28.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Ağustos 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1107

Müziğimizdeki yapı mükemmelliği, Süleymaniye’yi hatırlatıyor

 ‘Müziğimizdeki yapı mükemmelliği, Süleymaniye’yi hatırlatıyor.’ Koro Şefi ve Müzik Hocası Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ ile müziğimizin dününü, bugününü ve yarınını konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: ‘Müzik’ denilince ne anlamamız gerekiyor?
Prof. Dr. Nevzad Atlığ: ‘Müzik beşerî duyguları ve düşünceleri belirlenmiş kurallarıyla seslerin birleşmesi sonucu meydana gelen bir sanattır.’ Diye, genellikle değişik görüşleri ifâde eden ortak bir tarif verilebilir. Bu tarife göre de musikinin yapı taşları seslerden ibrettir. Tabi bu seslerin birleştirilmesindeki yapı mükemmelliği belli kurallara ve estetik bir anlayışın sonuçlarına bağlıdır.
Bu takdirde bir yapı mükemmelliğinden bahsetmemiz mümkün. Genellikle bizim klasik musikimizi, sözlü musiki olması itibariyle ve divan şiirini asırlar boyunca kullanmasından ötürü edebiyatımız ve eski şiirimizle adeta bir paralellik içinde mütalaa ederler. Halen Konservatuar’da, yüksek lisans öğrencilerine bu dersi okutuyorum. Bu sebeple makam analizi üzerinde çalışıyorum. Bu vesilelerle yakından bilme imkânı bulduğum için klasik musikimizdeki o yapı mükemmelliğindeki özellik beni adeta şaşırtıyor ve büyük bir hayranlıkla çözmeye çalışıyorum.  
O bakımdan diyeceğim şu ki; ben musikimizi, divan şiirimizle değil, eski mimarimizle bir paralellik içinde görüyorum. Müziğimizdeki yapı mükemmelliği ile Süleymaniye’deki yapı mükemmelliği hemen hemen aynı. İşte önemli olan bu estetik anlayışla belirli kurallar içersinde bu sesleri birleştirerek o estetik yapıyı ortaya çıkarmak.
İşte musiki sanatı bence bundan ibarettir.
Çetinoğlu: Gerek çocukluk, gerekse ergenlik dönemlerinde insanlar müziği kimden, hangi kaynaklardan öğrenmeliler?
Atlığ: Bu sualinize, 60 hatta 65 yıl evveline giderek kendi çocukluğum, yetiştiğim dönemi düşünerek mukayeseli bir cevap vermeye çalışacağım. O tarihlerde tek dinlediğimiz yani kulaklarımıza hitap eden kaynak Ankara Radyosu idi. Tabii daha evvelce sizinle görüştüğümüz gibi o kaynak musikinin en güzel örneklerini bize sunuyordu. İster istemez kulaklarımız daha estetiğe, daha güzel anlayışa, daha ince zevke doğru yönelmişti. Dolayısıyla şimdi ortada aradan geçen bunca zaman sonra sosyal hayatımızdaki değişiklikler Türk toplumunu yeni bir hayat felsefesi içersine çekmiştir. Teknolojinin gelişmesiyle beraber ortaya çıkan imkânlar sebebiyle her türlü musiki, çok kolaylıkla dinleyiciye ulaşabiliyor. Bu imkânlar, gerçeği söylemek gerekirse insanları zevk ve kulak kirliliğine götürüyor. Bundan da en çok gençler etkileniyor. Bizim zamanımızdaki geçliğin musikiye bakışı ile şimdiki gençliğin bakışı arasında büyük farklılıklar var. Bu farklılıklar ne yazık ki yine doğrusunu söylemek gerekirse bizim bu son derece soylu musikimizden gençlik biraz daha uzak konumda kalmış oluyor.
Her üniversitede bir üniversite korosu var. Mesela İstanbul’da 60-70 belki daha fazla musiki cemiyeti var. Üniversite korolarına ileri yaşlarda ulaşılabiliyor. Musiki cemiyetlerinin bir kısmında, türünü tespit etmekte zorlandığımız musikiler üzerine çalışılıyor. Arabesk mi,  pop mu, ikisinin karışımına Türk müziğinin temalarını ekleyerek oluşturulan müzik mi? Bir isim vermek zor. Yani karmakarışık bir müzik örnekleri var. Daha ziyade biraz onlara da yönelik… Yani bu topluluklar içinde iyi müzik yapma temayülü çok az. Onun için gençliğin böyle bir zorluğu da var. Yani çok ciddî ve güzel müziği dinlemiş olsalar belki de iyiyi ve doğruyu bulmaları daha kolay olacak. Musikimiz bakımından hoşa gitmeyen durumlarla karşı karşıyayız.
Tabii bizim anladığımız manada veya istediğimiz manada müziğe alıştırmak için bence müzik eğitimi lazım ama eğitimi bir mektep, bir konservatuar, bir hoca-talebe münasebetleri bakımından düşünmüyorum. Yani bu eğitimi temiz musikiyi, ciddi musikiyi, yüksek seviyedeki musikiyi çok dinlemek suretiyle bu eğitim sağlanabilir. Bu mümkündür ama bunu da yapacak olan ebeveyn evinde belki de o musikiye önce kendisinin yakınlığının bulunması gerekir. Kendisine yakın bulduğu, beğendiği Türk musikisini okul çağına gelmiş çocuklarına da tavsiye edecek, dinletecek. Zorla dinletme ile neticeye ulaşılması mümkün olmayabilir. Müzik alışkanlıkları etraftan o kadar kolay ediniliyor ki, çocuk ister istemez kaseti, CD’yi alıyor istediği müziği sokakta dinliyor. Veya dolmuşa, minibüse bindiği zaman şoför radyoyu açıyor orda ne varsa dinliyor. Çocuğun hayatını dolduran, kolay erişilen müzik oluyor. Bu müzik türleri maalesef çocuğun müzik zevkini yüceltecek kalitede değil. Bütün zorluk bence burada kaynaklanıyor. Şimdi kendimden misal verirsem bu konuda belki daha doğru sonuca varırız.
Mesela ben, daha ilk mektep çağlarında evimize müzik yapılırdı. Babam keman çalar, annem şarkılar okur. Yani o zamanın bazı şarkılarını babam keman çalarak bana ayakta şarkı söyletirdi. Mesela Yesari Asım’ın şarkıları. Genellikle bunun gibi o dönemde daha kolay söyleyebileceğim şarkılar. Daha sonra lise çağına geldim. Babamın sazını merak ederek orta mektep bilgileriyle babamdan saklayarak yavaş yavaş keman çalmaya başladım.
Çetinoğlu: Gözlemlerinize göre gençlerimizin ekseriyetinin müzikle ilgili kabullerini değerlendirir misiniz?
Atlığ: Şimdiki gençler, bizim zamanımızdaki imkânlardan mahrum. Bu sebeple işleri son derece güç. Bir de yayın vasıtaları meselesi var. Şayet devlet radyo televizyonu bugün başka manada yani kanunun ona yüklediği esaslara göre yayın yapmış olsa bir ölçüde belki daha iyi neticeler almak mümkün. Bu şartlar altında zorlukla karşı karşıyayız.
Çetinoğlu: Özel radyo ve televizyon kanallarından beklentileriniz nelerdir?
Atlığ: Özel radyo ve televizyonlarda musiki sanatına hizmet yönünden nasıl yapsınlar ki üstün musiki zevkini ve anlayışını yüceltsinler? Böyle bir mesele ile ilgilenmeleri bence mümkün değil. Çünkü bu kurumlar para kazanmak için kurulmuşlardır. Binaenaleyh birinci planda çok iyi müzik yapayım diye düşünmeleri mümkün değildir. Onların bir tek hedefi vardır. Müziği kullanarak veya başka diğer konuları kullanarak kuruluş maksatlarına erişmek. Onlar, ticarî maksatla kurulmuş müesseselerdir.
Bunlardan düşündüğümüz ve gerekli olduğuna inandığımız hizmeti beklemek bence mümkün değil.
Çetinoğlu: Devlet adına hizmet veren kurumlar; devletin ciddiyetine, devletin kültür politikasına uygun yayın yapıyorlar mı?
Atlığ: İşte şikâyet konumuz burada başlıyor. Yani devlet radyo televizyonu bence özellikle müzik bakımından, deyim yerindeyse belki gazino, belki pavyon müziği yapıyor desem yeri var. Arada bazı istisnaları var ama onlar çok az. Hatta öyle bir müzik anlayışı girdi ki icra tarzı bile çok başka.
Gençliğimizde gazinolarda bile çok temiz icra ile musiki dinlediğimizi biliyorum. O zamanın bazı solistler programlarına Dede Efendi’nin, Itri’nin eserleriyle başlayabiliyorlardı. Şimdi öyle bir gazino da kalmadı, öyle bir icra tarzı da kalmadı.
Bir hatıramı daha nakletmek isterim. TRT Yönetim Kurumu üyeliği yaptığım 1972-1975 yıllarında o zaman özel radyo olarak bir polis radyosu vardı. Polis radyosunda yeni yeni arabesk müzik çalınmaya başlamıştı. Devamlı o plakları çalıyordu. Yönetim kurulunda her ay emniyet genel müdürlüğüne yazı yazılıyordu: Biz size yardım edelim. Şu yayınlarınızı düzeltin. Belki de plak bulamıyorsunuz ama biz size bant veya radyonun plaklarından gönderebiliriz. Hiçbir zaman cevap vermediler.
O zaman tek bir özel radyo vardı: Polis Radyosu. Şimdi binden fazla özel radyo kanalı var. Ve sabahtan akşama kadar kalitesiz müzik yayınlıyorlar. Hangisi düzelecek? Yüzlerce özel televizyon kanalı var. Hangisi düzelecek?
1950’li yıllara kadar belki de 1960’lı yıllara kadar İstanbul’da birkaç plak şirketi vardı. Bunlar da Münir Nurettin, Safiye Ayla gibi şöhretlerin plaklarını yaparlardı. Fakat sonradan teknolojinin gelişmesi önce 45’lik plaklar sonra kaset sanayi sonra CD çıktı. İşler de iyice çığırından çıktı. Biraz evvel söylediğim gibi musikiye en kolay şekilde erişildi. Musiki ticaret aracı oldu ve bu da zevksizliği ve kulak kirliliğini körükledi.
