinç oluşturulur[7].

Siyasi, ideolojik ve etnik Ermeni hareketler, Osmanlı devleti döneminde Ermeni cemaat, fiili olarak mağdur olduğundan dolayı değil, Türk ve Müslüman karşıtı bir propaganda ile etnik kimlik inşa etmenin kolay olacağını varsaydıklarından dolayı, mağduriyet, mazlumiyet metaforlarını propaganda malzemesi olarak ikonlaştırdılar. Çünkü Hıristiyan olarak Müslümanlardan zulüm görmüş olma imajı, dönemin emperyalist Hıristiyan ülkelerin desteği için çok önemli bir slogandır ve Avrupalılar için hayati bir sorundur.

Ermenilerin siyasi programı Osmanlı devletini parçalamak, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermenistan devleti kurma şeklinde özetlenebilir. Ermenileri bölgede bulunan Türklerden ve Müslümanlardan farklı bir ulus kimliği altında birleştirme çabası, bu siyasi programın başlangıç ilkesi olmuştur.

Ancak bu siyasi program’ın başarıya ulaşma şansı, uluslaşan diğer halkların mevcut varlıklarına bakıldığında, baştan itibaren mevcut değildi. Muhtemelen bu eksikliği telafi etmek için mağduriyete dayalı etkili propaganda yöntemlerini kullandılar. Bundan dolayı, öncelikle Ermenilerin mağduriyet ve ezilmiş bir halk olma imajını sürekli dolaşımda tutma nedenlerini ve bu yönteme niçin başvurduklarını ortaya çıkartmak gerekir.

Çünkü milli ve etnik kimliklerin inşası her zaman ezilmişlik ve mağduriyet temaları ile kurgulanmamıştır. Bazen toplumun gelenekleri, töreleri, yaşam biçimi kendiliğinden örgütlü milli toplumu oluşturur. Bazen de milli toplum kimliği, kahramanlık, yiğitlik ve zafer miti üstüne kurulur[8]. Kimi toplumlarda ise bu üç yöntem birlikte kullanılır. Ancak bunlardan bir tanesi ağırlıklı olarak işlenir.  Milli kimliklerin inşası ile ilgili ayrıntılı tartışmalar bu çalışmanın konusu değildir. Öncelikle biz, mağduriyet, ezilmişlik ve soykırıma uğramışlık temaları ile kurgulanmaya çalışılan Ermeni kimliği üstünde duracağız.

Osmanlı devleti döneminde, Ermeni siyasi ve ideolojik propagandasının amaçlarını gerçekleşmesi için, baştan beri Ermeni halkının sosyal durumu uygun şartlar taşımıyordu. Ermeniler hep dağınık yaşamışlardır. Tarihte güçlü bir siyasi birleşme ve yönetim oluşturma başarısı göstermemişlerdir. Onların bu durumu, muhtemelen onların Türk ve Müslüman karşıtlığına dayalı, ezilmişlik mitleri oluşturmalarına neden olmuştur. Ermenilerin Osmanlı devleti döneminde, sosyal, siyasi ve ekonomik varlıklarıyla değil, yarattıkları mitolojik metaforlara sığınarak kendilerini ifade etme nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz. Bu nedenler aynı zamanda Ermenilerin ezilmişlik ve mağduriyet duyguları ile kendilerini ifade etme ve gösterme alışkanlığı kazanmasına da sebep olmuştur.

Tarih eksikliğinin mağduriyet imajı ile kapatılması.

Siyasi birliktelik ve var oluş Ermeni tarihçiler için her zaman önemli bir sorun olmuştur. Çünkü siyasal manada örgütlenmiş, bürokratik kurumları ile varlığını ortaya koymuş bir Ermeni devleti tarihte hiçbir zaman mevcut olmadı.  Bu eksiklik onların propaganda ile ve mitolojik inançlarla kin ve nefret üstüne kurulu bir tarih bilinci oluşturmalarına neden olmuştur.

Bilindiği gibi, Ermeni tarih kitaplarında, Ermenilere ait bir  siyasi varoluş ve devlet tarihi örneği yoktur[9]. Ermeni tarihleri aşiret, feodal bey ve kilise tarihi ile sınırlı bilgiler içermektedir. Ermeni tarih uzmanları, millet olduklarını ispat edebilmek için, pozitif ilmin kaynağından ziyade, mitolojik söylentilere, varsayımlara, dini hikayelere  köklü bir dine ve dile sahip olduklarını ileri sürerler[10]. Ermeni tarihi abartılar, yüceltmeler ve efsaneler üstüne kuruludur[11].  Ermeni terörü kötü saptırılmış bir tarih anlayışına dayanır. Kötü Türk, İyi Ermeni Efsanesi bu anlayışın temelini oluşturur[12].

Aslında Ermeni tarihi özü itibarıyla Gregoryan Ermeni kilisesi tarihidir. Ermeni kültür geleneğinin varoluş biçimi siyasi varoluşa ve ifadeye dayanmaz, dini ve kişisel başarı inançlarına dayanır. Ermenilerin bağımsız bir siyasi varolma biçimi tarihte mevcut olmayınca, bu varoluşu muhayyel bir inanca dayandırma çabası önemli bir ihtiyaç olarak belirmiş olmalıdır.

Bağımsız devlet kurma ve bağımsız bir toplum olma örneği, tarihte yaşanmadığı ve mevcut olmadığı için, bu varolma biçimini engelleyen bir düşman yaratma ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkar. Bundan dolayı Ermeni halkı tarihi, Justin M. Carthy’nin söylediği gibi, zalim Türk imajı üstüne kuruludur. Geçmişte yaşanmayan bir varolmayı veya iktidar gösterisini, muhayyel kurgu ile yaşama, bilindiği gibi bütün fanatik dini ve ideolojik hareketlerde rastlanan bir durumdur. Bir gruba ya da ideolojiye katı bir şekilde bağımlı olma ile tanımlanan fundamentalist aidiyetlerde[13] rastlanan bir durum, Ermeni tarih anlayışında içkin bulunmaktadır. Bu durum fiilen yaşanmamış bir geçmişi, başka şekilde imana dönüştürerek yaşama sevdasıdır. Yani tarih eksikliği, mağduriyet, soykırıma uğramışlık,  ezilmişlik duygusuyla kapatılmaya çalışılmaktadır. Tamamen sosyo-psişik bir muhayyel kurgu ve inançla  karşı karşıyayız.

Vatan eksikliği, siyasi sınırları ve yeri belli olmayan bir vatanın, söylemle oluşturulması

Ermeni Siyasi doktrinin hedefe ulaşması için gerekli olan en önemli şartlardan ikincisi de vatan denebilecek bir coğrafyadır. Ancak Ermenilerin her yönüyle kendilerine ait olan bir şehirleri, bir coğrafik bölgeleri yoktu. Ermeni vatanı denebilecek bir coğrafya fiilen hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Çünkü, Ermeniler Osmanlı coğrafyasında yaşadıkları bütün bölgelerde, nüfus olarak azınlıkta bulunuyorlardı. 1896 yılında Fransa Dışişleri Bakanı M. Hanotaux, Fransa parlamentosunda yaptığı konuşmada Ermenilerin Osmanlı Ülkesinde  Ermeni vilayetleri olarak ileri sürülen vilayetlerde bile, toplam nüfusun % 13’ünü oluşturduğunu belirtmektedir[14]. Rus kaynaklarında da Ermeni nüfusun bulundukları bütün bölgelerde azınlık olduğu belirtilmektedir.

Coğrafik olarak bir kültürün bir arada yaşanmaması ve kültür aktörleri arasında yeterince paylaşılmaması, metaforlara dayalı bir coğrafik yakınlık fikrini meydana getirme çabalarını ortaya çıkarmış olmalıdır. Gerçekten de Ermeni etnik edebiyatında vatan belirli bir coğrafya ile sınırlı olarak gösterilmez. Bir dağın, nehrin ve sokağın özlemi üstüne kurgulanmış vatan imajı daha çok işlenir. Her ne kadar Anadolu’daki belirli bazı bölgeler, Ermeni hareketlerince siyasi propaganda için Ermeni vatanı olarak gösterilmiş ve haritalandırılmış olsa da, söz konusu coğrafyanın her yönüyle bir Ermeni vatanı olmadığı, Ermeni edebiyatında da fark edilebilir.  Çünkü tarihte her yönüyle, yani kültürü, nüfusu, gündelik yaşamı, sanat eserleri ve üretim faaliyetleriyle tamamen Ermeni olan bir şehir bile mevcut değildir. Muhtemelen bu vatan eksikliği duygusu onları, başkalarına/ hemşehrilerine karşı, karşıtlık duygularını canlandırmaya ve bu karşıtlık duygusuyla üretilen ezilmişlik, öldürülmüşlük ve mağduriyet imajlarını varolma sorununa dönüştürmelerine neden olmuştur.

