Yaz gidiyor… Farkında mıyız?
Akşam vakti bir sahil yürüyüşüne çıkıyorum. Hava serinlemiş, sokaklar tenhalaşmış. Birkaç hafta önce çocuk seslerinin, sohbetlerin, araba gürültülerinin doldurduğu caddeler şimdi sessiz.
Kapılar kapanmış… Perdeler çekilmiş… Balkonlar boş… Bahçeler suskun… Yaz bitiyor.
Terk edilmiş kediler, sahipsiz köpekler, bahçesinde hobi amacıyla yetiştirdiği domates ve karpuzu severek toplayan “Henüz yıkılmadım.” mesajı veren birkaç ihtiyar…
Sadece bir mevsimin bittiği görünmez burada. Biraz dikkatle bakınca hayatın kendisini görür, sorgular, varlığınızın hikmetini tefekkür edersiniz.
İşte geldik, yaşadık, gidiyoruz… Tıpkı yaz gibi…
Yol alıyorum bir miktar. Büyük paralarla yapılmış, güzel döşenmiş, denize nazır evler zihnimi meşgul ediyor. Çoğu boş… Yılın birkaç haftası kullanılan villalar… Sonra aylarca kapalı.
Ev var, eşya var, para var; ama hayat yok.
Biz gerçekten servet mi biriktiriyoruz, yoksa kullanılmadan bekleyen eşyaları mı? Ömrümüzü neyle tüketiyoruz, neyin kavgasını veriyoruz?
Kurulan hayaller, beslenen ümitler, akan ter… Niçin, neyin karşılığı?
Bir ev boş durabilir, bir tarla ekilmeyebilir, bir otomobil garajda çürüyebilir, bir kitap yıllarca rafta bekleyebilir, bir servet bankada büyüyebilir. Peki ya insan?
Bir hesaba dayanmadan yürüyen ayaklarım beni bir sitenin önüne getiriyor. Puslu ışığın altında uzunca bir masanın etrafında toplanan sekiz-on güngörmüş ihtiyar, henüz evlerine dönmemiş, hayata direniyor sanki. Hararetli sohbetlerinde belki de memleket kurtarıyorlar, hükümet yıkıp kuruyorlar. İçim cız ediyor, yazık diyorum, onlardaki derin ahengi bozma cesaretini kendimde bulamayarak geçip gidiyorum.
Biz israf deyince çoğu zaman ekmeğin çöpe atılmasını, suyun boşa akmasını düşünüyoruz. Bundan çok daha büyük israf çeşitleri var: Boşa geçen zaman, kullanılmayan mekân, değerlendirilmeyen eşya, üretime dönüşmeyen sermaye… En önemlisi, toplumdan çekilmiş insan tecrübesi…
İnsan mesleğinden emekli olur, hayattan emekli olmak zorunda değildir. Öğretmen sınıftan emekli olabilir, öğretmekten değil. Yazar bir gazeteden ayrılabilir, yazmaktan değil. Usta iş yerini kapatabilir, bildiklerini aktarmaktan değil. İnsanın en büyük sermayesi, yıllar içinde biriktirdiği tecrübedir.
Tecrübe sermayesini kullanmamak, yalnızca bireysel bir kayıp değildir, toplumun da kaybıdır. Düşünün, kırk yıl çalışmış bir insanın bilgisi, hafızası, görgüsü, edindiği hayat tecrübesi bir kenarda bekliyor. Bir başka tarafta gençler tecrübe arıyor. İki taraf da birbirinden habersiz. Ne büyük kayıp! Emekliliğe bakışımızı değiştirmeliyiz. Emeklilik, hayatın sonu değil; tecrübenin ikinci baharı olmalı.
İnsan o güne kadar geçimini kazanmak için çalışmıştır. Bundan sonra ise birikimini hayata katabilir. Okuyabilir, yazabilir, gençlere yol gösterebilir. Sanatla uğraşabilir, gönüllü olabilir, bir öğrencinin hayatına dokunabilir. Bir dostuna umut olabilir. İnsanın değeri, kazandığı yıllarla değil; o yılların içine ne koyduğu ve geriye ne bıraktığıyla ölçülür.
Kur’an-ı Kerim’in insanı uyarmak için “Asra yemin olsun…” diye başlaması boşuna değildir. Ardından gelen hüküm çok ağırdır: “İnsan gerçekten ziyandadır.” (Asr, 103/1-2) Neden? Çünkü zaman gidiyor. İnsan, giden zamanı geri getiremiyor.
Peygamber Efendimiz de insanların çoğunun değerini bilemediği iki nimete dikkat çekiyor: Sağlık ve boş vakit. Boş vakit, büyük nimet, aynı zamanda büyük tuzak; çünkü insan, zamanı varken onu harcıyor; zaman azaldığında kıymetini anlıyor. Gençken ömrü uzun sanıyoruz. Yaş ilerleyince anlıyoruz ki uzun sandığımız ömür, aslında avucumuzdan kum gibi akıp gitmiş.
Bir hadiste de beş şey gelmeden önce beş şeyin ganimet bilinmesi öğütleniyor: Ölüm gelmeden hayatın, hastalık gelmeden sağlığın, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden gençliğin ve fakirlik gelmeden zenginliğin. Demek ki nimet dediğimiz şeylerin hepsinin bir vadesi var. Ömrün de… Sağlığın da… Zenginliğin de… Boş zamanın da… Öyleyse mesele, ne kadar sahip olduğumuz değil; sahip olduklarımızı ne kadar anlamlı kullandığımızdır.
Kur’an bunun da ölçüsünü veriyor:
“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”
(Kasas, 28/77) Dünyadan nasibimizi unutmayalım; ama dünyayı da amaç hâline getirmeyelim. Evimizi en güzel biçimiyle inşa edelim, servetimizi faydaya dönüştürelim, bilgimizi paylaşalım, zamanımızı değerlendirelim, insanlara faydalı olalım. Bütün bunları, yarını düşünerek yapalım, Allah’ın rızasına, buyurduğu sisteme uygun olarak yapalım. İnsanın bu dünyadaki asıl hesabı, kaç eve sahip olduğu değil; o evlerde nasıl yaşadığıdır.
Aldığı değil, okuduğu kitaptır kişiyi ayrıcalıklı kılan; kazanılan para değil, faydaya dönüşen sermayedir önemli olan, kaç yıl yaşadığın değil, kaç kişinin hayatına dokunduğundur seni üstün kılan.
Yaz gidiyor. Bir mevsim daha ömrümüzden yaprak yaprak düşüyor. Bugün boş duran villaların ışıkları tekrar yanabilir. Bahçeler yeniden yeşerebilir. Dalgalar coşabilir, Karadeniz her zamanki gibi çırpınabilir. Yaz, gelecek yıl yeniden gelebilir, ancak bu yaz, geri gelmeyecek, tıpkı bugün gibi…tıpkı dün gibi… tıpkı ömrümüzden sessizce eksilen her gün gibi.
Belki de bu akşam kendimize bir soru sormanın zamanıdır: Ben sahip olduklarımla ne yapıyorum, zamanımla, tecrübemle ne yapıyorum? Paramla, hayatımla ne yapıyorum?
Boş kalmaya mahkum edilen, dünya serveti o havuzlu tripleks evlerin kapısı yeniden açılabilir, boşa geçen bir ömrün kapısı, bir daha açılmaz.
Telafisi olmayan israf hangisi?