Tabii bu arada devlet eliyle konservatuarların kurulması, devlet korolarının kurulması bunların mutlaka iyiye doğru bazı gelişmeler sağlaması, şüphesiz mümkündür. Nitekim öyle de oldu. Bugün konservatuarlardan gerçekten de çok başarılı elemanlarımız yetişti. Bunlardan iftihar ediyoruz. Fakat gerçek hayatta ikilem içindeyiz.
Çetinoğlu:  Çeşitli illerde kurulmuş birçok devlet korosu ve konservatuarlar var. Bu kuruluşların kuruluşu ve işlevleriyle ilgili görüşlerinizi alabilir miyim?
Atlığ: 1993 yılında öğretim üyeliğinden emekli oldum. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda emekli öğretim üyesi olarak görevime devam ediyorum. İstanbul gibi büyük bir sanat merkezinde inanınız ki Türk musikisi konservatuarı tam olarak dört başı mâmur şekilde eğitim veremiyor.
Çetinoğlu: Neden Efendim?
Atlığ: Öğretim üyeleri sayıca yetersiz.  Yani konservatuarı kurmakla iş bitmiyor. Kâğıt üzerinde her şey yerli yerinde olsa bile, eğitim istenen seviyede olamıyor. Bu gün için öğretim üyesi ihtiyacı karşılanıyor denilse bile, gelecekte daha büyük açıklar oluşacak.
İyi öğretim üyesi yetiştirmek konusunda problemler var. Bu sadece Türk müziği konservatuarı için değil diğer şehirlerdeki batı müziği konservatuarları için de durum aynı. Yani mevcut elemanlar bir konservatuarı bile ayakta tutmaya yetmezken bu konservatuarlarının sayısının artması hoca yetersizliğine sebep oluyor.
Çetinoğlu: Hoca yetersizliğinin sebebi nedir, nasıl engeller var?
Atlığ: Konservatuarı kurulurken yapılan yanlış düzenlemelerden dolayı sıkıntılar yaşıyoruz. Mesela bizim konservatuar kurulurken program sadece talebe yetiştirmeye yönelik olarak hazırlandı. Halbuki hali hazır olan öğretim üyesini de bu konservatuarın yetiştirmesi lazım. Şundan dolayı hataya düştüler. İlk yıllarda, birisinin ayrılması ile oluşan açığı,  aynı değerde eleman bulup kapatmak mümkündü.
Zamanla bu elamanların sayısı azaldı. Daha başka sebepler de var: İngilizce şartı işi zora soktu.
Çetinoğlu: Türk musikisinde İngilizceye gerek var mı?
Atlığ:  Konservatuar Teknik Üniversite’ye bağlandı. Teknik Üniversite’de eğitim İngilizce olduğu için ve YÖK de öğretim üyelerinin seçimi, ilerlemesi, kademe atlayışında yabancı dili öne çıkartıyor. Konservatuar öğrencisi 2 kişi düşünelim. Birincisi; Yabancı okulda okumuş ve İngilizceyi çok iyi biliyor fakat müzik konusunda vasat yeteneği var. İkincisi: Müzik konusunda çok yetenekli, öğretme yeteneği de çok üstün fakat İngilizce bilmiyor. İkincisi lisan bildiğinden, Üniversitemizin Yönetmeliğinde tercih ediliyor. Tercih edilince de sıkıntı başlıyor.
Konservatuarlar için esnek bir görüş uygulanmalı.  % 60’ı musiki bilgisi, % 40 da yabancı dil bilgisi şeklinde bir sistem geliştirilebilirse sıkıntılar ortadan kalkar. Veya yabancı dil öğrenimi, birkaç seneye yayılabilir. Doçentlik ve Profesörlük için yabancı dil bilme şartı aranabilir de; Doktor, Yardımcı Doç. Dr. için yabancı dil, birinci şart olursa, öğretim elemanı sıkıntısı baş gösterir.    
Bu durumu birkaç emekli rektörle konuştum. Onlar bile hayret ettiler.
Devlet korolarına gelince: Her yerde devlet korosu kurdular. Günümüzde, Kültür Bakanlığı’na bağlı. Bakanlık ne yapacağını şaşırmış vaziyette. Bir kısmı konser veremez halde. Orada da biraz koro enflasyonu var. Bir kısmı görev yapamaz halde. Bilet satarak devamlı konser veren, İstanbul’da kuruculuğunu yapmış olduğum Devlet Korosu’dur.
Çetinoğlu: Musiki ve dil, paralel gitmesi gereken iki çizgi gibi düşünüyorum. O yönden bir probleminiz var mı? Yani bu gençlerin musiki bilgisi iyidir de Türk dil bilgisi, fonetiği, yazıya döküldüğünde imlası konusunda noksanlıklar görüyor musunuz?
Atlığ: Çok var. Bazı bölümlerimize lise mezunları geliyor. Bakıyorum Türkçeleri zayıf. İngilizceyi o kadar iyi bileceğine, keşke Türkçeyi orta seviyenin biraz üstünde bilse. Kanaatim o. Bundan 40-50 sene önce Belediye Konservatuarında edebiyat hocamız 3-5 ay içinde arzu veznini öğretirlerdi. O dönemde öğrenciler, eski kelimelere bu günkü kadar yabancı değildi. Daha kolay öğreniyorlardı. Şarkıların içinde ‘figan’ kelimesi geçiyor. Öğrenciler yanlış telaffuz ediyorlar. Bunun düzeltilmesi, doğrusunun öğretilmesi müzik hocalarının değil, edebiyat hocalarının görevi olmalı. Müzik hocası olarak bizler düzeltince, asıl konuya ayrılması gereken zaman azalıyor.
Bu konuştuklarımıza paralel olarak ifade etmek gerekirse; Türkiye’de bir müzik anlayışı bir de güzel Türkçe meselesinde zafiyetimiz olduğu gerçek. Yalnız çocuklarımız değil, radyo ve televizyonlar her gün koca koca profesör unvanı olan insanların bile ‘dahî’ ile ‘dâhi’yi birbirine karıştırır halde. Haksız mıyım?
Çetinoğlu: Efendim, Türk musikisinin, Türk kültür ve sanat hayatındaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?
Atlığ: Hiç şüphesiz ki Türk musikisi, Türkçe kadar, Türk kültürünün en vazgeçilmez unsurudur. Yıllarca Türk kültürünün geniş halk kitlelerine taşınması musiki sayesinde de olmuştur. Denilebilir ki Belgrat’ta Mevlevihane, Filibe’de Mevlevihane, Sofya’da Mevlevihane, öbür tarafa gidiyorsunuz Şam Mevlevihane’si, daha aşağı iniyorsunuz Kahire Mevlevihanesi. Bakınız sadece mehterle bu musiki imparatorluğun çeşitli taraflarına yayılmış değildir. Cami musikisi veya tarikatlara ait dinî musiki onların yanında halk musikisi, kültürümüzün yayılmasında önemli görevler ifa etmiştir.  
Musiki Türk toplumunun her safhasında yer almış. Askerî sahada almış, Enderun’da yapılan müzik çalışmaları hatta tıp sahasına musikinin girmesi batıda ruh hastalarını mağaralarda tutarken ecdadımız musikiyle tedaviye yönelmiş. Yani hayatımızın her safhasında dinî cami musikisi bugün tekbirimiz dünyanın her tarafında okunur hale gelmiş. O bakımdan kültür içindeki yerini inkâr etmek mümkün değildir. Herhalde edebiyat ve musiki bu kültür içinde yan yana yani biri diğerinin yerine geçecek değil de beraber şekilde ve aynı ölçüde etkili ve geniş olarak düşünmek lazım.
Çetinoğlu:  Nevzad Atlığ’ın anladığı manâda sanatkâr adayı ve yetişmiş bir sanatkâr, hangi özellikleri taşımalı?
Atlığ: Başarılı olunması halinde tabii güzel bir şey. Benim musiki mücadelemde hekimliğim bana çok rahat konuşabilmek, mücadele etmek imkânını sağladı. Onu inkâr etmem. Ama her halükârda sanatkâr, ekonomik hedefleri dikkate alsa, dikkate almaya mecbur kalmış olsa dahi gene sanatından fedakârlık yapmaması lazım. İçerisinde bulunduğumuz dönemde sanatkâr, evvelki yıllara nazaran maddeten daha iyi durumda. Neden dolayı bunu söylüyorum? Size yine bir hatıramı anlatacağım. Lemi Atlı -tabi çocukken şarkılarıyla büyüdük- ben 1944 yıllarında falan yani o zaman elimizde fazla kitap da yoktu. Lemi Bey’in şarkılarını okuyoruz ama Lemi Bey’in hayatta olduğunu bilmiyorum. Gazetede bir haber gördüm; ‘Lemi Atlı’ya jübile yapılacak.’ Hemen en yakın arkadaşım Selahattin İçli’ye haber verdim; ‘Aman gidelim’ Dedi.  Nerede yapılacak? Düşünebiliyor musunuz? Belediye konservatuarı var o tarihte… Radyolar var. İstanbul’da bazı musiki cemiyetleri var. Yapıla yapıla Maksim Gazinosu’nda bir Pazar matinesinde yapıldı. Yani nedir orda jübile? Lemi Bey hasta ve dostların yardımıyla maişetini temin eden bir insanmış. Oradaki işte gazoz, kahve içilecekmiş de oradan temin edilecek para adamcağızın cebine konulacak. O büyük sanatkâr, büyük bir bestekâr… Hacı Ârif Bey’in musiki ekolünü devam ettiren ve son bir mümessili olarak düşünülebilir ölçüde büyük bir musikişinas. Hacı Ârif Bey, Şefki Bey, Rahmi Bey ve Lemi Atlı zinciri bu şekilde gider. Aradaki diğer bestekârlar tabi var. Zirvede bu isimleri görüyoruz.
Ama şimdi? Şimdi pek öyle değil. Devlet güvencesi var. Eğer sanatında kuvvetliyse bir konservatuarda öğretmen olabiliyor. Bir devlet korosuna girebiliyor. Belli bir yaşa geldikten sonra emekli olabiliyor. Eskiler sanatlarında biraz daha zor durumdaydı. Daha eskilerde çok daha iyi durumdaydılar. Sarayın himayesi altındaydılar. Bazı konaklarda, mesela Mahmut Celalettin Paşa kaç kişiyi himayesi altına almış. Eğer sanatında kuvvetliyse zaten bu zamanda onun karşılığı maddî katkıyı ve sosyal güvencesini temin ediyor. Sanatını iyi yapanın ekonomisi de iyi olabiliyor.  Müziği iyi biliyorsa, varlıklı ailelerin çocuklarına ders de verebiliyor.
Sonuç olarak sanat endişesini, ekonomik çıkarlara fedâ etmemelidir.