Ermeni  geleneği ve kültürünün parçalanması ve yapı-bozumuna uğraması

Ermeni siyasi projesinin önüne üçüncü bir engel daha çıkmıştı. Üçüncü engel, bizzat Ermenileri sözü edilen siyasi ve ideolojik proje için, kışkırtan misyonerlerin propagandalarıyla meydana gelmişti. Çünkü misyonerler geleneksel Ermeni Gregoryan kilisesine bağlı olan Ermenileri, bu kiliseden kopartmışlardı. Onların bir kısmını Protestan, bir kısmını ise Katolik yapmışlardı. Mesela Richter J. ‘in belirttiğine göre, Amerikan Board kontrolündeki Protestan Evangelist misyoner örgütler,  Gregoryan Ermenilerin  Protestan mezhebine inanmaları ve geleneksel dini inançlarından kopartılarak özgürleştirilmelisi[15] gerektiğine inanıyorlardı. Çünkü kolonizatör misyonerler,  Ermenileri geleneksel inançları ile kendilerinden saymıyorlardı.

Osmanlı millet sistemi içinde Ermeniler yüzyıllarca dini geleneklerini olduğu gibi korudular, muhafaza ettiler. Kültürlerin paralel yaşaması Osmanlı millet sisteminin en önemli özelliklerinden birisiydi. Ancak Batı kültürü farklılıkların bir arada varolmaları durumunu hoş görmüyordu. Bundan dolayı farklı kültürleri de, kendilerine benzetmeye çalışıyorlardı. Bu benzetme çabası Ermenileri geleneksel kültürden ve inançlardan koparmıştı.

Protestan ve Cizvit misyonerlerin/kolonizatörlerin Ermeni cemaatini kendilerine yakın buldukları doğrudur. Muhtemelen duyulan bu yakınlıktan dolayı, Ermenilere bütün sömürge ülkelerindekine benzer biçimde, yoğunlaştırılmış bir kolonizasyon eğitimi uyguladılar. Bilindiği gibi, Ermenilerin yaşadığı şehirlerdeki Osmanlı toprakları, kolonizatör emperyalist batılı ülkelerce işgal edilmemişti. Buna rağmen Ermenilerin kültürel olarak kolonileştirilmeleri  çok erken dönemde başladı.  Çünkü dini inanç yakınlığı Ermenilerin gönüllü olarak misyonerlere ve kolonizasyon eğitimine, kendilerini açmalarına neden olmuştur. Böylece, Ermeniler misyonerlerin vaad ettiği kurtuluş umutlarına inanmakla emperyalist/ oryantalist propagandanın gönüllü nesnesi haline geldiler.

Osmanlı devleti döneminde Ermenilerin emperyalizm karşısındaki duruşu, müstemleke halkların batı propagandası karşısındaki duruşu gibidir. Ancak Osmanlı vatandaşı Hıristiyanların hepsi için bu durum ve değerlendirme doğru değildir. Mesela Lübnan ve Suriye bölgesindeki yerli Arap Hıristiyanlarla  Anadolu’daki Ermeni Hıristiyanların emperyalistler karşısındaki duruşu, bu bakımdan karşılaştırılabilir. Lübnan ve Suriye Hıristiyanları doğulu ve Osmanlı kimliklerini sonuna kadar korumuşlardır. Bundan dolayı olsa gerek, Edvard Sait gibi anti-siyonist ve anti-emperyalist aydınların sayısı Arap Hıristiyanlar arasında hayli fazladır.  Ancak Ermeniler arasında Sait gibi aydınların sayısı yok denecek kadar azdır.

Ermeniler misyoner propagandası etkisiyle kendi aralarında değişik mezheplere bölündüler. Çünkü bütün kolonizatör misyoner faaliyetleri, otantik bir doğu kilisesi mensubu olan Gregoryan Ermenileri, Protestan, Katolik ve bu dinlerin çeşitli tarikatlarına irtidat etmeye odaklanmıştı. Bilindiği gibi bu propaganda başarılı oldu. Ermeniler sonuçta geleneksel inançlarından koptu. Katolik oldular. Protestanlaştılar. Bölgede keşif gezisi yapan İngiliz ajan,  M. Sykes, bu misyoner propagandasını, rüzgar ekip, fırtına biçmeye benzetmiştir[16].

Muhtemelen bu misyoner fırtınaları otantik Ermeni dini geleneğini parçaladı. Etkisiz kaldı. Ermeni siyasi doktrini bundan dolayı üçüncü bir engele takıldı. Bu dinsel parçalanma ve çözülme önemli bir kimlik ve zihniyet bunalımıdır. Daryush Shayegan’ın emperyalist şiddete maruz kalan doğulu Müslüman Milletlerin zihniyet ve kimlik bilinci için kullandığı “Yaralı bilinç”[17] tanımlaması, kolonizatör misyoner propagandasına maruz kalan Ermeniler için de doğrudur. Ermeniler bu yaralı bilinci mağduriyet söylemiyle derinleştirdiler. Ancak suçlu olarak hep Türkleri gösterdiler.  Türk düşmanlığı metaforu, Ermeniler için söylem düzeyinde de olsa misyonerlerin açtığı bu yarayı kapatan bir araçtır.

Misyoner etkisi ile Ermenilerin geleneksel inançları parçalandı. Bu parçalanmanın etkisi ile oluşan yaralı bilinç onları bir günah keçisi aramaya yöneltti. Bu günah keçisini de onları geleneksel kimliklerinden kopartan Protestanlar ve sömürgeciler, onlara gösterdi. Günah keçisi olarak Türkler seçilmişti. Protestan hareketlerin yöntemleri ile oluşturulan bu propaganda figürü ve göstergesinden dolayı, geleneksel Ermeni Gregoryan kilisesine bağlı olan Ermeniler, Protestan müfrit gruplara katılmak zorunda kaldılar. Ve Türkler günah keçisi konumuna indirgenerek Batı kamu oyu tarafından sürekli suçlandılar.

Ermeni masumiyeti ve mağduriyeti imajı, Türklere saldırmayı meşrulaştırıyordu. Onun için misyonerlerin de amacına hizmet ediyordu. Bu durum, Amerikan ırkçı beyazların tarım mahsullerinin kuraklıktan dolayı düşmesinin suçlusu olarak siyahları cezalandırmasına benzemektedir. Türk karşıtlığı imajı, kendini kaybeden bir kültürün kendini bulması için araçsal bir işlev görmektedir.

Değerini gizlilikle arttıran mahrem ilişkiler:Gizli anarşist hareket ve kutsal itaat örneği olarak Ermeni örgütler

Ermeni siyasi projesini akamete uğratan dördüncü faktör ise, Ermeni çetelerini gizli bir şekilde örgütleyen emperyalist devletler olmuştur. Gizlilik bu çetelerin en önemli örgütsel değeriydi. Örgüt emirlerine körü körüne bağlılık bu gizlilikle sağlanıyordu. Kaynaklar 19. yüzyılda Rusya’da ve Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde örgütlenen nihlist-anarşist gruplarla Ermeni çeteleri arasında yoğun bir işbirliğinin ve temasın olduğunu belirtmektedir.  Düzene isyan ve gizli dayanışma bu anarşist grupların en önemli özelliğiydi. Nihlist anarşist tavır nisbeten açık olan geleneksel Ermeni kültürünü ve toplumsal yapısını yapı-bozumuna uğratmıştır.

Ayrıca Ermeni çetelerin bir kısmı, Rusya’nın, bir kısmı Fransa’nın, diğer bir kısmı ise İngiltere’nin kontrolündeydi. Birinci Dünya savaşına kadar bu çeteler hem Osmanlı devleti, hem yerli Müslüman komşularıyla hem de kendi aralarında çatışıyorlardı. Birinci Dünya savaşında her üç emperyalist güç, Osmanlı devletine birden saldırınca, onların direktifi ile Ermeni örgütleri Rusların safında Türklere karşı savaşa katıldılar. Dolayısıyla emperyalist güdüm her ne kadar Ermeni siyasi doktrini projesini gerçekleştirmek için kurgulandıysa da fiili, bürokratik örgüt düzenleri ve iktidar çekişmeleri, Siyasi doktrin projesini fiilen kendi kendini çürüten bir şekle sokmuştur.

Örgütsel gizlilik ve kapalılık aynı zamanda mitolojik kurgulara inanmayı da kolaylaştırır. Onların halk arasında kökleşmesini sağlar. Çünkü yukarıdan gelen emirlerin sorgulanmadan uygulanması, cemaat üyelerinin biri birleriyle gönül rahatlığı ile konuşamaması, efsanelerin kurgulanmasına neden olur. Aynı durum kapalı bir dini örgütle yapılanan ve örgüte inanmayı dini bir rükün olarak gören bütün fundamentalist gruplar için de geçerlidir.  İşte bu gizlilik kurbanlarla ve muhayyel ölü ruhları ile beslenen intikam ve nefret duygularını besler. Bu gizliliğin beslediği Türk karşıtı duyguyu, Hıristiyanların Yahudilerden nefret etmesi duygusunun kökleşmesine neden olan, Hıristiyan inancına benzetebiliriz. Bilindiği gibi ilk Hıristiyanlar gizli olarak örgütlendiler. Kilise gizli kutsal cemaat anlamına gelir. Yahudilerin Hz. İsa’yı Roma’ya ihbar etmesi, bu ihbar üzerine Hz. İsa’nın çarmıha gerilek kurban edilmesi, Hıristiyan inancında her zaman çok önemli bir metafor olmuştur. Bu metafor anti-semitik duyguları beslemiştir. Bundan dolayı Yahudiler Avrupa’da tarihin her döneminde taciz edilmişler, soykırıma uğramışlar, baskı görmüşler. İşte gizli Ermeni örgütlenmesi Ermenilerin Türk karşıtı bir nefret duygusu ile beslenmesine neden olmuştur. Bu nefret böylece inanca dönüşmüştür.

