30.5 C
Kocaeli
Salı, Haziran 30, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 105

‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’la Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Toplumumuzun ahlâklı, dürüst ve âdil insanlara ihtiyacı var. Çocuklara bu hasletlerin kazandırılması için tavsiyeleriniz var mı?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Çocuğun güçlü bir kişilik yapısına sâhip olabilmesi için de tutarlı bir âile ortamında yetişmesi gerekmektedir. Yetişkinlerin yönettiği uyumlu, tutarlı, dengeli, sevgi ve saygı ilişkisine dayalı baskıcı olmayan bir âile ortamına her çocuğun ihtiyacı vardır.

Çocuklarınızın davranışlarını kontrol altında tutabilmek için, akla ve mantığa uygun sınırları ve kuralları anne ve baba, birlikte koymalı. Konulan kurallar uygulanabilir olmalı. Kurallar hemen uygulanmalı. Bilinmeli ki bütün çocuklar için reçete gibi kurallar yoktur. Çocuğun yapısına ve yaşadığınız ortama uygun kuralları kendi deneyimlerinizle en uygununu anne ve babalar bulabilir.

Çocuğun kendi kendine yetebilen, olumlu bir kişilik sâhibi olması isteniliyorsa, yapmış olduğu olumlu davranışları onaylanıp desteklenir. Teşvik edilir, olumsuz davranışlardan vazgeçirmek için bu davranışların fazla üzerinde durulmamalı. Çocuklar, yasaklanan hareketlerde ısrarlı olabilirler. Birtakım davranışları, yasaklamak yerine diğer davranışların desteklemesi uygun olur.

Okula gidince; ‘Öğretmen onu hizâya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.’ Diye düşünülmemeli. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Okulda geçirilen zaman süresi çok sınırlıdır. Ayrıca öğretmenin uğraşması gereken tek öğrenci sizin çocuğunuz değildir. Hayat okulunun ilk sınıfı âile eğitimiyle başlar. Okulda verilen eğitimle, âilede verilen eğitim birbiriyle tutarlı olmalıdır. Çelişkiler olursa çocuk seçim yapmak mecburiyetinde kalır. Okul mu? Ev mi? Şeklinde çocuk bocalar. Bu çelişkiyi çocuğa yaşatmamak için okul ve âile paralel bir eğitim vermelidir.

Çocuklar ne kadar fazla uyarılarla karşı karşıya bırakılırsa çocuğunuzun zihnî, bedenî, sosyal gelişimi o kadar çabuk ve iyi olur. Çocuğun zekâsını geliştirmek için, zekâ geliştirici oyunlar oynaması sağlanır. Konuşmasını geliştirmek içinse onunla bol bol ve her konuda daha doğmazdan önce konuşmak faydalıdır. Konuşma süresinin çokluğu veya azlığı değildir. Önemli olan niteliğidir.

Çetinoğlu: Çocukların akıllı telefon ve bilgisayar oyunlarına aşırı ilgisi, ne tür olumsuzluklara yol açıyor?

Prof. Doğan: Oyun bağımlılığı, yaşadığımız yüzyılın en büyük problemlerinden biri. Çocukları, gençleri ve yetişkinleri de etkisi altına alan bu bağımlılık türü pek çok açıdan kişileri olumsuz etkiliyor. İnternet bağımlılığı altında yer alan bu meşguliyet çocuğun gelişimini fizikî, sosyal ve hissî açıdan zaafa uğratıyor. Oyuna yönelik bağımlılık çocukta davranışlarla alâkalı ve psikolojik açıdan zararlı oluyor. Telefon, tablet, bilgisayar ve oyun konsolu aracılığı ile erişilen oyunlar, çevrimiçi veya çevrimdışı oynanabiliyor. Çoğunlukla sosyal beceri eksikliği, yalnızlık, kendine güvenme eksikliği, saygı arayışı, kazanma ihtiyacı oyuna yönelimi tetikliyor. Yaz tatilleri gibi çocuğun fazlaca boş vakte sâhip olduğu dönemler de bağımlılığın gelişimini destekliyor. Stres, kaygı gibi çocuğun hoşuna gitmeyen, baş etmekte zorluk yaşanan duygular da oyunla yatıştırılıyor. Çocuğun rahatlamak için sığındığı bu eğlence platformu zamanla alışkanlık hâlini alıyor. Zamanla bu alışkanlık kontrol kaybına dönüşüyor ve çocuğun gerçek dünyâ ile etkileşimi azalıyor. Sokakta akranlarıyla koşup, oynayarak büyüyen, gerçek arkadaşlıklar edinen dünün çocuklarıyla bugünün çocukları arasında fark var. İnternetin ve dijitalleşmenin bu denli yoğun olmadığı yıllarda çocukluğunu yaşayan bugünün ebeveynleri çocukları için endişeli. Bugünün çocukları birbirini tanımayan insanların yaşadığı şehir kültüründe büyüyor. Sosyalleşebilecekleri güvenli alanlar sınırlı. Küçük yaşlardan itibaren geleceklerine, kariyerlerine yatırım yapmak üzere büyük sorumluluklar üstleniyorlar. Çocuklar deşarj olamıyor. İlgi ve becerilerini bulmak için kurstan kursa taşınmaları gerekiyor. Ancak bâzen âilenin vakti veya maddiyatı bu imkânların sağlanmasına yeterli gelmiyor. Dolayısıyla çocuklar vakitlerini geçirmek ve bir şeylerle meşgul olabilmek için oyunlara yönelebiliyor. Oyundan alınan keyif artıkça ve yerini daha iyi bir seçenek doldurmadıkça bağımlılık gelişiyor. Âileler çocuklarının oyun oynamasından bağımlılık ihtimali sebebiyle endişe duyuyor. Ancak her oyun oynayan çocukta bağımlılık gelişmiyor. Bu da bağımlılığın açığa çıkma sebeplerinin bilinmesini ve önlenmesini gerektiriyor. 

Çetinoğlu: İlgiyi ve harcanan zamanı mâkul bir ölçüye indirmek maksadıyla, yasaklama dışında neler yapılabilir?

Prof. Doğan: Elbette mâkul yolları vardır. Yasaklar da yerine göre olmalıdır. Sadece yasak koyarak bu meseleyi halletmek mümkün değildir.

Son yılların en önemli buluşu, tartışmasız internettir. Bilgisayar ve internet 21.yüzyıla dijital teknoloji çağı ismini vermiştir. Yeni bin yılın çocuklarının hayatında internet vazgeçemedikleri bir enstrümandır. Çocuk ve öğrencilerinin interneti kullanma alışkanlıkları ve tutumlarının incelenmesi günümüz eğitimcileri için önemli bir çalışma alanıdır.  Ortak zekâ ile çözümler bulunacaktır.

Yapılan araştırma sonuçları incelendiğinde bilgisayar ve internet erişimi olan öğrencilerin olmayanlara göre internete yönelik tutumları daha olumludur. Evine bilgisayar ve internet erişimi sağlayacak imkânı olmayan öğrenciler için okullardaki bilgisayar sınıfları arttırılmalı ve geliştirilmelidir. Giderek yaygınlaşan internet kullanımında eğitim, öğretim amaçlı yazılımlar zenginleştirilmelidir. Ders içi konu anlatımlarında ve etkinlik uygulamalarında web tabanlı materyaller kullanılmalıdır. İnternet kullanımı üzerinde ebeveyn ile çocuk konuşup anlaşarak ihtiyaç göre kullanımı sağlamalarıdır. Bu zor bir anlaşmadır. Ancak başarıldığında interneti doğru ve bilinçli kullanma işlemi yapılmış olacaktır. Diğer taraftan, internette oynanan şiddet içerikli oyunlar yerine; çocuklara yardımseverlik, yiğitlik, mertlik, dayanışma ve sevgi üzerine tasarlanmış oyunlar sunulmalıdır. Devlet, bu tür oyunları teşvik etmelidir. Bu tür oyunlar genelde ithal edilmektedir. İthalât pek âlâ kontrol altına alınabilir. Meseleyi ‘ticâret serbestiyeti’ ile dumura uğratılmamalı. Uyuşturucu madde ithâlatı nasıl yasaklandı ise, beyaz zehir kadar belki ondan daha zararlı şiddet içeren oyunlar da pekâlâ yasaklanabilir.  

(Devam Edecek)

Paradigmayı Anlamak

Olan biten, konuşulan, daha da önemlisi konuşulmayan; hepsi bana tuhaf geliyor. Bir ben mi anlamıyorum? Herkes “paradigma”yı anlıyor da bir ben mi aval aval bakıyorum?

Hadi hep beraber anlamaya çalışalım.