Çetinoğlu:  Türk müziği sık sık birileri tarafından batı müziği ile karşılaştırılır ve çok sesli olmayışı kusur olarak belirlenir. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Atlığ: Efendim bu hiçbir zaman kusur değil. Türk musikisi tek sesli fakat çok makamlı olup, değişik ritmik özelliklere sahiptir. Bu; başlı başına bir özelliktir. Yani 1 oktavı 24 gayri müsavi aralığa bölen sistem önümüzde birçok makamların ortaya çıkmasına imkân veriyor. Batı müziğinde olmayan aksak usullerin bizde çok değişik varyasyonları vardır. Bunlar ortaya kendi çapında, kendi çerçevesi içersinde çok derinliği olan bir sanat çıkarmıştır. Acaba çok sesli hale getirilse daha iyi olmaz mı? O zaman bu musiki başka şekle dönüşür. Tampere Sistem dediğimiz bir oktavı 12 eşit parçaya bölen sistem haline sokulursa birçok seslerinden mahrum bırakılır. Ve bu yolda bazı tecrübeler de yapılmadı değil. Ama bugüne kadar herkesi tatmin edecek bir eser ortaya konulamadı.
Fakat çok seslilik içinde yani bazı temler alınarak yine çok sesli kurallar içersinde onlardan istifade edilebilir. Bu mümkündür. Bu yapılmalıdır da. Fakat ben bunun yapılmamış olmasının bir eksiklik olduğu inancında, kanaatinde değilim. Hiçbir zaman olmadım.
Çetinoğlu:  Tarihin geçmiş dönemlerinde Ermeni, Rum ve Musevî bestekârlar, musikimize güzel eserler armağan etmişlerdi. Sözü edilen azınlıkların bir bölümü çeşitli sebeplerle ülkemizi terk ettiler. Kalanlar az değil. Fakat o verimli damar tamamen kurudu. Bu olumsuzluğun kabul edilebilir bir açıklaması var mı?
Atlığ: Konservatuarda bugüne kadar bir Rum, bir Ermeni öğrenciyle karşılaştım. Ermeni öğrenci geçen sene mezun oldu. Rum da 3’üncü sınıfta zannediyorum. Onların hayat tarzında da zevklerinde de aradan geçen yıllar zarfında değişiklikler oldu. Bu sosyolojik bir vakıadır. Bir tek sebebe bağlamak da mümkün değil o değişikliği. Ekonomik getirisini de düşünerek rağbet göstermiyorlar. Eskiler de zaten mesela Yorgo Bacanos’un ailesi baştan aşağıya kadar müzisyen. Dayısı, yeğeni ve diğerleri… Bunlar daha 20’inci asrın başında müzikle iç içe olmuşlar. Devam ede ede 1960’lı, 1965’li, 1970’li yıllara kadar geldiler. Birdenbire kesildi. Sosyal hayatın getirdiği değişikliklerle birlikte ve ona paralel olarak ekonomik sebepler de ön planda olabilir.
Çetinoğlu:  Varlıklı aileler çocuklarına batı müziği hocalarından ders aldırıyorlar.  Onları batı müziğine yönlendiren etkenleri tahlil etmeniz mümkün mü?   
Atlığ: Biz devamlı olarak batıyı, bir bakıma kopya aldığımız için musiki okullarda da zamanında Türk müziği geri plana itilmiş. Çocuk daha ilk mektebe, orta mektebe gidince batı musikisiyle tanışıyor. Bu durum,  ailelerde telakki değişikliğine yol açabiliyor. Genellikle bu böyle oluyor. Türk musikisi konservatuarlarının açılması çok yıllar sonra, ancak 1970’li yılların otalarındadır.  Ondan öncesinde çocuğuna ders aldıracak veya konservatuara gitmesini temin edecek, ona diploma verecek bir Türk müziği konservatuarı yok. Nitekim mesela biz öğrenci bulabiliyoruz.
Çetinoğlu: Batı musikisi eğitimi alanların ekonomik açıdan daha avantajlı bir duruma sahip olabilecekleri ihtimali söz konusu mu?
Atlığ: Olabilir. Onlar mesela operada yer alabiliyor, orkestralarda yer alabiliyor, okullarda öğretmenlik yapmaları daha kolaylıkla mümkün. Ayrıca sualin kendi içinde cevabı var. Piyano öğretmeni oluyor. Gitar öğretmeni oluyor. Yurt dışına açılabiliyor. Türk musikisiyle yurt dışına açılmak herkesin kullanabileceği bir şans değil gibi gözüküyor.  
Çetinoğlu: Cinuçen Tanrıkorur gibi…
Atlığ: Tabi. Amerika’da bazı üniversiteler, etnomüzikolojiyle ilgilenen üniversiteler bazı isimleri davet etiler. Almanya’da bazı üniversitelerde Türk müziğiyle ilgili dersler veriliyor veya en azından Türk müziğini etüt etmek istiyorlar. İyi bir imkân ama kısır olmakla birlikte iyi sayılabilir.
Çetinoğlu:  Millet olarak köklü bir müzik geleneğine sâhip olmamıza rağmen müziğimizi ve tarihî gelişimini bilenlerin sayısı giderek azalıyor. Aynı endişeyi taşıyor musunuz?
Atlığ: Yılmaz Öztuna’nın çocukluğundan beri O’nun da musiki içinde büyümesi, musiki zevkiyle haşır neşir olması, tarihçiliğinin yanında O’nu bu konuya da itmiş olabilir. Yoksa hem tarihçiliği yapınız, hem müzikle derinden ilgileniniz, ikisi de bir insanın gücünü aşan konular. Ama ne mutlu ki Yılmaz’ın müzisyen oluşu O’nu bu sahaya itmiş ki elimizde 2 ciltlik çok önemli bir eseri var. Yakından tanıdığım kadarıyla, oradaki bazı maddelerdeki bilgileri bir insan nasıl toplayabilmiş? Nasıl onları bir araya getirmiş? Ben doğrusu hayretler içersinde kalıyorum. Çünkü elimizdeki kaynaklar bu konuda çok az. Yazma eser yok. Öyle bestekârlar var ki hayatları hakkında bilgi yok. Yani doğum tarihi bile belli değil. Zamanla bazı arşivlere müracaat edilse, bu konuya eğilen araştırmacılar olsa acaba daha başka yeni bilgiler çıkar mı? Ama kimse eğilmiyor. Bugün Türk musikisi hakkında kim ne konuşuyorsa, kim ne yazıyorsa Yılmaz Beyin ansiklopedisine müracaat etmeden konuşması, yazması mümkün değildir. Yılmaz’la konuşuruz yani bu öyle bir saha ki günün birinde bunu tarihçisi de çıkabilir, çok iyi icracıları da çıkabilir yeter ki bu saha ilgisiz kalmasın özellikle devlet bakımından. Mutlaka birileri çıkacaktır. Yılmaz Öztuna nasıl yetişti ise, diğerleri de yetişecektir. Yapılmayacak şeyler değil. Bunları yapacak birileri mutlaka çıkacaktır. Ümitsiz olmamak lazım…
Çetinoğlu:  Türk müziğinin geleceği ile ilgili olarak, temennilerden arındırılmış tahminlerinizi alabilir miyim?
Atlığ: Birinci planda konservatuarların çok iyi işlemesi gerekir. Devletin sağlam bir kültür politikasına kavuşabilmesi gerekir. Bugün bile devletin çok sağlam bir kültür politikası olduğu inancında değilim. Yani günün birinde bu temennim, bu tahminim yerine gelmesi halinde çok şey değişebilir.
Yapılmayacak bir şey değil. Yeter ki birilerinin o kültür politikasında hem Türkçe yönünden hem musiki yönünden gerekli düzenlemeyi, gerekli istikameti gösterebilsin. O zaman herhalde belki daha iyi bir hale gelebiliriz. Müzik insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında olan bir sanattır. Kültürümüzün de çok önemli bir unsuru. Bu husus idrak edilecektir diyebiliyoruz.
Çetinoğlu:  Bir müzisyen, servete ulaşmasa bile, sanatına-şahsiyetine uygun bir hayat tarzı için gerekli maddî imkânlara nasıl kavuşabilir?  
Atlığ: Sanatında eğer iyi bir icracıysa bugünkü Türkiye için de iyi maddî imkânlara sahip olmak mümkündür.
Çetinoğlu: Hocam, çok teşekkür ederim.
Prof. Dr. NEVZAD ATLIĞ
Aslen Edirneli ve süvari albayı olan babasının görevde bulunduğu Denizli’ye bağlı Sarayköy’de, 14 Ekim 1925 tarihinde dünyaya geldi. İlk müzik bilgilerini aynı zamanda bestekâr olan babası Nazmi Atlığ’dan aldı ve keman öğrendi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirip röntgen teşhis ihtisası yaptı. İstanbul Ünivesitesi korosunda keman çaldı Ercümend Berker’in askere gitmesi dolayısıyla bu koronun şefliğini yaptı.
İstanbul Radyosu Türk musikisi şefi, İstanbul Konservatuarı icra heyeti şefi ve 1954-1958 yılları arasında İstanbul Radyosu Müdürlüğü görevlerinde bulundu. İstanbul Radyosu küçük korosunu yönetirken 1963’de Mesut Cemil’in vefatı üzerine klasik Koronun şefliğine getirildi. 1976 yılına kadar aralıksız bu görevi yürüttü.
1969’da Millî Eğitim Bakanlığı Türk Musikisi Komisyonu’na başkan seçildi. Bu komisyon Kültür Bakanlığı’na geçince başkanlık görevine devam etti. 1000 Temel Eser Komisyonu üyeliği yaptı. TRT yönetim kurulu üyeliği görevinde bulundu. 1976 yılında, kuruluşunda önemli hizmetler yaptığı Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun şefliğine getirildi. Çeyrek asır devam ettiği İstanbul Belediye Konservatuarında Sanat Kurulu Başkanlığı ve Türk musikisi hocalığından ayrıldı. 1981 yılında Klasik Türk Müziği dalında başarı ödülünü aldı. Türkiye Millî Kültür Vakfı’nca 1983 yılında Türk Kültürüne Hizmet Ödülü’ne lâyık görüldü. 1983 yılında Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu üyeliğine seçildi ve 1984 yılında TRT yüksek kurulu üyeliğine tayin edildi.
1985 yılında profesör, 1987 yılında da ‘Devlet Sanatkârı’ unvanını aldı. 1999’da Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görüldü. Türk Musikisi Vakfı’nın kurucuları arasında yer alarak, bir dönem yönetim kurulu başkan vekilliği görevini yaptı.
Prof. Dr. Nevzad Atlığ, evli ve iki evlat babasıdır.

