6.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 105

Mevlit

Aydınlar Ocağı Genel Başkanımız Prof Dr Mustafa ERKAL Hocamızın başlattığı ve her Ramazan ayında icra edilen geleneksel bir duruma dönüşmüş Mevlit duası.
Mekân Dülger zade Camisi—FATİH
Hafızların tilavetiyle gönülleri hoş eden seremoni. Yapılan duaların Aydınlar Ocağının kuruluşundan günümüze Ebedi Âleme kanat açmış üyelerinin adları söylenerek ruhlarına bağışlanması.
Aydınlar Ocağınızın ana misyonu Türk- İslam Kültürünü bayraklaştırıp Ahmet YESEVİ den Yunuslardan Taptuk Emrelerden Hacı Baykamlardan Hacı Bektaşilerden esinlenerek tüzel kişiliğini oluşturmasıdır.
Bugün okunan mevlit ve yapılan dualar; Hz Peygamber Efendimize karşı yapılan methiyeyle adının zikredilmesi bana Seyyit Ahmet Arvasi’ nin bir yazısını hatırlattı;


  • Merhum Seyyit Ahmet Arvasi’nin “DİYALEKTİĞİMİZ ESTETİĞİMİZ” KİTABINDAN…
    İNSANLIK KİMİ ÖZLEDİĞİNİ BİR BİLSE…
    ‘’İnsanlığın içinde bulunduğu “ahval”i düşündüm de Şanlı Peygamberimi ve O’nun aziz kadrosunu özledim. Şu anda hepimiz O’na ne kadar muhtâcız!
    “Kara” ve “kızıl” zulüm idâreleri altında inleyen, sömürülen, “sahte tanrılar” karşısında boyun eğen, “putlaştırılan” kanlı diktatörlerin hayâlleri ile ürperen milyonlarca, hatta milyarlarca insanın hâlini düşündüm. Bütün bu zulüm idârelerini, bu “sahte tanrıları” yıkmak, asrımızda yontulan bütün putları kırmak ve insanlığı, bunların kanlı pençesinden kurtarmak gerektiğini gördüm. Fakat güçsüzlüğüme esef ettim. Bütün bu işleri, muhteşem bir kadro kurarak başaran Sevgili Peygamberimi düşündüm.
    Ve şimdi, nurlu Medine topraklarında “örtüler altında” yatan o şanlı kurtarıcıyı özledim.
    Mazlumları zalim”, “mağdurları gaddar” ilân ederek mahkûm eden mahkemeleri devletin makam ve mevkilerini “yandaşlarına” birer arpalık tarzında dağıtan politikacıları, kendi tahakkümüne ve zümrevî menfaatlerine kapı açan “yazılı bir ihtiras belgesi” olmaktan öte bir değeri bulunmayan “ilkeleri”, birer anayasa ve kanun biçiminde, tertip ve hilelerle “halka kabul ettiren” ve sonra mikrofonlara çıkarak “millî iradenden” söz eden madrabazları ve bütün bunlara seyirce kalan “kuvvet ve kudret sahiplerini” gördüm…
    Ve “Emânetleri ehline vermezseniz kıyameti bekleyiniz.”, “Bir saat adalet bin rekât nâfile namazdan daha üstündür.” diyen ve bunu yaşatan Sevgili Peygamberimi özledim.
    Ezilen, kahredilen, sömürülen milyonlarca dindaşımın ve kandaşımın dertleri ile dertlendiğim için beni kınayan, suçlu ilân eden ve tarihin gelmiş ve geçmiş en kanlı diktatörlerini birer “kurtarıcı” olarak ortaya koyan, mazlumların gözyaşlarını gizleyerek zâlimlere alkış tutan “basın ve yayın” organlarını ve bu durum karşısında susan “örgütleri” ve “bilim adamlarını” gördüm.
    Ve “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”, “Hak yolda akıtılan bir damla mürekkep, şehit kanından daha mübarektir.” diye buyuran Sevgili Peygamberimi özledim.

“Kâinâtın efendisini” sevmeyi, Allah’ın Kitabını yüceltmeyi, tarihin kaydettiği, bütün zaman ve mekânların en büyük kurtarıcısı şanlı Peygamberi rehber edinmeyi “gericilik” sayan; ne idüğü belirsiz “küçük kahramanlar” yontan “çağdaş putperestleri” hüzünle gördüm.

Ve bütün “sahte mabutları” yıkarak Allah’tan başka ilâh olmadığını ilân eden ve insanlığın şerefini kurtaran şanlı Peygamberimi özledim.

“Kara” ve “kızıl” filozofların pençesinde inleyen, aklını yitiren, şaşkına dönen; kapitalizmin, komünizmin, faşizmin, rasizmin, hedonizmin, nihilizmin ve anarşizmin bataklığına saplanan, çıldıran, tepinen, boğuşan milyonlarca insanın yürekler acısı hâlini gördüm de…

“Siz -bütün insanlar- Allah’a muhtaçsınız.” âyetini tebliğ eden ve şaşkın akla, “vahiy” ile yol gösteren şanlı Peygamberimi özledim.

Onun yüce kadrosunu, muhteşem ve mübârek Sahabîler ordusunu özledim.

Asırlarca O’nun nurlu izini takip eden “Ecdâd-ı İzâm”ı özledim.

Yani, Hz. Ebûbekir’leri, Hz. Ömer’leri, Hz. Osman’ları, Hz. Ali’leri ve diğerlerini özledim.

Yani, Selçukları, Alparslanları, Osmanları, Orhanları, Muradları ve Yavuzları ve daha nice gerçek kahramanları özledim’’.
Ruhları şad son durakları cennet bahçeleri olsun!

İz Bırakan Tarihi Sözler

Bazı önemli devlet adamlarının tarihte iz bıraktığı sözleri vardır ki, yeri geldiğinde misal olarak hemen o sözler hatırlanır ve onlara başvurulur. Mesela bunlardan bazıları:             

                Mustafa Kemal Atatürk: “Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır.”  Sözü, vatan toprağının kupon arazi olarak görülemeğeceğini, toprak su ile yoğrulduğunda çamur arazi, ama kanla yoğrulduğunda ise vatan olarak bilinmesi gerekliliğini hatırlatan önemli bir sözdür. Ayrıca afet ve felaket anlarında bireysel olarak değil de toplumsal düşünceyi öne çıkarmayı amaç edinmiş sözdür.

*

                Fatih Sultan Mehmet: “Ey Konstantiniye, ya sen beni alırsın, ya ben seni alırım.” Bu söz, bireysel ya da toplumsal azim ve kararlılıkla hedeflerin peşinden gidildiği takdirde başarılmayacak hiçbir işin olmayacağını öğütlüyor.

*

                Napolyon Bonaparte: “Para, para, para” Sözleriyle Ekonomi ve finansın hayati önemini vurgulayan bu sözü, söz konusu para olduğunda yine en önce hatıra gelen önemli sözlerden biridir.

*

                Yine yakın tarihimizden Süleyman Demirel’in şu sözü: “Adriyatik’ten Çin setti’ ne Büyük Türkiye ideali” Türk Milleti’nin ufkunu açan önemli sözlerdendir.