Önce Bahçeli konuştu. “Öcalan gelsin, DEM grubunda ‘PKK’yı lağvettim.’ desin. Biz de onu umut hakkından faydalandıralım.” dedi. Umut hakkına mukabil PKK lağvedilecek. Acaba hangi PKK? İçişleri Bakanlarımızdan birinin birkaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Türkiye’de 85 PKK’lı kalmıştı. Onlar mı lağvedilecekti? Vallahi makul geldi. 85 kişi dağdan inecek. Ya Öcalan? Öcalan’ın ne yapacağı belli değil. Umut Hakkı tahliye demekti ama bu gide gide villada ikamete döndü.

Hangi PKK?

Sonra dediler ki Türkiye’deki PKK değil. Suriye ve Irak’taki PKK. O iş daha karışık. Sadece Suriye’deki eğitimli eleman sayısı bir epeymiş. Eh bizim 85 kişi de “Biz artık PKK değiliz, Rojava’nın YPG’siyiz.” deyip oraya geçer. Ama sanki bunu sağlamak için DEM grubunda sadece Öcalan’ın konuşması yetmeyebilir. Başkalarının da konuşması gerekiyor. İlk akla gelenler Fransa’nın ve ABD’nin Başkanları, Alman Şansölyesi ve benzeri barışsever, demokratik; lütfedip bizim gibi ilkel toplumlara medeniyet sunan kişiler. Niçin onlar? Çünkü onlar, Suriye’deki DEAŞ’a karşı YPG’nin müttefiki olduklarını art arda açıkladı.

Zaman içinde parça parça açıkladıkları ve tekrarladıkları da şu: “Biz, bizim kuklamız bir yeni devlet yaratacağız. Bu devlete de yeni bir millet yaratacağız. Bu yeni millet/devlet, Bulgaristan’la Japonya arasında en Batı yanlısı ülke olacak.” Sonra bir saftorik çıkıp sorar: “Peki Suriye’nin, Irak’ın, Türkiye’nin, İran’ın toprak bütünlüğü, üniter devleti, ulus devleti ne olacak?” Cevap: “Bunlar zaten gereğinden büyük devletler. Bunları kesip biçip makul boya getirmek lazım.” Ne kadar küçük, o kadar iyi. Ne kadar küçük o kadar barışçı. Ne kadar küçük o kadar demokratik. “Peki, siz o kadar küçük değilsiniz. Ne iş?” derseniz alacağınız cevap şudur: Ama biz Batılı milletleriz. Biz üstünüz. Üstünlük başa bela. Üstün olduğumuz için üstün olmayan sizleri çekip çevirmek, sizlere medeniyet ve demokrasi getirmek, sizlerin sınırlarını yeniden tasarlamak bizim sorumluluğumuz. Zaten çoğunuzun sınırlarını da daha önce biz çizmiştik. Yanlış çizmişiz. Şimdi tekrar çizeceğiz.”

Şimdi bizim paradigmanın yürümesi için Donald Trump, Emanuel Macron, Olaf Scholz gelsin, DEM grubunda onlar da bu “ideallerinden” vazgeçtiklerini açıklasın!

PKK nece konuşur?

Gelelim yerlilere. Hani iş yanlış yöne kırılırsa her yer Gazze olur diyenlere. Onlara sorulacak soru çok basit: Türkiye Cumhuriyeti’ni, üniter, millî Türk Devleti’ni kabul ediyor musunuz? Yoksa “Şimdilik ana dilde eğitimle başlayalım, sonra ana dilde mahkeme, ana dilde bürokrasi, ordu, donanma ile devam ederiz. Federasyondan konfederasyona, oradan Batılı dostlarımızın dost devletine açılırız.” mı diyorsunuz?

Abarttığımı mı sanıyorsunuz? Hayır. İşin aslı budur. Fakat piyon sekizinci sıraya çıkıp vezir olana kadar bunları söylemek siyaseten yanlıştır. Ancak bu girmek istedikleri yol, tek yönlü bir sokaktır. Ana dilde eğitim ana dilde üniversiteyi, o da ana dilde devleti, o da ana dilde orduyu getirir.

Ama bu iş o kadar kolay değil. Önce ana dili yaratmak lazım. Çünkü dilci Max Weinreich’ın dediği gibi “Lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir.” Yani devletsiz lisan olmuyor, lisansız devlet de… Bu yüzdendir ki PKK kendi arasında Türkçe konuşur. Osman Öcalan, “PKK’nın resmî dili Türkçedir.” diyor ve devam ediyor, “PKK, Kürtçe konuşanlar için ‘ilkel milliyetçi’ tabirini kullanırdı. PKK’de baştan beri Türkçe resmi dildi. Kürtçe televizyon ve radyoları olsa da, yüzde 90’ı Türkçe dilini kullanır.”

Etnik federasyon mu?

Millet devletlerinin aksine, etnik federasyonlar nadiren kalıcı olabiliyor. O yüzden yüzlerce millet devletine karşılık ancak bir elin parmaklarından az etnik federasyon var. Geçtiğimiz yüz yılın tarihi etnik federasyonken parçalanmış devletlerle dolu. 2017’de vefat eden ABD ve İngiliz Bilimler akademileri üyesi, Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Alfred C. Stepan, şu uyarıda bulunuyor:

“Bir zamanların komünist Avrupa’sını oluşturan dokuz devletten altısı üniter, üçü federaldi. O altı üniter devlet şimdi beş devlettir (Doğu Almanya Federal Cumhuriyet’le yeniden birleşti), üç federal devletse — Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Çekoslovakya – şimdi 22 bağımsız devlettir. Komünizm sonrası Avrupa’daki etnokrasilerin ve etnik katliamların çoğu bu federasyon sonrası devletlerde meydana geldi.” (Stepan, Alfred. “Federalism and Democracy: Beyond the U.S. Model.” Journal of Democracy 10.4 (1999): 19-34)

Ben galiba paradigmayı yine kaçırdım. Yakalayan varsa bir zahmet bana da anlatsın.

Türk Devleti Kuran Son Türk (Rauf Raif Denktaş)

    ( Benim iki bayrağım var/Biri damalarımdaki kan/Biri alnımdaki aktır. Benim iki bayrağım var/ Biri Anamur’da gurup/Biri Girne’de şafaktır. )

    Yedi kişiydiler, yüreği vatan sevgisiyle çarpan, coşkulu, heyecanlı, ölüme meydan okuyan yedi gözü pek ve kararlı adam. İsimlerini, üniformalarını, mesleki kıdemlerini, sevgi dolu yürek bağlarını geride bırakıp; maske isimler ve maske mesleklerle bir meçhule gönüllü oldular. Çatık silahların gölgesinde, Kur’an’a, bayrağa ve silaha el basıp, dava için ölümüne aşağıdaki yemini ettiler:

  “Kıbrıs Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine; canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun, vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen her şeyi canımdan aziz bilip, sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerim, işittiklerim, hissettiklerim ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezanın ölüm olduğunu biliyorum. Sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir ve ant içerim”

    Bu satırlar kendisini davasına adamış, vatanı için gerektiğinde seve seve hayatını feda eyleyeceğinin andını içenlerin yeminidir.

     Bu yemin 23 Kasım 1957 yılında Kıbrıs Türkünün EOKA çeteleri tarafından yok edilmesini önlemek ama daha da önemlisi Kıbrıs’taki Türklük ateşini söndürtmemek ve adayı Yunan’a teslim etmemek adına kurulan efsane teşkilat TMT (Türk Mukavemet Teşkilatının) yeminidir…

      Liderler vardır, sadece bu kelime ile sınırlı beş harften ibarettir. Liderler vardır temsil ettikleri kurum ve kuruluşlar, ya da temsilciliklerini yaptıkları partilerin görüşlerini ifade eden söylemleri ile sınırlı kalırlar! Görüntüleri vardır ama iş icraata gelince toplumların gözünde hep sınıfta kalırlar. Kimileri kendi söylediklerine bile inanmazken; anlattıkları ile mangalda kül bırakmazlar!  Kimileri ise her şeyin “bir bileni”; çözülmeyen davaların “tek çözenidirler!

    Ama “lider” vardır:

    Etmiş olduğu yukarıdaki yemine sadakatle bağlı, tüm ömrünü adadığı davası için, gençlik yıllarında uğruna çarpıştığı vatan topraklarına sahip çıkarak, 1974’ten beri gönderinde dalgalanan ay yıldızlı bayrağını oradan indirtmemek adına vermiş olduğu mücadeleyi aynı heyecanla devam ettirebilmek için gücünün öz kaynağına daima halkına güvenmiştir. Aslında bu tercih; makam ve mevki peşinde koşan pek çok lidere de örnek olacak bir davranıştır. 

    Evet, Kıbrıs milli davamızın simgesi Rauf R. Denktaş’tan bahsediyorum Yavru Vatan deyimi ile özdeşleşen liderden, devlet adamından, hukukçudan, diplomattan, fotoğraf sanatçısından; ama en önemlisi vatanım dediği ada topraklarından asla vazgeçmeyen, yüreği halkının bağımsızlığı ve devletinin egemenliği için çarpan, ata yadigârı vatan topraklarında Türk Devleti Kuran Son Türk’ten Denktaş’tan bahsediyorum.