Halk aydın çelişkisinin gayrı resmi bir baskıya dönüşümü, Kötü Türk ve komşu Türk inançlarının diyalektiği

Ermeni siyasi doktrini projesinin etkisiz olmasının beşinci sebebi ise, Ermenilerin halk olarak müslümanlarla, Türklerle birlikte yaşama konusunda çağlara yayılan bir geçmişe sahip olmaları ve çoğu Ermeni’nin Ermenice’yi unutmuş olması, Türkçe ve Kürtçe konuşmasıdır.  Bilindiği gibi, birçok Ermeni Türkçe şiirler ve şarkılar yazmıştır. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Türkçe söyleyen ve şiirler yazan Ermeni aşık ve yazar sayısı 400 üzerindedir. Ermeniler ve Türkler ortak adetleri yaşamaktaydı. Komşuluk ve dostluk ilişkileri, her iki halk arasında sevgiye ve dayanışmaya bağlı olarak yaşanmaktaydı. Aşağıdaki hikaye Türk ve ermeni halkın karşılıklı iyi ilişkilerini çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır:

19 (259).SARGİS YETARYAN’IN HİKÂYESİ

(1907, Afyonkarahisar doğumlu)

“MEZARINA NUR İNSİN”

Eskiden Türkiye’de Ermeniler dürüst ve fedakârca çalışmaları sayesinde itibar görürlerdi. Ermeniler Türklerle barışık olarak ve barış içinde yaşarlardı; ama Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin çok sayıda kayıpları oldu.Türkiye’nin birçok bölgesinde Ermeniler Türkçe konuşurdu. Bizim şehrimiz, Afyonkarahisar’dan başlayarak Uşak, Eskişehir, Akşehir, Bursa, Kesarya[Kayseri], Yozgat, Çar, Gemerek, Konya, Adana, Bilecik, Kütahya, Maraş, Antep, Elmalı ve diğer birçok yerde yaşayan Ermeniler Türkçe konuşurlardı ama kiliseye bağlıydılar. Ben küçük bir çocukken, kiliseye gittiğimi, yetişkin erkek ve kadınları diz çöküp dua ederken gördüğümü hatırlıyorum. Ayinden sonra da Türkçe vaaz verilirdi. Vaazında papaz şöyle derdi: “…Ermeni Hristiyanlar, birbirinizi sevin, başka milletleri de
sevin; Osmanlı Hükümeti’ne tam olarak itaat edin; Hükümet’in devamlılığı için elinizden geleni yapın; vatandaşlık görevlerinizi yerine getirmek için hiçbir gayreti esirgemeyin…”

Türk kadınlarının siyah çarşaf giydiklerini, Ermeni kadınlarının ise onlardan ayırdedilebilmeleri için beyaz mahrama giydiklerini hatırlıyorum. Onlar da birbirlerine karşı sevgi dolu ve birbirleriyle uyumluydular. Afyonkarahisar’da büyük bir yangın olduğu anlatılırdı. O sırada annem beni doğurmuş; ama korkusundan ağır bir şekilde hastalanmış; göğsündeki süt kurumuş ve artık beni emziremez olmuş. O dönemde bana verebilecekleri suni besin de yokmuş. Bizimkiler de annemin hastalığıyla meşgul olduklarından beni unutmuşlar; zira şöyle düşünmüşler: tekrar çocuk yapmak mümkün ama anne sahibi olmak mümkün değil. Amcamın karısı Sandukht Türk askeri hastanesinde hemşire olarak görev yapıyormuş. O etkin ve becerikli bir kadındı. O yüzden kendisine “Osmanlı Sandukht” derlerdi. O da yeni doğmuş bebeği, yani beni düşünen olmadığını görür; beni alıp Türk mahallelerine götürür. Bir eve girer; bakar ki, kadının biri çocuğunu emziriyor. Ona şöyle der: “Kızım, çocuğuna bir kardeş getirdim. Bunun anası doğumdan sonra hastalandı; sütü yok. Allah aşkına bunu da emzir ki, ölmesin. Ben senin bu iyiliğini unutmam.”

“Seve seve emziririm anne” der Türk kadın “ne kadar gerekirse emziririm; sütüm çok.” Ve o iyi kalpli Türk kadın beni kucağına alır; başlar emzirmeye, ta ki ben biraz büyüyünceye kadar.Yeterince büyüyüp olgunlaştığımda bütün bunları bana amcamın karısı Sandukht anlattı. O zaman ben hayatımı, görünüşe göre çoktan rahmetli olmuş o Türk sütanneme borçlu olduğumu hissettim. Allah ona cennette bir yer nasip etsin; zira ben onun sayesindedir ki 90 yıldır yaşıyor ve size hayatımı anlatıyorum. Hayatımın o kadar da mutlu geçmediği doğrudur ama, ben hep onun mezarına nur inmesi için dua ediyorum[18]

Ermeni halkı ile Müslüman Türk halkı arasında gündelik hayat dostluk samimiyet ve iyi komşuluk üstüne kurulu idi.  Bu ilişkiyi, Ermeni şair, Aşık Emir  (Öl. 1882) Türkçe yazdığı şu mısralarda belirtmektedir:
Din ayrı, möhkem gardaşıg/ Senin bahtına
benzerik/ Gol bir, el bir eli yek, birlikte dağık (dağız)/ Ayrılıgda, nazik bir
goluk (kuluz
)[19].

Ermenilerin dil sorunu konusunda Mayevsky  şunları belirtmektedir: Öyle Ermeni köyleri vardır ki, Kürtçe’den başka hiçbir lisanla mütekellim değiller[20]. Başpiskopos Vahabetian 1895’te Anadolu’daki ihtilalci Ermeni gruplarına gönderdiği talimatnamede, Ermeni çocukları ile Türk çocukları arasında bir sevgi ve şefkat ortamının tesisinin engellenmesi için önlem alınmasını ve Ermeni çocukların Türk okullarına gönderilmemsini[21], özellikle tembihlemektedir.

Ayrılıkçı Ermeni örgütlerle Ermeni halkı arasında Türkler konusunda anlaşılan çok önemli ve derin farklılıklar ortaya çıkmıştı. Ayrılıkçı Ermeni hareket, modern değerlerle hareket ederek Ermeni varlığını ideolojik tabanlı siyasi bir varoluşa dönüştürmek için çaba sarf ederken ve propaganda yapa

Fransa’da ödenen kimin faturası?

Fransız Meclisi’nde 38 üyenin onayı ile kabul edilen yasaya göre; “Ermeni soykırımı yoktur” diyene hapis ve para cezası getiriliyor!

Bu yasa teklifi daha önceki yıllarda da getirilmişti!

Fransa’da hemen her seçim öncesi bu ve benzeri yasa teklifleri gündeme gelir!

İlginç olan şu ki; bu kez bu yasa teklifini veren “Cezayir asıllı” BOYER adında bir milletvekili!

Daha önceki yasa teklifleri sırasında da Türk hükümeti; “Siz de Cezayir’de soykırım yaptınız” dediği zaman, Cezayir’lilerden “bizi bu işe karıştırmayın!” diye tepki gelmişti!

Neden acaba?

1954’den itibaren Cezayir halkı Fransız sömürgeciliğine karşı başkaldırdı. Bu mücadelede, pek çok Cezayirlinin bir elinde Türk bayrağı, bir elinde Mustafa Kemal Atatürk’ün kalpaklı fotoğrafları vardı!

Türk Kurtuluş Savaşı’nı örnek alıyorlardı.

Emperyalist bir ülkeye karşı özgürlük mücadelesiydi verdikleri.

Peki, o zaman iktidarda bulunan Demokrat Parti-Menderes Hükümeti ne yaptı?

“Fransa’nın yanında yer aldı!” ( 1954) Bu olayları “Fransa’nın bir iç sorunu” olarak niteledi!

Türkiye, 13 Aralık 1952’de Birleşmiş Milletlerde, Arapların Tunus olayları nedeniyle Fransa’nın kınanması için verdikleri teklifin reddedilmesi için de Fransa lehinde oy kullanmıştı!

Çünkü, ABD ve Fransa öyle istiyordu!