 

Küreselleştirme ve Bölgesel Kalkınma Ajansları

Hep dünü konuşma ve suçlama alışkanlığımız var. Her 28 Şubat geldiğinde koro halinde 28 Şubat’ı konuşuyor, bugüne pek değinemiyoruz. 28 Şubat, Refah-Doğru Yol iktidarını alaşağı etmek, Refah Partisini parçalayarak ileride kullanılabileceklere yeni parti kurdurularak adeta bugünlerdeki sorunların temellerinin atıldığı tarihtir. Bu bakımdan, bugünkü iktidar 28 Şubat’a çok şey borçludur. Öyle bir ortam hazırlanmıştı ki, asker-sivil bürokrasiye laiklik hassasiyetiyle hareket ettirilmiş, İslami görünümlü bir kesime de mazlum rolü oynatılmıştır. Başörtülü milletvekili, Refah Partisi yönetimine rağmen TBMM’ne sokulmuştur. Böylece içeride mevcut iktidarın önünün de açılması sağlanmıştır. Dışarıda ise; özellikle Ortadoğu’da küresel gücün çıkarlarına uygun bir ortam yaratılarak BOP desteklenmiş ve Ortadoğu’nun kolaylıkla karıştırılmasına yol açılmıştır. 28 Şubat’ı tenkit edenler, günümüzdeki sivil darbeleri görmemezlikten geliyor ve tenkit dahi edemiyorlar. Her halde ileri demokrasinin sonucu bunlar…

Bölge Kalkınma Ajansları yine gündeme geliyor. Ajanslar, önü açılmış ülkelerin, milli devletlerin küresel çıkarlara göre şekillendirilme süreci olan küreselleşme, küreselleştirme anlaşılmadan fark edilemez. Ajanslar, küreselleştirmenin bir gereğidir.

Küreselleşme, “üretme ithal et, borçlan ve daha çok etki alanıma gir, tüketimi düşün” anlayışını egemen kılmaktadır. Bu anlayış “küresel düşün, milli değil; yerel davran, bütünü değil; parçayı esas al” görüşü ile takviye edilmektedir. Milli kaynaklara el koymak, merkezi devleti dışlayarak ajansların kalkınma kurullarının yabancı ülkelerle doğrudan temasları bunların amaçlarıdır. Kamu denetiminden ve kamu yararından uzak olmaları, merkezi bütçeyi dışlayıcı çalışmaları, bölgesel kalkınma hedefleri ile çelişir.

Devletten kredi alınacak, dışarıdan proje karşılığı AB fonları gelecek ve sermaye-hasıla katsayısı düşük azgelişmiş yöreler kalkındırılacak, rekabet yaratılacak! Belirli seviyede bölgesel kalkınma olmadan bölgelerarası rekabet nasıl hedeflenebilir? Yabancı sermaye kar amacını ikinci plana atarak nasıl kamu yararına düşünebilir? Üstelik dışarıya kar transferi de yapılacak, vergi kolaylıkları ve imtiyazlar tanınacak… Bu sürecin bölge ve yöre kalkınmasını sağlayacağını beklemek liberal körlüktür. Yerli emsallerinden çok daha az vergi alınınca, bu defa vasıtalı vergilerle, beyan dışı gelir vergileriyle halk ve orta sınıf ezilecek, kayıt dışı ekonomiye hiç dokunulmayacak… Bu küresel kapitalizme eklemlenme, ucuz hammadde, yarı mamul ve mamul tedarikinin sağlanmasıdır.

Gelir dağılımını bozucu etkileri olan Bölgesel Kalkınma Ajansları, ülkemizde tartışılmadan 2009 yılında kabul ettirilmiştir. Bunlar, istihdam ve gelir yaratıcı reel sektör olmayıp türev faaliyetlere dayanırlar. İngiltere, kamu harcamalarını arttırdığı gerekçesiyle kalkınma ajanslarının faaliyetlerini iptal etmiştir. Türkiye’de ise; bunun tersi yapılmakta, bir zamanlar “barış gönüllüleri“nin oynadığı siyasi rol, bu defa ekonomik boyutuyla ajanslara verilmektedir.

Türklerle Uğraşanın İşi Çok Zor

Geçtiğimiz hafta Evliya Çelebi misali ülkemizin güzel şehirlerinin bazılarında kısa bir tur atarak değişik kalabalıkların içinde olduk.

İlkinde Ankara’da Türk Dayanışma Konseyi’nin toplantısına katıldık. Konsey içerisinde birçok sendika, vakıf, dernek, enstitü yöneticisi harıl harıl Türk Milleti, Türk Devleti ve geleceğimiz için kafa yoruyor. Fikir ve gönül dostlarının bu denli heyecanlı ve dinamik oluşu benim için çok sevindirici oldu.

Toplantı geç bitip uçak saatlerini kaçırınca, İstanbul’a dönmek için Ankara Otogarı’na gittim. Aman Allah’ım! Binlerce kadın, kız, erkek, her yaştan insan asker uğurlamak için otogarı doldurmuş. Asker uğurlayanlarda ve askere giden delikanlılarda bir sevinç ve bir gurur vardı ki; gerçekten görülmesi gereken bir tabloydu. Askere gönderilen delikanlılar Türk bayrağına sarmalanmış ve yüzlerce davul zurna eşliğinde halay çekiyordu. Bir an Mehteran Bölüğü’nün binlerce davul, zurna, zil ve köslerle Viyana önlerinde olduğunu düşündüm ve küffarın “susturun şu mehteri” diye yalvarışını hayal ettim. Çünkü tablo buna çok benziyordu.

Akabinde hemen Hocalı’daki kardeşlerimiz için Taksim Meydanı’ndaydık. Medyanın soysuzları, yeterince bu vakur yürüyüşü ve büyük toplanmayı aziz milletimize yansıtmasalar bile katılan topluluğun sayısı 100 binin üzerindeydi. Taksim ve İstiklal Caddesi ile çevre sokaklar ve caddeler, iğne atsanız yere düşmeyecek şekildeydi. Dosta güven verdik ve düşmana korku saldık. Sesimiz şimdilik çıkmıyorsa da buranın sahibi “Türk Milleti”dir mesajını, çok net yerine ulaştırdık.

Ardından yine bir Ankara yaptık. Bu kez de rotamız TBMM idi. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’ndan aldığımız davetle, hem komisyona hem de mecliste karşılaştığımız siyasilere, hülasa “Türk Milleti” ve “Türk Devleti” diyoruz dedik. Onların da “oh be!” deyişi ve “neredeydiniz bugüne kadar” diye bize hissettirdiği duygu ve düşünceler, yorgunluğumuzu aldı götürdü.

Ankara’dan bu sefer yolumuz Isparta’ya yönlendi. Süleyman Demirel Üniversitesi’nden aldığımız davetle konferans vermek üzere, bu güzel şehrimize gittik. Üniversiteli gençlerin ve Ispartalıların memleket üzerine kafa yoruşlarını bir görmek lazım. Şehrin dışındaki üniversite kampüsüne gecenin sekizinde yoğun kar yağışına ve buzlanmaya rağmen ilgi gösteren salonu dolduran gençlerle ne kadar iftihar etsek azdır.

Ertesi günde Antalya’da Akdeniz Üniversitesi’ndeydik. Aynı tablo ile orada da karşılaştık.

Bazen kendi kendimize şikayet ediyoruz. Ne oluyor? Ülke elden gidiyor mu? Gelecek ne olacak? Yeni nesiller ne yapacak diye? Eğer bazılarının dediği gibi millilikten uzaklaşmış halimiz bu ise milliliğe bürünmüş halimiz ne olur? İşte bunu görmek bir Türk evladı olarak insanı ziyadesiyle mutlu ediyor.

Evet; bazı oyunlar vardır. Türk Milletine, düşmanlarınca ve onların yerli işbirlikçilerince kurulan tuzaklar aşikardır. Ancak bir de bu plağın öteki yüzü vardır. O da “Türk Milleti” gerçeğidir.