   Özellikle Cumhurbaşkanlığı görevini teslim ettikten sonra, Kıbrıs’taki haklarımızdan vazgeçersek, Türkiye AB’ye alınacaktır yalanıyla ‘’Kıbrıs’ı verelim kurtulalım’’ diyenlere:

   “Ada Yunan’ın olmayacak, bu şerefsizlikse alnıma yazın. Hakkımızı sonuna kadar savunacağız. Hakkını savunmayan insanlığından da feragat etmiş sayılır. Eğer illa ver kurtul gitsin, derlerse ben vermem İstiyorsa Türkiye versin, ben vermem.”  Diyerek bir önceki liderinden, Dr. Fazıl Küçük ‘ten aldığı mücadele bayrağını dimdik tutan, son nefesine kadar da bu kararlı duruşundan asla taviz vermeyen liderden bahsediyorum.

    Rauf Denktaş, davaya, bayrağa, bağımsızlığa, egemenliğe sahip çıkarak kurduğu son Türk Devleti KKTC’yi onuruyla, gururuyla ve eksiksiz olarak teslim etmiştir.

    Ama Kıbrıs’taki bitmeyen mücadelesini asla bırakmamış. Tam tersine Kıbrıs Türk’ünün kazanılmış hak ve hukukunu savunabilmek adına halkın arasına dönmüştür.

   Son nefesine kadar sürdüğü bu mücadelesinde hiçbir zaman yalnız kalmamış, Türk halkı onu bağrına basarak Kıbrıs konusundaki haklılığını daima takdir etmiştir.

    Onu kaybettiğimiz 12 Ocak 2012 tarihinden sonra tam 13 yıl geçti. Kıbrıs konusunda bugüne kadar ne söylediyse o çıktı. Çünkü o tarihi gerçekleri bilen, bu gerçekler çerçevesinde konuşan, çözüm üreten bir devlet adamıydı.

   Bu nedenle Kıbrıs konusunda çözüm arayan siyasilerin, kimi liderlerin onun söylemlerini, çözüm önerilerini bir kez daha incelemeleri gerekir.

  Şu hususu bir kez daha ifade etmem gerekirse:

 ‘’Rum tarafı adanın tamamında söz sahibi olmadıkça herhangi bir anlaşmaya asla evet demeyecektir.’’

    Bu nedenledir ki 2025 yılı KKTC’nin dünya devletleri tarafından tanınması, tanıtılması yolunda atılacak adımların yılı olmalıdır. Bu yolda Türkiye’ye büyük işler düşmektedir.

    Özellikle Türkiye’nin Azerbaycan ile olan iyi ilişkilerimizi kullanarak KKTC’nin tanınması yönünde yapması gerekenler, KKTC üniversitelerinde okuyan yabancı ülkelere mensup öğrencileri dikkate alarak bu ülkelerin yöneticileri ile yapılacak sıcak temaslar, adanın kuzeyindeki el değmemiş turistik yerlerin varlığı, KKTC’deki tüm güzelliklerin tanıtılması yönünde dünya kamuoyunda daha çok yer alınması 2025 yılının öncelikleri olmalıdır.

   Denktaş ve Kıbrıs denilince yukarıda sıraladığım tarihi gerçekler akla gelir. Kıbrıs Türkiye’nin ön cephesidir, mavi vatanımızda dalgalanan bayraklarımızın son kalesi, Akdeniz’e açılan yegâne penceremizdir.

  Can liderim Denktaş:

  Sizi rahmetle, minnetle anıyor; bir Kıbrıs Gazisi olarak sevgiyle selamlıyorum. Gözünüz arkada kalmasın. Yüce Türk Milleti bıraktığınız mirasa gözü gibi bakıyor, onu sadakatle koruyor ve kolluyor.

   Vatan size minnettardır.

‘Her Çocuk Ayrı Bir Dünyâdır’

Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN’la Çocuk Eğitimi Hakkında konuştuk.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Günümüzde çoğunlukla çekirdek âileler var: Anne, baba ve evlât… Anneanne, babaanne, eskilerin ‘haminne’ dedikleri daha büyükler, ayrıca teyze ve hala… aynı çatı altında değil. Hattâ başka şehirlerde… Anne ve babalar genellikle çalışıyorlar ve çocuklarına çok az zaman ayırabiliyorlar.  Bu olumsuzlukların çocuklar üzerindeki etkileri neler oluyor?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Şimdi çocukları yetiştiren bilgisayar dadılar var.

Çetinoğlu: Özür dilerim! Sözünüzü kestim. İroni değilse, ‘bilgisayar dadılar’ kavramını biraz açar mısınız?

Prof. Doğan: Annelerin yerini irili ve ufaklı bilgisayarlar almış durumda. Anneler çocuklar sussun diye ellerine bilgisayar veriyor. Çizgi filmlerle oyalıyorlar. Hattâ bebeklere ücretle bakan dadılar bile oyalansınlar diye çocuklara bilgisayar verip, kendi özel işlerini yapıyorlar. Bu çok yanlış bir bakım yöntemidir. Görsellik içeren teknolojilerin çocuklar üzerindeki etkisi ve ebeveynlerin bu yöndeki tutumları, dünya genelinde çok tartışılan konulardan biri olmuş durumdadır. Günümüzde insanlar, ekranlarla küçük yaşlarda tanışıyor. Evde ve okulda ekranlardan yoğun bir şekilde yararlanıyorlar. Bazı çocuklar ise evde çoklu ekranlarla büyüyor; artık televizyon, bilgisayar, tablet, akıllı telefon aynı anda bir ortamda kolayca bulunabiliyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Devam buyurur musunuz?

Prof. Doğan: Ebeveynlerin olumsuz davranışları çocukları da olumsuz etkiliyor. Âile, yetişkin ve çocukların etkileşimde bulunduğu, birbirlerini etkiledikleri bir birimdir. Âilenin çocuğun bedenî, zihnî, sosyal alanlar gibi pek çok alandaki gelişimi üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu sebeple anne baba ve çocuk ilişkisi, temelde anne ve babanın tutumlarıyla etkilenmektedir. Anne baba tutumları, baskıcı ve otoriter tutum, serbest ve aşırı hoşgörülü tutum, tutarsız/kararsız tutum, koruyucu tutum, ilgisiz/reddedici tutum, güven verici, destekleyici/demokratik tutum olmak üzere sınıflandırabiliriz. Öncelikle çocuklarımızı tanımaya ve anlamaya çalışalım. Çocuklarımız sürekli büyüme ve gelişim içindedirler. Çocuklarımıza kesin ve kararlı davranmaktan vazgeçmeyelim. Küçük hatâlarını büyük bir felâket olarak yorumlamayalım, doğru bir davranış öğretmek istiyorsak kendimiz bu davranışı örnekleyelim. Çocuklarımızın hatâlarını aşan cezâlardan kaçınalım. Çocuklarımızın yetenek ve gelişim özelliklerine göre beklentilerimizi şekillendirelim. Başkaları ile karşılaştırmayalım. Eğer onlara karşı hatâlı davrandıysak özür dilemekten çekinmeyelim. Çünkü çocuğumuz da ilerleyen yıllarda hatâ yaptığında karşısındaki kişiden özür dileyebilmelidir. Kendine güvenen, hayattan ne beklediğini bilen, kendisine, çevresine, insanlara, hayvanlara ve tüm canlılara saygı duyan, mücâdeleyi bırakmayan ve de olumlu düşünen çocuklar yetiştirmek bugün eskisinden daha zor.

Çetinoğlu: Sizce annelik-babalık bir meslek olarak kabul edilebilir mi?

Prof. Doğan: Çocuk, toplumun en küçük yapı taşıdır. Hattâ bu yapı taşı özelliği bebeklik dönemi ile başlar. Önce kendisi sonra âilesi sonra da toplumun merkezindedir. Hem öğretir hem öğrenir. Hem etken hem edilgendir. Doğduğu an itibariyle çevresi tarafından anlaşılmasa da aslında etkileşime başlar. Annesi ile güven duygusunu doğumundan birkaç saat sonra kurar. Ve bu güven duygusu onun bütün hayatına etki edecek en önemli şeydir. İlk olarak annesinden, sonra babasından aldığı sevgi ve güven bağı ile doğru orantılı olacak şekilde hayatı şekillenmeye başlar.

