“Vali bey, sen bu hale düşecek insan mıydın?” dememek lazım
“Düşmez, kalkmaz bir Allah.” denir.
Bu sözü hep söyleriz de hakikatinin gereğince bir hayat inşa ettiğimiz, hep tartışılagelmiştir.
Bazı karşılaşmalar, insanın hafızasına bir fotoğraf gibi değil, bir yara gibi kazınır.
Fotoğraftan öte yara gibi kazınan, yıllar geçse de unutamayacağım bir karşılaşma bana bunları düşündürdü.
Öyle sahneler yaşarız ki gözümüzü kapattığımızda o an yeniden canlanır. Bir yüz, bir bakış, bir sessizlik… Ve insan kendi kendine sorar:
“Hayat gerçekten bu kadar mı?”
Vali Bey, benim hayatımda böyle iz bırakan insanlardan biridir.
Uzun yıllar devlet hizmetinde bulunmuş, kaymakamlık yapmış, ardından valilik makamına kadar yükselmiş bir devlet adamıydı. Fakat onu benim gözümde değerli kılan makamı değildi. Devletin gücünü elinde tuttuğu halde devletin şefkatli ve mütevazı yüzünü temsil etmesidir.
Makamı büyüktü, hayatı küçüktü. Gösterişten uzak yaşardı. Kendisine devlet tarafından sunulan bazı imkânları kullanmadığını biliyorum. Valilik gibi yüksek bir makamın getirdiği birtakım kolaylıklardan yararlanmak yerine sade yaşamayı tercih etmişti. Evinde hizmetçi bulundurmadığını hatırlıyorum. O, makamın insanı büyütmediğini; insanın makamı taşıdığını bilenlerdendi.
Benimle arası iyiydi, beni severdi, ben de kendisini severdim.
Yıllar sonra bir gün deniz kıyısında karşılaştık. Uzaktan görünce eski günlerin sıcaklığıyla ona yöneldim. Arabasından inmişti. Yıllar önce tanıdığım, konuştuğum, sevdiğim Vali Bey’i içimden geldiği gibi hoşlamak, kucaklamak istedim.
Bir tuhaflık vardı. Bendeki sıcaklık Vali Bey’den bana yansımamıştı. Yüzüne baktım. Bana bakıyordu; fakat o bakışta, önceleri bana samimiyetle “Hocam” diyen Vali Bey’in sıcaklığını bulamadım. Sanki karşımda yıllardır tanıdığım insan değil, hayatın bütün renklerini kaybetmiş biri duruyordu.
Bakışları donuktu. Yüzünde derin bir sessizlik vardı. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. “Acaba beni tanımadı mı?” diye düşündüm. Fakat yılların dostluğu, eski alışkanlık ağır bastı. Yine de onu kucakladım.
Yakınlarından biri yanıma geldi. Sessizce, “Vali Bey sizi tanımadı.” dedi. İşte o cümle içime oturdu.
Birisi bana yalnızca Vali Bey’in beni tanımadığını söylememişti; sanki bana hayatın acı gerçeğini anlatmıştı.
Bir insan yıllarca devletin en önemli makamlarında bulunmuş, kaymakamlık, valilik yapmış, devlet adına insanlara kapılar açmış, insanlara yol göstermiş, nice insanın derdini dinlemiş, insanların hayatına dokunmuş; bir zamanlar insanlar onun makamına ulaşabilmek için kapısında beklemişlerdi.
Ama şimdi…
O, karşısındaki insanın kim olduğunu hatırlayamıyordu.
İşte o anda içimden bir cümle yükseldi:
“Eyvah Vali Bey! Sen bu hale düşecek insan mıydın?”
Bu söz bir sitem değil, serzeniş hiç değil, insanoğlunun hakikatiydi.
Bu, insan hakikatine karşı duyulan büyük bir acı, acıyla yaşanan ıstırabın derin çaresizliğidir.
Karşımda yalnızca Vali Bey’i görmüyordum. Kendi geleceğimizi görüyordum. Hepimizin varacağı ihtimali gördüm.
İnsan, hayat boyunca yükseliyor, okuyor, çalışıyor, makam sahibi oluyor, evler kuruyor, çocuklar yetiştiriyor, para kazanıyor, çevre ediniyor; bazen insanlar onun önünde saygıyla eğiliyor, bazen bir imza ile insanların hayatını değiştiriyor, bir telefonuyla işler çözüyor, kapıdan girdiğinde herkes ayağa kalkıyor.
… insan bütün bunları hayatın kalıcı gerçekleri zannediyor.
Oysa değil. Bir gün geliyor… İnsan kendi adını bile hatırlamayabiliyor.
Bir zamanlar önünde insanların beklediği makamların hiçbir anlamı kalmıyor. Valilik makamının kapıları kapanıyor. Resmî araçlar gidiyor. Şatafatlı odalar, başkalarına tahsis ediliyor. İmzalar unutuluyor. Fotoğraflar sararıyor, geriye yalnızca insan kalıyor, insan kendi hakikatiyle baş başa kalıyor: Kaçınılmaz yalnızlık.
Hatta bazen o insan kendi geçmişine ulaşmakta zorlanıyor. Vicdan sınavının kum saati hızla akıyor.
Vali Bey’in hayatı bana bunu yeniden hatırlattı.
Onun mütevazı yaşantısını düşündüm. Devletin kendisine sunduğu imkânların bir kısmını kullanmamasını… Gösterişten uzak durmasını… İnsanlara tepeden bakmamasını… Ve sonra karşılaştığımız günkü hâlini…
İnsan gerçekten üzülüyor.
Ama bu üzüntünün içinde bir de büyük bir saygı var. Çünkü hayatın en büyük makamlarından birine ulaşmış bir insanın, sonunda hayat karşısında ne kadar çaresiz kalabileceğini gördüm.
Vali Bey… Sen yıllarca devlete hizmet ettin, insanlara hizmet ettin, devletin şefkatli yüzünü temsil ettin; lakin hayatın sana son verdiği ders belki de en ağır olanıydı: Makamlar geçici, insan fanidir.
Bugün, beni tanımayan bir bakışın karşısında duran ben, aslında kendime bakıyordum.
Belki de hepimize…
Çünkü yaşlılık kimseye sormuyor, zaman kimseyi kayırmıyor. Hayat, en güçlü gördüğümüz insanı bile bir gün sessizliğin içine çekebiliyor. İnsan o zaman anlıyor: Dünyada kazanılacak en büyük makam, insanın gönlündeki makamdır.
Vali Bey’in beni tanımadığı o gün, ben onu yeniden tanıdım. Bu kez bir vali olarak değil… Bir insan olarak. … ve içimden yalnızca şu cümle geçti: “Vali Bey, sen bu hale düşecek insan mıydın?”
Sonra anladım ki…
Hayır, Vali Bey sen bu hale düşmedin. Sen, hepimizin düşebileceği bir hâle geldin, bize, hayatın en acı ama en gerçek derslerinden birini veriyorsun: İnsan, makamıyla değil; geride bıraktığı iyiliklerle hatırlanır.
Gerisi…
Bir gün sahilde seni sessizce karşılayan ve senden uzaklaşan bir bakış kadar geçicidir.