Ben yurt sathında yaptığım bu kısa turda gördüm ki; Türk Milleti ile uğraşanın işi çok zor hatta imkansız. Hele Türk Milletine kefen biçmeye kalkanlar varya, onların akıbetlerini söylemeye dilim varmıyor. Onun için gelin “Türk Milleti” ile uğraşmaktan vazgeçin. Yurtta ve dünyada; insanca ve kardeşçe yaşamı tercih edin. Ben gittim, gezdim, gördüm ve paylaştım. Gerisi size kalmış.

 

 

Cennet ve Cennetliklerin Özellikleri – 2

Cenâb-ı Hakk, büyük lütuf ve ihsanı olan cennete girmek için belli bir emek ve çaba gerektiğini bildirmektedir: “Yoksa siz; Allah içinizden cihad edenleri (sınayıp) belli etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”(Âl-i İmrân, 3/142)

Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın mü’minlere cennet vaad ettiği bildirilmiştir:“Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel köşkler va’detti…”(Tevbe, 9/72) Allah’ın kendilerine cennetini vaad ettiği mü’minlerin belli başlı özellikleri de ayet-i kerimelerde şöyle belirtilmiştir:

Onlar, iman edip, salih amellerde bulunanlardır:

“İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Halbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.”(Bakara, 2/25)

Cennet ehli takva sahibidirler:

“Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.”(Tûr, 52/17-18)

Onlar Allah’a ve Resûlüne itaat edenlerdir:

“İşte bu (hükümler) Allah’ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (Nisâ, 4/13)

Cennetlik kulların diğer özellikleri de şu ayet-i kerimelerde açıklanmıştır:“Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.Onlar ki, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”(Mü’minûn, 23/1-11)

“Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riayet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. Bu sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla beraber oraya girerler. Melekler de her bir kapıdan yanlarına girerler (ve şöyle derler): Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!”(Ra’d, 13/20-24)

Cennette mü’minlere verilecek nimetlerin en büyüğü hiç şüphe yok ki, Allah’ın hoşnutluğu ve O’nun görülmesidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:“…Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu, büyük kurtuluştur.”(Tevbe, 9/72), “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır. (O’nu göreceklerdir.)”(Kıyâme, 75/22-23) Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur:“Muhakkak ki siz, ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de göreceksiniz ve o sırada izdihamdan dolayı birbirinize zarar da vermeyeceksiniz.”(Tirmizî, Cennet, 15)

Yüce Mevlâmız, kendisinden hakkıyla sakınıp, ibadet eden kullarını cennetine davet ediyor: “(Allah şöyle der:) “Ey huzur içinde olan nefis!Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!(İyi) kullarımın arasına gir.Cennetime gir.”(Fecr, 89/27-30)“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”(Al-i İmran, 3/133)

Öyleyse; imtihan için gönderildiğimiz şu geçici dünya hayatını çok iyi değerlendirelim, Yüce Rabbimizin bizlere vadettiği cennete koşanlardan ve ona kavuşanlardan olalım.

Şikayetçiyim!

Hey koca tarih!
Gülmeyen bahtım, koruyamadığım tahtım, tutmayan ahtım adına özür bekliyorum.
Dağlarda kıl çadırlarda sürdüğümü saraylarda sürdürmeye uğraşıp, öksüz Türklüğümü cihana değiştirmeye çalıştığın için şikayetçiyim!!!

Yeni anayasa düzenlemelerine zemin arama uğruna kırk yamalı bohçalardan kim bilir küflenmiş daha neler çıkartılacak. Tarihin derin yazgısı seyre dalındığında kim kimden şikâyet edip, kim kime hesap soracak. Bir devlete adını veren milletin yalnızca ve yalnızca savaş alanlarında akla geldiğinin faturası kime kesilecek. Sen savaş! Ganimet bizleredür! Yemek içmek zevk-ü sefa senin ne haddine bre gafil! Dercesine elin tersiyle itilmek iktidar olanların muktedirliğindendir. Varsa bir sorun birkaç fil daha ekleyerek ancak çözüme ulaştırılır. Ey kadı zadeler bizde şikâyetçiyiz!

Psikolojim, sosyolojim, biraz da felsefem bozuldu, bu yüzden tarihten coğrafyadan şikâyetçiyim!

Beni alıp Altaylardan, Anadolu’da Kırk Haramilerin ortasına saldığın için şikâyetçiyim!
Kırk çerimi tamamlayıp azatlığıma kavuşacakken aniden bastıran yağmurdan şikâyetçiyim!
Katun kişinin otağında bağdaş kurmuş otururken hışımla kalkıp Roma’da esip gürleyen, atam Attila’dan değiştirdiği çağlar adına şikâyetçiyim!
Selçuklulardan, Türkmenlerin üstüne saldığı İğdişlere hakkını teslim etmediği için şikâyetçiyim!

Dünya ya hâkim olma hırsıyla aksaklığına bakmayan Timur’dan, görmeyen gözüne aldırmayan Yıldırım’dan şikâyetçiyim!
Ben zırhının şeceresini yazan Yavuz’dan Şah İsmail’den,
Bir gece ansızın şehzadeleri boğmak için kalkan cellâtların uykusuz kalışından şikâyetçiyim!

Sakarya kıyılarında evcilik oynayacakken Yunanlılarla, toz bulutu olup esen, hortumladıklarını Ege’de denize döken rüzgârdan şikâyetçiyim!

Dersim dört dağda ne arar? Bitlis’te neden beş minare var? Kütahya’nın pınarları neden akar? Antep gazi, Urfa şanlı, Maraş kahraman! Niye bu sandan yoksun Adıyaman? Şikâyetçiyim!
Giresun’un ardında büyük bir ordu, Kelkit vadisinde Gümüşhane, işgal görmediği halde en çok şehit veren illerin hakkı nerede? Şikayetçiyim!!!

Iğdır neden orucun Gökçeada’dan önce açar, ben yaklaştıkça Kıbrıs nereye kaçar? Kediyle kuyruğunu dalaştırmaksa maksat, daha ne malzemeler çıkar.

Hey koca tarih!
Gülmeyen bahtım, koruyamadığım tahtım, tutmayan ahtım adına özür bekliyorum.
Dağlarda kıl çadırlarda sürdüğümü saraylarda sürdürmeye uğraşıp, öksüz Türklüğümü cihana değiştirmeye çalıştığın için şikayetçiyim!!!