*

                Yaşları 60’ın üzerinde olanlar, Prof. Necmettin Erbakan’ın şu ayrıştırıcı sözlerini benim gibi acı bir istihza ile hatırlayacaklardır. “Onlar ve bizler…bizim dışımızda olanlar, patates dinindendirler.”

*

                Başbuğ Alparslan Türkeş: “Dünyanın neresinde bir Türk varsa, benim ülkemin sınırları oradan çizilir.” (1972 Berlin Türk Ocağı Konferansı) Türklüğü, Türk Dünyasını bundan daha kapsayıcı, kucaklayıcı bir söz olabilir mi?

                Cumhuriyet tarihinin en uzun iktidarını devam ettiren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Lideri Tayyip Erdoğan’ın çeşitli vesilelerle söylediği sözler, acı birer hatıra olarak hafızalarımıza nakşedilmiştir. Bunlardan bazılarını hatırlayacak olursak:

                4 Temmuz 2003 günü ABD askerlerinin, Kuzey Irak Süleymaniye kentinde Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli biri Binbaşı, 11 TSK mensubu Türk askerinin başlarına çuval geçirilmesi hadisesinden sonra gazetecilerin “ABD’ye NOTA verecek misiniz?” Sorusuna cevabı: “Bir olay olduğunda üzerine pat diye atlanmaz, ne NOTA ‘sı veriyorsunuz, müzik notası mı” olmuştur.

*

                Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Köylü milletin efendisidir!” sözüne rağmen Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlığı döneminde 11 Şubat 2006 yılında Mersinli bir çiftçi ile aralarında geçen diyaloğa bakar mısınız?

                Çiftçi: “Sayın Başbakan’ım, bu çiftçinin hali ne olacak? Anamızı ağlattınız be, aşkolsun size, aşkolsun. Tarım Bakanı, anayasayı ihlal ediyor. Yetmedi mi? Öldük bittik sayın başbakanım. Sözlerinin ardından Başbakan’ın çiftçiyi yanına çağırarak yaptığı bir sürü hakaretten sonra: “Hadi ananı da al git buradan, babanı da. Anan da ağlasın baban da.” Sözleri tarihe geçmiştr.

*

                27 Şubat 2013 tarihinde Başbakan Tayyip Erdoğan, Mardin – Midyat’ta katıldığı toplu açılış töreninde: “Bir sürecin içindeyiz. Bu süreç, bir çözüm sürecidir. Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle, Türklükle çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız.” Türk Milliyetçileri yaşadıkları müddetçe bu sözü asla unutmayacaklardır.

*

                17 Kasım 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Merkez Bankası toplantısı öncesi TBMM’de partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada: “Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarımızdan faizi savunanlar, kusura bakmasınlar. Bu yolda ben, faizi savunanla beraber olamam olmam.” Sözleri ve “ben ekonomistim” diyerek uyguladığı sistem 3 yıl boyunca Türk ekonomisinde büyük kayıplara sebep olmuştur.

Daha Ne Olsun?

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, partisinin TBMM’de düzenlenen grup toplantısı ardından bir gazetecinin “Emekli bayram ikramiyesi artacak mı?” sorusuna şu cevabı verdi: “3 bin liradan 4 bin liraya çıktı DAHA NE OLSUN!”

Ben de bir emekli olarak uyarıyorum: İhsan-ı şahaneye “şükretmek” yerine “halkı hükümete karşı kışkırtmak için nifak sokan şer güçlerine” aldırış etmeyin. Devletimiz bütçe imkânlarını kullanarak bizlere bu artışı lütfetti. Bu müjdenin (!) keyfini çıkarın.

Muhalifler “bütçe kaynaklarının yüzde 15’inin faiz ödemelerine gittiğini” söylüyor. Bu kadar faiz gideri olmasa çalışan ve emeklilerin geçim seviyesinin iyileştirilebileceğini iddia ediyorlar. Bir de düşünseler anlayacaklar, faize en çok karşı olan “Nas var size bize ne oluyor” anlayışını her fırsatta dile getiren büyüklerimiz olmasa bütçede yılda iki defa verilen bayram ikramiyelerine 1.000’er TL zam için kaynak bulunabilir miydi?

Yine muhalifler Cumhurbaşkanımızın yurtdışı seyahatlerinde birkaç uçak kullanmasını ve hatta zırhlı araçlarını taşımasını eleştiriyorlar. Ekonomi zorda iken çalışan ve emeklilerden tasarruf ve sabır istendiği halde Sarayda israfın azaltılmadığını söylüyorlar.

Bizim asil ve yüce gönüllü halkımızın, “itibardan tasarruf olmaz” ilkesinden habersiz muhalefete karşı, “Türkiye’nin itibarını arş-ı âlâya” taşıyanlara destek vereceğini bilmiyorlar. Halkımızın önemli bir kesimi “Biz aç kalırız yeter ki yüce devletimizin ve onu yönetenlerin itibarı eksilmesin” dediği halde, biz emeklilere 1.000 TL zam lütfedilmiş, DAHA NE OLSUN?

**********************************

Hukuk Endeksi Abdülhamit Dönemi Seviyesinde

TEPAV’dan Güven Sak’a göre, “Türkiye’de ‘Hukuk Endeksi’ Abdülhamit’in İstibdat Dönemi ile eşdeğer seviyede.”

Bazılarının “kızıl sultan” dediği padişahın, “istibdat dönemi” diye adlandırılan devri iktidarı yani baskı ve sansür uygulamalarıyla anılan dönem ile YENİ TÜRKİYE’nin eşdeğer bir hukuk seviyesinde olması size üzücü gelebilir.

Ama “çöküş sürecindeki Osmanlı devletinde mutlak hâkimiyet sağlayan son padişah” olan 2. Abdülhamit iktidar kanadında “Ulu Hakan Abdülhamit Han Hazretleri” diye saygıyla anılır.

Mademki “Ulu Hakan Hazretlerinin” dönemindeki hukuk seviyesine geldik, DAHA NE OLSUN?

“Ol Padişah Efendimiz” ki, ilk ve son Osmanlı Anayasasını (Kanun-u Esasi) yürürlüğe sokmuş, mutlak güçlerini meşruti monarşi ilkeleri ile sınırlamıştı. Fakat gerek gördüğünde de parlamentoyu feshedip Anayasayı da rafa kaldırabilmiş bir padişahtı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirip ülkeye “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemini” getirerek tarihe geçmiş son devlet başkanımız da “ecdadımız Ulu Hakan Abdülhamit Han” gibi yönetim sisteminde köklü değişimler yapmayı başardı. Hatta o kadar ki şimdilerde “yeni Anayasa” ile bir kere daha ülkemizin yönetim sisteminde köklü değişiklikler yapmaya hazırlanıyor.

Bu kadar benzerlikten sonra hukuk endeksimiz “Ulu Hakan” dönemi seviyesine geldiyse DAHA NE OLSUN?

****

Tarihi kaynaklar Sultan Abdülhamit’in en çok toprak kaybeden Osmanlı padişahlarından biri olduğunu yazıyor. (Bu dönemde 1.592.806 km² yani bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katı kadar toprak kaybedildi.) Cumhurbaşkanının Tarih Danışmanı Murat Bardakçı da bu bilgiyi doğruladı.

Ama “Asrın liderimiz” “Sultan Abdülhamit 33 sene gram yer kaybetmeden Osmanlı’yı yönetti” dediğine itibar etmek gerekir. Çünkü devlet büyüğümüz son sözü söylemiş. DAHA NE OLSUN?