Türk halkının büyük çoğunluğu bu korkunç gerçeği, bu utancı bilmez!

Batı emperyalizmine uşaklık edenlerin farkına varmaz!

Arada bir oynanan artistik oyunlara bakar!

Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 250 binden fazla “Müslüman Cezayirli” katledildi! İki milyon Cezayir köylüsü topraklarını terk etmek zorunda kaldı!

Tehcir ve kitlesel katliam yapıldı.

Buna karşın DP-Menderes hükümeti, Müslüman kardeşlerinin değil, katil sömürgecinin yanında yer aldılar.

Şimdi, o Cezayir halkının bir üyesi, o gün ölenlerin torunu, “Fransız Vatandaşı” olmanın verdiği bir ayrıcalığı kullanarak bugünkü yasa önergesini hazırlıyor ve kendince dedelerinin intikamını alıyor!

Evet; Fransa’nın yaptığı yanlıştır, haksızlıktır, hatta ahlaksızlıktır.

Ama kural şu; “Uluslar arası siyasette ULUSAL GÜCÜN kadar söz sahibisin!”

Sen; Fransa NATO’nun askeri kanadına dönmek isterken “VETO” iradeni kullanamazsan,

Sen; Danimarka eski başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına karşı çıkıp sonra ABD Başkanı öyle istedi diye çark edersen, çarkına okurlar!

Hani bir fıkra vardır; lokantanın girişinde kocaman bir afiş: “İstediğini ye iç, hesabı torunun ödesin” Adam içeri girmiş, doyasıya yemiş, tam çıkarken garson seslenmiş; “Beyefendi hesabınız?” Adam şaşırmış; “Hani torunum ödeyecekti?” Garson yanıtlamış; “Bu sizin değil, dedenizin hesabı efendim!”

Bugün Fransa’da ödediğimiz de Menderes’in faturasıdır!..

 

 

Yahya Kaptan

0

 

Yahya Kaptan; 1891’de, Makedonya-Köprülü’de doğmuştur. Balkan, 1. Dünya ve İstiklal Harplerinde kahramanca savaşan ve büyük yararlılıklar gösteren tarihi bir kişiliktir. Milli Mücadele yıllarında Kocaeli’de kurulan Kuva-i Milliye Teşkilatının Reisidir. Tavşancıl’da, 8 Ocak 1920’de, 29 yaşında iken şehit edilmiştir. Tavşancıl Tepesi’nin İzmit Körfezi’ne bakan kısmında anıt mezarı vardır. İzmit’te bir mahalleye ismi verilmiştir.

Dokuz yaşında iken Makedonya’da amcasına saldıran bir Bulgar’ı öldürüp dağa çıkmış, çete reisi olmuş ve Balkan Savaşında Bulgar Komitacılara karşı mücadele etmiştir. Kurduğu çete Balkanlar’da çete kültürü oluşmasına taban teşkil etmiştir. O yıllarda çete reislerine “Kaptan” denilmekte ve lakabı oradan gelmektedir.

I. Dünya Savaşı öncesi İttihat-Terakki Liderlerinden Enver Paşa’ya bağlı kurulan Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış, Sırp Çetelerine karşı mücadele etmiş ve Osmancık Taburu ile Irak’a gönderilmiştir. Burada İngilizlerle savaşmış ve I. Dünya Harbi sonunda Osmanlı Orduları merkeze çekilince, İstanbul’a dönmüştür.

İttihat-Terakki’nin ünlü silahşörü Yakup Cemil ile beraber “Enver Paşa’ya tavır aldıklarından” 19 Ağustos 1916’da tutuklanıp askerî mahkemede yargılanmışlardır. Yakup Cemil 11 Eylül 1916’da Kâğıthane’de kurşuna dizilmiş, Yahya Kaptan ise sürgün cezasına mahkûm edilerek Irak’a gönderilmiş ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul’a dönmüştür.

Eski İttihatçıların kurduğu Karakol Cemiyeti’nin Yenibahçeli Şükrü Bey liderliğindeki Menzil Grubuna katılmış ve Kocaeli Yarımadasında “Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye insan ve malzeme sağlamak için” çalışmaya başlamıştır. Sivas Kongresi ile tüm milli güçlerin tek çatı altında toplanmaya başlanması ve Heyet-i Temsiliye’nin kurulmasından sonra, Kuva-i Milliye’ye geçmiştir. Ankara’da TBMM açılınca “İstanbul Bekirağa Bölüğünde tutuklu olan Halil Kut Paşa ile birçok vatanseverin” baskın yapılarak kaçırılması, saklanması ve Anadolu’ya geçirilmesinde rol oynamıştır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Mustafa Kemal “İzmit Mıntıkasında Heyet-i Temsiliye’ye bağlı silâhlı müfrezeler teşkil edilmesini istediğinde” İzmit Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından, Yahya Kaptan tavsiye edilmiştir. 4 Ekim 1919’da Mustafa Kemal’e “Bendeniz size iki gün önce İzmit’ten tavsiye edilen Yahya’yım, telgraf başına emirlerinizi almaya geldim, yarın akşama kadar Kuşçalı Telgrafhanesindeyim” diyerek telgraf çekmiştir. Aynı gün Mustafa Kemal Paşa’dan “Bulunduğunuz havalide kuvvetli bir teşkilât yapınız, Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey vasıtasıyla bizimle irtibatı devam ettiriniz, şimdilik hazır bulununuz” emrini almış ve Kuva-yı Milliye’nin çekirdek kadrosunu Tavşancıl’da oluşturarak yanındaki dört arkadaşını köy korucusu tayin etmiştir.

Tavşancıl İhtiyar Heyeti’nden aldığı mazbatalarla Gebze Jandarma Deposundan, dört tüfek ile ellişer fişek almıştır. Şile-Yeniköy Rum Çete Reisi Deli Yanni’nin onarım için Tavşancıl’a gönderdiği silahı da tamir ederek beşinci silâhı edinmiştir. Arkadaşı Enis Bey’i “Tavşancıl Köyünden Mehmet ve İhsan isimli iki kardeşle beraber” köy-köy dolaştırarak adam toplamış ve kendisine bağlı Milis Kuvvetlerinin artan ihtiyacını karşılamak için Ahırkapı Cephaneliğini basarak silah ve cephane temin etmiştir. Darıca Gümrüğünü basarak elde ettiği 75 çuval unu Tavşancıl İstasyonundan trenle Anadolu’ya yollamıştır. Yeniköylü Rum Çeteleri Şile Değirmençayırı’na bağlı bir köye saldırınca, durumu öğrenen Yahya Kaptan müfrezesiyle birlikte harekete geçmiş ve Dereliköy mevkiinde çeteyi kıstırıp imha etmiştir. Darıca’da şekavet eyleyen İstelyanus Çetesi Taşköprü’ye bağlı bir köye saldırınca, harekete geçmiş ve takip neticesi bu çeteyi de imha etmiştir.

Karakol Cemiyeti’nin Tavşancıl ve Hereke Bölgeleri sorumlusu olan, Gebze ve havalisinde önemli görevlerde bulunan ve Tavşancıl’ı üs edinen Yahya Kaptan; aynı zamanda bölgenin Kuva-i Milliye kumandanıdır ve İstanbul’u gizli yollarla Anadolu’ya bağlayan koridor, tümüyle kontrolüne verilmiştir. İtilâf Devletleri’nin işgalci askerleri, Yunan ve İngilizlere müzahir kişi ve güçler (İngiliz Muhipler Cemiyeti vb.), Ermeni ve Rum Çeteleriyle beraber; Karakol Cemiyeti’nin iç çekişmeleri ve İstanbul Hükümeti’nin Jandarmasına karşı da mücadele etmiştir.

Başarılı çalışmaları ile Sadık, Tahir ve Taşköprü Nahiyesinde teşkilatlı Büyük Arslan Çetesini komutasına almıştır. Küçük Arslan Çetesi Yahya Kaptan’ın emrine girmemiş ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Bey’in himayesiyle Müslüman-Türk köylerine baskınlar yapmıştır. Bu çete Rum Köylerine yaptığı baskın ve yağmalamaları Yahya Kaptan’ın üzerine yıkmış, bunun neticesi Rumlar tarafından yapılan şikâyetler üzerine işgal kuvvetleri İstanbul Hükümeti’ni sıkıştırmıştır. Dahiliye Nazırlığı, Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Binbaşı Necati Bey’den “adam öldürme, bucak müdürünü dövme ve köylerde yağmalama olaylarından dolayı” Yahya Kaptan’ın teslim edilmesini istemiştir.

İstanbul Hükümeti “Ahali-i İslamiye’yi silahlandırarak Hükümet ve Gayrı Müslimler üzerine saldırıya tahrik ettikleri gerekçesiyle” Gebze Kaymakamı Ferit, Belediye Doktoru Fahrettin (Fahri Can) ve Müftü Hüseyin Hüsnü Efendiyi görevlerinden almış ve Aralık 1919’da Yahya Kaptan hakkında “Kuvâ-yı Milliye namı altında eşkıyalık yapan azılı bir hıyanet çetesinin reisi iddiasıyla” tutuklama kararı çıkartmıştır.

