AKP çevreleri kendi dönemlerinde “sanayide büyük bir atılım yapıldığını” savunuyor. Bu iddialarına inandırmak için organize sanayi bölgelerinin sayısındaki artışı, fabrika binalarını ve ihracat rakamlarının nominal büyümesini öne sürüyorlar.
Oysa ekonomi yazarı Abdurrahman Yıldırım, İSO’nun İlk 500 ve İkinci 500’deki büyük sanayi kuruluşlarının bilançolarını incelediğinde çok farklı bir gerçekle karşılaşıyor:
“Rakamlar Türkiye sanayisinin yarım asırlık bir üretim modelinin sınırlarına ulaştığını ve bir yol ayrımına geldiğini haber veriyor. Üretim artmıyor, kârlılık eriyor, özsermaye zayıflıyor, borçlar artıyor.”
Aslında üretim ve ihracat görünüşte artmış gibi. 1980’den bu yana ihracat 3 milyar dolardan 300 milyar dolara geldi. Ancak bu büyüme “daha çok ve daha nitelikli üretmekten” değil, enflasyon ve miktar artışından kaynaklanıyor.
Türkiye 1960’ta da ABD kişi başı gelirinin %15’i seviyesindeydi, bugün de aynı seviyede. Mukayeseli bir zenginleşme veya sınıf atlama yok. Buna karşılık Singapur, G. Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin gibi ülkeler 1960’ta Türkiye’den daha geride başladıkları yarışta bizi hayli geçmişler. Hatta Singapur ABD’nin kişi başına milli gelir rakamının %15’i mertebesinden çıkıp ABD’yi geçmiş bile. Diğerleri de bize göre 3-5 kat daha zenginleşerek ABD ile farkı azaltmışlar.
Görünen o ki; Türkiye’de yaklaşık 45 yıldan beri büyük ölçüde değişmeden devam eden model, değişen dünya şartlarına ayak uyduramadı. Çin’in dünyanın üretim merkezi olduğu, yapay zekanın geliştiği, ticaret savaşlarının yeni bir boyut kazandığı ortamda, Türkiye -savunma sanayi dışında- hâlâ büyük ölçüde orta teknolojiye dayalı, maliyet avantajıyla rekabet etmeye çalışan üretim anlayışını sürdürüyor.
“Maliyet avantajını” da işçilik ücretlerini düşük tutarak sağlamaya çalışan bir model bu. Açlık sınırı seviyesindeki “asgari ücretin” neredeyse “ortalama ücret” haline getirilmesi bilinçli bir tercihtir.
**********************************
Savunma ve Sivil Sanayi Arasındaki Kopukluk
“Savunma sanayisinde destan yazıyoruz” söylemini de sorgulamak gerekiyor. Evet, savunma alanında atılan adımlar kıymetlidir. Ancak bir ülkenin sanayileşme başarısı sadece devletin bütçesiyle fonlanan kapalı bir savunma birimi üzerinden okunamaz.
Çok övündüğümüz savunma sanayimizi yarıştığımız diğer ülkelerle kıyaslarsak büyük eksiğimizi görebiliriz:
Güney Kore, Çin veya Tayvan gibi ülkeler yüksek teknolojiyi tüm sivil sanayilerine entegre ederek küresel markalar (Samsung, TSMC, BYD) çıkarmıştır.
Türkiye’de savunma sanayisi devletin doğrudan alıcı ve fonlayıcı olduğu kapalı bir “ekosistem” alanıdır. Buradaki teknoloji ve disiplin, sivil sanayiye (makine, kimya, otomotiv, tekstil, elektronik) sirayet edememektedir.
Bu kopukluk ciddi bir ‘Tedarik Bağımlılığı’ yaratıyor. Savunma sanayisindeki yüksek teknoloji dahi, sivil sanayinin üretemediği nitelikli çip, motor ve hammadde bakımından, hâlâ dışa bağımlı bir taban üzerine oturmaktadır.
Sivil sanayimizde yüksek teknolojinin payı %3’te çakılı kalmıştır. Çin ve Güney Kore bu oranı %30’ların üzerine çıkarmışsa, ortada küresel ölçekte bir başarı değil, karşılaştırmalı olarak derin bir gerileme var demektir.