**********************************

2. Abdülhamit’in Hukuka Saygısı

Hukuk tarihimizdeki örnek olaylardan biri, Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Zühtü Arslan tarafından, 25 Nisan 2023 tarihindeki bir törende, Cumhurbaşkanının huzurunda yaptığı konuşmada şöyle anlatılmıştır:

Meşrutiyet Dönemi’nde ünlü şair ve yazar Namık Kemal, adaletin sağlanmasının birinci şartının yargı bağımsızlığı ve hâkim teminatı olduğunu savunuyordu.

Ancak Namık Kemal, adaletin ve yargı bağımsızlığının aslında söylem değil bir eylem meselesi olduğunu tutuklu yargılandığı bir davada tecrübe etmiştir.

Sanık Namık Kemal’i yargılayan İstinaf Mahkemesi Başkanı Abdüllatif Suphi Paşa’dır. Namık Kemal bu hâkime birkaç yıl önce yazdığı bir yazıda “mezar soyguncusu” demiştir.

Başta Padişah 2. Abdülhamid Han olmak üzere etkili yerlerden Namık Kemal’e ceza verilmesi yönünde telkinler yapılmaktadır.

Bunların etkisiyle, başta Namık Kemal olmak üzere hemen herkes mahkûmiyet kararı beklemektedir. Ancak beklenenin tersine, Namık Kemal’i hürriyetine kavuşturan bir karar verilmiştir.

Karar sonrası akşam, kızı Mahkeme Başkanı Suphi Paşa’ya bu kararı verirken korkup korkmadığını sorar. Suphi Paşa’nın cevabı tüm zamanların hâkimlerine unutulmaz bir ders niteliğindedir:

“Yarın Hünkârın da benim de huzuruna çıkacağımız bir hâkim vardır ki, yalnız ondan korkarım!”

****

Siyasi yargılamaların en çok konuşulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ tutuklandı. Muhtemel Cumhurbaşkanı adaylarından İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında peş peşe davalar açılmakta ve muhalefet partilerinden seçilmiş bazı il ve ilçe Belediye Başkanları hakkında gözaltı, tutuklama ve yerlerine kayyım atama kararları verilmekte. İktidarın hoşuna gitmeyen açıklamalar yapan gazeteciler, sanatçılar, TÜSİAD yöneticileri, hatta astrologlar gibi her kesimden insanlar yargı sopası ile susturulmaya çalışılıyor.

Türkiye’de ‘Hukuk Endeksi’ Abdülhamit Dönemi ile eşdeğer seviyede” ise; günümüzün siyasi davalarında da Abdülhamit dönemi İstinaf Mahkemesi Başkanı Suphi Paşa gibi yani hukuk ve adaletten başka önceliği olmayan hâkim ve savcılarımızın olabileceğini umut edebiliriz.

DAHA NE OLSUN?

Türkçülük (Milliyetçilik) Yapmak!

Yeniden bunları hatırladım…

Günümüzde yine Türkler açısından enteresan işler oluyor!

Bunlardan bazıları Suriye’de gerçekleşiyor. Türkiye ve Avrupa ile olan ilintilerde var. Bunlardan biri Türkiye’de PKK ile anlaşılmak istenmesi ama bunun da Suriye ve Irak’la hatta İran’la ilgisinin olması bir diğeri de NATO ve AB ilişkilerinde nasıl kullanılacağımız konusu. Tarihimiz ise bu olayları benzer şekilde defalarca yaşadığımızı bize gösteriyor.

Ne yazık ki, bu ülkenin Türkçüleri ve milliyetçileri; uzun yıllardır; Suriyelilerin vatandaşlığa alınması, 20 adanın Yunanistanca işgali, anayasanın Türk milletinin hükümranlığı açısından tartışmaya açılması, bölücülüğün kucaklanması, Türklüğün erozyona uğratılması, ülkenin ekonomisinin, yer altı ve üstü zenginliklerinin yabancıların eline geçmesi ve daha onca kötü gidişat nedenleri karşısında sessiz kalarak gereğini yapmadı… Neden acaba diye sormadan edemiyorum!

Yoksa bu konularda ABD ve onun yerli işbirlikçileri Türkçülere ve milliyetçilere müsaade mi, etmiyor? Yoksa Türkçü ve milliyetçi olarak tanıdıklarımız aslında Türkçü veya milliyetçi gibi gözüküp aslında Türkçü ve milliyetçi olmayan insanlar mı? Ya da Türkiye’nin ve Türklüğün varlığını ABD’ye teslimiyete bağlayanlar mı? Hepsini konuşmamız ve tartışmamız lazım!

Çünkü yukarıda bahsettiğimiz Suriye, Irak ve İran’la ilintili meselelerimiz, bunlara bağlı olarak Türklerin Türkiye’de hükümranlığının sona erdirilmek istenmesi, Türk Ordusunun terhis anlamına gelecek şekilde mevcudunun azaltılması, AB’nin Avrupa’nın güvenliği için Türk Ordusunu kullanmak istemesi, NATO’daki mevcudiyetimizin sorgulanması ve dış politikadaki etkisizlik aslında Türkçüleri milliyetçileri çoktan harekete geçirmesi gereken hususlardı. O zaman bu sessizliğin mutlaka bir nedeni ya da nedenleri olmalı!

Türklerin yüzyıllardır kafası karışık. Kendilerini ne kabul edecekler bir türlü karar verememiş durumdalar! Türkmüler, Arapmılar, Ümmetmiler yoksa karıştıkları mikro etniklere mi, mensuplar bir türlü karar veremiyorlar… Bu sadece teorik bir değerlendirme değil. Aynı zamanda saha da gördüğüm bir gerçeklik.

Türklüğün çok önemli hususiyetleri var. Tarihimiz, insanlık tarihine şekil vermiş. Hani diyorlar ya; Türk’ü tarihten çıkartırsan geriye bir şey kalmaz, bu çok doğru bir tespit.

Hep tekrar ettiğim bir gerçek var. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin şüphesiz Türk devleti olduklarını ancak hiçbir zaman Türkler tarafından sevk ve idare edilmediklerini yazmıştır. Böyle olunca Türk devletlerine hâkim olan gayrı Türkler ancak Türklere ihtiyaç olunca Türkleri ve Türklüğü hatırlamışlardır. Bugün AB’nin Avrupa’nın güvenliği için Türk Ordusunu hatırladığı gibi!

Türk ihtiyaç olduğunda özellikle askerlik işinde daima hatırlana gelir…

Konumuz ise ABD ve onun değişmez müttefiki (şimdi İsrail’de var) İngiltere’nin Türk coğrafyasına ilişkin politikaları ve Türkiye üzerinden yürütmeye çalıştıkları daha doğrusu bloke etmeye çalıştıkları Türkçülük hareketleridir.

Türkiye, Atatürk’ün ölümünden beri Türkçülük ve milliyetçilik hareketlerine soğuktur. Bu nedenle Türklerin ülkesi Türkiye’de Türkçülük ve milliyetçilik hareketleri bastırılmış ve günümüze kadar kontrol altında tutula gelmiştir. Hâlbuki İstiklal Mücadelesi Türk Milliyetçileri tarafından verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk Milliyetçileri tarafından kurulmuştur. Eğer bu devlet ve millet korunacaksa yine Türk Milliyetçileri tarafından korunacaktır.