Heyet-i Temsiliye ile Yahya Kaptan arasındaki bağlantıyı bozmak için de Gebze-Darıca-Hereke hattına giden telgraf tellerini kestirmiştir. Yahya Kaptan’ın tenkilini sağlamak üzere Umum Jandarma Komutan Vekili Hilmi Bey “Üsküdar Jandarma Kumandanı Nazmi Bey emrinde 4 zabit 50 jandarmadan teşkil edilen” bir müfreze görevlendirilmiştir. 5 Ocak 1920’de Bandırma vapuru ile Galata’dan hareketle geceleyin Hereke İskelesi’ne ulaşan müfreze, İstanbul Muhafız Alayından görevlendirilen “Yüzbaşı Nahit Efendi kumandasında 90 neferden oluşan” müfreze ile beraber; Tavşancılı kuşatmıştır. Yahya Kaptan’ın karargâh olarak kullandığı ev sarılarak aranmış ve ele geçirilerek 8 Ocak 1920’de Şehit edilmiştir.

Mustafa Kemal 7 Ocak 1920’de “Yahya Kaptan’ın etrafının sarıldığını bildiren” telgrafı aldığında, aynı gün telgrafla İzmit 1nci Tümen Komutanı Rüştü Bey’den “İstanbul’dan gelen Müfreze Komutanına Yahya Kaptan’ın Kuva-i Milliye mensubu olduğunun bildirilmesini ve tutuklanmasının önlenmesini” istemiştir. Aynı gün “Kuva-i Milliye ile müfreze arasında çatışma ihtimali olduğu, müfreze komutanına emrin iletileceği” cevabını almıştır. Mustafa Kemal 11 Ocak 1920’de, 1nci Tümen Komutan Vekiline “İstanbul’dan gelen Müfreze Komutanına, tebligatta bulunup bulunmadığını” sormuş, üç gün sonra “Çarpışma olmadığı ve yalnız Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra köy dışında kesici bir âletle öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kafatasının olmaması bunu doğrulamaktadır” cevabını almıştır. O günkü resmi telgrafların bazıları “yakalandıktan sonra bir grubun ona saldırmak istemesi üzerine çıkan çatışmada kaçmaya çalışırken vurulduğunu” belirtmektedir. Mustafa Kemal’in Yaveri Cevat Abbas’ın bildirdiğine göre; yakalandıktan sonra köy meydanındaki çeşmeden abdest alıp su içtiği sırada, Teğmen Abdurrahman Efendi tarafından şehit edildiği ve ele geçiren müfrezenin içindeki bazı kişiler tarafından başının kesildiği yönündedir.

Mustafa Kemal telgraf çekmesine rağmen şehit edildiği haberini alınca çok üzülmüş, olayın en ince ayrıntısına kadar araştırılması için, 20 Ocak 1920’de Karakol Cemiyetinden Galata’lı Albay Şevket’e talimat vermiştir. Yapılan incelemelerde şikâyetlerin doğru olmadığı anlaşılmıştır. Mustafa Kemal bu hadise sebebiyle İstanbul Hükümeti’ni sıkıştırmış, Cumhuriyetin ilanından sonra da olayın peşini bırakmamış ve sorumluların bulunması için uğraşmıştır. Çalışmalarını takdir ettiği Yahya Kaptan’a Nutuk’ta 20 sayfa yer ayırmış ve iki yetim kızını himayesine almıştır.

Yahya Kaptan’ın Şehit edilmesiyle İstanbul Hükümeti işgal kuvvetleri nezdinde rahatlamış, ancak bölgede meydana gelen şok etkisiyle;

– Karakol Cemiyeti üyeleri arasında başlatılan soruşturma zafiyet doğurmuş,

– 19 Ocak 1920’de Büyük Aslan Çetesi’nin silâhlarıyla ele geçirilmesi ile, Kuva-i Milliye sarsıntı geçirmiş,

– Karşısında zayıf bir güç gören Yunan Komutanlığı daha fazla yayılmak düşüncesiyle bölgeye birlik sevk etmiş ve iaşesini karşılamak için halkın; ekini ve bağ ve bahçe ürünleri ile hayvanlarına el koymuş, hatta gasp etmiş,

– Bölge ve İzmit sahipsiz kalınca, 26 Nisan 1920’de İngilizler tarafından resmen işgal edilmiş,

– Başlangıçtaki münferit olaylar kitlesel eylemlere dönüşmüş, keyfî işkence, tecavüz ve öldürme olayları artmış,

– Tahkikat Komisyonu’nun Yunan Birliklerinde yaptıkları incelemeler sonuçsuz kalmış ve Kuva-i İnzibatiye, 25 Haziran 1920’de lâğvedilmiş,

– 31 Temmuz 1920’de Yunan Manisa Tümeni’nin 16’ncı Piyade Alayı Derince’ye çıkmış ve bu birliğin bir tabur kadar kuvveti Gebze’yi işgal etmiş,

– İngilizlerin bölgeyi işgal etmesinden sonra tutunamayacağını anlayan Kuva-i Milliye Müfrezeleri geri çekilirken, düşman eline geçerek kullanılmasını engellemek için “Hereke İskelesi ve Gebze Demiryolu Köprüsünü” tahrip etmiştir. Bu tesislerin onarımı “millî kuvvetler tarafından yeniden ele geçirildiğinde” büyük sıkıntı yaratmıştır.

Sonuç itibariyle Yahya Kaptan; milli mücadelenin zor şartlarında bileğine, yüreğine ve zekâsına güvenildiği için yola çıkılan yiğit insanlardan biridir. Hiç kimseye keyfi olarak eza-cefa etmemiş ve sadece vazifesini yapmaya çalışmıştır. Ancak Heyet-i Temsiliye ile iyi ilişkiler kurduğu ve emirleri doğrudan Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı için hakkında kıskançlık ve öfke oluşmuş ve Milli Mücadele karşıtı güçlerin hedefi haline gelmiştir. Daha ana kucağına muhtaç, baba ocağına hasret bir çocukken dağa çıkarak çete savaşlarına katılmıştır. Balkan, 1. Dünya ve İstiklal Harplerinde Vatan için canını ortaya koymuş ve Kocaeli Yarımadasında resmen görevlendirildiği 4 Ekim 1919’dan, şehit edildiği 8 Ocak 1920 tarihine kadarki üç ayda; üstün hizmet ve başarılar göstermiştir. Ne yazık ki “İşgal Kuvvetlerinin, Azınlık Çetelerinin ve çapulcuların korkulu rüyası olan” Yahya Kaptan; bir muhbirin ifadesiyle yakalanmış ve uğruna savaştığı ülkenin jandarması tarafından hunharca şehit edilerek başı gövdesinden ayrılmıştır.

Türk Tarihi’nin şanlı sayfalarında imzası bulunan, İstiklal Harbinin önemli kahramanlarından birisi olan ve bu topraklarda hür ve bağımsız olarak yaşayan her Kocaelili için büyük önem addeden “Yahya Kaptan”ı saygı ve şükranla anıyor, kendisine Cenab-ı ALLAH’tan rahmet niyaz ediyor ve hayat hikayesinin Müslüman-Türk Milleti’ne ders olmasını diliyoruz. Ruhu Şad, Mekânı Cennet olsun.

KAYNAKÇA:

1. Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk,

2. Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ, (ATAM) Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Yahya Kaptan,

3. Şener AKSU, Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi, Yahya Kaptan,

4. Prof. Dr. Osman AKANDERE, Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi, Milli Mücadele yıllarında Marmara Bölgesinde faaliyet gösteren, müfrezeler, milis kuvvetleri ve çeteler.

 

 

Hz. Mevlana Hakkında (3)

0

 

Hz.Mevlana’ya  – dilleri nasıl varıyorsa, haşa –  casusluk, ajanlık gibi ithamlar da yazık ki, yapılmıştır. Hem de güya o sahanın ehil kişilerince. Gerçekten anlamakta zorlanıyor insan. O koca koca adamlar, nasıl böyle bir hataya düşerler. ‘Aman Yarabbi’ diyesi geliyor insanın.     Değerli okur! Bu hususta yanlış yorumlar, yanlış bilişler, eksik anlayışlar söz konusu.

İyi bilelim ki, Vesika / Belge her şeydir. Fakat yine unutmayalım ki, Vesika / Belge aynı zamanda her şey demek değildir.

Hani bilirsiniz, yanılmıyorsam Napolyon’un şöyle bir sözü vardır: “Bana birisine ait bir kelime getirin, onu ipe götürmek mes’ele değil!” Vesika / Belge çok önemli bir hüccet ve kanıttır. Lakin gerçeğin küçük bir parçasıdır. Onu bir kenara atamayız. Ama onun için, tek başına her şeyi ifade eder, her şeyi ortaya koyup, çözer de diyemeyiz.