**********************************
Verimsizlik
Daha önce Chicago Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’in anlattıklarından hareketle “TEMEL SORUN VERİMSİZLİK” başlığı ile bir köşe yazısı yazmıştım. Buradan kısa bir alıntı yapalım:
Üretimin basitleştirilmiş formülü şöyle: Kişi Başı Üretim = Verimlilik x İşçi Başına Düşen Sermaye
“Aynı sayıda insana aynı miktarda sermaye yatırımı yapsanız bile; Üretim, verimliliği düşük olan ülkelerde daha az, verimliliği yüksek olan ülkelerde daha yüksek olmaktadır.” Verimliliği az olan ülkelerde maliyet düşürülememektedir.
Akçiğit, işte bu nedenle, “Türkiye’nin Singapur, G. Kore, Litvanya, Polonya, Şili, Çin gibi ülkelere göre geride kalmasının temel sebebi VERİMSİZLİK. Yapısal cari açık sorunu da bunun sonuçlarından biri” diyordu.
Araştırmalara göre, “Beyin göçü” olarak yurtdışına taşınma ihtimali “en yüksek verimli” olanlarda en yüksek, “yüksek verimli” olanlarda yüksek ve diğerlerinde giderek azalacak bir sıralama göstermekte.
Buna karşılık yurtdışına beyin göçü olarak gidenlerden geri dönme ihtimali “en düşük verimli” olanlarda en yüksek ve “en yüksek verimli” olanlarda en düşük olacak şekilde olduğu tespit edilmiş.
Yani en iyiler ve iyiler dışarıya gidip kalıyor, en kötüler ve kötüler ya gidemiyor, gidenlerin de çoğu geri dönüyor.
Böylece vasat veya vasatın altında bir beyin takımı ile kalkınmaya çalışıyoruz.
**********************************
Tesadüf Değil, Politik Tercihin Sonucu
Sivil sanayinin düşük/orta teknolojide çakılı kalması ve verimsizlik tuzağına düşmesi tesadüf veya “sanayicinin tembelliği” değil; iktidarın ekonomi politikalarının doğrudan bir sonucudur.
- İktidarın büyüme tercihi sonucu kaynaklar, yüksek katma değerli yatırımlar yerine; hızlı ve tatlı kâr getiren inşaat, gayrimenkul ve iç tüketime dayalı alanlara aktarılmıştır.
- Devletimiz, Ar-Ge ve sanayi desteğinde GSMH’ye oranla en cömert 5 ülkeden biridir. Ancak teşvikler “niteliğe ve yüksek teknoloji ihracat çıktısına” göre verilmiyor. Sistem çıktıyı ölçmüyor. “Tanıdık kayırmaya veya sayıca tesis kurulumuna” göre dağıtılan teşvikler işe yaramıyor. Harcanan devasa kamu kaynağına rağmen sıfıra yakın katma değer sağlanabiliyor.
- Devlet politikasından kaynaklı bir başka zaafımız, niteliksiz Eğitim Sistemi ve çok az yetiştirebildiğimiz nitelikli beşerî sermayeye sahip çıkmamaktır.
“Giderlerse gitsinler yeni mezunlarla yerlerini doldururuz” anlayışının maliyeti çok yüksek olmaktadır.
Yüksek teknoloji üretimi liyakat, özgür düşünce ve nitelikli mühendislik gerektirir. Eğitim sisteminin niteliksizleştirilmesi ve akabinde gelen beyin göçü (en yetenekli %1’lik dilimin yurt dışına gitmesi) ile sivil sanayinin beyin takımının boşaltıldığı ortada değil mi?
Sanayicilerimizin sorunları bunlardan ibaret değil. Ayrıca,
- Yüksek enflasyon ve yüksek faiz hammadde, işçilik ve finansman maliyetini büyütüyor.
- İçeride tüketicinin alım gücü düşüyor.
- Dışarıda düşük maliyetlerle üretim yapan Asya ülkeleri ile rekabet edemiyorlar.
Sonuç: Bu model ve anlayış değişmezse tüketici de üretici de ağlamaya devam edecek.