Türkiye’nin Türklükle ilgili hamlelerinin bugüne kadar ABD ve İngiltere’nin emperyalist planlarına göre şekillendiğini söylersek her halde yanlış yapmış olmayız…

Türkiye’de Türkçüler yıllarca Türk Dünyası ile ilgili uyarılar yapmış fakat devleti idare eden unsurlar bu seslere kulak tıkadıkları gibi aksine bastırma yoluna gitmişlerdir.

Türkiye’nin Türkçülüğü “Ülkücülük” adı altında hatırladığı dönem 1960’lı yıllardır. O dönem Sovyet tehdidinin azdığı bir dönemdir. Türkiye, NATO’nun Güneydoğu Avrupa noktasında ABD’nin sınır bekçiliğini yapan bir konumdadır. Muhtemel bir sıcak savaş için Türkçüler, Ülkücülük adı altında örgütlendirilir. Komünizmle mücadele için kurulmuş dernekleri kuran ve yönetenlere bakın nerede ise tamamı ABD ve İngiltere politikaları kapsamında çalışmış ya da kullanılmışlardır. Sonrasında da Türkçüler iktidara yaklaşınca ABD destekli 12 Eylül yönetimince zindanlarda dumura uğratılmışlardır.

ABD bir yandan Türkiye’deki Türkçüleri hedefleri doğrultusunda kullanırken diğer yandan hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Türkçülerin Türk Dünyası ile ilgilenmesine izin vermemiştir.

Aynı dönemde Irak Türkleri; Kerkük ve Musul’la tanınan Türkmeneli topraklarında çok büyük sıkıntılara düçar olmuştur. Suriye Türklerini ise Suriye’de iç savaş çıkana kadar Türkiye’de konuşmak adeta yasaktır. Hâlbuki 1920’li yılların sonunda Halep’te 30 civarında günlük Türkçe gazete çıkmaktadır. ABD ve ortağı İngiltere bu bölgelere kendi menfaatleri için gelip yerleşince bizde oradaki Türkleri daha duyar olduk…

Şimdi de, ABD (İsrail), İngiltere ve Fransa sayesinde her gün Suriye’yi konuşuyoruz.

Buna Balkan topraklarında yaşayan soydaşları, Kırım ve Kıbrıs Türklerini de, eklemek lazım… Şimdi de son dönemde de bizi Libya’ya yönlendiren güç; orada Kuloğlu ve Koloğlu Türklerinin olduğunu bunların nüfusunun da Libya nüfusunun %15’ni oluşturduğunu bize anlatıyor. Adama sormazlar mı; bugüne kadar bu bilgiden niye yoksunduk diye!

Keza Türkçüler, İran nüfusunun yarısının Türk olduğunu anlatıp dururdu. Herkes bunu bir hayal olarak niteler ve gülüp geçerdi. Milli eğitim sistemimiz ise “Dünya Türklüğü” açısından dişe dokunur tek bir laf etmezdi. Şimdi ABD ortakları İngiltere ve İsrail ile birlikte İran’ı dağıtmak ve parçalamak istiyor. Bunun içinde Güney Azerbaycan’daki Türkleri dürtüyor. Traktör futbol takımının oynadığı maçlardaki görüntüleri sosyal medya aracılığıyla yayarak Türkiye Türklüğünü de ajite ederek politik hedefleri kapsamında kullanmaya çalışıyor. Biz de duygusal bir ırkız ya hemen zokayı yutuyoruz.

Aynı politika Doğu Türkistan üzerinde oynanıyor. ABD ve küresel ortaklarının Çin’le bir kavgası var. Bu kavga birileri üzerinde diri tutulmaya çalışılıyor. Uygur Türkleri ABD’nin politikaları yüzünden Çin’in katmerlenen insanlık dışı uygulamalarına maruz kalıyor.

İsrail nasıl Hamas’ı bahane ederek Gazze’de soykırım yapmış ve Orta Doğu’da planlarını uygulamaya koymuşsa Çin’de ABD’nin Doğu Türkistan üzerindeki planlarını bahane ederek Uygur Türklerini yok etmeye çalışıyor.

Buna karşılık Ankara merkezli Türklük ya da Türkçüler veya milliyetçiler ne yapıyor derseniz kendi memleketlerini bile korumaktan büyük bir acziyet içindeler derim!

Türklük, Türkiye dâhil her yerde büyük bir sıkıntı içindedir. Bu sıkıntıların ortadan kaldırılması için Türkler tarafından özgün politikalar ve stratejiler ortaya konulmalıdır. ABD ve ortaklarından bir medet umulmamalıdır. Eğer Türklerin yaşadığı insan hakları ihlalleri için ABD’den medet umulacaksa biliniz ki, Türklerin akıbeti bugünkünden daha feci olacaktır.

Türkiye’de Türkçülüğün kaderini bir CIA (Ruzi Nazar) Ajanının inisiyatifine bırakan, Türk Dünyasına ABD’nin örgütlediği FETÖ’nün okulları ile girmeye çalışmış olan ve işi düştüğü zaman Türklüğü hatırlayan bir devlet anlayışı ile Türk’ü rahata kavuşturmanın imkânı yoktur.

Şahsen ABD ve onun ortağı İngiltere ile birlikte Türkçülük yapmam ya da onlar izin verdiği zaman Türklüğü hatırlamam. Onlarla birlikte Türklüğün hakkını aramanın nerede ise imkânsız (Trump’ın terörle müzakere meselesinde sırtımızı sıvazlaması gibi) olduğunu bilirim. Günlük avuntuları da, Türklüğe faydaymış gibi değerlendirmem.

Türklerin bilmesi gereken en önemli şey; Türk’ün etrafında dönüp duran kavganın tek nedeninin Türklüğün dünya üzerinden silinmesine dönük bir mücadele olduğudur. Her Türk’ün ABD’nin tuzaklarına düşmeden adımlarını buna göre atması gerekmektedir… ABD’ye diklenenlerin de, samimi olmadıklarını bugüne kadar yaptıklarından dolayı görüyor ve düşünüyorum.

Endüstriyel İftar

            Ramazan ayındayız, çok şükür. İftar ve sahur vakitlerini bazen tefekkürle bazen coşkuyla ifa ediyoruz. Evin hanımefendisinin veya annelerimizin hazırladığı yemekleri şifa niyetiyle yiyor, yemeklerden aldığımız lezzetle huzur buluyoruz. Hele aile fertlerinin tamamının sofrada yer alması evlerimizde, eminim, mutluluk iklimi teneffüs ettiriyor.

            İftar ve sahur yemeklerinin hazırlanması ailemizin her bireyinde sıcak telaş ve heyecan oluşturur. Gün içinde hazırlanan yemeklerin kokusu, mübarek Cennet kokusudur sanki. Burnumuz, gözlerimiz, damaklarımız, midemiz lezzet panayırının aparatlarıdır. “İyi ki Ramazan geldi.” deriz

            Endüstriyel iftar dönemine doğru savrulduğumuzu fark ettim bu Ramazan’da. Pandemi sürecinde bir zorunluluk olarak ortaya çıkan, dışarıdan kutu içinde yemek getirtme alışkanlığının yaygınlaşması, evlerimizdeki iftar heyecanını da öldürmüş görünüyor. Son dakikada getirilen yemekler, ev halkında ne heyecan oluşturuyor ne de tazelik tadı taşıyor. Tam bir sanayi ürünü. Donmuş yağlar, kimliğini kaybetmiş gıdalar, damağımızda lezzet oluştursa da midemize oturuyor.