O konuda bütün belgeler ortaya konulmadıkça, soruna çok yönlü bakıp, her bakımdan incelemeye tabi tutulmadıkça, sıhhatli bir sonuca varılmaz. Fakat bu demek değildir ki, vesika; gerçeğe hiç ışık tutmaz.

Belge, Aysberg / Buz Dağı’nın deniz yüzeyinde görünen kısmını ifade eder. Bilirsiniz, Buz Dağları’na Kuzey ve Güney kutuplarında rastlanır. Deniz altında kalan kısmı, suyun üstünde görünen kısmından binlerce defa daha büyüktür.

Aysberg / Buzdağı’nı sadece görünenden ibaret sanmak çok yanıltıcıdır. Çünkü Aysberg; dağın göğe doğru uzanan son çıkıntısı kadardır. İşte belge de denizdeki Aysberg gibidir. Gerçeğin ancak çok küçük bir bölümünü gösterir. Asıl büyük kısmı ise su altında olup, bizce meçhul / bilinmez kalır.

Öyleyse Belge, ne tamamen bir kenara itilmeli, ne de her şeyi sırf onun açısından ele almalı. Kaldı ki, tarih olaylarını tekrarlatmak imkansızdır. Mevcut kalıntılarla yetinmek zorunda kaldığımız için, çok temkinli olmalıyız.

Yoksa, körlerin Fil’i tarif ettikleri duruma düşeriz. Çünkü, körlerin her birinin Fil’i tarifi; bir bakıma doğru, diğerlerine göre çok yönlerden yanlıştır. Ancak hepsinin yaptıkları tarifler, yerli yerine oturtulduğu takdirde, Fil’in tarifine, en çok yaklaşılmış olunur.

Bu yüzden bazen kesin keslikten kaçınmalıdır. Bundan dolayı tarihteki bazı gerçeklere tam olarak kavuşamayacağımızı bilmeli. Tarihteki kimi hakikatlere ancak yaklaşılabilineceğini unutmamalıyız.

Tarihsel olayları anlama ve yorumlamada düşülen en büyük hata şudur: Olayları bugünkü ortamda oluyormuş gibi yoruma tabi tutmak! Oysa her olayı, kendi zaman ve zemininde ele almak gerekir. Kendimizi hayalen, o zamana götürmeli. O günün şartlarında sorunu ele almalı. Hükmümüzü ona göre vermeliyiz.

Yoksa bugünkü demokrasi ortamına bakıp memnun olurken, “Niye Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi zamanında demokrasi yoktu?” dersek. Bu şekilde onu tenkide kalkıp, eleştirirsek. İşte bu, abesle iştigal etmek olur. Yani boş bir uğraştan öteye geçmez.

O halde, Hz. Mevlana hakkında hüküm verirken çok titiz davranmalı. Öncelikle onun manevi şahsiyeti ve kimliğini nazara almalı. Kutsal irşat ve yol göstericiliğini asla göz ardı etmemeli. Kalbinin sırf  insanlık aşkı için attığını, zinhar hatırdan çıkarmamalı.

Velhasıl onun hakkında hüküm verirken, ince eleyip, sık dokumalı. Çünkü Hz. Mevlana, şu anlamdaki sözlerle, fikir ve düşünce çerçevesini çok net biçimde belirtiyor ve diyor ki:

“Ben, sağ kaldığım sürece Kur’an’ın kölesiyim.

Muhammed Muhtar’ın yani O seçilmiş Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum.

Benim sözümde bundan başkasını yani Kur’an’a aykırı ve Hz. Muhammed’e ters düşen sözü kim naklederse,

Ben, ondan da bizarım, davacıyım. O sözlerden de bizarım, şikayetçiyim.”

 

Gerçek Suçlular Nerede?

 

Bir gün Sayın İsmet Sezgin, Flash TV’de, Ülke sorunları ve çözüm önerileri konusunda heyecanla anlatıyor bizi de heyecanlandırıyordu.  Bir soru geldi;  “Sayın Sezgin politikaya yeni giren birisi gibi heyecanla anlatıyor, peki kendisi, lider sultasını kaldırmak için ne yapmıştı? Yolsuzluk onların zamanında yok muydu? vb.” Cevap tatminkar olamadı tabii.

Gerçekten Sayın Sezgin’in teşhisleri de, önerileri de çok doğruydu. Esasen İsmet Ağabey zamanında da bazı gerçekleri, açık yüreklilikle, cesurca ifade edebilmiş, samimi bir politikacıdır. Dürüstlüğünden şüphe etmem. Ama bakınız insanlar soruyor işte. Bütün bunlar olurken siz yönetimde değil mi idiniz? Tek seçici rollerini yıllarca üstlenenler sizin de liderleriniz değil miydi? Yıllarca çatısı altında bulunduğunuz, başkanlığını yaptığınız yüce parlamento, o seçim kanunu, o partiler kanunu neden değiştiremedi?

Amacımız İsmet Ağabeye yüklenmek değil, onun demeci ile gelen çağrışımları ortaya koymaktır. Genelde eski politikacılara bakınız. En güzel teşhisler onlardadır. En güzel kurtuluş reçeteleri onlardadır. Gerçekten samimi olarak kendileri de inanarak çözümler önerirler. Sanki bu gelinen noktaya onlar uzaydan pat diye indiler. Suçlu gelmiş geçmiş politikacılar, yöneticiler değildir, suçlu halkımızdır.

Aslında bu doğrudur. Yıllardır futbol takımı gibi parti tutan, her seçim döneminde belki bu defa değişirler inancı ile aynı kadrolara prim veren, yol veren halkın kendisidir.  Ve her defasında, onlar, politikacılar kendileri de gerçekten inanarak çözümler üretirler. Teşhisleri doğrudur. Çözüm önerileri doğrudur. Ama sonuç alamazlar.  Zira hemen unuturlar.

Kusura bakmasınlar, mevcut ve eski politikacıların, tecrübeden kaynaklanan doğru teşhislerine elbet katılırız.  Ama,  çözüm önerileri bize inandırıcı gelmiyor. Çözümler doğru bile olsa, onlar bunu yapamazlar, yapamadılar, yapmadılar!..

Demokrasiyi kendileri ile özdeş görenler, onlar yoksa demokrasi de yoktur diyebilme cüretini gösterenler, kendilerini siyasetin demokratik hayatın kaçınılmaz, eşi bulunmaz tek alternatifi görenler, yapılan tüm iyi şeyleri kendilerinden, kötülükleri başkalarından kaynaklanıyor inancında olanlar, böyle olmadığını bildikleri halde böyle göstermeye çalışanlar, onlar çıkıp yolsuzlukları kendilerinin ortaya çıkardığını, tüm suç unsurlarının üzerine kendilerinin gittiğini  rahatlıkla söylerler. Oysa bütün bunlara gırtlaklarına kadar bulaşmışlardır. Bunlar bize inandırıcı gelmiyor.

Bir grup daha bize inandırıcı gelmiyor. Televizyonlarda boy gösteren, yorum getiren, çözüm üreten  bazı Öğretim Üyeleri!..Peki bu uygulamacılar sizin öğrencileriniz değiller mi? Demek ki onlara öğretmemişsiniz. Bir Belediye Başkanımızın, yıllar önce yapılan ŞEHİRCİLİK KONGRESİNDE kürsüden konuk ve konuşmacı öğretim üyelerine seslenerek,     “..kötü şehirleşme de, gecekondulaşma da, çürük yapılaşma da sizin eserinizdir. Bütün bunları yapanlar ve denetleyenler hepsi sizin öğrencilerinizidir. İşte eseriniz..”. dediğini anımsıyorum.

Mecliste, bürokraside, kamuda ve özel kuruluşlarda her türlü melanetin sahipleri, Ekonomist, Hukukçu, İdareci, Yönetici, Mühendis vb unvanlarla yetiştirip salıverenler, işte sizin öğrencileriniz, sizin eserleriniz. Onlara mesleklerini de iyi öğretemediniz. Vatan millet sevgisini de, ahlakı da!.. Diyeceksiniz ki;  biz onlara mesleklerini öğrettik. Doğrudur. Etiği olmayan hukuk ne işe yarar? Etiği olmayan iktisat ne işe yarar?  Etiği olmayan iletişim ne işe yarar? Ülkeyi bu hale getirmeye yaradığı kesin.

Ne zaman ki, mesleki değeri ne olursa olsun ahlaki değeri olmayanları sistem içinden atmaz ise, mesleki değerin ancak ahlaki değerle birlikte bir şey ifade ettiği kabul görmez ise ve çözümsüzlüğü yaratanlar çözüm üretmeye talip olursa, daha başımıza çok işler gelir. Ve gerçek suçluları asla bulamayız.

 

Hz. Mevlana Hakkında (2)

0

 

Kimileri düşüncesizce, Mesnevi’de geçen Kabak hikayesinin müstehcenliğine, açık saçık oluşuna dil uzatmakta.  Böyle bir anlatışa Mevlana’nın nasıl olup da yer verdiğine, şaşıp kalmakta. Bu yüzden ona ver yansın etmektedirler.