İstiklal ve İstikbalimizin Yazarı Mehmet Akif Ersoy

İstiklal ve İstikbalimizin Yazarı Mehmet Akif Ersoy
(İstanbul Fatih Sarıgüzel 1873- 1936 İstanbul Beyoğlu Mısır Apartımanı)
İstiklal Marşı yazarı Mehmet Akif Ersoy her şeyden önce bir Osmanlı Cihan Devleti vatandaşı ve bu medeniyetin bir ferdiydi. Bir cihan devletinin hem ihtişamını görmüş, hem çözülmesini yaşamış, entelektüel çıtası yüksek bir aydındı.
Babası Temiz Tahir Efendi’nin de talebesiydi. Çocukları Cemile, Feride, Suat, Emin ve Tahir’in de öğretmeniydi aynı zamanda. Kendisi gibi aile de hem batı ve hem de bir doğu dilini biliyordu. Vakti şekillendiren ve ebedi şimdinin bir insanıydı Mehmet Akif. Gözlem gücü yüksekti. Suudi Arabistan çöllerinden, Almanya’ya kadar geniş bir coğrafyada gezen ve gören bir insandı.
Milli Mücadeleye Katılan Şair
Asya’nın tecrübeli aklıyla, Avrupa’nın taze fikirlerinin farkındaydı. Kendi kendisi oldu, hiç bir zaman kimlik ödünç almadı. İmanı ve inancıyla ters düşmedi. Memleketseverliği samimi, ilkeli, pazarlıksız ve bütüncüldü. Bu vatana ve insana ait her güzellik, zenginlik ve değer Akif’in eserlerinde mevcuttu. İşini en iyi yapan ve dürüst bir insandı.
Arnavut bir ailenin çocuğu olmasına rağmen Türkçülerden fazla Türklüğünü seven bir milliyetçiydi.
Ata dedelerinin toprakları olan Balkanlar’daki, parçalanmaları, göçleri, ihanetleri ve katliamları yüreği kanayarak yaşamıştı. İstanbul’un batılı devletler tarafından işgal edildiğini görmüş. Dört bir yandan kuşatılmış son vatan parçası Anadolu’nun İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyanlar tarafından işgal edilmesi üzerine başlayan İstiklal Savaşı’mıza katılmıştı.
Sebilürreşad Cephede Dağıtılıyor
O günlerde başyazar olan Mehmet Akif Ersoy, Sebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip Fergan’a “Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad’ın klişesini al, arkamdan gel. Meşihattakilerle temas et harakat-ı milliye aleyhinde  bir halt etmesinler. Sebilürreşad’ı Anadolu’da çıkarırız” diyordu. Öyle de oldu.
Kışın kendisini iyice belli ettiği karlı bir günde İnebolu üzerinden Kastamonu ve Ankara’ya gitti. Savaş bütün cephelerde devam ediyordu. Sebilürreşad da Kastamonu’da yayınlanmaya başladı. Dergi her taraftan talep ediliyordu, El Cezire Cephesi Kumandanı Nihat Paşa gibi bir çok cephede Sebilürreşad yeniden tab ve teksir edilerek dağıtılıyordu.
Mehmet Akif Ersoy Sebilürreşad’daki yazıları gibi camilerdeki vaazlarında, ev ve  kahvelerdeki sohbetlerinde de halkı milli mücadeleye çağırıyor, onları yüreklendiriyordu. Zaten Mehmet Akif hiç bir zaman ümitsiz olmadı, hep ümitvar idi. Konya’daki bir isyanı bastırdı konuşmasıyla. Milletin O’na güveni tamdı.
Tacettin Dergahı’nda Yazılan Marş
En dikkat çeken vaazlarını ise Balıkesir Zağnos Paşa ve Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdi. O günler kutsi ve mübarek günlerdi. Herkes bir şeylerden fedekarlık yapıyordu. Şahsi emel ve ihtiraslar bir yana bırakılmış, Türk’ün istiklal ve istikbali için bütün  yürekler biraraya toplanmış, hep birlikte atıyordu. Şahsi husumetler ayaklar altına alınmış, meydanda sadece kardeşlik, dostluk, samimiyet bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Anadolu batılı işgal kuvvetlerine karşı tek yumruk olmuştu.
Milli Mücadele büyük bir heyecanla kazanıldı. Mehmet Akif Ersoy Büyük Millet Meclisi’nin kurucu milletvekili olarak Burdur’dan parlamentoya girdi. Maarif Bakanlığı teklifini aşırı mütevaziliğinden dolayı kabul etmedi, İrşad Komisyonu başkanlığına getirildi. Halkın çok eğitimini önemsiyordu.
Büyük Millet Meclisi’nde İstiklal Marşı yazılması için açılan yarışmaya para ödülü konulduğundan iştirak etmedi. Elemeye kalan 6 eser de milli mücadeleyi gerektiği gibi yansıtamadığından yeniden arayışlar başladı. Maarif Vekili(Bakanı) Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ısrarı ve ödülü almamak kaydıyla emrine tahsis edilen Ankara Samanpazarı’ndaki bağevi Tacettin Dergahı’na çekilerek marşı yazdı. Parlamento genel kurulunda Akif’in yazdığı İstiklal Marşı defalarca okunarak ayakta şiddetli alkışlarla karşılandı.
Milletin İstiklal ve Hürriyetine Dokunulamaz
Sözkonusu günde oturumu yöneten Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa şöyle diyor “Bu marş bizim inkılabımızı anlatır. İnkılabımızın ruhunu anlatır.  İstiklal Marşı’nda İstiklal davamızı anlatması bakımından büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur;
“Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal”
Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur. İstiklal Marşı’nın bu parçası asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yar ve ağyar anlamalıdır ki Türk’ün her şeyi  hatta en mahrem hisleri bile  tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla. Bu parçayı her zaman tekrar ettirmek bunun için lazımdır. Bu demektir ki efendiler; Türk’ün hürriyetine dokunulamaz.”
Türk ve İslam Düşüncesinin Temeli
İstiklal Marşı’mızdaki tema milli bağımsızlığımızdır. İnsanımızın ve ülkemizin temel düşünce ve kavramı bu marşta yatmaktadır. Mesela bayrak, mesela hakk’ı savunmak, iman ve vatan duyarlılığı, istikbale ümit ile bakmak, tarih şuuru ve fedakarlık. İşte bunun içindir ki en zor şartlar altında yılgın ve ümidini kaybetmeyen milletimizin neler yaptığını, neler yapabileceğini anlatıyor İstiklal Marşı. Kor ateşin her zaman yakacağının göstermek vardır İstiklal Marşı’nda şafak şafak. Batılı Efendilere ve hempalarına insan ve medeniyet fotoğraflarını hatırlatmak vardır.
İstiklal Marşı’nda mey’us olmaya karşı meydan okumak vardır, emperyalist Avrupalı ülkelere hürriyet ve “sömürüye hayır “dersi vermek vardır.
İstiklal Marşı bir tefekkürdür. Hikmettir. Heyecandır. Ruhtur. Destandır. Milli Kimliğimizdir. Bir dik duruştur. Özgürlüğün simgesidir.
Milli Mutabakat Metni
İstiklal Marşı bir milletin uzlaşma kitabesi ve örneğidir. Özgürlük simgesidir. Bir kararlılıktır.
Mehmet Akif Ersoy’a gelince, örnek bir şahsiyet, iman ve ahlak sahibi bir kişi. Mert ve sarsılmaz bir karakter. Milletin ta kendisi bir insan. Halkın derdini kendine dert edinmiş bir sanatçı. Milletin duygu ve düşüncesiyle kuşatılmış bir yiğit insan. İstikbali bütün refahıyla arzu eden bir mütefekkir. Dizeleri yüreği gibi vurucu bir sporcu, yol gösterici, düşünce adamı ve fikir önderidir Mehmet Akif Ersoy.
İstiklal Marşı’nı “Kahraman Ordumuza” ithaf eden ve Sahafat’a almayan Mehmet Akif Ersoy iyi bir aile babası, hisli bir eş, iddialı bir güreşçidir. Örnek bir akademisyendir, öğretmendir. Cömert ve mükrimdir. Azimli, vefalı, mütevazi, mahcup ama vakur, cesur, mukavim, yalnız, daima okur ve okutur, taassuba, cehalete, kolaycılığa, tembelliğe, hantallığa, tutuculuğa, hurafeciliğe sapına kadar düşman, müstağni, sözde ve özde gerçek müslüman, kahraman Türk milliyetçisi, yiğit bir memleketsever, müslümanlara islamı ve dünyayı yeniden okumaya çalışan; çıtası yüksek, entelektüel ahlak sahibi bir sanatçıdır Mehmet Akif Ersoy.
“Toprakta gezen gölgeme, toprak çekilince,
  Günler şu heyülayı da er geç silecektir,
  Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
  Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?”
dese de doğumunun 139., vefatının 76. İstiklal Marşı’mızın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabulünün 91. Yıldönümünde minnet ve şükran anılıyor. Eserleri bütün dünya dillerine tercüme ediliyor. Mısırlı akademisyen Doçent. Dr. Hazem Sait Muhammed Montazir’in dediği gibi “Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı sadece Türkiye’nin değil, başta islam coğrafyası ve hatta bütün dünyanın şairi ve şiiridir. İstiklal Marşı benim de İstiklal Marşı’mdır.”
En Zor Ayrılık Vatan Hasreti
Mehmet Akif Ersoy ikinci dönem milletvekili olarak atanmadı. Üniversitedeki işine son verildi. İşsiz, parasız ve sürekli tarassut aldındaydı. Kadim dostu Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın daveti imdada yetişti ve Kahire Üniversitesi’ne Türkçe dersleri vermek üzere Mısır’a gitti. Yaklaşık 11 yıl kadar kaldı. Büyük bir vatan özlemi çekti.
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,
 Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
 Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
 Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”
Mehmet Akif Ersoy ülkesine dönmek ve İstanbul’da ölmek istiyordu. Yakalandığı hastalık Akif’i mutazarrır etmiş, yataklara düşürmüştü. Lübnan’daki tedaviler hastalığı iyileştirmeye kafi gelmemişti. Vapurla İskenderiye’den Akdeniz ve Ege’ye yola çıktı ve Karaköy limanı’ndan İstanbul’a 16 Haziran 1936 günü ayak bastı. Dostu Abbas Halim Paşa’nın apartımanına yerleşti. Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerindeki Mısır Apartımanı’nda tedaviye başlandı.
“O Şiir Bir Daha Yazılamaz, Kimse de Yazamaz”
Loş ve sakin bir odada son günlerini yaşadığının farkındaydı. En büyük arzusu da sağlığı elverse İstanbul’u yeniden gezmek, dolaşabilmek, dostlarını ziyaret edebilmekti. Sevdiği arkadaşları ve bazı gazeteciler de ziyarete geliyordu Mehmet Akif Ersoy’u. Milli Mücadele ve İstiklal Marşı’na konu gelince parlıyor o hasta adam ve diyor ki;
-İstiklal marşı.. o günler ne samimi ve heyecanlı günlerdi. O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse de yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.
“Allah Bu Millete Bir Daha İstiklal Marşı Yazdırmasın!”
Mehmet Akif Ersoy’u hasta yatağında Ankara hükümetine yakın önemli yazarları olan Hakkı Tarık Us ve Ruşen Eşref Ünaydın ziyaret ediyorlar. Asım Şakir’in anlattığına göre (18 Şubat 1988 Tercüman) sohbetin bir yerinde Hakkı Tarık Us Mehmet Akif’e diyor ki;
-Üstad, Gazi’yle birlikteydim. Sizden sevgi ve sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi ve hatta dikkat buyurun sözlerime  “kendilerine hissi bir adavetim yoktur. Eğer olsaydı Türkiye’ye dönmesine müsaade etmezdim. İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım.”dedi.
Mehmet Akif’in, Hakkı Tarık’a cevabının bir bölümü genelde hatırlanmasına rağmen, detayları maalesef bilinmemektir. Akif şöyle diyor Hakkı Tarık Us’a;
-Demek öyle.. Hakkı Bey hatırlar mısınız? Biz Gazi’yle  harb sahalarında ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük.. Meclis’te kendilerini sonuna kadar destekledik. Bu böyle iken Gazi Hazretleri’nin adavet kelimesini telaffuz  etmesine hayret ettim.. Beni memlekete sokmayabilirdi. Lütfettiler. Kendilerine minnettarım. İstiklal Marşı’na gelince onu kimse kaldıramaz. Nasıl kaldırılırdı ki Meclis’te ilk okunduğu gün Tunalı Hilmi hariç herkes ayakta dinledi. Kendileri de dahil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Kimse de bir daha İstiklal Marşı’nı yazamaz. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.
Böylesi bir anektodun ardından Safahat’a dönersek Akif diyor ki;
“Diye dursun atalar!
-Kal’a içten alınır,
Yok ki işiten.. milleti merhume sağır.
Bir değil mahvedilen, devlet-i islamiyye,
Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye,
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, O’nu top sindiremez!.” Süleymaniye Kürsüsü’nden
Kimdir Bu Şair?
Mehmet Akif Mısır’a gideceği günlere yakın Diyanet riyaseti (1925) Kuran’ın tercüme görevini verdi. Ancak Kahire’de tercümeyi tamamlamasına rağmen aldığı 1000 liralık avansı iade edip, çalışmayı yakın dostu Müderris Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etti. Akif, vefatından sonra da tercümenin yakılmasını istemiş. Netice de Akif’in istediği gibi olmuş.
Mehmet Akif Ersoy inanmış bir adamdı, inancı her şeyin önündeydi, Kur’an’a adanmıştı, İslama adamıştı kendisini. Milleti, Akif için her şeydi. Vatan ve toplum sevgisi için vardı. Türk’ün ve cemiyetin vicdanı bir şairdi. Toplum da Safahat’ın sesini duyduğu için Mehmet Akif Ersoy aramızdan hiç ayrılmadı. Saf, şeffaf ve billur gibidir nazım ve nesirleri. Türk’ün ve islamın ruhuna nüfuz etmiş bir sanatçı Mehmet Akif Ersoy. Terennüm ettiği hep milletimiz ve toplumumuz olmuştur.
Hamasetimiz, şehametimiz ve feragatımizdir Akif.
Yüksek fazilet ve seciye sahibiydi. Erkek bir sesti. İnsanı kamildi. İdealizminin şahikasındaydı. Ancak sessiz bir karakter yansıttı hep, mütevaziydi çünkü. Hayatı sanatından da önemli, inandığını ve hak bildiğini söyledi ömrü boyunca. Gösterişsiz ama azimli. Metanetli. Fakat hep ümitvar. Hür fikirli ve müsamahakar oldu ömrü boyunca. Statükoyu hiç önemsemedi. Formalitelere hiç aldırmadı.
Ruhumuzun gıdası ahlakı gaye bildi. Topluma saldırının ve zaafın ahlak yönünü iyi yakalamıştı. Dolayısıyla toplumun kurtuluşunu ahlakta gördü. Aile yapısını bozacak herşeyi eleştirdi. Bilimi ve tekniği hep önde tuttu, salık verdi.
Noksanlarımızı, zaaflarımızı, ilim, irfan, medeniyet ve ümran sahasındaki gerilememizi, etik açıdan çözülmemizi şiddet ve hiddetle hatırlattı, korkmadı.
Tekke, medrese, Tanzimat, Servet-i Fünün, ev ve sokak Türkçelerini çok iyi biliyordu.  Mizah, nükte, ironi, istihza, fıkra, homour, kurgu, mizansen ve latifede ustaydı. Cahil dindara hep karşı çıktı. Dinsiz ahlaka da inanmıyordu.
Türkçeyi Yüceleştiren Sanatçı
İlerleme, gelişme, terakki, medeniyet ve bilim kavramlarını hep ayrıcalıklı tuttu. İlhamını dilinden, dininden ve milletinden aldı. Hiç müteassıp olmadı. Gericiliğe,  geri kalmışlığa, üretimsizliğe, taassuba, hurafelere meydan okudu. Temiz, lekesiz ve sağlam, geri kalmışlığı yanlış din anlayışına bağlayan bir sanatçıydı Mehmet Akif Ersoy. Batıyı arazi, doğuyu esastan eleştirdi.
Türkçeyi yüceleştirdi.  Düşünen ve düşündüren bu öğretmen etkin, kısa ve yoğun anlam yüklü kelimeler kullandı hep. Atasözlerini, halk deyimlerini, sokaktaki insanın sözlerini, kıssaları, menkibeleri tercih etti ve milletiyle örtüştü. İslam coğrafyasının istiklal mücadelesi veren, hiç sömürge olmayan ülkemizin şairi Mehmet Akif Ersoy. Devleti ve milleti irşat görevi yaptı.
Bir Sosyal Bilimci ve Bir Kültür Tarihçisi Şair
Zihinsel çözümsüzlük üzerinde çok durdu. Erdemi ve bilimi önerdi. Akif’e göre müslüman çalışmalı, üretmeli, paylaşmalı ve araştırmalı. Bunlar için “Firavunla Yüzyüze” gelebildi. Müzikten etkilendi. Gözlem gücü yüksekti. Bir sosyal bilimci ve bir kültür tarihçisi gibiydi. Çağa talipti ve onu hep yakalamaya çalıştı.
Dostluğu çetin cevizdi.
Mehmet Akif Ersoy adına milletvekilliği yaptığı Burdur’da bir üniversite kuruldu. Türkiye genelinde 250’ye yakın ilk, orta ve lise muadili okul var. Yurtdışındaki bazı üniversitelerde adına anfiler ve kürsüler açıldı. Uluslararası ve ulusal sempozyum, panel ve çalıştaylarda kişiliği ve eserleri bilimsel olarak tartışıldı, değerlendirildi ve tebliğleri itibarlı neşriyatı olarak değişik dillerde yayınlandı. Mehmet Akif Ersoy hakkında bugüne kadar yazılmış 500’e yakın yerli ve yabancı eser bulunmaktadır. Türkiye’de çok sayıda semt, mahalle , bulvar ismi Mehmet Akif Ersoy olarak aydınlandı.
İstiklal Marşı ve Safahat Yazarı Mehmet Akif Ersoy’u rahmet ve şükranla anarız.

“Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun”muş

Yıl 2011. Günlerden 8 Mart.

Dünden beri her önüme gelen kadınlar günümü kutluyor yaaa…

Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsunmuş.

Hangi kadınların gününden bahsediyorsunuz siz kuzum. Hangi kadınların gününden.

Özellikle kadınlar günümü kutlayan erkekleredir sözüm.

Efendim neymiş “Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun”muş.

Yahu siz erkekler değil misiniz kadınlara şiddet uygulayan.

Yine siz değil misiniz kadını köle gibi kullanan.

Siz değil misiniz kadın kuyruk sallamasa erkek peşinden gitmez diyen.

Siz değil misiniz üç kuruş para kazanacağım diye kızını sevdiği adama vermeyip, yaşlı ama zengin ağaya satan.

Siz değil misiniz kızım evlendin baba evinden çıktın artık, ancak kefeninle bu eve bir daha geri dönebilirsin diyen.

Siz değil misiniz kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin diyen.

Siz değil misiniz dul kadına hayat kadını muamelesi yapan.

Siz değil misiniz evlenince ben sana bakarım, senin çalışmanı istemiyorum hayatım, aslında gel karın tokluğuna benim kulum, kölem ol diyen.

Siz değil misiniz ya benim ya kara toprağın olacaksın diyen.

Siz değil misiniz, saçı uzun aklı kısa diyen.

Siz değil misiniz başınız yere gelmesin diye kızını tecavüzcüsü ile evlendiren.

Siz değil misiniz mayolu bikinili kadın fotoğraflarının teşhirini yapıp derginizin, gazetenizin satış rekorları kıracağını iddia eden.

Siz değil misiniz okumak senin neyine fotoroman okuyup aşık mı olacaksın kızım diyen.

Siz değil misiniz iş hayatında sadece kendisinin yorulduğunu zannedip, eve gelip iki seksen uzanan, suyunu bile sizinle aynı şartlarda çalışan eşinizden isteyen.

Siz değil misiniz eşini defalarca aldatıp aldatıp gelen af dileyen.

Yine iz değil misiniz eşim şımarır diye, “eline sağlık hanım, yemek ne kadar güzel olmuş” demekten gocunan.

Siz değil misiniz daha suçunun ne olduğunu bile bilmeyen kızlarınızı erkek kardeşlerine öldürten. Sonra da adını intihar koyan.

Siz değil misiniz sokak ortasında kadını saçından sürükleyerek öldüresiye döven.

Siz değil misiniz kadını bu halde dayak yerken görüp görmemezlikten gelip geçip giden.

Ya yeter ya yeter. Siz kimin kadınlar gününü kutluyorsunuz yaaaa…

Hangi kadınların günü bu ya. Hangi kadınların günü.

Kuşunuz, köpeğiniz, otomobiliniz ya da silahınız kadar değer vermediğiniz annenizin, eşinizin, kızınızın ya da gelininizin kadınlar gününü mü kutluyorsunuz.

Bu kadarına da pes doğrusu pes.

Ben bu yazdıklarınızın hiçbirini yapmadım, söylemedim, içimden dahi geçirmedim diyen erkek varsa ki olduğunu zannetmiyorum, onları da erkek egemenliği altında yaşadığımız dünyada tüm bu olanlara engel olmak gibi bir çabaları olmadığı için kınıyor, yazıma dahil ediyorum.

Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az sevgili okur.

Güm be de güm güm. Güm be de güm güm. Güm be de güm güm güm güm güüüüümmmm.

Bugün ise 8 Mart 2012 Perşembe gününün ilk saatlerinden sesleniyorum size. Aradan koskoca bir sene geçti ama, yukarıda kaleme almaya çalıştığım, ülkemdeki kadının yaşadığı dramlar zerre kadar değişmedi.

Sağ Yanım Acıyor Anne

En çok karanlıktan korktuğum küçüklüğümle tutunduğum Besmele, ninemin yatmadan önce okuttuğu “Yattım Allah kaldır beni/Nur içine daldır beni/Can bedenden ayrılırken/İmanımla gönder beni.”duası ve bağdaş kurup tek bir sahana on kişinin kaşık çalıp sonrasında, verdiği nimetler için Yaradana şükür ile mayalanan ruhumuz satılık ve kiralık değildir bizim.  

Üşüyen taraflarımızın vahiyle ısıtılmasıdır yokluğun ve yoksulluğun değişmez yazgısı. Yetimlerin yetimiyle merhamet düşen toprağın her metrekaresine şehitlik, Tanrı Dağları’ndan Anadolu’ya kadar gönyelenmiş her meridyene yiğitlik süslemiş taraflarımın korkacak ve korkutulacak damarlarını binlerce yıldır biçip doğrayarak geldim ben. Yüreğimle geldim, İmanımla geldim. Sevişe sevişe, dövüşe dövüşe, öle öle ve öldüre öldüre geldim.

On binlerin yücelttiği tüm putların paramparça olduğu İbrahim’in elindeki baltanın değil; inanmışlığın sırrıdır bu. Denizleri ikiye bölen âsâdaki kudret değil; denizin karşı tarafından el sallayan korkuların üzerine yürümenin ve Allah’tan başkasına boyun bükmemenin adanmışlığıdır. Ve Arş-ı Âlâ’nın taht-ı ilahisinde Habib-i Kibriya’nın ümmetine merhamet bahşeden duası, cennetin kapısına Yaradan’ın mühürlediği Kelime-i Tevhid’in intifadasıdır.