            Evde imkân varken lokanta, restoran, kafe gibi yerlerde yemek yenmesini, bilhassa iftar yapılmasını bir türlü anlayamamışımdır. Ne kültürüme ne alışkanlıklarıma ne de ekonomime uygun düşer böyle bir tercih. İftarım; az olsun, evimde olsun, huzurla olsun isterim.

            Artık, geniş ailemizin büyüğü sayılıyoruz. İftar sonrası kız isteme görevi nedeniyle İstanbul’a gitmem gerekti.  İsteğimin dışında davet sahibinin tercihiyle iftarın ünlü bir köftecide yapılacağı bildirildi. Mekâna çeyrek saat kadar geç intikal ettik.  Birkaç dakikalık otopark sorunu yaşadıktan sonra iftar saati geçmesine rağmen sırada bekleyenleri aşarak bizi sabırsızlıkla bekleyenlere ulaşabildik. Kapıdaki gençlerin “Yer yok” uyarılarını dikkate almadan, bize yer ayrıldığı için zafer kazanmış komutan edasıyla masamızdaki yerimize oturduk. Baygın salatalar, beş zeytin, bir parça pide birkaç saat öncesinden masaya konumlanmış izlenimi veriyordu. Yiyebileceğimiz fazla seçenek de yoktu. Zorunlu tercihimiz, çorba ve köfte olmalıydı. Çorba fena değildi; köfteler, seri üretim yapan makinenin zulmünden kurtulmuş lastik parçalarıydı sanki. Masadaki baharatla lezzet katmasaydım her biri ağız boşluğumda esas duruşa geçecekti. Herkes yemeğini bitirdiği halde ben hala köftelerle meydan savaşı yapıyordum. Çayımı dahi içmeye vakit kalmamıştı. Çatal kaşık sesleri, içerideki telaşın uğultusu, hanemizdeki iftar iklimine oldukça uzaktı. Buna rağmen insanlar, yemek için yer bulabilmenin, tek tip turuncu kıyafetli gençler, müşterilerini bir an önce gönderebilmenin telaşındaydı. Böyle bir ortamda, tuttuğum orucun huzurunu duymam, yediklerimin lezzetini almam mümkün olamazdı. O gün, endüstriyel iftar yapmıştık.

            Önce endüstri girdi hayatımıza, sonra dijital. Bu yenilikler heyecan verdi bize, işimizi kolaylaştırdı. Uzaklar yakın oldu, geceler gündüz… Zorluklar kolaylaştı, ancak insanlar birbirinden uzaklaştı. Evlerimizin konforu arttı, mekânlar genişledi, fakat gönüller daraldı. Lezzeti kaybettik, huzuru kovduk, dostlukları unuttuk. Aşkı, sevgiyi, merhameti, saygıyı, cömertliği edebiyatımıza bizden sonraki nesillerin kullanmayacağı, kıymetsiz miras bıraktık.

            Annelerimiz yemeklerimize sevgilerini, dualarını katardı. Parmaklarımızı yalardık o yemekleri yerken. Babalarımız ümitle, şefkatle bakardı yüzümüze ışıl ışıl gözleriyle, bizler erirdik o sevgi dolu bakışlarla. Hele dedelerimiz, ninelerimiz vardı, toz kondurmazlardı üzerimize; babalarımız sermaye, bizse servettik onlar için, Cennet meyvesiydik. Yer sofrasına otururduk. O zaman dijital kölelik yoktu, endüstri henüz emekliyordu.

            Endüstriyi, dijitali hayatımıza bu kadar sokmak bizim tercihimiz, ancak bilinçsizce bir tercih. İnsani değerlerimizden neyi ne kadar götürdüğünü tahlil etmeden hayatımıza soktuğumuz bir tercih. Mecbur değiliz, pragmatist olmaya. İnsan olmak, sadece insani değerleri yaşatmak ve yüceltmek değildir; her yeniliği, gelişmeyi, teknolojiyi yüksek bilinç ve iradeyle yönetme erdemine sahip olmaktır. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendisinden bir ikram olarak size musahhar etmiştir. Şüphesiz bunda düşünen toplum için önemli ayetler vardır.” (Casiye 13) İlahi buyruğu, bu zaviyeden düşünüldüğünde daha derin anlam kazanıyor.

            Endüstri ve dijitalden uzak iftar herkesin hakkı. Özellikle kendileri adına hayıflandığım orta ve yeni nesle tavsiye ederim.

Tehlikeli Adımlar

     Düşman meçhûl / bilinmez olduğu zaman daha zararlı olur.

     Nitekim, daha kandırıcı olunca bir kat daha habîs / fena olur.

     Hele aldatıcı olursa fesâdı / fenalık ve kötülüğü, çok daha şedîd / şiddetli olur.

     Dahilî / içte olursa zararı daha azîm / büyük olur.

     Çünkü dahilî / iç düşman, kuvveti dağıtır.

     Halkı meşgûl ederek, birlik ve beraberliğin bozulmasına sebep olur. Cesareti azaltır.

     Haricî / dış düşman ise, bil’akis / aksine

     Asabiyeti / din ve müsbet milliyet duygusunu şiddetlendirir.

     Salâbeti / metanet ve dayanıklılığı artırır.

     Nifakın / münafıklığın, ikiyüzlülüğün cinayeti ise,

     Millet, Devlet ve İslâm için, pek büyüktür.

     Zira içinde bulunduğumuz İslâm Âlemi’ni ve özellikle Türkiye’yi

     Zelzeleye ma’rûz bırakan ve büyük sarsıntılara uğratan da bu nifakdır.

     Yani müslüman görünümlü kâfirliktir.

     Bunun içindir ki, Kur’an-ı Kerîm münafıkların fenalık ve kötülüklerine yer vermiştir.

     Türkiye’de son zamanlarda, tecâhül-i ârifâneden / bilmezlikten gelinerek;

     Sûret-i haktan / doğru ve dürüst biriymiş gibi gözükerek, sinsi bir şekilde;

     Demokrasi ve eşitlik kalkanı arkasına sığınarak, Türkiye’nin temelleriyle oynanıyor!

     Türkiye’ye, birlik ve beraberliğini bozacak adımlar attırılmak isteniyor!

     Türk Milleti, bu devletin kurucu unsuru, temelindeki birleştirici faktörü ve âmili iken,

     Türkiyedeki diğer unsurlardan; sadece sıradan biriymiş gibi nazara verilerek;

     Vatanı ve devleti tek başına temsil edemiyeceği gibi, safsatalar ileri sürülerek;

     Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihî ve haklı adı üstünde tereddütler uyandırılmak isteniyor!

     Türkçe’nin Resmî Dil olmasından, yazık yazıklar olsun ki, bazıları gocunuyor!

     Türkiye’nin “Türkiye” adından, maalesef kimileri rahatsızlık duyuyor!

     Hâlbuki Avrupa bile “Turkey” adını, bizzat kendileri belirlemiş ve koymuşlardır.