Hiç Koca Mevlana, ne yaptığını bilmez mi aziz okur? Hz. Mevlana bilir ki, halk; bir bakımdan çocuk hükmündedir. Çocuk ise duyduğundan çok gördüğüne inanır. Bu sebeple Mevlana, anlattığı hikayelerle; mesajını dolaylı bir şekilde vermek istemiştir.

Üstelik bunlardan bazıları hayali / sanal hikayelerdir. Mesela kabak hikayesinde, gayri meşru cinsel ilişkiyi yani zinanın kötülüğünü ve iğrençliğini tasvir edip betimlemiştir.

Böylece yanlış ve ahlaksız bir yola girişin – ister erkek ister kadın olsun – onları hem dünyada hem de ahirette nasıl pişman edeceğini, nasıl mahcup kılacağını, nasıl zararlı çıkaracağını somut olarak gözler önüne sermek istemiştir.

İşte, bu işin sonu; kendisine sanal bir şekilde gösterilen biri; böyle bir neticeden dehşetle irkilir, korkuyla sarsılır, ibretle doğrulur. Bırakın zina etmeyi; artık bu işi yapmayı; aklından bile geçirmekten ürker ve zinadan kaçar ve bundan daima uzak durmaya çalışır.

İşte bunun içindir ki, Hz. Mevlana, önce böyle sanal bir tasvir yapar. Daha çok gördüğüne inanan halka bu şekilde seslenir. Halkın o nefsani yönünü peşinen frenler.

Tasvirin arkasından yaptığı açıklama ile de aydına hitap eder. Çünkü aydın kişi, fikre daha yatkındır. Anlayışı daha çoktur. Tasvirsiz de olsa demek isteneni anlar.

Demek ki, Hz. Mevlana  – özellikle –  sanal hikayeciklerle aynı anda hem halka hem de aydına hitap etmiş, aynı anda aynı sanal örnekle her iki kitleye ders vermesini bilmiştir. Böylece Hz. Mevlana, sanki bir taşla iki kuş vurmuş gibidir.

Kaldı ki, Mevlana’nın yaşadığı dönem, bir fetret bir geçiş devridir. Bir ara dönemdir. Bir boşluk evresidir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin otoritesi yok denecek kadar azdır. Moğol baskısı vardır. Irz, namus, mal, can emniyeti hak getire. Ahlaksızlık kol gezmektedir.

İşte böyle bir ahvalde Hz. Mevlana, halkı ahlaksızlığa düşmekten alıkoymak için, somut hikayeciklerle ahlaksızlığa giden yolun önüne set çekmiştir. Bu şekilde ahlaksızlığa giden yolun önünü kesmiştir.

Hz. Mevlana’nın böyle müstehcen / açık saçık bir hikayeyi yazmak zorunda kalması, halkın nasıl bir ahlaki boşluk ve cendere içinde yüzdüğünü göstermektedir.

İşte bu durum, Hz. Mevlana’yı adeta sert tedbirler almaya zorlamıştır. Ahlaksızlığın insanı nasıl rezil ettiğini peşinen göstermek; o yola düşmeden insanları uyarmak, aklını başına getirmek istemiştir.

Tıpkı Nasrettin Hoca’nın suya göndermek üzere olduğu çocuğa: “Oğlum, testiyi sakın ha kırma!” diyerek ona bir tokat atması; bu duruma şaşarak şahit olanların: “Hocam! Henüz ortada kırılan dökülen bir şey yok! Niye tokatladın çocuğu?” demeleri karşısında ise, gün görmüş Hocamızın çok düşündürücü bir cevap vermesi gibi: “Testi kırıldıktan sonra, tokatlasan ne yazar, tokatlamasan ne? Kırmadan önce tokatladım ki, dikkatli olsun. Böyle bir duruma hiç meydan vermesin.”

İşte Hz. Mevlana’nın böyle sanal bir hikaye anlatmasının temelinde, bu gerekçe vardır. Ve Mevlana, bunda da, yerden göğe kadar haklıdır.

 

Ortadoğu’dan Ders Alabilmek

Sosyal Bilimlerde tek bir tanım olmaz. Konulara ve kavramlara değişik yaklaşımlar olur, bu yaklaşımlar da birbirini tamamlar.
Türk kavramı, Türk yaşama tarzını (kültürün milli boyutunu) yaşayan, paylaşan, kendini Türk Milletine geniş anlamda (Türk dünyası) veya dar çerçevesiyle Türkiye Cumhuriyetine mensup hisseden, ister soy, ister kültürel olarak mensubiyetinin farkında olan, Türk Kültürünün unsurlarını benliğinde yaşatan ferdin adıdır.

Anayasanın 66. Maddesinde de herhangi bir antropolojik ve sosyolojik tanıma ihtiyaç duyulmadan hukuki bir çerçeve çizilmiş,  “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”  denmiştir. Bu tanımın ne etniklikle, ne de ırkla bir ilgisi yoktur. Tam tersine ırkî ve etnik özellikler dışında kültürel ve siyasi bir birliktelik ve kucaklayıcılık güdülmüştür. Bunun etnik çağrışım yapması, ancak şuur altına yerleşmiş Türk düşmanlığıyla ilgili olabilir.

Aslında bu satırların yazarı olarak şahsen Anayasanın 66. Maddesinde yazdığı için ve sadece bu hukuki gerekçeyle kendimi Türk olarak hissetmek durumda değilim. Şahsen hem soy, hem de kültürel olarak Türk olmaktan gurur duyarım. Türk Milletine mensubiyet duygusu hisseden herkese de aynı gözlükten bakar ve kimseyi de dışlama ihtiyacı duymam. Ancak son yıllarda küresel gücün ve küreselleşmenin etkisiyle Ortadoğu’da sınırların değiştirilmesi, ekonomik kaynaklara el konulması çabalarıyla millete mensubiyet yerine,  etnik veya bir mezhebe mensubiyet öne çıkarılmıştır.

Dar etnik mensubiyet, milletleşmeye karşı emperyal amaçlar güden ülkeler ve bilhassa tek patron ABD tarafından kullanılmaktadır. Önü açılan milli devletler kuşatılıp bunaltılıp tavize ve dönüşüme zorlanmaktadır. Orta Doğu’da Arap Baharı olarak isimlendirilen Nato dolayısıyla ABD destekli ayaklanma hareketleri, eski ABD Dışişleri Başkanı Condolisa Rice’nin de belirttiği gibi ülkelerin toprak bütünlüklerini ve ekonomik kaynaklarını hedef almıştır.  Arap Baharı ile kışkırtılan ülkelerdeki yönetimler zaten ABD’den yanaydı, küresel patron yeni ve taze uşaklar aradı.

ABD uzun bir süredir yeni bir strateji uyguluyor kendisine değişik şekilde karşı olan gurupları, toplulukları hedef almak yerine, onların içinde kendine bağlı fraksiyonlar,  hizipler yaratıyor.  Bu hizipler işaretle ayaklandırılıyor, silahlandırılıyor,  kullanılıyor ve ekonomik kaynaklar yeniden bölüşülüyor.  Libya’da bu yapıldı.  Irak’ta da devlet yönetimi kalmadı, ülke fiili olarak üçe bölündü.

Şimdi sırada Suriye var,  ondan sonra İran’ın üzerine gidilecek ve sıra Türkiye’ye gelecek.  ABD İslâma karşı değil, ama menfaatlerine uyumlu Müslüman arıyor, bu bir nevi dönüştürme ve devşirmedir.  Orta Doğu’da İsrail’in güvenliği esastır diyor. Petrol ve su kaynakları üzerinde oynuyor.

Geçen hafta MHP Fatih ilçesinin bir açık oturumuna katıldım. Sayın Hüsnü Mahalli ve Prof. Dr. Sayın Özcan Yeniçeri ve bir öğretim üyesi çok faydalı açıklamalar yaptı. Suriye’deki sorun,  Beşar Esat’tan yana olup olmamak değildir. Orada ne demokrasi var, ne de doğru dürüst insan hakları. Suriye Türkmenlerinin karşılaştıkları sorunları da biliyoruz ama ABD destekli olarak Esat yönetimine karşı çıkmak, Irak’ta olup bitenleri unutmak demektir. Mevcut yönetim yıkılırsa Türkmenler yeni birtakım haklar kazanamayacaklardır.

O bakımdan, gerek Türkmenlerin gerek Türkiye’nin tavrını buna göre belirlemesi, Türkiye’nin ABD Büyükelçiliğinin şubesi konumuna düşmemesi gerekir. Bugün bunun tersi oluyor. Türkiye itibar kaybediyor, süper güçten de istediklerini alamıyor, kullanılıyor. Komşularıyla bırakın sıfır sorunlu olmayı, sorunlar yaratıyor. Bu güdümlü dış politikanın neresi başarılıdır?