Ki ben tüm putların, şirklerin ve müşriklerin üzerine; zalimlerin, hainlerin ve ölümlerin cümlesine, tüm korkularımın dehşetine Kelime-i Tevhid çekerdim de Hz. Peygamber Malazgirt’te ellerimden tutar, Çanakkale’de sırtımı sıvazlardı.

Sağ yanım acıyor anne!

Ancak Allah’a kulluk eden ve ancak O’ndan yardım isteyen imanım; sayıya, topa, tüfeğe ve makineye meydan okuyan yüreğim ve Allah için var olan, yine O’na dönecek olan bedenim acıyor.

Ebu Zer’den geriye komşusu açken tok yatanlar; Hz. Osman’dan geriye “En çok sevdiklerinizden infak etmedikçe gerçek mümin olamazsınız.” Vahyinden habersiz nice müsrif, cimri ve Karun iştahlı, yatlı, katlı, milyon dolarlılar kaldı. Mazluma sövülen, yetime vurulan, hainlere ve zalimlere el pençe divan durulan bir düzen kaldı.

Sağ yanım acıyor anne!

“İslam garip gelmiştir ve garip gidecektir. Ne mutlu o gariplere!” müjdesiyle avunan yüreğim, ölümü hatırlayan ve hatırlatan belleğim ve korkuları imanla dürüp bohçalayan; canlarını ve mallarını Allah’a satarak en güzel ticareti kesbeden zenginliğim acıyor.

Sağ yanım acıyor anne!

Nefesim daralıyor, adımlarım kısalıyor ve artık karanlıktan korkuyorum.

 

Federasyon vs.

“5. Dünya Su Forumu için İstanbul’a gelen Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, ,,,Nur Batur’a şu açıklamalarda bulundu: ‘Cumhurbaşkanı Turgut Özal, benden ve Barzani’den Musul’u istedi. Biz de ona, ‘Kürtlerin özerkliğini kabul etmeye hazırsanız düşünmeye hazırız’ dedik. Özal Türk – Kürt federasyonu fikrini açıkça da ortaya atmıştı aslında. Özal, Türkiye için de federasyona inanıyordu. Ama Almanya gibi bir federasyon düşünüyordu. Etnik kimliğine dayanan bir federasyon değil. Özal’ın ölümü hem Türk halkı hem de bütün dünyadaki Kürtler için büyük kayıp oldu.”  (Yeniçağ, 18 Mart 2009, s.9)

Bu haber bana senelerce önce okuduğum bir gazete haberini hatırlattı: Hatırladığım kadarıyla, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldükten sonra, gazetenin birinde, alıntı bir haber okumuştum. Londra’da Arapça olarak yayımlanan bir gazeteden  -El Hayat olabilir- iktibas edilen haberde: Abdullah Öcalan ve Talabani veya Barzani’nin şu demeçleri yer alıyordu. “Biz Turgut Özal’ın öldüğü gecenin sabahında, Özal’dan bir mesaj bekliyorduk. Öldü haberiyle şok olduk.”

Celal Talabani’nin günümüzdeki açıklaması; yıllar önceki gazete haberini doğruluyor ve doğrusu bizleri de, o nispette acı acı düşündürüyor.

X

“Tarlanızda kullandığınız suyun başına bir sayaç yerleştirmişler, metreküp başına para ödüyorsunuz. Kime mi? ‘Küresel sermaye’ dedikleri, aslında hiç de küresel olmayan iki buçuk milletin yönettiği dev şirketlere!

“İşte Türkiye’nin suları için plânlanan budur!

“Güney Amerika ülkelerinde bunu yaptılar! Şimdi sıra Türkiye’de!

“Türkiye’nin su kaynaklarını özelleştirmek istiyorlar…

“Hizmet-İş Başkanı Mahmut Arslan: ‘Dünya Bankası 1990’dan beri verdiği su yatırım kredilerinin yüzde 70’ini özelleştirme şartına bağlıyor.’

“Arslan’a göre Marmara Bölgesindeki yer altı sularının, neredeyse tamamına yakını çok uluslu şirketler tarafından ele geçirildi. Bazı belediyeler, suyu 30 – 40 yıllığına özel sektöre devrediyor.

 “Bilindiği gibi Avrupa Birliği Son Katılım Müzakereleri Çerçeve Belgesi’nde, Fırat ve Dicle suları havzasının, aralarında İsrail’in de bulunduğu uluslar arası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesi isteniyordu!

 “Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, GAP’ta, sulama projelerinin senelerdir İsrail, ABD ve AB ülkeleri tarafından engellendiğini açıklamıştı.

 “Gökalp ‘Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ‘Suların idaresi’ ne demek? Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez’ demişti.

 “Zaten ABD’nin yayınladığı, Büyük Kürdistan haritaları, su havzamızı da içine alıyor.” (Arslan Bulut, Yeniçağ, 17 Mart 2009  s.11)

 İsmail Habib Sevük’ün ta 1930’larda yazdığı ‘Edebî Yeniliğimiz’ adlı eserinde geçtiğini tahmin ettiğim şu tespitini hatırlamanın tam zamanıdır. Aşağı yukarı şöyle idi: “Bir ülkeyi fethetmenin / ele geçirmenin en iyi, en kolay ve en ucuz yolu; öncelikle o ülke insanlarının kafalarının içini fethetmekten geçer. Çünkü kafalarının içi ele geçirilmiş insanların topraklarını elde etmek işten bile değildir.”

3106

Demek ki, günümüzde bir ülkeyi fetih; artık o ülke topraklarına girmekten ziyade, o ülke insanlarını; kendimiz gibi düşündürtmekten geçiyor. Yani o ülke insanlarının aydınları, düşünür ve idarecileri bizim gibi düşünüyor, yaptıklarımızı yapıyor, istediklerimizi yerine getiriyor, yetkimizi yetkileri, tasarrufumuzu tasarrufları biliyor, her dediğimize evet diyor ve hattâ adâletimizi, kendi adâletlerinin üstünde görüyorlarsa, hele bir de -özellikle- millî müesseselerinin yüzde elli birini bize satmışlar ise, artık o ülkeyi fiilen işgale lüzum kalır mı?

O ülke aslında bizim sayılmaz mı?

İşte bugün dünyada olup biten budur. Kaleyi içten fethetmek. Sûreta bağımsız ülkeleri; kendi aleyhinde olan manevî, hukukî ve ticarî ilişkilerle kendimize kıskıvrak bağlamak! Onu kıpırdayamaz bir hale sokmaktır.

Nitekim küresel kriz; işte bu doymak bilmeyen küresel dev şirketlerin; kitlelerin tabiî olan haklarını, kendi menfaatleri için, ortadan silip süpürmek ve onların meşru haklarını, dünya yüzünden kürelemek isteyişleri yüzünden çıkmıştır.

Fakat bu, uluslar üstündeki uluslararası sülük hükmünde olan dev kuruluşlar; eştikleri kuyuya düşecekler; el mi yaman bey mi yaman, yakında görecekler ve bir daha eskisi gibi toparlanamayacaklar. 

 

Medeniyetlerin Doğuşu ve Çöküşü

Medeniyetler Sevgi, İlim, İman, Ahlak ve Adalet ile kurulurlar. Cehalet, İmansızlık, Ahlaksızlık ve Zulüm ile yıkılırlar.
Bugünkü medeniyetin karakteri…  Ruhunu, özünü, imanını, ahlakını, sevgini kaybetmiş bir madde yığını halindeki can çekişen bu günkü medeniyet geride şunları bırakmıştır.

Zulüm, kölelik, bunalım, kin ve nefret…

Bugünkü dünyanın genel durumunu özetlemek gerekirse:

İnsan hayatındaki birçok sınırların zorlanması çiğnenmesi ile hapishane, hastane, tımarhane, kumarhane, meyhane haline getirilen bir dünya.

İnançsızlık dalgaları arasında boğulan çelişki içerisinde bunalan anarşi içinde kıvranan, özünü aşkını kaybetmiş bir insanlık.

Ruhsuz, cansız, dilsiz bir medeniyet

Hazreti Mevlana söylüyor. “İlim ve hikmet helal lokmadan doğar, aşk ve rikkat helal lokmadan meydana gelir.”

Giderek haramın genişlediği, helalin daraldığı bir zamanda, faiz, kolonyalizm, emperyalizm gibi haram kazanından karnını doyuran bir beşeriyetten ilim ve hikmet, aşk ve rikkat nasıl meydana gelebilir?

Allah rızasının terk edildiği, korku ve menfaatin haset ve ihtirasın hakim olduğu beşeri münasebetlerden sevgi ve adalet nasıl doğabilir?

Çürük tohumdan, çorak bir topraktan sağlıklı bir mahsül nasıl alınabilir?

Karanlık kalplerden feyz nasıl fışkırabilir?

Kirli bir akılla, şeytani akıl ile gerçekler nasıl bulunabilir?

Bu günün medeniyetinin insanlığa verilecek bir mesajı kalmamıştır. Dereler, ırmaklar, denizler kurumuş felsefeler suskun mesaj kaynakları kurumuş. Fakat Erciyes’ten, Uludağ’dan, Ağrı’dan, Palandöken’den, Kaçkarlardan, Altaylardan, Tanrı Dağlarından göklere yükselen bir ses dünyayı titretiyor. Bizim ebediyen nurunu ve yüceliğini koruyacak olan mesajımız vardır.

LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH bugünkü medeniyet gerçekten çökmüştür. Eşcinsellerin nikâhına alkış tutan, çıplaklar kampına ruhsat veren, ahlaksızlık batağında çırpınan, iffetiyle arşın direği iman ve ihlâsı ile dinin yarısı olan kadını cinsel meta haline getiren;

Dünyanın en büyük imparatorluğu olan ailenin çöküş halinde bulunduğu, zulüm ve fitne NEMRUDU ve FİRAVUNU gölgede bırakan bugünkü medeniyete yaşıyor denilebilir mi?

 “Bir kavim küfür içinde bir müddet yaşayabilir, fakat zulüm içinde asla yaşayamaz.”