     Çünkü karşılarında hep bu milleti görmüş ve bulmuşlardır.

     Çünkü Türkler: “Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.

     Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler

     Ve Allah yolunda cihad ederler.” (Mâide: 54) âyetine muhatap olarak;

     Asırlarca, Kur’an’ın bayraktarlığını yapmışlardır.

     Hangi ülkede resmî dil; birden fazla?

     Hangi ülke isimleri; bir değil, birden fazla!

     İçlerindeki kavim ve unsurlardan biri;

     Tarihî bir fonksiyon icra ettiğinden dolayı, diğerlerinin de onayıyla,

     Devlet ve milleti temsil yetkisini üzerine almış.

     Hiçbir unsur da bundan rahatsız olmamış ve olmuyor.

     Bunun en güzel örneği ABD.

     Çok sayıda kavimlerin yaşadığı, ABD’de birçok dil konuşulduğu halde,

     İngilizce rasmi dil olarak kabul görüyor. Kimse de bundan gocunmuyor.

     Hiçbir Avrupa devletinde;

     Ne tek bir kavim yaşıyor, ne de tek bir dil konuşuluyor.

     Ama her bir Avrupa devletinin; tek bir ismi, tek bir resmî dili var.

     Böyle olmasaydı Avrupa’da Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya gibi devletler de olmayacaktı.

     Milletler; tarihin belli bir sürecinden geçerek; tabii birer eleme ve oluşumlar neticesinde;

     Kendilerine has bir millet ismini alarak ve tarihin açtığı imkânlarla;      Belli bir dilin etrafında kenetlenerek ortaya çıkmış; birer realite ve gerçektirler.

Beyaz Yürüyüş; Büyük Hekim Buluşması

Türk Tabipler Birliği sağlık sistemindeki sorunlara dikkat çekmek amaçlı BEYAZ YÜRÜYÜŞ adını verdiği etkinliği 25 Şubat -1 Mart tarihlerinde yapmıştı. Bu etkinliğe katılıp destek vermek için Kocaeli Tabip Odamızda bir program yapmış; 26 Şubat’ta önce İstanbul’dan gelen heyeti Gebze’de karşılayıp orada bir basın bildirisi okunmuştu. Sonra İzmit merkezde, Fevziye Camii önünde toplanan kişiler ile yürüyüş yolundan yürünülerek eski valiliğin bulunduğu alandaki Atatürk büstünün olduğu yere gelinmiş ve orada konu hakkında konuşmalar yapılarak hem basına hem de iştirakçilere görüş ve düşünceler üzerinde konuşmalar yapılmıştı.

Dağıtılan broşürlerin birindeki hekim ile ilgili şu paragrafı çok anlamlı bulduğum için aynen paylaşıyorum. “Her şeyden ve herkesten çok; doğumdan ölüme insanın en çıplak hallerine şahitlik ediyor, en çaresiz anlarında yardımına koşuyor, güçsüzlerin gücü, çaresizlerin çaresi olmak, ölümle ve hastalıklarla mücadele etmek, sağlık ve esenlik dağıtmak için çalışıyoruz.” Bu meslekte kamu hastanelerinde, muayenehanesinde serbest hekim olarak ve şimdi de bir özel hastanede çalışan kıdemli bir hekim olarak bu etkinliğe katıldım ve bir değerlendirme yapmayı uygun gördüm.

Çalıştığım hastanenin hekim odasında bu etkinliğe katılmak isteyenlerin olup olmadığını sorduğumda aldığım cevaplar ilginç idi. Bir kısım meslektaşlarım tabip odalarının hekimlerin sorunlarını dile getirip çözüm üretmek yerine tek yönlü ve mutlak muhalif(!) yaklaşımlarda bulunduğu için iktidar tarafından ciddiye alınmadığı; bunun için bu ve benzeri etkinliklerin faydasız olduğu şeklinde olmuştu. Bazı meslektaşlarım ise şu anki yönetimin muhalif söylemlere tahamüsüzlüğüne işaret ile şakası bile hoş olmayan Silivri Ceza evinin yolunu öğrenmek istemedikleri şeklinde olmuştu. Doğrusu her iki yaklaşımda demokratik toplumlar için

düşündürücüydü.

Fevziye Camii önünde toplanan katılımcılar Gebze’den gelenler ile birlikte yürüyüş yolundan ellerinde sloganların olduğu pankartlar ile ve zaman zaman sesli sloganlar söyleyerek toplantı alanına gelindi. Görevli hekimler sloganlı beyaz giysileriyle ve katılımcı hekimlerin bir kısmı beyaz hekim gömlekleri ile ilgi çeken bir konvoy oluşturmuş, bu da yürüyüş yolumuzda dikkat çekici bir görüntü meydana getirmişti. Yürüyüşe destek amaçlı gelmiş isimler arasında 80 öncesinin hızlı (!) solcularından Mehmet Toker ve ülkücü-milliyetçilerinden (!) Ahsen Okyar gibi meslekten olmayan isimlerin olması bu etkinliğe ayrı bir zenginlik katmıştı.

Meydanda önce Kocaeli Tabip Odası Başkanı’mız Prof. Dr. Ayşe Engin Arısoy konuştu.

Konuşmasında katılanlara ve basına teşekkür ederek bu etkinliğin sağlıkçı ve sağlık sistemindeki eksiklerin giderilmesi, yanlışların düzeltilmesine dikkat çekmek için yapıldığını ‘Başka Bir Sağlık Sistemi’ vurgusu ile yöneticileri uyarmak için yapıldığını söyledi. 5 dakikaya sıkıştırılmış muayene ile hekimlik yapılamayacağı, bunun vatandaşı da hekimi de memnun etmediğini; önce güvensizlik sonra şiddet dâhil birçok olumsuzluğun sebebi olduğu ve düzeltilmesi gerektiğine işaret etti. Daha sonra TTB başkanı Prof. Dr. Alpay Azap konuşmasında hekimlerin çalışma şartlarındaki zorlukların onları tükenmişlik ve çaresizliğe sürüklediğini, son 20 yılda uygulanan performans sisteminin bunda etkin olduğu ve bunun için yeni bir sağlık sistemine ihtiyaç olduğunu seslendirmek üzere bu etkinliğin düzenlendiğini bildirdi. 1 Martta Ankara’da ülkemizin her yerinden gelecek hekimler ile buluşulup bu etkinliğin daha dikkat çekici olmasını sağlamak istediklerini,         1 Mart 14 Mart tarihleri arasında muhtelif toplantılar ile bu alandaki görüşlerinin açıklanacağı bilgisini paylaştı. Daha sonra bu etkinliğe destek amaçlı gelen STK adına konuşmalar yapıldı. Eczacılar Odası Başkanı Mustafa Sezer, Kocaeli Veteriner Hekimler Odası Başkanı Mehmet Bostancı, Kocaeli Aile Hekimleri Derneği Başkanı,Dr. Funda Atmaca,

Kocaeli Sağlık Emekçileri Sendikası Başkanı Murat Harata konuşmaları ile sağlık sisteminde yeni bir bakış ve düzenleme ihtiyacına işaret eden etkinliğe desteklerini ve başarılı olma temennilerini paylaştılar.