Aslında anne-babalık, bilgi ve donanım itibâriyle meslek olarak düşünülebilirse de  ulvî bir vazifedir. Nasıl araç kullanmak için ehliyet alınıyorsa ‘ebeveynliğin teorisi’ bilgisini almak için de bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Ebeveynlik denilen olgu birçok araştırmada doğuştan gelen bir duygu ve/veya içgüdüden kaynaklanan bir his olarak kabul görmemektedir. Bu rolün toplum tarafından kabul gördüğü ve diğer bireylerin bu rolün gerektirdiklerini anne olan kişiye zamanla yükledikleri belirtilir. Ve annenin elde ettiği deneyimler bu role katkı sağlar. Ebeveynin dâhil olduğu anne ve baba ikilisinden baba rolü için bu söylenebilir. Fakat annelik sanılanın aksine dürtü değil içgüdüdür. Anneliğin eğer içgüdüye dayalı veya doğuştan geldiği yönünde düşünülürse o zaman ‘bütün kadınlar doğurmak mecbûriyetindedir’ gibi bir mantık çıkabilir. Ama böyle bir mecbûriyet yoktur. Bu sebeple ‘annelik doğuştan gelmez öğrenilir’ gibi bir düşünce de oluşabilir. Bu belki bir yönüyle doğru olabilir. Elbette bütün kadınlar doğurmak mecbûriyetinde değildir. Hattâ bâzı kuvvetli gelenekleri olan toplumlarda bir kadına atfedilen en önemli statü anneliktir. Ama günümüzde gelişmiş toplumlarda böyle bir öncelik veya sınırlama yoktur. Daha doğrusu böyle bir mecbûriyet yoktur. Burada annelik üzerinde durulmasının sebebi; çocuk ve çocukluk; özellikle annelik özelinde ebeveynler tarafından şekilleniyor. Ve davranışlara yansıyor. Ebeveynler de kendi ebeveynlik kimliklerini çocuğun; psikolojik, fizyolojik, kültürle alâkalı gelişimlerine göre şekillendiriyorlar. Bir nevi etki-tepki durumu. İki tarafta karşı tarafın bâzen ihtiyaçlarına göre, bâzen hayallerine göre şekil alıyor denebilir.

Çetinoğlu: Sizce; anne ve babaların çocuklarından bekledikleri mi, yoksa çocukların anne babalarından bekledikleri mi daha önemli? Hangi yaşa kadar?

Prof. Doğan: Aslında her ikisi de önemli. Öncelikle ebeveynlerin çocuklarına önem ve değer vermesi gerekiyor. Çocuk sevgisi anneden bebeğe doğru geçer. Bebek bakımla birlikte sevgi ile büyür. İlerleyen yaşlarda sevgi ile birlikte başarı için de ebeveynlerin desteği son derece önemlidir. Çocuğun başarısını artırmak için ona kendisini rahat hissedebileceği, gerginlikten uzak bir öğrenme ortamının yaratılması gerekir. Özellikle eşler arasındaki geçimsizliğin, kavgaların çocuğa yansıması çocuğun dikkatini dersine vermesini engeller ve bu durum çocuğun kişilik gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Kişilik gelişimini sağlıklı olarak tamamlayamamış bir çocuktan ders başarısı beklemek bir yanılgıdır. Şüphesiz çocuğun kişilik gelişimi olumlu yönde sağlanırsa hayatın diğer alanındaki başarılar da buna bağlı olarak artar. Çünkü temelde sağlıklı bir kişilik gelişimi yatar. Elbette ki  anne ve babalar çocukları hakkında hep iyi niyetlere, iyi duygulara sâhip; ancak farkında olmadan yanlış yöntemler kullanıyorlar. Anne ve babaların çocuklarına ilişkin kaygıları, endişeleri elbette ki yadsınamaz. Ancak yaşanan bu gerginliklerin ve aşırı beklentilerin içinde olmak  hem anne ve babayı hem de çocukları rahatsız ediyor. O sebeple çocukların gerek kişiliklerinin, gerekse ilgilerinin, yeteneklerinin ve sınırlılıklarının bilinmesi, buna göre bir eğitim imkânının sunulması ve buna göre beklentilerin oluşturulması anne baba ve çocuklarda yaşanan bu endişe ve sıkıntıların  azalmasında etkili olacaktır. Yapılan araştırmalar ebeveyn tutumlarının çocukların benlik saygısı, saldırganlık, akademik başarı, kaygı, kendini kabul, genel psikolojik uyum ve bağlanma stilleri üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Ebeveyn tutum ve davranışlarında baskı, disiplin ve aşırı koruyuculuğa karşılık gelen davranışların çocuk ve ergenler üzerindeki etkileri tutarlı olarak olumsuz; demokratik ve kabul edici tutum ve davranışların etkileri ise tutarlı olarak olumlu bulunmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuğun kişilik gelişiminin % 65’i okul öncesi dönem dediğimiz 0-6 yaş döneminde oluşmaktadır. Bu dönemde çocukta oluşan olumlu veya olumsuz kişilik yapısı daha sonraki dönemlerde telafisi zor sonuçları doğurmaktadır. Yaşamın ilk yıllarını olumsuz şartlar içinde geçirmiş olan bireylerin bu olumsuzlukları yetişkin olduklarında da devam ettirdikleri gözlenmiştir. Birey yetişkin olsa da çocuklukta yaşamış olduğu âilenin ve almış olduğu âile eğitiminin etkilerini taşımaktadır.

Çetinoğlu: Doğan Cüceloğlu (1938-2021); ‘Bir anne-baba olarak çocuğunuza verebileceğiniz en büyük hediye, günde en az 15 dakika çocuğunuzla göz-göze sohbet edebilmenizdir’ Diyor. A) Sebebi, B) Faydaları, C) Ulaşılabilecek neticeleri hakkında yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Prof. Doğan: Âilede,  anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemlidir. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, âileler, değişik şekilde sınıflandırılmıştır. Ana baba tutumları, gerek bir değerin öğretilişiyle ilgili özel tutum, gerekse her konuda çocuğa modellik eden genel tutum olsun, çocuğun model alması sonucu taklit ve özdeşleşme yoluyla çocuk tarafından benimsenir ve alışkanlık hâline gelerek kişiliğinin ayrılmaz parçasını oluşturur. Bu sebeple anne baba tutumları çocuğun eğitilmesinin temel taşıdır. Anne baba çocuklarına doğru ve yanlışları bu tutumları sâyesinde öğretirler.

Âile içi iletişimde kullanılan sevgi kelimeleri âile fertlerinin kendilerini güvende hissetmelerini sağlaması, sevginin artması ve yeteneklerin gelişmesi açısından önemlidir. Anne eve gelen kişileri ilk görüşte sevgi sözcükleriyle karşılaması, baba eve geldiğinde onu karşılarken derin bir saygı ile kucaklaması evde sevgi atmosferinin sürekli olmasını sağlar. Baba da eve gelirken eşine aldığı küçük bir hediye veya çiçekle yanağına kondurduğu küçük bir buse ile günün bütün yorgunluğunu atarken oluşan pozitif enerjiden en çok çocuklar istifâde eder. Ebeveynin birbirine olan saygısı, çocukların ebeveynine nasıl davranması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bunu için Anne ve baba birbirini çocukların nazarına vermelidir. Anne babadan bahsederken dünyânın en hârika eşi, en tatlı insanı ve en mükemmel babası olduğunu sürekli yinelemelidir. Birbirlerine çok güvendiklerini söylemeleri ‘o dediyse doğrudur’ şeklinde tam bir itimatla çocuklarının gönüllerine işlemelidirler.

Çetinoğlu: Söylenildiğine göre Cenâb-ı Allah her çocuğun fıtratına bir cevher koyar. Ağaçların aşılanması, hamurun ve sütün mayalanması gibi, çocuktaki cevheri de bir şekilde aşılamak, mayalamak gerekli. Gözlemlerinize göre okulda ve âile içinde bu işlem arzu edilen ölçüde yapılabiliyor mu?  Yapılamıyorsa, ne gibi neticelerin hâsıl olduğunu düşünürsünüz? Veya yapıldığında ulaşılacak olumlu neticeler neler olabilir?

Prof. Doğan: Dağlar nasıl metânetleomuz omuza veriyorsa, aynı metâneti, ilahî aşk boyası âile ocağında da bulunur! Aziz ve necip milletimizin yaşadığı siyasî ve iktisâdî buhranlara rağmen ayakta tutan esrar, sır perdesi “Anadolu insanının âile ocağından aldığı ve oradan sürekli beslendiği yüksek ‘ahlâkî moral değerleri…’ olmuştur!

İnancımızın âile ocağına yüklediği ilahî telkinler o kadar etkileyici ve güçlüdür ki, âile fertlerinin her birini sağlam birer direk gibi bulundukları yerlerde metin bir kaya gibi tutuyor. İlâhî bir vecd ile yapılan, ‘Allah’a, Resulüne, anne ve babanıza itaat ediniz…’ çağrısı evlatlar üzerinde öyle bir gönül muhabbeti oluşturuyor ki, ayrışmaya asla müsâde etmiyor!

Böyle bir muhabbeti eşler üzerinde de, hassas bir denge üzerinde nasıl tesis edildiğini görmemiz mümkündür. Âyet ne buyuruyor; ‘kadının erkek, erkeğin de kadın üzerinde hakları vardır!’ O haklar, bir zincirin halkaları gibi tatlı bir âhenkle koruyucu melekeleriyle uzanıp gidiyor!