 

Dünya’nın Ortak Bir Akl-I Selime İhtiyacı Vardır

(Yaşama saygı uygarlığın özüdür. A. Schwatzer)

Batı uygarlığı sebep olduğu felaketlerden sonra 21. yüzyılın başında insanı yeniden keşfetmiş ve insani değerleri toplumsal dönüşümün dinamiği olarak görmeye başlamıştır. Maddi sermaye yanında, manevi sermaye insanın mutluluğu için daha çok önem kazanmıştır.

İslam uygarlığında Allah’ın yarattığı insan, yaratıkların en şereflisi olarak saygıya layıktır. Hz. Ali: “Müslüman senin din kardeşindir, diğer insanlar ise  senin hılkatte (yaradılışta) kardeşindir.” buyuruyor.

Artık gelişen dünyamızda milletler arasında sınırlar yerine köprüler gündemdedir. İletişim araçlarının olağanüstü gelişmesi bağları sıklaştırmıştır..   Ünlü Polonyalı vatansever Adam Mitskiyeviç: “Milletler bütün insanlığa hizmet ettikleri, büyük bir fikri, yüksek bir duyguyu savundukları nispette büyüktürler.” diyor.

Demokrasi, insan haklarına saygı, seçme ve seçilme liyakatı, ruhsal terbiyenin getirdiği toplumsal bir olgunluk ortamında gelişip meyvalarını verebilir. Her toplum layık olduğu idarecileri bulur.

Bütün Dünyanın bir ülke, bütün insanların da kardeş olduğu bilinci içinde büyük belalar ve felaketlere uğramadan önce Süper güçler akıllarını başlarına toplamalıdırlar. Her gücün gücü oranında ahlaki sorumluluğu vardır. İnsanlar tercih ettikleri eylemin ve eylemsizliğin sonuçlarından sorumludur. Bu devletlerin siyasi tercihlerini de içine alan bir sorumluluktur. İnsanlık dışı uygulamaları Dünya çapında sona erdirmeyi amaçlayan yeni Dünya İdeali budur. Ahlaki ilkelere aldırmayan Süper güçler ise Haydut Süper Devletler olarak Dünya milletleri tarafından lanetlenirler.

Büyük akılcı filozof Kant’ın deyişi ile: “Ebedi Barış ya insanlığın akıl yolunda birleşmesi ile gelecek, ya da çok büyük felaketler sonunda kapıyı çalacaktır..”

Dünya’da ekolojik dengenin bozulması, devamlı savaşlar ve terörün bütün ülkeleri tehdit etmesi, maddi ve manevi hastalıkların yaygınlaşması, süper güçlerin suret-i haktan görünerek zayıfları ezmeye ve sömürmeye devam etmesi küresel bir felaket halinde ilerlemektedir.

Yüce Allah uyarıyor ki: “İnsanların kazandıkları günahlar, yaptıkları yanlışlar yüzünden karada ve denizde fesat (bozulma) ortaya çıkmıştır. Allah yaptıklarının vebalini onlara tattıracaktır, ta ki içinde bulundukları isyandan dönsünler.” (Rum suresi  41)

 

 

Bir Barış Gönüllüsü: ABD !..

 

Türk halkı tarafından dost mu, düşman mı veya müttefik mi olduğu yeterince anlaşılamayan Amerika Birleşik Devletleri üzerinde durmak ve onu iyice tanımaya çalışmak gerekir  diye düşünüyorum.  Çünkü bu devletin hem ülkemizi hem yakın coğrafyamızı hem de dünyayı derinden etkileyen politikaları ve buna bağlı olarak yaptırımları bulunuyor. Eğer biz böyle bir ülkeyi ve onun devlet anlayışını yakından incelemeye almayarak  “es”  geçersek, birçok sıkıntının gönüllü taliplisi olur bir pozisyona düşeriz.  Bu da kendi kendimize yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri olur.

Benim doğduğum yıl olan 1963’ün 22 Kasım’ında halen aydınlatılamayan bir suikast sonucu öldürülen John Fitzgerald Kennedy’nin,  ABD başkanlığı döneminde söylediği bazı sözlerle,  günümüzde izlenen ABD politikaları arasındaki ilgi ve yakınlık,  aradan yarım asır geçmesine rağmen tazeliğini ve güncelliğini koruması bakımından oldukça ilginçtir.

J.F. Kennedy “Her millet bilsin ki; özgürlüğün varlığını sağlamak için, her ücreti ödeyecek, her güçlüğe göğüs gerecek,  her dostu destekleyip her düşmana karşı koyacağız…  Bütün bunlar, ne ilk günde,  ne bu yönetim boyunca hatta ne de bu gezegen üzerindeki ömrümüz boyunca tamamlanamayacaktır. Fakat başlayalım.” demektedir.  İsterseniz bu güne dair boşlukları da siz doldurun.  Çünkü Kennedy’nin vurgu yaptığı süreç,  günümüzde de devam etmektedir.  Ve inançları gereği bu dünya da tamamlanmazsa ahrete de intikal edecektir.  Yani anlaşılan iki dünyada da çekeceğimiz bulunmaktadır.

Bu ifade bize benzerlerinde olduğu gibi bir kez daha göstermektedir ki;  ABD’yi yöneten gücün uzun soluklu politikaları vardır ve ABD bunları tavizsiz bir şekilde uygulamaya çalışmaktadır.

J.F. Kennedy’nin  “Barış Gönüllüleri”  üzerine ABD Kongresi’ne gönderdiği 01 Mart 1961 tarihli özel mesaj bizi de ilgilendirmesi bakımından kanaatimce önemlidir.

Kennedy bu mesajda;  ABD hükümeti veya özel kurumlar (!) tarafından yabancı ülkelerin bilgili insan gücü ihtiyaçlarını karşılamaya yardım için Amerikalı kadın ve erkeklerden oluşan devamlı bir  “Barış Gönüllüleri”  örgütünün kurulmasını kongreye tavsiye eder.

Dünya üzerinde yeni gelişmekte olan halkların, açlığın penceresinden,  cehaletten ve fakirlikten kurtulmaları gerekmektedir. Ancak bahsedilen ülkelerde bunun başarılması için çeşitli projelerin işlenmesine yardım edecek, hızlı gelişen ekonomilerin gereklerini karşılayacak;  köylerinde, dağlarında, kasabalarında çalışacak kadın ve erkek yoktur. Bu insanlar “Barış Gönüllüleri” olarak sağlanacaktır.  Sanki bu ülkeler ABD’nin gönüllülerini çağırıyormuş da(!), onlarda koşarak gidiyorlar…

Kennedy’nin mesajında bu konuda yapılacak işler anlatılmakta ve bütün hallerde “Barış Gönüllüleri”nin;  hizmetlerine ve bilgilerine gerçekten ihtiyaç duyulan ve istenen ülkelere gidileceği belirtilmektedir.

Mesajın devamında “hizmetin uzunluğu,  projenin cinsine ve ülkeye bağlı olarak,  iki yıldan üç yıla kadar değişecektir.  Barış Gönüllüleri daha çok fiziksel zorluklar altında hizmet edecek ve gelişen ülkelerin halkı arasında ilkel şartlar altında yaşayacaklardır.”

Buraya dikkat edin “her barış gönüllüsü için hizmet,  büyük bir maddi fedakarlık demek olacaktır. Hiçbir ücret almayacaklardır. Barış Gönüllülerinin hizmet etmeye geldikleri arasında basit ve gösterişten uzak yaşamaları gerekmektedir.” denilmektedir.  Acaba bizde ki “hizmet ehli” mi tarif edilmektedir.

Kennedy;  sorunun sadece bir Amerikan sorunu olmadığını, diğer halklarında enerjilerini ve bilgilerini Barış Gönüllülerinin herhangi bir şeklinde harekete geçirerek, büyük bir uluslararası çabanın ilk adımını atmalarını ümit ettiklerini belirtiyor. Dünyayı etkileyen ve büyüleyen “cemaat” gibi mi?

ABD’nin;  2011 yılının son günlerinden geriye dönüp 50 yıllık geçmişine baktığımızda hedeflerine ulaştığını görüyoruz. Süslü püslü demokrasi,  insan hakları,  özgürlük ve barış kavramları, zamana ve mekana göre onlar adına doğru bir şekilde kullanılarak, ABD tarafından amaçlanan gayelerin bir çoğu elde edilmiştir.

Benim dikkatinize çekmek istediğim nokta,  ABD’yi iyi inceleyerek yakından tanımamızın gerekliliği ile “Barış Gönüllüleri” projesi ile Türk İnsanı üzerinden Türk – İslam coğrafyasında yürütülen “Cemaat Hizmetleri”nin benzerliğine vurgu yapmaktır.  Ayrıca ABD’ye düşman olmaya gerek yoktur.  ABD ile Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin menfaatlerini koruyacak ve mütekabiliyete dayanan ilişkiyi her zaman sürdürebilir kılmak menfaatimiz icabıdır. Ancak neyin ne olduğunu bilmezsek her zaman oltanın ucundaki yeme kolayca takılan bir balık oluruz. Allah’ta bizi bundan korusun.