Etkinlik gerek toplanma, gerek yürüyüş ve basın toplantısı sürecinde herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan tamamlandı. Burada kullanılan pankart ve sloganlara gelince;

-Yaşamak, yaşatmak istiyoruz

-Emek bizim söz bizim yürüyoruz umuda

-5 Dakikada sağlık olmaz

– Nitelikli tıp eğitimi gibi makul olanlar yanında

-AKP sağlığa zararlıdır

-Sağlık sistemi çöktü gibi aşırı politik, itiraz edilir ve tartışılabilir olanlarda vardı. Bunlarla ilgili bir değerlendirmeyi bir sonraki makalemde yapmak üzere hoşça kalınız.

14 Mart tıp bayramımız kutlu olsun!

Ramazan Duası

Allah’ım, en son dinin olan İslam’la ve dünya tarihinin iki büyük medeniyetinden birini insanlık âlemine hediye eden Türk Milleti’nden olmakla şereflendirdin bizi. Dünya’da İslam’ı dün de bugün de en iyi şekilde yaşayan ve Ramazan Ayı’nı en güzel biçimde idrak eden Türkiye’de yaşamayı nasip ettin. Bunların kıymetini bilenlerden eyle bizi.

Türk olmaktan utananlara ve “geçmişiyle hesaplaşma” bahanesiyle Türkleri kendi tarihinden utanan insanlar yapma gayretinde olanlara fırsat verme. Hele hele bu gayreti İslami gerekçelere dayandırmaya çalışan münafıkların çalışmalarının boşa çıkmasını nasip eyle.

Dünyanın birçok yerinde Müslüman denince akla Türk, Türk deyince Müslüman olmak gelir. İkisini birbirine rakip kavramlar gibi gösterenlere aman verme Allah’ım. Ya Rab İslam’ı Türksüz, Türk’ü İslamsız bırakma.

Biliyoruz ve iman ediyoruz ki “üstünlük sadece takvadadır.” Ancak bize bildirdiğin gibi “birbirimizi tanıyıp sahip çıkmamız için milletlere, sülâlelere ayırdın. (49/ EL-HUCURÂT -13)

Şanlı Peygamberimizin ifadesiyle, “kişi kavmini sevmekle kınanamaz. Kişinin kavmini sevmesi asabiyet/ırkçılık sayılmaz. Asabiyet/ ırkçılık, kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.” (bk. Ahmed b. Hanbel, 4/107; Mecmau’z-zevaid, 6/244)

Veda Hutbesinde Hazreti Peygamberin “ayaklarımın altında” dediği asabiyeti, kucaklayıcı ve kapsayıcı Türk/Atatürk Milliyetçiliği ile aynı manada kullanarak, “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” şeklinde yorumlayanlara iz’an, irfan ve şuur nasip eyle. Biliyoruz ki Peygamberimizin “asabiye” dediği kabilecilik, puta tapma, tefecilik, fitnecilik gibi “cahiliye âdetleridir.” Bizleri ırkçılıktan uzak bir milliyetçilikle tanıştıran devletimizin kurucularına düşman etmeye çalışanlara doğru yolu göster Ya Rabbi.

Ya Rab, Tarihimizden ırkçılık çıkarmaya çalışarak iç ve dış düşman artırmaya ve var olan düşmanlara koz vermeye çalışanları tesirsiz bırak.

Ramazan kardeşlik ayı. Müslümanların ortak değerler etrafında birleştiği, tokun aça, zenginin fakire empati (duygudaşlık) yaptığı ve imkanların paylaşıldığı bir zaman dilimi.

Müslüman kardeşlerimizin sadece midevi ihtiyaçları için değil, ruhi ve sosyal ihtiyaçları için de duygudaşlık yapabilmemizi nasip eyle.

Müslümanlar arasında bile, Türk olan Müslümanları göz ardı etmek, Türk olmayan Müslümanların dertleriyle hemdert olmak gibi bir hastalığa duçar olanlar var. Bunlar kendilerini Müslüman saymasalar mesele yok. Ama adı Müslüman olanların Müslüman- Türk olana alakasızlığı hatta hasımlığı asabiyet/ırkçılık yapmamak değil, Türk düşmanlığı üzerine inşa edilmiş bir asabiyedir. Müslüman Türk’ün yar ve yardımcısı sen ol Yarabbi.

Nüfusun bir yarısını, diğer yarısına rakip ve hasım etme gayretlerini, Milleti parçalara ayırmaya çalışanların heveslerini boşa çıkar Yarabbi.

Mehter ile Onuncu Yıl Marşını,

Sünni ile Alevi’yi, Cami ile Cem Evini,

Türk ile Kürt, Çerkez, Arap, vs diye sayılan etnisiteleri, Osmanlı ile Türk’ü,

Birbirinin alternatifi ve rakibi göstererek yeni çatışma alanları yaratanları ıslah eyle. Islah olmuyorlarsa tesirsiz hale getir Yarabbi.

Camide içki içmedik diyenlere, siz Camide içki içtiniz; Camiye sığınan yaralılara tedavi hizmetleri yapanları “Camiyi kalkışma hareketinin lojistik merkezi yaptınız” diyerek İslam dışına itmeye çalışanlar, İslam’a hizmet ettiklerini sanıyorlar. Ötekileştiren, dışlayan ve başkalaştıranların hizmetinden İslam’ı koru Allah’ım.

Allah’ın Resulü “aklı olmayanın dini de yoktur” buyurdu. Esasen aklı olmayanın cezai ehliyeti de yoktur. Hazreti Peygamber zamanının uygulamasında sahabe, vahiy haricinde, peygamberden duyduklarına bile kendi aklı ile yorum yapıyordu ve buna Allah Resulü saygı göstermekte idi. Bugün Müslümandan kendi aklını ve iradesini birilerine devretmesi tavsiye ediliyor. Bugün Müslümanlar liderine, başkanına, şeyhine, patronuna, hocaefendisine bırakın itirazı, kendi fikrini bile söyleyemiyor. Sahabenin Peygambere tavrını gösterebilen kalmadı.

Allah’ım Müslümanlara aklını kullanma ve iradelerine sahip çıkma şuuru ver. “Allah ile aldatanlara” iradesini teslim edenlerden olmaktan bizleri muhafaza eyle.

Allah’ım, ülkemizin bir kısmında egemenliği yani Müslüman kardeşlerimizin bir bölümünü yönetme hakkını eli kanlı terör örgütüne bırakma çabaları var. Dinsiz ve cani örgüt, bölgede yaşayan inançlı Kürt kardeşlerimizin meşru temsilcisi gibi göstermeye çalışılıyor. Terör karşısında tam bir acizlik ve yenilmiş psikolojisi altında, “analar ağlamasın” gerekçesiyle örgütün cani lideri ile birlikte yürütülen süreçle, bu dinsiz narkoterör örgütüne teslim edilmeye çalışılan vatan topraklarımızı ve bölgede yaşayan kardeşlerimizi bu akıbetten muhafaza eyle.

Irak’ta Suriye’de, Mısır’da emperyalizmin kanlı senaryolarının kurbanı olan Müslümanlara, Türkistan’da, Balkanlarda ve dünyanın diğer bölgelerinde hep mazlum ve mağdur olan kardeşlerimize yardım eyle. Zalimlerin ve zulme yardımcı olanların hesabını boz Allah’ım.

“Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” Günde kırk defa Fatiha suresindeki bu duayı okuyarak ibadet ettiği halde, bazı ülkeleri ve kişileri kadir-i mutlak görenleri doğru yola döndür Allah’ım.

“Allah’ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan sana sığınırız.”

Yarabbi, Ramazan Ayını huzur, bereket ve bilinçlenme ayı olarak idrak etmemizi nasip eyle.

Not: Bu duayı 08.07.2013 tarihinde yazmıştım. Herhangi bir güncelleme ihtiyacı duymadan, bu Ramazan ayında da, duamızın kabulü niyetiyle, yeniden yayınlamak istedim.

  Kıbrıs’a Dikkat…

    Neredeyse 8 yıldan beri uykuda olan/uyutulan Kıbrıs konusu ne olduysa yeniden gündem olmaya hazırlanıyor!

   2017 yılında Rum tarafının Crans Montana görüşmelerinde masadan kaçmasıyla neticelenen Kıbrıs müzakere süreci 17-18 Mart 2025 tarihleri arasında Cenevre’de yapılacak beşli görüşme ile bir kez daha haber başlıkları arasında yerini alacak.

    Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Kıbrıs Türk Yönetimi, Kıbrıs Rum Yönetiminin temsilcileri BM genel sekreterinin gözetiminde yeniden bir araya gelecekler.  Yani 1968’den beri devam edip de hiçbir sonuç alınamayan yeni bir müzakere sürecinin başlaması için hazırlık yapılacak.

    Eller sıkılacak, gözler süzülecek, çaylar içilecek, yemekler yenecek. Ama iş çözüm adımlarına geldiğinde atılacak her adım için Rum tarafı yeni bir taviz isteyecek…

   Bir defa şu gerçekleri yeniden hatırlatalım:

  • Rum tarafı sonu ‘’Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’’ olan bir çözüm şeklinin dışında hiçbir öneriye evet demiyor. Kıbrıs Türk tarafı ise bunun tam tersini istiyor. Kıbrıs Türk Halkının egemenliğinin uluslararası alanda kabul edildiği yan yana yaşayan iki ayrı egemen devlet yapısında ısrarcı. Çünkü Rumlarla aynı devlet çatısı altında iç, içe yaşandığında neleri yaşayacağını çok iyi biliyor.
  • Bundan önce yaşanan her müzakere sürecinde Türk tarafına azınlık haklarından bir fazlasını dahi vermek istemeyen Rum tarafı ise; bu hukuksuzluğunu devam ettirmekte kararlı…
  • Yukarıdaki iki gerçeğin dışında en önemli konu da; Türk askerinin adadan bir an önce ayrılması ile ilgili Rum dayatması. Gerekçeleri ise AB ülkesi olan bir devlet için başka bir ülkenin garantör olması kabul edilemez. Bu nedenle de adada bulunan yabancı askerler derhal adayı terk etmelidir. BM ile AB’nin de görüşü bu yönde. Kaldı ki, BM Güvenlik Konseyi almış olduğu kararlar ile Türkiye’yi adada hala işgalci olarak tanımlıyor. Bu iki yapı da, 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerinin adada neler yaşadığını, Rumlar tarafından bir gecede nasıl yok edilmek istendiğini bilmiyorlarmış gibi hareket etmeye devam ediyorlar.
  • BM ve AB 2004 yılında oylanan Annan planında Kıbrıs Türk tarafına oynadıkları oyunu da gözden kaçırıp, Rum tarafını hala adanın yasal hükümet temsilcisi olarak tanıyorlar. Kıbrıs Türk Halkına yıllardan beri uygulanan insanlık dışı ambargolara da sessizler. Bu insanlık ayıbının devamına göz yumuyorlar.
  • Bugüne değin yapılan Kıbrıs müzakerelerinin hepsinde çözüm için atılan her adım, Rum görüşmeciler tarafından baltalandı. Çünkü Rumlar sonu Enosis olmayan hiçbir adıma olumlu yaklaşmadılar. Bundan sonra da yaklaşmayacaklar…

   Yukarıda sıraladığım gerçekler Kıbrıs konusuyla ilgili görüşmeler sürecinde öne çıkan en önemli konu başlıklarıdır.

   Bunların dışında ‘’toprak düzenlemeleri-mülkiyet-ekonomi-garantiler-güç paylaşımı’’ gibi her toplantıda konu olan başlıklar da ilavesi…

  Bu yazım aracılığı ile soruyorum:

   Sonucu olmayacak bir toplantı neden yapılır ki?

   Bugüne değin yapılan Kıbrıs müzakerelerinin hangisinden bir sonuç çıktı ki?

   Sırf barışı istemeyen taraf ben gözükmeyeyim diye böyle bir toplantıya neden gidilir ki?

   Adada yaşayan Türkiye kökenlilerin güneye geçmesine dahi izin vermeyen Rum yöneticiler Cenevre’de yapılacak genişletilmiş toplantıda ne söyleyecek neleri dile getirecek ki?

   Kıbrıs Türk tarafının turizm alanındaki başarılarını engellemek için her çareye başvuran, adalı Türklerin yaşam mücadelesini her alanda engelleyen Rum tarafı Cenevre’de nasıl bir adım atacak ki?

  Adayı ABD’nin uydusu haline getirebilmek için türlü anlaşmalarla Amerikan askerlerine kucak açan, her geçen gün biraz daha silahlanan Rum tarafı, adanın barış içinde yaşaması için nasıl bir yol izleyecek ki?

  Ada çevresinde bulunan zengin hidrokarbon yatakları için kurgulamadığı Bizans oyunu kalmayan, bu enerji yataklarının peşindeki devletlerle yeni, yeni anlaşmalar imzalayan Rum tarafı, Türk tarafı ile bu zenginlikleri paylaşabilecek mi?

  Rum tarafı adada yaşamı kolaylaştırabilecek hangi konuda bugüne değin Türk tarafı ile iş birliği yaptı ki? Bundan sonra da yapacak!

  Kıbrıs adasında adalıların ortak yaşayabilmesi için hangi konuya baksak sonu hüsran. Çünkü Rum tarafı adanın sahibi biziz, biz ne kadarına müsaade edersek Türk tarafı o kadarı ile yetinecek diyor. Bunun dışında hiçbir şey söylemiyorlar.

   Yahu Kıbrıs’ta yaşayan Türkler sizin emrinizde çalışan köleleriniz mi? Siz hala 1974 öncesinin rüyasını mı görüyorsunuz?

  Uyanın artık bu rüyadan! 

  Değişmez/değiştirilemez bir yapıyı yeniden ters yüz etmek de neyin nesi?

  Aradan 50 yıl geçti. Gerçeği görmeniz, anlamanız için bir 50 yıl daha mı geçmeli?

  Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulu, 42 yıldan beri yaşayan ayrı bir devlet vardır. Adı KKTC’dir. Bu devlet Kıbrıs Türk Halkının Yaşadığı yerdir. Türkiye de tüm gücü ile bu devletin yanında, yanı başındadır.

  Rum tarafı eğer Kıbrıs’ta çözüm istiyorsa; çözümün bu devleti tanımaktan geçtiğini bilmelidir. Yok, hala türlü oyunlarla Enosis’i gerçekleştirebileceğini sanıyorsa, bu rüya bile değil sadece hayalden ibaret olup, işbirlikçileri de bunu böyle bellemelidir.