Kaç çocuğumuz olursa olsun, hepsi ayrı yaratılmıştırlar. Çocuklarımız eşsizdir. Bir eşleri veya benzerleri bulunmaz. O yüzden bütün çocuklarınızı aynı kalıba sokmayın her birinin ayrı ayrı yetenekleri ve özellikleri mevcuttur. Çocuklarımıza birer fert olarak saygı göstermek gerekir. Çocuğumuza yapabileceğimiz en önemli yardım; geri planda kalarak kendi benliğinin gelişmesinde, kendine ait bir kişilik geliştirmesinde yardımcı olabilmektir.

Özellikle çalışan anneler çocuklarına zaman ayıramadıklarından şikâyetçidirler. Bire bir zaman ayırmak yerine mutfakta yemek yaparken ‘Bugün okulda ne yaptınız. Dersler nasıl geçti?’ Gibi sözlerle başlayıp konuşmaya devam edebilir. Alışverişe birlikte çıkabilmek, akşam yürüyüşleri yapabilmek. Sınırlı zamanı etkin ve en iyi şekilde kullanabilmek önemlidir.  Çocuk yetiştirmek dünyânın en zor sanatıdır. Zaman zaman kızabiliriz. Sinirleniriz. Hattâ onları cezâlandırırız. Anne babalar da insandır. Yaşanılan ve hissedilen duygulardan dolayı kendilerini suçlamamalı. ‘Kendimi çocuklarım için feda ediyorum.’ Duygusuna kapılan ve böyle yaşayan kişiler çok da iyi yapıyor sayılmazlar. Hayatı dengeli bir şekilde yaşamak gerekir.

Çetinoğlu: Çocukların yeteneklerini tespit edip veya ettirip, o yönde gelişmelerini sağlamak mı tercih edilmeli, belli bir alana mı yönlendirilmeli?

Prof. Doğan: Aslında küçük yaşta çocukların kabiliyetlerini tespit etmek gerekir. Çünkü insanının mesut olması demek birazda sevdiği işi yapmasıyla doğru orantılıdır diyebiliriz. Çocuğun istidadına göre yönlendirmek en doğru yoldur.

Yetenek kelimesinin sözlük anlamı, bir kimsenin bir şeyi anlama, yapabilme ya da bir etkiyi alabilme yeterliliği, gücüdür. Buradan yola çıkarak yeteneklerin keşfi aslında çocuğun doğumu itibâriyle başlar diyebiliriz. Bunu diyebilmenin yanında, her çocuğun yeteneği belli bir yaş aralığında ortaya çıkar ve bir yeteneği varsa ‘bu aralıkta hemen keşfedebiliriz’ demek doğru olmayacaktır. Çocukların gelişiminde farklı kritik dönemler vardır. Bu dönemlere göre anlayabilme, yapabilme ve bir etkiyi hayatımıza alabilme yeterliliğimiz değişecektir.  Piaget’e göre bu dönemler; Duyusal Motor Dönemi 0-2 yaş, İşlem Öncesi Dönem 2-7 yaş, Sembolik Dönem 2-4 yaş, Sezgiye Dayalı Dönem 4-7 yaş, Somut İşlemler Dönemi 7-12 yaş, Soyut İşlemler Dönemi ı12 yaş üzeri. Çocukların gelişim dönemlerinden bahsetmenin ve bu dönemlerin özellikleri hakkında bilgi sâhibi olmanın yeteneklerin keşfinde büyük bir önemi vardır. Çünkü her çocuk özel ve biriciktir. Yeteneklerinin bulunduğu alan çocuğumuzun farklı bir gelişim döneminde açığa çıkabilir.

Çocuğumuz bâzen bulunduğu gelişim dönemine ait becerileri normal bir seviyede yerine getirebilirken bâzen yaşıtlarından daha ileride gelişim özellikleri gösterebilir. Burada ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir diğer nokta da, çocuk bu davranışları içselleştirerek mi gerçekleştiriyor yoksa çevresinde sevdiği birilerini taklit mi ediyor? Meselâ; âilede müzik alanında yetenekli kişiler olabilir. Çocuğumuz bu kişiye duyduğu hayranlık sebebiyle onu taklit etmeye başlayabilir. Bu durum her ne kadar ebeveyni heyecanlandırsa da dikkatli bir gözlemci olup bu davranışın çocuğumuzun kendi akışında gerçekleşip gerçekleşmediğini iyi gözlemlememiz gerekir.

Keşfetme aşamasında çocuğumuzun tercih ettiği oyun ve oyuncaklardan da yararlanabiliriz. Çocuğumuza aldığımız oyuncakları seçerken gözlemlerimiz sonucunda ilgisinin ve yeteneğinin açığa çıkabileceği oyuncakları tercih etmek bize daha çok fikir verecektir. Zaman zaman kurduğu oyunlara katılmak oyunda üstlendiği rolleri fark etmemizi ve bu rollerde sergilediği yeteneklerini daha yakından görmemizi sağlayacaktır. Ev ortamı dışında okulunda bulunan kulüplere katılım sağlaması da çocuğun kendi yeteneği ve ilgisini keşfetmesinde yardımcı olacak adımlardan biridir. Çocuğumuz bu kulüplere katılım sağladığında dersine giren branş öğretmenleri de bu sürece ve çocuğun ilgi yeteneğine yakından şâhit olup âileye bu konuda yol gösterici olacaklardır.

(Devam Edecek)

Tüketim ve İsraf

İsraf, kişinin harcamalarında haddi aşmasıdır. Haddi aşma, beşeriyet kadar eski bir olgudur. Tarih, israfın kölesi olmuş milletlerin mezarlığı gibidir. Nice medeniyetler israf ve sefahatin içinde yok olup gitmişlerdir. Diğer bir ifade ile tüketirken adeta tükenmişlerdir.

Günümüzde israf ve savurganlık, bir yaşam biçimine ve kitlesel boyutlara ulaşmıştır. Neticede toplumlar hızla tüketim süreçlerinin tutsağı haline gelmiş, kendine has özellikleri ve yaşam tarzı olan bir tüketim toplumu türemiştir.

İnsanoğlunun mayasında doymama duygusu mevcuttur. İhtiyaçlarımızı gidermek elbette hakkımız. Fakat bu ihtiyaçların sınırlarını iyi çizmemiz, ihtiyaçla, israf arasındaki dengeyi iyi ayarlamamız gerekmektedir.

Herkesin kendi istek ve hedeflerine göre, bir ihtiyaç algısı var. Kimimiz geçinebilmeyi hedef olarak yeterli görürken, kimilerimiz, araba almayı, yazlık edinmeyi ihtiyaç görüyor. Tabi bunların da üzerinde üst ihtiyaçlar belirlenebiliyor. Böylelikle harcamanın dozajı da ister istemez kaçıyor. Tüketimde esas olan; israfa ve müsrifliğe kaçmadan, dünya normlarına uygun, akılcı, bilimsel ve insani bir yolun izlenmesidir

 Günümüzde insanların çoğu israf girdabına kapılmış durumdadır. Bunun sebepleri elbette ki çok boyutludur. İsrafın nedenleri arasında; taklit ve özenti, fantezilerin ihtiyaç haline gelmesi, bencillik ve sefahat, yetersiz eğitim, iradeye sahip olamama, kötü alışkanlıklar vb. gelmektedir.

Hiç ihtiyaç olmadığı halde alınan yiyecekler, giysiler, eşyalar. Son model arabalar, kışlık-yazlık evler var.  Bir yanda da açlıktan kıvrananlar, yakacak, yiyecek, giyecek bulamayanlar var. Marketlerde satılan poşetin 25 kuruştan, 50 kuruşa yükseltilmesi,plastik kullanımını caydırmada asla çare değildir.

Tahmini olarak dünyada; 8.197.221.067       insan yaşamaktadır. Bu nüfusun 877.889.828            obezdir. Bir günde açlıktan ölen insan sayısı yaklaşık olarak 18 bin civarındadır. ABD’ de bugün obezitenin sağlığa maliyeti, 399.250.251 dolardır.  

 Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumuadlı rapora göre, 2019 yılında açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaşmıştır. Bu da, 2018 yılıyla kıyaslandığında açlık çeken kişi sayısının 10 milyon, önceki 5 yıla oranla ise 60 milyon arttığını göstermektedir.

Yapılan tahminlere göre 884 milyon 500 bin kişi, her gece yatağına aç girmektedir. Bu acı gerçeğe karşın, günde 12 milyon ekmek çöpe atılmaktadır.  

Dünya herkesi doyuracak kadar kaynağa sahip aslında. Adil paylaşım olmadığından, bilinçsiz harcama, hırs, bencillik ve açgözlülük sebebiyle bu kaynaktan yeterince istifade edemeyenler var. Çünkü dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi, kalanın toplam varlığının 2 katından fazla servete sahip. Hâl böyle olunca ne eşitlik kalıyor, ne adalet.

Tüketim ekonomisi, hızlı israfla birlikte, sosyal ilişkilerimizi de tüketmiştir. Harcamaya doymayan insanoğlu, sahip olduğu insani değerleri kaybettikçe arkadaşını, eşini dostunu da harcamaya başlamıştır.

Sadakat, vefa, mertlik, hatır, dürüstlük vb. değerlerin önemi ve kıymeti kalmamıştır. Baba ile oğul, eşler, akrabalar, “ incir çekirdeğini doldurmayan” meselelerden ötürü mahkeme kapılarını doldurmaya başlamıştır. Sevginin, şefkatin, merhametin ve saygının yerini öfke, kin, öç alma duygusu işgal etmiştir.

Hızla artan dünya nüfusu içindeki insan, aslında yapayalnızdır. En çok da zenginleştikçe bencilleşen, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan kaçan, yüreğine sevgi ekememiş insanlar bu yalnızlığı yaşamaktadır.

Tüketim çılgınlığının bir diğer  kurbanı “zaman”dır. Üreten insanların mumla aradığı zamanı, bilmeden veya bilerek acımasızca harcamaktayız. Üretmeye, okumaya, hal hatır sormaya veya zaruri ihtiyaçlarımıza ayırmamız gereken zamanı; medyada, telefon başında, bilgisayarda, kumar oyunlarında vb. bilinçsizce harcamaktayız.

 İnsanlığa değer katan, bilinçli, pozitif insanların mumla aradığı zaman, başka birilerinin gözünde “kıymetsiz”, “bir türlü geçmeyen zaman” olmuştur.

 Yabancı bir araştırmacı, Anadolu’da gezerken, herkesin elinde tesbih görür. Merakla neye yaradığını sorduğunda, “bununla zaman geçiriyoruz” derler. Araştırmacı şaşırarak, “sizin harcayabilecek zamanınız var mı?” diye hayretini gizleyemez.

Teknolojinin getirdiği kolaylıklar da zihnimizin ve bedenimizin tembelleşmesine neden olmaya başlamıştır. Oysa teknolojiyi gerekli yerlerde gerektiği kadar bilinçli şekilde kullanmak gerekir. Çoğumuz matematik işlemlerini bile, zihinsel olarak yapamaz hale geldik hesap makinaları yüzünden.

Gezmeyi, hareket etmeyi de teknoloji sayesinde rafa kaldırdık. Alış veriş merkezlerinin kapısına kadar otomobille gider olduk. Böylelikle yeterince hareket edemeyen insanlarda sağlık sorunları baş gösterdi.

Son günlerde, “yapay zekâ” nostaljisi yaşanmaktadır. Birçok alanda mükemmelce yararlanabileceğimiz yapay zekâ, umarım ki bundan sonra “beyin fırtınası” dediğimiz zihinsel zekâmızı da tembelleştirmez. Aksi takdirde doğal zekâyı da tüketmiş oluruz.

Neticede, milenyum çağındaki dünyamızda, her alanda tüketim çılgınlığı yaşanmaktadır. Gıda, eşya, zaman ve insanlık değerleri hızla harcanmaktadır.

Modern yaşantı, israfı körükleyerek, yoksulluk girdabında inleyen mutsuz kitleleri çoğaltırken, bir yandan da duygusuz, amaçsız, idealsiz yaşayan, robotlaşmış insanlar üretmektedir. Geleceğin dünyasında insanlığı sancılı günler beklemektedir.

Sevgiyle kalın.

Tarihi Süreçte Kadın

Öncelikle vurgulayalım; Anaerkil bir yapı içeren Türk toplumlarında hakanların boyun eğdiği kadın anadır, kadın liderdir, kadın güçtür ve kadın devlettir İslam öncesi ve sonrası toplum yapısının dinamiklerinde.
*
Okuduklarımızdan bahisle;
Eski Yunan ile Roma döneminde kadın hep bir zevk unsuru, köle, cariye, hizmetçi olarak görülmüştü.
Hatta Avrat-Avret kelimesi bile saklanılması gereken eşya-anlamına geliyordu.
Eski Çin’de de durum farklı değildi; hizmetçi olarak görülen kadınlara isim bile verilmez, kadın bir, kadın iki, kadın 3 diye sayılırdı.
Tanıklığı da kabul edilmezdi.
Ortaçağda kadın bilgelik yolunu seçmişse, vay haline; cadı diye avlanırdı.
*
Fakat yalnızca Türkler kadını bereket sembolü, yerin ve göğün evladı olarak görmüştür.
Hatunun rızası ve imzası olmadan Kağanın yaptığı anlaşma bile geçerli sayılmıyordu.
Çin ile ilk anlaşmayı, Mete Han’ın hatunu yaparken; Avrupa Hun Türklerinde resmi görüşmeleri Attila’nın hatunu yapıyordu.
Türk mitolojisinde ise kadın artık tanrısallaşmıştır.
Yaradılış destanında Ak Ana, sudan yaratma fikrini Ülgen’e verirken, en meşhur figürlerden Umay Ana Orhun Yazıtlarında bile yer almış.
Nitekim yazıtlarda ”Umay gibi, annem hatunun şerefine küçük kardeşime Kül Tigin adı verildi. Babam İlteriş kağan, anam İlbilge hatunu Tengri yukarıdan idare ederek yükseltmiş.”demektedir.
Yine Türk mitolojisinde Asena yol gösteri tanrıçayken, Ötügen ise toprak anaya verilen isimlerden biridir.
*
Dikkat edileceği üzere Türkler mezarlıkları düz değil, yükseltilmiş ve yuvarlatılmış şekilde yapıyor.
Bunun sebebi, Türklerin yeniden doğuşa inanıyor olmasından ötürü mezarlıkları hamile bir kadının karnına benzeterek, toprağın bir ana gibi tekrar insanı doğuracak olmasına inanmasıdır.
Türklerde kadın bu kadar kutsal bir noktadayken, son 1000 yıl boyunca Türk kadınının resmi hakkı alınmış, sosyal hayatı kısıtlanmış, eve kapatılmış, tanıklığı bile kalmamıştır.
*
Tüm bu hakikatleri, tüm bu tarihi gerçekleri tarihin en kanlı savaşlarında bile bulduğu ilk fırsatta okumaktan geri durmamış bir adam, 1000 yıl sonra ilk defa ”Kadınların üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım.” dedi.
Bunu dedi çünkü kadınların üretime katılmasıyla devletin kârlı çıkacağını biliyordu. Kadınların üzerinden bütün baskıyı kaldırmakla medeniyetin yeniden doğacağını biliyordu; çünkü kadın medeniyet demekti.
Bütün baskılar kaldırıldı.
Kadına giyim kuşam özgürlüğü verdi.
Kadını üretime kattı.
Kadına bir soyadı verdi.
Ona tanıklık hakkı vermekle kalmadı, onu avukat yaptı, hakim yaptı.
Kadını toplumlara öğretmen yaptı.
1000 yıl sonra tek bir adam bunu yaptı.
O adam ülkemiz Türkiye Cumhuriyeti nin kurucusu Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK…
İcraatlarıyla inkılâplarıyla ebedi istirahatgâhı Anıtkabirden ülkesini yönetmeye devam eden dünyada tek bir LİDER.

Siyasi Ahlak

31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde AKP 22 yıl süren birinciliğini kaptırdı. 1977’den bu yana ilk defa CHP birinci parti olma başarısını gösterdi. Bu sonuç, iktidarda olan AKP+MHP’nin başını çektiği Cumhur İttifakı politikaları ve uygulamalarının beğenilmediğini ve halkın artık iktidara güvenmediğini gösteren son en büyük anketti.

Böyle bir durumda “halkın güvenini kaybetmiş” iktidar kanadından istifalar olması beklenir değil mi? Fakat tam tersi oluyor, muhalefetten milletvekilleri, belediye başkanları istifa ediyor ve bir kısmı iktidar partilerine giriyor. Bir kısmının daha AKP saflarına geçeceğine dair haberler yayılıyor.

İYİ Parti ve CHP listelerinden seçilmiş olan milletvekillerine oy veren seçmenlerin en büyük motivasyonu “mevcut iktidardan kurtulmak” idi. (Bu hükme CHP listelerinden seçilen DEVA, Gelecek P. ve SP milletvekillerini seçenler de dahildir.)

Transfer olan milletvekilleri seçim kampanyalarında ve öncesinde AKP ve ortaklarının ülkeye ne büyük kötülükler ettiğini anlatarak vatandaşlardan oy istediler. Ama şimdi, seçmenin kendilerine iktidarı yıkmaya çalışması için görev verdiği kişiler iktidarın gücünü artırmak için saf değiştiriyorlar. Bu seçmen iradesine ihanettir.

Milletvekilleri, seçildikleri partinin program ve politikalarına uygun hareket etmelidir. Partiniz yönetimiyle temel konularda uyuşmazlığa düşebilirsiniz. Faydalı ve verimli olamayacağınız düşüncesiyle partinizden istifa edebilirsiniz. Bu normaldir. Ama zıt görüşteki bir partiye geçemezsiniz.

Ya bağımsız olarak göreve devam edersiniz ya da milletvekilliğinden de istifa etmeniz gerekir. Siyasi ahlak bunu icap ettirir.

****

Tabii bu olayın bir de transfer eden tarafı var. Milletin güvenini kaybetmiş bir iktidarın milletvekili transferleriyle güçlenebileceğini sanmıyorum. Ama bu transferlerin muhalefetin moralini bozmak ve “Yeni Anayasa” oylaması zamanına hazırlık gibi bir amacı olabilir. Transferlerde nasıl bir ikna yöntemi kullanıldığını ve işin içinde ne türlü havuç ve sopalar kullanıldığını bilmemize imkan yok. Ama transferlerin siyasi ahlak anlayışı üzerinde kara bir leke oluşturduğundan eminim.

****

Hangi mesleği yaparsanız yapın ahlaklı değilseniz saygı duyulmaz size. Ahlakı belden aşağı anlamaya meyilli olanlar bu anlattıklarımı anlayamayabilir.

Fakat demokrasisi gelişmiş ülkelerde siyasetçilerden beklenen en önemli ahlaki davranış “halka yalan söylememek” ve “verdiği sözü tutmaktır.” Çünkü “bugün halka yalan söyleyen, toplumu aldatan, yarın ülkeyi de satabilir” diye düşünürler.

**********************************

Saf Değiştirme Örnekleri

Yerel seçim öncesinde de ilginç istifa örnekleri yaşanmıştı: Ergenekon davası mağduru, eski Teğmen Mehmet Ali Çelebi 2022 yılında milletvekili iken CHP’den istifa ederek önce Memleket Partisi’ne sonra AKP’ye katılmıştı.

Haziran 2018 seçimlerinde, İYİ Parti’den İstanbul milletvekili seçilen Hayati Arkaz Ağustos ayında MHP’ye geçti. Yine aynı seçimde İstanbul Milletvekili seçilen Fatih Mehmet Şeker de seçildikten 2 ay sonra istifa etti. Bağımsız kaldı. Fakat Meclis’e hiç uğramadan maaşlarını aldığı söyleniyor.

Sırf milletvekillerine bakmayın. Eski Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu artık Büyükelçi. Dünya görüşü değişikliğinin makamsal ödülünü aldı. Ama toplumda itibarı hangi seviyede?

Bu kişilerin şimdi neden hiç esameleri bile okunmuyor?

Son aylarda İYİ Parti’den istifa ederek AKP’ye katılan Eskişehir Milletvekili İdris Nebi Hatipoğlu ile İstanbul Milletvekili Seyithan İzsiz, İstanbul Milletvekili Ersagun Yücel’den saygıyla bahseden var mı?

**********************************

Siyasi Liderlerin Dürüstlüğü

Siyasi liderlerin dürüstlüğü, toplumun güvenini kazanmak için kritik öneme sahiptir. Ancak, bazı liderler, seçim kampanyaları sırasında ve öncesinde verdikleri sözleri tutmayarak, ya da daha önce izledikleri politik yolun tam tersi istikamete dönüyor yani topluma açıkça yalan söyleyebiliyor.

Bu durumun, seçmenlerin siyasete olan güvenini sarsmasına ve demokratik süreçlere zarar vermesine yol açması beklenmeliydi.

Ama bakın neler oluyor ve iktidar partileri halkın duygularını hiç göze almadan neler yapabiliyor?

Muhalefet partilerini “DEM Parti ile seçimde iş birliği yaptıklarını” iddia ederek “terörist” olmakla suçlayan MHP ve AKP’nin, teröristbaşını Meclis’te konuşmaya davet edeceğini, o olmayınca DEM’lileri İmralı’ya göndereceğini, “Türkiye’yi terörden kurtarması” için teröristbaşına muhtaç bir ülke görüntüsü verecekleri kimin aklına gelirdi ki?

İmralı’dan teröristbaşının mesajlarını getiren heyeti Meclis Başkanı ve diğer Meclis’te grubu olan siyasi partilerin başkan ve yöneticileriyle (İYİ Parti hariç) görüştürerek, bu kanlı katili devletle muhatap edeceklerini kim hayal edebilirdi?

MHP’nin Öcalan’ı hapisten çıkarmak için “umut hakkı, hastalık mazereti” gibi hukuki kılıflar uydurma merkezi haline geleceğini kim tahmin edebilirdi ki?

****

Ahmet Türk daha iki ay önce Mardin Belediye Başkanlığından alınıp yerine kayyım atandı. “Kobani davasında 10 yıl hapis cezası alması ve hakkında devam eden dava ve soruşturmalar” gerekçe gösterildi. Daha önce de 2 defa görevden alınmış, Bahçeli’nin ricası ve Erdoğan’ın affı ile hapisten çıkmış biri. Şimdi aynı Ahmet Türk’ün “barış elçisi” olup, Öcalan’ın mesajlarını iletsin diye TBMM Başkanı ve partiler tarafından kapılarda karşılanmasına bile artık şaşırmaz olduk.

****

Bu kadar radikal değişiklikler olduğunda Batı demokrasilerinde olsa yer yerinden oynar, sosyal tepkiler çığ gibi büyürdü. Partilerin politikalarında bu boyutta bir değişim olmaz ama varsayalım ki oldu, iktidarlar düşer, bazı kişiler sokağa çıkamaz hale gelirdi.

Toplum olarak herhangi bir tepki göstermiyorsak, bu Batı toplumlarında var olan birey olma bilincinin bizde olmadığını gösterir. Kitlelerin, Ortadoğululaşmış bir toplum zihniyeti ile, “liderim yapıyorsa bir bildiği vardır” inancı içinde uyuşturulmuş olduğunun işaretidir.

Devlet Aklı

                Sen kökleri tarihin binlerce yıllık derinliğine inen devlet aklını bırak; kadın, çocuk, yaşlı demeden kırk bin kişinin ölümüne sebep olan bölücü narko-terör örgütü PKK’nın elebaşısı Öcalan’ın “Paradigma”sına muhtaç ol!

                O devlet aklı ki, tarihin en eski kavmi Çin devletine kendisini Türklerden koruması için binlerce kilometre uzunluğunda Çin Seddini yapmak zorunda bırakmış. O devlet aklı ki, Hun Türkleri tarafından Avrupa’nın kalbine bir hançer gibi saplanmış yüzlerce yıl hükümranlık sürmüş Hun Türk İmparatorluğu ve onun Başbuğu Atilla’ya ait olan devlet aklı. O devlet aklı ki, bin yıl önce Türklere Anadolu’nun kapılarını açmış Selçuklu sultanı Alpaslan aklı, henüz Amerika kıtası keşfedilmemişken 1453 yılında bir çağı kapatıp, yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmet aklı. En son yedi düvelin istilasına uğramış, Osmanlı İmparatorluğu topraklarından taze gelinlik bir kız gibi(Anadolu tabiri) Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının Kuvva-ı Milliye aklı.

                Eğer akıl alacaksan o aklı; yukarıda isimlerini saydığım Başbuğların başbuğlarından al. Biliyorum ki kitap okuma alışkanlığınız yok, bu yüzdendir tarih bilmezliğiniz. Bilseniz bile: “Kurtuluş Savaşını, keşke Mustafa Kemal kazanacağına Yunan kazansaydı” diyen Fesli Kadir’den duyduklarınızla yetinirsiniz. Onun anlattıklarıyla da ancak size terörü durdurmak için Bebek Katilinden yardım dilenmek düşer.

                Habur ve Dolmabahçe rezaletlerinin yaşandığı, hendek rezaleti yüzünden yüzlerce Mehmetçiğimizin can verdiği çözülme sürecinin bugün öncekinden daha da beterini yapmalarına rağmen adına çözüm süreci diyemiyorlar. Ne demekse buna: “devlet aklı” diyorlar.

                PKK’nın meclisteki uzantıları böyle zamanlarda küstahlaştıkça küstahlaşıyorlar. Daha önce, “sokakları kan gülüne çeviririz, biz sırtımızı PKK’ya dayıyoruz” diyenlerin bugünkü sözcüleri: “:  “Tarihsel bir kırılma anından geçmekteyiz. Ya pozitif yönde bir kırılma gerçekleşecek barışı inşa edeceğiz; ya negatif yönde kırılmalar gerçekleşecek, her yer Gazze olacak.” Diye devleti tehdit eder hale geldiler.   Gene daha da ileri giderek Üniter devlet yapısının yıkılacağını, Türkiye Cumhuriyetinin “100 yıllık parantez”inin kapanacağını söyleme cüretinde bulunabiliyorlar.

                Bakın esas devlet aklıyla yıllar evvel konuşan eski başbakanlarımızdan ve cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel konu hakkında ne diyor: “Bin senelik Türk devletlerinin içinde adı Türk Devleti olan sadece Türkiye Cumhuriyeti var.  Türk milliyetçiliğini hareket haline getirecek bir takım olaylardan vazgeçmek lazım. O çok büyük güçtür, Türkiye bomboş bir ülke değildir, beka sorunuyla karşı karşıya kaldığında veya tökezlemesine sebep olacak bazı olaylarda mutlaka karşılığı olacaktır.”

Yine İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu başka bir konuda: “Biz, Anadolu coğrafyasında kurmuş olduğumuz devletlerin sırtlanların yolu üzerine kurulduğuna inanan bir gelenekten geliyoruz. Bu zor coğrafyada devlet doğru yönetilmezse avantajlar dezavantaja, dezavantajlar da felakete dönüşür. Dünyayı bekleyen büyük bir iklim değişikliği krizi var. Yeşil dönüşümde gecikilmemeli. Jeopolitik açıdan önemli bölgeler emperyalist güçlerin hedefinde. Gelişmekte olan ülkelerin yöneticilerinin yanlış kararları, emperyalistlere alan açıyor. Bizim Üniter devlet yapısından ve milli devlet anlayışından taviz vermememiz gerekiyor. Türkiye potansiyeli ve üretim kabiliyeti son derece yüksek bir ülke. Yeter ki doğru yönetilsin. Hukuk, adalet, liyakat ve sistem sorununu çözersek önümüz her alanda açılır.

                Evet, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun dediği gibi: Ülkemiz sırtlanları yolu üzerinde kurulu, Asya ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan, üç tarafı denizlerle çevrili kıtalararası köprü vazifesi gören bütün emperyalist dünyanın gözlerinin üzerinde olan topraklar üstünde. Ama unutmamak gerekiyor ki en yüce çamlar, fırtınalı vadilerde büyür!

Eyvah Hepsi Birden Geliyor: Süreç, Demokrasi, Barış

Birkaç ay önce başlayan yeni çözüm sürecinde mutlu sona yaklaşıyoruz zahir. Hani Öcalan TBMM’ye gelecek ve DEM grubunda PKK’yı feshedecek biz de ona Umut Hakkı tanıyıp tahliye edecektik. Bu formülü de Batılı dostlarımız bize kuvvetle telkin ediyordu. Zaten müebbede Umut Hakkı ile tahliye, İngiliz icadıydı. Bir vaveyladır koptu, terörist başı nasıl TBMM’ye davet edilir de orada konuşturulurdu! Sonra bu yeni açılımı başlatmak için DEM’den bir heyet İmralı’ya gidip bölücübaşı ile görüşmek için Adalet Bakanlığına başvurdu. Bakanlık “rölans” çekti ve bütçe müzakerelerinin sonunu işaret etti. 

Yukarıdaki paragrafta anlatılanlar size makûl ve olağan mı geliyor? Öyle geliyorsa bir daha okuyun. Bir kere müthiş bir kamuoyumuz var. Dikkatli ve çarıklı erkânı harp ferasetinde. Hemen anladılar ki bütün bu hikâyede en önemli nokta, Öcalan’ın nerede konuşacağıydı. Ne konuşacağı, serbest bırakılması, sevgili iktidarımızın bitti dediği PKK’yı bir daha feshetmenin anlamı falan ikinci derecede idi. Söz konusu TBMM’de konuşup konuşmamaksa gerisi teferruattı anlaşılan. 

Eşek ve kilim

Genç dostum Esad Kıraç bana bir Nasrettin Hoca fıkrası hatırlattı. O da ilhamını Aziz Nesin’in bir hikâyesinden almış. Bir köylüde çok kıymetli bir kilim vardır. Köylü kilimin değerinden habersiz, onu eşeğinin semerinin altına sarmaktadır. Açıkgöz bir alıcı kilimi almayı kafasına koyar, fakat kilime talip olsa köylü uyanacak. Onun için gider ve eşeğe talip olur. Sıkı bir pazarlık yürür. Saatler sürer. Sözde anlaşamazlar.  Artık ayrılacaklarken açıkgöz alıcı, “Yahu akşamı ettik. Olmadı. Eşeği vermedin. Hiç olmazsa şu kilimi alayım.” deyip yok bahasına asıl maksadına vasıl olur. Esad, “Şimdi”, diyor, “kilim, Türkiye’nin çözülmesi ve Öcalan’ın çıkması. Ama biz eşeği, yani bölücü başının TBMM’de konuşup konuşamayacağını tartışıyoruz.” Sonuçta şöyle bir sonuca varabiliriz: “Aslanlar gibi direndik ve Öcalan’ı meclise sokmadık. Devlet budur işte. Karşılığında anayasayı değiştirmişiz, özerklik vermişiz, federasyon yapmışız, egemenliği paylaşmışız, Öcalan’ı bırakmışız, bunlar teferruat.” 

Garabet bundan ibaret değil. Sayın Adalet Bakanlığı günler, haftalarca müracaata cevap vermedi. “Değerlendirdi.” Bu bağlamda değerlendirmek ne demek? İşin mevzuat, hukuk cephesi herhâlde çok ama çok karışık. O kadar karışık ki infaz savcısının veya bir mahkemenin veya koskoca bakanlığın bu konuda karar vermesi öyle bir güne, iki güne sığacak bir mesai değil. Kolay mı bir mahkûmu ziyaret ettirmek! Ama Bakanlık, DEM’lileri bütün bütün boşlukta bırakmadı, bir tarihe işaret etti: Hele bütçe müzakereleri bitsindi. 

Süreç geliyor süreç!

Peki, ziyaret için neden bütçe müzakereleri bitmeliydi? İmralı’nın gardiyanları bütçe müzakerelerinde mi görevlendirilmişti ve elde yeterli gardiyan mı yoktu? Bütçe müzakerelerine katılanlar İDO ve BUDO ile gidip geliyordu da DEM’i İmralı’ya taşıyacak vapur mu kalmamıştı? Asıl sebep, dönüşte DEM’den yapılan açıklamada görülüyor: “DEM Partili Buldan ve Önder, dün İmralı’ya giderek Öcalan’la görüştü. DEM Parti’den yapılan açıklamada PKK liderinin silah bırakma çağrısı için hazır olduğu aktarıldı. Öcalan’ın ‘Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya katkıyı sunacak kararlılığa sahibim.’ mesajı paylaşıldı. Buldan, silah bırakma çağrısının tarihinin belli olmadığını ve sürecin yeni yılda her partiyle görüşerek başlayacağını söyledi.

Herkes paradigma demeye başladı birdenbire. Bu kelimenin seçiliş toplantısını gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Çözüm, süreç, barış, demokrasi… Hepsini denedik Olmadı. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım: Paradigma! Hah! Kimse ne olduğunu bilmez. Acıtmaz. Paradigma! Güzel.  

Maazallah: hem barış hem demokrasi

Yaa. Meğer bir paradigmaya bağlı bir süreç başlıyormuş da bizim haberimiz yokmuş. Sevgili iktidarımız da bunu bildiği için bu sürece bütün dikkatini vermek istiyormuş meğer. Kısıtlı olan ne BUDO ne İDO ne de gardiyan. Kısıtlı olan iktidarın bir seferde meşgul olabileceği “süreç” sayısı. İktidarımız sanki tek kişiymiş gibi davranıyor nedense. Her seferde bir süreç. Siz ne bekliyordunuz? Öcalan PKK’yı feshettim diyecek ve biz de ona, “Hadi yine iyisin. Al sana umut hakkı. Yürü…” mü diyecektik! 

Nasıl bir süreç dersiniz? Onu da Buldan açıklamış: 

Barış ve demokrasi isteniyorsa herkesin elini taşın altına koymasının vakti geldi artık. Herkes katkı sunmalı. 2015 herkese ders oldu  Bir dönemi daha heba etmemek gerekiyor… Bu topraklara illa ki barış gelecek ama sanırım barışa en yakın olduğumuz zaman içerisindeyiz. İmralı’da çok olumlu ve iyi bir görüşme yaptık. Evet, devir barış ve demokrasi devri.

İmralı Adası’ndan silah bırakma, yani mütareke- terk ediş geliyor dostlar. 30 Ekim 1918’de Limni Adası’ndan geldiği gibi. Hani siz onu “Mondros” diye bilirsiniz. Sonra da demokratik, siyasi ve hukuki çözüm gelecek. Fransa’nın Sevr şehrinden geldiği gibi. Eşit şartlarda. Öyle onların topraklarındaki barajlardan elektrik üretip sonra onlara geri satmak yok. Yağma yok. “Diyarbakır onların, İstanbul hepimizin!” Anayasadaki karanlık vesayet izlerini temizleyelim. Haydi, pamuk eller taşın altına.